DEMEK BABAM bütün bunlar karşısında böyle hissetmiş, ha?
Heh.
O zamanlar babamın her konuda son sözü söyleyen, her an tetikte olan ve daima haklı çıkan biri olduğuna emindim. Ama böyle biri olması mümkün değildi ki. Anne babalar çocukları için ne yapabileceklerini düşünüp durur ama sonuçta onlar da insan. Kusursuz değiller. Hata yapıyorlar; bazen verdikleri kararın nedenini kendileri bile bilmiyorlar. Bu bakımdan hepimiz aynıyız.
Ölümünün üzerinden çok zaman geçti ama bunları düşününce onu çok daha iyi anlıyor, kendimi ona daha yakın hissediyorum. Bütün bu olanlarla gerçekten boğuşmuş. Her şeyi onunla konuştuğumu sanıyordum ama demek ki ona hâlâ tozpembe gözlüklerle bakıyormuşum.
Bana hep çok uzak görünürdü. Bunun bir sebebi evde pek bulunmamasıydı; bir sebebi de herkesin ona duyduğu büyük saygıydı. Annelerimiz bir yana, yakın olduğum yetişkinler de ona saygı duyardı. Bay Bıyıklı Orsted, okuldaki başöğretmen ve müdür mesela… Hatta o zamanlar yanına bile yaklaşamayacağım kadar güçlü olan Bıyıklı Kuzey Tanrısı Kalman III, şu yıldırım budalası bile. Kendine fazlasıyla güvenen o kalın kafalının babam hakkında bir kez olsun kötü konuştuğunu duymamıştım. Kısacası, tanıdığım bütün o olağanüstü insanlar babama saygı duyuyordu.
Ama anlattıklarına bakılırsa pek de iyi bir baba değilmiş, diyebilirsiniz.
Haksız sayılmazsınız. Şimdi geriye dönüp bakınca ben de aynı fikirdeyim. Bize yeterince sıkı davranmıyordu. Bir hata yaptığımda beni hiç azarlamazdı. Sadece gülümser, bir dahaki sefere daha dikkatli olmamı söylerdi.
Mesela bir gün çalışma odasında oynarken figürlerinden birini düşürüp kırmıştım. Onu en yakın arkadaşı, Bıyıklı Zanoba Şirketi’nin başkanı hediye etmişti. Yani çok kıymetli bir hediyeydi. Bana kızacağından emindim. Bıyıklı Beyaz Anne kesinlikle kızmıştı. Bıyıklı Kızıl Anne kıçıma şaplağı indirmiş, Bıyıklı Mavi Anne de soğuk bir sesle beni azarlamıştı. Özür dilemek için babamın karşısına çıktığımda öfkesine hazırlamıştım kendimi ama bana hiç bağırmadı.
“Özür dilediğin için seninle gurur duyuyorum. Bir dahaki sefere daha dikkatli ol,” deyip başımı okşadı.
Bütün o gerilim boşa çıktı, değil mi?
Bıyıklı Lucie, yeteneksiz olduğumuz için bizden bir şey beklemediğini söylerdi. O zamanlar haklı olabileceğini düşünüyordum. Aslında ben sadece babamdan çekiniyordum. Bıyıklı Lucie onun takdirini kazanmak için çok çalışıyordu ama ben bunu yapamıyordum.
Babamla birlikte banyo yaptığımız bir günü hatırlıyorum. Onun gibi biri bile banyoda gevşiyordu. Başını küvetin kenarına yaslamış, boylu boyunca uzanmıştı.
“Oh, ne güzel geldi,” diye iç çekti.
Evde sık sık rahatına bakardı ama benim gözümde yine de her zamanki heybetli hâlinden bir şey kaybetmezdi. Belki de banyoda ona öylece bakakalmamın sebebi buydu. Beni fark etmiş olmalı ki biraz mahcup bir hâlde doğruldu. Küvetin köşesinde suyun içinde oturan benimle göz göze gelip konuşmaya başladı.
