High School DxD Cilt 18 – Bölüm 2 / Yaşam. 1 Şeytanlar da Noel Kutlar!

Yaşam. 1 Şeytanlar da Noel Kutlar!

High School DxD Cilt 18 – Bölüm 2 / Yaşam. 1 Şeytanlar da Noel Kutlar!

Kısım 1

İkinci dönemin kapanış töreniydi—.

Spor salonunda yapılan dönem sonu konuşması bittikten sonra hepimiz sınıflarımıza dönmüştük. Sınıf öğretmenimiz gelene kadar Matsuda, Motohama ve bizim dört kızla (Asia, Xenovia, Irina, Kiryuu) laflıyordum.

Demek Yılbaşı tatilinde yoğun olacaksın ha, Ise.

Derin bir iç çekerek bunu söyleyen Matsuda’ya ancak mahcup bir şekilde özür dileyebildim.

Kusura bakmayın ya. Kulüp işleri falan derken vakit ayıramayacağım gibi duruyor. Kulübün yeni yapılanması hakkında konuşup duruyoruz hâlâ. Şimdiden planlamazsak Yılbaşının başında dımdızlak kalırız. Değil mi kızlar?

Kilise üçlüsüne göz kırparak onları da lafın içine çektim.

E-Evet. İkinci sınıflar olarak en çok bizim gayret göstermemiz gerekecek, hem Irina-san da kulübe resmen katılacak.

Evet, Asia’nın dediği gibi Irina resmen ORC’ye katılıyordu. Şimdiyse Irina öğrencilere yardım edeceği kendi kulübünü kurmayı planlıyordu. Ama günün sonunda kulübüne katılacak tek bir kişi bile bulamamıştı. Üstelik ORC’den de mezun olacakları için iki üye ayrılıyordu. Bizim kulübe katılmasının sebebi de tam olarak buydu.

Xenovia da Öğrenci Konseyi Başkanlığı seçimlerini kazanırsa kulüpten ayrılacaktı. …… Yani, seçilip seçilemeyeceği seçimlerde göstereceği performansa bağlıydı artık.

İki üst dönemimiz kulüpten ayrılacak ve bunca zamandır bana çok iyi baktıkları için, ben de üçüncü sınıf olmama ramak kalmışken artık bu kulübe yerleşmeye karar verdim.

Irina başıyla onaylıyordu. …… Zaten üye toplamaya çalışarak kuracağı bir kulüple yapabileceklerinin bir sınırı vardı. Okuldaki tüm öğrenciler arasında Irina’nın adı zaten “tatlı ama tuhaf kız” olarak çıkmıştı. Bu yüzden üye toplaması bir hayli zor olacaktı. Bu noktada bizim kulübe katılmasının en doğru karar olduğu söylenebilirdi.

Motohama araya girip sordu.

Yeni Kulüp Başkanı ve Başkan Yardımcısı belli oldu mu bari?

ORC üyeleri bu soru üzerine başlarıyla onayladılar.

Bize açıklama zamanı gelmişti ama…… Yeni Kulüp Başkanı ve Yardımcısının kim olacağını biz de henüz bilmiyorduk. Merak ediyorum da, yeni Kulüp Başkanı kim olacaktı acaba?

Matsuda gözlerini Xenovia’ya çevirdi.

Ben asıl Xenovia-chan’ın Öğrenci Konseyi Başkanlığına aday olmasına şaşırdım. Bütün Kuoh Akademisi çalkalanıyor resmen.

Evet, Matsuda’nın dediği gibi Xenovia’nın adaylık haberi bütün okula dalga dalga yayılmıştı. Sonuçta Xenovia, Auros akademisindeki o olaydan sonra resmen adaylığını koymuştu. Okul yönetimi de bunu onaylayınca Xenovia resmen adaylar arasına girmişti.

Kış tatilinde seçim kampanyam için eksiksiz bir plan yapmayı düşünüyorum. Yılbaşının hemen ardından harekete geçmem gerekecek.

Xenovia hırsla dolup taşıyordu. Elindeki kaynak kitabına sıkı sıkıya sarılmış, gayet ciddi bir ifade takınmıştı.

Ben de seçim sürecinde sana yardım edeceğim. Xenovia-chi Öğrenci Konseyi Başkanı olursa ortalık bayağı şenlenir yalnız.

Kiryuu bunu oldukça eğlenceli bularak dile getirdi. …… Onun durumunda, hem bir dost olarak iyilikten yardım etmek istiyordu şüphesiz. Ama bir yandan da Xenovia’nın yöneteceği bir Öğrenci Konseyi’nin okulu çok makara bir hale getireceğini düşünüyor olmalıydı. Ben de Xenovia’nın liderlik ettiği bir Kuoh Akademisi hayal etmekte zorlanıyordum açıkçası.

Demek Ise ve diğerleri bayağı yoğun.

Matsuda derin bir nefes alarak bunu söyledi.

Ah be abicim, ben de Yılbaşını kutlamak için erkek erkeğe yine bir video seansı yaparız diyordum.

…… DVD seansı ha. Ben…… almayayım ya.

Yorgun bir edayla öylece mırıldandım. Matsuda kaşlarını çatarak benden şüphelendi ve — Neden ki? diye sordu.

İşin aslı, geçenlerde sıradışı bir olay yaşamıştım. Ve o olay yüzünden bir süre erkeklerle oturup DVD falan izlemek istemiyordum.

Neden diye soracak olursanız? İşte Vali bizim eve birdenbire daldığında aynen şunları söylemişti.

Hyoudou Issei. Azazel’in emriyle buraya geldim, bana cinsel anlamda uyarılmamı sağlayacak bir video gösterebilir misin?

Tarihin en güçlüsü olduğu söylenen Koskoca Beyaz Ejder İmparatoru Hazretleri kurmuştu bu cümleleri! Azazel-sensei’nin Vali’nin bu davranışıyla doğrudan bir ilgisi vardı; zira onun kişiliği normalde asla böyle bir şey söylemesine müsaade etmezdi.

Görünüşe göre Azazel-sensei Vali’ye aynen şunları söylemişti:

Dinle beni, Vali. Hayallerinin ötesinde bir güce ulaşmak istiyorsan, Ise’den birkaç ipucu almaya bakmalısın. Kendisi benim Göğüs Gücü adını verdiğim gizemli bir güce erişti. Ne şeytani güce ne de Ejderha gücüne benzeyen bu gücü kavramak istiyorsan, senin gibi bir Göksel Ejderha olan Ise’nin yaşam tarzına biraz kulak kabartmaya ne dersin?

Adam aynen böyle demiş.

Sonuç olarak, gücün peşinde canla başla koşan Vali, gayet ciddi bir edayla soluğu benim yanımda aldı.

Yok artık ama ya! Bende Göğüs Gücü denen bir şey peydah olmuş olsa bile, ezeli rakibimle oturup porno DVD’si izlemek ve üzerinde beyin fırtınası yapmak da neyin nesi, benden çok şey istiyorsun be adam!

Vali o ciddi haliyle “Bana o videoyu göster” deyince adamı geri de çeviremedim; neticede ikimiz—yani Koskoca İki Göksel Ejderha oturup birlikte porno izlemek zorunda kaldık, iyi mi!?

Ekranda kadınlar “Iyaan” ve “Aan” diye çığlıklar atıp inletirken, bizimki—

Ee, tam olarak neresine dikkat etmem gerekiyor? Göğüslerine mi? Yoksa kalçalarına mı?

diye son derece ciddi bir yüz ifadesiyle sormaz mı!

Ben de çaresizce ona tane tane anlatmaya başladım: “Şey, buna hemşire kostümü deniyor. Şu an yaptığı şey de cosplay. Ve dünyada böyle fantezilerden tahrik olan bir sürü erkek var!” Bizim herif bunu bile ciddiye alıp kara kara düşünmeye başladı: “Hemşire kostümü. Cosplay…… Bunu Ejderha gücüne nasıl dönüştürebilirim ki?”

Hani genç erkeklerin bir araya gelip muhabbetin dibine vurduğu, birbirlerinin fantezilerini coşkuyla paylaştığı o samimi ortamdan eser bile yoktu. Sonuç olarak benim porno DVD’leri hakkındaki teknik ve düz anlatımım sabaha kadar sürüp gitti……

…… En sonunda, “Tam olarak anlayamadım ama Hyoudou Issei’nin bu konuyu enine boyuna araştırdığını idrak etmiş bulundum. Üzerinde bu kadar çok çalışmanın bir sonucu olmalı. Ejderha gücüyle ilgili henüz bilmediğimiz pek çok etken var demek ki.” gibi aklımın ermediği laflar edip evden ayrıldı. Giderken de içime kurt düşüren o cümleyi savurdu: “Yine geleceğim”……!

İşte sırf bu saçmalık yüzünden, bir süre erkeklerle oturup DVD maratonu yapmak istemiyorum arkadaş!

Motohama kafasını iki yana sallayarak sordu.

Ben de yeni elime geçirdiğim “Mutlak Kutsal Kalenin Çocuk Yapan Prensesi” adlı eroge oyununu birlikte oynarız diye düşünmüştüm…… Ama görünen o ki boşa kürek çekmişiz.

! …… Ne……? Ne dedin sen……?

Porno DVD konusunda yan çizen ben bile Motohama’nın eroge lafını duyunca zokayı yutmuştum.

N-Ne! Satın alanların bile yere göğe sığdıramadığı o efsane eroge mi!?

Gezgin bir kılıç ustasının belli bir handa konaklamasını ve o kalenin prensesleriyle bir yandan cıvık cıvık işler çevirirken bir yandan da arayı iyi tutmasını konu alan o efsane oyundu bu! Senaryosu gizemlerle doluydu ve ilerledikçe işler daha da gizemli bir hal alarak oyunu katbekat eğlenceli kılıyordu. Görsel olarak harika güzel kızlar. Kurgusu da evlere şenlikti. Üstelik prensesleri kendinize aşık etmek için geçmeniz gereken olay örgüsünün son derece kıvamında ve duygu dolu olduğu söyleniyordu!

Aynen öyle. Bir şekilde elime geçirmeyi başardım. Son zamanlarda prenseslere ve soylu ailelerin kızlarına karşı garip bir tutkusu olan Ise bile buna havalara uçar diye düşünmüştüm.

V-Vallah buna karşı koymam imkansızdı! Motohama’nın dediği gibi—”Prenses”, “Soylu Aile Kızı” ve “Olgun Abla” kelimelerini duydum mu akan sular duruyordu bende. Bu tür başlıklara ve türlere karşı acayip bir zaafım vardı. …… Belki de şu an Rias ile çıktığım için bu hale gelmiştim……! Yok yok, kesinlikle Rias’a deliler gibi aşık olduğum için bu haldeydim.

Yanımdaki Xenovia bu konuşmaları duyunca hemen olaya müdahil oldu.

…… Hımm, eroge demek. Kesinlikle ilgimi çekti.

Irina da onu onayladı.

Üstelik prenses temalı bir şey! …… Bize Ise-kun’un kız zevki hakkında epey ipucu verecek gibi duruyor!

Yahu, bir daha kızlar başımda dikilip bana emirler yağdırırken eroge oynamak istemiyorum! Lütfen bırakın da tek başıma, sessiz sedasız oynayayım şu oyunu!

Kiryuu gözleri ışıldayarak konuyu değiştirdi.

Onu bunu bırakın da, Noel geldi çatıyor.

Evet, bugün—20 Aralık’tı, yani kapanış günüydü. Noel’e sadece birkaç gün kalmıştı.

Gözlüklü kız aniden suratına sapıkça bir ifade takındı.

Hyoudou, bakalım bu yıl nasıl bir hediye alacaksın?

…… N-Ne diye benden sapıkça bir cevap bekler gibi bakıyorsun be kadın…… Daha doğrusu, sen bunlara yine ne saçmalıklar anlattın acaba!? İçim cız ederek Kilise üçlüsüne baktığımda, Xenovia’nın gözlerinin parıldadığına, Asia ve Irina’nın ise kızarmış yüzleriyle önlerine baktıklarına şahit oldum!

Xenovia elini omzuma koydu.

Evet, Kiryuu bana her şeyi anlattı. Japonya’da Noel’in aileyle vakit geçirmek değil, birbirleriyle iyi anlaşan bir erkekle kızın çocuk yapmak için baş başa geçirdiği bir zaman olduğunu duydum. Üstelik Cennet’in size anında bir çocuk bahşedeceğini öğrendim. Japonya’nın Noel’i, bebek sahibi olmak isteyenler için gerçekten harika bir kutlama günüymüş.

Bana başparmağınla “helal olsun” işareti yaparken şöyle şeyler söylemeyi kes artık! Ş-Şüphesiz Japonya’da pek çok çift Noel’de birlikte vakit geçiriyordu! Ama bunun bebek yapmayla doğrudan bir alakası yoktu ki…… Yani, aslında bir bakıma bebek yapmaya çıktığı da söylenebilirdi ama……

Asia ve Irina kıvranarak söze girdiler.

…… Eğer Japon Noel’ini örnek alacak olursak, Ise-san’ın hediyesi doğrudan ben oluyorum, değil mi……? B-Benimle olmaktan memnunsanız, kendimi seve seve size teslim ederim……!

…… B-Ben yokken Japonya’daki Noel anlayışının bu kadar değiştiğini duyunca şoke oldum ama bir Hristiyan olarak kendini hediye etmek anlaşılmayacak bir şey değil. Eğer Ise-kun’un arzusu buysa…… B-Bence sana kendimi hediye etmem gerekiyor……!

Bu üçü meseleyi feci halde yanlış anlamıştı! Yani, kendilerini bana hediye edeceklerse buna kesinlikle itirazım olmazdı! A-Ama Japon kültürünü böyle yanlış öğrenmeleri hiç iyi değildi!

Kiryuu! Sana bunlara tuhaf tuhaf şeyler öğretmeyi kesmeni kaç kere söyledim!

Ben öyle bağırsam da, fesat kız sadece sapıkça bir sırıtışla yetindi! Lanet olsun sana Kiryuu! Hiç beklemediğim bir şekilde, en büyük düşmanım bu kız olabilir! Yok yok, bu kız benim ezeli düşmanım!

Matsuda ve Motohama gözlerinden nefret saçarak bana dik dik baktılar ve gözyaşları içinde haykırdılar.

Ah, ulan Ise aptalı! Umarım erkekliğin çürür de kopar!

Gözünün gördüğü bütün güzelleri mideye indiriyorsun ha! Tabii erogelerde gördüğün gibi her gün kutsal ve sefahat dolu geceler yaşayınca porno DVD’sine de erogeye de ihtiyacın kalmaz tabii!

Birbirlerinin omuzlarına sarılıp hüngür hüngür ağlayarak haykırıyorlardı!

“Sana ne porno DVD’si veririz ne de eroge, al işte!” “Aynen öyle!”

…… Ah ulan ah, desene kış tatilinde “Mutlak Kutsal Kalenin Çocuk Yapan Prensesi”ni oynayamayacaktım……

İşte böylece ikinci dönemin kapanış töreni sona erdi.

Ve nihayet kış tatiline merhaba dedik!

Kapanış töreninin olduğu günün akşamı, Doğaüstü Araştırma Kulübü üyeleri olarak Hyoudou malikanesinin en üst katındaki VIP odasında toplandık.

Törenin ardından görevlerini tamamlayan Rossweisse-san ile Azazel-sensei de aramıza katılmıştı. Ayrıca bu bölgede Cennet’ten gelen ekibin başında bulunan Rahibe Griselda da gelmişti.

Toplanabilecek herkes buradayken, Irina hepimizi temsilen bu buluşmanın ana nedenini açıklamak üzere söze girdi.

İşte bu yüzden, Noel boyunca Kuoh Kasabası’ndaki tüm insanlara hediyeler dağıtacağız!

Evet, Üç Büyük Güç, ana yürütücüsü D×D Takımı olan özel bir Noel projesi hazırlamıştı.

Rias sözü devraldı.

Bu kasaba, Üç Büyük Güç arasındaki barışın sembolü ve en önemli merkezlerimizden biri. Ancak bundan da öte, burada yaşayan insanlar için paha biçilemez bir yuva. Zamanımızın büyük bir kısmını bu topraklarda geçiriyoruz, bu yüzden Noel vesilesiyle kasaba sakinlerine güzel bir jest yapalım dedik.

Irina da başıyla onu onayladı.

Aynen öyle! Bu kasabadaki herkese hediye dağıtmak için Cennet ve Yeraltı Dünyası el ele verecek! Hediyeleri dağıtacak olanlar ise——

Irina bakışlarını bize çevirdi. Bunun üzerine araya girdim.

Yani operasyon D×D Takımı tarafından, daha doğrusu ağırlıklı olarak bizim tarafımızdan yürütülecek, değil mi?

Kesinlikle! Tabii ki Noel ruhuna uygun olarak hepimiz Noel Baba kılığına girip hediyeleri öyle dağıtacağız!

İşte şu an tam olarak böyle bir projenin organizasyonunu yapıyorduk. Bu yıl kasabada gerçekten çok şey yaşanmıştı. Bütün kasabanın haritadan silinmesinin içten bile olmayacağı kadar büyük felaketler atlatmıştık. Bir şekilde bunun önüne geçmeyi başarmıştık ama…… Farkında olmadan kasaba halkına sık sık zahmet verdiğimiz de bir gerçekti. O zaman ana üssümüzü başka bir yere mi taşısaydık? Öyle demekle de olmuyordu işte. Buraya bu kadar teçhizat ve düzenek kurduktan sonra pat diye başka bir yere taşınacak ne esnekliğimiz ne de durumumuz vardı.

