High School DxD Cilt 23 – Bölüm 2 / Yaşam. 1 Bundan Böyle Bir [Şah]
Kısım 1
Baharın sonları gelmişti—.
Turnuva maçları tüm hızıyla devam ederken, Şeytanlar olarak işlerimiz de başlamıştı ve 3. sınıf öğrencileri olarak yeni okul hayatımız da tıkır tıkır ilerliyordu. Kürsünün üzerinde duran kişi, 3-B sınıfının sınıf öğretmeni — Rossweisse-san’dı.
Özetle, top turnuvası eli kulağında. Sınıflar arası bu yarışmayı kaybedemeyiz!
Enerjik bir tavırla Rossweisse-san, sınıfımızın sınıf öğretmeni olmuştu. Benimle aynı sınıfta olan Matsuda ile Motohama da Rossweisse-san’ı izlerken sırıtmaya başladılar.
Rossweisse-chan bayağı gaza gelmiş durumda.
E, sonuçta ilk defa sınıf öğretmenliği rolünü üstleniyor, tabii ki kaybetmek istemez.
Matsuda ile Motohama yanımda kendi aralarında laflıyorlardı. Ben de artık 3-B sınıfındaydım. Üçüncü sınıfa geçtiğimizde sınıf arkadaşlarım yine değişmişti. Ama yine de, çok da büyük bir değişiklik yoktu. Her zaman sınıf arkadaşım olan Matsuda ve Motohama’nın yanı sıra, Asia, Xenovia, Irina ve Kiryuu gibi tanıdık yüzler de buradaydı. Yeni sınıf öğretmenimiz Rossweisse-san’ın haricinde, Kiba da benim sınıf arkadaşım olmuştu. Bu düzenleme, Şeytanlarla ya da [DxD] ile ilgili bir olay yaşandığında hemen bir araya gelebilmemiz için düşünülüp yapılmıştı. Gremory hanesiyle bağlantılı tüm üçüncü sınıf öğrencileri tek bir sınıfta toplanmıştı. Benzer şekilde C sınıfında da Saji ile Sitri hanesinin tüm üçüncü sınıf öğrencileri yer alıyordu. Her neyse, umarım mezun olana kadar şöyle huzurlu ve sakin günlerimiz olabilir! Arkamda oturan Kiba’ya dönüp konuşmaya başladım.
Sınıflar arası yarışma ya da kulüp faaliyetleri fark etmez, ikisinde de kaybedemeyiz, özellikle de yeni Doğaüstü Araştırma Kulübü olarak.
Kesinlikle. Bu yıl kaybedersek, mezun olanların beklentilerini boşa çıkarmış oluruz.
Kiba hevesle yanıt verdi. Konuşma tarzı tam bir başkan yardımcısına yakışır şekildeydi ama söyledikleri karşısında bir anda kahkahayı bastım.
N-Ne oldu ki?
Güldüğümü gören Kiba’nın kafası karışmış gibi görünüyordu.
Hehe, sadece geçen seneki top turnuvasını düşünüyordum da.
Kutsal Kılıç Olayı yüzünden Kiba bayağı bir kafayı yemiş durumdaydı. O zamanlar top turnuvası boyunca aklı tamamen bambaşka yerlerdeydi. Kiba o zamanlar nasıl davrandığını hatırlayınca, yüzü bir anda kıpkırmızı kesildi.
… Şunu açma lütfen, Ise-kun.
Yakındaki bir sırada oturan Xenovia mahcup bir tavırla araya girdi:
Özür dilerim. Ben Öğrenci Konseyi takımının bir üyesi olarak katılmak zorundayım.
Xenovia, Doğaüstü Araştırma Kulübü’nün bir üyesi olsa da aynı zamanda şimdiki Öğrenci Konseyi Başkanıydı. Durum böyle olunca son derece anlaşılırdı tabii. Öğrenci Konseyi’nin bir üyesi olarak top turnuvasına katılmaması haklı gösterilemezdi. Irina, Xenovia’nın karşısında başparmağını havaya kaldırarak konuştu:
Hiiç sorun değil! Ben de Xenovia ve diğerlerini evire çevire yenerim olur biter!
Kısa bir sessizliğin ardından Xenovia, Irina’nın bu meydan okumasına karşılık verdi.
Madem öyle, o zaman iyice benzetmemiz gereken tek kişi Irina demektir.
Ne dedin sen!?
Aha, ikisi kafalarını birbirine toslatırken aralarından kıvılcımlar çaktı. Onlarla tanışalı da tam bir yıl olmuştu. Bir yıl sonra sınıf arkadaşım olacaklarını, hele ki birinin Öğrenci Konseyi Başkanı olacağını hayatta tahmin edemezdim. İlk karşılaştığımızda birbirimize düşmandık… Hayat gerçekten hiç belli olmuyor yahu.
Eh, madem birbirimize karşı oynayacağız, o zaman kazananı bileğimizin hakkıyla belirleyelim.
Xenovia ve Irina’yı izlerken böyle söyledim.
… Doğru ya, kaybetmeyeceğiz.
Asia da sessizce söze katıldı. Bir nedenden ötürü, sanki kendini zorluyormuş gibi bir hali vardı. Çıkmaz bir sokağa bodoslama dalacakmış gibi, hem sesi hem de yüz ifadesi bayağı bir kaskatı kesilmişti… Kiryuu, Asia’nın yanağını okşayarak endişeyle sordu:
Asia, şu an biraz garip davranıyorsun, her şey yolunda mı?
H-Haydi bakalım! K-Kaybetmeyeceğiz, y-yenilmeyeceğiz!
Bir dakika ya… Bu işte bir gariplik yok mu sizce de? Lafı açılmışken, sanki kızcağız son zamanlarda hem evde hem de okulda bir hayli düşünceli bir ifadayla geziyor. Kulüp etkinlikleri bittiğinde kulüp odasından en son çıkan kişi de hep o oluyor üstelik…
“… Doğru ya, çünkü ben Başkan’ım.”
Asia sanki kendi kendine fısıldıyor gibiydi.
“……”
Deminden beri birbiriyle ağız kavgası eden Xenovia ve Irina bile şimdi Asia’ya endişeli gözlerle bakıyordu.
Millet, beni dinleyin! Başarabiliriz, B sınıfı! Hedefimiz zafer!
[Eveeeet~~]
Rossweisse-san’ın tek başına heyecanla yükselen sesine, sınıftaki isteksiz öğrencilerin mırıldanmaları eşlik ediyor, sesleri sınıfın içinde yankılanıyordu—.
(Kısım 1/4) (20/6)
Kısım 2
Lise üçüncü sınıf öğrencisi olarak hayatıma devam ederken, benim için son derece önemli olan yeni bir tür ‘iş’ daha çıkmıştı ortaya. Bizim [Hyoudou Issei Hanedanı] nihayet kendi işlerini yürütmeye başlamıştı. İş dediğim — tabii ki Şeytanlar olarak yürüttüğümüz görevlerdi. Tıpkı eskiden Rias’ın emri altında çalıştığımız, müşterilerin dileklerini dinleyip gerçekleştirdikten sonra karşılığında uygun bir ödeme aldığımız günlerdeki gibi; Şeytanların kadim zamanlardan beri sürdürdüğü o bildik işti işte. Artık üst düzey bir Şeytan ve bir [Şah] olduğuma göre, Asia ve hanedanımdaki diğerlerini [Hyoudou Issei Hanedanı] olarak işlerini en iyi şekilde yapmaları için yönlendirmem gerekiyordu. Şirket mantığıyla bakarsak, şu an [Hyoudou Issei Anonim Şirketi]’nin başındaki başkandım yani. Daha da açık konuşmak gerekirse, ‘Gremory Holding’e bağlı bir şubenin müdürü’ sayılırdım. … Söylemesi kolay tabii, ama sadece bir yıl içinde üst düzey bir Şeytanlığa yükselmenin daha önce hiçbir örneği yoktu. Üstelik efendimin hizmetine gireli daha topu topu bir yıl olmuştu ki, bu alışılmadık derecede kısa bir süreydi. İşte bu durum, beni tamamen hazırlıksız yakalayan mevcut şartlara sürüklemişti. Efendimin emrinde onlarca, hatta yüzlerce yıl alnımın teriyle çalışıp ardından “Birkaç yıla kalmaz üst düzey bir Şeytan olabilirsin” deselerdi, bağımsızlığımı ilan etmeye zihnen hazır olurdum en azından. Ama daha bir yıl geçmişken bu işi çekip çevirmek zorunda kalmışım; bir yıl önce daha hâlâ “Harem kralı olacağım ulan!” hayalleriyle kafayı bozmuş biriyken idrak edebileceğim bir şey değildi ki bu! Ama gelgör ki, o her zamanki nazik Rias, böyle konularda acımasızca sertleşebiliyordu.
Sadece dene. Henüz bir yıl geçmişken üst düzey bir Şeytan olmuş birisi için bu kadarı Qlippoth ile savaşmanın yanında hiçbir şey sayılır.
Bana tam anlamıyla Spartalı usulü bir eğitim vermişti!
Tüm bunların sonucunda, Rias Gremory hanedanına ait çalışma bölgesinin üçte biri bana devredilmişti. … Sonuçta daha bir yıl önce Şeytan olmuş biri için, ‘Üst düzey Şeytanlığa Terfi!’ > ‘Bağımsızlık hazırlıkları’ + ‘Bölge tahsisi’ -> ‘İş başı!’ silsilesi, bu kısacık zamanda sindirebileceğimden çok ama çok fazlaydı! ‘Gremory Holding’in şube müdürü’ olduğumda, o şubenin —yani çalışma alanımın da bana tahsis edileceğini söylemeye gerek bile yoktu herhalde. Çalışma yerim, Azazel-sensei’nin Kuoh Kasabası’nda kurduğu laboratuvarlardan biriydi. Hyoudou malikanesinden çıkıp yaya olarak yaklaşık on dakika yürüdükten sonra özel bir dershane görünürdü ve bizim iş yerimiz de tam onun altındaydı. Dershane Grigori tarafından satın alınmış, altına da devasa bir bodrum katı inşa edilmişti. Sonrasında da bana devredilmişti işte. Dershanenin asansörlerinde özel bir tanıma sistemi vardı, böylece sadece yetkili personeller bodrum katına inebiliyordu. Her gün kulüp etkinliklerimiz bittiğinde, hanedanımdakilerle birlikte akşam vaktine kadar o dershaneye gidiyorduk. Ardından hep birlikte asansöre binip bodruma iniyorduk.
İşe gitmek için asansöre binmeye hâlâ alışamadım.
Xenovia’nın bu lafına ben de hak veriyordum. Asansörle aşağı indiğimizde bizi oldukça uzun bir koridor karşılıyordu. Tam karşımızda bir kapı, sağımızda üç ve solumuzda iki kapı olmak üzere toplam altı kapı vardı. Sağ taraftaki odalardan asansöre en yakın olanı duş odasıydı; hemen ardından da erkek ve kadın tuvaletleri geliyordu. Asansörden çıkınca sol tarafta kalan ilk yer depoydu, onun yanındaki oda ise küçük bir mutfağı olan dinlenme odası olarak düzenlenmişti. Ama hepsinden önemlisi, tam karşıdaki kapının arkasındaki adaydı, yani ofisimiz. Kapının üzerindeki tabelada [Hyoudou Issei Hanedanlığı Ofisi] yazıyordu. İçerisi bayağı genişti, yaklaşık otuz tatami matı büyüklüğündeydi. İçeride birkaç çalışma masası vardı, üzerleri belgeler ve bilgisayarlarla doluydu; kenarlarda ise dosya dolapları, bir faks makinesi ve misafirler için bir koltuk takımı duruyordu. Temel ihtiyaçların hepsi eksiksiz dizilmişti. Elbette, Şeytan işlerini yürütürken gerekecek olan büyü çemberi için de özel bir alan ayrılmıştı. Neyse, henüz yeni kurulduğu için biraz yetersiz kalsa da, en azından dışarıdan bakıldığında gerçek bir ofis havası veriyordu. İçeri girip en dipteki en büyük, en görkemli yönetici masasına —başkana ait masaya— doğru yürüdüm. … Gerçekten de bir [Şah]’a yakışır türden bir masaydı. Sıradan bir ofis masasının da iş göreceğini söylemiştim ama Ravel bana karşı çıkıp
“Olmaz öyle şey!”
diye tutturmuş ve bir [Şah]’ın heybetini yansıtabilecek bu masa ve koltuğu benim için tedarik etmişti. … Asia da Doğaüstü Araştırma Kulübü’ndeki başkanlık masasına alışmakta bayağı zorlanmıştı, şimdi onu çok daha iyi anlıyordum. Bu masa bana biraz fazla büyük gelmiyor mu yahu? —Sık sık böyle düşünmeden edemiyorum! Asia, Xenovia, Ravel ve Rossweisse-san eşyalarını kendi masalarına bıraktıktan sonra işe koyulduk. Ravel benim menajerimdi, aynı zamanda başkan yardımcılığı görevini üstlenmişti. Ofise varır varmaz ilk yaptığımız iş, büyü çemberi aracılığıyla gelen isteklerin sayısını teyit etmek olurdu. Asia kendi masasına oturup Ravel’den gelecek talimatları beklemeye başladı. Xenovia koltuğuna kurulmuş keyif yapıyordu, Rossweisse-san ise bizi çağıracak el ilanlarını hazırlamakla meşguldü. Ben de başkanlık koltuğuma kurulmuş, sessizce Ravel’in raporunu sunmasını bekliyordum. … İşe daha yeni başladığımız için belgeler, dosyalar falan henüz dağ gibi birikmemişti tabii… Doğrusu şu an için insan biraz yetersiz hissediyordu. Ravel kontrolünü bitirdikten sonra, müşterilerden gelen talepleri aramızda paylaştırdık. İyileşme isteklerini Asia’ya, kaba kuvvet gerektirenleri Xenovia’ya, büyü gerektiren talepleri ise halletmesi için Rossweisse-san’a verdik. Elbette erotik istekler falan yoktu! Onlar benim değerli hanedan üyelerimdi, böyle bir şeye asla izin verir miyim hiç!? Kesinlikle öyle şeyler yoktu! Ravel’in kendi masasına döndüğünü görünce seslendim:
Pekala, bugün de elimizden gelenin en iyisini yapalım!