“Öhöm. Bıyıklı Arus, artık saçını kendin yıkayabiliyor musun?”
“Evet. Gördüğünüz gibi kendi kendime yıkanabiliyorum.” Babamla konuşurken kendiliğimden daha saygılı bir üsluba geçiyordum.
“Doğru ya, on yaşını geçtin bile. Zaman ne çabuk geçiyor,” dedi yumuşak bir gülümsemeyle.
“Şu an kılıçta Orta seviyedeyim ama yakında İleri seviyeye çıkabileceğim. Büyüde hâlâ Acemi seviyedeyim ama artık Sözsüz Büyü kullanabiliyorum.”
“Anlıyorum, anlıyorum. Derslerin ve eğitimin önemli ama kendini fazla zorlama. Bedenini ve zihnini yıpratırsan bütün çaban boşa gider.”
Bunu duyunca bir şeyin farkına vardım: Bıyıklı Lucie haklıydı. Babam bizden hiçbir şey beklemiyordu. Ne de olsa benim yaşımdayken çoktan Kutsal derecede bir su büyücüsü ve Orta seviye bir kılıç ustası olmuştu. Biz onun o yaşlardaki hâlinin çok gerisindeydik. Gerçekten de bizden bir beklentisi yoktu. Bunu fark etmek beni epey üzmüştü.
“Vay be… Demek on yaşına geldin bile,” dedi babam.
“Şey, bu önemli bir şey mi?” diye sordum.
“Yok. Sadece, geçenlerde Asura Krallığı’na gittiğimde Kraliçe Bıyıklı Ariel seninle kızının nişanlanmasını istediğini söyledi de.”
“Nişanlanmak mı?”
“Evet. Oradaki soylular, çocukları on yaşına gelir gelmez evlilik konuşmaya başlıyor.” Babam bir şeyden emin olmuş gibi başını birkaç kez salladı. “Eminim bundan sonra böyle çok teklif alacaksın.”
“Gerçekten mi?”
“Bıyıklı Eris’e çekmişsin, yakışıklı çocuksun. Kızların gözdesi olacağına eminim.”
Ben bunu istemiyorum, diye düşündüm.
“Ama bak Bıyıklı Arus, şunu açıkça söyleyeyim. Kızların senden hoşlanması, onlara birer eşya gibi davranabileceğin anlamına gelmez. Bir kızı ağlatırsan baban sana kızar.”
Bir an duraksayıp “Tamam,” dedim. Babamın kızgın hâlini gözümde bile canlandıramıyordum.
O konuşma sayesinde bir şeyin farkına vardım: Benim de böyle bir ilişki yaşamam çok uzak değildi. Kiminle birlikte olmak istediğimi düşününce gözümün önüne Bıyıklı Aisha’nın yüzü gelmişti. Ona aşkımı itiraf etmemin sebebi de bu duygulardı.
O zamanlar anlamıyordum. Hayatım boyunca beni o korumuştu; benim onu nasıl koruyacağıma dair en ufak bir fikrim yoktu. Bıyıklı Kızıl Anne, değer verdiğim insanı korumam gerektiğini söylemişti ama Bıyıklı Aisha’yı korumak nasıl bir şeydi?
Ama konudan saptım. Evden ayrıldıktan sonra ne yaptığımdan söz ediyorduk.
Evden kaçtıktan sonra birkaç Işınlanma çemberini kullanarak Milis Teokrasisi’ne geçtik. Ardından birkaç gün at arabasıyla yolculuk edip bir nehir kıyısındaki köye vardık. Gideceğimiz yer, köyün dışındaki küçük bir evdi. Bıyıklı Aisha’nın çeşitli ülkelerde hazırladığı sığınaklardan biriydi bu.