O zaman en azından Noel’de kasaba sakinlerine küçük hediyeler dağıtsak nasıl olurdu? İşte bu fikir biz gençlerden çıkmıştı. Taraf olan tüm güçler bu fikrimizi memnuniyetle karşıladı, hatta bize tam finansal destek sağladılar. Her gün insanlara bir şekilde rahatsızlık verdiğimiz için biz de harçlıklarımızdan katkıda bulunduk. En azından bunu yapmalıydık.

Çeşit çeşit hediyeler hazırlamıştık. Aslında önceden bir araştırma yapıp insanların ne istediğine dair bir liste çıkarmak istiyorduk ama maalesef vaktimiz yetmemişti. Bu yüzden genel olarak alan kişinin mutlu olacağı, kimseyi rahatsız etmeyecek veya başını belaya sokmayacak hediyeler seçmeye karar verdik. Küçük kız çocukları için Sihirli Kız kostüm setleri hazırlamıştık. İş güç sahibi babalar içinse kravat ya da masaj kuponu gibi şeyler seçmiştik. Çok abartı bir şey verirsek bunu doğaüstü bir olay sanıp dedikodusunu yayabilirlerdi. Bu yüzden Sensei’nin dediğine göre en güvenli sınır buydu.

Yani, bunu kasabada tatlı bir şehir efsanesi olarak kalacak düzeyde tutsak kafi.

Sensei de böyle bir yorumda bulunmuştu.

Her neyse, bu planı duyunca herkes bayağı bir gaza geldi. Sonuçta insanın karşısına her gün Noel Baba olup hediye dağıtma fırsatı çıkmıyordu. Bir dükkanın önünde durup yarı zamanlı işte Noel Baba kılığına girmekten çok farklı bir şeydi bu.

İyi de, Şeytanların Noel Baba kılığına girmesine izin var mıydı ki? Dahası, bir Hristiyan geleneğini bizzat tecrübe edebilir miydik? Kafamızda böyle sorular olsa da, “Aman canım, bir kerecik değişiklikten zarar gelmez” diyerek kendimizi hazırladık. Valla arada sırada böyle değişiklikler yapmak gerçekten de iyi hissettiriyordu.

Ufufu, kızlar için Noel Baba kostümü tam olarak burada.

Akeno-san’ın hazırladığı kızlara özel Noel Baba kostümü örnek olarak karşımızda duruyordu. Kırmızı ve beyaz renklerin mükemmel uyumunu taşıyan harika bir kostümdü. Xenovia kostümü eline alırken Irina’da sordu.

Ren geyiği de ayarlayacak mıyız?

Ren geyikleri uçabiliyor mu ki?

Irina, Rahibe Griselda’da sorunca, kadın — Onlara uçmaları için büyü yapacağız, diye cevap verdi. Vay be, demek gece gökyüzünde arkalarında kızak çeken dizginli ren geyiklerini bizzat görebilecektik?

Noel Baba olabilmek gerçekten büyük bir onur.

Ama Noel Baba’nın işini elinden alıyormuşuz gibi hissedip biraz mahcup olmuyor değilim. Bu bir nevi adamın ekmeğiyle oynamak sayılır, değil mi?

Xenovia ve Irina sanki Noel Baba gerçekten varmış gibi gülüşmeye başladılar.

Bir dakika ya, Noel Baba diye bir şey gerçekte yok ki zaten—

Cümlemi tamamlamaya çalıştım ama ikisi de şaşkın bir ifadeyle aynı anda cevap verdiler.

? Ama o gerçekten var ki? Aynen öyle!

…………

Sanki dünyanın en doğal şeyini söylüyor gibi gayet rahat bir tavırla konuşuyorlardı. …… İyi de çocukken hediyeleri bırakanlar anne babalarınız değil miydi sizin? Biliyorum, söylediklerimde hiç hayal gücü yok ama gerçek bu arkadaş…… Noel Baba diye bir şeyin var olmasına imkan yok ki—

Bunun üzerine Rias’a döndüm.

…… Ha? Gerçekten var mı?

Yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi.

Evet, var. Neyse, bunu konuşmaya kalkarsak konu çok başka yerlere kayar, o yüzden detayına girmeyeyim.

Ciddi miydi bu!? Noel Baba Amca gerçekten var mıydı yani!? Yani…… Şeytanlar ve Melekler gerçek olduğuna göre Noel Baba’nın da var olması pek de garip sayılmazdı aslında! İyi de ben on yedi yıldır yaşıyordum, daha adamın yüzünü bir kere bile görmemiştim! Ondan tek bir hediye bile almamıştım!

…… Demek Noel Baba Amca sapık çocuklara uğramıyormuş.

Koneko-chan’dan lafı gediğine oturtan bir darbe yemiştim! E haklıydı tabii! Sapık çocukların yanına uğrayacak hali yoktu adamın! İlkokuldan beri dergilerin ve porno DVD’lerinin peşinde koştuğum için çok özür dilerim, oldu mu!

Ben kendi içimde günah çıkarıp pişmanlık yaşarken, Rias beni hiç fark etmeden konuşmasına devam etti.

Noel aynı zamanda Şeytanların da iyi kâr elde ettiği bir dönemdir. Bununla ilgili de bir toplantı yapacağız, bu yüzden hizmetkarlarımın yeniden burada toplanması gerekecek.

Anlaşıldı.

Gremory grubu kafa sallayarak onaylar. Kiba sonra bana dönüp konuşur.

Şeytanların işleri açısından bakarsak da Noel oldukça yoğun bir dönem olur.

Anlaşılan her yıl Noel’i yalnız geçiren insanlardan bir sürü talep alıyorlarmış. Üstelik bize gelen taleplerin sayısı normalde gelenlerin onlarca katına çıkıyormuş. Noel’de bir Şeytan’ı çağırmak kulağa pek hoş gelmiyor, biliyorum ama insanlar o kadar sıkılıyor ya da yalnız hissediyor olmalılar ki Şeytan çağırmak için bu kadar ileri gidiyorlar. Aslında onları gayet iyi anlıyorum! Normalde Noel’i kız arkadaşınla geçirmek istersin tabii!

Noel gününü bizi çağırmak için boş bırakan müşterilerimizi ziyaret etmek zorundayız.

Rias aynen böyle söyler. …… Yani, evet, ben de Rias ile vakit geçirmek istiyordum ama bu gidişle bu yılki planları ertelemek zorunda kalacağım gibi duruyor. Hem Noel hediye projesi hem de Şeytanlık işleri derken yoğunluktan pestilim çıkacak gibi.

Sonra Kiba’ya dönüp takılırım.

Seni kesin yaşlı teyzeler çağırır. Onlara o çok övündüğün yemeklerinden yapmayı düşünüyor musun bari?

Geçen yıl bu tarz çok talep almıştım. …… Ama yine de bu Noel’i dostumla geçirmek güzel olurdu diye düşünmüyor değilim.

Kiba aniden gözlerini duygulu duygulu süzmeye başlar. Üstelik bunu yüzü hafifçe kızararak söyler!

Pasta pişirmeyi planlıyorum. …… Senin de yemeni çok isterdim açıkçası, Ise-kun.

Ulan ne diye benim yememi istiyorsun ki!? Yakışıklı bir adamın genç bir kız gibi böyle ifadeler takınmaması lazım arkadaş!

Sana defalarca kez bu lafları kızlara söylemen gerektiğini tembihlemedim mi ben!? Tamam ulan, Shinra-fukukaichou’yu arayıp seni davet etmesini sağlayacağım!

Hemen Shinra-fukukaichou’ya Kiba hakkında bir e-posta sallarım!

Ona şöyle gayet masum bir mesaj atarım: [Kiba pasta pişirmeyi planlıyor, sen de bir dilim almak ister misin?]

Kiba bunu duyunca panikler!

N-Neden durup dururken Shinra-fukukaichou’nun adı çıktı ortaya? Son zamanlarda neden beni sürekli Shinra-fukukaichou ile buluşturmaya çalışıyorsun ki?

Onun doğru yolda yürümesini sağlamam lazım! Bu gidişle yanlış yollara sapacak diye ödüm kopuyor valla! Hem yanında bir kadın olursa eminim böyle gözünü karartıp tehlikeli işlere kalkışmayı da bırakır. Bu çocuk var ya…… benden bile daha çok kendini tehlikeye atıyor. Gram’ı kullanmaya çalışırken yaptığı gibi, savaşlarda gözünü kırpmadan canını ortaya koyuyor. Sonuçta teknikleri sayesinde bir şekilde başarıyor başarmasına ama…… yine de her an çok zor bir durumla yüzleşebilir.

…… Arka planını hiç düşünmeden balıklama dalan biri olarak bunları söylemem biraz garip kaçabilir tabii. Ama yine de dostumun ölümle burun buruna gelmesini, gözümün önünde ölüp gitmesini istemiyorum. İşte bu yüzden onu destekleyecek birinin varlığı şart. Ve bir kadın bu rol için biçilmiş kaftan. Bir erkeğin sığınabileceği en güvenli limanın bir kadının yanı olduğuna adım gibi eminim. Rias ile çıkmaya başladıktan sonra çok iyi kavradığım gerçeklerden biri de bu oldu. Rias’ın yanına kanlı canlı dönmeyi ölesiye istediğim için, kendimi hayatta tutmanın yollarını düşünür oldum.

İşte bu yüzden Kiba ile Shinra-fukukaichou’nun resmi bir çift olması için köpek gibi çalışıyorum (Sona-kaichou ve Sitri kızları da bu konuda benimle suç ortağı). Gerçi henüz tam anlamıyla sevgili olabilmiş değiller.

Ha bu arada, Sitri tarafı son ana kadar bu sohbetimize katılamayacak, değil mi?

Sensei’ye sorarım. Sona-kaichou ve ekibi de Noel projesine katılacaklarını söylemişlerdi ama zamanlama uymadığı için bu toplantıya gelememişlerdi. Yani temel olarak hiçbir ön görüşme yapmadan doğrudan projeye dahil olacaklardı.

Evet, Auros’u onarmak ve yeniden inşa etmekle meşguller. Şeytani güçler kullanarak orayı tamir edebilseler bile, olası olaylara karşı güvenlik ekipmanlarıyla donatmaları gerekecek. Oradaki tüm yapıyı sil baştan planlıyorlar.

Auros Akademisi, Qlippoth’un saldırısı yüzünden kısmen yıkılmıştı. Kasabaya kurulan teçhizatın gözden geçirilmesi elzem hale geldiği için şu anda askerler orayı korumak amacıyla konuşlanmış durumdaydı. Ardından terör karşıtı koruma duvarı bir kez daha örüldü ve eskisinden çok daha güçlü bir hale getirildi…… Ama rakiplerimiz hafife alınacak tipler değildi, bu yüzden tekrar saldırırlarsa ne olacağını kestirmek imkansızdı. Yine de hemen yeni bir saldırıya girişeceklerini sanmıyordum. Görünüşe göre yüzen adadan sürgün edilen sakinleri bünyelerine katmışlardı.

Bütün bu yaşananlara rağmen, akademinin tanıtım gününe başvuranların sayısı inanılmaz bir şekilde patlama yapmıştı. Şimdiden birkaç yıl sonrasına kadar randevuların dolduğunu duyuyordum; bu da o olayın Yeraltı Dünyası’nda ne kadar büyük bir etki yarattığını kanıtlıyordu.

O olay Yeraltı Dünyası’na son dakika haberi olarak yayınlandı. [Genç Şeytanlar teröristlere karşı büyük bir başarı gösterdi. Umut ve hayallerle dolu akademiyi korudular!] Haberlerde ve gazetelerde böyle şeyler çıkınca ister istemez bütün dikkatleri üzerinize çekiyorsunuz. Özellikle reenkarnasyon Şeytanı olan sizler ve şeytani gücü olmayan Sairaorg’un efsanevi Kötü Ejderha ile giriştiği o amansız kavga…… Alt ve Orta kademe Şeytanlar arasında adeta destansı bir kahramanlık hikayesine dönüştü.

Sensei’nin dediği gibi, o savaştan sağ kurtulan ve yaşananları kendi gözleriyle gören çocukların babaları, gaza gelip medyaya gördüklerini ballandıra ballandıra anlatmışlardı. Auros Akademisi o kadar ünlü olmuştu ki, Yeraltı Dünyası genelindeki canlı yayını izleyen seyircilerin yoğun ilgisi sayesinde artık orada burayı bilmeyen tek bir kişi bile kalmamıştı. İşte bu yüzden Sitri grubu basının yoğun ilgisiyle ve başvurularla boğuştuğu için kafasını kaldırıp buraya gelemiyordu.

…… Öte yandan, Agreas’ın elimizden alınması nedeniyle maruz kaldığımız eleştiriler de bir o kadar sertti. Derecelendirme Oyunu’nun kutsal topraklarını kaptırdığımız için hayranlardan ve soylu oyunculardan çok ağır tepkiler almıştık. Ayrıca Yeraltı Dünyası medyası her gün çalınan Agreas’ın arkasındaki gizem üzerine komplo teorileri üretip duruyordu. Auros savaşı yüzünden Şeytanlar şu anda hem umut hem de derin bir güvensizlik hissi içinde bocalıyordu.

…… Aslında aynı durum bizim için de geçerliydi. Çünkü Agreas’ın gerçekte ne olduğunu bildiği söylenen Maou Ajuka Beelzebub-sama’dan hâlâ tek bir haber bile alamamıştık. O adanın arkasında nasıl bir sır yattığını düşündükçe içimi kötü bir his kaplamaktan alıkoyamıyordum……

Yine de sadece bunlara kafa yorarak yerimizde sayamazdık. Bu yüzden yaklaşan Noel projesi hepimiz için harika bir moral kaynağı olacaktı. Terörle mücadele ekibi olsak da, insanlar için böyle güzel sürprizler hazırlamanın harika bir etkinlik olduğunu düşünüyordum.

Bu arada yakında Saji ile de bir gösteri maçı yapmak istiyordum. Denge Bozan moduna daha yeni ulaştığı için bu formu koruma konusunda hâlâ eksikleri olduğunu söylese de…… Nasıl bir güce sahip olduğunu bizzat kendi tenimde hissetmiştim. Sanırım onunki de benimki gibi Ejderha zırhı tipinde olduğu için böyle hissediyordum.

Sensei acı bir tebessümle lafa girer.

Gerçekten çok sıkı çalışıyorsunuz çocuklar. Kendi bedeninizle mücadele ediyor, okula gidiyor, böyle projelere katılıyor ve kendi sorumluluklarınızı eksiksiz yerine getiriyorsunuz. Henüz genç olmanıza rağmen sizi takdir etmemek elde değil.

Sensei’nin dediği gibi gerçekten de bir sürü işin altından kalkıyorduk. Ama gücü olanların bu gücü başkaları için kullanması gerekiyordu. Ben böyle düşünüyordum. …… Birilerinin zarar görmesini çaresizce izlemek istemiyordum…… görmek istemiyordum.

Ondan sonra yaklaşan plan için toplantıya başladık ve ertesi gün giyeceğimiz kostümleri kontrol ettik. Kızlar çoğunlukla Noel Baba kostümü hakkında konuşuyor, bir yandan da heyecanla cıvıldaşıyorlardı.

Sensei o sırada doğal bir edayla belge okumakta olan Rias’a sordu.

Rias, Grayfia nasıl gidiyor?

Yengesinin durumu sorulunca Rias gözlerini hafifçe kıstı.

…… Gerçekten anlatması zor bir durumda.

Şu anda Grayfia-san, öz kardeşi olan Euclid Lucifugus’u sorguluyordu. Kendi öz ablasının onu sorgulayabileceği böyle bir durumun gerçekleşmesi bana bile inanılmaz geliyordu. Ama bu tamamen Euclid’in kimi sorgucu olarak seçtiğiyle alakalıydı. —Sorgusunu ablası Grayfia-san’ın yapmasını istediğini söylemişti.

…… Yahu, herifin ciddi anlamda fena bir abla kompleksi var. Yakalandıktan sonra ablasıyla biraz baş başa konuşabilmek için yaptığı şeye bak. Belki de onun bakış açısına göre bize yenildiği için mutludur, ha?

Tabii ki Yeraltı Dünyası’nın ordusu Euclid’in bu isteğine huzursuzluk gösterdi. Ancak üst kademenin —Sirzechs-sama’nın onayı sayesinde bu kardeşler arası sorgulama mümkün olmuştu.

Adamın kendisinin keyfinin gayet yerinde olduğunu duydum. Ablasıyla konuşmaktan gerçekten keyif alıyor olmalı. Ama Yenge’nin yaptığı sorgulama o kadar sertmiş ki, insan öz kardeşini sorguladığına bin şahit ister der.

Rias böyle söyledi. Eğer Grayfia-san burada ona merhamet gösterirse, kendisinden şüphelenen üst kademedekiler “Eski Maou’nun sağ kolu olan Lucifugus, Yeraltı Dünyası’nı devirmeyi planlıyor” diye düşünürlerdi. Yani Euclid ile duygularını işe karıştırmadan muhatap olmak, Maou’ya ve mevcut hükümete olan sadakatinin bir kanıtı olacaktı.

…… Gerçi işin aslında, kendi öz kardeşine en ufak bir acıma kırıntısı bile göstermeden acımasızca sorgu çekiyor gibi görünüyor ama…… O Grayfia-san’ı öfkelendirip de sağ kurtulmanın imkanı yok. Öyle bir tırsıyorum ki anlatamam……

Sensei ardından konuşmaya devam etti.