Bu sözlerim, bugünkü mesainin başladığının işaretiydi.
“““Evet!”””
Olur!
Asia, Ravel ve Rossweisse-san ‘Evet’ diyerek karşılık verirken Xenovia da ‘Olur’ dedi ve böylece iş resmen başladı. Ravel vakit kaybetmeden iş bölümünü bize rapor etti.
Bu akşamın programı böyle. Gerisi sizde artık.
Ravel’in raporu bittikten sonra, hanedan üyelerim el ilanları aracılığıyla bize talepte bulunan müşterilerin yanına büyü çemberiyle ışınlandılar. Benim görevim onları uğurlamak, geri döndüklerinde de raporlarını dinleyip bunları bir belgeye kaydetmekti. Rias da bir [Şah] olarak aynı işleri yapıyordu. Ravel esasen bizim muhasebecimizdi ama arada sırada taleplere yanıt verip müşterilerin yanına gittiği de oluyordu. Bazen ben de sahay çıkıp işe gidiyordum. Çoğu zaman işi Asia ve diğerlerine devretmek yeterli oluyordu ama Rias’ın emrinde çalışırken ilgilendiğim Morisawa-san ve Mil-tan gibi eski sadık müşterilerimden hâlâ ben sorumludum. Şimdilerde bile onlardan ‘bisiklete atlayıp gel’ gibi talimatlar alıyordum. Bir [Şah] olduktan sonra bile müşterilerimin ayağına hâlâ bisikletle gitmek zorundaydım. Ne de olsa daha topu topu bir yıldır Şeytan’dım, yani hâlâ bir çömez olduğumu söyleseler haksız sayılmazlardı. Bunun konumumla falan bir alakası yoktu; sadece geldiğim yeri, köklerimi unutmamak önemliydi benim için. Zaten burası her ne kadar bağımsız bir şube sayılsa da hâlâ Rias’ın bölgesi dahilinde çalışıyorduk; bu yüzden işlerin çakışmasını önlemek adına sürekli irtibat halinde kalmalıydık. Şube ile ana merkez arasındaki ilişki de tam olarak böyleydi işte. Tabii Rias’tan devraldığımız işler de olmuyor değildi. Benim ‘Şeytanlık mesleği’ dediğim şey aşağı yukarı böyle bir histi işte. … Bir hata yapmamak için çalışırken son derece dikkatli olmak gerekiyordu. Neticede şu an için Rias’tan tamamen bağımsız sayılmazdım. O sadece kendi kontrolündeki bölgenin üçte birini bana emanet etmişti. … Yakın gelecekte bana da kendi bölgem verilecekti. İşte o zaman işlerimi tamamen orada sürdürecektim. Ama o vakit geldiğinde, muhtemelen burası Kuoh Kasabası olmayacaktı. Belki buraya çok yakın bir yer olabilirdi. Fakat buradan çok ama çok uzak bir yer olma ihtimali de vardı elbette. İnsan dünyasında kendi bölgeme sahip olabilmek için öncelikle Yeraltı Dünyası hükümetinin, Gremory ailesinin ve elbette efendim Rias’ın onayını almam gerekiyordu. Yukarıdakilerin çeşitli değerlendirmelerinden sonra bana bir toprak parçası hazırlanıp tahsis edilecekti… Süreç aşağı yukarı böyle işliyordu işte. Kendi toprağıma kavuşmam için daha ne kadar zaman geçmesi gerekecek merak ediyordum doğrusu. … Valla tek umudum, henüz hiç hazır değilken “Toprağın hazır, geç bakalım” dememeleriydi. Zamanlama açısından bakarsak, üniversiteden mezun olana kadar hâlâ Kuoh Kasabası’nda yaşamak istiyordum. Ama üst kademeden emir gelirse şikayet etmek de bana yakışmazdı hani…. Bazen geleceğin getireceği bu değişiklikler yüzünden içimi bir huzursuzluk kaplamıyor değildi. Tam böyle düşüncelere dalmışken, biri bana seslendi.
Ey [Şah]’ım, lütfen biraz kahve buyurun.
Ah, sağ olasın Bova.
Bana kahve getiren kişi Bova Tannin’di. Bova da (minik ejderha formunda) burada bize yardım ediyordu. Geçici olarak benim hizmetkarlarımdan biri sayıldığı için bana ve hanedanıma kenardan destek oluyordu. Şeytan işlerimiz sırasında her zaman beni ve hanedanımı ön planda tutar, en ufak detaylara bile sürekli dikkat ederdi. Bir malzeme eksilse hemen tedarik eder, dönüşte bize atıştırmalıklar bile getirirdi. … Yeraltı Dünyası’nda ‘Yıkıcı Bova’ olarak tanınan o ejderha, şimdilerde sadece karınca gibi çalışan sadık bir ejderhaydı işte. Ravel’in dediğine göre Yeraltı Dünyası’ndayken Bova, kapışmak için sürekli güçlü rakipler ararmış. Özellikle kendi babası veya ağabeyleriyle kıyaslanmaktan nefret edermiş. … Bova bana bu konulardan hiç bahsetmediği için ben de kurcalayıp sormamıştım. Zaten duyduğum bilgilerden durumu az çok anlayabiliyordum. Tannin-ossan’ın en büyük oğlu hem idari hem askeri işlerde çok yetenekliydi ve halkın büyük desteğini kazanmıştı. İkinci oğlu ise Yeraltı Dünyası’nda araştırmacı olarak nam salmıştı. Normalde insan formunda, Maou’nun bölgesindeki özel bir kurumda çalışıyordu. Ravel, Bova’nın kendi babasına ve ağabeylerine karşı bir aşağılık kompleksi hissettiğini söylemişti…. Benim hiç kardeşisim yoktu, öz babam da sıradan bir insandı; haliyle aile üyelerimden birine karşı yetersizlik hissetmem gibi bir durum söz konusu olmamıştı…. Şanslıyım demeliyim sanırım. Yine de benim asıl takıldığım nokta şuydu — Bova bana hayranlık duyuyor ve hizmetkarlarımdan biri olmaya kesin olarak kararlı görünüyordu. Ama buna rağmen ona bu konuyu hâlâ sormamıştım. Hizmetkarım kim olursa olsun, bunu sormamış olmak bir [Şah]’ın şanına yakışmayan bir davranış gibi geliyordu kulağa….
Benim neyime bu kadar büyük bir saygı duyuyorsun ki?
Diye sorabilirdim aslında ama kibirli kibirli kasılacak bir tip değildim ben. Ama gerçekten böyle bir soru sorsam Bova bana mutlaka içtenlikle cevap verirdi…. Şimdilik akışına bırakıyor, sormak için daha uygun bir fırsat kolluyordum. Zaten şu an hâlâ hem eğitim sürecindeydim hem de Turnuva için yeni hanedan üyeleri ve katılımcılar arıyordum; dolayısıyla o fırsat çok da uzak olmasa gerekti…. İlk hizmetkarım hakkında bunları düşünürken bir yandan da çalışmaya devam ettim. Birkaç saat sonra—. Büyü çemberiyle ilk geri dönen kişi Xenovia oldu. Müşteriden aldığı ödemeyi de elinde tutuyordu.
Ben geldim. Müşteri bana süs olarak kullandığı antika bir saat verdi. Ise, Ravel, değerini biçmeniz için size veriyorum.
Ravel saati teslim alıp değerini kontrol etmeye başladı.
Eline sağlık Xenovia. Bakılırsa… bayağı eski bir parçaya benziyor. İş garanti olsun diye bunu profesyonel ekspertizlere göndereceğim.
Alınan ödemelerin değerini ölçebilen özel makineler olsa da bunlar yalnızca belli bir raddeye kadar tespit yapabiliyordu; bu yüzden kesin bir değer biçmek için profesyonel ekspertizlerle iletişime geçmek şarttı. En azından Gremory ailesinde işler böyle yürüyordu. Bir süre sonra Rossweisse-san da döndü.
Ben de geldim. Görünüşe göre benimki nispeten nadir bulunan bir oyun yazılımı…
Ravel, Rossweisse-san’ın getirdiği ödemeyi incelemeye başladı.
Elinize sağlık, Rossweisse-sama. Hımm, bunu da profesyonel ekspertizlere göndereceğiz. Şey, Ise-sama, siz de bir göz atmak ister misiniz?
Oyun yazılımlarına meraklı olduğumu bildiği için Ravel bana böyle bir teklifte bulunmuştu. Aslında bayağı ilgimi çekmişti, bu yüzden hemen kalkıp Rossweisse-san’ın getirdiği ödemeyi incelemeye gittim. … Hakikaten de çocukluğumdan kalma biraz ünlü bir oyundu bu.
Ah, bu oyun mu! Gerçekten bayağı nadir bir parçadır bu. Ama yine de önce bir ekspertizlere teslim edelim bakalım.
Kararımı bu yönde verdim. Bu tür ödemeler doğrudan benim hanedan üyelerime verilebilecek türdendi ama Gremory hanedanının aldığı tüm ödemeler doğrudan Gremory ailesinin deposuna aktarılıyordu. Ben de bu kurala uyup kazanılan tüm ödülleri Gremory ana deposuna gönderiyordum. Ardından, onaylanan nakit karşılığı [Hyoudou Issei Hanedanlığı] banka hesabına aktarılıyordu. Diğer Şeytan aileleri işlerini bu şekilde mi yürütüyordu pek emin değildim ama bizim taraf —yani Gremory hanedanı— bu sistemi uyguluyordu. Zaten bu ofisin işletme giderleri, daha önceki Şeytan işlerimden biriktirdiğim fonlardan ve ‘Göğüs Ejderi’ olarak aldığım telif haklarından karşılanıyordu. Miktar dehşet büyük olduğu için Grayfia-san benim adıma hepsini yönetiyordu. Ve en sonunda bu fonlar kullanıma açılmıştı; yani mobilyaların tamamı bile kendi cebimden çıkan parayla alınmıştı. … Garip bir histi doğrusu. Bu arada, uzun zamandır bakmadığım banka hesabıma şöyle bir göz atınca bakiyenin astronomik bir rakama ulaştığını gördüm…. Yani, hanedan üyelerimden biri zor bir duruma düşecek olursa onları koruyabilmek için elimde fazlasıyla yedek kaynak olacaktı. Tam bunları düşünürken, büyü çemberinden üçüncü kez parlak bir ışık yükseldi ve Asia geri döndü.
… Ben geldim.
Kucağında tuttuğu Fransız bebeği muhtemelen aldığı ödemeydi…. Ama Asia boş bakışlarla açıkça derin düşüncelere dalmış gibi duruyordu.
Elinize sağlık, Asia-sama.
Ravel ödemeyi ondan teslim almak istedi… ama Asia bunu hiç fark etmemiş gibi dosdoğru ileriye yürüdü.
Asia-sama, Asia-sama! Lütfen müşterinin ödemesini bana verir misiniz?
Ravel, Asia’ya seslendi.
Ah! B-Bağışlayın! Tamamen aklımdan çıkmış! L-Lütfen buyurun!
Asia en sonunda kendine gelip bebeği alelacele Ravel’e uzattı.
Asia da her zamanki gibi dalgın işte.
Ben öyle deyince… Xenovia, Asia’ya bir arkadaş kaygısıyla baktı. Herkes döndüğü için herkes biraz dinlenmek üzere kenara çekildi. Ravel yanıma yanaşıp sessizce fısıldadı:
(Şey, Ise-sama.)
Ha? Ne oldu ki?