Güzel bir yerdi, anlatamam. Nehir ışıl ışıl parlıyor, her yan yemyeşil görünüyordu; üstelik sessiz sakindi. Bıyıklı Aisha evi temizleyip toparlayınca yeni gibi oldu. Biraz sapa bir yerdeydi ama azıcık bakımsız da olsa rahatça işleyebileceğimiz bir tarlamız vardı. Yakındaki ormanda avlanabiliyordum. Köye gidip takas yoluyla ihtiyacımız olanları alabilirdik. Bıyıklı Aisha insanlarla kolayca kaynaştığından köylülerle de kısa sürede iyi geçinmeye başlayacaktı. Bu ev ikimize fazlasıyla yeterdi.
Orada birlikte yaşayacağımızı düşününce işin ciddiyetini nasıl kavradığımı hâlâ hatırlıyorum. Bıyıklı Aisha’ya destek olmak için elimden geleni yapacaktım. Onu koruyacaktım. Zaten yolda canavarlarla ya da haydutlarla karşılaştığımızda öne atılıp dövüşmüştüm. Daha küçükken olduğu gibi korkudan dizlerimin bağı çözülmüyordu artık.
Küçüklüğümden beri kafama kazınan kılıç teknikleri canavarlara ve haydutlara karşı işe yarıyordu. Bıyıklı Aisha’yı gerçekten koruyabildiğime dair inancım da giderek güçleniyordu. Şansımıza, peşimizden gelen olmadı.
Bu kitabı yeniden okuyunca Bıyıklı Mavi Anne’nin bizi korumak için perde arkasında ne kadar uğraştığını iyice anladım. Efendi Bıyıklı Perugius ya da Bay Bıyıklı Orsted aramalara gerçekten yardım etseydi hemen bulunurduk. Doğrusu, Bay Bıyıklı Orsted’in babamın değil de bizim tarafımızı tutmasına şaşırmıştım. Konu babam olunca hep yumuşardı. Belki de doğru kelime bu değil. Daha çok, birbirlerine yakınlardı diyelim.
İlk ayı korku içinde geçirdiğimi hatırlıyorum: Babam bizi bulacak. Çok kızacak ve bizi eve götürecek.
Bir ayın sonunda bu korku silinip gitmişti.
Çok mutluydum. Sevdiğim kadınla, Bıyıklı Aisha’yla birlikte hayatımız başlamıştı. İlk günlerde evi onarıyor, temizliyor, ihtiyacımız olan eşyaları alıyorduk. Geleceğe dair içimiz umut doluydu.
Günlük ihtiyaçlarımızı düzene koyduktan sonra her sabah birlikte kahvaltı ediyor, öğleden sonraları da Bıyıklı Aisha’nın bana bulduğu işleri yapıyordum. Yaşım hâlâ küçüktü ama kılıçta ve büyüde fena sayılmazdım. Bu yüzden yapabileceğim epey iş vardı. Gerçi bunda Bıyıklı Aisha’nın bana uygun işleri seçmesinin de büyük payı vardı herhâlde.
Çalışırken kılıç ustalığımı ve büyümü geliştirmeye de devam ettim. İşlerden arta kalan zamanlarda egzersiz yapıyor, kılıç sallıyor ve Sözsüz Büyü çalışıyordum. Bunda hep zorlanmıştım. Eğitimde öğrendiklerimi gerçek dövüşlerde uygulamak, tecrübe kazanmak için birebirdi. Geceleri de sevişiyorduk.
Ne, ayrıntıları mı istiyorsunuz? Asla, anlatmaya utanırım! Bu ihtiyarın gençliğinde ne yaptığını niye dinlemek isteyesiniz ki? Hadi ama, siz ikinizin de konuşamadığınız ya da konuşmak istemediğiniz konular vardır, değil mi?
Şimdi geriye dönüp bakınca o günlerin gerçekten huzurlu bir balayı dönemi olduğunu söyleyebilirim. Ama işte… İçimin bir köşesinde hep aynı soruyu soruyordum: Böyle yapmamız gerçekten doğru mu?