Grayfia’ya anlattıklarına bakılırsa… Yeni Kaos Tugayı Qlippoth’un birkaç saklanma yeri varmış. Her bir Taraf o konumlara ajanlarını çoktan gönderdi. Saldırıya geçmelerinin eli kulağındadır. Shamhaza’dan onları “ortadan kaldırma” emrini çoktan verdiğine dair bir rapor aldım.

…… Euclid ana karargahı ablasına ötmüştü. Belki Grayfia-san’ın sorgusu işe yaramıştı. Ya da belki de bir işler çevirdiği için itiraf etmişti. Bundan henüz emin değildik. …… İki sebep de geçerli olabilir.

Ondan bahsetmişken, görünüşe göre sahip olduğu sahte Boosted Gear yok edilmişti. Sensei’nin dediğine göre, Euclid yenilirse kendi kendini imha edecek şekilde programlanmıştı. Görünüşe göre arkasında tek bir iz bile bırakmadan kaybolup gitmişti.

Bunun üzerine Sensei’ye sordum.

Rizevim bu kadar kolay yakalanacak biri değil, değil mi?

Elbette. Gizli üslerinde saklananlar sadece en zayıf askerleri ve onlarla çalışan büyücülerdir. Ana güçleri çoktan Agreas’a geçmiş olmalı. Ve o Agreas’ın kendisinin nerede olduğu hâlâ bilinmiyor……

…… Demek şu anki üsleri o yüzen ada. Şey, orası başlı başına devasa bir şehir olduğu için kesinlikle muazzam bir üs işlevi görebilir. Orada epey yiyecek, malzeme ve çeşitli silahlar depolanmış olmalı. Eğer bunları kullanmaya kalkarlarsa başımız fena halde ağrır.

Bunca büyüklükteki bir yüzen ada nereye kaybolmuş olabilir ki?

Sorum üzerine Sensei elini çenesine koydu.

Belki de kendisini manzaranın içine dahil ederek bir tür kamuflaj uyguluyordur. Tabii ki bizim radarlarımıza yakalanmayacak türden bir büyü kullanarak.

Kamuflaj demek. Beklenmedik bir şekilde şu an bu kasabanın üzerinde bile yüzüyor olabilir miydi…… Yok canım, olamazdı. Dahası, kendisini insan dünyasına tamamen ışınlayıp ışınlayamayacağını bile bilmiyorduk. Hayır, eğer söz konusu o heriflerse bu pekala mümkündür.

Agreas’ın detaylarını bilen Ajuka ve hizmetkarlarına gelince… Görünüşe göre onlarla iletişim kurmak şu aralar epey zormuş. Duyduğuma göre, bazı gürültücü tipler tarafından rahatsız edildikleri için kendi başlarına dertteymiş.

Sanırım Maou Beelzebub-sama’nın da düşmanı çoktu. Demek ki sadece oyunların yönetimiyle ilgilenmiyordu……

…… Sensei, Agreas konusunda dikkatini çeken bir şey oldu mu?

Sorduğumda Sensei keyifle gülümsedi. Ah, bir şey bulduğunda takındığı o surat ifadesi işte bu.

…… Sanırım oldu. Ancak bunu size şimdi anlatırsam arkası kesilmez. Ajuka’dan resmi bir rapor aldıktan sonra hipotezimi duymanıza izin vereceğim.

…… O yüzen adada tam olarak ne saklanıyor acaba?

Ardından Griselda saate göz attıktan sonra hepimize seslendi.

Öncelikle, bundan sonra hepinizi Cennet’e götüreceğiz. Oraya vardığımızda yapacağımız plan, projenin içeriği hakkında tartışmak —yani hediyelerin içinde ne olduğunu doğrulamak— ve Yeni Yıl öncesinde Michael-sama’nın selamlarını almak olacak.

! Sonunda geldi vakit! Sonunda Cennet’e giriyoruz be! Şeytanların Cennet’e gitmesi gibi gerçek dışı bir şey yaşanmak üzereydi! Ah be dostum, Üç Büyük Güç arasındaki barış antlaşmasına ne kadar teşekkür etsem azdır! Çok merak ediyordum. Yeraltı Dünyası öyle bir yer olduğuna göre, Meleklerin yaşadığı Cennet acaba nasıl bir yerdi? Aklımı kurcalayıp duruyordu valla! Gökyüzünün ötesinde nasıl bir dünya vardı acaba!?

Pekala, öyleyse Michael’a selamımı iletin.

Sensei sadece bize el salladı ve bizimle gelmeye dair en ufak bir istek göstermedi.

Sen Cennet’e gelmiyor musun? Ah, geri dönmüyor musun diye sormak daha doğru olur sanırım.

Sensei iç çekti.

Artık o yere öylece dönebileceğimi mi sanıyorsun? Eh, oradaki eski enstitümü yıkmama izin verirlerse gitmekte bir sakınca görmem.

Sensei sadece bunu söyleyip oradan ayrıldı.

Pekala, bodrumdaki sihirli daireyi kullanarak Cennet’e doğru yola çıkalım!

Rias’ın emriyle Hyoudou malikanesinin bodrum katına doğru harekete geçtik—

Hadi bakalım, Cennet, biz geliyoruz!

Bodrumdaki ışınlanma odasında çizili olan şey, Şeytan sembolleriyle yazılmış her zamanki sihirli daire değildi.

Irina ve Rahibe Griselda, sanki dua ediyorlarmış gibi bir duruş sergileyerek İncil’den çıkmış gibi duran sözler mırıldanmaya başladılar. …… Ben de dahil olmak üzere buradaki tüm Şeytanların başının ağrıması, bunun gerçekten de İncil’den bir pasaj olduğunu gösteriyor sanki……

Cennet’in içinde rahatça hareket edebilelim diye her ihtimale karşı DxD üyelerine özel, geçici birer hare aldık. Hareyi başımın üzerine koyduğumda —havada süzülmeye ve parıldamaya başladı. Vay be, sanki bir Melek olmuşum gibi hissettiriyor!

Bunun sayesinde, Melekler dışındaki türler Cennet’te hareket etse bile Tanrı’dan kalan “sisteme” pek bir zarar gelmeyecek. Tanrı’nın yokluğundan haberdar olanların ya da sisteme kötü etkisi dokunacak birilerinin kapıdan geçip gitmesi baş ağrıtabilirdi. Başa bir hare takarak bunun yaşanma ihtimalini epey azaltabiliyordun.

Kimliklerimiz ve benzeri bilgilerimiz harenin içine kaydedilmişti. Yani kişiye özel, bir eşi daha yoktu. Kaybetmediğimden emin olmam lazım……

Grigori ve Şeytan tarafının teknoloji paylaşımı yapması sayesinde teknolojilerinde böylesine büyük bir devrim gerçekleştirebilmişlerdi. Barış sağlanmamış olsaydı, Cennet’e girip çıkmamıza izin veren böyle bir eşya asla üretilemezdi. Bu durumun, Asia gibi talihsiz kaderler yaşayacak insanların artık olmayacağının bir göstergesi olduğu da söylenebilirdi. …… Evet, böylesi bir trajedinin bir daha tekrarlanmasına izin veremeyiz.

Bu hareyi kafalarına takıp çocuk gibi sevinenler ise —Asia ve Xenovia’ydı.

Asia! S-Sanki bir Melek olmuşum gibi hissediyorum!

Evet! Bu çok büyük bir onur!

Evet, ikisi de saf birer inanan olduğu için Meleklere gıptayla bakıyorlardı. Bu yüzden bu hareler onların karşı koyamayacağı bir şeydi. Yüzlerinde inanılmaz neşeli bir ifade vardı.

Irina ardından ikisine seslendi.

Öyleyse. Cennet’e girmeden önce bu anı kutlamak adına üçümüz birlikte dua edelim!

Evet!

Aynen!

Üçü birlikte her zamanki pozlarını verdiler! Üstelik kafalarının üzerindeki harelerle birlikte!

“Ah, Tanrım!”

Melek Asia ha. Ona kesinlikle çok yakışırdı……! Sadece bunu hayal etmek bile yüzümde bir sırıtışa sebep oluyordu.

…… Ama DxD’nin Cennet’e girmesine izin veren bir eşya ha. Bu demek oluyor ki Cennet’te bir şey yaşanması ihtimaline karşı bunu önceden hazırlamışlar. …… Yani Cennet’in saldırıya uğrama ihtimalinden endişe ediyorlar.

Aklımdan bunlar geçerken, ışınlanma odasında devasa bir kapı belirdi. İnanılmaz görkemli duruyordu ve sanki tebeşirden yapılmış gibiydi. Kapı, yankılı bir ses çıkararak açıldı.

Buyurun, lütfen içeri girin.

Rahibe Griselda kapıdan geçmemiz için bize rehberlik etti. Irina bizden önce içeri daldı.

Çabuk olun! Herkes içeri gelsin! Bu Melekler için bir asansör! Tereddüt etmeyin, içeri girin!

Irina’nın keyfine diyecek yoktu. Bu Noel projesini hiçbirimizden daha çok ciddiye alıyordu. Bir Melek olarak bu kasabadaki herkese hizmet edebileceği için gerçekten mutlu görünüyordu ve bunu yapmaktan gurur duyduğu da her halinden belliydi.

Geri kalanımız asansörün kapısından geçtiğinde, karşımızda bembeyaz bir alan belirdi. Ardından ayaklarımızın altındaki altın rengi sembol parıldamaya başladı!

Bir anda bedenimin havada süzüldüğünü hissettim! Bütün vücudum yukarı fırlatılıyormuş gibi bir his yaşadım!

O anda etrafımdaki manzara değişti ve üzerimize çok parlak bir ışık süzüldü. Etrafıma baktığımda —kendimizi bulutların üzerinde bulduk! Kafamı yukarı kaldırdığımda, üzerimizde devasa, beyaz ve parıl parıl tavan gibi bir şey duruyordu!

…… Hyoudou malikanesinin bodrumundan anında ışınlandık mı yani? Anlaşılan ayaklarımızın altındaki semboller parıldadığı anda asansörle buraya kadar çıktık.

Bu durum karşısında şaşkına dönen ben ve Asia’ya kıyasla Rias ve Akeno-san oldukça sakin görünüyorlardı.

Biz daha şaşkınlığımızı üzerimizden atamadan devasa kapı açıldı!

Rahibe Griselda ve Irina, arkalarını açılan kapıya dönerek bize seslendiler.

“Cennet’e hoş geldiniz.”

Devasa kapı —Cennet’in ön kapısından geçtiğimizde arkasında bizi karşılayan şey, beyaz taşlarla döşenmiş bir yol, taşlardan yapılmış sıra sıra binalar, gökyüzünde süzülen yapılar ve ortalıkta dolaşan bembeyaz kanatlı Meleklerdi! Nasıl desem ki? Aşırı parlak!

Gökyüzünün beyaz beyaz parıldamasından da kaynaklanıyor tabii ama Meleklerin, binaların ve hatta üzerinde yürüdüğümüz yolun bile ışık saçtığını hissetmekten kendimi alamıyorum!

Bu yolda tek bir toz tanesi bile yoktu. Yanımızdan geçen Melekler, bizi merak ediyorlarmış gibi bakıyorlardı. Kimliklerimizi fark edenler olduğu gibi, ne olduğumuzu anlamayanlar da vardı.

Önden giden Rahibe Griselda bize açıklama yapmaya başladı.

Cennet toplamda yedi kattan oluşur. Burası birinci kat —Birinci Cennet olarak adlandırılan yer. En yüksek kat olan Yedinci Cennet, eskiden Tanrı’nın ikamet ettiği yerdi. Orada şimdi sadece Tanrı’yı temsil eden “sistem” kalmıştır. Kutsal Ekipman (Sacred Gear) “sistemi” de tam olarak oradadır.

Bunu kesinlikle daha önce Irina’dan duymuştum. Birinci Cennet, Meleklerin çalıştığı yerdi ve bir nevi ön cephe üssü gibiydi. Irina ve Rahibe Griselda da ağırlıklı olarak burada görev yapıyorlardı. Cennet’e dönmek zorunda kaldıklarında buraya geldiklerini tahmin ediyordum.

Irina ardından havada süzülen binayı işaret ederek konuştu (Bina bulutların üzerine inşa edilmişti!).

Ah! Şu bina! Orası Michael-sama’nın Azizler’inin (Brave Saints) toplandığı yer! Ben de oraya epey sık uğrarım!

Hmm, karargah olarak havada süzülen bir binaya sahip olmak epey havalıymış.

Irina ardından bize daha detaylı bir açıklama yaptı. Doğrudan yukarıyı işaret etti.

Michael-sama ve diğer Seraph’lar Altıncı Cennet’tedir. Cennet’in ana karargahı orada yer alır. Ben de dahil olmak üzere alt rütbeli Melekler esas olarak buraya —Birinci Cennet’in ön cephe üssüne gelirler.

Demek Michael-san Altıncı Cennet’te bulunuyor. Bu da demek oluyor ki gideceğimiz yer tam olarak orası.

Rias, etrafına keskin gözlerle bakınırken konuştu.

Bana söylendiğine göre, bu katın yapısı eskisine kıyasla oldukça radikal bir şekilde değiştirilmiş.

Azazel-sensei’nin —yani Grigori’nin düşmeden önce Beşinci Cennet’te yaşadığına eminim.

Xenovia onun ardından sözü devraldı. Rahibe Griselda başıyla onayladı.

Evet, Grigori’nin henüz Melek oldukları dönemde yaşadığı Beşinci Cennet’in, onların geçici karargahı olduğu söylenir. Şu anda burası pek çok araştırma enstitüsünün bulunduğu bir kattır. “Azizler” (Brave Saints) kartları da orada yaratılmıştı.

Hmm, demek Sensei’nin yaşadığı yerde şimdi Azizler kartlarını ürettikleri bir laboratuvar var ha. İkisi arasında bir tür bağ hissediyorum.

Bir yandan yürüyüp bir yandan turistler gibi etrafı incelerken, bizi daha üst katlara çıkaracak olan asansöre ulaştık. Güvenlikçi Melekler tarafından sıkı bir kontrolden geçtikten sonra, daha da yukarı çıkmak için tıpkı öncekine benzeyen asansöre binmek üzere pek çok kalın kapıyı aştık.

Yükseldikçe karşımıza devasa kapılar çıkıyordu ve biz de o kapılardan geçerek ilerlemeye devam ediyorduk. Bu biraz zahmetli görünebilir ama Cennet’te çok daha sağlam bir güvenlik oluşturmak için bunlar gerekli tabii. Görünüşe göre her kat için ayrı bir kapı ve güvenlik kontrolü vardı. Daha yüksek katlara çıkabilmek için bayağı büyük bir yetkiye sahip olmak gerekiyordu sanırım.

İkinci Cennet ile Üçüncü Cennet’i görme şansımız olmadı. Birinci Cennet’in aksine, kapıdan geçer geçmez hemen asansöre doğru yöneldik.

Aşağıya göz atma imkanı bulamayan bizlere Rahibe Griselda açıklamada bulundu.

Genel olarak bahsedilen Cennet, Üçüncü Cennet’te yer alır. En büyük kat orasıdır. O kadar engindir ki sonunun nerede olduğunu söyleyemeyeceğiniz söylenir. Üzgünüm ama sizler gibi Şeytanlar oraya giderse aşağıdaki ruhlar huzursuzlanabilir. Bu nedenle sizlerin orayı ziyaret etmesini kısıtlamak istedik.

Demek genel Cennet kavramı Üçüncü Cennet’teymiş ha. Biz ise çoktan Dördüncü Cennet’e kadar çıktık. Genel Cennet’i pas geçtiğimiz söylenince insan bir tuhaf hissediyor. Üstelik biz Şeytanız, yani Cennet’i aşıp geçen Şeytanlar olduk bir nevi. —Kulağa sadece bu ifade bile karizmatik geliyor. Ama gerçek şu ki genel Cennet’i henüz göremedik. Burası buraya gelen ruhların dinlenme toprağı olduğu için Şeytanlarla karşılaşmak istemezlerdi elbette.

Eh, anlaşılan Cennet sayısı da mitoloji sayısına eşitmiş. Yani sanırım burası “Katolik dininin” Cennet’i oluyor. Herhalde bu Cennet, İncil’deki Tanrı’ya hizmet eden Meleklerin yaşadığı diyardı.

Dördüncü Cennet, Adem ile Havva’nın Bahçesi olarak da bilinir. Sanırım Adem ile Havva’nın hikayesi bu açıdan oldukça meşhurdur.

Irina bize bu bilgiyi aktardı. Adem ile Havva’nın Bahçesi mi! Acaba cennet gibi bir yer midir? Görmeyi çok isterdim ama orayı da teğet geçip yukarı çıkmaya devam ettik.

Beşinci Cennet gerçekten de laboratuvar benzeri binaların çokça bulunduğu bir yerdi. İnsan dünyasındaki modern yapılara benzeyen binalar da vardı ve bu da ortama farklı bir hava katıyordu. Buranın Sensei’nin eski çalışma yeri olduğunu bilmek bende bir merak uyandırmaya başladı ama…… Gideceğimiz yer buranın da üstündeydi.

Altıncı Cennet’e bağlanan asansöre bindiğimiz sırada gerçekleşti bu. Rahibe sanki daha yeni aklına gelmiş gibi bize ek bir açıklama yaptı.

Cennet’in kurallarına gelirsek…… Burası canlı varlıklara karşı insan dünyası ya da Yeraltı Dünyası kadar dayanıklı değildir.

Ardından işaret parmağını kaldırarak şunları söyledi.

Baskaca bir deyişle, kötülüğe karşı çok hassastır.

