
.

Farkına bile varamadan güneş alçalmış, Elchea’daki ara sokağı kızıl bir ışıkla bürümüştü. Tet hikayesini bitirirken bakışları belirsiz bir uzaklığa daldı; Izuna’nın tepkisi ise gecikmedi:
“… Bu hikayenin ne kadarı doğru, ne kadarı zırvalık söylesene işte?”
Gözlerini yarı kısarak buram buram yalan kokusu alıyordu. Tet, Izuna’nın “Hangi kısmın yalan olduğuna bağlı olarak seni affetmeyebilirim işte” diye gözdağı veren yaşlı ve öfkeli bakışlarına güldü.
“Neeey? Hepsinin doğru olmadığını da nereden çıkardın?”
“Riku ve Shibi… şu pislik Sora ve Shiro’yu andırıyor işte. Benimle dalga geçme yani.”
Izuna burnunu çekti; bu kadarcık şeyi anlamak için bir Werebeast’in üstün duyularına bile gerek olmadığını kanıtlarcasına bir tavırdı bu. Bakışları da kendisiyle oynandığının bal gibi farkında olduğunu ele veriyordu.
“A-ha-ha! Gerçekten çok keskinsin, evet evet! Tabii ki biraz süsleyip dramatize ettim. Yani—”


Güneş batana kadar onunla oynarken —bir kez bile kazanmasına izin vermeden— bu hikâyeyi anlatan Tet, çocuksu bir masumiyetle başını kaldırdı.
“Sana gerçekten her şeyi anlatsaydım, o zaman anlatılmamış bir efsane olmazdı, değil mi?”

Olgunluktan en uzak olan bu varlık, bir çocuk gibi sırıttı.
“Lanet olsun. Gerçekten gıcık birisin işte.”
Izuna, Tet’e sertçe dik dik baktı, ama…
“… Ama başımı iyi okşuyorsun, bu yüzden seni affedeceğim işte.”
Sevilip okşandıkça uslu bir kız gibi mırıldandı ve konuyu kapattı. Onu okşayan Tet’in gözleri artık şefkatli ve sevgi dolu bir tanrının edasına bürünmüştü; Bu çocuk, Izuna Hatsuse, genç —ve cahil, diye düşündü.
Ve işte tam da bu yüzden… Işıl ışıldı, zekiydi ve sezgileri kuvvetliydi. Tet, onun “şu pislikleri andırıyor” sözlerini son derece ciddiye aldı. Elbette bildiği gerçekleri biraz süslemişti. Ancak bu dünyayı yaratması için ona ilham veren o iki kişi, gerçekten de 『 』 gibiydi —sadece bir dereceye kadar. Çünkü onlar, isimleri Boşluk anlamına gelen Sora ve Shiro ile kıyaslandığında—
çok daha güçlüydüler.
Ne de olsa 『 』 bu meydan okumaya sırtını dönmüştü; o ikisi ise kuralı olmayan o oyunu —gerçekliği— oynamış ve bir pat durumunu başarmışlardı.
Sonu bir felaketle, ızdırap sancıları içinde çamura batılan bir kavgayla bitmiş olsa bile… E, ne de olsa pat dedikleri şey tam olarak buydu. Ya pat ya da sürekli şah. İkisi de kesin bir yenilgi konumundan gelip teslim olmayı reddetmek —ve bu esnada bir karşı darbe indirmek— anlamına geliyordu. Ama yine de…
“Benim için öyle göz kamaştırıcıydı ki. Onlara inanmak istememe yetecek kadar, biliyor musun? ”

“…? Ne saçmalıyorsun sen öyle işte?”
Izuna mırıldanarak başını kaldırdı, ancak Tet ona sadece bir gülümsemeyle karşılık verdi. Sora ve Shiro —『 』— tam da olmayı arzuladıkları şeydi… ikisi tek bir bütün. Nihayetinde seleflerinin asla ulaşamadığı o yere ulaşabilecekler miydi? Meydan okumalarının arkasında durup onu yenebilecekler miydi? Yoksa… tam aksine mi olacaktı…? Ha-ha! Tet düşüncelere dalmışken, Izuna aniden diretti—

“… Öndeyken öylece bırakıp gitmene izin vermeyeceğim işte.”
Tanrı kendine geldiğinde Izuna mırıldanmayı bırakmış, bir oyuncunun gözleriyle onu tartıyordu.
“Sora ve Shiro diğer herkesle bir araya gelecek… ve senin kıçını tekmeleyecek işte.”
Bak sen şu işe. Neşeyle kıkırdadı.
“İhi-hi! Demek anladın ha?”