Fark etmediğim şey, Bıyıklı Aisha’nın da aynı duyguyu yaşadığıydı. Böyle şeyleri gizlemekte her zaman iyiydi. Ben de o zamanlar bir aptaldım, anlayamamıştım.
Kulağa bahane uyduruyormuşum gibi geliyor, değil mi? İçten içe hâlâ Bıyıklı Aisha’nın her şeyi halledeceğini düşünüyordum. Ona bel bağlıyordum. Bu yüzden giderek yıprandığını görememiştim.
Bu kadar kalın kafalı olmam komiğinize mi gidiyor?
Kendimi savunmaya niyetim yok ama siz de ağzınızı açmasanız, birinizin bir derdi olduğunu ötekinin fark edeceğinden şüpheliyim. En fazla keyfinin kaçtığını düşünürsünüz. Belki onu üzecek bir şey mi yaptım diye merak edersiniz, o kadar.
Bir şeylerin yolunda gitmediğini fark etmem gerektiği şimdi apaçık ortada. Bıyıklı Aisha dâhi de olsa kendini alışık olmadığı bir durumda bulmuştu: İdealleriyle gerçekler, duygularıyla mantığı arasında sıkışıp kalmıştı. Hiçbir şey planladığı gibi gitmemişti. Yeni hayatımıza uyum sağlayamadıkça daha da karamsarlaşıyor, kendini kapana kısılmış hissediyordu.
Ne kadar zeki ve temkinli olursa olsun Bıyıklı Aisha da kusursuz değildi. O da başarısız olabilirdi. Pek sık başına gelmezdi; başkalarına kıyasla çok daha az hata yapardı. Zekâsı sayesinde hayatı boyunca pek çok başarısızlıktan sıyrılmıştı ama zaman zaman onun da başına geliyordu.
Bıyıklı Aisha bu kez bununla baş edememişti.
Belki, sadece belki, biraz daha akıllı ya da biraz daha büyük olsaydım…
Aile toplantısı bitip Bıyıklı Aisha birlikte kaçmayı önerdiğinde onu durdurabilirdim. Şöyle diyebilirdim mesela: Bıyıklı Aisha, bundan sonra seni koruyacağıma söz veriyorum. Gel, Babamla birlikte konuşalım. Bu kez ben de sesimi çıkaracağım. İşe yaramazsa büyümemi bekle; gelip seni alacağım. Söz veriyorum. Evden ayrılmamıza gerek yok.
Belki o zaman kendini bu kadar çaresiz hissetmezdi.
İş işten geçtikten sonra konuşmak kolay tabii.
*
Şimdi sonun başlangıcına gelelim… Aslında tek bir andan söz edemem ama bir dönüm noktası vardı sanırım. Evden ayrılmamızdan altı ay sonra Bıyıklı Aisha’nın hamile olduğunu öğrendik.
Hiçbir şey düşünmeden, safça sevinmiştik. En azından ben öyleydim. Onun için durum daha karmaşık olmalıydı. Mutluydu ama sanırım kaygılıydı da. O zamanlar hiçbir şeyden haberi olmayan bir çocuk olduğum için ne hissettiğini tam olarak bilmiyorum. Bıyıklı Aisha bana hiç söylemedi.
Birkaç ay sonra Bıyıklı Aisha güçten düşmeye başladı. Bedenen değil, yanlış anlamayın. Sözünü ettiğimiz kişi Bıyıklı Aisha. Bebeğimizi tehlikeye atacak hiçbir şey yapmazdı. Ruhen yıpranıyordu. Yavaş yavaş canlılığını kaybediyordu.
Onu öyle görünce moralini düzeltmek için elimden geldiğince neşeli davranmaya çalıştım. Ormanda, güzel yemekler yapabileceğimiz avlar yakaladım. Ne denesem işe yaramıyordu. Hamileliği dışında onu özellikle yıpratacak bir şey de yaşamıyorduk. İşimiz gücümüz vardı elbette ama hepsi buydu.