Eh, neresinden baksan adamlar Melek sonuçta. Yani kötü niyetler beslemek bir tabu olmalıydı. Irina’nın bile sapıklık dışındaki şeylerde kanatları siyah beyaz parıldıyordu. Hatta beni “Sadece bu yüzden bile mi düşmüş oluyorsun!?” diyecek derecede şoka sokuyordu.

…… Lafı uzatmadan söylemek gerekirse, Ise-senpai’nin sapıklığını dizginlemesi gerekiyor.

Koneko-chan’ın bu acımasız yorumuna verecek tek bir cevabım bile yoktu!

Evet! Mümkün olduğunca muzır şeyler düşünmeyeceğime söz veriyorum!

Cennet’in göbeğinde sapıkça şeyler yapacak halim yoktu ya!

Altıncı Cennet’e çıktığımızda, karşımıza öncekilerden bile daha devasa bir kapı ve geçit çıktı! Nereye bakarsam bakayım, sade duvarlar ve hatta kapılar bile o kadar devasaydı ki boyları yüz metreyi aşıyordu! Büyüklüğüyle göz dolduran bu kapı yavaşça açıldı ve biz de içinden geçtik. …… Kapı o kadar kalındı ki insan bunun bir duvar olduğunu düşünürdü! Bunu yok etmeyi başarabilecek birini bulmanız gerekirse, bu ancak Tanrı seviyesinde güce sahip olanlar için mümkün olabilir. Benim bile bu şeyde delik açabilecek bir tekniğim yok. Belki Crimson Blaster bile bu kapıyı kırmaya yetmezdi, ha? Bana bunları düşündüren bir kapı işte bu Altıncı Cennet’te bulunuyordu.

Kapıdan geçtiğimde ileride beliren şey —altın bir ışıltı yayan, tapınağı andıran bir binaydı.

Ve binanın kendisi o kadar kutsal bir dalga yayıyordu ki, bunu görebilmenin bile bana şans getireceğini düşündürüyordu! Işık yoğunluğu o kadar fazlaydı ki bir Şeytan sadece buna bakarak zarar görebilir ve yok olabilirdi! Hayır, buna bakmış olmamıza rağmen hâlâ hayatta olduğumuz gerçeği değişmiyordu! İşte o kadar heybetli ve kutsal görünüyordu.

Rahibe Griselda, bizi o binaya götüren yolda yürürken açıklama yapmaya devam etti.

Burası Seraph’ların ikamet ettiği Cennet’in şu anki çekirdeğidir —”Zebel”. Bu binaya biz de böyle hitap ederiz. Buranın bir üst katı olan en yüksek kat —Yedinci Cennet, yalnızca Seraph’ların girebileceği bir alandır.

—”Zebel”

Michael-san’ın ikamet ettiği Cennet’in çekirdeği demek burasıydı! Ve biz buraya ayak basabiliyorduk ha……! Düşünürsem, Yeraltı Dünyası’ndaki Maou-sama’mızın çalıştığı yeri bile şöyle ağız tadıyla gezip incelememiştim. Şimdiyse kendimi aniden Cennet’in bu kadar derinliklerinde bulmuştum.

—Aklımdan tam olarak bunlar geçiyordu. Ancak Rahibe ve Irina yolumuz sırasında farklı bir yöne saptılar ve “Zebel”in önüne çıkan yoldan uzaklaşmaya başladılar.

Doğrusunu söylemek gerekirse Zebel şu anda iç mekan tadilatından geçiyor, bu yüzden Seraph’ların her biri farklı yerlerde bulunuyor. Michael-sama bu tarafta bekliyor olacak.

Rahibe bunu söylerken öne doğru ilerledi.

O bina tadilattaydı demek. …… Terörizme karşı hazırlık amacıyla iç mekanı güçlendiriyor olabilirler miydi acaba?

Birkaç dakika ilerledikten sonra kendimizi avlu gibi görünen bir yerde bulduk. Çeşit çeşit rengarenk çiçekler açmıştı ve bir yanda da sular akıyordu. Bu yüzden tıpkı bir bahçeyi andırıyordu.

Ardından küçük bir kulübenin terasındaki masayı kullanan birini fark ettik. Bizi görür görmez ayağa kalktı ve bize nazik bir gülümseme sundu.

Herkese merhaba. Görüşmeyeli uzun zaman oldu.

Altın kanatlı o yakışıklı adam— Michael-san’dı bu! Cennet’in lideri! Efsanevi Baş Melek! Onunla böyle dibe vuracak kadar yakın durduğumuz son an, Üç Büyük Güç arasında düzenlenen spor festivaliydi.

Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Michael-sama. Bizi bu vesileyle davet ettiğiniz için size tüm kalbimizle teşekkür ederiz.

Doğaüstü Araştırma Kulübü üyeleri de Rias’ın liderliğinde onu son derece kibar bir şekilde selamladılar. Saygıda asla kusur etmememiz gerekiyordu! Sonuçta Şeytanları temsil ederek gökyüzünün ötesindeki bu son derece kritik mekanda bulunuyorduk.

Oturmamız için işaret etti. Yerlerimize geçtiğimizde Michael-san bize bir soru yöneltti.

Cennet hakkındaki izlenimleriniz nasıl bakalım?

Nasıl desem… Çok kutsal hissettiriyor……

Bu benim dürüst düşüncemdi.

Harika bir yer. İnsan ruhları ölümlerinden sonra gerçekten buraya geliyorsa, burası tam anlamıyla bir cennet olmalı.

Rias böyle güzel bir tespitte bulundu. O da Cennet’in bu nadide manzarasından gözlerini alamıyor, keskin bakışlarıyla etrafı süzüyordu.

Eh, müteveffaların büyük bir kısmı Cehennem’e gidiyor ama.

Michael-san patlattı böyle bir Cennet esprisini! Gülsem mi gülmesem mi bilemedim yahu!

Lütfen kendinizi bu kadar kasmayın. Burada pek bir şeyimiz yok…… ama yine de kendi evinizdeymiş gibi rahat edin.

Michael-san elini kaldırdığında melek bir kadın (gerçekten çok sevimliydi!) bize çay ikram etti. Meleklerin ve Şeytanların Cennet’te birlikte çay içmesi her gün yaşanacak türden bir deneyim değildi.

Bu yılki üstün gayretleriniz için sizlere bir kez daha teşekkür etmeme izin verin. Şok edici olaylarla dolu bir yıl geçirdik. Ancak şu da bir gerçek ki, sizler olmasaydınız Cennet ve Yeraltı Dünyası’nın mevcut durumu asla bu kadar huzurlu olamazdı. Geçen yıl Cennet’te Şeytanlarla böyle bir arada çay içmek hayal bile edilemezdi. Tüm bunlar, gelecek nesle önderlik edecek sizler gibi gençlerin savaşlarda canlarını ortaya koyması sayesinde mümkün oldu. Size bir kez daha minnettarım.

Baş Melek tarafından böyle övülmek ne kadar da büyük bir onur be!

Sanırım burayı daha önce ziyaret etmiştin, Xenovia.

Evet, Michael-sama. Kahraman Grubu’nun lideri tarafından parçalanan Durandal’ımı tamir ettirmek için geldiğim zamandı.

Kilise’nin sahip olduğu efsanevi eşyalar arasında Cennet, insan dünyasında kullanılabilecek olanları muhafaza ediyor ve tamiratlarını yapıyordu. Durandal ve Excalibur’un birleşimi olan kutsal kılıç, her savaştan sonra bakıma alınmak üzere buraya gönderiliyordu. Sabah buraya gönderilen kılıcın öğleden sonra Xenovia’nın yanına geri döndüğünü sıklıkla görüyorduk. Efsanevi Kutsal Kılıçların füzyonu henüz deneme aşamasında olduğu için Cennet onun her yönünü iyice incelemek istiyor olmalıydı.

Ardından Noel projesinin tartışılmasına geçtik ve Michael-san bize projenin takvimini gösterdi. Fikir alışverişinde bulunduk ve hediyeleri nasıl dağıtacağımızı konuştuk.

Bu projeyi ortaya atan kişinin, etkinliğin gerçekleşeceği alana varma vakti geldi sayılır. Sanırım kendisiyle son bir konfirmasyon yapmamız yeterli olacaktır. Eminim hepiniz çok meşgulsünüzdür, bu yüzden projenin detaylarını netleştirip görev yerlerinize dönmeniz daha iyi olabilir.

Michael-san bunu söyleyerek Noel projesiyle ilgili tartışmayı noktaladı.

Anladım, demek bu projeyi başlatan kişinin insan dünyasına, Kuoh kasabasına varma vakti gelmişti.

Noel projesini netleştirdikten sonra, yuvarlak bir nesne çıkardık.

Ve işte bu da— Grendel’in ruhunun mühürlendiği mücevher.

Dediğim gibi, bu mücevher Auros Akademisi’ni korurken yendiğimiz Grendel’in ruhunu taşıyordu. Yoldaşlarımızın fikrini aldıktan sonra, incelenmesi ve güvenceye alınması amacıyla Cennet’e gelmiştik.

Kötü Ejderhalar fena halde inatçıydı. Ruhlarını bu mücevhere mühürlemeyi başarsak bile bilinçlerinin dışarı sızma ihtimali hâlâ vardı. Bu yüzden Azazel-sensei bile bu tür işleri bu alanlarda uzmanlaşmış olan Cennet’e bırakmamız gerektiğini söylemişti.

Michael-sama mücevheri teslim aldıktan sonra konuştu.

Grigori ile iş birliği yaparak bunu inceleyecek ve emniyetli bir yerde saklayacağız.

Harika, bu mesele de böylece hallolmuştu.

Michael-san ile görüşmemiz bitti ve huzurlu bir atmosferde çay partimize devam ederken bir ses duyuldu.

Michael-sama~

Uzun ve tatlı bir melodiyle seslenen bir kadın sesiydi bu. O tarafa baktığımda —karşımda nazik bir gülümsemeye ve dalgalı sarı saçlara sahip bir güzellik buldum! Sırtından çıkan kanat sayısı Michael-san ile aynıydı. Üzerinde bir Noel Baba kostümüyle belirdi.

Oh, bak sen, Gabriel’miş.

Gabriel-sama.

Michael-san ve Rahibe Griselda o güzelliğin adını telaffuz ettiler.

Evet, bu kişi Cennet’in en güzel kadınından başkası değildi! Dört Büyük Seraph’tan biri olan Gabriel-san! Güzelliği gözlerimi kamaştıracak kadar parlaktı! Dahası, tenini pek açıkta bırakmayan bir Noel Baba kostümü giymesine rağmen vücudunun ne kadar alımlı olduğunu anlayabiliyordunuz! Ah, o kadar devasaydılar ki insanı büyülüyorlardı! O göğüsler kesinlikle şefkat ve bereketle dolu olmalıydı!

Aman aman~, Griselda-chan ve herkes buradaymış. Özellikle de spor gününden beri görmediğim Şeytan dostlarımız. Nasılsınız bakalım?

Bizi fark eden Gabriel-san kibarca selam verdi. Başını öne eğdiği anda, o muazzam göğüsleri hüplet diye hopladı! Bana mı öyle geliyor yoksa o göğüsler ışık saçarak parıldıyor mu!?

Bir Seraph’ın göğüsleriyse eğer, kesinlikle kutsal güçle dolu olmalıydı. Böyle düşünmekten kendimi alamıyordum!

O anda etrafımda kat kat Melek sembolleriyle çizilmiş bir daire belirdi! Bir sihirli daire değildi bu. Meleklerin kullandığı semboller olmalıydı.

!? N-Ne oluyor be!? Neden bariyer gibi şeyler çıktı ortaya!? Bariyerlerin aniden belirmesiyle şoka girdim ama Michael-san acı bir tebessüm etti.

Özür dilerim. Bu, Cennet’te şehvetiniz veya kötü arzularınız gereğinden fazla ortaya çıktığında otomatik olarak devreye giren bir sistemdir.

Düşmeyi önleyen bir cihaz olduğunu söyleyebiliriz. Normalde bir Melek’in dünyevi arzuları arttığında onu dizginlemek için devreye girer…… ama görünüşe göre Kızıl Ejder İmparatoru üzerinde de aktifleşti. Düşmeyi önleme cihazı mı!

Yani benim içimdeki sapıkça arzulara tepki vererek mi devreye girdi diyor! Bu durum, bir Melek olsaydım düşme riskiyle karşı karşıya kalacağım anlamına mı geliyordu yani?

……Ise-senpai az önce Gabriel-sama’nın göğüslerine sapıkça gözlerle bakıyordu da.

Koneko-chan’dan yine lafı gediğine oturtan acımasız bir yorum yemiştim! Evet! Aklımı fikrimi Gabriel-san’ın göğüsleriyle fena dağıtmıştım!

Gabriel-san’ın kendisi ise en ufak bir rahatsızlık belirtisi göstermeyip bana gülümsüyordu.

Aman aman~, bu Şeytan-san da pek bir yaramazmış. Öyle yapmak yok ama, tamam mı? Cıs♪

İşaret parmağıyla alnıma yavaşça dokundu. …… Ayyy, insana ceza verirken bile inanılmaz tatlı oluyor yahu!

Ben gaza geldikçe bariyer katlanarak arttı, hatta alarmı andıran bir ses yankılanmaya başladı!

Güvenlik seviyesi artmış gibi görünüyor……

Asia bile bu durum karşısında endişelenmişti.

……Yahu Ise, sakin ol biraz.

Rias bile bu halime bıkkınlıkla bakıyordu.

Ö-Özür dilerim! Böyle rezil bir durum sergilediğim için! Neden bilmiyorum ama Gabriel-san’ın göğüsleri içimdeki bir şeyleri fena halde tetiklemişti! Nasıl desem? Böyle hissetmeyeli bayağı uzun zaman olmuştu!

İşte o göğüsler o kadar ilahi boyuttaydı!

Ooo, Ise-dono ve diğerleriymiş.

Tanıdık bir ses duyup arkamı döndüğümde —Joker Dulio’yu gördüm. Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle yanımıza geldi.

Dulio, yürüyüşünü bitirdin mi?

Dulio, Michael-san’ın sorusu üzerine başını hafifçe öne eğdi.

Ah, selamlar. Böyle bir zamanda biraz hava almak için izin istediğimden dolayı özür dilerim……

Böyle zamanlarda asıl mola vermeye ihtiyaç duyulur. Ayrıca Noel projesine sen de yardım edeceksin, değil mi Dulio?

Evet, elbette. Hediye dağıtma konusunda oldukça iyiyimdir.

Ortalıkta görünmediği için katılmayacağını sanıyordum. Demek Dulio da Noel projesinde yer alacaktı.

Derken Rahibe Griselda, Michael-san’a bir soru sorarak konuyu değiştirdi.

Bize o meseleyi anlatmanız iyi olabilir mi acaba?

Michael-san başıyla onayladı.

Haklısın. Sonuçta onların da bu durumla bir ilgisi var. İşin doğrusu, Kilise personelinin saldırıya uğradığı bazı olaylar yaşanıyor.

!

…… Kilise personeli mi saldırıya uğruyordu? Hava bir anda tekinsiz bir hal aldı.

Bu rapor üzerine herkesin yüzü ciddileşti ve söyleyecekleri konusunda teyakkuza geçti. Michael-san devam etti.

Sadece Vatikan liderleri arasında ölümcül kayıplar olmakla kalmadı, diğer şubelerde önemli makamlarda bulunanlar arasında da öldürülenler var. Daha kesin bilgiler bulmak için araştırmalarımız sürüyor ancak Kötü Ejderhaların varlığı tespit edilmiş gibi görünüyor. Muhtemelen arkasında—

Qlippoth var, değil mi?

Rias onun lafını tamamladı. Michael-san da başını salladı.

Evet, bu yüzden lütfen tetikte olun. Amaçlarının ne olduğunu bilmediğimiz için gardımızı düşürürsek zarar gören biz oluruz. Tuzaklar kullanarak sizi mat etme konusunda oldukça iyidirler.

…… Kötü Ejderhaların varlığı ha. Ve Qlippoth’un Kilise ile bağlantılı kişilere saldırması…… Terörist oldukları için böyle şeyler yapmaları şaşırtıcı değil tabii…… Ama amaçlarının ne olduğunu bilmiyoruz. Rastgele yapılan bir terör eylemi mi? Bu da kulağa mantıklı geliyordu……

Az önce duyduklarımın yarattığı huzursuzlukla, Michael-san ve Gabriel-san ile olan görüşmemizi tamamlayıp insan dünyasına geri döndük.

Bölüm 2

Cennet’ten dönüp Hyoudou malikanesinin bodrumundaki merdivenleri tırmandık (Rahibe Griselda ile Cennet’te ayrılmıştık). Derken oturma odasından kahkaha sesleri geldiğini duydum.

Merak edip oraya gittiğimizde —annemin orta yaşlı bir adamla konuştuğunu gördük. Kahverengi saçlı, rahip kıyafetleri giymiş bir adamdı. …… Tanıdık geliyordu. Daha doğrusu, o saç rengini bir yerden hatırlıyor gibiydim……

Adam bizi fark edince nazikçe gülümsedi. Yüzündeki ifade beni tanıdığını söylüyordu.

Sizi hayal kırıklığına uğratmak istemem ama ben çoktan geldim bile.

Baba!

Oh, benim Meleğim! İyi miydin bakalım?

Irina ile adam birbirlerine sarıldılar! Doğru ya! Şimdi hatırladım! Gözümün bir yerden ısırmasına şaşmamalı!

Bu adam Irina’nın babasıydı!

Irina da babasına neşeyle sarıldı.