Foyası ortaya çıkan Tek Gerçek Tanrı Tet, Suniaster’ı elinde sallayarak neşeyle gülümsedi. Izuna ona soğukkanlılıkla bakıp yanıt verdi:
“—Çocuğum ama aptal da değilim yani.”
“—Aynen öyle, sonuna kadar haklısın. Biliyorum. ”

Gençlik bir toyluktu; yine de yarım yamalak anlayışların illüzyonlarıyla prangalanmadığından—bilgeceydi. Çünkü dünya ne kadar karmaşık ve tuhaf görünürse görünsün, özü—beklenenden çok daha sık şekilde—tam da bir çocuğun sezgilerine göründüğü gibiydi. Tam da o ikisinin gördüğü gibi…
……

“Heyyyyy, Izunaaa, neredesinnn?”
“… Izu-cııık… nereye kayboldun ki…?”
Tet, yaklaşan seslere Izuna’dan daha hızlı tepki vererek ayağa fırladı.
“Ayyy. Sanırım benim gitme vaktim geldi. Seninle sohbet etmek çok eğlenceliydi! ”

“Bekle. Ne halt etmeye geldin ki buraya yani?”
Izuna nihayet en önemli soruya gelmişti—Tek Gerçek Tanrı’nın orada ne işi vardı? fakat Tet yalnızca oldukça şaşkın bir ifadeyle karşılık verdi.
“Mmm, aslında 『 』’a bir tezahürat yapmaya gidecektim—ama sorun değil. ”

Bununla birlikte, Suniaster’dan ışıkların saçılmasına izin verdi.
“Çünkü sonuçta çok daha güzel bir şey elde etmiş oldum. Izuna Hatsuse, seni bekliyor olacağım! ”

Izuna’nın, adını duyduğunda verdiği o boş tepkiyi —ki adını söylediğini hiç hatırlamıyordu— fark eden Tet, en sonunda onu şaşırtmanın verdiği kurnazca bir hoşnutlukla gülümsedi ve —puf— bir anda kaybolup gitti. Ama…
“…… Kahrolası pislik herif işte! Beni oyuna getirip kaçtı yani…!”
Kandırıldığını anlayan Izuna kuyruğunu kabarttı; tek başına savurduğu hırıltı ara sokakta yankılandı…

“Aah, demek buradasın! Nereye kayboldun böyle Izuna ya? Çok endişelendiook!”
“… Izzy… yoksa… kayıp mı oldun?”
Siyah saçlı genç adam ve tam aksine bembeyaz kız —Sora ve Shiro— Izuna’yı fark ettiklerinde tepkileri gecikmedi.
“Izunaaa, öyle kendi başına çekip gidemezsin! Bu dünyada ne idüğü belirsiz bir sürü sapık var!”
“… Evet. Ağabey gibi… ya da benim gibi…”
Ve herkesin (kendileri de dahil) ürkütücü bulacağı sesler çıkararak kızı kucaklayıp sevmeye başladılar. Bir Werebeast’in başına bir şey “gelmesi” düşüncesi son derece saçma olsa da, görünen o ki gerçekten endişelenmişlerdi.
“… Ben, şey… Özür dilerim işte…”
Izuna, Tet’in anlattıklarını hatırladı ve başı önüne eğik bir halde, karmaşık duygularla özür diledi.
“—Aah! Izuna Hanım’ı buldunuz mu?! Hah… içim rahatladı!”
Biraz gecikmeli de olsa kan ter içinde çıkagelen kızıl saçlı kız —Steph— de aynı şekilde koşarak yanlarına geldi.
“Izuna Hanım, tek başınıza çekip gitmemelisiniz! Şu ürkütücü tiplere bir bakın!”
Sora ile Shiro’yu işaret eden Steph’ten özür dilemek için başını kaldıran Izuna’nın bakışları, kızın göğsüne takılı olan mavi taşlı broşta takılı kaldı.
“Hey, hey, Stuch.”
“Haah, evet, artık alıştım zaten… Ne oldu?”

“Göğsündeki o taşı nereden yürüttün acaba işte?”
“Sanki ben çalmışım gibi konuşmasan olmuyor mu?!”
Steph gösterdiği ilk tepkinin ardından broşu dikkatlice öne çıkardı.
“Bunu bana dedem verdi. Dola ailesinde nesillerdir aktarılan bir hazinedir.”
“Şu merete bir bakayım işte.”
“Şey, peki… Sorun değil ama lütfen kırm—”
Steph isteksizce broşu teslim ederken, Izuna bu uyarı karşısında ciddiyetle başını salladı.
Çıt.
“Eeeghyaa—aaaahhhh, ailemin hazinesi! Ailemin hazinesiii!”
Çığlık atıp ağzından köpükler saçarak yere yığılan Steph’i tutan Sora, gözlerini kısarak mırıldandı:
“Daha yakından bak. Sadece yuvasından çıkardı… ama derdin ne senin ha, Izuna?”
Izuna, süslemenin altında kalan taşı ters çevirdi ve hafifçe gülümsedi. Bunu fark eden Sora ve Shiro kızın ellerine doğru baktılar, ama—
“…? Bu da ne, yazı mı?”
“… İmanity… yazısı değil… Jibril… Okuyabilir… misin?”
Shiro, sanki son derece doğalmış gibi orada olmayan birinin adını çağırdı.
“Ohhh, evet, evet, evet. ♥ Çağrınızla anında süzülüp gelen bendeniz Jibril. Hem kadim hem modern biçimleriyle yedi yüzden fazla dili kolaylıkla çevirebilen bu kulunuzdan nasıl bir arzunuz olurdu efendilerim? ”

“… Sanki bilmiyormuşsun gibi……? Izzy, neyin var…?”
Jibril’in aniden belirmesi, gözlerini dikip hırsla hırlayan Izuna’yı tetiklemişti.


“…… Düşününce, her şey bu sürtüğün suçu, değil mi yani…?!”
Izuna tüyleri diken diken olmuş halde gözlerinden alevler saçarak bakıyordu fakat ne demek istediğini kimse anlayamamıştı.
“B-Ben tüm bunların neyle ilgili olduğunu bilmiyorum… ama Jibril, bunu okuyabilir misin?”
“—Aman Tanrım, oldukça kadim glifler bunlar. Imanity dilinin standartlaşmasından öncesine ait… Hmmm…”
Jibril bile çevirisine “Yanılmıyorsam…” diyerek ön bir uyarı ekledi ve ardından okudu:
Couronne Dola
Riku Dola
Schwi Dola
“…? Bunlar da kim? Akrabaların falan mı Steph?”
Steph gurur ve onurla kabardı.
“Couronne Dola… Elchea’nın kurucu kraliçesi. Hayatı boyunca ağladığını kimse görmemişti. Gülümseme ve bilgelikle dolup taşan, Büyük Savaş bittikten sonra Imanity’ye liderlik eden o yüce kadın… Dola ailesinin gururu.”
“—Vay anasını! Sen bu ülkenin kurucusunun doğrudan soyundan mı geliyorsun?! Büyük Savaş altı bin yıldan uzun süre önce bitmemiş miydi?!”
“… Steph… sen prenses miydin…?”
“Geçmiş zaman kullanmayı keser misin?!”
Fakat—diye devam etti Steph, broşa bakarken başını yana eğerek.
“Bu çok garip… Diğer ikisinin isimlerini hiç ama hiç çıkaramıyorum…”
“… Hmmm, ben çıkarabiliyorum ama ne de olsa o bir Imanity değildi… Öyleyse bir tesadüf olmalı! ”

Izuna, Jibril’in bu yorumuna hırlasa da Sora, Hayır, asıl soru şu— diye düşündü.
“Izuna, Steph’in bile haberi yokken süslemenin arkasında bir şeyin gizlendiğini nasıl anladın?”
Sora’nın ne demek istediğini kavrayan Shiro, Steph ve Jibril hep birlikte gözlerini pürdikkat Izuna’ya diktiler—ama o sadece hafifçe gülümsedi ve taşı nazikçe yerine geri koydu. Bunu sadece ona söylemiş olmasının bir sebebi olmalıydı. Bu yüzden Werebeast hisleri—hayır, kendi sezgileri—ona sessiz kalmasını tembihliyordu.
……

“Pekala, o zaman.” Sora resmi bir edayla herkesin yüzünü süzdü.
“Evet, herkes eşyalarını aldı, değil mi? Shiro?”
“… Bende tamam…”
“Jibril—şey, senin üzerinde hiçbir şey göremiyorum ama…”
“Hiç endişelenmeyin, Efendim. Alanı sıkıştırıp göğsüme yerleştirdim. ♥”
“Ne, dört boyutlu cebin falan mı var senin…? Ee, Izuna?”
“Mm, eşyalarımı aldım işte yani.”
“Ayrıca şurada gereğinden fazla eşya var… Steph?”
“Evet, evet, aldım. O ağır bagajları…”
“—O bizim gizli silahımız, o yüzden dikkatli taşı, tamam mı? Bir dakika… Hey, Plum nerede ulan?”
“B-buradayııım… pek kendi isteğimle olmasa daaa… Güneş batar batmaz yola çıkacağııım.”
“Harika. Herkes hazır gibi görünüyor.”
“Ne? Sora—o ikisini beklemeyecek misin?”
“Onlarla orada buluşacağız. En kötü ihtimalle, bilirsin ya, sonradan da katılabilirler. Öyleyse—”
Yüzlerinde kendinden emin sırıtışlarla Sora ve Shiro çevrelerine bakıp sordular:
“Evet—gidelim mi?”

……

Kırmızı ayın altında Sora, gruba önderlik ederken bir yandan da sohbet ediyordu.
“Bu dünyaya geldiğimizden ve On Yemin ile Exceed’leri duyduğumuzdan beri hep merak etmişimdir—”
On altı ırk—her birine atanmış bir Irk Taşı. Hepsini toplamak, kişiye Tek Gerçek Tanrı Tet’e meydan okuma hakkı veriyordu. Bu dünya böyle bir yerdi. Bu oyun böyleydi. Fakat bu durum bir soruyu beraberinde getiriyordu.
“… Nasıl toplayacaksın ki… Irk Taşlarını… grup oluşturmayan ırkların… Old Deus gibi?”
Sora’nın yanında yürüyen Shiro, onun düşüncelerini yavaş yavaş tamamladı.
On Yemin’in Yedincisi: “Gruplar arasındaki anlaşmazlıklar için tam yetkili bir temsilci tayin edilecektir…” Arkalarından isteksizce yürüyen Steph, bu kadar bariz bir şeyi yüzüne vurulana kadar fark etmemişti.
“Doğru ya, Old Deus tam yetkili bir temsilci tayin etmedi. Old Deus Taşı—alınamaz.”
Sora bu çıkarımı özetlerken arkasından pıtı pıtı yürüyen Izuna, durumu tam anlayıp anlamadığından hâlâ emin değildi.
“En azından bir Old Deus olsaydın böyle düşünürdün, değil mi?” Sora bunu söylerken dudaklarının kenarı alaycı bir şekilde kıvrıldı.
“Tet’in yarattığı bu dünya—tamamen ‘diğer ırkların taşlarını topladığımız bir oyun’.”
Evet, bir oyuncu ile bir dua eden arasındaki fark. Old Deus’lar kendilerini oyuncu, geri kalan herkesi ise sadece dua eden inananlar olarak gördükleri için cennette bacak bacak üstüne atıp keyif çatıyorlardır, diye düşündü Sora. Ne de olsa bunlar sonsuzluk boyunca savaşmış tiplerdi. Bu yüzden—bazı ırkların da aynı şeyi varsayıp pes edeceğini ve onlara boyun eğeceğini tahmin etmek hiç de zor değildi.
“—Amaaaa…”
Sora, zihninde canlandırdığı tanrılarla dalga geçercesine bu mantık silsilesini sürdürdü.
“Fenaaa halde yanılıyorlar, biliyorsunuz değil mi?”
Ay ışığının altında tüm zarafetiyle yanında yürüyen Dhampir kız—afedersiniz, oğlan—sırıttı.
“Eveeet… Çünkü en baştaaa…?”
Evet, en başta—eli Sora’nın elinde yürümekte olan Shiro sırıttı.
“… Irk Taşını… almak zorunda… değilsen, bu durum işleri değiştirir…”
Jibril, efendileri olan Sora ve Shiro’nun bu derin kavrayışı karşısında büyülenmişçesine gülümsedi.
“Çok doğru! Ne de olsa aradığınız şey Old Deus’un tam yetkili temsilcisiyse—”
Hepsi aniden oldukları yerde durakladı.
“—bunun kim olacağına neden Old Deus’ların karar vermesine izin verelim ki, değil mi?”
Sora, karşısındaki kişinin kimliğini doğrulamak istercesine gözlerini süzerek konuştu:
“—Filanca Tapınak Bakiresi miydi neydi?”
Doğu Birliği’nin başkenti Kannagari—Tapınak Merkez Bölgesi’ndeki Bahçe. Ayın kutsal ışığıyla aydınlanan göletin üzerindeki kırmızı köprüde, tırabzana oturmuş, küçük çanlarını nazikçe çalan…
Doğu Birliği’nin, yani Werebeast’lerin tam yetkili temsilcisi Tapınak Bakiresi, iki altın sarısı kuyruğunu sallayarak büyüleyici bir şekilde gülümsedi.

Ufkun ötesinde. Siyah şahın zirvesine dönen Tet, diyara tepeden baktı ve konuştu—kimsenin duyması için değil. Yalnızca elindeki kartlarla oynuyor, sözlerini boşluğa savuruyordu.
“Dünya gerçekten çok basit… tıpkı onun düşündüğü gibi.”
Herkesin çocukken gördüğü gibi. İşleri karmaşıklaştırıp zorlaştıran dünya değildi, içinde yaşayan o korkunç derecede sıkıcı insanlardı… Tet’in bu konudaki düşünceleri işte böyleydi.
“O kadar uğraşıp böylesine basit bir oyun yarattım, ama şu tipler her şeyi ellerine yüzlerine bulaştırıyor—yine de sizin onlara hadlerini bildireceğinizden eminim, değil mi?”
İşleri berbat eden o tipler. Evet—o sıkıcı tipler. Bir tür tanrıymışçasına her şeyi bildiklerini sanan o üstenci tipler.
Oyunun yaratıcısı olan Tet, derin bir iç çekerek kurallarını yanlış yorumlayan ve oyunun dengesini tamamen altüst edenlere dik dik baktı. Hınzır bir sırıtış ve çocukça bir hırsla parıldayan gözlerle mırıldandı.
“Sanırım ilk aşağı çekilecek olan sensin… Karma işte, değil mi?”
Tarihte üçüncü kez bir tanrıyı katletmek—bir tanrıyı öldürmeden öldürmek… Tet’in gözleri aniden parıldadı ve heyecanla ayaklarını salladı.
“Sizi tanıyorum. Başarabilirsiniz. Sizi bekliyorum. Size inanıyorum, bu yüzden acele edin—”
“Şu oyun bozanları aşağı çekip gelin buraya!!”

“—Eter tecellisi, ilahın tezahürü—kutsallık biçimlendi… temeli.”
Rüzgar ve bulutlar Tapınak Bakiresi’nin etrafında girdap gibi döndü. Jibril’in bile nefesini kesen o girdabın merkezinde, Tapınak Bakiresi nihayet… vazifeyi devretti.
“Bay Sora, Bayan Shiro ve hepiniz… Size son hamlemi bırakıyorum—”
Ve bununla birlikte—
“Rüyamın devamını… bir zamanlar sonunu görmeyi hayal ettiğim…”
Fakat Sora onun sözünü kesip lafı devraldı.
“Asla bitmeyecek—evet, bunu kanıtlayacağız. Endişelenme. Gerisini bize bırak.”
Bu cevaptan memnun kalmışçasına gözlerini yuman Tapınak Bakiresi’nin ardından hava, bulutlar ve yer gıcırdadı. Bir kavramın tecellisi dünyayı gölgeledi—ve kelimelere büründü:
“—Siz ey ölümlüler, çağırdığınız varlığı nasıl bilirsiniz?”
Tapınak Bakiresi olmayan bir başkası gözlerini açtı ve bu soruyu yöneltti. Varlığın heybeti, huzuru ve ezici baskısı üzerlerine çökerken—
“İnsanların ve gezegenin sırtından geçinen burnu havada, yaşlı bir parazit olarak biliriz.”
“… Eve kapanık, ezik, arkadaşsız bir bakireden bile daha değersiz bir organizmasın… tıpkı ağabeyim ya da benim gibi.”
Sora ve Shiro, diğer adıyla şöyle bilinen o fırtınayla açıkça dalga geçtiler:
““Exceed Birinci Sıra—Kadim Tanrı, seni gidi yaaaşlı tanrı.””
“Hadi ama. Başlatalım şu oyunu artık. Açık konuşmak gerekirse—lanet olası yolumuzun üstünde duruyorsunuz, pislikler.”
