
Tıkır tıkır, foşş.
Tapınak’ın Büyük Banyosu’nda ahşap kovaların yere çarpma sesleri ve daha nice cennetten çıkma sesler yankılanıyordu. Bir hülya misali, Şeftali Çiçeği Baharı mekânı dolduruyordu… Yani, muhtemelen. Bu cenneti kendi gözleriyle görme imkânından yoksun olan Sora, inancını bilimin gücüne (yani kameralara) bağlamıştı.
“Ey sen! Sen, sen, sen! Ey sözde Sora!”
“Beni ucuz bir taklitmişim gibi hissettirme be! Ben evrensel olarak tanınan, tek ve biricik Sora’yım— Hey!!”
Paravanın diğer tarafında Sora, kamerasını açıya sokuyor ve zihnindeki cenneti düşlüyordu—ki tam o anda cennet, gayet doğal bir şeymişçesine mekânı aşıp bedeninin gözleri önüne seriliverdi. Bu özel cennet, güçlerinin çoğunu kaybetmiş olmasına rağmen Jibril’den bile daha üstün, çılgınca bir boyuttan ibaretti görünüşe göre.
“Holou?! Edepli bir genç kızın her şeyini böylesine ulu orta sergilemesi de ne demek oluyor—! Biraz edep öğren lütfen!!” Sora alelacele gözlerini kaçırdı.
“… Mantığın tamamen çelişkili. Daha az önce Holou’nun mahrem bölgelerini görsel olarak kaydetmiyor muydun?”
Hakikaten de öyleydi. Muhtemelen en az yüz milyonlarca yaşındaydı. İnsan bile değildi, üstelik bu onun asıl benliği değil, bir illüzyondu. Bu dünyada böylesine kusursuz, lekesiz bir yasal Loli olacağı kimin aklına gelirdi? Lakin!
“Lanet olsun! Tanrıların olayı da bu işte! Utanma duygusu barındırmayan şehvete güç bela şehvet denebilir… Bir saniye… Belki de bir Loli tam da böyle olmalıdır? … Mmm, ııı, ama ben o kadarrr—”
Sora bu hayli kritik küresel meseleyi enine boyuna mırıldanarak değerlendirirken, çırılçıplak ilahın üzerine doğru ilerlemesiyle sözü kesildi.
“Holou senin dertlerini daha sonra dinleyecektir! Lakin şimdi daha hayati bir soru karşımızdadır: Cevap ver, ey sözde Sora! Holou’yu Holou olarak tanımladın mı?”
“… Hâlâ o meselede misin sen? Ayrıca kanka, ben ‘sözde’ falan değilim!”
“…? Lakin Sora isimli bireyi tanımlayan hücreler değişken değil midir? Buradan hareketle, Holou’nun kendi boyut noktasından gözlemlediği Sora ile şu anki boyut noktasında var olduğu varsayılan Sora ayrı varlıklardır ve sen bir sözde Sora’sın! Dolayısıyla soru, Holou’yu Holou olarak tanımlayan tek genli zekâ Sora’nın, çok genli zekâ Holou’yu hangi boyut noktasından tanımladığıdır—”
“Ağğğh, senin bu kadar baş belası olacağını bilseydim!!”
“Yoksa sen nihayetinde bir sözde Sora mısın? Sora, Holou’nun sorularını cevaplayacağına söz vermişti!”
Sora onun bu anlaşılmaz kelimeleri karşısında cinnet geçirip çığlık atarken, çırılçıplak Loli tanrıça üzerine yürümeye devam ediyor ve Sora’nın panik içinde bağırmasına yol açıyordu. Holou gözlerinde hafif bir tedirginlikle geriye sıçradı.
“…… Pes yani, bu kadar enerjiyi nereden buluyorsun be adam…?”
Bu bıkkın sorgulama, rüya misali Şeftali Çiçeği Baharı’nda yankılandı…
Kimsenin en çılgın rüyalarında bile hayal edemeyeceği bir manzaraydı bu: Buharla kaplı banyoda keyif çatanlar arasında moralsiz bir Fiel ve ona yaslanmış Chlammy; kan emmeyi bırakırsa hâlâ buharlaşmanın eşiğinde olan, kadınsı bir kılıkta kıpırdamadan duran Plum ve onun ısırdığı Laila; Shiro, bitkin düşen Tapınak Bakiresi ile Izuna’nın savunmasızlığından faydalanıp onları gönlünce okşayıp yıkarken; banyoda süzülen Steph, aklı çok daha güzel yerlere kayarak dinleniyordu; ve hiç yorulmak bilmeyen son iki katılımcı—Flügel Taşını ödünç verdiği için keyfi yerinde olan Azril, pek de keyfi yerinde olmayan Jibril’i yıkıyordu.
Ve son olarak—huzursuzca dolanıp duran Holou.
İnsanlık, Elf, Düşses, Vampir, Siren, Flügel—ve Kadim Tanrı. Birbirinden nefret edip birbirini katleden, gezegenin kendisini bile parçalayan on altı ırktan yedisi buradaydı. Kim bunu rüyasında görebilir ya da hayal dahi edebilirdi ki? Çok az kişi. O kişilerden biri olan Sora ise şu anda kamerasının kaydettiği tüm o güzelliklerin düşüncesiyle sınırsız bir enerjiyle dolup taşıyordu.
“Pekala o zaman!” diye bağırdı, kamerasının çalışır durumda olduğunu kontrol ettikten sonra kadehini kaldırarak. “Hadi bakalım! Elkia Neması’na ve yeni Elven Gard topraklarına!”
“… Ve… Unutmayalım… Şerefine… Holou’nun da…”
Bu devasa oyunu aşan ikili meyve suyu kadehlerini kaldırdı.
““Şeeerefee!””
Jibril, Azril, Holou, Tapınak Bakiresi, Laila ve Steph de onlara uydu.
““““““Şerefeee…””””””
Tezahüratlarında heyecan eksikti belki ama zafer kazananın kadeh kaldırma hakkıdır bu.
Not: Bay Ino Hatsuse, hayati tıbbi tedavi nedeniyle bugün aramızda bulunmamaktadır. Anlayışınız için teşekkür ederiz.

“Ey sen, Sora olduğu varsayılan kişi.”
Holou kafasını bölücü paravanın arasından uzattı. Sora hemen “Cık!” diyerek onu azarladı. “Olmaz! Kötü!”
“Holou, insanlara düzgün hitap etmeyi öğrenmelisin. Buna görgü kuralları denir.”
“… Holou bir tanrıdır. Pekala, öyleyse. Hipotez: ‘Sora.’”
Sora’nın aşırı ciddi azarı karşısında Holou yanaklarını hafifçe şişirdi; sözde Sora’yı geçici olarak “onaylanmış Sora” kabul etmeye karar verip lafını düzelterek sordu:
“Holou, ev sahibinin amacını —Holou’nun bağımsızlığını tetiklemek olduğunu— kavradığını düşünmektedir…” Bunu bile anlayamadığı için Holou kendini suçlu hissetmiş olmalıydı. Muhtemelen kendisi farkında değildi ama sesi kasvetli çıkıyordu. “Fakat siz ikiniz. Hangi amaçla Holou’yu o oyuna dahil ettiniz…?” Tedirginlikle onların niyetlerini sorguluyordu.
Evet. Temel bir soru. Bu denli büyük çaplı bir oyuna girecek kadar hırsla arzuladıkları şey neydi?
Irk Taşının ortaya konduğu bir oyunun tek bir emsali vardı: Doğu Birliği ile olan hesaplaşmaları.
Ve bu karşılaşmada ise tam beş Irk Taşı bahse girmişti. Birden fazla tam yetkili temsilci, bir Eski Tanrı’ya meydan okumak için Irk Taşlarını ortaya koymuştu. İmanity, İnsanmırt, Dhampir, Siren, Flügel—tek bir yanlış adım ve beş ırk birden yok olup gidecekti. Ve onlar bu duyulmamış oyundan sağ çıkıp galip gelmeyi başarmışlardı. Ve günün sonunda, Sora, Shiro ve tüm o ırkların elde ettiği tek şey, yalnız bir Eski Tanrı’yı —çaresiz tek bir kızı— kurtarmak olmuştu.
Hepsi buydu.
Holou’nun böyle bir değere —ya da bahsedilmeye değer herhangi bir değere— sahip olup olmadığı henüz kesinleşmemişti. Sorusunu Sora ve Shiro’ya yöneltirken, kendisi uğruna bu kadar ileri gidilmesini neyin haklı çıkarabileceğinden emin olamadığı için sesi titriyordu, fakat—
“Ha? Birlikte eğlenmek için elbette, değil mi geleceğin fıstık gamer’ı?”
“… Hım. Oyun oynamak… ve oyun oynamak… ve işte, oyun oynamak… falan için?”
Sora ve Shiro’nun yanıtındaki anilik Holou’yu şüpheye düşürdü—daha doğrusu, nutkunun tutulmasına neden oldu. Ona ellerini uzattıklarında da aynısını söylemişlerdi… ama hepsi gerçekten bu kadar olabilir miydi? Holou’nun kafası karışmış olsa da Sora ve Shiro’nun bir sonraki sözleri son darbe oldu.
“Eh, idol kariyerinin bir parçası olarak bir süre oyun oynamakla epey meşgul olacaksın sanırım.”
.

“… Holou, Sora’nın henüz kendisi tarafından bilinmeyen bir anlamda bir kelime kullandığından şüphelenmektedir. Az önceki kastın neydi?”
Sorusunu toparlaması için gereken birkaç saniyelik tefekkür, ilahi bir bakış açısından bir insan için birkaç yıla denk gelirdi.
“İdol kariyeri dedim ya. Tanrı dediğin bir idoldür, değil mi?! Namını her yere yaymak lazım! ”

Yine de Shiro’nun da lafa katılmasıyla Sora’nın bu cevabı, kızın kafasını karıştırmaya devam etti.
“Kendini hazırla, Holou! Çok meşgul olacaksın! Kostüm tasarımın için adaylar bile hazır!”
“… Elimizde… konser mekanın var… ve hatta… iyi bir besteci!”
“Tüm ürün üreticilerini ve çapraz pazarlama ortaklıklarını hallediyoruz, o yüzden rahat ol! ”

Sora ve Shiro’nun makineli tüfek gibi işleyen çeneleri, boyutları aşan ve dil kullanmadan iletişim kurabilen bir Eski Tanrı olan Holou’yu bile gözyaşlarına boğdu.
“… Neden?! Holou çok yönlü bir zekaya sahip bir varlıktır! Neden tek bir terimi bile kavrayamıyor?!”
Fakat Sora ve Shiro’dan bir yanıt gelmek yerine—
“Bir tanrının (lol) efendilerimin yüce planlarını anlayamaması hiç de şaşırtıcı değil. ”

Görünüşe göre Azril’i başından salmayı başarmış olan Jibril de aynı şekilde kafasını paravanın arasından uzattı.
Sora, hiçe sayılan zavallı fizik kuralları adına üzüntü duydu ama kimsenin umurunda değildi.
“Müsaade edin de, naçizane hizmetkârları Jibril, senin gibi aptal bir tanrının bile anlayabileceği bir dille açıklasın. ”

Jibril, konuyu detaylandırmadan önce ışıl ışıl gülümsedi.
“Öncelikle, efendilerim o piç— affedersiniz —Tek Gerçek Tanrı’yı tahtından indirme sürecindeler.”

“Tahtından indirmeyi hedefliyorlar” ya da “planlıyorlar” diyebilirdi. Ama hayır, bunu sanki olmuş bitmiş bir gerçekmiş gibi ifade etmişti. Holou alaycı görünüyordu fakat Jibril’in bu iddiası onu pek de şaşırtmamıştı. Tapınak Bakiresi’nin bedenindeyken bunu duymuştu, hem zaten—
“… Holou durumun farkında, her ne kadar şu an akıl sağlıklarından şüphe duysa da.”
büyük ölçüde çaresizlikten doğan bir heves olsa da aynı plan Holou’nun kendisinde de vardı. Ama Jibril bu düşüncelerle alay eder gibiydi:
“O halde kesinlikle biliyor olmalısın—Irk Taşları’nın hiçbirini alamazsın. ”

“Hwa?”

Böyle bir şeyden zerre haberi olmayan Holou, komik bir ses çıkarıp öylece donakaldı. Yani, bilseydi neden Irk Taşları’nı talep etsindi ki? Jibril bunu zaten gayet iyi biliyordu. Bir tanrıya tepeden bakmanın verdiği o müthiş hazla neşeyle gülümsedi.
“Efendilerimin görüşüne göre, Irk Taşları’nı ele geçirmektense Ixseed’leri ortak bir irade altında birleştirmeli ve her ırk kendi arzusuyla, kendi Taşı elinde Tet’e hep birlikte meydan okumalıdır. ”

“……”
Holou’nun ifadesi adeta “Neden?” diye soruyordu. Sora yanıtladı:
“—Taşlarını alıp ‘Bak, kapa çeneni ve dediğimi yap’ dememizi mi istiyorsun?”
Kıkırdadı. “Bu tür bir tahakküm ve baskının geleneksel savaş tanımına girdiğini söylemez misin?”

Sadece hükmetmek, köleleştirmek ve her şeyi ezip geçmekle yetineceklerse, bunun Büyük Savaş’tan hiçbir farkı kalmazdı. Dünyanın değiştiğini savunan—ve bunu kanıtlayan—kişinin bu sözleri Holou’yu susturdu.
“Lakin onu öylece almayacağımıza dair yemin ettiğimize göre, Eski Tanrı Satranç Taşını devralacak tam yetkili bir temsilciye ihtiyacımız var,” diye devam etti Jibril.
“Hmm,” diye mırıldandı Holou. Kulağa ikiyüzlüce gelebileceğinin farkında olarak, hipotezini şüpheci bir edayla ortaya koydu.
“—Hipotez: O aptallar asla tam yetkili bir temsilci seçmeyecektir.”
Tam yetkili bir temsilcinin, bir anlaşmazlıkta bir grubu temsil etmesi gerekirdi. Eski Tanrılar grup oluşturmaz, hatta bir araya bile gelmezlerdi. Tam yetkili bir temsilci tayin etmeleri için hiçbir neden yoktu.
“Ne? Birini seçmeleri gerektiğini de kim söyledi ki?”
Sora, başını yana eğip boş gözlerle Holou’ya bakarak ekledi:
“Eski Tanrıların tam yetkili temsilcisi sensin.”
.

.

“S-Sora… Holou bir aptal. Hipotezi bu yönde. A-ama gerçekten bu kadar kalın kafalı bir bebek olabilir mi…?!”
Neler olduğunu zerre anlayamayan Holou, kendi zekasından şüphe etmeye başlamış gibiydi. Ekranın ardından görünen yüzü, yavaşça yere doğru kaydı.
“Elkia Konfederasyonu’nun şimdiye kadarki—ve bundan sonraki—tüm zaferleri senin sayende, Holou!”
“Gerçekten de, Holou… kalın kafalı bir bebek olmalı…”

Sora neşeyle bağırmaya devam ettikçe Holou iyice yerine büzüldü, fakat Sora hiç oralı olmadan anlatmayı sürdürdü.
“Böyle bir zırvalığa kimse inanmaz, değil mi? Ama kimin umurunda!”
Sora, aradaki paravanın ötesini manidar bir edayla işaret etti. Holou oraya baktı. Çeşitli ırkların kilit isimlerinin yıkandığı Büyük Banyo görünüyordu.
“Peki ya bir Eski Tanrı bu çok ırklı konfederasyona katılsaydı ne olurdu?”
Sora’nın o bilmiş sırıtışını gören Holou bile gerisini tahmin edebilirdi. Tüm dünya, ırk fark etmeksizin bütün uluslar—tam bir paranoia krizine sürüklenecekti.
“İşte tam bu noktada ben, kulunuz köleniz Sora devreye giriyorum! Idolmster’ın, Lve Live!’ın üstadı! 7h Sisters’ın, Aiktsu’nun! ve çok daha fazlasının!”
“… Shiro’yla birlikte… Tüm bu idol yetiştirme oyunlarının dünya sıralamalarını tekellerine alan… Boşluk olarak…!”
“Muazzam bir sansasyon yaratacağız! Kelimenin tam anlamıyla gerçek bir ‘idol’ olan Holou’nun çıkışını yaptıracağız! Şarkı söyleyecek, dans edecek, hayran buluşmaları düzenleyecek—ve biz de parayı kıracağız!!”
Bunları söylerken Sora, muazzam bir keyifle Holou’nun gözlerinin içine baktı.
“… Şüphe ve arzunun tanrısı… Bilgeliğin tanrısı.” Bir Eski Tanrı’nın gücü bir kavramın şiddetiyle belirleniyorsa—ve onun eteri buysa… “Şüphe, özlem, reddediş, umut… Tüm bunlar, Holou—senin ekmeğin olacak.”
“!”

“Aynen öyle—!! Bir idolün etrafında toplanan tüm o duygular senin gücün olacak!”
“… H-Holou bu son söylediğini kavrayamadı… lakin kastettiğin…?”
Sonunda Holou, kendi vardığı anlamdan şüphe etse de meseleyi kavramıştı. Elbette, ev sahibi olan İmanitiler ve diğerleri bir araya gelip bir Eski Tanrı’yı—Holou’yu—devirmeyi başarmışlardı. Her şey mümkündü ve hiçbir şey mümkün değildi… Fakat bu kadarı da fazla… Holou gözleri fal taşı gibi açık düşüncelere dalmışken Sora onun vardığı sonucu doğrulamaya koyuldu.
“Tek yapman gereken—Eski Tanrıların tam yetkili temsilcisi olduğunu ilan etmek.” Gülümsemesi akıl almaz bir sevinçle doluydu… “O zaman, başka bir Eski Tanrı’nın bir derdi varsa, gelip kozlarını paylaşsın.” fakat bu gülüş aynı zamanda cehennemin kendisinden bile katbekat derin bir şey barındırıyordu. “İşte o zaman kendilerini oyuncu sanan tüm bu dua edenler—oyun tahtasında devrilecek.”
Ardından elini bir kez daha Holou’ya uzattı: “Kulağa harika gelmiyor mu? Eğer sen de istersen, hadi birlikte oynayalım.”
Holou gözlerini ona dikerek elini yeniden tuttu, fakat aklına şu soru takıldı: Bu adam… gerçekten neyi başardığının farkında mı? Kesinlikle muazzam bir oyundu. Beş Irk Taşının bahse koyulduğu böyle bir oyun daha önce hiç görülmemişti. Fakat Holou’nun bağımsızlığından başka hiçbir ödül vaat etmeyen bu oyunla bu adam—hayır, kız kardeşi de onunla birlikte planlamış olmalıydı—Sora ve Shiro… bu ikisi…
Tek bir hamleyle.
Tek bir oyunla.
Sadece Holou’yu mağlup etmişlerdi.
Ve sırf bunu başararak…
tüm Eski Tanrıları şah mat etmişlerdi.

Yine de bu gerçeğe şaşıran tek kişi Holou’ydu. En başından beri oyuna katılan herkes belirli bir düzeyde ön bilgiye sahipti. Plum’ın planı işe yaramamış olsa da Dhampir Taşı’nı ortaya koymasının sebebi tam da buydu. Azril’in Flügel Taşı’nı Jibril’e emanet etme nedeni de buydu.
O burnu havada Eski Tanrıları köklerinden söküp aşağı çekmek… Burada toplanan oyuncular için kendi sonlarını riske atmaya değecek kadar güçlü bir motivasyondu bu.
“… Şeyyy, Chlammy? Bak sen, tam da tahmin ettiğimiz gibi.” Fiel’in boş bakan gözlerine bir parıltı geri döndü. “Bugün—tam da bugün—dünya sessizce… tepetaklak oldu!”
Evet, görünüşe göre her şey Elven Gard’dan ayrılmadan önce hayal ettikleri gibi gitmişti. Ancak Chlammy, bölücü ekranın ötesinden soru sorarak Fiel’in düşüncesini devam ettirdi:
“Evet ama Elven Gard’ı parçaladık, üstelik şimdi bir de Eski Tanrı var… Artık geri dönemeyiz.” Aynen öyleydi. Dünya şüphesiz bir korku girdabına sürüklenecekti. Çok az kişi Elkia’ya savaş ilan etme cesaretini gösterebilirdi—ama gösterenler çıkacaktı. Örneğin Elven Gard’ın bunu sineye çekmesi mümkün değildi, keza— “… Şu senin ‘söylenip duran Eski Tanrı’n tam şu an içeri dalsa hiç şaşırmam. Halledebilecek misiniz? Bizi böyle kestirip attıktan sonra ‘hayır’ cevabını kabul etmem haberiniz olsun.”
Kardeşler, Chlammy’nin bu delip geçen sorusunu ifadesizce yanıtladılar.
“… Halletmek mi? … Zevkle… Gelecekleri varsa… Görecekleri de var, hem de en âlâsı…”
“Üstelik Immanity’nin yanında elimizde Werebeast, Flügel, Dhampir, Siren, Eski Tanrı—hatta Elf bile var. Bu kadroyu yenebileceğini düşünen varsa, onlar için dua etmekten başka bir şey gelmez elimden. ”

Fiel, Sora’nın bu neşeli hâli karşısında kaşlarını çattı.
“… Şey, bana mı öyle geliyor yoksa az önce beni de öylesine dahil mi ettiniz?”
Ancak aldığı yanıt şaşırmış gibi bir tondaydı.
“Ha? Yani, artık ikinizin de dönecek bir yeri kalmadı, değil mi?”
?

Kısa süren sessizliği bozan yine Sora oldu.
“Elven Gard’a vatandaşlıktan çıktığınıza dair krallık bildirisini gönderdik—ya da şöyle mi desem, gidip vatana ihanetinizi bir güzel öttük. Ha bu arada, yaşamanız için harika bir yer ayarladık, o yüzden rahat olun. Steph’e becerilerinden ötürü duacı olsanız iyi edersiniz!” “Seni gidi…”
Chlammy ile Fiel’in bakışları Steph’e öyle keskin bir hızla döndü ki gözlerinin gıcırdama sesi neredeyse duyulacaktı. Steph de aynı gıcırtıyla başını başka tarafa çevirdi.
“… Ş-şeyyy… S-Sora emrettiği için yaptım, biliyorsunuz değil mi? O-hohoho-ho…”
Chlammy öfkeyle sudan fırlarken büyük bir şıpırtı koptu ve Sora’ya doğru avazı çıktığı kadar bağırdı.
“S-s—sen! Bize ne yaptın sen böyle?!”
“Haaah? Yani, kaybedeceğiniz zaten besbelliydi… Bir düşününce, yapılabilecek en düşünceli şeydi bu.”
“Seni geberteceğim!! Ama dur bir dakika, peki Elven Gard’ın altını nasıl oyacağız—?”
“Yok yani—artık buna gerek kalmadı ki, biliyorsun değil mi?”
““………… Ha?””
Chlammy ve Fiel kaskatı kesilirken Sora, keyfi son derece yerinde bir edayla onları aydınlattı.
“Anlayacağınız, onlara sadece ne yaptığınızı anlatmakla kalmadım, aklıma gelen her türlü haltı da öttüm. ”

“……”
Chlammy, Sora’nın ne demek istediğini kavrayınca yumrukları tir tir titredi. Sora’nın araya kattığı yalanlar bir yana, Chlammy ile Fiel gerçekten de koca bir devleti bahse konu etmeyi başarmışlardı. Yaptıkları işin kapsamı (hafızaları manipüle etmeleri ve günün sonunda bölgenin ellerinden kayıp gitmiş olması dâhil) göz önüne alındığında, ortaya çıkacak paranoya—
“Kendi hallerine bıraksan bile çok geçmeden—Elven Gard ikiye bölünecek!”
……
“Uf, o kadar büyük bir ülkede iç savaş ha… Bayağı fena olacak…”
“… Yani, tam anlamıyla nefis…”
Sora ile Shiro, ciddiyetsiz ve tepkisiz bir edayla eğlendiklerini dile getirdiler.
Güm. Chlammy dişlerini gıcırdatıp yumruğunu duvara geçirirken düşündü, İşte bu yüzden…
Planına ne kadar çok incelik, ne kadar çok teferruat katarsan, bir şeylerin ters gitme olasılığı da o kadar artıyordu.
Tıpkı şu anki gibi. Tek bir darbeyle her şeyi yerle bir etmiş, arkalarına bile bakmadan ganimetleri toplayıp kaçmışlardı. Fiel ile kendisinin ezelden beri aradığı hamle tam da buydu—ama şimdi bu durum kanını beynine sıçratıyordu. Gözlerinin önünde, öylece yapıvermişler ve sanki önemsiz bir şeymiş gibi davranmışlardı. Onları gebertmek istiyordu.
“… Chlammy… Şey, güçlü olmalıyız!” Artık gözleri hayat dolu bakan Fiel, titreyen Chlammy’yi teselli etti. “Bir dahaki sefere, bak gör, bunca yaptıklarını trilyooooon katıyla ödeteceğiz… O sivrisinek bozuntusunu da unutmayacağız elbette! ”

Fiel’in yüzü öfkeyle dolup taşarken Chlammy yine insanın içini ürperten bir kahkaha attı.

Gürültülü ve şamatalı banyonun içinde Steph, sıcak suyun keyfini çıkararak oturuyordu. Şikâyetler. İtirazlar. Sızlanmalar. Bütün bunlara rağmen, herkes halinden oldukça memnun görünüyordu.
“… Hepinizin bu kadar eğleniyor gibi görünmesine sevindim doğrusu.”
Yüzünde beliren hafif tebessümle, belki de tam olarak hayal ettiği ve umduğu manzara buydu.
Fakat tam o anda—
“Ey sen. Sen, sen! İsmi belirsiz birey!”
“Iyaaaaaak?! Hey, sanki az önce bana söylenebilecek en aşağılayıcı şeyi söyledin gibi hissettim!!”
Holou’nun bir anda nereden çıktığı belirsiz bir şekilde tam karşısında yıkandığını gören Steph çığlığı bastı. Holou ise sanki hiç kötü bir niyeti yokmuş—ya da belki de kötü niyetin ne olduğunu bile bilmiyormuşçasına başını yana eğdi.
“…? Lakin zatınızın lakapları pek ziyade çoktur. Holou hangisini varsayımsal hipotez olarak kabul etmelidir?”
“Benim bir adım var! Stephanie Dola! Benim adım bu! Soyu sopu belli, tertemiz bir isim hem de!”
Holou, Sora’nın kendisine birine düzgün hitap etmenin nezaket kuralları açısından önemli olduğunu söylediğini hatırlamış gibiydi ve bunu son derece ciddi bir şekilde düşünüyor görünüyordu. Holou başıyla onaylayarak Steph’e hitap etti.
“Durum her ne kadar böyle olsa da, zatınıza bu şekilde hitap eden tek bir kimse dahi yoktur. Holou kendisini genel kabulün sınırlarıyla kısıtlayacaktır. Hipotez: ‘Ste.’”
“En azından ilk heceyi sonuna kadar söyleyemez misin?!”
Fakat hipotezinden gayet memnun kalan Holou, onu görmezden gelerek “asıl konuya” geçti. Ki bu da—
“Ste— ‘Eğlence’ nedir?”
“N-n—ne? Şey, yani, demek istediğim… Ş-şu anda eğlenmiyor musun… sen?”
Hadi eğlenelim. Bu eğlenceli değil mi? Holou; Sora, Shiro ve diğerlerinin böyle şeyler söylediğini hatırlıyordu fakat bu kavramı tam olarak tanımlayamamıştı. Holou’nun masumane bir ciddiyetle bakan gözleri doğrudan kendi gözlerine dikilmişken Steph şansını denedi.
“Ş-şey. M-mutlu olup olmamanla ilgili bir şey değil midir?”
Ancak Holou hâlâ anlamış gibi görünmüyordu.
“… Mesele hoşnut olunup olunmaması ise, o halde. Holou mevcut durumdan hoşnutsuzluk duymamaktadır. Lakin—”
“… Bunun devam edip etmeyeceğini bilmiyorsun. Bu yüzden de bütüncül bir hipotez oluşturamıyorsun. Değil mi?”
“—S-Sora— Sen! Çeşitlilik gösteren zihne sahip bir varlığın düşüncelerini okuyabilme kudretine mi sahipsin?!”
Sora, Steph’in yerine cevap verince Holou adeta korkuyla titreyerek bağırdı.
Sora, bir Eski Tanrı’nın bile öngöremediği bir gelecekte var olmanın Holou için ne kadar sinir bozucu olması gerektiğini oldukça keskin bir sezgiyle kavramıştı. Miko gülüşünü bastırdı ve Holou ile birlikte efendisinin nutkunun devamını dinledi.
“Yani gelecekte ne olacağını bilmiyorsun. Bir de bunu düşün bakalım.”
.

“Hoşnutsuzluk verici bir şey mi?”
“…… Hayır. Lakin neden?”
Holou adeta iliklerine kadar afallamış bir halde sormuştu, ama yine de…
“Ne bileyim valla! Ama belki de şu an ya da gelecekte ne olacağını bilmiyorsundur da—”

bunu sorduğunda yüzündeki ifade hiç de gergin değildi.
“—en az bunun kadar, hatta belki çok daha eğlenceli olacağına dair bir his vardır içinde. Sence de öyle değil mi?”
.

“Ey Ev Sahibi! Ey Ev Sahibi!”
Vuuuş. Holou bir kez daha uzamı aştı; bu defa, tek başına sake yudumlayan Miko’ya seslendi. Holou’ya sesli bir yanıt vermedi, yalnızca bir bakışla karşılık verdi.
“Hipotez: Görünüşe göre Holou için—mevcut durum—
eğlenceli!”
Holou’nun yüzü gülücüklerle kaplanırken Miko gözlerini derin bir duyguyla kapattı. En son ne zaman bu denli yumuşakça gülümsediğini hatırlamıyordu bile, fakat daha da şaşırtıcı olanı, bu tebessümün az önce ne kadar da doğal bir şekilde belirdiğiydi. Söyleyeceği tek bir şey vardı.
“… Öyle mi?”
Dostuna verdiği yanıt—tam olarak buydu……

Ve böylece, birkaç gün sonra.
“Peki o halde… Ey Suniaster’ın sahibi, maksadın nedir— Düzeltme.”
Holou, dünyanın sonundaki devasa satranç taşının tepesinde oturuyordu.
“… Tet… Zatına ismiyle hitap etmek en doğrusudur… Öyle değil mi?”
Aniden, “Satranç oynayalım!” teklifiyle çıkagelen kişiye dik dik baktı. Artık Tet’i huzuruna çağırmaya gücü yetmiyordu; kaldı ki adamın doğrudan yaptığı çağrıya karşı koyabilsin. Bu durum keyfini kaçırmış gibi görünüyordu, fakat—

“Öyle! Ha, karşılığında ben de sana Holou diyeceğim! Anlaştık mı?”
Yine de kalkıp onu buraya çağıran o yüzsüz Tek Gerçek Tanrı Tet, kızın bu tavrını ustalıkla gürültüye getirdi. Böyle dile getirilmeyen protestoları umursayacak biri değildi zaten.
“… Holou buna izin vermez. Zira senin Holou’nun—ve Holou’nun müttefiklerinin düşmanı olduğunu hipotez etmektedir.”
Bir satranç taşını tak diye tahtaya koyarken yüzü daha da asıldı.
“… Hımmm. Anlıyorum… Demek öyle, ‘Holly,’ hâlâ o Suniaster’ı istiyorsun, değil mi?”
Bu reddedişi de görmezden gelen Tet, kendi taşını oynadı ve onunla rahatsız edici bir samimiyetle konuştu. Cevabını zaten bildiği apaçık ortada olan bir soruydu bu, o kadar aşikârdı ki…
“… Ey Tet. Dememiş miydin… yalnızca geçmişi izlediğini?”
Hakikaten de bir zamanlar “sürprizbozan yok” politikasıyla övünmüştü. Şimdiyse sadece gülümsedi. Holou iç çekti.
“—Hipotez: Hakikaten de bu gayet güzel bir politika olabilir.”
“Ayy, anlamana o kadar sevindim ki! Ama hey, bu pek iyi bir hamle olmadı. Tık! Şah. ”

Holou’nun keyfinin daha da kaçmasını izleyen Tet sinsice sırıttı.
Holou’nun artık geleceği ya da cevapları öğrenmek istemediğini görebiliyordu. Bunu anlamak için Suniaster’a ihtiyacı yoktu. Yüzündeki ifade bile yetip artıyordu. Asıl mesele şuydu ki—böyle bir şey hiç eğlenceli olmazdı. Holou ona bakarken; şüphe ve özlemin birleşimi olan eterinin artık böyle şeyleri aramadığını net bir şekilde ortaya koyuyordu.
“Fakat sen de demiştin ki… Holou’nun uluduğunu görmek istediğini.”
“Hımmm… Evet, sanırım demiştim. Yani tam olarak senin için değil ama—”
Tet lafı gülüşüyle geçiştirdi. Şu anki Holou’nun uluduğunu pek de görmek istemiyordu aslında. Hatta onu böyle görünce, daha ziyade— Ama Holou onun düşüncelerini böldü.
“—Hipotez: Dileğin gerçekleşmeyecektir.”
Tam da buydu işte.
“… Zira uluyacak olan sensin, ey Tet.”
Yüzünde, Tet’in “keşke görseydim” diye düşündüğü tam o gülümseme vardı. Şah hamlesine karşı şah çekmişti. Tet derin düşüncelere dalmış gibi görünse de neşeyle sordu:
“—Geleceği görmek mi bu? Yoksa sadece bir umut mu?”
Cevabını apaçık bildiği bir diğer soru daha: Umuttu elbette. O umuda sarılmış olan Holou’ya gözlerini kısarak baktı. Holou—kendisi farkında olmasa da—hâlâ gülümsüyordu ve konuşmaya devam etti:
“Geleceği görmektir. Holou, senin göremediğin o geleceği gören kişi olduğunu hipotez etmektedir…”
Bak sen şu işe! Tet, Holou’ya tekrar şah çekerken bu beklenmedik cevabın altındaki anlamı sezmeye çalıştı. Kız, Tet’in tahmin ettiğinden bile daha büyük bir kendinden habersizlikle gülümsedi—
“Seni ulutacak olan o geleceği, onu yaratanlarla birlikte gördüğünü.”
ve eksiksiz bir tatmin duygusuyla tekrar şah çekerek karşılık verdi.
“… Ha. Tabii ya. Görmek için sabırsızlanıyorum… Harbi söylüyorum!”

Gerçekten sabırsızlanıyormuşçasına gözlerini yumdu.
“Pekâla, o zaman sana küçük bir tavsiye. Holly, birazcııık sabırlı olmayı öğrenmen lazım. ”

Bunun üzerine artık onu kayırmayı bıraktı ve ilk ciddi hamlesini yaptı.
“………… Ne-e?”
Tahtadaki tüm dengelerin bir anda tersine döndüğünü gören Holou, elinde olmadan garip bir ses çıkardı. Kız bir sonraki hamlesini düşünürken, Tet saldırısına—oyun taktiklerinin en temeli olan psikolojik savaşa—hız kesmeden devam etti.
“Holly, hemen kendini kaptırıveriyorsun. Açık konuşmak gerekirse—çok kolaysın! A-ha! ”

Holou bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilemeyebilirdi ama onun kendisiyle alay ettiğini anlamış olmalıydı. Tet, her kelimesinde kızın dudaklarının biraz daha gerildiğini görebiliyordu. Mesela:
“Hımmm, ilk olarak. Tapınak Bakiresi seni iki kere tongaya düşürdü, değil mi?”
Gıh.
“Ve dostlarımız Boşluk sana azıcık iyi davrandı diye hemen onlara kapılıverdin.”
Gııh.
“Dahası…”
Holou’nun kendini hazırlamasını izledi.
“… Hep çok aceleci davrandın… Bir kalp geliştirmek, bir ırk yaratmak—ya da umutsuzluğa kapılmak söz konusu olduğunda…”
Bu sefer gözlerini kaçıran Tet oldu.
“Eğer birazcık daha bekleseydin… Bence senin kızlar sana cevap verirdi.”
Tet bunu fısıldayarak söylese de, Holou muhtemelen henüz anlayamıyordu. Yalnızca, sanki gizli bir hakaretten şüpheleniyormuş, tereddüt içindeymiş gibi kasılmıştı. Tet başını kaldırdı, yüzünde karmaşık bir ifade vardı.
“… Görünüşe göre neden doğduğuna hep kafa yormuşsun.”
Eski Tanrılar—yani eter—tıpkı Tet’in doğuşunda olduğu gibi kavramlardan, düşüncelerden ve dualardan doğmuştu. Fakat ilksel tanrıların… henüz hiçbir bilincin var olmadığı o zamanlarda… neyin arzusuyla var olduklarını kimse bilmiyordu. Bu yüzden tıpkı insanlar gibi kendi seçimlerini kendileri yapmak zorundaydılar. Sora, Holou’ya böyle söylemişti.
“… Neden doğduğunu kimse bilmiyor. Muhtemelen Suniaster bile.” Ama— “Sanırım, sadece böyle düşünen birinin de var olduğunu hatırlamanı isterdim…”
Dünyadaki… “kalbe” sahip olan o ilk tanrı. O kızı var eden—onun umutları, arzuları ve inancı sayesinde de Tet’i var eden tanrı. Onu buraya sırf bunu söylemek için çağırmıştı, ve öyle de yaptı.
“… Doğduğun için teşekkürler—anlarsın ya? ”

Holou’nun, onun ne demek istediğini anlamasına imkân yoktu. Ama belki de artık bu sözlerin onun “yüreğinden” koptuğunu görebilirdi. Sarsılan Holou, çekingen bir tavırla tahtaya bir taş koydu.
“Ah, doğru ya, sahi. Tabii ki, son olarak bir şey daha var—!”
Tet’in yüzü, sanki onun dikkatini dağıtmak istercesine aydınlandı.
“Beni yenebileceğini mi sanıyorsun? Bak işte ben buna fazla havalanmak derim. ”

Tepki vermesine fırsat bile tanımadı. Şaşkınlıktan donakalan kız, kendini bir anda şah mat edilmiş buldu.
“—Oyunuma hoş geldin. Seni ezelden beri bekliyordum.”
Konuşurken bir yandan da Holou’ya neşeyle bay bay yapıyordu.
“Altı bin yıl geç kaldın ama ilk Eski Tanrı olmanın hatrına bu seferlik seni es geçeceğim. ”

Holou, tıpkı buraya çağrıldığı gibi yine tamamen keyfi bir şekilde geri gönderildiğini fark etti. Tet giderayak son lafını da çarptı.
“Ah, ama biliyorsun ya, şu an beni yenmek için fena halde zayıfsın, o yüzden o yeteneklerini biraz geliştirsen iyi edersin. En azından Boşluk’a karşı berabere kalacak kadar ustalaşmazsan, benim feryat ettiğimi göreceğin bir gelecek yok! Ah-ha-haaa! ”


“Ah, oradaymışsın Holou. Biz de seni arıyorduk.”
“… Ne, oldu? … Bir anda, kayboluverdin!”
Elkia Kraliyet Sarayı’nda Sora ve Shiro, ortadan kaybolan Holou’yu köşe bucak arıyorlardı. Onu koridorda durmuş, gözlerini yere dikmiş hâlde buldular. Holou sordu:
“—Ey sizler. Holou’ya tam olarak ne vuku bulduğunu sual eyleyesiniz.”
“…… Ha?”
“… Holou kendini huzursuz hissediyor. Bedeninin yalnızca bir illüzyondan ibaret olmasına rağmen titrer gibi görünmesiyle, tarif edilemez bir şeyler kabarmaktadır. Yüreği, bu hissi içine eken kimsenin yok oluşunu hayal etmekten büyük bir haz duymaktadır. Bu da nedir?”
Holou sanki bir doktora şikâyetlerini tarif ediyormuşçasına son derece yalın bir tavırla sordu.
Şey, bu…
Sora ve Shiro doktor değildi belki ama cevabı Holou’nun yüzünden açıkça okuyabiliyorlardı.
“… Öfkelendin mi yani? Ne oldu?”
“—Ooo… Hakikaten! Geçici teşhis: Holou öfkeli!!” Holou, sanki parşömenine yüzyılın keşfini kaydediyormuş gibi bir ifade takındı ve aynı ifadeyle sormaya devam etti: “Peki. Tet’i ne zaman yok etmeyi planlıyorsunuz?”
“Ha?”
“Tet’i hezimete uğratacaksınız, değil mi? Onu yok edeceksiniz, öyle değil mi? Yarın mı, bu gece mi, yoksa hemen şimdi mi?!”
Holou yüzünde maskeyi andıran sinsi bir tebessümle konuşmaya devam etti. Sora ve Shiro onu yatıştırmak için telaşlanırken, çok uzaklarda—dünyanın öbür ucunda—biri onları izliyor ve gülümsüyordu.
Evvel zaman içinde, “Bir varmış bir yokmuş” diyerek başlamıştı. Ve sonu anlatılamadan bitmişti… Bu eski mitolojiydi. Şimdiyse “evvel zaman içinde” değil, yakın bir gelecekte yeni bir mite taşınıyordu. Yine o tekerlemeyle başlamıştı ve hikâye nihayet anlatılacak bir efsaneye dönüşüyordu.
“Gelin. O gün duran oyun—devam etsin.”
Tanrı, henüz bitmemiş efsaneyi—boş kitaba karalarken sırıttı; tam olarak söylemek gerekirse yerin ve göğün yaratılışından bu yana en keyifli oyun—işte burada başlıyordu.
Nihayet geçmiş zaman kipiyle yazabilecek duruma gelen Tanrı, bu dünyanın her bir köşesini kucaklar gibi, arkasında eski mitolojisiyle dünyanın sınırlarına hükmetmek istercesine kollarını büyük bir tatminle iki yana açtı—
“—Bu sefer size beraberliği vermeyeceğim, kaybetmeye de hiç niyetim yok. Hazırlansanız iyi edersiniz. ”


.

“Seher raporu: Eski Tanrı oyununun sonuçlandığı doğrulandı.”
.

“Prüfer raporu: Zayiat: 0. Koşul sağlandı.”
Jawohl.

“Tüm birimlere duyuru: Zaman-uzay bozulması gözlemlendi, sapma değerine yaklaşacağı tahmin ediliyor.”
Göstergeler kontrol ediliyor—Savaş’ın bitiminden bu yana 54.355.146 saat geçmiş, ha?
“—Nur-Kümesi’nden bağlantının kesilmesi ve yeniden başlatma onaylandı.”
Bunca zamandır bekledikten sonra, nihayet…
“Beklediğimiz varlık olup olmadığını doğrula.”
Makine, iradelerinin kanıtını teyit etmek için ileriye doğru adım attı. Lucia kıtasının kuzeybatısına doğru—o uzaktaki birliğe doğru harekete geçtiler…