Elbette! Baba, sen de iyi miydin?

Elbette.

İkisini neşeyle izleyen annem bana seslendi.

Ise. Bu beyefendi Irina-chan’ın babası. Hâlâ hatırlıyor musun onu? Böyle aniden dönünce görünce şoke oldum valla.

Irina’nın babası bana elini uzattı.

Merhaba, Hyoudou Issei-kun. Beni hâlâ hatırlıyor musun?

Hafızam biraz bulanık ama sanki hatırlıyor gibiyim. Özür dilerim, o zamanlar çok küçük olduğum için pek net hatırlayamıyorum……

Yok canım, hiç önemli değil. Hem sen hem Irina o zamanlar küçüktünüz. Hafızanın bulanık olması çok normal.

Yakınlarda oturan Shidou ailesi. Irina’ların evine oynamaya gittiğim zamanlarda babası bize sık sık atıştırmalık ve meyve suyu getirirdi. Ne kadar nazik biri olduğunu dün gibi hatırlıyorum. Annesi de çok tatlı bir kadındı. Ha, unutmadan. Irina’nın annesi İngiltere’de bir Japon restoranı işletiyor. Duyduğuma göre anne ve babası, Irina’nın bir Meleğe dönüştüğünü biliyormuş. İşte bu kısım Hyoudou ailesinden kesinlikle çok farklı. Ben ise…… bir Şeytana dönüştüğümü aileme henüz itiraf edemedim.

Irina’nın babası yüzünde kocaman bir gülümsemeyle lafı devralıyor.

Bu proje için Irina-chan ile birlikte çalışmayı planlıyoruz ama bunu daha sonra konuşuruz. Size hediyeler getirdim.

O an durumu idrak ediyoruz.

Demek öyle, Noel projesini akıl eden kişi…… Irina’nın babasıymış!

Böylece hep birlikte kahkahalarla dolu sohbetler eşliğinde akşam yemeğimizi yedik.

Yemek sırasında babasından dinlediğimiz Irina’nın kahramanlık hikayesi o kadar komikti ki, kızını övme krizine girdiği için Irina’nın yüzü kıpkırmızı oldu.

Aman be! Papa, Ise-kun’un ailesinin önünde utanç verici geçmişimi bile anlattın ya!

Hahaha, çok özür dilerim. Ne kadar sevimli bir kız olduğunu anlatsam bana yeterdi ama kendimi tutamadım işte.

Irina öfkeden deliye dönmüştü. Yine de surat astığı anlar bile çok sevimli görünüyordu. Irina’yı böyle sinirli görmek pek nasip olmaz. Sırf bu yüzden bile babasıyla yemek yerken onun bu yeni yüzünü görebilmenin ne kadar değerli olduğunu düşünüyor insan.

Oho, demek Cennet’ten döndünüz.

Azazel-sensei Hyoudou malikanesine geri dönüyor.

Irina’nın babası siz olmalısınız. Ben Azazel.

Aah, bak sen…… Eski Vali beyefendi. Nasılsınız? Ben Shidou. Protestan kilisesinin hem papazı hem de temsilcisiyim. Irina’ya çok göz kulak olmuşsunuz……

Sensei ile Irina’nın babası el sıkışıyor. Irina’nın babasının gözünde Sensei, Düşmüş Melekler örgütünün eski Valisi ve kızının gittiği okulun öğretmeniydi.

Azazel-sensei VIP odasına tekrar gelince, Irina’nın babası hafifçe öksürerek konuşmaya başlıyor.

Kendimi tekrar tanıtayım. Benim adım Shidou Touji. Bu Noel projesini ortaya atan kişiyim. İngiltere Protestan Kilisesi’nin papazıyım.

Babamın eskiden bir ruh kovucu olduğunu biliyor muydunuz?

diye ekliyor Irina. Demek papaz ha. Yani yanlış hatırlamıyorsam Katoliklerde din adamlarına “peder”, Protestanlarda ise “papaz” deniyordu. Ha? Papaz dediğin bir öğretmen değil miydi, din adamı mıydı? Neyse işte, her mezhebe göre hitap şekillerinin ve öğretilerinin değiştiğini söylerler zaten. Yalnız pederlerin aksine papazlar evlenebiliyordu, o ayrı.

İşte durum böyle. Bugün sadece bu proje için neler yapmamız gerektiğini, bunu neden başlattığımı netleştireceğiz ve asıl gün için hazırlıklara başlayacağız.

Buradan itibaren Irina’nın babasından bu fikrin nasıl doğduğunu ve dikkat etmemiz gereken hususları dinliyoruz. Zaten bize daha önceden anlatılan bir şey olduğu için anlattıklarını kavramak hiç de zor olmadı. Bu projeyi akıl etmesinin temel sebebi, burada yaşayan insanlara bir minnet göstergesi sunmak; daha açık konuşmak gerekirse verdiğimiz rahatsızlıkların bir nevi tazminatını ödemekti.

Açıklamasında beni en çok şok eden şey ise Irina’nın babasının Protestan tarafının büro başkanı olmasıydı! Görünüşe göre belli bir şubede önemli bir konuma sahipti. …… Adam bayağı VIP bir şahsiyetmiş be! Korumasının olmamasının sebebi ise bu topraklar eskiden beri tanıdık bir yer olduğu için eşlik etme teklifini geri çevirmesiymiş.

Noel projesinin kısa bir özetini bitiren Irina’nın babası, “Ha bu arada, size bir hediyem var” diyerek çantasını karıştırmaya başlıyor.

Çıkardığı şey ise…… bir kapı kolu. …… Bir kapı kolu. Neden kapı kolu ki? Herkes şaşkın gözlerle kapı koluna bakarken, Irina’nın babası VIP odasının kapı kolunu onunla değiştirerek açıklamaya başlıyor.

Her yerde işe yarar, bu yüzden herhangi bir kapıya takmanız yeterli. Örneğin bu odanın kapısına. Bu kapının kolunu çıkarıp yerine bunu takıyorsunuz ve ardından kapıyı açtığınızda—

Gözlerimizin önüne serilen şey ise…… geniş ve hiç tanımadığımız bir oda! Neyin nesi bu böyle? Kapıyı VIP odasının içinden açmış olmasına rağmen, gördüğümüz şey koridor değil, hiç bilmediğimiz bir odaydı!

Oda neredeyse yirmi tatami minderi büyüklüğünde…… hayır, çok daha geniş. Tadilattan geçen benim odamdan bile büyük olabilir. Odanın içine Melek heykelleri, peygamber portreleri ve şans getirecekmiş gibi duran süs eşyaları yerleştirilmiş. Öyle bir havası var ki, bir Şeytan bu odaya sadece adım atsa bile hasar alacakmış gibi duruyor.

En çok göze çarpan şey ise odanın tam ortasında duran, cibinlikli devasa bir yatak!

Yatak, sandalyeler, bir masa ve bir saat dışında başka hiçbir mobilya yok. Ama abi, buradan mistik bir hava sezmemek elde değil. Nasıl desem? Bir rahiple karşılaştığım anlardaki o hisse ya da Meleklerin ışık gücüne benzer bir şey sanki……

Irina’nın babası, odayı şüpheyle inceleyen bizlere dönüp şöyle diyor:

Burası özel bir oda. Bir Melek ile bir Şeytanın burada çocuk yapmasında bile hiçbir sakınca yaratmayacak şekilde tasarlandı. Bu kapı kolu, onu kişiselleştirilmiş alternatif bir boyuta bağlayacaktır.

!?

Adamın bu sözleri üzerine herkes şok geçirdi! T-Tabii ya! Büsbütün ortadaydı! Demek böylesine kutsal bir hava yayan bu oda…… bir Şeytan ile bir Meleğin çocuk yapması için bile uygun olan bir odaydı ha……!

Irina’nın babası kızını omuzlarından yakalıyor ve bağıra bağıra ilan ediyor!

Irina-chan, bu odada Ise-kun ile olan sevgini derinleştirmekten sakın çekinme!

E…… eeeeeeeee!?

Irina, babasından tahmin bile edemeyeceği bir şey duyduğu için çığlığı basıyor!

Bu duruma tepki veremeyen bizleri arkasında bırakan Irina’nın babası, gözyaşları içinde hikayesini anlatmaya başlıyor.

…… Uuu, Irina-chan bir Meleğe dönüştüğünde torun sahibi olma ümidimi kesmiştim……! İnançlarımız uğruna hayalimden vazgeçmek üzereydim……! Ve Seraph Michael-sama’nın nezaketi sayesinde bana dede olma fırsatı bahşedildi……! Ah, bu da kesinlikle Rabbin bir sevgisi olmalı! Amin!”

Duaya başlayan babası, Michael-san’ın o nazik sözlerini tekrarlamaya başlıyor.

[Melek Irina ve Hyoudou Issei-kun. Siz ikinizin orada ne yapacağının hiçbir önemi yok, hiçbir sorun teşkil etmeyecek. Lütfen orada pek çok şeyi tecrübe edin. Sonuçta ikiniz de genç birer kadın ve erkeksiniz. Dolayısıyla her şey bir deneyim olacak ve güzel bir tecrübeye dönüşecektir. Böyle inançlar olduğunu tahmin ediyorum.]

…………

…… N-Ne biçim inançlar lan bunlar!? Canımızın her istediğini yapabileceğimiz bir oda mı!? Ah, sahi, Irina ile Xenovia’nın şuradan buradan bahsettiğini hatırlıyorum. Michael-san’ın Irina için fikirler ürettiğinden bahsediyorlardı. …… Yine de bunu icat edebilmek için Cennet’in elindeki tüm teknolojiyi sonuna kadar kullanacaklarını kırk yıl düşünsem tahmin edemezdim……! Cennet’in, daha doğrusu Michael-san’ın, teknolojilerini tuhaf şeyler için kullanan Grigori ve Yeraltı Dünyası’nın aksine çok daha ciddi işler için kullanacağını sanıyordum! Ama kazın ayağı hiç de öyle değilmiş! Bebek yapma odası oluşturmak için tüm zekasını seferber eden bir Cennet! Melekler bile komik ama bir o kadar da tuhaf şeyler için fazla çaba sarf ediyor!

Yüzü gözyaşlarıyla kaplanan Irina’nın babası elini omzuma koyuyor.

…… Ise-kun, torunlarımı sana emanet ediyorum.

Ş-Şey, a-affedersiniz ama……

Aniden lafı torun konusuna getirseniz bile…… Nasıl bir tepki vermem gerektiğini inan bilmiyorum…… Ancak Irina’nın babası kafamın karıştığını hiç fark etmeyip kendi kendine kafasını sallamakla yetiniyor.

Hah şöyle! Kız olsun erkek olsun hiç fark etmez! Hayır, hatta ikinizin çocuk yapmak için var gücünüzle çabalamasını ve bana sürüyle torun göstermenizi istiyorum! Ah, kız olursa büyük ihtimalle Irina-chan gibi çok tatlı biri olacaktır…… Bir Meleğin çocuğu olacağına göre, tıpkı bir Melek gibi dünya tatlısı bir kız olup çıkar değil mi? Erkek olursa da bir Ejderha gibi cesur olur herhalde……

…… Ah, adam yine kendi hayal dünyasına daldı gitti. Bu huyu tıpkı Irina’nın aynısı! Gerçekten de et tırnaktan ayrılmazmış, tam baba kızlar! Kötü huyu olduğu gibi Irina’ya geçmiş!

Bunu duyan Irina ise—

Seni aptal aptal aptal aptal aptal! Papa seni aptal! Michael-sama! Onca insan varken neden bunu papa’ya vermek zorundaydınız ki!? Katlanamıyorum artık buna! Ise-kun benden nefret edecek şimdi!

VIP odasının köşesinde büzülüp saklanıyor. Acını hissedebiliyorum Irina. Katlanması gerçekten zor bir durum olmalı. Bir de bunu kendi babasının getirmiş olması! Bu nasıl bir aşağılama oyunudur böyle!?

…… Bu tarz bir oda cidden çığır açıcı.

Bu odaya bir kez girdin mi, yapman gereken tek bir şey var demektir……

Odayla asıl ilgilenenler Rias ile Akeno-san’dı!

…… Nee-sama’nın öğrenmesini hiç istemeyeceğim türden bir oda olabilir bu.

Onu bir kez içeri soktu mu, Ise-sama’nın iliğini kemiğini kurutana kadar salmayacağı kesin.

Koneko-chan ve Ravel bile tüyler ürpertici şeyler söylüyor!

Bir dahakine biz ödünç alalım, Asia.

…… B-Burası kendimizi zihnen hazırlamamız gereken bir oda!

Enerji dolu olan Xenovia ile Asia’yı da görebiliyorum!

………… Aman tanrım! Kafam edepsiz düşüncelerle dolup taştı! Benim için henüz çok erken! Çok erken diyorum size!

Yüzü kıpkırmızı kesilen Rossweisse-san kafasını deli gibi sallıyor gibi görünüyor!

Bu durum karşısında nasıl tepki vereceğimi bilemeyip bocalayan benim omzuma elini koyan kişi ise—Azazel-sensei. Suratında öyle sapıkça bir ifade var ki!

Turnayı gözünden vurdun Ise! Bir Şeytanın ya da Ejderhanın, bir Meleği yoldan çıkarmadan onunla sevişebileceği böyle bir fırsatı her zaman bulamazsın! Ulan ne çapkın adamsın be!

Ha…… B-Ben mi……?

Sadece acı bir tebessüm edebiliyorum fakat Sensei yüzümdeki ifadeyi görünce şaşkın bir tavır takınıyor.

…………

Kısa bir duraksamadan sonra konuşmaya başlıyor.

…… Hmm, aslında içimde hafiften bir his vardı ama……

Sensei yanağını kaşıyor.

…… N-Ne oldu ki?

Merakıma yenik düşüp soru soran bana bakıp iç çekiyor Sensei.

Rias ile sevgili olduğundan beri cinsel arzuların bayağı bir zayıfladı senin. Eskiden sapıkça şeyler için yanıp tutuşurdun…… ama belki de bir riajuu olduğun içindir, artık senden eskisi kadar arzulu bir hava alamıyorum.

!?

…… Arzu hissetmiyor mu……? Benden hem de……?

…… C-Cinsel arzularım mı……?

Son zamanlarda savaşlarda Elbise Parçalama (Dress Break) ya da İki Dilli (Bilingual) tekniklerini kullandın mı hiç? Gerçi zırt pırt kullanman gereken şeyler değil ama.

Y-Yok, hiç kullanmadım.

O öyle söyleyince fark ettim de, rakiplerim kadın olsa bile o teknikleri kesinlikle hiç kullanmamışım…… En son ne zaman kullanmıştım ki…… Kahraman Cephesi’nden Jeanne’e karşıydı sanırım. Büyücülerin saldırıları sırasında ise benim yeteneklerimden çekindikleri için üzerimize kadın savaşçı göndermemişlerdi.

Sensei bu durumu tuhaf bulmuş olacak ki bana bir soru yöneltiyor.

Hmm? Mor Alevli Walburga’ya karşı o tekniği kullanmadın mı? O da bir kadın değil miydi neticede? İki Dilli (Bilingual) tekniğini kullansaydın hareketlerini önceden kestiremez miydin?

…………!? …… Ş-Şey, onun üzerinde kullanmadım……

Hadi be! Şimdi dank etti kafama! O zaman, o mekanda! Walburga ile karşı karşıyaydım ben! Saji ile dövüşüyordu ama ben de oradaydım sonuçta! …… İki Dilli tekniğimi devreye sokup Saji’ye destek olamaz mıydım yani……? Bu fikir neden benim aklıma gelmedi ki? Fafnir’in o rezil yemek kursunu gördüğüm için miydi acaba? Yok yahu, biraz önceki ben olsaydım böyle bir olaya tanıklık etse bile yine de göğüslerle konuşmanın bir yolunu bulurdu.

—Çünkü işin ucunda göğüsler vardı.

İki elim birden titremeye başlıyor. İçimdeki o ufak değişimi nihayet fark ettiğim içindi bu.

Sensei endişeli bir ses tonuyla lafa giriyor.

…… Hoppala, harbi mi söylüyorsun sen? Senin en büyük kozlarından biri, savaşın ortasında bile ortaya çıkan o sapkın arzularındı. Bugüne kadar ölümle burun buruna geldiğin o kadar durumdan bu sayede sıyrılmadın mı sen? Gerçi rakibin yetenekli bir Büyücüydü, üstelik Longinus gibi kutsal bir kalıntının da taşıyıcısıydı. İşe yaramama ihtimali hayli yüksekti yani. Anladım, demek İki Dilli tekniğini kullanmadın.

…… Kullanmadım. İşe yaramayacağı fikri aklımın ucundan bile geçmemişti ki, bu yüzden tekniği onun üzerinde denemedim bile. Biraz önceki ben olsaydı, “Rakibim kadınsa zihnini okur, ciğerini bilirim!” gibi bir şeyler düşünmez miydi?

Pekala, bu durum belki de geliştiğinin bir göstergesidir ama…… sevdiği kadını elde ettikten sonra gevşeyen tipler de vardır hani. Neyse, senin için endişelenmeye gerek yoktur herhalde…… Herkesin gözü senin üzerinde. O yüzden cinsel arzuların da dahil olmak üzere, tüm yeteneklerini sonuna kadar geliştirip sınırlarını aşmaya bak.

…… Bir kız arkadaş edindim diye rahata mı erdim yani? Saçmalık! Arzunun ve sapıklığın canlı kanıtı olarak anılan ben, sırf bir kız arkadaşım oldu diye durulacak değilim herhalde……! Harem Kralı olma yolunda önümde daha kırk fırın ekmek var, üstelik henüz siftah bile yapamadım! Sırf bu kadarıyla durulduğumu mu söylüyorsun yani!?

