Az ileride, boşlukta…
Yi Feng havada durup olanları seyrediyordu. Yüzünde bıkkın bir ifade vardı; kahkahasını zor tutuyordu.
Çaresizce dudaklarını büzüp başını salladı.
Ardından Lu Benwei’nin önüne indi.
Onun perişan hâlini görünce daha fazla dayanamadı.
Güldü. “Hahaha! Bu tavlama taktikleriyle bir kadın bulacağını mı sanıyorsun sen?”
Gelenin Yi Feng olduğunu görünce Köpek, Ruh Kralı, Kara Ayı ve Çıyan irkildi. Hemen diz çöküp alınlarını yere koydular.
“Saygılarımızı sunarız, Efendim!”
Hepsi çok heyecanlıydı ama en çok Köpek heyecanlanmıştı.
İçgüdüsel olarak Yi Feng’in ayaklarına koşup bacaklarına sürtünmeye başladı.
Yi Feng, Köpek’in başını okşayıp sıcak bir sesle konuştu. “Bunca yıldır hepiniz çok çalıştınız.”
“Ne zahmeti, ne zahmeti! Size hizmet etmek, abimizin işlerini görmek bizim için şeref!”
“Öyle, Efendim. Asıl en çok siz yoruldunuz!”
…
Yi Feng’e durmadan iltifat yağdırıyorlardı.
Yi Feng gülümseyerek Lu Benwei’ye baktı. Lu Benwei de sessizce ona bakıyordu.
İkisi de bir şey söylemedi.
Kardeşlik böyleydi işte. Aradan bin yıl, on bin yıl geçse de hiç haberleşmeseler de yeniden karşılaştıklarında yabancılık çekmezlerdi.
Çünkü ikisi de karşısındakinin hâlâ aynı kişi olduğunu bilirdi.
Bir kadeh, bir söz, bir gülümseme yeterdi.
Yi Feng’i süzen Lu Benwei çıkıştı. “Bırak şimdi bilmiş bilmiş konuşmayı. Madem o kadar beceriklisin, sen bir fikir ver!”
Yi Feng’in dudakları hafifçe kıvrıldı. Elini salladı. “Peşimden gel.”
Lu Benwei ile diğerleri hiç duraksamadan peşine takıldı.
Yi Feng onları yıldızların arasından geçirip bir gezegene indirdi.
Üzerindeki tabelada “Bahar Bahçesi” yazan büyük bir köşkün önünde durdu.
Gülerek konuştu. “Hadi, sizi içeri götüreyim de biraz kazı yapalım.”
Lu Benwei şaşkın bir ifadeyle tabelaya baktı.
Tam o sırada…
Güzelliğini hâlâ koruyan bir madam onları karşılayıp içeri davet etti.
“Beyler, buyurun. Tanıdığınız hanımlardan biri var mı?”
Lu Benwei olayı anında kavradı. Gözleri parladı.
“İçeri alırsan hepsiyle tanışırız!”
“Ah, efendim, doğru söylüyorsunuz. Buyurun, buyurun içeri.”
Lu Benwei önden daldı. Kendisini buraya getiren Yi Feng’i tamamen unutmuş, mekânın sahibiymiş gibi başa geçmişti.
İşte burası onun sahasıydı!
Lu Benwei içeri girince suya kavuşmuş balık gibi oldu. Keyfinden kanat takmış gibiydi; buradaki her şeyi avucunun içi gibi biliyordu…
İçeride, çeşit çeşit, son derece açık ve göz alıcı kıyafetler giyen kadınlar iki sıra hâlinde eğildi. “İyi günler, değerli konuklarımız!”
Lu Benwei ile diğerlerinin yüzüne kocaman gülümsemeler yayıldı. Keyifleri yerine gelmişti.
Yi Feng hafifçe gülüp masaya bir yığın Ölümsüz Kristali attı.
Tak, tak, tak…
Kristallerin düşme sesiyle kadınların kalbi hızlandı, nefesleri değişti.
Göz kamaştıran parıltı neredeyse gözlerini alıyor, heveslerini ve enerjilerini artırıyordu.
Yi Feng madama bakıp sakince konuştu. “Bütün mekânı kapatıyoruz. Hanımların hepsini çağır.”
Madam gülmekten doğru düzgün yürüyemiyordu. Hemen cevap verdi. “Nasıl isterseniz. Hanımlar, beyleri güzelce ağırlayın. Ben diğerlerini çağırayım.”
“Gelin, gelin! Yanıma oturun bakalım.”
Lu Benwei sabırsızca öne atılıp birkaç genç kadını yanına çağırdı.
“Ah! Yumuşacık, pürüzsüz, ipek gibi… Harika!”
“Efendim, bu kadar acele etmeyin. Önce bir oturalım.”
Lu Benwei’nin bütün vücudunda elektrik dolaşıyormuş gibi tatlı bir karıncalanma vardı. Keyfine diyecek yoktu.
Herkes oturunca yüz kadar genç kadın toplandı.
Masa, dağlardan ve denizlerden gelen lezzetlerle, taze meyvelerle ve güzel şaraplarla dolup taştı.
Genç kadınlar çalgı çalıyor, şarkı söylüyor, dans ediyor, hünerlerini sergiliyordu.
Yi Feng kendini Sıcak İçki Şehri’ne dönmüş gibi hissetti.
Ziyafet sırasında…
Birkaç genç kadın Yi Feng’e yaklaşmaya çalıştı ama o izin vermedi.
Lu Benwei’yi gösterdi. “Hepiniz onun yanına gidin.”
“Peki, efendim.”
Baştan çıkarıcı müzik çalarken Bahar Bahçesi’nin havası bir anda ısındı.
Lu Benwei, Köpek ve diğerleri eğlenceye öylesine dalmıştı ki kendilerini alamıyorlardı.
Yi Feng şarkıları, dansları ve gönlünce eğlenen kardeşlerini izlerken gülümsemeden duramadı.
Kendi başına içip gösteriyi seyrediyor, arada grupla kadeh tokuşturuyordu. Her yandan kahkahalar ve sohbet sesleri yükseliyordu.
Bir süre sonra…
Herkes hafifçe çakırkeyif olmuştu ama Lu Benwei hâlâ aç susuz kalmış gibiydi.
Yi Feng belli belirsiz, hüzünlü bir gülümsemeyle başını salladı. Aklına pek çok anı geldi.
Kardeşleriyle yaşadıkları, zihninde bir slayt gösterisi gibi canlı ve net biçimde akıp geçti.
O zamanlar siyahlı adamın eti de kanı da vardı.
Şimdi ise bütün bedenini giysilere sarmakla yetiniyordu.
Onu böyle görmek Yi Feng’in içini acıtıyordu.
O herif yaşıyordu, hatta eskisinden de tasasızdı. Ama içten içe hâlâ bazı şeylerin eksikliğini hissediyor, olanlara içerliyor olmalıydı.
Onunla ölüm kalım mücadelesi vermiş bir kardeşi olarak Yi Feng kendini suçlu hissediyordu.
Lu Benwei’ye karşı bu borcunu ödemek istiyordu.
Eğlence sürüyordu. Yi Feng acele etmedi.
Lu Benwei dünyadan elini eteğini çekmiş bir bilge havasına bürününce Yi Feng ona zihninden seslendi. “Ne dersin, yeniden etten kemikten bir bedenin olsun ister misin?”
Lu Benwei’nin bir kadını hevesle okşayan eli bir anda dondu.
Başını çevirip yanındaki Yi Feng’e baktı. Onun ciddi olduğunu görünce kadınları kenara itti.
Kurnazca sırıtarak Yi Feng’in dibine sokulup oturdu.
“Ne oldu, bir yolunu mu buldun?”
“Yeniden doğuş.”
Yi Feng’in cevabı kısaydı.
Lu Benwei gözlerini devirdi. “Bırak ya. Yeniden doğmak öyle dediğin kadar kolay değil.”
Yi Feng kendinden emin bir sesle konuştu. “Sen bana güven. Benim yöntemlerim var.”
Lu Benwei kuşkuyla sordu. “Gerçekten mi?”
“Şu anda Süper Yüce’yim ben. Bunu bile halledemezsem ne biçim Süper Yüce’yim? Senin de canın sıkılmıyor mu? Etrafında bunca güzel kadın var, elinden ne geliyor? Kemiklerinle dürtmek mi?”
Yi Feng tam can alıcı noktaya, Lu Benwei’nin yarasına basmıştı.
Lu Benwei düşününce fark etti. Doğru ya. Onların hoşuna gideni yapabiliyorum da ben bir türlü o doyuma ulaşamıyorum. Burada kim kiminle oynuyor be?!
Kararını verip uyluğuna bir şaplak indirdi. “Lanet olsun! Şu kadehi bitireyim, yeniden doğmaya gidiyorum. On sekiz yıl sonra yine adam olacağım! Sonra buraya dönüp kazıya devam!”