Bıyıklı Aisha çok zekiydi; kendini köşeye sıkıştırdığının farkındaydı. İçinde bulunduğumuz durumun hiç de istediği gibi olmadığını biliyordu. Muhtemelen sürekli daha iyi ne yapabileceğini düşünüp duruyordu: Keşke şunu yapsaydım. Bunu yapmalıyım.
Sizin de çok iyi bildiğiniz gibi Bıyıklı Aisha, işler tam istediği gibi yapılmadığında insanlara sert davranabilirdi. O zamanlar çok daha beterdi üstelik. Başkaları kadar kendine karşı da acımasızdı.
Sanırım daha iyi kararlar veremediği, daha akıllıca davranamadığı için kendini aptal gibi hissediyordu. Mantığı yerine duygularıyla hareket ettiği için de kendinden bıkmıştı herhâlde. Ne de olsa düşünmeden davranan insanları küçümserdi. Böylece hem o güne kadarki kendini hem de dönüştüğü insanı reddetmeye başladı.
Bıyıklı Aisha bir anda güvenip dayanabileceği kimsesi kalmamış gibi hisseder olmuştu. Oysa onun yanında olması gereken kişi bendim. Ona herkesin zaman zaman böyle davrandığını, kendisinin de farklı olmadığını söylemeliydim. Kendini bu kadar kısıtlamasına gerek yoktu. Kimseyi böyle kısıtlamak zorunda değildi. Geçmişte babam ona nasıl destek olduysa, ben de duygularını paylaşabileceği biri olmalıydım. Ama daha çok çocuktum. Beceremedim.
Ona kötü bir şey söylemiş değildim. Onu koruyacağıma söz vermiş, onun için elimden geleni yapmıştım. Ama yaptıklarımın hiçbiri asıl sorununa çare olmuyordu. Bıyıklı Aisha da aynıydı. O da bana kırıcı sözler söylemiyordu. Dışarıdan bakıldığında her zamanki gibi davranıyordu. Yine de onu sevdiğim için bir şeylerin değiştiğini anlıyordum.
Birkaç ay sonra ikimiz de dayanma sınırımıza ulaştık. Artık ne yapacağımı bilmiyordum. Karnı her gün biraz daha büyürken kendisi de aynı hızla güçten düşüyordu.
Sonunda Bıyıklı Aisha iyiymiş gibi davranmayı bıraktı. Hep gülümseyen, kahkahalar atan, her duygusu yüzüne yansıyan Bıyıklı Aisha gitmiş; yerine yalnızca boş boş başını sallayan biri gelmişti.
Ne yapsam onu eski hâline döndüremiyordum. Onu koruyacağımı söylemiştim ama elimden hiçbir şey gelmiyordu. İblis kralına yenilip zehirli bataklıkta dolanan bir kahraman gibiydim. Tek farkımız, “pes etmek” denen zehre karşı umutsuzca direniyor olmamdı.
Bir şey yapmam gerekiyordu ama ne yapacağımı bilmiyordum. Hiçbir işe yaramıyordum. Ne kadar zayıf olduğum, harekete geçmem gerektiği hâlde bunu yapamadığım durmadan yüzüme çarpıyordu.
Yine de belli belirsiz fark ettiğim bir şey vardı. Benim gibi kalın kafalı birinin bile anlayabileceği bir şey. Sözcüklere dökemiyor, inanmak da istemiyordum ama görüyordum: Sorun benim varlığımdı. Onu köşeye sıkıştıran bendim.
Onu hiç koruyamamıştım.
Gerçeği görmezden gelmek için elimden geleni yaptım ama sonsuza kadar yüz çevirecek kadar da kopmamıştım ondan. Bu yüzden Bıyıklı Mavi Anne’yle iletişime geçtim.
O sırada yardım mı istiyordum, yoksa her şeyin yıkılmasını mı, artık hatırlamıyorum. Yalnızca onunla iletişime geçersem Bıyıklı Aisha’yı koruyabileceğimi düşünmüştüm.