…… Dünyanın dört bir yanındaki benim yaşımdaki çocukların en az bir kız arkadaşının olması gayet doğal bir şey değil mi!? Benim bir kız arkadaşımın olması kadar doğal ne olabilir ki!? Şu anki ortamımla geçmişteki ortamım arasında dağlar kadar fark var bir kere! Bir kadının bedenine arzu duyma duruşumdan vazgeçtiğimi de hiç hatırlamıyorum! …… Böyle bir şey yaptığımı hiç ama hiç sanmıyorum……

Sensei, moralim bozulmuş bir halde dururken elini kafama koyuyor.

Ehh, hemen enseyi karartma öyle. Arzu katsayını yeniden yükseltmek çocuk oyuncağı. Bakalım…… yukarıdayken Gabriel ile karşılaştın mı sen?

E-Evet. Karşılaştım.

Sensei’in yüzüne yine o sapıkça ifade yerleşiyor.

Göğüsleri diyorum, muazzamdı değil mi?

Evet! Kesinlikle muazzamdı!

Ah abi, harikaydı onlar ya! Öyle kutsal, öyle ilahi duruyorlardı ki, sanki içlerinde bilinemez bir güç barındırıyor gibiydiler. Bu yüzden gözlerimi onlardan alamadım zaten!

Sensei ciddi bir edayla konuşmaya başlıyor.

O şeyler var ya…… Ben Cennet’teyken onlara dokunduğumu hayal ettiğim için kanatlarım siyah beyaz bir hal almıştı. Hiçbir erkek Gabriel’ın göğüslerini görmedi de dokunmadı da. Onları gören kadın Meleklerin söylediğine göre…… gelmiş geçmiş en mükemmel göğüslermiş.

—En mükemmel göğüsler.

Böylesine muazzam bir övgü olamaz! Ömrümde bir kez olsun öyle göğüsleri görmeyi çok isterdim!

Sırf onlara dokunduğum için Düşmüş Melek olsaydım bile buna değerdi diye düşünüyorum bazen.

Onu o kadar iyi anlıyorum ki! Melek olarak doğmuş olsaydım bile, o en mükemmel göğüslere dokunabileceksem Düşmüş Melek olmaya dünden razı olurdum!

…… Ah!

Sırf Gabriel-san’ın göğüslerini hatırlamak bile unuttuğum bir şeylerin bana geri döndüğünü hissettiriyor.

Benim bu halimi gören Sensei de gülümsüyor.

Yüzüne o güzel sapıkça ifade geri geldi işte. Demek Cennet’ten eli boş dönmemişsin. Ise, eski cinsel arzularını diriltmek istiyorsan, bunu ancak o kalibredeki göğüsleri görmeyi arzulayarak başarabilirsin. Ve o göğüsleri gördüğünde aradığın cevabı bulabilirsin. Cennet’e girmesine izin verilen kişi sensen eğer, benim gerçekleştiremediğim o hayali belki de sen gerçeğe dönüştürebilirsin.

Sensei kolunu boynuma doluyor ve kulağıma fısıldıyor.

Ise, Cennet’in bir numaralı göğüslerini hedefle.

E-Evet! Günün birinde Gabriel-san’ın göğüslerini kesinlikle göreceğim!

Hoca ve öğrenci gözyaşları içinde birbirine sarılıyor!

Bebek yapma odasının büyüsüne kapılmış kızları arkamızda bırakıp, Sensei ile ben iki sapık adam olarak tutkulu bir kucaklaşma yaşıyoruz.

Bebek yapma odası mevzusu geride kaldıktan sonra, Irina’nın babası gitmeden önce gelecekteki toplantılar hakkında kısa bir değerlendirme yaptık. Konu esas olarak antrenmanlarımız ile Şeytanlık işlerimiz arasındaki zaman ayarlaması üzerineydi. Bu arada Irina’nın babasına Sensei tarafından bir teklif geldi.

Büro Başkanı Shidou! Benim elemanların işlettiği mekana benimle gelmek ister misin?

Sakıncası yok değil mi? Bak sen, ben de uzun zamandır bu kasabaya uğramadığım için bir yerlere gitmeyi düşünüyordum tam.

O zaman harika bir zamanlama oldu. Memeyi sever misin?

Evet, bayılırım.

O zaman sorun yok demektir! Vay arkadaş, ne sapık papazmışsın sen de he! Hadi bakalım, istikamet Kuou kasabasının gece hayatı!

Hahaha! Irina-chan, annene çaktırma sakın tamam mı?

Böyle bir muhabbetin ardından gecenin karanlığında kaybolup gittiler! Azazel-sensei’in gece diplomasisi sadece o ihtiyar Odin’e değil, Hristiyanlık cephesine de uzanıyormuş meğer! Göğüsleri çok sevdiğini söyleyen Irina’nın babasının yüzü resmen canlanmıştı yahu! Katıksız, zıvanadan çıkmış sapık bir morukmuş meğer! Xenovia bile arkalarından, “Irina’nın babasından beklenildiği gibi. Bayağı sapık bir tipmiş,” demekten kendini alamadı.

…… Neyse ne, şimdilik bunu bir kenara bırakalım. Gerçi ben de onlarla gitmek istemiyor değildim hani.

Yine de takvimime bir göz attığımda, Matsuda ve Motohama ile takılmaya bile vakit bulamayacağımı anladım. Üstelik Qlippoth’un ne zaman tepemize bineceği de belirsiz. Yani en başından beri arkadaşlarımla vakit geçirecek lüksüm yoktu zaten.

Pekala, bugünlük bu kadar yeter. Herkese eline sağlık.

Bugünlük görevimiz, Rias’ın noktayı koyan bu sözleriyle sona eriyor. Hem Noel toplantısı için Cennet’e gitmek hem de Irina’nın babasını ağırlamak derken bugün epey yoğun bir gündü. DxD grubuna mensup olmak, insanın hayatını aksiyonla doldurmaya yetip artıyor bile.

…… Derken aniden aklıma bir şey takılıyor ve çay fincanlarını toplayan Koneko-chan’a sesleniyorum.

…… Şey, Koneko-chan. Bende sapıklıktan eser kalmadı mı yani?

…… Hâlâ sapıksınız.

Koneko-chan hiç duraksamadan cevabı yapıştırıyor.

D-Değil mi?

Koneko-chan bile böyle diyorsa, hâlâ sapığın tekiyim demektir. Fakat Koneko-chan lafına devam ediyor.

…… Ama.

Ama?

O sapık ifadeniz eskisine kıyasla çok daha sakin duruyor.

!

………… Sapıklık konusundaki radar gibi içgüdüleri olan Koneko-chan bile cinsel arzularımın eskisine göre zayıfladığını söylüyorsa……

…… Sanırım bu konu üzerinde ciddi ciddi düşünmem gerekiyor. Gücümün ana kaynağı zayıfladıysa, bu durumun ileride başımı belaya sokacağını düşünmek bile ödümü kopartıyor. Hmm, ne yapmalıyım ki? Gidip Rias ile konuşsam mı acaba?

Tam bunları kafamda tartarken, Rias bana sesleniyor.

Ise, bir dakikan var mı?

…… Ne oldu ki?

Şey, aslında bizim evden aniden bir telefon geldi. O yüzden hemen malikaneye dönmem gerekiyor.

Gremory Malikanesi’nden telefon mu? Demek geçici olarak şatosuna dönmesi gerekecek.

Kötü bir şey mi olmuş yoksa?

Ben sorunca Rias kafasını hafifçe yana eğiyor.

…… Çok da iç açıcı bir haber değil gibiydi. Hangi dönemde olduğumuzu bir düşün. Şu radde her an her şeyin olması işten bile değil. Ben de zaten Onee-sama’yı görmeyi düşünüyordum, bu vesileyle kısa süreliğine gidip geleceğim. Yarın akşam olmadan dönmüş olurum.

…… Durum cidden vahim olsaydı bana doğrudan söylerdi zaten. Malikaneye gitmesi gerektiğine göre, Rias’a millete duyurulmaması gereken gizli bir şeyler iletecekler herhalde. Neler olduğunu acayip merak etsem de Grayfia-san’la görüşebilecek olmasına sevindim.

Anlaşıldı. O zaman kalan temizliği biz hallederiz. Grayfia-san’a da çok selam söyle.

Ben öyle deyince gülümsüyor. Tamamdır, mutlaka iletirim. Teşekkürler.

BÖLÜM 3

O gecenin geç saatlerinde—

…… Hmm, Ise…… Sence bu gidişle içimde senden bir bebek büyümeye başlar mı……? Olmaz diye çok korkuyorum, o yüzden bir kez daha……

Yanı başımdan böylesine baştan çıkarıcı sayıklamalar yükseliyor!

Akeno-san resmen sarmaşık gibi bana dolanmış mışıl mışıl uyuyor! Bu gece Rias yanımızda olmadığı için, Asia ve Akeno-san ile birlikte uyumak durumunda kaldım!

Rias’ın yokluğunu fırsat bilen Akeno-san, şeffaf neglişesini çekip çaktırmadan yatağıma sızmıştı! Ağzımın dibinde böyle şeyil şeyil sayıklayıp dururken ben nasıl uyuyabilirim ki yahu!?

Rüyanda ne görüyorsun sen Allah aşkına Akeno-san!? Senin o rüyanda ben ne yapıyorum acaba!?

O kadar merak ediyorum ki hayatta uyku tutmaz artık beni! Daha da ötesi, bir kadının o sıcacık yumuşacık tenini tüm bedenimde hissediyorum şu an! Bana böyle sıkı sıkıya sarılmışken santim kıpırdayamıyorum ki!

Akeno-san’a ben de sıkıca sarılıyorum ki—

…… Ââğn, Ise……

Sarılışını daha da sıkılaştırıp uykusunda böyle iç çekince, kıpırdamam iyice imkansız bir hal alıyor!

Uf! Uff! Böyle savunmasız yakalamışken Akeno-san’ı kendi emellerime nasıl alet edebilirim ki!?

Bugün en çok beynimi çalıştırdığım an bu oldu herhalde derken, birinin beni dürttüğünü hissediyorum.

Asia mı acaba? O olduğunu düşünerek arkama dönüyorum ama kız mışıl mışıl uyumaya devam ediyor. Tam beni dürtenin kim olduğunu anlamak için etrafa bakınıyordum ki—

(…… Şşşt!)

Xenovia, üzerime doğru eğilerek beliriveriyor! Parmağını dudaklarına götürerek sessiz olmamı işaret ediyor.

(X-Xenovia. Bu gecenin bir vakti ne oldu ki?)

Akeno-san ve Asia uyanmasın diye fısıltıyla soruyorum.

(…… Rias-buchou geçici olarak Yeraltı Dünyası’na döndü, değil mi?)

(E-Evet. Grayfia-san’a bakmak için ve acil bir çağrı aldığı için döndü.)

(…… Ya Asia?)

(Derin uykuda.)

(…… Anladım, cidden uyuyor. Hem Asia hem de Akeno-fukubuchou.)

Xenovia ikisinin de uyuduğundan emin oluyor. Ardından şöyle söylüyor:

(Benimle gel. Sana göstermek istediğim bir şey var.)

Akeno-san’ı bir şekilde tek başına uyutmayı başarıp odadan çıkıyor ve Xenovia’yı takip ediyorum.

Odadan çıkıp benim odamın bir üst katında yer alan Xenovia’nın odasının önüne geliyoruz. …… Gecenin bir yarısı Xenovia’nın odasına gelmek ha. Ne dolaplar çeviriyor bu kız yine?

Haydi Ise. Aç kapıyı.

?

Xenovia harbi tuhaf tuhaf konuşuyor. Kendi odası olduğu halde kapıyı benim açmamı istiyor.

Dediği gibi yapıp kapı kolunu çeviriyorum. Derken—gözlerimin önüne serilen şey az önceki o bebek yapma odası olmasın mı!

Ne! Burası şey değil mi ya!?

Xenovia’ya soru soracak oluyorum ama beni arkamdan ittiği gibi kendimi odanın içinde buluyorum!

Ardından kapının pat diye kapanma sesi duyuluyor! Hemen kapı kolunu çevirmeye çalışıyorum ama kapının diğer tarafından gelen bilinmeyen bir güç yüzünden bunu başaramıyorum!

H-Hey! Xenovia! Ne demek oluyor bu!?

Kafası karışmış olan bana dışarıdan sesleniyor Xenovia:

Bize vermek için o kadar zahmete girdiklerine göre kullanmamız gerektiğini düşündüm. Kendini hazırla Ise. Partnerin seni bekliyor.

…… Partnerim beni mi bekliyor? Durumdan şüphelenip arkamı dönüp baktığımda ise—

………… Merhaba Ise-kun.

Karşımda saçlarını salmış, üzerinde bir neglişe olan Irina duruyor!

Irina başını öne eğerek utangaç bir edayla konuşuyor benimle.

…… Şey, şey……

Irina’nın sesi şu an epey ince çıkıyor, titreyen bacaklarıyla yatağın köşesine kadar yürüyüp oraya oturuyor.

…… Buraya gelip biraz laflamak istemez misin?

………… Ö-Öyle söylesen bile! B-Böyle bir odada, bu kılıkta otururken o kelimeyi söyleyince insan konuşmaktan fazlasını anlıyor ama!

Fakat geri de dönemiyorum. Yani yapabileceğim tek şey ileri gitmek mi……?

Yutkunduktan sonra yatağa doğru yürüyorum. …… Yatakta olsak bile Irina’dan biraz uzakta oturduğum için kendi ezikliğime yanıyorum.

…………

…………

İkimiz de suspus oluyoruz. Xenovia beni buraya getirmekle neyi amaçlıyordu acaba? Aynı şekilde Irina’nın burada bulunma amacı ne ki?

…… Aslında arkasında çok basit bir açıklama olduğunu biliyorum. Ama o kadar cesurca bir hamle ki ne yapacağımı gerçekten şaşırdım. Yok yani, bu odayla daha az önce tanışmadık mı biz yahu? Aynı gün içinde buraya adım atacağımı hiç tahmin etmezdim!

Üstelik bu oda bir Melek ve bir Şeytan için…… Y-Yani Michael-san burayı ben ve Irina için hazırladı. Ve buranın iki ana aktörü olan Irina ile benim için!

Yanımdaki Irina’ya çaktırmadan bir göz atıyorum. Üzerinde bir neglişe var. Normalde sıradan pijama giyerdi ama bugün tıpkı Rias ve Akeno-san’ın giydiklerine benzer bir neglişe tercih etmiş. …… Kabak gibi şeffaf işte! O kadar transparan ki sutyen takmadığı net bir şekilde belli oluyor ve…… Sadece yuvarlak göğüslerini değil, uçlarını bile görebiliyorum! Ah sahi, şimdi hatırladım da bu kız genelde sutyensiz geziyordu zaten! Hayır, daha da önemlisi göğüslerinin formu çok güzel, bir savaşçı olduğu için vücudunda zerre fazlalık yok ve hatları harika kıvrımlara sahip……!

…… Açılın, sakin olmam lazım. Atmosfer çok önemli. Vahşi bir hayvana dönüşecek olsam bile pat diye üzerine atılmak hiç romantik olmaz. Önce bir sohbet etmemiz lazım. ……

Hah sahi ya, şundan bahsetmek iyi olur. Güzel bir fırsat bu. Söylesem iyi olacak. Ha bu arada, küçükken Noel için verdiğimiz sözü hatırladım.

diyorum Irina’ya.

Bunu duyan Irina, artık çekinmiyormuş gibi doğrudan bana bakıyor. Birlikte Noel Baba’yı alt edip hediyelerini paylaşacaktık!

Değil mi? Ben öyle söyleyince Irina o kadar seviniyor ki yüzünde kocaman bir gülümseme beliriyor.

Demek hatırladın.

Bunu sadece benim hatırladığımı, senin o sözü çoktan unuttuğunu sanıyordum.

Irina’nin gözleri bile yaşarmıştı. Sözümüzü hatırlamama o kadar sevinmiş görünüyordu ki.

Şey, aslında unutmuştum. Ama Noel hazırlıkları yaparken yavaş yavaş hatırlamaya başladım.

Evet, işin özü buydu. Irina ile birlikte çalışırken gözümün önüne bazı sahneler gelmeye başlamış, bu da anılarımı tetiklemişti. Ah evet, küçük bir çocukken çocukluk arkadaşımla, yani Irina ile yılın bu soğuk zamanlarında bir söz vermiştim.

Irina hatırladığı için hafifçe kıkırdamaya başladı.

Evet, o zamanlar gerçekten çok masumduk, ya da ne bileyim, her şeyden habersizdik desek daha doğru olur…… Ne kadar da çok çılgınca fikir bulurduk öyle. Seninle bir erkek çocuğu gibi oynadığım, hatta öyle düşündüğüm o günler gerçekten çok eğlenceliydi.

Küçükken Irina ile gerçekten çok fazla delice şey yaptığımızı düşünüyordum. Irina’yı tamamen erkek çocuğu sandığım için kızların hiç hoşuna gitmeyecek yerlere sürükler, öyle oynardım.

Kasabanın dışındaki parkın ormanına veya yıkık dökük mabetlere falan az gitmezdik hani.

Evet. Yanımıza böcek yakalama ağını alır, bisikletlerle uzak yerlere kadar sürerdik.