(Asia-sama hakkında sizinle konuşmak istediğim bir konu var da…)
Burada konuşulması pek uygun olmayan bir meseleye benziyordu. Ravel’i ofisten çıkarıp depoya götürdüm ve baş başa konuşmaya başladık. Ravel’in ağzından çıkan ilk sözler şunlar oldu:
Şey, lafa nereden başlasam bilemiyorum ama… Asia-sama ile ilgili bir müşteriden gelen değerlendirme anketi var da…
Ravel anketi bana gösterdi. Yapılan bir işin ardından müşterilerin doldurduğu anketler bizim için son derece değerli bilgiler taşıyordu. Bütün dikkatimi ankete verdim. … Anket, Asia’nın o sırada yürüttüğü görevi özetliyordu. Ankete bakarken mırıldandım:
Hımm, anladım. Asia’nın garip davrandığını düşünmüşler.
Hakikaten de ankette, Asia’nın işi aldıktan sonra bir hayli derin düşüncelere daldığı, hiç her zamanki gibi görünmediği ve imkansız talepleri kabul etme hırsı yüzünden işi eline yüzüne bulaştırdığı yazıyordu. Bu durum, Asia’nın normalde aldığı müşteri geri bildirimlerinden belirgin şekilde farklıydı. Ravel de endişeli bir sesle ekledi:
Müşterilerden gelen şey memnuniyetsizlik değil, daha çok bir endişe… o yüzden bu konuyu Asia-sama ile doğrudan konuşmamak daha doğru olur diye düşünüyorum…
Gerçekten de bunu Asia ile konuşmak onu daha da kaygılandırır, durumu daha da kötüleştirir, hatta muhtemelen depresyona sokardı. Üstlendiği asıl iş tamamlanmış, çıkan sonuç da fena sayılmazdı ama…. Yine de müşteri Asia için bayağı endişelendiği için onu tekrar çağırmak konusunda biraz çekimser kalmıştı…. Fakat Asia’nın müşterilerinin bile onun için endişelenmesi içime bir su serpmedi değil.
Kendi sınırlarını aşırı zorluyor olabilir. Kulüp etkinliklerinde de hep böyle yapıyor zaten.
Gerçekten de ister evde olsun ister Doğaüstü Araştırma Kulübü’nde, kendi kendine garip bir ruh haline bürünüp duruyordu. Yakan Top Turnuvası’nın lafı ne zaman açılsa sanki içine cin kaçmış gibi oluyordu.
“Kaybetmeyeceğiz!”
“Kesinlikle kazanacağız!”
Bu tarz bir hırs ve aura Asia’nın o bildik masum haline hiç ama hiç uymuyordu. … Son zamanlarda Doğaüstü Araştırma Kulübü Başkanı olarak cesur görünmeye çalışıp kendisini gereğinden fazla hırpalıyordu. Ravel elini yanağına koyup düşünceli ve sıkıntılı bir ifadeyle konuştu:
Acaba yeni ortama uyum sağlamakta mı zorlanıyor… belki de çalışma programımızı biraz hafifletmeliyim… ama Asia-sama’ya çok çalışmasına ya da elinden gelenin en iyisini yapmasına gerek olmadığını söylersem, bu sefer de bundan incinebilir…
Asia okulda Ravel’in üst sınıfıydı, haliyle Ravel’in onunla konuşmakta zorlandığı bazı şeyler olması çok doğaldı.
Belki de Asia, başkan olarak ne yapması gerektiğini ve kulüp etkinliklerimizin nasıl olması gerektiğini kendi içinde sorguluyordur.
Sessizce söze girdim. En muhtemel sebebin bu olduğuna inanıyordum. Bu hususta Asia’nın bunu kendi çabasıyla aşması gerekiyordu… ama öyle bile olsa, benim o tatlı Asia-chan’ım şu an sıkıntı içindeyken bunu öylece görmezden gelemezdim ki! Asia’ya yardım etmeyeceğim falan demiyordum tabii ki ama şu anki Doğaüstü Araştırma Kulübü Başkan Yardımcısı Kiba, keza Xenovia, Irina ve eski başkan Rias-san’ın da dediği gibi, Asia’nın kendi ayakları üzerinde durmasını, kendi kendine gelişmesini istiyorduk. En önemli şey, Asia’nın bu süreci kendi başına atlatıp olgunlaşmasıydı. Zamanında ben de tam olarak böyle bir süreçten geçmiş, bir ‘Kızıl Ejder İmparatoru’ gibi davranmam istendikten sonra kendi gücümü uyandırmıştım. Başarısızlıklar tatmış, acı deneyimler yaşamıştım. Fakat sonunda kendi çabalarımla gerçek bir ‘Kızıl Ejder İmparatoru’ olmayı başarmıştım. Şimdi ise Asia’dan ‘Başkan’ olması isteniyordu ve o da kendini değiştirme gayreti içindeydi. Yine de, Rias-san gibi olmak onun hedefi olsa bile, ikinci bir Rias olması mümkün değildi. Asia, Asia’ydı. Umuyordum ki o da günün sonunda kendi tarzında bir ‘Başkan’ olmayı başarsın. Böyle olması gerekiyordu. Tıpkı Asia’nın bugüne kadar her zaman arkamda durup beni desteklediği gibi, şimdi de ona destek olma sırası bendeydi. —Yani, Asia ile baş başa verip adamakıllı konuşmak için bir fırsat kollamam gerekiyordu. Xenovia ile Irina durumu çoktan fark etmiş olmalıydı, bu yüzden önce onların konuşmasına izin verecektim. … Kafamı yine yana doğru çevirdim. Ulan, [Şah] olduğumdan beri kafama takmam gereken şeylerin sayısı amma arttı ha. Bir yıl önceki hâlimi hatırladım da… O zamanlar sadece edepsiz arzularımın peşinden koşan bir tiptim.
—Hedefim Harem Kralı olmak! Etrafımın heves dolu rüyalarla ve kocaman göğüslerle sarılması! Fighting spirit tazelenmişti!
Yok ya, ne değişmesi! Şimdiki hedefim de hâlâ aynı! Hedefim hâlâ Harem Kralı olmak! Ama işte, konumum değiştikçe hesaba katmam gereken şeyler de ister istemez artıyordu. … Yüksek Sınıf Şeytanlığa terfi etmek dedikleri şey tam olarak buydu işte. Ravel, bu sıkıntılı halimi görünce hafifçe gülümsedi.
—Hizmetkârların için endişelenmek de Yüksek Sınıf bir Şeytan’ın görevinin parçasıdır. Eğer bir [Şah] endişelenmezse, asıl o zaman başka sorunlar baş gösterir.
Tabii ki öyle sorumsuz bir [Şah] olacak değildim. İster Asia olsun ister Ravel, hepiniz sonunda benim yanımda yer almıştınız; bu yüzden sizin için elimden gelenin en iyisini yapacaktım.
—Asia’nın iyiliği için hep birlikte el ele verip ona yardım edelim. Bu konuyu en kısa zamanda diğerlerine de açarız.
—Anlaşıldı.
Ravel’in onayını aldıktan sonra bu özel görüşmemiz sona erdi. Ah be, Ravel gibi yetenekli bir menajere sahip olmak ne büyük nimet! Ama durum böyle devam ederse, hayatım boyunca onun karşısında boynum eğik kalacak sanki… İkimiz depodan çıkıp koridora adım attığımızda, Xenovia’nın afiyetle atıştırmalıklarını götürdüğünü gördük.
—Depodaki edepsiz işleriniz bitti mi? Demek o odayı kullanmayı düşündün ha, Ravel.
Ağzından çıkan lafa bak ya! Hem Ravel hem de ben kıpkırmızı kesilmeden edemedik!
—Ş-Şapşal! Ravel ile ben öyle bir şeyi nasıl yapabiliriz ki…!
Yüzü al al olan Rossweisse-san söze girdi:
—Mesai saatinde ecchi şeyler mi!? Bu iş yeri böyle ciddiyetsiz tavırlara nasıl izin verebilir!?
Asia da bu konuya dahil oldu ve epey bir heyecanlandı!
! Öyle şeyleri evde yapamaz mıydınız!? B-Böyle yaparsanız, ben… Ise-san ile nerede…… şey yapacağımı bilemem ki!
Tabii ki ben de böyle şeylerin evde yapılmasının daha doğru olduğunu düşünüyorum! Bu arada, lütfen şu kapı koluyla beni ansızın şaşırtmayı kesin artık! Önceden haber verirseniz çok daha mutlu olacağım!
—Demek öyle, depoyu kullanmak da bir seçenek. Bu benim gözümden kaçan bir ayrıntıymış.
!? S-Sen de depoyu tuhaf şeyler için kullanmayı düşünmüyorsun, değil mi!?* Nedense Bova bir anda ağlamaya başladı.
—Benim [Şah]’ım iş sırasında bile hizmetkârlarıyla cilt temasını, o yakınlığı ihmal etmiyor! Çok duygulandım!
Hem hizmetkârlarım hem de korumam kafayı yemiş! Ben sadece— zaten her zaman böyle sapığın teki olduğum için artık durumu bu kadar mı kanıksamışlardı yani!? Ama yani, depo ha… Bak bu aslında hiç de fena fikir değil ha! Y-Yok ya, ne diyorum ben! Sonuçta koca bir dinlenme odamız var; imkânım olsa önce Asia-chan, Xenovia, Ravel ve Rossweisse-san’dan başlardım—.
… Lütfen bir [Şah] olarak bana merhamet edin…]
[Hadi ama, [Şah]’ın çocuğunu doğurmama izin ver!]
[… Menajeriniz olarak, lütfen sizi daha da yakından idare etmeme izin verin.]
[… B-Bu görevimizi ihmal etmek olur! A-Ama arada sırada iş yerinde kaçamak yapmak da fena fikir değil aslında…]
Fufu! Böyle düşününce burası dünyanın en harika iş yeri olmuyor mu ya!? Evet be, burası tamamen bana ait olan o muazzam şato! Hem menajer hem başkan olmak cidden inanılmaz bir şeymiş! Azazel-sensei! Burası sizin arkada bıraktığınız o meşhur laboratuvar! Burayı daha da geliştirip, hakkını vermek adına çok daha fantezi dolu ve ecchi bir mekân haline getireceğim! Tam böyle sapıkça hayallerin dibine vurmuş keyif çatıyordum ki…
—Ç-Çaylar hazır.
Birisi küçük mutfaktan elinde tepsiyle çay getirdi. Gelen kişi Elmenhilde’ydi. O da bugün Kuoh Akademisi’nin kız okul üniformasını giymişti. Bizimle takılırken aynı üniformayı giymesi ortama uyum sağlamak açısından daha pratik oluyordu. Oyuncak bebekleri andıran yüzü ve narin fiziğiyle, bu tanıdık üniformanın içinde bambaşka, taptaze bir çekiciliğe bürünmüştü. Elmenhilde de şu sıralar buradaki işlerimize yardımcı oluyordu. Sebebi ise Hyoudou malikanesinde yan gelip yatmak, hiçbir şeye elini sürmeden öylece oturmak istememesiydi. Nitekim o da artık bizimle birlikte Hyoudou malikanesinde yaşamaya karar vermişti. Eh, doğaüstü dünyadan bir kızın daha çatımızın altına taşınması artık bizim için hiç de garip bir durum değildi. Evde boş boş durmak istemediğini söyleyip illa yardım edeceğim diye tutturunca, o da bilgi düzenleme işlerinde ve bize ikramlık servis etme hususunda destek olmak için buraya gelmişti. Gasper ve Valerie gibi güneşe dayanabilen bir ‘Gündüz Yürüyeni’ olmadığı için, teninin güneşle temasını en aza indirmek adına normalde pelerin takardı. Ama ne de olsa artık akşam saatleri geldiği için okul üniformasıyla dolaşmasında hiçbir sakınca yoktu. … Melez vampirler gün ışığına dayanabilirken, soylu safkanların hiç dayanamaması bana biraz karmaşık bir durum gibi geliyordu… Belki de Gerçek Ata’ya soyca daha yakın oldukları içindi, kimbilir. Söylemeye gerek bile yok, kaldığı oda da tabii ki yer altındaydı. Hafta sonları gündüz vakti neredeyse hiç yukarı çıkmazdı. Güneş ışığına maruz kaldığı an pat diye ölmüyordu belki ama gücü inanılmaz derecede azalıyordu…. Grigori’ye ricada bulunsam buna kesin bir çözüm bulabilirlerdi — muhtemelen bir ilaç falan geliştirmeme yardım ederlerdi. Bir dahaki sefere bu konuyu onlarla bir konuşsam iyi olacaktı. Elmenhilde elindeki tepsiyi dikkatle tutarak herkese çay ikram etmeye başladı.
—Ah, teşekkürler Elmenhilde — ah, dikkat et!
Elmenhilde’nin bocaladığını görünce gayriihtiyari bağırmaktan kendimi alamadım. Elmenhilde bu tarz hizmet işlerinde pek becerikli değildi; bu sefer temkinli yürümeye çalışsa da elindeki tepsi zangır zangır titriyordu. Her seferinde durum böyleydi. Çay demleme yeteneğini bir kenara bırakırsak, Elmenhilde doğma büyüme bir soylu hanımefendi (ojou-sama) olduğu için kimseye hizmet etmeye alışık değildi; bu yüzden bu iş onun için epey zorlu bir zanaattı.

Buna rağmen yine de gururunu korumaya ve bize karşı samimi davranmaya gayret ediyordu.
—B-Böyle şeyler benim için çocuk oyuncağı…! Vaaaaaa!
—Daha lafını bitirir bitirmez ayağı takıldı; hepimiz çayların gürültüyle yere saçılacağını sandık! Fakat tam o anda — Xenovia yokluktan, bomboş havadan kutsal kılıç Excalibur’u çekip çıkardı.
—Kuh!
Kılıcın ucuna minnettar kaldım doğrusu — zira havada fırlayıp uçuşan çay fincanları ve tepsi bir anda olduğu yerde asılı kalmıştı. Xenovia kılıcı yavaşça hareket ettirdi. Bunun üzerine tepsi ve fincanlar havada tekrar doğruldu ve sonunda masaya güvenli bir şekilde indi. Xenovia kutsal kılıcı tekrar geldiği boyuta gönderip derin bir nefes verdi.
—Phew, yere çakılmadıklarına sevindim.
—Ç-Çok özür dilerim…
Elmenhilde tüm samimiyetiyle özür diledi.
—Xenovia, az önceki şey Ruler’ın (Hükümdar) gücü müydü?
Xenovia’nın az önce sergilediği bu yeteneği görünce merakla sordum. Xenovia başıyla onayladı.
—Evet, bu kadarcık bir şeyse aşağı yukarı halledebiliyorum. İşe yaradı yaramasına ama…
Xenovia, tek bir vücutta birleşen kutsal kılıçların gücünü —yani bu yedi farklı yeteneği zahmetsizce nasıl kullanabileceğini— çalışıp duruyordu. Mizaç uyumu yüzünden, zayıf olduğu yeteneklerde uzmanlaşmak onun için epey zor oluyordu. ‘Ruler’ yeteneği de kesinlikle ustalaşması en çetin olanıydı… ama o şimdiden bu yeteneği böylesine akıcı kullanmaya başlamıştı bile…. Xenovia bakışlarını Ravel’e çevirdi ve ister istemez acı bir tebessüm etti.
—Bizim [Fil]-sama bana epey ağır bir antrenman programı hazırladı da.
Ravel hemen karşılık verdi:
—Tüm koşullar sağlandığında başarılı olma ihtimaliniz var; küçücük bir kısmını kullanabilseniz bile bu yine de bizim için bir koz olacaktır. İşte bu yüzden Xenovia-sama’ya böylesine önemli bir antrenman programı verdim.
Ravel’in özel antrenman programı ha. Aslına bakarsanız bana da bir tane hazırlamıştı. Lafı açılmışken, Ravel takımdaki neredeyse herkese denemeleri için ‘yeni bir koz’ veya gizli bir teknik verdi. Ravel cidden Sıra dışı şeyler düşünebilen bir kız. Aklına böyle bir yöntemin gelebileceği kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi; gelip bunu benimle baş başa tartışmıştı. Eğer bunu gerçeğe dönüştürebilirsek, herkesin küçük dilini yutacağı kesin. Elmenhilde çayları herkese kazasız belasız ikram ettikten sonra ben de koltuğuma kurulup derin bir ‘oh’ çektim. Xenovia çayından bir yudum aldıktan sonra söze girdi:
—Çay ikram etmekte beceriksiz misin? Yine de sadece dövüşmeyi ve yemek yemeyi bilen benim gibi birinin bunu söylemeye hakkı yok sanırım, ha?
Elmenhilde alçakgönüllü bir edayla cevap verdi:
—… B-Bizim evde bu işleri her zaman hizmetkârlar yapar da, o yüzden…
Öyle olduğunu tahmin etmiştim zaten. Şeytanlarda da durum aynıydı; üst sınıf neredeyse tüm angarya işlerini hizmetkârlarına yıkardı. Ravel çayını yudumlarken onaylarcasına başını salladı.
—Sonuçta soylu bir aileden geliyor, bu gayet anlaşılır bir durum.
—Ama sen tatlı da yapıyorsun değil mi Ravel?
dedim. Ravel bir soylu olarak büyütülmüş olsa bile hamur işlerinde harikaydı. Arada sırada vakit ayırıp bizim için nefis pastalar pişirirdi. Kiba’nın cheesecake’leriyle kapışacak düzeydeydi ki Kiba’nın cheesecake’leri cidden efsanedir. Ravel konuşmasını sürdürdü:
—Yeraltı Dünyası’nda yemek pişirmeye meraklı pek çok soylu kız var, biliyorsun değil mi?
—Orası öyle tabii. Rias da Sona-senpai de yemek yapıyor.
Rias evde bana her zaman yemek pişirir, eski başkan Sona da… kendi yemeğini yapabilen biri sayılır. Etrafımdaki Şeytan ablalardan (onee-sama) hiçbirinin, yanlarında hizmetkâr olmadan da günlük hayatlarını çekip çevirebildiklerini görmek beni zamanında epey şaşırtmıştı. Elmenhilde bunun üzerine konuştu:
—…… Öğreneceğim!
Gururu kırıldığı için olsa gerek, bu cevabı epey hırslı bir şekilde vermişti. Xenovia lafı devam ettirdi:
—Onu bunu bırakın da, Elmenhilde sanki hiç engel olmayan düz yolda bile takılıp düşüyor gibi. Bu durum Asia’yı bile geçmiş durumda.”
Ah, hakikaten öyle. O açıdan bakınca, Elmenhilde her zaman en ufak bir şeyde bile takılıp düşüyor. Dikkatsizlik derecesi Asia’yı bile geride bırakmış durumda sanki.
—… O kadarı da değil artık!
Elmenhilde başta itiraz edecek gibi oldu ama sesi yolun yarısında kısıldı gitti.
—… Lütfen bundan sonraki performansımı izleyin ve görün.
Ne yapmak istediğini kendi de anlıyor gibiydi. İlk karşılaştığımız zamanlardaki o kibirli, safkan bir vampire yakışır saldırgan tavırlarından sonra… onda böyle şaşırtıcı bir yön göreceğim kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. … Anlaşılan aynı çatı altında yaşamıyor olsaydık asla göremeyeceğim şeyler de vardı. Bir yandan böyle havadan sudan laklak ederken bir yandan da işlerimize devam ettik. Mesai saatinin sonu yaklaşırken, Ravel saate bakıp bana döndü:
—Ise-sama, vakit geldi sayılır. Bundan sonra—
—Aynen, biliyorum.
Gerçekten de bugün için planlanmış bir toplantımız daha vardı. Buluşacağımız kişiler, ilerdeki maçta karşı karşıya geleceğimiz Dulio’nun [Brave Saints] takımıydı. Yani [Cennetin Kozu] ile yüz yüze gelecektik.
(Bölüm 2 / 4)
Üçüncü Kısım
[Cennetin Joker’i] ile buluşacağımız yer — Hyoudou malikanesiydi. Aslında kiliseye bağlı bir tesiste buluşmak da kötü bir fikir sayılmazdı ama karşılıklı bir anlayış içinde olduğumuzdan, toplantı yerini kararlaştırmamız epey geç bir vakti bulmuştu. Biz de kestirmeden gidip [DxD]’nin toplanma mekânlarından biri olan Hyoudou malikanesini seçmiştik. Buluşma sebebimize gelirsek… maçtan önce henüz tanışmadığımız [Brave Saints] ana kadrosuyla bir araya gelip selamlaşmak için harika bir fırsattı. Gremory hanesi ve Rias’ın takım üyeleri de normalde bize katılacaktı ama Rias’ın da şansına o gün maçı olduğu için gecenin geç saatlerine kadar antrenman yapıyorlardı. Rias’ın ilgilenmesi gereken kendi durumları olduğundan, [Brave Saints] ana kadrosuyla tanışmaları bir dahaki sefere kalmıştı. Özetlemek gerekirse; ortamda sadece Hyoudou Issei hizmetkârları, [Kızıl Hakikat Ejderi] takımı ve Dulio’nun takımı bulunuyordu. Yeraltındaki ışınlanma büyüsü çemberiyle buraya geldiler ve ardından Hyoudou malikanesinin V.I.P. odasına buyur edildiler. İki grup ayrılarak uzun masanın karşılıklı taraflarına oturdu. Ben masanın bir tarafında diğer [Şah] ile karşı karşıya oturdum — Dulio tam karşımdaydı. Yanımda oturan kişi ise benim [Vezir]‘im değil, Ravel’di. Takımımda bir [Vezir] vardı ama kendi şahsi hizmetkârlarım arasında henüz bir [Vezir]‘e sahip değildim. Bu arada, takımın [Vezir]‘i olan Bina-shi de bu sefer ortamdaydı. Normal şartlar altında, tüm takım antrenman yapmadıkça pek ortaya çıkmazdı kendisi. … Ne de olsa onun gerçek kimliğini bilen biri olarak, buraya gelmesinin hiç de kolay olmadığını ben de biliyordum. Bina, dikkatleri üzerine çekmemek adına dimdik oturdu… ama yine de yüzünde maske olduğu için istemeden de olsa odadaki odak noktası haline geldi. İki takımın üyeleri ardından kendilerini tanıtmaya başladılar. Ne var ki, karşı takımın tüm üyeleri burada değildi. Görünüşe göre sadece temsilci olarak gelen Dört Büyük Seraph’ın [As]‘ları buradaydı. Ayrıca, [Cennetin Joker’i] takımının gözetmeni de burada olacaktı…. Onlar bizim gibi değildi; gözetmenlik rolünü üstlenmesi için dışarıdan birini kiralamışlardı. Kurallara göre bunda herhangi bir yanlış yoktu tabii. Profesyonel Derecelendirme Oyunu’nda (Rating Game) dışarıdan gözetmen kiralanmasına izin veriliyordu. Ancak, profesyonel Derecelendirme Oyunları’nın büyük bir kısmında [Şah] bizzat kendisi emreder, gözetmenin lafına bakmazdı. Gözetmenlik rolü benim bile ancak sonradan öğrendiğim bir şeydi ve gözetmen kiralayan takımlar devede kulak kalıyordu. Üstelik profesyonel Derecelendirme Oyunları’ndakilerin çoğu, —Ne idüğü belirsiz gözetmene ihtiyacım yok benim!
Takımı komuta etmek için ben bana yeterim zaten! diye kasım kasım kasılan kibirli soylulardı.
Toplam oyuncu sayısı öyle ahım şahım çok olmadığı için gözetmen atama fikri pek yaygınlaşmamıştı. Rias’ın bana anlattığı sebeplerden biri buydu işte. Bir diğer büyük sebep ise Şeytanların doğaları gereği uzun ömürlü olmalarıydı; yani bedenlerinin yaşlanması kariyerlerine nokta koymuyordu, böylece hayatları boyunca aktif oyuncu olarak kalabiliyorlardı. Ne de olsa ömür boyu sahada kalabildikleri için, emekli olup da gözetmenliğe soyunacak pek oyuncu çıkmaması gayet doğaldı. … Belki de bu durum Derecelendirme Oyunları’nın kanayan bir yarasıydı. Tüm bunlardan dolayı, Dünya Turnuvası’nın organizatörleri bile gözetmenlik pozisyonu hakkında net kurallar oturtamamıştı. Gerçekte ise, Şeytanlar dışındaki pek çok katılımcı takım kendi gözetmenini atamıştı bile. [Cennetin Joker’i] de farklı değildi; takımlarına Derecelendirme Oyunları’nın efsaneleşmiş bir oyuncusunu katmışlardı. Belki de bu yüzden, galibiyet serisi yakalama konusunda takımlarımız kader ortağı gibiydi. … Henüz bünyesinde tanrı sınıfı varlıklar barındıran bir takımla kapışmamış olsak da, onlar çeşitli mitolojilerin ‘canavar’ diye anılan yaratıklarından oluşan takımları devirmeyi başarmışlardı. Gözetmenleri de bizim gayet iyi bildiğimiz çok ünlü biriydi; haberi ilk aldığımızda kulaklarımıza inanamamıştık. Ravel onlara karşı teyakkuzdaydı. Gözetmenleri… görünüşe göre biraz gecikecekti. Bu yüzden söze önce kendi tanıtımlarımızla başladık. Ravel buluşmadan hemen önce bize şu tavsiyede bulunmuştu:
—Ise-sama, millet; bu buluşma stratejilerimizi gözden geçirmek için büyük bir fırsat olabilir. Toplantının o huzurlu havasının altında, aslında çoktan birbirimizin istihbaratını çaktırmadan tartmaya başladığımız söylenebilir. Ne de olsa rakibimizin gözetmeni o malum kişi.
Irina her ne kadar,
—İlahi Ravel, altı üstü birkaç Melek dostumuzla selamlaşıyoruz işte. Olayı o kadar dramatikleştirmeye gerek yok yani.
diye çıkışmış olsa da…. Ravel’in tavsiyesini kulak arkı etmek imkânsızdı, bu yüzden çaktırmadan gardımızı aldık. Ama tam da Irina’nın dediği gibi, onlar Qlippoth’a karşı omuz omuza savaştığımız yoldaşlarımızdı; Dulio, Hemşire Griselda ve [Brave Saints] üyeleri düşünüldüğünde aramızda öyle bir casusluk dönmesi pek mümkün görünmüyordu. Önce kendimizi tanıttık.
—Şey, ben [Kızıl Hakikat Ejderi] takımının [Şah]’ı, Hyoudou Issei—
Aşağı yukarı aynı düzenle, bizim tarafın kendini tanıtma faslı benden başlayıp sırayla bitti. Sıra [Brave Saints] ekibine gelmişti. Qlippoth ile savaş sırasında As’lardan ve diğer kilit üyelerden sürekli rapor aldığımız için onları az çok tanıyordum. Irina ayağa kalktı. Kendisi de bir [Brave Saints] üyesiydi ve Michael-sama’nın As’ıydı. Ama bu toplantı Dünya Turnuvası’ndaki takımların buluşması olduğu için bizim tarafımızda oturuyordu. Irina elini uzatarak bizi [Cennetin Joker’i] üyeleriyle tanıştırmaya başladı.
—Ise-kun, bunlar [Brave Saints]’in ana üyeleri—
—Biz [Cennetin Joker’i] takımıyız, Ise-kun.
Irina ardından rakip takımın kaptanından —yani tıpkı benim gibi bir [Şah] olan ve tam karşımda oturan Dulio’dan— bahsetti. Reenkarne Melekler tek tek kendilerini tanıtmaya başladılar. Ardından uzun boylu, siyah saçlı, sakalı yüzünün keskin hatlarını tamamlayan bir adam ayağa kalktı. Üzerinde bir rahip cübbesi vardı ama kalıplı, güçlü fiziği gözden kaçmıyordu… Alman olduğunu hatırlıyordum. Elimizdeki bilgilere göre otuz yaşlarında falandı. Elinin tersini bize doğru çevirdi ve üzerindeki ‘A’ harfini görmemizi sağladı.
Hepinizle tanıştığıma memnun oldum. Ben Diethelm Waldseemüller. Raphael-sama’nın [As]’ıyım. Bundan böyle iyi geçinelim.
Tavırları ve konuşma tarzı tam bir beyefendiyi andırıyordu. Asia, Diethelm konusunda biraz endişeli görünüyordu. Bunun sebebi, adamın yeteneğiydi —yani Kutsal Ekipman’ı (Sacred Gear). Diethelm, Asia’nın bakışlarını fark etmedi ve nazikçe gülümsedi.
Asia Hemşire. Benimkine benzer bir yeteneğe sahip olduğunuzu duymuştum, sizinle en azından bir kez tanışmak istiyordum.
E-Evet! Ben de öyle!
diye heyecanla karşılık verdi Asia. Gerçekten de aldığımız istihbarata göre, Diethelm’in Kutsal Ekipman’ı iyileştirme gücüne sahipti. Ancak Asia’nınkinden farklıydı; önüne gelene kullanılamıyordu, sadece inananlar üzerinde işe yarıyordu —yani yalnızca Cennet mensuplarıyla sınırlıydı. Tam da iyileştirme gücü bu tür kısıtlamalara sahip olduğu için Kutsal Ekipman Sistemi’ne bir zarar vermemişti ve Asia’nınki gibi sürgün edilmesine yol açmamıştı… Ama ben yine de Kutsal Ekipman Sistemi’nde bazı değişiklikler yapılabileceğini umuyordum. Sıradaki reenkarne Melek oldukça enerjik bir şekilde ayağa kalktı; bizimle aynı yaşlarda görünen bir rahipti. En belirgin özelliği diken diken olan sarı saçlarıydı.
Ben Nero! Nero Raimondi! Uriel-sama’nın [As]’ıyım! Hobim yardıma muhtaç olanlara yardım etmektir! Şeytanların ve vampirlerin kökünü kazımakta üstüme yoktur!
Candan ve gür sesiyle yaptığı bu açıklamada en ufak bir tereddüt yoktu! Söylediklerinde iğneleme veya nefret sezilmiyordu, muhtemelen sadece çok patavatsız ve doğrudan bir adamdı. Yanındaki Diethelm kaşlarını çatarak
… Nero, başkalarının önünde tam olarak ne saçmalıyorsun sen? dedi.
Büyüklerinden fırça yemesine rağmen hiç oralı olmadı; ellerini beline koyup kabadayı gibi kahkahayı bastı.
Hahahahahaha! Ufak tefek şeylere takılmayın, Bay Diethelm! Herkesi bu kadar kafaya takmaya gerek yok! Kısacası ben kötü şeylerin kökünü kazımakta ustayım, bunu aklınızın bir köşesinde tutun yeter!
Genç rahip —Nero, yüzünü Xenovia’ya döndü ve elini uzattı.
Yo, Xenovia! Görüşmeyeli uzun zaman oldu!
… Evet, her zamanki gibi enerji dolusun.
Xenovia’nın tanıdığı mı? Kilise’nin bir savaşçısı olduğu zamanlardan tanışıyor olmaları şaşırtıcı olmazdı. İsmine bakılırsa muhtemelen bir İtalyandı. Xenovia kendisiyle selamlaşılınca derin bir iç çekti.
Birbirinizi tanıyor musunuz?
diye sordum.
Yani, sayılır. Doğrudan Vatikan’a rapor veriyorsan, istemesen bile Dulio Gesualdo’yu ve bu adamı tanımak zorunda kalırsın.
Yetenekli savaşçılar oldukları için örgüt içinde illa ki birbirlerinin adını duymuşlardır, hatta yüz yüze gelmiş olmaları bile mümkündü. Keyfi acayip yerinde olan Nero, cebinden bir şey çıkardı. Bu bir kahraman maskesiydi!
İşte karşınızda [Kaptan Melek]! Hangi zorlukla karşılaşırsa karşılaşsın asla geri adım atmaz, çocukların hakiki dostudur! Bu benim gizli kimliğim! [Göğüs Ejderi Kızıl Ejder İmparatoru] ile bir kapışmayı… yok yok, seninle aynı sahneyi paylaşmayı çok isterim!
Kaptan Melek mi… Şimdiye kadar turnuvada onu birkaç kez görmüştüm. Demek Cennet de şansını kahraman temalı gösterilerde deniyordu. Irina şöyle dedi:
Daha önce de söylemiş olabilirim ama Cennet, Ise-kun’un [Göğüs Ejderi] olayını duyduktan sonra, kendi inananları için de bir kahraman çıkarmanın harika bir fikir olacağını düşündü. İşte o zaman Nero bu rol için hevesle öne atıldı.
Dulio da lafa karışarak,
Hiç abartmıyorum, bizim taraftaki çocuklar arasında acayip popülerdir, diye ekledi.
Dulio! Böyle anlarda biraz daha abartman lazım! Hedefimiz [Göğüs Ejderi]! Hatta [Göğüs Ejderi]’ni aşmak! O yüzden lütfen bunu [Göğüs Ejderi]’ne ilet!
Nero bana doğru gürledi. Adamın enerjisi ve varlığı karşısında öylece kalakaldım, ağzımdan sadece
Ha, tamam, lafı çıkabildi.
H-Harbi çok gürültücü ve patavatsız bir adam ya. Xenovia da adamın bu aşırı şatafatlı haline katlanamadığı için derin bir iç çekti. Xenovia da gayet dobras bir insandı… ama Nero gibi başından sonuna kadar böyle davranan biri insanı biraz irite ediyordu. Bu coşkulu genç rahibin ardından sıra —siyah rahibe kıyafeti giymiş güzeller güzeli genç bir kadındaydı! Deminden beri gözümü alamadığım o kadın! Nero gibi o da bizimle aynı yaşlardaydı. Bu rahibenin adını da biliyordum, Mirana olması gerektiğini hatırladım! Kendisi Rus’tu! Maviye çalan gri gözleri vardı, insanı gerçekten büyülüyordu. Sıra kendine geldiği için yüzü hafifçe kızardı ve utangaç bir tavırla kendini tanıttı.
… Ben Mirana Shatarova… ‘ıyım. … Rus Ortodoks Kilisesi’nden bir sestra’yım. Tanıştığımıza memnun oldum…
Aaaaaaahhhh, sesi bile acayip tatlı…! Mutlak adaleti temsil eden Gabriel-san’ın [As]’ı ha! Böyle tatlı bir kız gibisi yok gerçekten! Rus perileri harbi varmış be! Lafı açılmışken, ‘sestra’ kelimesi Rus Ortodoks Kilisesi’nde hemşire/rahibe anlamına geliyordu. Yine de, hehehe… Gabriel-san’ın [Brave Saints] üyelerinin tamamının kadın olduğuna dair dedikodular duymuştum! İster Vezir’i Griselda-san olsun, ister şu an karşımda duran As Mirana-san olsun, hepsi de afet-i devrandı! Ne muazzam bir şey ama! Kesinlikle hepsiyle yakın arkadaş olmak istiyordum! İçten içe gaza gelmişken, Dulio’nun lafları ateşe benzin döktü.
Bu arada, Mirana’nın göğüsleri de bayağı heybetlidir, kadın reenkarne Melekler arasında bayağı ünlüdür.
Ne! Böyle şok edici bir haberi duyar duymaz, gözlerim anında Mirana-san’ın göğüslerine kilitlendi! Rahibe kıyafeti vücut hatlarını sakladığı için net bir şey göremiyordum… Kahretsin! Motohama’nın tekniğini öğrenememiş olmam ne büyük kayıp ama! Bize saldıran o kadar villain ve etrafımdaki bunca değişiklik yüzünden bir türlü Motohama’nın tekniğinde ustalaşamamıştım!
Ahh.
Mirana-san tatlı bir sitem nidası çıkardı ve aynı anda iki eliyle göğüslerini kapattı. Bu tepkisine bakılırsa kızmış gibi durmuyordu, aksine sadece inanılmaz derecede utanmıştı! İşte bu tepki bana bayağı taze geldi! Ne yapacağını bilemediği böylesine utangaç bir tepkiyi görmeyeli uzun zaman olmuştu! Bizim evdeki kızların hepsi fazla rahattı, ki bu da kendi içinde güzel bir şeydi elbette. Ama bir erkek olarak, bu masum tepki de insanı mest ediyordu…!
Dulio, bu yaptığına cinsel taciz derler yalnız,
diye araya girdi Griselda-san. … Tam o anda, üzerimde birinin bakışlarını hissettim. Bakışlarımı o yöne çevirdiğimde—.
…
Karşımda tatlı tatlı dudak bükmüş bir Asia-chan duruyordu! Yüzündeki ifadeden ‘Ben de bir rahibeyim bir kere!’ dediği açıkça okunabiliyordu! Tamam, anladım, anladım! Asia, seni gayet iyi anlıyorum! Ama karşılaştığım özel yetenekli rahibelerin çoğu afet gibi kadınlar çıkıyor ne yapayım! Xenovia aniden araya girdi:
Hmm! Yoksa bu Joker takımının bir stratejisi mi!? Ise’ye Rahibe Mirana’nın kocaman göğüsleri olduğunu söyleyip maç sırasında odaklanmasını engellemeye mi çalışıyorlar!?
Bunu duyan Dulio kahkahayı bastı.
Ahahaha! Demek öyle! Bak bu hiç aklıma gelmemişti! Madem öyle, Mirana’nın göğüslerini kesinlikle stratejime dahil etmeliyim.
Mirana-san’ın yüzü daha da kıpkırmızı oldu! Yine de utana sıkıla konuştu:
… E-Eğer g-göğüslerim takımımızın zaferine katkı sağlayacaksa… seve seve feda etmeye hazırım…
Bunu söylemek ne büyük bir cesaret ister be! Harbi harbi feda mı edeceksin yani!? O göğüsleri cidden stratejiye mi dahil edeceksiniz!? İşte bu çok fena! Harbi çok fena! Ben buna kesin düşerim abi! Kesin oltaya gelirim! Hala bir [Piyon] olsaydım en azından rahatça ‘düşerim’ diyebilirdim! Yüzümde sapıkça bir ifade belirse de ben şu an bir [Şah]’tım! Herkesin [Şah]’ıydım hem de! Onlara bu kadar rezil bir tarafımı gösteremezdim! Ama var ya, rakibin stratejisi muazzamdı! Mirana-san’ın oppaileri kesinlikle çok çetin bir düşman olacaktı! Nefsimle mücadele etmenin hem sevinci hem de acısıyla kavrulurken, acı dolu bir ifadeyle konuştum:
… Ravel, ben ne yapacağım?
Dinledikten sonra Ravel gayet sakin bir şekilde cevap verdi:
Bu rakibi alt ederseniz, göğüslerime istediğiniz kadar dokunabilirsiniz. O yüzden lütfen maç sırasında arzularınıza yenik düşmeyin.
Ne! Menajerim yüzü bile kızarmadan, hiç utanmadan böyle bir şey söylemişti! … Çok ama çok teşekkür ederim! Sana minnettarım! Böyle becerikli bir menajerden başka ne isteyebilirdim ki!? İçimdeki bu güçlü azimle, Dulio’ya son derece ciddi bir şekilde karşılık verdim:
Mirana-san’ın oppailerini kullansanız bile kesinlikle dayanacağım, çünkü benim Ravel’im var!
Başka ne diyeceğimi tam bilemediğim bu tuhaf ortamda, Griselda-san Bina-shi’ye dönerek
İşiniz gerçekten zormuş, dedi.
Bina-shi gayet sakin bir şekilde,
Gayet normal bir durum, diye yanıtladı.
Diğer tarafta ise Dulio, gözlerinden yaş gelene kadar gülmeye devam ederken konuştu:
Ahahaha, Ise-kun harbi çok eğlenceli adamsın ya.
Sahte bir öksürük sesi muhabbetin tekrar esas konuya dönmesini sağladı.
Öhöm. Pekala o zaman.
Böyle diyerek [Brave Saints] üyelerinden biri daha ayağa kalktı. Bu, otuz yaşlarında gösteren, kemikli yüz hatlarına sahip Japon bir adamdı. Siyah saçları arkadan bağlanmıştı — tam bir samuray saç stiliydi yani. Elinin arkasında parıldayan harf J harfiydi.
Ben Seraph Metatron-sama’nın [Vale]’siyim, adım Shinra Kiyotora. Bundan böyle iyi geçinelim.
Aha, Metatron-san’ın Valesi demek! Metatron-san ile daha önce tanışmışlığım vardı. Adam Japon kültürüne bayağı meraklıydı ve bizzat ninjutsu eğitimi alıyordu. Fakat adamın soyadı bana birini hatırlattı.
Yoksa siz Shinra Tsubaki-senpai’nin bir akrabası mısınız?
Gerçekten de Shinra soyadı, Japonya’nın özel yetenekli gruplarından —Beş Büyük Klan’dan birine aitti. Reenkarne bir Melek olabildiğine göre, muhtemelen bu aileden geliyordu. Buna dayanarak, bu Shinra-san ile Shinra Tsubaki-senpai arasında bir tür bağ olması gerektiğini düşündüm. Üstelik tipi de bir dereceye kadar Shinra-senpai’ye benziyordu. Adam —Shinra Kiyotora da Shinra Tsubaki-senpai’yi tanıyor gibiydi.
Tsubaki mi? O benim bir akrabamın kızıdır.
Shinra Kiyotora beni hemen yanıtladı. Demek aynı aileden geliyorlardı. Dulio tekrar söze girdi:
Seiko, Shinra klanının kanını taşır, aynı zamanda şu anki klan lideri olan [Shinra Beyaz Kaplanı]’nın amcasıdır. Ancak Hristiyanlığa inanıp kendi isteğiyle Vatikan’a gelerek Kilise’nin bir savaşçısı oldu, kendisi Cennet’te de bayağı tanınır.
Vay be, Shinra klanından geliyor ama Hristiyanlığı seçmiş. Ve en sonunda reenkarne bir Melek olmuş. Demek böyle yollardan geçmiş ha. Ancak Shinra-san, Dulio’nun söylediği şeylerden birine takılmış gibi duruyordu.
… Dulio-dono, daha önce de söylediğim gibi, lütfen bana Seiko demeyin…
Dulio buna karşılık kahkahayı bastı.
Ama Kiyotora’nın ‘Seiko’ diye de okunabildiğini duydum, hem bence Seiko ismi daha sevimli!
Bu ciddiyetsiz tavır kesinlikle Dulio’ya yakışıyordu! Gerçekten de Seiko diye okunması mümkündü ama Japon bir adam muhtemelen kendisine böyle seslenilmesinden hoşlanmazdı. Shinra-san bir kez daha öksürdü.
… Öhöm, her neyse, ben Shinra klanından geliyorum ve aynı zamanda reenkarne bir Meleğim. Beş Büyük Klan’dan biri olmama rağmen, hem bedenim hem de ruhum Cennet’e ve Metatron-sama’ya adanmıştır.
Shinra-san’ın kendini tanıtması bittikten sonra, [Brave Saints]’in bugünlük son üyesine sıra gelmişti —Griselda-san. Kendini bize tanıtmak için ayağa kalktı.
Sanırım çoğunuz zaten biliyordur, ben Gabriel-sama’nın [Vezir]’iyim, Griselda Quarta. Bizim sevgili Xenovia’mızla ilgilenme inceliğini gösterdiğiniz için her zamanki gibi çok teşekkür ederim…
Y-Yok canım, ne demek!
Xenovia hariç Ravel, Asia, Irina, Rossweisse-san ve ben hep birlikte bu cevabı verdik. Xenovia’nın yüzünde karmaşık bir ifade belirdi. Bu şekilde reenkarne Meleklerin bugünkü kendini tanıtma faslı sona ermiş oldu. Joker Dulio, Dört Büyük Seraphim’in Asları, Metatron-san’ın Valesi ve Gabriel-san’ın Veziri. Reenkarne Melekler olarak kendi kartlarının özelliklerini taşıyorlardı ve tam bir takım olarak bir araya geldiklerinde muazzam bir güç ortaya koyabiliyorlardı ki şu anki takım kombinasyonlarında bunu bizzat başarabiliyorlardı. … Dört Büyük Seraphim arasında, Asları dışında kalan [Brave Saints] üyelerini İzolasyon Bariyeri Alanı’na getirenler sadece Michael-san, Raphael-san ve Uriel-san’dı. Geride kalan Melekler ise Gabriel-san, Metatron-san ve Seraphim’in diğer üyeleriydi. Geriye kalan reenkarne Melekler turnuvaya katılan yarışmacılar olarak seçilmişti. Ama şimdilik, Asları, Vezirleri, Valeleri ve 10 numaralı ile altındaki üyeleri saymasam bile bayağı endişeliydim. Ayrıca kadın olan diğer Vezir de (Seraph Sandalphon-san’ın Veziri) onlardan biriydi. Onlarla da tanışmak isterdim doğrusu.
Diğer üyeler… gelmeyecek mi?
Ben öyle deyince Dulio acı acı gülümsedi.
Onları da getirsem Ise-kun’a çok fazla yük olmuş olurdum. Bu yüzden oyuncularımın çoğu beklemede. Aslında bir [10] numarayı ve diğer [Vezir]’i de getirmek istiyordum ama…
10 numaradan ve diğer Vezir’den bahsettiğinde, buluşmayı reddetme gerekçelerinin ne olduğunu söyledi.
Muhtemelen kendi yeteneklerinin hâlâ yetersiz olduğunu hissettiler.
Bayağı güçlü değiller mi ama?
Irina burada olamayan yoldaşlarının hakkını teslim etti. Nitekim böylesine önemli görevler verildiğine göre, muhtemelen epey inanılmaz kişilerdi. Ancak Seraphim’den Metatron-san ve Sandalphon-san’ın Aslarına gelince, aslında turnuvaya katılmaları için davet edilmişlerdi… fakat özel görevleri yüzünden resmi girişleri eleme turlarının sonunu bulacaktı, yani bu maçta onlarla karşılaşmayacaktık. Ayrıca Ravel’i bayağı endişelendiren “başka bir koz”dan —Extra Joker’ın varlığından bahsedilen söylentiler de vardı. Ama Dulio’nun takımında yer alıyor gibi görünmüyorlardı… Xenovia karşısındaki üyeleri görünce derin bir iç çekti.
Nereden bakarsan bak, hepsi de inanılmaz tipler. Ben Kilise’nin bir savaşçısıyken adını duyurmuş birkaç kişi şimdi burada toplanmış. Eski devirlerde olsaydık, üst düzey Şeytanları ve onların hanedanlarını tek başlarına silip süpürecek bir savaş gücü oluştururlardı.
Tam da Xenovia’nın dediği gibi, benim evde toplanan üyelerin hepsi de henüz Kilise savaşçısıyken bile güçleriyle ün salmış isimlerdi. Tabii buna Xenovia ve Irina da dahildi. … Üst sınıf Şeytanları parmağında oynatabilecek üyelerse bunlar ve hâlâ o eski devirde olsaydık, Yeraltı Dünyası’na baskın yapacak kadar güçlü olurlardı yani. Melekler kendini tanıtmayı bitirdikten sonra Dulio ellerini çırptı.
Her neyse, durum aşağı yukarı böyle işte. Gözetmenimiz gelmeden önce biraz laflamaya ne dersiniz?
Birazdan rakip olacak olsak bile, Dulio bir kaptan olarak hâlâ çok neşeliydi ve odadaki atmosfer son derece canlı kalmaya devam ediyordu. Yaklaşık on dakika lafladıktan sonra kapı çalındı.
Ise, geç kalan bir misafirin geldi.
Anne-san kapının arkasından bana seslendi. Az önce bahsi geçen gözetmen geliyor olmalıydı. Kapının açıldığı ve o kişiyi gördüğümüz an —içerideki atmosfer anında değişti ve büyük bir gerginlikle doldu.
Kusura bakmayın. Japonya’nın coğrafyasına pek alışkın değilim de.
O kişi —üst düzey bir Şeytan’dı. Gümüş renkli saçları takım elbisesiyle tamamlanmıştı; yirmi beş yaşlarında, Avrupa kökenli görünen bir adamdı. Derin yeşil gözleri insanı içine çeken bir his uyandırıyordu. Adam hafifçe tebessüm ederek kendini tanıttı.
Tanıştığımıza memnun oldum, [Alevli Hakikat Kızıl Ejder İmparatoru] takımının değerli üyeleri. Ben [Cennet’in Joker’i] takımının gözetmeniyim — Rudiger Rosenkreutz. Sizinle tanışmak bir şereftir.
—Rudiger Rosenkreutz! … Aslen insan olup sonradan reenkarne edilen bir Şeytan olarak, Yeraltı Dünyası’nın Derecelendirme Oyunu’nda (Rating Game) sayısız efsaneye imza atmıştı! Üst düzey bir Şeytan olarak Oyun’un en güçlü isimlerinden biriydi —yedinci sıradaydı. Yine de… bu adam Dulio’nun takımının gözetmeniydi ha! Bu haberi duyduğumuzda tam anlamıyla şok olmuştuk. Sadece ben değil, Yeraltı Dünyası’nın medyası bile ayağa kalkmıştı. Bu adam bir zamanlar Sairaorg-san ile yaptığım maçta hakemlik etmişti. … Üstelik en kritik nokta, kendime hedef olarak koyduğum reenkarne Şeytanlardan biri olmasıydı. Ciddi bir edayla ayağa kalkıp onu selamladım.
Tanıştığıma memnun oldum, ben [Alevli Hakikat Kızıl Ejder İmparatoru] takımının [Şah]’ı, Hyoudou Issei. Geçmişteki maçımda hakemlik yaptığınız için tekrar teşekkür ederim.
Rudiger-san elini sallayarak karşılık verdi:
O zamanlar bana harika bir maç izletmiştin, ziyadesiyle memnun kalmıştım.
Aslında Dulio’nun yanında oturan Diethelm-san ayağa kalktı ve yerini ona teklif etti. Muhtemelen Rudiger-san’ın… supervisor’ın takımı yöneten kişi olarak, kaptan Dulio’nun yanında oturması gerekiyordu. Rudiger-san, Diethelm-san’a teşekkür ettikten sonra tam karşımdaki sandalyeye oturdu. —Onun o azametli ve haşmetli duruşunu iliklerime kadar hissedebiliyordum. Yürüyüşü de oturuşu da adeta bir sanat eseri gibiydi; tüm bedeninden asalet fışkırıyordu. Daha önce karşılaştığım eski insan olan reenkarnasyon Şeytanlarıyla kıyaslandığında, yaydığı bu aura onlardan yerle gök kadar farklıydı— Tam o sırada Ravel söze girdi:
Bu takımın Danışmanı olacağınız hiç aklıma gelmezdi, Rudiger-sama…
Ravel’in bu sözleri, aslında Yeraltı Dünyası medyasının da ortak düşüncesini yansıtıyordu. Yeraltı Dünyası’nın efsanevi bir Şeytanı olan Rudiger Rosenkreutz, turnuvaya bizzat katılmak yerine bir takıma Danışman olarak katılmayı seçmişti, öyle mi!? —Bu sarsıcı durum, herkeste büyük bir endişe ve merak uyandırmıştı. Buna karşılık Rudiger-san gülümsedi:
Fufufu, buna kısmet diyelim ya da beklenmedik bir karşılaşma. Onların hedefiyle benimki aynı olduğu için bu turnuvada güçlerimizi birleştirmeye karar verdik. Her neyse, tanıştığıma memnun oldum. Hyoudou Issei-kun.
Kendime hedef olarak gördüğüm adam benimle el sıkışmaya çalışıyordu! Nezaket gereği ben de hemen elimi uzattım ve masanın üzerinden sıkıca elini sıktım.
B-Ben de öyle! Sizinle tanışmak bizim için de bir onurdur!
Rudiger-san içten bir şekilde gülümsedi.
Bu kadar kasmana gerek yok, rakibin ben değilim, Dulio ve diğerleri.
Dulio da kahkaha attı:
Çok doğru, sadece Danışman Rudiger’e odaklanırsan kendimi yalnız hissederim, Ise-kun!
Ah, reenkarnasyon Şeytanları arasındaki bir efsaneyle yüz yüze gelince dikkatimin ona kaymasına engel olamamıştım ki! Üstelik rakip takımın Danışmanıydı; medyadaki çalkantıları bir kenara bıraksam bile endişelenmemek elde değildi. Ortamdaki havayı Danışman Rudiger gelmeden önceki o rahat haline döndürmek için Ravel ayağa kalktı.
Madem herkes tanıştı, artık taze bir çay içme zamanı geldi demektir. Herkes için pasta hazırlatmıştım, bu vesileyle çayları da tazeleyelim.
Bunu duyan Irina da hemen fırladı:
Ben aşağı inip çay ve pastaları getireyim!
Bunu söyledikten sonra odadan çıkıp alt kata doğru seğirtti. Rudiger-san, [Akkor Gerçekliğin Kızıl Ejder İmparatoru] takımının üyesi olan her birimize tek tek göz gezdirdi. Derken — gözleri aniden ’nin üzerinde duraksadı. Rudiger-san sordu:
… Şuradaki maskeli hanımefendi, Bina denilen kişi mi?
Evet, tanıştığımıza memnun oldum.
… Ben de öyle. Maçın gerçekten çok ilgi çekiciydi. Acaba Derecelendirme Oyunları (Rating Game) konusunda biraz tecrüben var mı? … Gerçi, kurallara son derece hakim olduğunu anlamak pek de zor değil.
Aman, acaba öyle mi?
Bu kısacık diyalogda sanki bir şeyleri çözmüş gibi bir hali vardı. Daha doğrusu, sadece Bina-shi’nin dövüşünü izleyerek kafasında bazı ipuçları yakalamış gibiydi…? Ravel’in yüz ifadesi hiç değişmemişti ama içten içe acayip geriliyordu. Hemen yanında oturduğum için bunu net bir şekilde hissedebiliyordum. … En ufak bir bilgi bile sızdırsalar, bunu stratejilerinde bize karşı kullanacaklar… Ravel’in kafasından geçen tam olarak buydu. O sırada Rudiger-san, Asia’yı fark edip sordu:
Aaa, Asia Argento-san, yüzün biraz solgun görünüyor.
… Ah, lütfen kusura bakmayın. Sadece son zamanlarda kafamı kurcalayan pek çok şey var da.
Asia’yı toparlamak için hemen araya girdim:
Ha, şey hakkında, Asia—
Fakat açıklamam yarım kaldı ve Rudiger-san konuşmaya devam etti:
Neticede bir kulüp başkanı için en zorlu dönemler bunlardır. Asia Argento-san, böyle zamanlarda yapılacak en iyi şey selefinizle veya diğer kıdemlilerinizle konuşmaktır. Her şeyi kendi içinizde saklamak doğru değil. her şeyi tek başına yüklenmek doğru değil.
E-Evet.
Asia böyle yanıt verdi… … Rudiger-san’ın yaptığı inceleme ve araştırma inanılmaz detaylıydı…! Ravel söze girdi:
… Asia-sama’nın içinde bulunduğu duruma epey hakim görünüyorsunuz.
Rudiger-san’ın neşeli tebessümü hiç bozulmadı.
Ne de olsa kendisi yaklaşan maçta rakibim olacak.
…… Anlıyorum.
Ravel’in elinden sadece gülümsemek geliyordu… ama aslında o kadar gergindi ki baştan aşağı kaskatı kesilmişti. Ortamı yumuşatmak adına bir süre daha havadan sudan sohbet etmeye devam ettik, ancak Rudiger-san o centilmen sohbet tarzından zerre ödün vermedi. Tam o sırada Irina, elinde pasta ve çayların bulunduğu küçük servis arabasıyla arkadan belirdi.
İşte pastalarınız ve taptaze siyah çayınız!
Konuklara pastaları ikram ederken Irina laf arasında ekledi:
Pastaları kesmeme yardım eden kişi Elme—
Irina-sama! B-Ben de size yardım edeyim!
Irina’nın sözünü pat diye kesen Ravel, hemen çay servisine yardım etmeye koyuldu. Ardından görüşme olaysız bir şekilde sona erdi…. Herkes dağıldıktan sonra Ravel benimle baş başa konuştu.
… Az önceki tavrım biraz yapmacık kaçtı, üzgünüm. Ancak Elmenhilde-sama’nın şu anda bizimle yaşadığını Rudiger-sama’nın bilmemesinin çok daha iyi olacağını düşündüm.
Irina’nın pastaları ikram ettiği anı kastediyordu demek. Irina az kalsın Elmenhilde’nin adını ağzından kaçıracaktı ama Ravel bunun tehlikeli olacağını anında sezmişti. Ravel konuşmasını sürdürdü:
Rudiger-sama, Asia-sama’nın durumunu bu kadar detaylı araştırdığına göre, takımımızın her bir üyesini tepeden tırnağa incelediğini söylemek hiç de yanlış olmaz.
Ravel, Elmenhilde’yi bir koz olarak saklamak mı istiyorsun?
Ravel başıyla onayladı. … Anlaşılan Elmenhilde’yi sonradan takıma dahil etmeyi planlıyordu. İşte bu yüzden onunla ilgili bilgileri gizli tutmak istiyordu. Keskin bir bakış fırlatan Ravel konuştu:
Savaş çoktan başladı bile, Ise-sama. O adamın buraya gelme amacı son bir teyit yapmaktı. —Yüzlerimizi, tavırlarımızı, yaşantımızı, ortamımızı ve genel atmosferimizi bizzat kendi gözleriyle tartmaya geldi.
Demek Rudiger-san evimizdeki havayı solumak ve bizi kendi alanımızda tartmak için bizzat gelmişti….
… Bu oldukça ürkütücü.
Ne de olsa o adam en tepeye tırmanıp yedinci sıraya yerleşmiş biri. Üstelik Rudiger Rosenkreutz-sama, rakibinin ruh halinden faydalanarak oyunun gidişatını istediği gibi manipüle etmesiyle tanınır. Orijinal yetmiş iki sütundan gelip de o adam tarafından hem fiziksel hem de ruhsal olarak darmadağın edilen üst düzey Şeytanların sayısı belirsizdir.
Geçen gün Bina-shi ile hakkında konuştuğumuz o diğer oyuncu — meğer Rudiger-san’ın ta kendisiymiş. … Dulio’nun komutasındaki [Cennetin Jokeri] takımıyla savaşacaktık ve üstelik Danışmanları da profesyonel Derecelendirme Oyunları’nda yedinci sırada yer alan o nihayi sınıf Şeytan, Rudiger Rosenkreutz’du.
(Bölüm 3 / 4)
4. Kısım
O akşam—. Rias, Akeno-san ve turnuvaya katılan diğer Gremory hanesi üyelerinin halletmeleri gereken bazı işler yüzünden eve dönmeleri oldukça gecikecekti; bu yüzden bu gece Rias ile birlikte uyuyamayacaktım. Sahi, turnuva başladığından beri Rias, Akeno-san’ı da yanına alıp sık sık belirli bir yere gidip duruyordu. Bana durumun detaylarından bahsetmemişti ama turnuvayla ilgili bir mesele gibi görünüyordu; muhtemelen bu yüzden bana bir şey söylemiyordu. Turnuvanın sistemine göre, başvuru yapıldıktan kısa bir süre sonra maç ayarlanabiliyordu. Rias’ın da önünde yaklaşan bir maçı vardı, bu yüzden elbette hazırlık yapmak istiyordu. … Bana gelince, Dulio ile yapacağım bir sonraki maç elbette son derece önemliydi ama turnuva sadece bu maçtan ibaret değildi. Kayıt yaptırdığın sürece sonraki maç, ondan sonraki ve daha sonraki… bütün o maçlar bu şekilde birbiri ardına ayarlanabiliyordu. Aslına bakarsanız, Dulio ile yapacağımız maçtan sonrasının ne olacağı konusunda epey endişeliydim — ama öyle olsa bile, bu bizim için en hayati maçlardan biriydi. Takımlarımız ayrılmış olsa dahi, hepimiz hâlâ aynı Gremory hanesinin birer parçasıydık ve aramızdaki bağ eskisinden farksızdı. Ancak bu turnuvada birbirimizin rakibiydik. Bu yüzden ister istemez ayrı hareket etmek zorundaydık. Her neyse, bu gece benimle birlikte uyuyacak kişi Asia’ydı. … Asia demişken, görüşme bittikten sonra pek de neşeli görünmüyordu sanki. Belki de kendisi gibi bir rahibe olan Mirana-san’a bakış şeklim yüzünden bana kızmıştı. Ah, yatmadan önce ona benim gözümdeki bir numaralı rahibenin her zaman Asia olduğunu defalarca söylemiştim oysa! Yok yok, belki de Asia’ya onun benim için ne kadar değerli olduğunu bir kez daha hatırlatsam çok daha iyi olacak!? A-Ama Mirana-san da acayip tatlı kadın hani, üstelik göğüsleri de evlat olsa sevilmeyecek kadar devasa…. Yok, olamaz! Kendime gelmeliyim! Kafamı iki yana sallayıp zihnimdeki “güzel rahibe” resmini Mirana-san’dan çıkarıp tekrar Asia-chan yaptım! Her halükarda Asia benim için çok önemliydi ve bunu ona mutlaka söylemeliydim! —Duygularımı nihayet düzene soktuğumda, Asia banyoya gitmişken ben de pijamalarımı giydim… tam o sırada kapı çalındı. Kapının diğer tarafından bir ses yükseldi:
Ise-sama, acaba musait misiniz?
Bu Ravel’in sesiydi. Yatmadan önce bir şey konuşmak istiyordu herhalde. Belki de Rudiger-sama ile ilgili bir meseleydi.
Gel, girebilirsin.
Ben öyle seslenince Ravel kapıyı açıp içeri girdi. Başta durumu değerlendirmek için geldiğini sanmıştım ama Ravel’in halini görür görmez olduğum yerde çakılıp kaldım! —Ravel üzerine şeffaf, tül gibi beyaz bir gecelik giymişti! Söylemeye bile gerek yok, Ravel’in o dolgun göğüsleri seçilebiliyordu, hatta uçları bile o incecik geceliğin altından besbelli görünüyordu! Utancından olsa gerek, Ravel’in yüzü kızarabileceğinden daha fazla kızarmıştı; utangaç bir şekilde kıvranarak olduğu yerde dikiliyordu. Saçlarını salmıştı ve dudaklarına hafif kırmızı bir ruj sürmüştü. Ravel kararlı bir ifadeyle konuştu:
… B-Bu gece Rias-sama ve Akeno-sama burada olmadığına göre, Ise-sama Asia-sama ile birlikte uyuyacak, değil mi?
E-Evet, öyle olması gerekiyordu…
N-Normalde üçümüz birlikte uyuyoruz…
Yutkundum! Normalde beni böylesine soğukkanlılıkla yönlendiren menajerim, şimdi karşımda böyle mahcup bir edayla duruyordu; üstelik üzerindeki bu erotik, tül gibi şeffaf gecelikle… Sakin kalmam imkansızdı! Utancına dayanmaya çalışarak yüksek bir sesle devam etti:
… Bu gece üçüncü kişi ben olacağım! Ise-sama’nın gecesi b-benim tarafımdan yönetilmeli, işte bu yüzden geldim!
G-Gecemin yönetimi mi—. … Ağzından çıkan lafı kulağı duyuyor muydu bunun? Ravel’in ağzından böylesine şaşırtıcı sözler işiteceğimi hiç tahmin etmezdim…! B-Bu nasıl bir yönetim tarzı olabilirdi ki, aklım hayalim durmuştu! Ravel zihnen kendini hazırlamış gibi göründü ve adım adım bana doğru yaklaştı. … O şeffaf gecelik tam gözümün önündeydi! O cömert göğüsler bütün ihtişamıyla gözlerimin önünde sergileniyordu! M-Benim menajerim, benim Fil’im gerçekten de ne baştan çıkarıcı göğüslere sahipmiş böyle! Ravel’in titreyen elleri sağ elimi kavradı — ve sonra onu kendi sağ göğsüne bastırdı! Sağ elim o dolgun göğüslerin muazzam yumuşaklığıyla kendinden geçti, elim adeta içine gömülüyordu! Böyle bir mükemmellik olamazdı! Bu ne müthiş bir yumuşaklık böyle! Beş parmağımın hepsi birden “Teşekkürler…” diye çığlık atıyor, doruk noktadaki bu mutluluğun tadını çıkarıyordu! İşte tam o anda, burnumun dibinde böylesine muazzam göğüslerin yattığını fark ettim! Ravel kafasını kaldırıp hafif uykulu bir ifadeyle konuştu:
… Xenovia-sama ve diğerleri bana ofisin deposunda uygunsuz bir şey yapıp yapmadığımı sordular… ben de kendimi tutamayıp [Evet, o konuda Ise-sama’nın oradaki her türlü anlık arzularını ve isteklerini seve seve karşılayabilirim] diye yanıt verdim.
Anlık arzular mı…?
B-Benim bedenim de ruhum da zaten [Şah]’ıma, yani size ait Ise-sama. İster iş olsun… i-ister başka şeyler, her türlü talebinize karşılık vereceğim…. E-Eğer kadı-kadın göğüslerine dokunmak isterseniz, bu isteğinizi derhal yerine getirebilirim… Bence bu da görevimin bir parçası…
Doğal olarak burnumdan foşur foşur kan fışkırdı. … Ulan bu kız ne saçmalıyor böyle! N-Ne yani, bundan sonra her iş çıkışında
“Mola verdiğimizde biraz göğüs mıncıklamak istiyorum Ravel, müsaaden var mı?”
“Evet, büyük bir zevkle!”
—Bana neleri hayal ettiriyorsun sen be koca kafalı! Y-Yok yahu, bir [Şah] olarak bu kadarına da hakkım olmalı herhalde! En tepedeki konumda olsam bile, iş ortasında göğüslerle oynaşmak biraz zorlama olur ama…… …… B-Böyle bir şeye gerçekten izin verilebilir mi ki…? Harem Kralı olarak böyle bir düzene müsaade edebilir miyim ulan!? Kahretsin! Tam da böyle anlarda Azazel-sensei burada olsaydı bana en kral tavsiyeyi verirdi! Sensei, çabuk ol da şu Trihexa’yı pataklayıp geri dön! Dön ki kafamdaki bu sorulara bir cevap ver! Rias da Akeno-san da, o iki ablamız bu gece evde yoktu—. Böylesi gecelerde Hyoudou malikanesinde — odamda tam olarak bu tarz içinden çıkılmaz durumlar yaşanırdı! Normalde benimle uyuyanlar Rias ve Asia olurdu. Ama Rias burada olmayınca ve benimle yaşayan kızlar arasındaki o hassas denge bozulunca, karşıma böyle davetsiz misafirler çıkmaya başlıyordu. Normal şartlarda Akeno-san kimseden habersiz koynuma girerdi ama Akeno-san da şu an ortalıkta yoktu… işte tam da bu yüzden böylesine beklenmedik bir kriz patlak vermişti! Bir yandan Ravel’in göğüslerinin o enfes dokusunun tadını çıkarırken, bir yandan da bundan sonraki iş ortamımızı hayal ediyordum! T-Tam o anda içeri biri adım attı! O tarafa baktığımda — banyodan yeni çıkmış olan Asia’yı gördüm!
… Ise-san? … Ve Ravel-san?
Üzerinde her zamanki pijamalarıyla Asia, bana ve Ravel’e bakıyordu — ben şeffaf bir gecelik giymiş olan Ravel’in göğüslerini avuçluyordum — bir bana bir Ravel’e şaşkınlıkla bakıp duruyordu!
A-Asia!? B-Bu tamamen şeyden dolayı…!
Derhal bir bahane uydurmaya çalıştım — ama Ravel geri çekilmek bir yana, o çekingen tavırlarını tamamen bir kenara bırakıp bana daha da sıkı sarıldı!
Asia-sama, kusura bakmayın. Ise-sama’yı bu gece için ben rezerve ettim. Bu gece Ise-sama’nın gece yönetiminden ben sorumlu olacağım…
Ravel bunu söyledikten sonra o yumuşacık bedenini bana daha da fazla bastırdı…! Asia’nın elindeki banyo havlusu pat diye yere düştü ve ne yapacağını bilemez bir halde kalakaldı.
… Rezerve mi? G-Gece yönetimi mi…? Ise-san, Ravel-san ile böyle bir anlaşma mı yaptınız…? B-Benim bundan hiç haberim yoktu…
Çok normal çünkü benim de haberim yoktu be kızım! Bu daha az önce lafı açılmış bir şeydi! Artık ne diyeceğimi bile bilemez haldeydim! Aniden, odanın ışıkları söndü! Bir an içinde, odama inanılmaz bir hızla iki kişinin daldığını hissettim! O iki kişi, Ravel, Asia ve benim üzerinde bulunduğumuz yatağa yıldırım hızıyla yaklaştı! Zifiri karanlıkta, o iki kişinin kim olduğunu — nihayet net bir şekilde görebilmiştim. —Bunlar Xenovia ve Irina’ydı! V-Vay anasını! Bu ikisi resmen ışıkları söndürüp ninja gibi içeri dalmışlardı! Zaten Şeytanlar karanlıkta bile her şeyi netçe görebilirdi. Ravel, Asia ve ben yatağın ortasındaydık; Xenovia ile Irina ise sırasıyla sol ve sağ tarafımı tutmuş, beni tamamen kuşatmışlardı. Xenovia yüzünü bana dönerek sordu:
Ise, bugünkü toplantıda gözlerin tamamen o rahibenin göğüslerine kilitlenmişti.
Irina sırtıma yaslanıp başını omzuma koydu, yüzüme bakarak lafa atıldı:
Aynen öyle! Sevgilimin nereye dik dik baktığını ben de fark ettim!
Mirana-san’dan bahsediyorlardı, anlaşılan Asia gibi onlar da durumun farkına varmışlardı….
Ş-Şey… Elimde değildi ki! Dulio da bana öyle deyince kendimi onlara bakmaktan alıkoyamadım.
Onları bizzat görmemiş olsam da, o utangaç tepkisini ve rahibe üniformasının altındaki o akıl almaz derecede devasa göğüsleri düşünmeden edemiyordum. Bu yüzden gözlerimi onlardan alamamıştım! Xenovia elimi tutup kendi göğüslerinin üzerine koydu; yüzünde derin bir pişmanlık ifadesi belirdi!
Kuh…. Kendi göğüslerimin büyüklüğü konusunda kendime epey güvensem de… Mirana Shatarova’ya karşı kesinlikle kaybediyorum…!
Yüzünde o pişman ifade varken bile böyle bir şey yapmak…! Teşekkür ederim Tanrım! Xenovia’nın göğüslerinin o sağlıklı esnekliği ve muazzam dokusu beynimi kaynama noktasına getirdi! Ben Xenovia’nın göğüslerinin sunduğu bu eşsiz hazzın tadını çıkarırken, konuştu:
Bunu bırak da, Asia’ya söyleyecek bir şeyin yok mu senin?
Asia’nın bakışlarını üzerimde hissedince, hemen yanımdaki Asia’ya baktım.
…
Bahsi geçen Asia yanaklarını şişirmiş, net bir şekilde triplere girmişti.
Ş-Şey hakkında, Asia, ben aslında…
… B-Ben de bir rahibeyim.
Hı-hım, biliyorum.
… Ise-san, sen Rias-oneesama’nınki gibi büyük göğüsleri seviyorsun, değil mi?
Bunu inkâr edersem kendime ihanet etmiş olurdum, bu yüzden orası kesin gibi bir şeydi—. Asia kararlı bir ifadeyle pijamalarını anında çıkarıp çırılçıplak halini bana sergiledi! Yüzü kıpkırmızı kesilmiş olsa da, Asia cesaretini toplayıp iki elimi birden tuttu — ve kendi göğüslerine yerleştirdi! Ellerime inanılmaz bir his dalgası hücum etti! —İşte tam bu anda fark ettim! … Ellerime tam olarak sığmayan o hissi doğruladım…! Ara sıra Asia’nın göğüslerine dokunurdum, işte bu yüzden anında idrak edebilmiştim. —Asia’nın göğüsleri kesinlikle yine büyümüştü! … Tabii ki Rias veya Akeno-san’ınkiler kadar büyük değillerdi ama Xenovia ve Irina’nınkileri yakalamalarına çok az kalmıştı…! Doku, esneklik ve o sıkılık, bir yıl öncesinden bambaşkaydı…! —İlk karşılaştığımız zamanla kıyaslandığında, Asia’nın göğüslerinin boyutu muazzam derecede büyümüştü! Asia kıpkırmızı kesilerek kararlı bir ses tonuyla konuştu:
B-Ben de büyüyorum! K-Kesinlikle Xenovia-san ve Irina’nınkiler gibi olacaklar… hatta Ravel-san’ınkilerle hemen hemen aynı boyuta gelecekler, hayır, kesinlikle Ravel-san’ınkilerden daha büyük olacaklar! Kesinlikle Mirana-san’ınkileri bile geride bırakan göğüslere sahip bir rahibe olacağım, Ise-san!
—Ne. …… Asia, hiç geri adım atmadan gerçekten de bu kadar kararlı bir çıkış yaptı. … Normalde Rias ve Akeno-san’ın varlığı karşısında ezilir, gözleri dolardı…. Xenovia ve Irina’nın yardımı dokunmuş olsa da, Asia’nın böyle bir çıkış yapabileceğini hiç tahmin etmezdim! Asia’yı bu halde gören Xenovia ve Irina gözyaşlarına boğuldu.
— … Evet, çok doğru, Asia.
— Uff, göğüs ölçümüzü büyütmek için denemedik yöntem bırakmadık! Sevgilim, bu arada benimkiler de biraz büyüdü!
Irina’nın araya sıkıştırdığı bu ek bilgi ağzından kaçıverdi…. Ravel, duygusal bir yüz ifadesiyle başını salladı.
— Şeytanlar ve insanlar farklıdır, yetişkin olsak bile bedenlerimizin büyümeye devam etmesi mümkündür. Bu sadece şeytani enerjimizden kaynaklanmıyor, başka sebepleri de var… belki de Asia-sama’nın güçlü duyguları, reenkarnasyon geçiren bedeninin büyümesini sağladı.
Aklıma gelmişken, Şeytanlar yetişkinliğe ulaştıktan sonra bile oppai’lerinin büyümeye devam edebildiğini duymuştum. Belki de Asia bu efsanenin bir örneğiydi; ancak bu pekala Asia’nın kendi doğal gelişimi de olabilirdi. Ya da belki de bu iki durum birleşip ortaya bu muazzam sonucu çıkarmıştı—. Bir yandan bunları düşünürken, bir yandan da Asia’nın ikiz tepelerinin tadını çıkarmaya devam ediyordum…. Ah, suratımı aralarına gömüp tam olarak bu şekilde uyuyakalmak istiyorum. Benim Asia’nın yumuşacık ikiz tepelerine kendimi kaptırdığımı gören Xenovia birden bir şeyi fark edip lafa atıldı:
— Dur bir dakika! Ise, sen sadece Asia’nın oppai’lerini mi istiyorsun!? Ben aslında sabaha kadar seninle vakit geçirmeyi planlıyordum!
— Aynen öyle! Sevgilim, bana inanmıyorsan bu gece o odaya gidebiliriz ve göğsümün üzerinde uyuyabilirsin!
Derken Ravel de olaya dahil oldu!
— İmkânsız! Bu gecenin nöbeti zaten bana verildi! Lütfen kendi odalarınıza dönün, Xenovia-sama, Irina-sama!
Üçü birden “hayır ben”, “hayır ben” diye atışmaya devam ederken Asia mahcup ve tatlı bir ifade takındı:
— … Ah, Ise-san, b-böyle devam ederseniz…
Asia’nın bedeni titremeye başladı ve ben de artık öylece durabilecek durumda değildim! İkimiz de çoktan geri dönüşü olmayan bir noktaya doğru ilerliyorduk! Şimdi ne yapmalıydım, burada mı uyumalıydım yoksa Irina’nın fantezi odasına gidip orada mı uyumalıydım; tam bu iki seçenek arasında gidip gelirken odaya yine başka biri girdi.
— … Cidden, siz hepiniz ne yapıyorsunuz böyle…
Eve henüz yeni dönmüş olan Rias’tı bu. Karşısındaki manzaraya baktı ve derin bir iç çekti.
[1] Asia biraz kekeliyor ve bazı kelimeleri telaffuz edemiyor gibi görünüyor. [2] Orijinal metinde bu terim kullanıldığı için aynen korunmuştur. Buradaki “Ispartalı” (Spartan) tanımı, katı ve askeri disipline dayalı bir eğitimi ifade etmektedir. [3] Yaklaşık elli metrekare. Amerikalılar için bu değer beş yüz otuz sekiz fite denk gelmektedir. [4] Üç noktaların olduğu kısımlarda sesi duyulmuyor, ancak ne söylediğini tahmin edebilirsiniz. [5] Alternatif okunuş: Cennet’in Jokeri (Joker of Heaven). [6] DX içerisindeki “Nekomata☆Ninja-Scroll” başlıklı kısa hikayeye yapılan gönderme. 2 Yaşam. 5.