Uzak diyorsun ama çocuktuk işte, gidebileceğimiz en uzak yer yan kasabaydı……

Ama sanki yeni bir dünyaya adım atmışız gibi hissettirdiği için acayip eğlenceliydi.

Aynen, hiç bilmediğimiz bir kasabanın bakkalından aldığımız o şekerler gibi. Tadı hâlâ damağımda.

Evet! Marul-jirou ve ahtapot Micchan gibi şeyleri az yemedik hani.

Vay be, bunları bu kadar kolay hatırlayabilmeme inanamıyorum. Irina ile cidden ne çok oynamışım. Belki de mahallede benimle yaşıt tek kişi olduğu içindi, sanki akla gelebilecek her türlü şeyi birlikte yapmışız gibi hissediyordum. Noel anılarımız bile çocukçaydı. Tamamen saflık ve çılgınlıkla doluydu.

Ona içimi dökerek konuşmaya devam ettim.

Kız olduğunu anlayamadığım için üzgünüm. Ama bu mahallede benimle yaşıt olan ve birlikte o kadar çılgınlık yaptığım seni her zaman çok önemli bir dostum olarak gördüm……

Bunu söylediğimde Irina aniden başını öne eğdi.

………… Dostum, ha.

Irina kısık bir sesle böyle mırıldandı! Ah, galiba çuvalladım! Lafımı hemen düzeltmeliyim!

Y-Yani, çocukluk arkadaşım demek istedim! Özür dilerim…… Çocukluğunu seninle paylaşan tek kişi ben olmama rağmen.

Ama Irina kıkırdayarak başını tavana doğru kaldırdı.

Aklıma gelmişken, Rias-san bana bunu sormuştu.

Anlaşılan Rias, Irina’ya bir şeyler sormuştu.

Bana Ise’nin çocukluğunu anlatabilir misin lütfen?

İçten içe Ise-kun’un çocukluğunu bilen tek kişi olduğum için beni kıskandığından emindim. Bu yüzden Rias-san ile doğal olarak daha fazla sohbet etmeye başladım. Bir de baktım ki bana “Irina” diye hitap etmeye başlamış.

Ah, demek ikisi hiçbir çekince duymadan birbirlerine isimleriyle hitap edecek kadar bu şekilde yakınlaşmışlardı. Yani benim çocukluk anılarımı paylaşarak arayı yapmışlardı, ha.

Irina ciddi bir ifadeyle konuşmaya devam etti.

Dürüst olmak gerekirse Rias-san, Doğaüstü Araştırma Kulübü üyeleri arasında anlaşmakta en çok zorlandığım kişiydi. Sonuçta Ben Kilise tarafındayım, o yüzden normalde bir arada var olamayacağımız biriydi, biliyorsun değil mi? O—Gremory Hanesi’nin varisi, üst düzey bir Şeytan. Gerçek bir prenses olduğu için, Kilise’nin sıradan bir savaşçısı olan benimkiyle onun dünyasının çok farklı olduğunu hissediyordum. Bu yüzden onunla iletişim kurmak biraz zordu. Yine Kilise kökenli olan Asia-san ve Xenovia ile kaynaşmak çok kolay olmuştu ama.

…… Demek böyle sebepleri vardı. Dışarıdan bakıldığında aynı evde gayet iyi geçiniyor gibi görünseler de herkesin kendine göre çekinceleri varmış. Sadece ben fark edememişim.

Ama Irina sonra gülümsedi.

Fakat Rias-san ile konuştukça bir şeyi fark etmeye başladım. O da tıpkı benim gibi bir kızdı. Gülüyordu. Üzülüyordu. Sinirleniyordu. Ve mutlu oluyordu…… Benden bir yaş büyük olmasına rağmen, onun da benimle aynı yaşta bir kız olduğunu çok güçlü bir şekilde hissetmeye başladım. Sonra onunla daha çok dertleşir oldum. İletişim kuramadığım biri olmaktan çıkıp önce değerli bir yoldaşım, sonra da arkadaşım haline geldi.

…… Demek Rias ile Irina arasındaki ilişki ben farkında bile değilken değişmiş ve gelişmişti.

Irina’nın yüzü kızardı.

…… Rias-san ile yakınlaştıkça bir şeyi daha tekrar anladım. Ise-kun’un çocukluğunu Rias-san’a anlattıkça düşünmeye başladım…… “Bundan fazlasını anlatmak istemiyorum” ve “Bu anıyı sadece kendime saklamak istiyorum” diye……

Irina—bana doğru yaklaştı. Ondan biraz ötede oturuyor olmama rağmen, Irina ben anlamadan aramızdaki mesafeyi kapatmıştı.

Ah, şimdi anlıyorum, farkında olmadan ben—

Irina elimi tuttu.

…… I-Irina?

Kafam karışmıştı. Çünkü Irina aniden aramızdaki mesafeyi sıfırlamış ve elimi yakalamıştı!

Irina elimi yavaşça aldı—ve göğsüne doğru götürdü. Parmaklarım! Avucum! Yumuşacık bir hisle doluyordu! Bütün elim Irina’nın göğüslerine yapışmıştı!

Ah, Irina’nın yumuşacık göğüsleriiii! Pürüzsüz olmasının yanı sıra, bir Melek’in cildinden elime yayılan bu his beynimi şiddetle uyuşturuyordu!

Irina gözlerinde duygusal bir ifadeyle baştan çıkarıcı bir yüz şekline büründü. Her zaman masum takılan bir kızın bu kadar ateşli bir ifade takınabileceği hiç aklıma gelmezdi……!

…… Bu kadarını yapmama rağmen kanatlarim parıldamayacak gibi duruyor.

Irina’nın dediği gibi, sırtındaki kanatlar—hâlâ bembeyazdı! Normalde Irina böyle erotik şeyler yaptığında kanatları siyah ve beyaz renge bürünürdü. …… Yani bu oda gerçekten de bir Şeytan ile Melek’in bunu yapmasına izin mi veriyordu……?

Irina—sonra beni altına aldı! Yatağa uzandım. Irina da üzerime çıkacakmış gibi üstümde konumlandı. Geceliği omzundan kayıyordu ve o serpilmiş vücudu neredeyse tamamen gözler önüne serilmişti. Uzun kahverengi saçları yüzüme dökülüyor, burnuma ulaşan o mis gibi koku başımı döndürüyordu. …… Saçlarından gelen bu şampuan kokusu cidden aklımı başımdan alacak……!

Irina ardından mahzun bir yüz ifadesiyle mırıldandı.

Demek burada Ise-kun ile ayıp şeyler yapabiliyorum……

Irina’nın yüzü yavaşça yüzüme doğru yaklaştı. Bu gidişle Irina ve ben—

Yutkunurken aniden kapının açılma sesini duydum.

Şöyle bir baktığımda, kapı aralığından bakan gözler gördüm…… Hem de birden fazla! Kapının arkasından yüzlerinin yarısını çıkarmış, gözlerini dikmiş bize bakıyorlardı. Aralarındaki konuşmayı da duyabiliyordum.

…… Irina, sen büyümüşsün…… Gözyaşlarıma hakim olamıyorum……!

…… Xenovia-san, Irina-san gerçekten de şey mi yapacak……!

Xenovia ile Asia’ydı bu!

…… Bu oda tam anlamıyla ahlaksızca.

Böyle diyorsun ama sen de pürdikkat onları izliyorsun.

Koneko-chan ile Kuroka bile buradaydı!

…… Son zamanlarda bu konuyu Rias ile konuşuyorduk. Çömezimizin bu agresif atağını nasıl durduracağız acaba?

…… Edepsizce…… Çok müstehcen……

Bunlar da kesin Akeno-san ile Rossweisse-san’dı (o memleket şivesi modundaydı)!

…… Bu odayı da ben yönetmezsem program tamamen aksayacak gibi görünüyor.

Vay vay vay…… M-Melekler de mi böyle odalar yapıyormuş!

Ravel ile Le Fay de mi izliyordu yani!?

Ise, çiftleşiyor musunuz?

Ophis bile oradaydı! Çiftleşmek falan denir mi hiç ulan!

H-Hepiniz! Ne diye dikizliyorsunuz kızım siz!?

Bağırmaktan kendimi alamamıştım! Irina da kendine gelip panikle üstünü başını düzeltmeye başladı. Ama sonra Irina aniden kahkahayı bastı.

…… Rias-san’ın ne hissettiğini şimdi anlıyorum. Bu şartlar altında bunu yapmak imkansız gibi bir şey.

Irina bunu söyledikten sonra herkese döndü.

Aşk olsun ama size. Hepiniz bu odayı şöyle bir gezmek istiyor musunuz bakalım?

Böylece bebek yapma odasını turlama etkinliği başlamış oldu.

Ancak o zaman fark edebildim ki ilk bakışta anlaşılmasa da bu odada kendi banyosu ve buzdolabı bile vardı. Üstelik yatak kendi etrafında dönebiliyordu. Yastıklar bile altı üstü yedi farklı renkte ışık saçıyordu……

Michael-san, bu odaya hiç gereği olmayan ne kadar teknoloji varsa doldurmuşsun valla……

Bölüm 4

Ertesi gün—

Bütün sabahı antrenmanla geçirdikten sonra, öğleden sonra Noel projesinin işlerine koyulduk.

Ben, Asia, Xenovia, Irina, Rossweisse-san ve Irina’nın babası, bizim kasabadan iki durak ötedeki tren istasyonuna gittik.

Bu kasabadaki büyük elektronik mağazaları ve kitapçılar gibi çeşidi bol yerlerde hediyeleri incelemeye gelmiştik.

Nelerin popüler olduğuna bakıyor, mağaza görevlilerine ürünler hakkında sorular soruyorduk. Hep birlikte Noel için dağıtmaya henüz karar veremediğimiz hediyelerin bir kısmını seçmek için bu fırsatı kullanmaya karar vermiştik. Yeni ve kullanışlı bir hediye almak herhalde karşı tarafı daha çok mutlu ederdi. Mahalle sakinlerinin ne istediğini tek tek araştıramamış olmamız üzücüydü tabii……

Değerli vaktinizi bu işe harcattığım için hepinize çok özür dilerim.

Irina’nın babası bizden özür diliyordu.

Yok canım, bizim için de değişiklik oldu işte.

Haklı, Irina’nın babası. Normalde işimiz hep antrenman yapmak, bu yüzden buralara kadar gelmek güzel bir deneyim oldu.

Xenovia da ne ara böyle laf yapmayı öğrendi be! Öğrenci konseyi başkanı olmayı hedeflemeye başladığından beri kaptı herhalde bu işleri. …… Hayda, Xenovia benden daha normal biri olup çıkacak sanki! Benden potansiyel olarak farklı olduğu için, azıcık bir şey öğrenince hemen yetenekli bir kıza dönüşüveriyor! Ona kas kafalı kadın savaşçı dediğimiz günler sanki asırlar öncesinde kalmış gibi! Yok ya, savaşırken hâlâ kaba kuvvet kullandığını düşünüyorum ben!

Irina tuttuğu notları kontrol ettikten sonra konuştu.

Sırada kostümleri incelemek var. Hadi cosplay kostümleri satan dükkana geçelim.

Irina bunu söyleyip öne düştü.

Noel Baba kostümü ha. Aralarındaki çoğunluk kız olduğu için bu işe baya hevesli görünüyorlardı. Dürüst olmak gerekirse bir Noel Baba kostümünün ne farkı olabilir ki diye düşünüyordum. Ama bunu dile getirdiğimde—

Satılan yerlere bakmak bize güzel bir örnek olur!

Demişlerdi. Hmm, ellerine geçtiği için zaten incelemişlerdi, yani bunu bir örnek olarak kullanabilirlerdi…… Kızların kafasını anlamak gerçekten zor iş.

Yürürken Rossweisse-san aniden bana bir şey sordu.

Ş-Şey, Ise-kun. S-Sadece örnek olması açısından soruyorum ama…… Lütfen bunun sadece bir örnek olduğunu unutma, tamam mı?

Rossweisse-san bunu söylerken utangaç bir tavır takınmıştı.

Sence Ise-kun, kadınların giyeceği bir kostümde…… O klasik pantolonlar mı olmalı yoksa…… Bir etek mi?

Pantolon mu etek mi, ha. Yani bir kadın giyecekse eğer—

Ben sonuna kadar etekten yanayım! Üstelik minietek olursa fena mı olur, ben de coşarım işte! …… Yani bence Noel Baba kostümünde Rossweisse-san’a bir etek çok yakışır.

Ben böyle deyince Rossweisse-san’ın yüzü kıpkırmızı oldu.

! Y-Yapma ama! B-Bir kıza öyle düşünmeden pat diye böyle şeyler söylenmez ki!

B-Bana kızdı iyi mi! Hem de o memleket şivesiyle! Ama sonra hafifçe öksürerek alçak sesle mırıldandı.

An-Anladım. Etek, etek demek. …… Bacaklarımı ince gösterir mi acaba…… Şimdi hazırlamaya başlasam yetişmez sanırım…… Büyü yapıp öyle görünmesini mi sağlasam ki? Ama ninem böyle yapsan bile bir erkeğin gözünü boyayamazsın demişti……

…… Auros Akademisi’ndeki savaştan beri Rossweisse-san da benim zevklerimi sormaya başlamıştı. Gerçi her seferinde sadece örnek olması açısından fikrimi aldığını söylüyordu ama……

Dükkana doğru giderken yağmur bastırdı. Sağanak yağmura dönüşünce biz de sığınmak için yakındaki parkta bulunan bir çardağa geçtik.

Yanımıza hiç şemsiye almamıştık.

Yağmur dinene kadar bekleyelim.

Rossweisse-san böyle deyince hepimiz onun bu teklifini kabul ettik.

Joker Dulio yanımızda olsaydı yağmuru tek hamlede kolayca kontrol altına alabilirdi……

Xenovia bunu iğneleyici bir tonla söyledi…… ama hava durumunu öyle rastgele kontrol etmemek gerekirdi. Dulio için bu mümkün olabilirdi ama acil bir durum olmadıkça onun da böyle bir şey yapacağını sanmıyordum.

Hepimiz çardakta beklerken, yağmurun içinde yürüyen birinin ayak seslerini duyduk.

Öne doğru baktığımda— yağmurun altında şemsiyesiz duran bir adam vardı. Siyah uzun saçlı bir adam. Adamın elinde ne tuttuğunu görünce alarm durumuna geçip tetikte beklemeye başladık.

…… Çünkü elinde meşum bir his yayan bir kılıç tutuyordu.

Kaos Tugayı (Qlippoth) mı……?

Xenovia başka boyuttan Ex-Durandal’ı çıkarırken böyle dedi. …… Yağmur yağsa bile burası hâlâ sivillerin kullandığı bir parktı. Üstelik gündüz vaktiydi. Aşırı bir hamle yapmak sadece dikkat çekmemize yaramazdı! Yine de ona öylece yenilecek değildik, ayrıca bize yönelttiği öldürme kastı tamamen gerçekti!

Ona karşı savunma pozisyonu aldık ama aramızdan biri adamın belirmesiyle tam anlamıyla şoke olmuştu.

Irina’nın babasının bütün vücudu titriyor, adama sanki gözlerine inanamıyormuş gibi bakıyordu.

…… O-Olamaz……! Senin burada ne işin var……!?

Irina’nın babası bunu titreyen bir sesle söyledi. Adam—tüyler ürpertici kocaman bir gülümseme takındı.

…… Görüşmeyeli uzun zaman oldu. Shidou-san. …… Ya da artık sana “Büro Başkanı” Shidou mu demeliyim?

Adam elimizdeki kılıcın yaydığı dalgayı artırarak üzerimize doğru yürümeye başladı! Ondan yayılan o aura normal değildi. Dikkatsizce yaklaşırsak başımızı belaya sokacak bir şeyler vardı bu işte!

Irina’nın babası öne doğru bir adım atıp bağırdı.

Demek sensin, Yaegaki-kun……!

Evet, bana bu fırsat verildi. Sana cezanı kesmeye geldim.

O anda—. Adam öne doğru fırladı! Hareketlerini gözlerimle takip ettim ve varlığını tüm vücudumla hissetmeye çalıştım!

Adam—hiç ses çıkarmadan aramızdaki mesafeyi kapattı ve kılıcını yan taraftan bize doğru savurdu! Anında karşılık verdik. Irina, Asia ile babasını arkaya çekti. Xenovia ve ben sırasıyla Kutsal Kılıç ve zırhlı eldivenimizle düşmanın saldırısını engelledik. Rossweisse-san’ın yaptığı savunma büyüsü sayesinde Xenovia ve benim savunmam tavan yapmıştı.

Ancak artırılmış savunmamıza rağmen saldırının yarattığı o muazzam yıkım hissini hâlâ duyabiliyorduk……! Zırhımı giymediğim için olsa gerek, kılıcının darbesiyle geriye doğru savruldum! Xenovia darbeyi almasına rağmen olduğu yerde durmayı başardı ve adamla kılıç tokuşturmaya başladı!

Xenovia, Kutsal Kılıç’ın özelliği sayesinde yüksek bir hıza ulaşmıştı. Çıplak gözle görülemeyecek kadar hızlı savrulmalar adama yöneltiliyordu—ama adam Xenovia’nın saldırılarına onları engelleyip karşı atağa geçerek yanıt veriyordu!

! Xenovia ile başa baş kılıç tokuşturabiliyor! Xenovia’nın her bir saldırısında yıkım özelliği vardı. Ama adam sanki bunu önceden kestirebiliyordu. Doğrudan darbe almıyor, hamleleri bertaraf ederek onunla arasındaki mesafeyi kapatıyordu! Xenovia da kıl payı sıyrılarak hayati bir darbe almaktan kurtuluyordu. Ama kıyafetlerinin çeşitli yerleri yırtılmıştı. Adamın sıyrıldığı o yıkım dolu saldırılar, parkın zemininde delikler açarak etrafı darmadağın ediyordu.

Xenovia!

Irina arkadan ışık okları fırlattı ama adam bir yandan Xenovia ile uğraşırken bir yandan da kılıcıyla okları savuşturdu!

Ben de hemen Denge Bozan (Balance Breaker) moduna geçtim. Ejderha Atışı’mı (Dragon-Shot) fırlatabileceğim bir açık aramaya başladım…… ama görünüşe göre bu adam sıradan bir suikastçı değildi. En ufak bir açık bile bulamıyordum. Xenovia ile kılıç tokuştururken bile gözü benim ve Rossweisse-san’ın üzerindeydi, bu yüzden savunmasını kırabileceğimiz bir durumda değildik.

Xenovia bağırdı.

Bu kılıç savuruşu! Bu bir Şeytan Çıkarıcı’nın öğreneceği türden bir şey. …… Sen Kilise’den bir savaşçısın, değil mi?

Adam, Xenovia’nın sorusu karşısında soğuk bir şekilde gülümsedi.

Öyleyim, gerçi “eski” demek daha doğru olur.

Babasını arkaya götüren Irina, seri üretim bir Kutsal Kılıç ile pozisyon alarak bağırdı.

Hey, sen! Babamın peşinde ne işin var!?

Irina’nın beyaz kanatlarını görünce tüyler ürpertici bir şekilde “kukuku” diye güldü.

…… Demek kızın bir Melek, ha? Cidden, bu sana Cennet’ten verilmiş bir lütuf olmalı. Yoksa beni ve onu öldürerek kazandığın ödülün bu olduğunu mu söylüyorsun……!

Adamın öldürme arzusu—içindeki nefret giderek artıyordu. …… Onu ve kendisini mi öldürmüş? Ne demek istiyor bu adam……?

Irina’nın babası bunu duyunca bir şeyleri anlamış gibi görünüyordu.

Yoksa Smith ve Todoroki’yi öldüren kişi…… ve o zamanki ekip üyelerini katleden sen miydin……!?

Adam kahkahayı bastı.

…… Bir tek sen kaldın, Büro Başkanı Shidou.

Xenovia ile dövüşüyor olmasına rağmen bütün dikkati Irina’nın babasının üzerindeydi. Ondan yayılan çok güçlü bir nefret aurası hissedebiliyordum. Hayır, adamdan taşan şey öfkenin ta kendisiydi. Bütün vücudunun bu öfkeyle kaplandığı söylenebilirdi. Irina’nın babasına karşı içinde nasıl bir nefret besliyordu böyle?

İkisinin arasına girip adama sordum.

Dur bir dakika! Neler olduğunu bilmiyorum ama bir insana aniden saldırmanın sebebi ne!?

…… Kenara çekilir misin? Bu bir intikam. O adamı öldürürsem içimdeki nefret az da olsa nihayet sönecek.

…… İntikam mı? Irina’nın babası da kederli bir ifade takındı ve bunu inkar etmedi.

Adam gözlerini bana dikti ve ciddi bir çehreye büründü.

Kızıl Ejder İmparatoru, ha. Görünüşe göre bu kılıcın gücünü serbest bırakmaktan başka çarem kalmadı. …… Nasıl olsa bütün bu alan izole bir bölgeye dönüştürüldü.

Adam bunu söyledikten sonra tüm dikkatini elinde tuttuğu kılıca yoğunlaştırdı. O anda, kılıcın keskin tarafından yayılan meşum aura muazzam bir şekilde arttı ve etrafındaki alanı değiştirmeye başladı! Adamın üzerine yağan yağmur daha ona temas edemeden buharlaşıyordu.

Adamın tuttuğu kılıçtan, devasa ve kapkara kötücül bir varlık somut bir biçim almaya başladı. Kılıçtan beliren şey –— sekiz başlı devasa bir Ejderha’ydı! Gözlerinden kanlı yaşlar dökülüyor, ardına kadar açılmış kocaman ağzı sivri dişlerini sergiliyordu.

…… Bir kılıcın içinden Ejderha mı çıktı……! Kılıçtan çıkan sadece sekiz kafasıydı ama buna rağmen hâlâ devasaydı! Sadece sekiz kafa olmasına rağmen uzunluğu on metreden fazlaydı! Kafaların her biri sanki kendi aklı varmış gibi bağımsız hareket ediyordu.

Irina’nın babasının dili tutulmuştu.

! …… Yaegaki-kun, o-o kılıç……!

Yaegaki denen o kılıç ustası adam, içinden sekiz kafa çıkan kılıcın namlusunu okşadı.

…… İlahi Ruhani Kılıç “Ama-no-Murakumo-no-Tsurugi”. Gerçi şu anda modifiye edildiği için bu hale geldi.

Ama-no-Murakumo-no-Tsurugi!

Bunu daha önce duymuştum! Japonların o ünlü kutsal kılıcı olduğundan emindim. Duyduğuma göre kılıç şu anda kırıktı ve tamir edilme aşamasındaydı…… Ama içinde bir Ejderha’nın barındığını ilk defa duyuyordum! Dahası, bu meşum his bir kutsal kılıca değil, daha çok bir iblis kılıcına aitti!

Şimdiye kadar sessizliğini koruyan Ddraig zihnime seslendi.

[…… Ortak, o bir Kötücül Ejderha.]

Kötücül Ejderha mı!

Tahmin etmiştim. O kötücül aura öyle tehlikeliydi ki aklıma sadece bir Kötücül Ejderha gelebilirdi.

[O kılıcın içinde barınan şey Kötücül Ejderha’nın ta kendisi. Ve bu zehirli aura……]

Görünüşe göre Ddraig bu auraya hiç yabancı değildi……

Irina birden bağırdı.

Ama-no-Murakumo-no-Tsurugi’nin kırık olduğu ve tamir edildiği söyleniyordu!

İşte bu yüzden tamir edildi ya. Çok fazla değişmiş olsa da…… Yamato-no-Orochi’den çıkan bir kılıcın yine aynı Ejderha tarafından ele geçirilmesi…… Sizce de son derece manidar ve harika değil mi?

Yaegaki sonra kılıcını bize doğru yöneltti.

İçimdeki nefret ve bu kılıca hapsedilmiş efsanevi Kötücül Ejderha “Zehirli Kan Ejderi” Yamata-no-Orochi’nin kötücül arzusu— ikisini birleştirip hepinize cezanızı keseceğim!

Bunu söyleyen Yaegaki, Kötücül Ejderha’nın ele geçirdiği kılıcı var gücüyle savurdu!

Sekiz kafa birden üzerimize çullandı! Her birinin kendi bilinci olduğu için olsa gerek, kafalar kılıçtan uzayarak her birimize ayrı ayrı saldırdı!

Kahretsin!

Rossweisse-san kendisine doğru hücum eden Kötücül Ejderha kafasını engellemek için savunma büyü çemberini aktif etti ama gücüne dayanamayıp geriye doğru savruldu!

Xenovia’nın peşinde olan kafa ise onu ısırarak öldürmek istercesine sivri dişlerini gösterip vahşice saldırdı!

Ha!

Xenovia geriye sıçrayarak kutsal kılıcının tek bir darbesiyle kafayı parçaladı—ama kafa anında kendini yeniledi!

! Kafa kendini mi yeniledi!?

Şaşırmaya bile vaktim yoktu çünkü başka bir kafa ışık hızıyla bana doğru geliyordu! Ddraig içimde adeta haykırdı!

[Ortak! Yamata-no-Orochi’nin zehri çok tehlikelidir! Ne pahasına olursa olsun dişlerine veya zehrine temas etme!]

Zehir mi—. Aklıma bir an Samael geldi ama bunun onunki kadar güçlü olduğunu sanmıyordum. Yine de neticede bir Kötücül Ejderha’nın zehriydi. Bu saldırıyı doğrudan göğüslememe imkan yoktu!

Sağ kolumda aura toplayarak o devasa aura kütlesini anında fırlattım!

Devasa bir Ejderha Atışı (Dragon-Shot)!

Yamata-no-Orochi’nin birkaç kafası, büyü gücümden oluşan saldırımın hedefi olarak anında uçup gitti. Ama sanki hiçbir şey olmamış gibi tekrar yenilendiler!

Bunun sonu gelmeyecek! Doğrudan kullanıcısını mı hedef alsam!? Düşmana baktığımda, Kötücül Ejderha’nın kafalarının adamı korurcasına etrafını sardığını görebiliyordum. …… Demek onu hedef alacağımızı çoktan tahmin etmişti, ha!

Yine de bu Ejderha kafalarının dayanıklılığı ne olursa olsun, hepsini kolayca uçurabiliriz! Hepsini tek bir atışta patlatıp geçmem yeterli!

Ejdercikler!

Mücevherlerimin her birinden Börü Wyvern Ejdercikleri (Dividing Wyvern Fairies) çıkardım. Onlara emrimi verdiğimde, Wyvern’lar havada rastgele yönlere uçuşarak adamın etrafını kuşattı. Wyvern’lar zaman zaman düşmana yüksek hızla saldıracaktı. Gerçi adam genellikle bu saldırılardan sıyrılıyordu.

Ama hazırlıklar tamamdı. Bununla birlikte Ejderha Atışlarımı (Dragon-Shot) yansıtıp güçlendirerek düşmanları anında hak edebilirdim!

Ise-san!

Asia adımı haykırdı. Nedenini biliyordum. …… Kendimi çok fazla zorlamamamı söylüyordu.

Evet, Euclid ile olan son dövüşümde Longinus Smasher’ın kilidini açmışım bir kere. O saldırının etkisi hâlâ üzerimdeydi. …… O saldırı son derece güçlü ve tehlikeli olduğu için içimdeki Ejderha gücünün büyük bir kısmını tüketmişti. Yani Wyvern’ları kullanarak gücümü katlamak şu anki halime aşırı yük bindirecekti. Denge Bozan (Balance Breaker) modundayken güç toplamak (boost) dayanıklılığım için sorun olmazdı ama güç toplamaya ek olarak Wyvern’ları da kullanmak mevcut durumumda beni çok zorlardı.

Ddraig’e göre tamamen şarj olması için bir ay beklemem gerekiyordu. Bu da mükemmel durumumdayken bile Wyvern’ları ve Longinus Smasher’ı tekrar kullanabilmemin vakit alacağı anlamına geliyordu. Ayda tek bir atış. Buna pahalı bir bedel mi demeliydim yoksa ucuz mu? Duruma göre değişirdi tabii ama şu anki halim için yine de oldukça iyi bir güçtü. Böylesine güçlü bir saldırının kilidini açmıştım. Ama başım beladayken kullanamayacaksam bir anlamı kalmazdı ki!

Ejderha Atışımı hafifçe fırlattım! Büyü gücünden oluşan mermi Wyvern’lardan birine çarparak yansıdı ve rotasını değiştirdi! Kötücül Ejderha’nın kafalarından biri savunmasını boşladı ama başka bir kafa anında tepki verip mermiyi ısırarak yok etti!

Birden fazla kafa bu şekilde bağımsız hareket edince, biri başarısız olduğunda diğeri onu tamamlayabiliyordu. Üstelik Kötücül Ejderha hamlelerimize giderek daha iyi karşılık vermeye başlamıştı! Rossweisse-san’ın büyüsüyle yaptığı buz okları da savuşturuluyor, Xenovia’nın kılıç darbesi ise tam vuracağı sırada kaçırılıyordu! Seri Ejderha Atışlarım bile onun devasa alev püskürtmesi karşısında eriyip gidiyordu!

!

Gözlerimin önünde şüphe uyandıran bir görüntü belirdi. Kafalardan biri—toprağın altına daldı!

İçimde kötü bir his belirdiği için Asia’ya doğru bağırdım!

Asiaaaaaa! Fafnir’i çağırrrr!

Asia hemen Ejderha Kapısı’nı açmaya çalıştı ama Kötücül Ejderha’nın toprağı kabartarak yerin altından ilerlediğini görebiliyordum!

İzin vermem!

Xenovia kutsal kılıcından muazzam bir aura saldı. Kutsal aura, yerin altından ilerleyen Kötücül Ejderha’yı kusursuzca biçti! Ama darbe almasına rağmen hâlâ baş döndürücü bir hızla ilerliyordu!

[Ortak! Somut bir biçim almış bir Kötücül Ejderha, güçlü bir iradeye sahipse kafası kopsa bile hareket etmeye devam edebilir!]

! Kahretsin! O kafanın ilerlediği yön! Doğrudan Asia ve Irina’nın babasına doğru gidiyor! Asia’nın ejderha çağırması yetişmeyecek!

Xenovia ve ben durumu anında kavrayıp o tarafa doğru atıldık. Ancak Yamata-no-Orochi’nin birkaç kafası öne doğru uzanarak yolumuzu kesti!

Çekilin önümden! Yolumdan çekil!

Kafaları zorla bertaraf ettik. Ama adam delice bir kahkaha patlattı!

Hahahahahahahaha! Benim öfkem ve Cleria’nın intikamı! Sizin ruhunuzla bu hesabı kapatacağım!

Kötücül Ejderha’nın kafası topraktan fırladı! Rossweisse-san büyü çemberini tam onun önüne yönlendirdi!

Buna izin vermeyeceğim!

O büyü, Kötücül Ejderha tam Asia ve Irina’nın babasına çarpmadan hemen önce hedefi vurdu. Kötücül Ejderha’nın kafası ufalanıp dağıldı. Ancak dişlerinden biri fırlayarak—Irina’nın babasının omzunu sıyırıp geçti.

Ah……!

Irina’nın babası omzundan darbe almıştı. Asia hemen yarayı iyileştirmeye çalıştı—ama Yaegaki denen o adam o kadar mutlu oldu ki gözlerinden yaşlar boşanmaya başladı.

…… İşte böyle. Olması gereken de buydu zaten. Evet, acı çek. Çekebildiğin kadar acı çek.

Yaranın Asia’nın Kutsal Ekipmanı ile iyileşmesi gerekirken, Irina’nın babası dizlerinin üzerine çöktü ve vücudu şiddetle titremeye başladı.

—Zehir!

Baba!

Irina babasındaki bu değişimle panikledi ama anında Yaegaki’nin önüne dikildi!

…… Babama saldırmaya nasıl cüret edersin?!

Irina’nın öfkeyle titrediğini gören adam tatmin olmuş bir ifade takındı.

…… Bak işte böyle. Anladın mı şimdi? Öfke budur işte. Sevdikleri zarar görenlerin hissettiği o duygu. Bir Melek olsan bile, ailen zarar gördüğünde öfkeni bastıramıyorsun, değil mi?

…………!

Irina karşılık veremedi. Adam ise sadece kötücül bir şekilde gülümsedi.

! Başkalarına ait bir aura buraya doğru yaklaşıyordu. O tarafa baktığımda Akeno-san, Kiba, Koneko-chan ve Gasper’ı gördüm!

Tehlikeli bir auranın tespit edildiği haberini alır almaz buraya uçtuk!

Doğaüstü Araştırma Kulübü tam kadro buradaydı. Adam bunu görünce geriye doğru yalpaladı. Arkaya sıçrayıp aradaki mesafeyi açtı.

…… Daha fazla kalırsam kimliğim tamamen açığa çıkacak.

Adam böyle diyerek Irina’nın babasına doğru bağırdı.

Büro Başkanı! Senden, Cennet’ten ve Bael Hanesi’nden intikamımı mutlaka alacağım! Hiçbirinizi asla affetmeyeceğim! Kesinlikle affetmeyeceğim!

Hemen ona ulaşmaya çalıştık ama anında ayaklarının altında bir ışınlanma büyü çemberi belirdi.

Işığın içinde kaybolurken adam bize doğru bağırdı:

Hepinizin içinde yaşadığı Kuou kasabası denen o cennet, pek çok fedakarlık sayesinde kurulmuş bir dünyadır! O kasabayı miras alan ve aynı zamanda Bael Hanesi’nin kanını taşıyan Şeytan ile onun hizmetkarları… Bunu aklınıza iyi kazıyın!

Büyü çemberinin üzerindeki armayı görünce nihayet bir sonuca vardım. Bu ışınlanma büyü çemberi… Qlippoth’a aitti. O adam… Qlippoth tarafından gönderilmiş bir suikastçıydı.

High School DxD

High School DxD

ハイスクールD×D, 하이스쿨 DXD
Puan 8.6
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2008 Anadil: Japonca
Ben, Hyoudou Issei, lise 2. sınıf öğrencisiyim ve yaşım kız arkadaşım olmadığı yılların sayısına eşit. Ve benim gibi birinin kız arkadaşı var! Üzgünüm arkadaşlar, yetişkin olma yolunda sizden önce ben yürüyeceğim! - Böyle olması gerekiyordu, ama neden kız arkadaşım tarafından öldürüldüm!? Ben hala bir şey yapamadım! Bu dünyada hiç Tanrı yok mu!? Ve beni kurtaran kişi okulumdaki en güzel kız, Rias Gremory-senpai. Şok edici gerçeği ondan öğrendim. O bir Tanrı değil, bir Şeytan. "Bir Şeytan olarak yeniden doğdun! Benim için çalış!" Senpai'nin göğüslerinin ve ikramlarının cazibesine kapılarak reenkarne olmuş bir Şeytan olarak hayatım başladı. Yani "Okul Hayatı×Aşk Komedisi×Savaş Fantezisi" burada sadece agresif ve dünyevi arzularla başlıyor!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla