No Game No Life Cilt 5 – Bölüm 9 / Tepki

Tepki

“… Demek işin… aslı buymuş…”

“B-bu dedemin gözlemleriyle örtüşüyor… Şey, bunda bir sakınca yok değil mi?”

“Hipotezim gerçekten de doğruymuş. Ah, aşk ne kadar da derin…”

“… Gerçekten de… sırf bunun yüzünden mi neslimiz tükenme noktasına geldi? … Ağlamak istiyorum…”

“Hi-hi-hi! Heyyy, şansın ayağına geldi gibi görünüyor Plum! Amila şimdiden heyecandan yerinde duramıyor! ♥”

“… Sora, Soraaa, bu zırvalıktan zerre kadar bir şey anlamadım yani.”

“Kusura bakma, Izuna. Ben sadece 『 』’ı aşağı çeken, işe yaramaz, on sekiz yaşında bakir, çöp bir kaybedenim; o yüzden ben de anlamadım. Ama sen akıllısın, Izuna. Bir gün anlayacaksın. Ben çöpü dışarı atmaya gidiyorum.”

“Kendini mi atacaksın yani? O zaman seni ben toplayabilir miyim yani?”

“… Olmaz… Ağabey benim. Her neyse… Ağabey, hazır ol.”

“H-hazır mı olayım? S-sadece ayağına b-bağ olmaktan başka n-ne gelir ki elimden…?”

“… İmkânı yok… Ben… bu oyunu kazanamam… Sadece… sen kazanabilirsin…”

“Gidelim Shiro!! Sen yapamayacaksan, benden başka kim yapabilir ki zaten?!!”

“—Çok sıkıldım.”

Farkında olmadan bir iç çektim.

Oceando, tüm Seirenlerin yuvasıdır. Derin denizlerin dibinde, hilal gibi kavis çizerek yükselen üç katmanlı bir okyanus sırtının eteğinde yer alır. Kara dünyasının taşkınlıklarından uzakta deniz, dış dünyaya bağlayan hiçbir yolu olmadan, bir kalenin surları gibi saf ve bakir yükselir. İsimsiz balıklar ve balinalar dışında kimsenin ziyaret etmesine pek izin verilmez. Eşsiz bir maviye bürünmüş, su ruhlarının korumasıyla sarmalanmış, ışıl ışıl hazinelerle dolu bir şehir. Dhampirlerin büyüsüyle inşa edilmiş, binbir renkle parıldayan bir cennet.

Ama burası bir hapishane.

“Offf, hiç eğlenceli bir şey yok mu?!”

Her şeyden bıkmış halde dudaklarımı büzüyorum. Şarkılar da danslar da içimi sıkıyor. En leziz yiyeceklere bile doyup usandım.

Oceando. Biteviye bir zevksefa yuvası. Güzellik, zenginlik, aşk—hepsi burada var. Doğduğum andan itibaren hepsi bana aitti. Ve sırf bu yüzden—asla doyum noktasına ulaşamıyorum. Çünkü her şeyden öte, en güzel ve en değerli hazine benim. Bu dünyadaki şeyler ne kadar harika olursa olsun, asla benimle kıyaslanamazlar. Ama farz edelim ki—bir yerlerde—arzulayabileceğim bir şey var?

İşte o—aşk olurdu! Gerçek aşk!

Güzel ve harika, sonsuza dek sürecek bir bağ! Tanrıların bile gıpta etmesi gereken o en yüce hazine!

Hiç kimse tarafından kirletilmemiş masum ruhum—bu düşler şehrinde onu bekliyor. Bende olmayanı bana verecek olan o sonsuz sevgilimi. Kalbimin susuzluğunu dindirecek o prensi. Onu beklerken uyuyakaldım…… ne kadar zaman geçti ki?

“… Ne fark eder ki?”

O beni karşılamaya gelmediği sürece zamanın hiçbir anlamı yok. Kalbim dolmadıkça hayatım sonsuza dek boş kalacak—

Aschente—

Şimdi bir ses geliyor ve bilincimi yeniden uyandırıyor. Görünüşe göre bir ziyaretçim daha var. Beni görmeye gelen bu aptal erkekler. Küçücük bir tebessüm bahşettiğimde ayaklarıma kapanan bu sevimli budalalar. Bu adamdan da hiç umudum yok. Gerçek aşk kolay elde edilmez. Ama bunca zamandır beklediğim düşünülürse, bıkkınlık kaçınılmaz oluyor.

“… Aman, neden olmasın ki? Zaten yapacak daha iyi bir işim de yok. Gidip onunla biraz oynayayım bari.”

Adam ne kadar değersiz olursa olsun, en azından vakit öldürmeme yarar. Evet—bu sefer ona çok iyi davranacağım. Gülücükler saçacağım. Gönlünü hoş tutacağım. Büyüleyeceğim onu. Ve sonra, zamanı geldiğinde onu acımasızca yüzüstü bırakacağım. O zaman belki o budala bile şunu anlar—

“aşkı?”

“Ne…?”

Gökten genç bir adamın sesi dökülür.

“—Aşk mı istiyorsun?”

Aşk mı istiyorsun, diye soruyor? Şey, elbette.

“… Evet, istiyorum. Bana onu sen mi vereceksin?”

“Öyleyse—sana veriyorum!!

“Sen~~~~~~~~~ şok~~~~~~~~~ olacaksın~~~~~~~~~!!”

Bir darbe denizi sarsıyor. Tepemizde—gökyüzü yarılıyor. Başka nasıl tarif edebilirim bilmiyorum. Denizin dibinden bile görülebilecek büyüklükteki çatlaklar göğü paramparça ediyor ve devasa cam parçaları gibi yağarak okyanusa saplanıyor—gökler ve deniz kan kırmızıya boyanıyor. Kırıkların arasında, sesin sahibi de derinliklere doğru süzülüyor.

“—İşte geliyor~ hepsi aşk uğruna~… bu adam düşü~~~~yorrr~… ha.”

Göğsünde kocaman “I ♥ PPL” yazan bir tişört giymiş, koyu renk gözlü, siyah saçlı bir Imanity erkeği. Onunkiyle tezat oluşturacak şekilde yanında duran, beyaz saçlı ve kırmızı gözlü bir Imanity kızı. İkisinin de sırtında Şeytan’ı andıran, dalgalanan kapkara pelerinler var. Şeytani gülümsemelerle ilan ediyorlar:

““Tanıştığımıza memnun olduk Uyuyan Güzel, uykunu böldüğümüz için de kusura bakma. Biz Sora ve Shiro.””

“… Naber…”

Hımm? İşte bu ilginç bir yaklaşım. Bana kur yapmak için pek çok senaryoyla gelen nice erkek oldu ama ilk defa böyle bir yöntemle karşılaşıyorum. Ama bu da aradığım şey değil— Benim istediğim gerçek aşk—sadece bir sıra dışılık değil.

“İyi günler, rüya ziyaretçisi. Ne iyi ettiniz de geldiniz.”

Böyle demem yeterli olmalı. Sesime—cazibeme—karşı koyabilecek tek bir erkek bile yoktur—

“Ah, afedersin. Aslında biz burada değiliz.”

“… Boşuna, boşuna, boşuna…”

“Bağırıp durduğun şey sadece su akıntısı. Alınmaca yok. Ayrıcaaa—”

Adam sırıtıp devam ediyor.

“Sen şok olacaksın~ —işte geliyorum~ ekibimle~ gökyüzü düşüyor~… yo.”

Bir sarsıntı daha. Bununla birlikte deniz yarılıyor ve aradan dikizleyen kırmızı gökyüzüne doğru—

“—Gah…!”

boğuk bir çığlık yükseliyor. Gökyüzünü aniden dolduran devasa bebek canavarların kaçınılmaz bir sonucu olarak, bu manzara içgüdüsel bir tiksinti ve korku uyandırıyor. Bu kaosun içinden canavarca bir kız süzülüyor; başının üzerinde bir halesi, kalçasından yayılan ışık kanatları var.

“Aptallar bile uyurken sevimli olur ama uyurken bile sinir bozan bir aptal—dünyada gerçekten görülecek çok şey varmış.”

Arkasında ise yüzlerce—katliamın tecellisi, yıkımın tezahürü olan—Flügel…?!

“… Abi, pek… yeterince… ruh ezici olmadı…”

“Hımm, haklısın. Drakeng*rd’daki o korkunç sonu birebir canlandırmak isteseydik gerçek Flügel’leri getirmemiz gerekirdi—ama Azriel’in gücünü çoktan mühürledik, ayrıca Konsey’de de şu sıralar bayağı bir patırtı kopuyor gibi. Jibril hariç, idareten süslemelerle yetinmek zorunda kaldık.”

“Lütfen endişelenmeyin Efendim. Yüzlerce Flügel’in işini tek başıma yaparak bu açığı kapatacağım!”

Adam bu anlaşılmaz konuşmaya devam ederken bile bana tepeden bakıp şöyle diyor:

“Hadi, oyun başlasın— Beni kendine aşık et.”

Ne? Bunu söyledikten sonra adam Oceando’nun en yüksek kulesine—kraliçenin odasına—işaret ediyor ve ekliyor:

“Biz oradayız. Oraya ulaşıp beni baştan çıkarabilirsen oyun biter.”

Gökler kıvranıyor. Kan kırmızıya boyanmış gökyüzünden sayısız devasa bebek düşüyor. Flügel’ler kanatlarını açıp ölümün kendisinin birer simgesi gibi etrafta uçuşuyor.

B-bütün bunların arasından sıyrılıp gitmemi mi söylüyor?!

“Bu arada Efendim—şehri tek bir patlamayla yok etmemin bir sakıncası var mı?”

Flügel bu soruyu sorarken yerinde duramayıp kıpırdanıyor. Bu sırada ben donup kalıyorum.

“Tabii, hiç sorun değil. Kraliçe de dahil olmak üzere her şeyi uçur gitsin. Nasıl olsa birkaç saniye içinde her şey eski haline dönecek. Sonuçta sadece bir rüya. Jibril, istediğin kadar güç kullanabilirsin—hiçbir sınır yok, o yüzden tadını çıkar.”

“E-he, e-he-he-gü-he-he-he, gerçekten de heyecanlanmaya başladım! ♥”

Ve sonra iki Imanity bir kez daha bana dönüyor.

“Ayrıca senaryoyu hazırlarken…”

“… senin… arkadaşlarını, tanıdıklarını… ve aileni de… ekledik.”

Bu sözler üzerine telaşla etrafıma bakıyorum—ne zamandan beri buradalardı? Annem, mürebbiyem, hizmetçilerim, hatta adlarını bile hatırlamadığım kız kardeşlerim—hepsi aynı anda feryat ediyor.

“Yani işlerin nasıl yürüyeceğini az çok tahmin edebilirsin…”

Çarpık bir şekilde gülümseyip başını kaşıyarak:

“Sen ve o çok sevdiklerin, düşen bebekler tarafından yutulacak, Jibril tarafından dilimlenecek, havaya uçurulacak vs. , bu sırada işte, başına her türlü bok gelecek… Yani bir kez daha söyleyeyim, kahretsin ki o oyun harbi acımasızdı.”

“… Abi… en iyi oyun diyerek bana oynattın… hem de çok duygusal diyerek… Seni asla affetmeyeceğim.”

“Özür dilerim. Tek başıma katlanamayacağım kadar travmatik bir şeydi—her neyse.”

Bununla birlikte, kendilerine Sora ve Shiro diyen ikili aynı anda konuşuyor:

““Bundan böyle, ölüme doğru kıvranırken seni kimse kurtaramayacak. Yenik düşmeden önce bakalım ne kadar acı çekeceksin.””

Ve ardından—yüzlerinde kocaman gülümsemelerle şöyle diyorlar:

““GEBER, SOLUCAN.””

Bu söz üzerine kanatlarını yayan Flügel, ağzını açıyor.

“Şimdi, izninizle: Bir Numara, Jibril.”

Başının üzerindeki hale karmaşık bir şekilde biçim değiştirerek devasa, çok katmanlı, adeta bir büyü çemberini andıran bir yapıya dönüşüyor. Kanatları sanki dışarı enerji fışkırtıyormuşçasına formunu kaybediyor—ve ellerinde mızrak gibi bir ışık sütunu dalgalanıyor—

“Bana bu fırsatı bahşettiği için Efendime tüm kalbimle teşekkürlerimi sunarım—

“—tüm, katkısız, dizginlenmemiş, sakınmasız gücümü yüzde yüzüyle kullanabilmem için—İlahi Azap— İşte geliyor! ♥”

Geride yalnızca bu kelimeler kalırken, dünya beyazlığın içinde silinip gidiyor.

Bu sırada—Oceando: kraliçenin odası.

“Yaaay! Bayan Jib çok havalııı!”

Amila, kraliçenin rüyasını yansıtan su altı projektörüne doğru bir tezahürat yükseltti. Etrafındaki bir sürü Seiren de aynı şekilde tezahürat edip deliler gibi dans ediyordu. Zemin boyunca bitkin halde uzananlar ise rüyaya dalan Sora, Shiro ve Jibril ile onları oraya aktarmak ve o dünyayı inşa etmek için tüm güçlerini tüketen Plum ve diğer Dhampir’lerdi. Ayrıca göz deviren Steph ile Izuna’nın sıkıca sarıldığı yaşlı Werebeast—Ino Hatsuse—da oradaydı. Yerde kendinden geçmiş halde yatan üçlüye ve projektöre sırayla göz gezdiren Ino sordu:

“Şey, şey… Tam olarak burada ne dönüyor acaba?”

“Dede, seni o beladan kurtarmaya geldik işte. Yere yatıp dizlerinin üstünde şükret yani.”

Izuna yüzünü dedesinin—Ino’nun—göbeğine sürterken, Steph küçük kızın adına cevap verdi:

“Siz Oceando’dayken pek çok şey oldu… Evet, gerçekten çok fazla şey.”

Ancak bu pek de doyurucu bir açıklama olmadığından Ino, kafa karışıklığıyla etrafa bakarken kendisine sarılan torununu nazikçe tutmakla yetindi.

“… Biraz daha az gizemli bir açıklama yapabilirseniz müteşekkir olurum.”

“Kafanıza takmayın… Ben de pek bir şey anlamış değilim zaten… Şimdilik size sadece Sora’nın bir mesajını ileteyim.”

Öhöm: Steph boğazını temizledi.

“—‘Kraliçeyi nasıl uyandıracağımızı çözdük. Bunu Seiren’lere söylediğimizde acayip heyecanlandılar, seni bize geri verip “Ne isterseniz yapın” dediler’… dedi.”

“Korkarım zihnim daha da bulandı…”

“Şöyle de ekledi… ‘Rahat ol, kraliçeyi uyandıracağız, Seiren’lerin veya Dhampir’lerin de soyunun tükenmesine izin vermeyeceğiz. Yeminler üzerine ant içtiğimiz bir oyun oynuyoruz. Oyunu kazandığımızı izlediğinde ne demek istediğimizi anlayacaksın’—bir de…”

Kıkırdayarak sözlerine devam etti Steph.

“… ‘Izuna seni özledi, o yüzden onu burada bırakıyorum. Harika bir torunun var Moruk’… Hepsi bu.”

“Öyle… mi?”

Torununun sokulmasının verdiği sıcaklıkla gülümseyen Ino içinden şöyle geçirdi:

Sora denen o adamı eskisinden de az anlıyorum artık.

Bir tezahürat koptu. Jibril’in ikinci İlahi Azap’ı gürlemişti. Seiren’ler bunun kutlamasını yaparken, Plum kekeleyerek azarlamaya çalışıyordu.

“A-Amila Hazretleri… Ş-şeyyy. Neden böyle hissettiğinizi taaamamen anlıyorum ama belki biraz daha temkinli olsak—”

“Neeee? Öfff, Plum! Sen de çekinmeden söyleyebilirsin yaniii!”

Amila, lekesiz bir azize gülümsemesiyle devam etti.

“Aptal bir kaltağın çektiği acı her şeyi pek lezzetli yapıyor! Hi-hi-hi-hi-hi! ”

Gülümsemesi kusursuz olabilirdi ancak gözlerinde o tebessümden eser yoktu.

“Bakın, Amila acı duyusunu kesmemize bile karşı çıktı ama görüyorsunuz ya, gayet temkinli davranıyoruz, hi-hi-hi-hi! ”

Gerçekten de bu bir rüyaydı. Hiç kimse ve hiçbir şey gerçekten zarar görmüyordu. Üstelik Sora ve ekibi kraliçenin rüyasına girmeden önce Plum’dan kraliçenin acı reseptörlerini engellemesini istemişlerdi. Ne de olsa bu bir rüyaydı. Hiçbir rahatsızlık hissi yoktu. Unutulmamalıydı ki tüm bunların arkasında bir amaç vardı, ama—

“Bu… Izuna Hanım’ın izlemesine izin verilecek bir şey değil, değil mi?”

“Hakikaten. Gerçekten de Kral Sora’nın bunu çocuklar için uygunsuz görüp gösterdiği ahlaki hassasiyeti takdir etmeliyim.”

“…? Neler dönüyor burada yani?”

Ekranı göremediği için yüzü hâlâ Ino’nun göbeğine gömülü duran Izuna, merak içinde sordu. Fakat karşılarında sergilenen o manzarayı Plum ancak şöyle tanımlayabilirdi:

“Cehennem… hayır, daha çok bir kabuuus…”

Gerçekten de içinde en ufak bir cinsellik barındırmasa bile, ahlak kurallarına kesinlikle takılacak türden bir manzaraydı.

Steph bile duymuştu bunu: Bir Flügel’in tüm gücü—İlahi Azap. O ışık mızrağının tek bir savruluşu denizi buharlaştırmış ve rüyadaki Oceando’yu devasa bir kratere çevirmişti. Ama—bu bir rüyaydı; her şey birkaç saniye içinde eski haline gelıyordu. Çamurdan bir heykeli kıran küçük bir çocuk gibi, Jibril yıkım yağdırmaya devam ediyordu. Bu yıkım ve yenilenme döngüsü karşısında Jibril gülümsedi—ya da daha doğru bir ifadeyle pis pis sırıttı—ve kolunu rastgele savurdu. Her seferinde kayalıklar parçalanıyor, derin yarıklar açılarak okyanus tabanını yutuyordu.

Bu yeterince kabus gibi değilmişçesine, Jibril bir yana, sahte Flügel’ler de neşeyle etrafı kasıp kavuruyordu. İçgüdüsel bir tiksinti ve korku uyandıran bebek canavarlar, rüyanın figüranlarını yutuyordu. Seyirci konumundaki Seiren’ler ise bu durumdan muazzam bir zevk alıyordu. Gidişat tamamen çığırından çıkmıştı.

“… Ş-şey, şartlar göz önüne alındığında bir bakıma hak veriyorum… ama…”

“Neler olduğunu bilmeyen biri olarak bakarsak… b-biraz fazla aşırıya kaçıyor gibi görünüyor.”

Durumu anlayan ama stratejiyi kavrayamayan Steph de hak vermek zorunda kaldı.

“… On Yemin’i koyduğu için Lord Tet’e lanet okumadığım tek bir gün bile olmadı amaaa…”

Plum, bayılacak kadar solgun bir yüzle tir tir titriyordu. Çünkü karşılarında sergilenen bu manzara, On Yemin’den öncesinde—Büyük Savaş çağında—muhtemelen (hayır, kesinlikle) sıradan bir ufak çatışmadan ibaret sayılırdı.

“Atalarınız böyle bir şeyi yaşayıp hayatta kalmış… En derin saygılarımı sunarım.”

“… Ben sadece Imanity’nin böyle bir şeyden nasıl sağ çıkabildiğini merak ediyorum.”

“Hem Imanity hem de Werebeast’ler bunlarla yüzleşmek zorunda kaldı… Döndüğümüzde tarih derslerime yeniden ağırlık vermeliyim.”

Dehşetten gözleri yuvalarından fırlayan üç seyirci de birbirinden bağımsız olarak aynı düşüncede birleşti:

Lord Tet, On Yemin’i koyduğun için sana minnettarız.

İlk darbe denizi buharlaştırdı. Laila’nın kavrulmuş toprakta sürünmekten başka çaresi kalmamıştı. Nefes alamıyordu. Gün yüzüne çıkan deniz tabanına vuran güneş, bedenini yakıp tüketiyordu. Acı hissetmiyordu ama gücü fena halde tükenmişti. Flügel’lerin ardı arkası kesilmeyen saldırıları, denizin geri dönmesine zerre fırsat tanımıyordu. Buharlaşma ve yenilenme döngüsü içinde deniz; kraliçeyi, yani Laila’yı korumasından koşulsuz olarak mahrum bırakmıştı. Derken kan rengi gökyüzünden yağmur gibi yağan bebek canavarlar, onu yutmak için çılgınca aşağı üşüştü. Su yoktu. Yüzemiyordu. Denizin sevgili ırkı… Deniz olmadan, çekicilikleri bile—

……

“… Hff… Hff… B-Başardım… değil mi?”

Kaç gün geçmişti? Yoksa sadece dakikalar mı geçmişti? Laila, bedenini güç bela sürükleyerek sonunda kulenin dibine ulaştı. Arkasında, cehennemin tüten alevleri hâlâ kükrüyordu. Gökyüzü kahkahalar ve yıkımın ışığıyla, yeryüzü ise sayısız can çekişme feryadıyla kaplıydı. Korkunun verdiği son bir gayretle kapıyı açtı ve eşikten içeri atladı—tam o anda sırtında şehrin bir kez daha patlayan şok dalgasını ve gürültüsünü hissetti—ancak Laila rahatlamayla yere yığıldı. Çünkü kulenin içinde… su vardı. Burası Sora ve Shiro’nun bulunması gereken yerdi; bu yüzden Flügel’lerin saldırılarının bile yok edemediği yegâne yer gibi görünüyordu. Su varsa nefes alabilir, hatta cazibesini bile kullanabilirdi… Nihayet—diye düşündü.

“… Hi, hi-hi-hi… hi-hi-hi-hi-hi… Ne cüretle—bunu bana yapmaya ne cüret edersiniz!”

Nefesini toplayan Laila’nın içini—artık öfke kasıp kavuruyordu.

“Beni kendine aşık et” ha?

“… Pekala, öyle olsun. Benimle dalga geçmenin bedelini nasıl ödeteceğimi göreceksiniz.”

Laila kuyruğunun tek bir savruşuyla, suyla dolu kulede korkunç bir hızla yukarı tırmandı.

Denizin kraliçesiydi o. Her şeye sahip olan kişi. Herkes önümde eğilir. Benim gibi birine bunu yapmaya nasıl cüret edersiniz—ne düşündüğünüzü bilmiyorum ama—

“Bana sadece diz çökeceğinizi sanmıyorsunuzdur umarım!!”

Tek bir kelime bile etsem her şey biter.

Bir şarkı söyleyeceğim. Onu ayaklarım altında sürünen bir köleye çevireceğim. Yeri yalamasını sağlayacağım. Sonra da onu acınası bir halde kenara fırlatıp çaresizlik çukuruna atacağım. Rüyadan uyandığında—cazibem ona asıl kâbusun gerçeklik olduğunu hissettirecek ve onu reddedişim ölmek istemesine yol açacak.

Haince çarpılmış bir tebessümle, suda adeta uçarcasına fırladı—ve çok geçmeden en üst kata ulaştı… kraliçe odasının kapısına… Kendi bedeninin yatıyor olması gereken odaya.

“… Çekilin.”

Hepsi bu kadardı. Su akıntısı, kapıyı adeta yıkarcasına çarparak açtı.

Evet. Denizde güç Laila demekti. Sahip olduğu su ruhlarının muazzam miktarı karşısında, okyanustaki her şey onun önünde dize gelirdi. Bu basit bir kanundu. Hiçbir şey buna karşı koyamazdı. Büyünün bazı türlerinin bile ötesine geçerdi. Elf ayinlerinde kullanılan ruhlar bile Laila’nın tarafını tutardı. Bu dünyada—onun ehlileştiremeyeceği hiçbir şey—yoktu. Sarsılmaz bir özgüvenle (hayır, bu bir gerçekti!) , Laila nihayet—ulaştı. Sora ve Shiro—Şeytan gibi süslenip püslenmişlerdi. Sora, tiyatral ve küstah bir sırıtışla onu karşılamak için öne doğru büyük adımlarla yürüdü.

“—Buraya kadar gelebildin demek…? Aptallığın gerçekten komik. Ancak ilerleme kaydetmiş olman beni mutlu ediyor—”

“… Abi, yeter… artık.”

“Neeee? Shiro, repliğimi nasıl atlarsın? Hepsini hazırlamıştım ama.”

İkisi bu tiyatroyu sergilerken, Laila gözlerinde yanan öfkeyle onlarla yüzleşti. Onunla maskara gibi oynamışlardı ama artık ödeme vakti gelmişti. Ve böylece kraliçe—Laila—gökyüzünü bile kendinden geçirecek bir sesle kelimeleri dökmeye başladı.

“ŞİMDİ, OYUNUNUZ BİTTİ Mİ? ÖNÜMDE SÜRÜNÜN.”

Evet, önce önümde sürünmesini sağlayalım. Sonra acele etmeden, beyni eriyene kadar onu baştan çıkarırız—

Ancak aldığı yanıt Laila’ya kendi kulaklarından şüphe ettirdi.

“Hey, hey, beni dinliyor muydun? Beni kendine aşık et dedim—hiç seksi bir şey söyleyemez misin?”

Donak kalmıştı. Karşısındaki adam ve kız… cinsiyet gözetmeksizin herkesi büyüleyen sesini duyduklarında—ona meydan okurcasına sırıtmakla yetinmişlerdi.

Numara yaptıklarını düşünen Laila, içinden dilini şaklattı. Suda oldukları sürece hiçbir istisna olamazdı. Gri hücreleri çoktan arzuyla uyuşmuş olmalıydı. Öyleyse—bu demir maskelerin daha ne kadar dayanacağını test etme vaktiydi.

“… AH, EVET, ÖZÜR DİLERİM… KENDİMİ KAPTIRIP KABA BİR ŞEY SÖYLEDİM.”

Gözlerini şehvetle nemlendiren Laila, yalvaran bir edayla konuştu.

“GERÇEK HİSLERİMİ DİNLEMENİZİ VE HİSSETMENİZİ İSTİYORUM—SİZİ İSTİYORUM. LÜTFEN BANA İSTEDİĞİMİ VERİR MİSİNİZ?”

Yalnızca sesiyle değil, her hareketiyle—beyin yıkamadan çok daha şiddetli bağlayıcı bir güç devredeydi. Yalvaran edasına rağmen bu sadece bir girdiden ibaretti—engellenemez bir emirdi. Bu karşı konulmaz, koşulsuz cazibe karşısında tepeden tırnağa titreyen Sora—onun bu çağrısına yanıt verdi:

“… Iyyy, kalsın, almayayım. Tüylerim diken diken oldu. Üzgünüm, o iş olmaz.”

……

Ha?

“Bak, açık açık söyleyeyim, hiç benim tipim değilsin.”

Ne?

“Ayrıca beni kendine aşık etmen gerektiği kuralı altındayken söylediğin ilk şey ‘Önümde sürünün’ oluyor, ardından bir de ‘Özür dilerim’ diyorsun ve şimdi de bunların gerçek hislerin olmadığını mı söylüyorsun? Uzak durulması gereken kaçık karılar hakkındaki bir meme’de görmüş gibiyim seni. Senin gibi kaşarların gerçekten var olduğuna inanamıyorum.”

Laila dona kalmıştı. Numara yapmıyordu. Gerçekten de onun cazibesinden zerre etkilenmemişti. Bu nasıl mümkün olabilirdi—? Rüyayla mı oynamışlardı? Hayır, Elf büyüsü bile bunu başaramazdı. Hiç mantıklı değildi ama kesin olan bir şey vardı; bu adam, ona asla aşık olmayacağına dair tam bir inançla gelmişti.

Derken adam, bir şeyi doğrulatmak istercesine yanındaki kıza baktı. Kız başını salladı ve adam devam etti:

“Evettt, sonunda içimi dökebileceğim. Herkes bunu bir romantizm oyunu sandığı için sana bunu daha önce kimse söylemedi, değil mi? O yaşlı adam da dahil olmak üzere, şimdiye kadarki herkes adına konuşup ağzının payını vereceğim, tamam mı?”

Derin bir nefes alan Sora, verip veriştirmeye başladı.

“Uykunda gezip lanet bir gerizekalı gibi saçmalamaktan kaç yaşında olduğunun farkında değil misin sen? Yani, kendini ne bok sanıyorsun aptal karı? Ne yani? ‘Herkesin bana iyi davranması gayet doğal’ diye mi düşünüyorsun? Günümüzün anaokulu çocukları bile olayı senden daha hızlı kavrar, kaltak! Cidden, kaç yıldır uyuduğunun farkında mısın sen? Sekiz yüz yıl, seni kaltak—sekiz yüz yıl! ‘Ayy, ben yıllardır prensini bekleyen tam bir prensesim’ falan mı sanıyorsun kendini? Sekiz yüz yaşından büyüksün sen, Büyükanne! Kaç yaşında olduğunu bilmek ister misin? Fosil olmuşsun sen, fosil! Tabii ki abartı yaşlara sahip karakterleri ben de severim, ama onlar akılları olduğu için havalılar, tamam mı?! Ayrıca, kalkmış bir de ‘Bana tav olmayacak erkek yoktur’ kafasındasın—ama bir kendine bak be kadın. Tepemi attırıyorsun! Kendine kadın diyorsan biraz zarafet göster! Seksilik, ancak yanında alçakgönüllülük varsa bir anlam taşır! Sen şunlardan mısın yoksa? Hani bir erkek soyunmalarını söylediğinde şıp diye soyunabileceklerini sanan türden mi? Yoksa diğerlerinden mi?! Sevişirken kostümlerini veya gözlüklerini çıkaran şu tipik güya cosplay veya gözlüklü porno aktrisleri olur ya; romantizm zekaları en iyi ihtimalle yüzde onlarda gezen o gerizekalılardan mısın yoksa! Ne kadar çok ten gösterirsen o kadar iyi olacağını düşünüyorsan yarım yamalak iş yapmayı bırak da gidip lanet bir nudist olarak yaşa o zaman! Yahu, sevmediğim bir karıyı tavlamak için neden çaba harcamak zorunda olayım ki?! Bir düşün be kadın—lanet olası zamanıma ve emeğime yazık! Gidip 2D kızlara yazılırım daha iyi! Hem kalbimi hem de cüzdanımı korurken, özellikle fiyat-performans açısından katbekat daha fazla verim alırım! Ha bir de, bitirmeden önce bir şey daha ekleyeyim—Su ruhların mıdır nedir bilmem ama arka planda sana cazibe sağlayan bir şeyler var işte. Ama dürüst olmak gerekirse yüz puanın ortalamanın ancak biraz üzerinde ve takıldığım tüm kızlar arasındaki en kötüsü! O yüzden bir lanet aynaya bakıp bunu bir kavra artık, seni sünger beyinli?!”

…………

Fuuu… Bütün bunları hiç tartışmaya fırsat vermeyecek şekilde bir çırpıda kusan Sora, rahatlamış bir halde gülümsedi.

“Ahhh—nasıl da rahatladım… Harika. Söyleyeceğimi söyledim. Artık bu oyunla işim bitti. Çao!”

Ha?

“Hey, bekle—!”

“Cıkkk. Kazanması imkansız olan bu oyunda vaktini boşa harcamaktan zevk aldın mı bari? Görüşürüz eziiiik!!”

Bununla birlikte Sora ve Shiro, sanki oyunu gerçekten sonlandırmışlar gibi bir anda ortadan kayboluverdiler. Derken: Arka planda sürüp giden o boğuk ritimler durdu—

Ve Laila’nın kalbinde bambaşka bir ses sessizce yankılandı.

“Heh-heh-heh! Bu kesinlikle onu çıldırtacak— Bu kadarı yeter de artar, değil mi Shiro?”

“… Hmm, Ağabey… efsanesin… eksa saygılar.”

Kendi kendini takdir edercesine başını sallayan ağabeyine, kız kardeşi başparmağını kaldırdı.

Kraliçenin odası, bu güzel gösterinin tadını çıkaran Seirenlerin gök gürültüsünü andıran alkışlarıyla inledi. Öte yandan, Steph gibi sağduyu sahibi kişilerin tarafındaysa yüzü kireç gibi kalmış bir sessizlik hâkimdi. Sora ve Shiro, kraliçeye muazzam bir kâbus yaşatmış ve onu tavlamaya bile tenezzül etmeden oyunu yarıda bırakıp geri dönmüşlerdi. İçlerinden yalnızca biri bu davranışın arkasındaki mantığı tamamen kavrayamamıştı—sadece biri.

“Hff—pek bir eğlenceliydi… Bunu herkese anlattığımda büyük bir kıskançlık fırtınası kopacak. ♥”

Kraliçenin rüyasında yıkımın sınırlarını gönlünce zorlamış olan Jibril’in bilinci, artık gerçekliğe uyanıyordu. Tenine sanki tatlı bir parlaklık gelmişti; muhtemelen gerçekten de öyleydi. Ancak—tüm bunların arkasındaki amacı anlayamayanlar (yine Steph gibi) sorgulayan bakışlar fırlatıyordu.

Yani bütün bunların amacı neydi ki—? Bu sessiz yakarışla karşılaşan Sora, “Bana sorma!” der gibi bir sırıtış takındı.

Sora, sadece Shiro’nun kendisine söylediği şeyi yapmıştı—yani kısacası:

Ağabey, sadece… kendin ol.

Özetle buydu.

Aklına ne gelirse söyle… canını bezdirene kadar trolle… sinir krizine girene dek.

Bütün mesele buydu. Kız kardeşinin bu yaptığına “kendisi olmak” demesi gururunu biraz incitmişti tabii. Ama Shiro öyle diyorsa, küçük kız kardeşi çözümün bu olduğundan eminse, Sora’nın bundan şüphe duyması için hiçbir neden yoktu. Tek yapması gereken bu talimatları sadakatle—evet, adanmışlıkla yerine getirmekti.

Tam o sırada— Çat…! Aniden kraliçenin uyuduğu buz kütlesinde bir çatlak oluştu.

“—Ha?”

Sora ve Shiro hariç, orada toplanan herkesin şaşkın bakışları arasında çatlak genişledi. Berrak buz, çatlaklar sarmaşık gibi yayıldıkça bembeyaz bir hal aldı ve ardından parıldayan parçacıkları yıldız tozu gibi etrafa saçarak tuzla buz oldu. Buz tanecikleri ortamın ışığını yansıtarak dans ederken, kraliçenin gözleri hafifçe aralandı.

Bu tekinsiz manzara karşısında herkes nutku tutulmuş halde kalakaldı.

“Hey, hey! Hadi ama, hadi ama! On Yemin sana bir tane çakmama izin vermiyor ya, ne yazık!! Zaaaa, bebeğim!!”

Shiro’dan trolleme iznini almış olan ve durmaya hiç mi hiç niyeti olmayan Sora hariç herkes tabii ki.

“… İ-İnanılmaz… Bir insanın bu denli sinir bozucu olması gerçekten mümkün mü?!”

Saygı çizgisini aşan Steph’e hiç aldırış etmeyen kraliçe, tahtından yavaşça doğruldu.

“… Ağabey, bu kadarı… yeter.”

“Ayy, öyle mi? Tam da modumu buluyordum—”

Kuyruğunun zarif bir savruluşuyla—dans edercesine, tüy gibi hafif bir edayla—kraliçe Sora’ya yaklaştı. Büyüleyici bir manzara… yine de Sora’nın karşısına doğru yüzerken kraliçenin yüzü alev alev yanan—hayır, tatlı bir—öfkeyle kızarmıştı… ve ardından:

“Seni nasıl da bekledim… prensim benim! ♥”

Gözlerinden kalpler fırlatacak raddeye gelerek—kendini Sora’nın ayaklarına attı.

…

………

Ne?

Tüm taht odası şaşkınlıktan donakalmıştı, ama Sora sanki tetikteymişçesine—

“H-hey, Shiro. Bu da neyin nesi böyle? Bir çeşit ters köşe falan mı?”

Tedirgin bir halde kız kardeşine döndü; nitekim aniden güçlü bir dejavu hissiyle sarsılmıştı…

İnternette birini aşırı pis bir numarayla ezdiği, rakibinin adresini bulup dayak atmaya geldiğini öğrenince de alelacele taşınmak zorunda kaldıkları o an—eski dünyasından kalma acı bir hatıra. Bu travmayı hatırlayan Sora, acaba kantarın dozunu fazla mı kaçırdım diye korkuya kapıldı. Ama Shiro gayet istifini bozmadan onu rahatlattı.

“… Hayır… sorun yok… biz kazandık…”

“… Ahh, şimdi anladım.”

Shiro yüzünde küçümseyici bir ifadeyle zaferini ilan ederken; Steph, Plum, Jibril ve Amila nihayet durumu kavradı. Kraliçe—Laila—ise kendini rezil etmeye devam ediyordu.

“Ohh, kalbimin efendisi… Lütfen, şey, bana daha çok hakaret edin! ♥”

“—H-hey, bu kızın kafası mı bozuk ne?”

Sora ayaklarının dibinde kıvranan Laila’yı çaresizce işaret edip dururken Steph, oyun başlamadan önceki toplantıyı ve eski kralın çalışma odasında bulduğu masalı hatırladı—Kibirli Prensesin Hazinesi. Masalın sonunu göz önüne aldığında—Shiro’nun niyetini nihayet kavradı.

“… Evet, öyle görünüyor.”

Güzel bir prensesin masalı. Her şeye sahip bir prenses: güzellik, zenginlik ve sevgi. Prensesin her şeyden daha fazlasına—her şeyin ötesinde bir şeye duyduğu o doymak bilmez arzusu. Bir adam buna bir son vermişti. Prenses, var olan her şeyi her erkekten elde etmişti. Yine de arzusu dinmek bilmemişti.

Hançerli adam çıkagelene kadar.

Prensesin hayal dahi edemeyeceği muazzam bir hazine.

Onu harekete geçiren ölüm oldu ve böylece sona erdi.

Evet, hırsına yenik düşen bir prensesin ve nasıl katledildiğinin masalıydı bu. Ama kraliçe de—

“Büyükbabam kraliçenin uykuya dalmasına ilham veren masalı tespit etmiş ve bundan yola çıkarak… her şeye sahip olduğu için eksikliğini çektiği tek şeyi, yani elde edemeyeceği bir aşkı arzuladığı çıkarımında bulunmuştu… yine de yani.”

Önceki kral—yani büyükbabası—epey şairane bir yorum getirmişti. Steph iç geçirdi ve ardından az önce oynanan oyunun mimarı olan Shiro’ya baktı.

“… Evet… kraliçe… herkes tarafından seviliyordu. Her şeye sahipti, bu yüzden değerini bilmiyordu… İşte bu yüzden, bunu istedi.”

Nihayet olayı kavramış görünen Ino, derin bir hürmet hissiyle sözü devraldı:

“Anlıyorum… Âşık olabileceği—ancak sevgisine asla karşılık vermeyecek birini dilemiş.”

Açıkça söylemek gerekirse—ya da Shiro’nun yorumuna bırakacak olursak: Temelde, aşkın kendisine âşıktı… Karşılıksız kalacak bir aşk istiyordu. Pekala, bu muhtemelen daha da patavatsızca ifade edilebilirdi—şöyle ki:

“… Aşağılanmak istiyordu… tıpkı Steph gibi.”

“—Kimin gibi dedin?!”

Steph bu soruyla aval aval baktı. Aynı sonuca varan Jibril ellerini birbirine vurdu.

“Anlıyorum. Masalda prensesi katleden adam onun sevgisini arzulamıyordu—yani prenses için o adam, asla sahip olamayacağı kişi miydi?”

“—Ne, mevzu bu mu yani?!”

Bu şaşkınlıkla yükselen Sora’nın sesiydi. Neticede bu, başkalarının sahip olduğuna göz dikip sürekli ilişkiden ilişkiye koşan bir kadına işaret ediyordu… Esasen bu durum onu tam anlamıyla sorunlu bir kaltak yapıyordu, değil mi?

“Ne? Yani başka bir deyişle, âşık olduğu kişi de ona karşılık verince büyüsü bozuluyor mu? Ne gıcık bir kaltak ama.”

“Ahhhhh! ♥ Evet, ben gıcık bir kaltağııım… Özür dileriiim! ♥”

Utanç içinde bırakılan ve azarlanan Kraliçe Laila, zevkten kıvranıyordu.

“Size tüm haklarımı vereceğim”—bunun ne anlama geldiğine birilerinin daha çok dikkat etmesi gerekiyordu. Görünüşe göre bunu anlayan tek kişi olan Shiro durumu dile getirdi:

“… Ağabey, onun… tüm haklarına sahipsin… o yüzden nazik ol ve üstüne bas.”

“—Iıı, yani, peki…”

“Ah-ahhhhh! ♥ D-daha sert yap, lütfen! ♥”

Plum ve yanındaki Dhampir’ler, bu ana kadar kaşlarını çatıp durmaktan başka bir şey yapamamışlardı.

“… Ve sırf bu yüzdeeenn… sekiz yüz yıl boyunca uyuduğu için neredeyse yok oluyorduk…”

Olan biten hakkında (bu kadar ayrıntılı olmasa da) bilgilendirilmiş olan Plum, adeta ruhunu teslim edercesine derin bir iç çekti. Ancak Plum ve soydaşları gözlerini devirirken, utanç içindeki kraliçe haykırdı:

“… Ne? Gerçekten sekiz yüz yıl boyunca uyudum mu?”

Fakat—

“Bu oyunu kazanmak için tek yapmanız gereken—bana âşık olmak yerine kıçımı tekmelemekti. Siz aptal mısınız?”

“On Yemin bunu yapamayacağımızı söylüyor! Asıl aptal olan sensin, seni lanet sünger beyinli!”

“Ahhhhh! ♥ Evet! Ben aptal bir sünger beyinliyiiim!”

On Yemin göz ardı edilse bile, Laila’nın cazibesi o kadar eziciydi ki Jibril ya da Tapınak Bakiresi bile buna karşı koyamazdı. Mutlak gücü sayesinde emsalsiz olan bu durumu aşmak—yani Laila’ya âşık olmamak—aşağı yukarı imkânsızdı. Herhangi bir Seiren veya Dhampir’in seve seve yapacağı ama bir türlü yapamadığı şeyi—yani suratının ortasına okkalı bir tane indirmeyi—en başından beri tek çözüm yolu olarak belirleyeceğini kim tahmin edebilirdi ki?

“… Şimdi anlıyor musunuz, Bay Ino? Seiren’lerin neden bu kadar sevinçten havalara uçtuğunu?”

“… Evet, sanırım… Bunu nasıl ifade etsem ki…?”

“Kıkır kıkır kıkır! ★ Sora, bize sunduğun bu gösteri haaarikaydı ama hazır elin değmişken Amila için şu @#$% biraz daha sert vurabilir misin? Evet! Kafası içeri göçene kadar vur ona!”

“Ah, ben de yalvarıyorum size efendim—lütfen vurun bana! ♥ Vurun banaaa! ♥”

Amila kan arzusuyla dolu bir sırıtışla ona bakarken ve Laila gözleri ışıldayarak talebini yinelerken… Sora sordu:

“… Hey, Jibril—aşk nedir?”

Jibril, bakışlarını özenle tavana çeviren efendisine gülümseyerek yanıt verdi:

“Tam da Bayan Plum’ın belirttiği gibi değil mi? Aşk, siz ne anlam yüklerseniz odur.”

Bu sırada biraz ötede Ino, derin bir duygusallık içinde Izuna ile konuşuyordu.

“Doğru; aşk gerçekten de pek çok biçimde karşımıza çıkıyor… Hımm. Ben de henüz bu konularda toyum sanırım.”

“… Hey, Dede. Neler olduğunu hâlâ zerre anlamadım yani.”

“Sorun değil, Izuna. Bir gün anlayacaksın.”

Fakat Sora iç çekerek düşündü—İşler gerçekten öyle miydi yani?

“… Hiçbir zaman anlayamayacakmışım gibi bir his var içimde.”

Ve kraliçe Laila dışında kimse tatmin olmamışken, bu saçma oyun şimdilik sona ermişti…

Elchea Krallığı: Başkent Elchea—gecenin geç bir saati. Imanity’nin son ülkesinde, Kraliyet Sarayı’ndaki bir çalışma odasında Steph, her zamanki gibi darlık içindeydi.

“… Evet, böyle olacağını biliyordum. Şimdi de Oceando’yu mu ilhak etmemiz gerekiyor yani?”

İş yükü daha da artan Steph’in gözaltı halkaları artık yüzüne kalıcı olarak kazınıyordu. Söylentilere göre krallık, sembolik bir düzeyde de olsa Avant Heim’ı da bünyesine katmak üzereydi. Kâğıt tomarı günden güne daha da kabarıyordu; ancak bunun daha da artacağını hayal eden Steph, korkudan değil, düşünceli bir edayla kafasını başka yöne çevirdi.

“… Bu durum soyluları susturmuş olsa da…”

Kabullenmesi zordu ama Steph kâğıtlara göz gezdirirken bu gerçeğe karşı iç çekti. Ayrıcalık koparmak adına günbegün ona saldıran, meydan okuyan o nüfuzlu şahsiyetler—ortadan kaybolmuştu. Artık elinde kalan tek şey, Sora ve Shiro’nun Oceando’dan elde ettiği muazzam deniz bölgesi ve kaynaklarının dağıtımıyla ilgili bu evrak yığınıydı—ki bu bile doğru dürüst uyumasını engellemeye yetiyordu— Ama bu durum Elchea ile Doğu Birliği arasında bir değişime işaret ediyordu… şimdiye kadar güç dengesi o kadar bozuktu ki konfederasyon kavramı neredeyse imkânsız görünüyordu.

Seiren’lerin diyarından—daha doğrusu sularından—çıkan deniz tabanı kaynakları. Doğu Birliği’nin bile çıkaramadığı deniz tabanı kaynaklarını elde etmiş olan Elchea açısından bakıldığında bile, Doğu Birliği ile birleşmede kaybedecekleri çıkarlar şimdi yeniden gün yüzüne çıkmıştı. Bu yemi her yöne sallamak, işlerin son derece pürüzsüz ilerlemesini sağlıyordu. Olabilecek en saçma oyundu ve insanı ancak ellerini pes edercesine havaya kaldırmaya sevk edecek bir sondu—ama Steph aniden kendi kendine mırıldandı.

“… Yoksa en başından beri hedefledikleri şey bu muydu—? Hayır, bu çok zorlama bir çıkarım… Değil mi?”

Her şey, Plum’ın Sora ve Shiro’yu çağırmasıyla rastgele başlamıştı. Ancak son oyuna Tapınak Bakiresi—yani Doğu Birliği—dahil olmamıştı; bu da Oceando’dan gelen kaynakların yalnızca Elchea’ya ait olduğu ve dolayısıyla Konfederasyon’un önündeki en büyük engel olan güç dengesizliğinin, tamamen tersine çevrilmekten uzak olsa da gerçekçi görünecek kadar kapandığı anlamına geliyordu. Bu durumda Steph merak etmeden edemedi…

Hepsinden öte, aynı anda iki ırkı daha kendi çatıları altına almışlardı. Ve şimdi görünüşe göre Avant Heim bile aralarına katılacaktı. Werebeast’lerin ardından—Seiren, Dhampir ve şimdi de Flügel. Tıpkı böbürlendiği gibi, Sora gerçekten de aynı anda üç ırkı birden bünyesine katmıştı. Böylece, taşlarına el koymadan, onlara hiçbir bedel ödetmeden—aksine onların yararına olacak şekilde—dört ırkı kan dökmeden kendi kontrolü altına almıştı. Bu durum Steph’e, Sora ve Shiro’nun Doğu Birliği’ni—Tapınak Bakiresi’ni—alt ettiği sırada aklından geçen düşünceyi hatırlattı… Zihninden kovduğu o kadar absürt bir fikirdi ki bu, şimdi ona bir nebze olsun gerçeklik payıyla geri dönüyordu.

“… On Yemin’in Onuncusu: Birlikte neşeyle oynayalım…”

Steph’in yüzündeki gerginlik dağıldı—gerçekten bunu başarabilirler miydi? Bir zamanlar gezegenin şeklini değiştirecek derecede savaşmış olan Exceed’leri alıp, hiçbir cinayet ya da ölüm olmadan bir araya getirerek Tek Gerçek Tanrı’ya meydan okuyabilirler miydi—

“…? Düşününce de…”

Steph, Sora ve Shiro’nun Doğu Birliği elçiliğinde Imanity Taşı’nı ortaya koydukları günü hatırladı. Exceed’lerin her birine verilen ve toplandığında Tek Gerçek Tanrı’ya meydan okuma hakkını oluşturan Irk Taşları’ndan biri. Steph bakışlarını ufkun ötesine çevirdi. Devasa satranç taşları, gecenin karanlığında ayın ışığını kapatmak istercesine heybetle yükseliyordu.

Eğer bunlar Tek Gerçek Tanrı’nın başlangıç taşlarıysa, her bir Irk Taşı’nın kendine has bir rolü olduğu sonucu çıkarılabilir miydi? Diğer Irk Taşları’nı hiç görmemişti ama Sora ve Shiro’nun onlara gösterdiği Imanity Taşı…

“… şahtı… değil mi…?”

Şah. Satrançtaki—en zayıf taş. Önemi her şeyin ötesindeydi ama şahın özelliklerinin piyonunkinden bile kötü olduğunu herkes bilirdi.

“Aman Tanrım, belli ki fazla derin düşünüp kuruntu yapıyorum… Of, işimin başına dönme vakti.”

Aynı anda— Elchea Kraliyet Sarayı’nın avlusunda, Doğu Birliği’nin mimari teknikleri kullanılarak nihayet tamamlanmış olan Sora ve Shiro’nun sarayı duruyordu—temelde küçük ahşap bir kulübe. Sora ve Shiro’nun isteklerine göre tatami minderleriyle döşenmiş odada, sayısız oyun ve kitap darmadağınık bir halde her yere saçılmıştı. İki kardeş o dar alana serilmiş futonlarının üzerinde sessizce nefes alarak uyurken—

ne bir ses ne de bir varlık belirtisi hissettirerek bir gölge yaklaştı. Fakat tamamen fark edilmeden kalamamıştı:

“—Yo, Plum. Gecenin bu saatinde ne istiyorsun?”

“… Uykumuzu kaçırıyorsun…”

Gülüşlerini bastıran Sora ve Shiro, uyuma numarasını bırakıp karanlığa dik dik baktılar.

“… Ah, ah-ha-ha, k-kusura bakmayııın… Şey, görüyorsunuz yaaa…”

Sıradan İmanity’ler bir Dhampir’in gizlilik büyüsünün arkasını nasıl görebilmişti ki? Plum büyüsünü iptal etti, mahcup bir gülümsemeyle ortaya çıktı ve başını öne eğdi—

“Gerçek yüzünü ortaya çıkarmak için mi geldin?”

Sora’nın sorusu üzerine—Plum, yüzündeki gülümsemeyle donakaldı. Tepkisini görmezden gelen Sora ve Shiro, ömürlerinin şakasını yapmış çocuklar gibi sırıtarak doğrulup oturdular.

“Körükörüne övgü düzmem. Gerçekten sana saygı duyuyorum. Harika bir stratejin vardı. İnanamıyorum bile—”

Sora’nın övgüsü samimimdi fakat—

“Sonuna kadar tek bir yalan bile söylemeden bizi parmağında oynatmayı başardın Plum— Hayır…”

Ağzının kenarlarını alaycı bir şekilde yukarı kıvıran Sora, bakışlarını Dhampir kıza dikti… hayır—

“Sana Bay Plum—son erkek Dhampir mi demeliyim?”

oğlana, her şeyi açıkça ortaya dökerek.

… Of. Gerçek kimliği ortaya çıkan, güzel bir kıza benzeyen erkek çocuk bağdaş kurup iç çekti. Dertli yüz ifadesi her zamanki gibiydi—ama karanlıkta süzülen gözleri, bıçaktan daha keskin bir kurnazlığın ipucunu veriyordu.

“… Hınnn… Bir hata mı yaptıım? Ne zaman anladınıız?”

Ha. Gerçekten de böyle mi konuşuyor? Sora soruya cevap verirken kendi kendine kıkırdadı.

“‘En başında’—keşke böyle diyebilseydim…”

Sora kız kardeşine şöyle bir baktı.

“Kabullenmekten nefret etsem de bunu anlayan Shiro’ydu. Ve bu da tam plaja gitmeden hemen önceydi.”

“… V…”

Shiro zafer işareti yapan iki parmağını kaldırdı, bir şekilde gururlu görünüyordu. Fakat elini yanağına koyup mırıldanan Sora, son derece tatminsiz görünüyordu.

“Yani neredeyse bir erkeğe cinsel tacizde bulunuyordum ve o lanet herifin kız kardeşimin ayaklarını yalamasına izin verdim… Tanrım. Daha önce anlamalıydım… mırıl, mırıl.”

“Ah-ha-ha… Bunun için çok minnettarım. Gerçekten ölmek üzereydim…”

Sora, güzel oğlanın bu masum teşekkürüne acı acı cıkladı.

“—Pekala, o gece plajda yaptığımız sınav sorusu cevaba ne dersin— Devam edelim mi?”

“… 20 Haziran, 22:39 UTC… Plum.”

Sora bunu söyler söylemez Shiro, ses kayıt cihazı gibi milimi milimine hafızasını tekrar dışarı dökmeye başladı.

Lütfen kraliçemizi aşık edin! Bunu başarabilmeniz için bir plan getirdiiim!

Evet, Plum’ın Sora ve Shiro’yu ilk ziyaret ettiğinde ricası buydu—ama.

“Kafamı her zaman kurcalayan bir şey vardı, o da şu: ‘Uyandırın’ demedin. Sadece dedin ki—onu aşık etmek için bir plan getirdin, ha…?”

Ve böylece—

“Tapınak Bakiresi’nin yanındayken senin için iki tuzak kurduk.”

“… 21 Haziran, 07:28 UTC… Ağabey.”

Tamam, kesin galibiyetinizi falan anladım. Ama neden kendiniz yapmıyorsunuz?

Ardından Shiro karşılaştırır gibi devam etti.

“… 21 Haziran, 07:30 UTC… Plum.”

Görüyorsunuz ya, son erkek Dhampir henüz çok genççç…

En azından üreme yeteneğine sahip bir erkek olmalııı.

“İlk olarak, ‘kesin galibiyet’ lafını tekrar tekrar vurgulayıp durduk ama sen bir kez bile bunun kesin bir galibiyet olduğunu söylemedin.”

“……”

“Yani—onu aşık etmenin kazanmamızı sağlamayacağını en başından biliyordun, değil mi?”

Plum sadece mahcup bir şekilde sırıtırken, Sora sertçe geri baktı. Sonra…

“Sonra, ikincisi… Neden kendiniz yapmıyorsunuz diye sordum.”

Sora, hoşuma gitmeyen kısım işte burası dercesine kaşlarını çattı ve bildirdi:

“‘Kendiniz’ dedim. Ama sen kendin hakkında hiçbir şey söylemedin. Sadece bir erkek olması gerektiğini söyledin ve kime göre genç olduğunu belirtmeden bir erkekten bahsettin—”

Plum bir Werebeast’in önünde yalan söylemeyi beceremezdi. Sadece konuyu değiştirebilirdi.

“—üreme yeteneğine henüz sahip olmayan bu erkek sen oluyordun, değil mi?”

Evet, buna dayanarak durumu nihayet çözen kişi Shiro’ydu. Ve burada—

“Shiro’nun telefonuna bakıp ‘O zaman Ağabey olmak zorunda değil’ dediğim zamanı hatırlıyor musun?”

“… Eveeet… A-ama bunun konuyla ne alakası vaaar?”

Olayları bağlamak için bu kadarının görünüşe göre yetersiz kaldığı erkek çocuk karşısında Sora alaycı bir şekilde güldü.

“Orada aslında yazan şey, az önce sana anlattıklarımın tamamıydı.”

“…!…”

“Tapınak Bakiresi’ni bir yalanla uyarmak için bilerek yazılandan farklı bir şey okudum.”

Evet, Plum—son erkek Dhampir—doğrudan konuşmaktan titizlikle kaçınmıştı. Ne zaman “A mı yoksa B mi?” şeklinde tehlikeli bir soru ortaya çıksa, her seferinde “B değil” diye yanıt verirdi. Ama bu, “O halde cevap A’dır” anlamına gelmediği gibi, yalan söylediği anlamına da gelmiyordu. Bir Werebeast ne kadar keskin duyulara sahip olursa olsun, Plum gerçeklere bağlı kaldığı sürece dil çabukluğuyla yaptığı bu kurnazlıkları fark edemezdi.

“Ama bu durum bizi çok ilginç çıkarımlara götürüyor, değil mi?”

Sora ellerini birbirine vurdu—Bir özet geçelim mi? ve odanın içinde adımlayarak neşeyle tiradına devam etti.

“Dhampir’lerin özgürlüğünü istediğin doğruydu. Aşk büyünle onu kendine aşık edebileceğin de doğruydu. Ama bunun onu uyandırmayacağını biliyordun. Bizi kullanarak özgürlüğünüzü elde etmeye çalıştığın gerçeği de bir o kadar kesindi. Vay be, bize cidden çok güvenmişsin. Onur duyduk doğrusu.”

Shiro, Sora’nın bu beyanına sırıtarak karşılık verdi.

“20 Haziran, 21:59 UTC… Plum.”

L-l—lütfen bekleyııın! Haşmetmeapları, sığınabileceğimiz sizden başka kimse yokkk!

“Harbi ha. Zaten bizden başkasına sığınamazdın ki.”

Yani. Plum’ın planı için kime ihtiyacı vardı—? Şunları yapabilecek kişilere: Plum’ın bile bilmediği, kraliçeyi uyandırma koşullarını tespit edebilecek. Ardından kraliçeyi uyandırıp tıpkı Plum’ın planladığı gibi Seiren’lerin tüm haklarını kazanabilecek. Ve kaybettikleri takdirde, gözünün yaşına bakılmadan Seiren’lere yem edilebilecek.

Bunlar ancak Seiren’lerin tepeden bakabileceği tek ırktan olabilirdi—sıralamanın en altındaki: Imanity. Ve özellikle Jibril’in—dolayısıyla Avant Heim’ın—desteğine sahip olanlar; yani spesifik olarak Sora ve Shiro. Fakat Sora ve Shiro’nun yakınında bir engel vardı: Yani Izuna ve dolayısıyla Tapınak Bakiresi—Doğu Birliği. Werebeast duyuları karşısında yalanlar tamamen etkisiz kalacaktı—ve bu yüzden:

“Yapabileceğin tek şey, tek bir yalan bile söylemeden gözümüzü boyamak ve tüm bu süre boyunca bizi yönlendirmekti.”

“……”

Sora samimi bir takdirle alkış tuttu.

“Vallahi ne diyeyim dostum, bizde bu kadar potansiyel görmüş olman gerçekten büyük bir onur. Dürüst olmak gerekirse, Avant Heim’a varıp planladığımız stratejiyi kullanamadığımızda harbiden köşeye sıkışmıştık.”

“… Eveeet, şey—”

Yanağını kaşıyan oğlan, görünüşte dertli olsa da—kurnaz bir stratejist gibi sırıttı.

“Size güvenmeseydim neden sizinle iş birliği yapayım ki… bööyle bir oyunda?”

Burası gün gibi açık değil mi? dercesine korkusuz bir sırıtışla, son erkek Dhampir bu öylesine lafı ortaya attı—ki bu da Sora’yı gülümsetti. Hamlesini tamamlamak gerekiyorsa kendini ateşe bile atardı. Sora, içtenlikle bu çocuğun kusursuz, gerçek bir oyuncu olduğunu kabul etmek zorundaydı.

“Yine de, o kadarını çözmüş olsak bile sonunda senin planına tam olarak uymuş olduk—yani başka seçeneğimiz de yoktu. Bunu söylemekten nefret ediyorum ama cidden, iyi oyundu. Berabere bitti, ha?”

“… Plum, helal…”

Sora ve Shiro bağdaş kurmuş, yüzlerinde gülücüklerle oturuyorlardı.

Ama…

“Ah-ha-ha, işte orada yanılıyorsunuzzz—bu oyun tamamen beniiiim!”

Yüzü hâlâ gölgeli olan Plum, onlara keskin bakışlarla tepeden baktı.

Tıpkı— Evet, bir ziyafetten önce dudaklarını yalıyormuş gibi, gülümsemesi çarpıldı.

“…… Ne?”

Bu ani değişim karşısında tehdit altında hisseden Sora kendini hazırladı. Tamam, onun planını çözmüşlerdi. Ama—bu yeterli değildi, Plum yüzü buruşarak sırıttı.

“Kraliçe Laila’nın bahse koyduğu şey sahip olduğu her şeydi, hatırladınız mııı? Hâlâ anlamadınız mııı?”

“Ne—?!”

Bu sözler üzerine—Sora irkilerek geri çekildi. Demek sonunda anladınız? Plum’ın şeytani sırıtışı daha da derinleşti.

“Eveeet… Sadece haklarını değil, sorumluluklarını da devralıyorsunuzzz.”

“—Ah—! D-dur bir dakika… ama bu—!”

Ne anlama geldiğini kavrayan Sora, gözleri şokla açılarak Shiro’ya siper olmak için öne atıldı. Seiren’lerin tam yetkili temsilcisine ait “her şeyi” kazandığında—bu sadece haklardan ibaret değildi. Onun sorumluluklarını da üstlenmişti—özellikle de Dhampir’lere kan sağlama yükümlülüğünü!

Plum—keskin, parıltılı gözlere sahip güzel erkek çocuk. Dertli yüz ifadesinden eser kalmamıştı artık—vampirin gerçek görüntüsünün hakkını veriyordu.

Kral—yani son erkek Dhampir, tam yetkili temsilci statüsünü ima ederek kötücül bir sırıtışla dişlerini çıkardı.

“Yannnii, işler ne tarafa dönerse dönsün karlı çıkan ben olacağım—anladınız mııı? Aşağılık yaratıklar.”

“—D-dur… ama bu—!”

Can havliyle çığlık atan Sora’nın korkudan yüzü sarardı. Plum, kanı çağrıştıran o kanatlarını süzüp parıldayan dişlerini alaycı bir gülüşle ortaya çıkardı.

Son derece doğal olanı bu, diye fısıldadı:

“Yemek için teşekkürleeer—!”

Bunu der demez dişlerini Sora’nın boynuna dayadı (Sora’nın yüz ifadesi bir dehşet maskesinden farksızdı)—

…

dişlerini geçirmeye çalıştı… ve durdu.

“…… Ha? Şey, n-ne… haaa? Ne, nedeeen?!”

Oluşturduğu o gizemli hava anında buharlaşıp uçtu ve gecenin kralı—yine bildiğimiz Plum olarak kaldı.

“… Ağabey… oyunculuğun… berbat…”

“Ne? Hadi ama. İnsan tam da bu kısımda biraz abartılı oynar, değil mi?”

Yüzlerindeki o dehşete düşmüş ifade anında yok olup gitmişti. Neye uğradığını şaşıran Plum’ın karşısında iki kardeş, kasıla kasıla oturmuş laklak ediyorlardı.

“İstediğin kadar tekrar söyleyeyim Plum. Harika bir plandı. Ve bu kadar harika bir strateji üretebilen biri—eğer kraliçeyi uyandırmayı başarırsak Dhampir’leri nasıl özgürleştireceğini de düşünmüş olmalı… değil mi?”

“?!”

“Tıpkı senin bizde bir şeyler gördüğün gibi, biz de—sende çok şey gördük.”

Ardından yüz ifadesi dostça—ama oyunculara özgü—gizemli bir sırıtışa büründü.

“Bu yüzden öyle dedim. Bu oyunun—berabere bittiğini.”

Bu sözler karşısında—Plum’ın gözleri ilk kez şokla büyüdü. Fakat bu atışmayla keyfi yerine gelen Sora, kollarını neşeyle iki yana açtı ve gülümseyerek konuşmaya devam etti.

“Harbi diyorum moruk, cidden efsaneydi! Kazandığımız takdirde otomatik olarak patlayacak şekilde kurulmuş bir tuzak—adeta saatli bir bomba… Bunca yıldır oyun oynarım, ilk defa başımdan aşağı böyle destansı bir bomba bırakılıyor!”

Bir kez daha (bir ses kayıt cihazı hassasiyetiyle) Shiro konuştu.

“… 22 Haziran, 01:03 UTC… Ağabey.”

Kraliçenin bahsi—‘sahip olduğum her şey’di… değil mi?

“Sen sadece başını öne eğdin—evet ya da hayır demedin. Bunu da çaktık.”

Sora’nın girizgahı yeterince tekinsizdi ama hemen ardından gelen şey, Plum’ın yanaklarından şok içinde—hayır, katıksız bir dehşetle terler süzülmesine neden oldu.

“—Yani, bu durumda! Sana bu tuzak ödülünü verelim bakalım.”

“… 20 Haziran, 22:20 UTC… Plum.”

Haşmetmeaplarının tüm ırkları fethetme niyetinde olduğunu duymuştum.

Shiro’nun Sora’nın kucağından neşeyle aktardığı bu alıntı, Plum’ın en başta Sora’ya söylediği şeydi—

“Kusura bakma dostum. Bunu en başından beri yanlış biliyordun. Biz kimsenin taşını almıyoruz.”

“Ne?”

“Bak kanka, sen yokken kraliçeyle konuştum.”

Sora, yakın bir arkadaşına aşırı komik bir fıkra anlatıyormuşçasına gözlerini süzdü.

Fıkranın vurucu noktası şuydu:

“Bizimle iş birliği yapma yükümlülüğü dışında her şeylerini, Irk Taşları da dâhil olmak üzere geri alabileceklerini söyledim.”

Gerçi kraliçe, ‘Kalbimin efendisi, lütfen en azından bana eziyet etme hakkınızı saklı tutun!’ demişti. ki Sora bu isteği reddettiğini bıkkın bir edayla ekledi… Tüm bunları duyan Plum, içi boşalmış ve pestili çıkmış bir hâlde yere çöktü, derin bir iç çekti.

“Bu da neeee…? Strateji ne kadar mükemmel olursa olsun, daha ilk adımlarda hata yapılırsa her şey biter ki yâââ…”

Strateji ne kadar gelişmişse, ilk adımlar da o kadar kritik hâle gelirdi. Plum bunu çok iyi biliyordu. Ama insan böyle bir hatayı daha en başından nasıl fark edebilirdi ki—? Bu soru Plum’ın kafasını allak bullak etti.

“Tek bir hata yaptın, o da dikkatsizce bir hataydı. O olmasaydı… gerçekten kusursuz olacaktı.”

“… Öyle miii?”

“Dhampir’ler On Yemin yüzünden zayıflamıştı. Siz bunu biliyordunuz ve hatta daha en başından bunu hesaba katarak hareket ettiniz… Ama buna rağmen, kendi zayıflığınızı kavrama konusunda hâlâ yetersizsiniz. Çünkü bak, tam sonunda—”

Sora kıkırdadı.

“Bize aşağılık varlıklar dedin, değil mi? … İşte bu yüzden kaybettin.”

Bu sözden her şeyi çıkaran Plum, iç geçirdi.

“—Ah-ha-ha… Bunca şeyden sonra hâlâ gururuma yenik düşüyordum, değil mi…? Bunun asla gerçekleşmeyeceğini düşünmek benim hatamdııı… Bunca şeyin arasında hem de…”

Yine o her zamanki dertli ifadesine bürünen Plum, tavana bakarak mırıldandı.

“… Sizin gerçekten Tek Gerçek Tanrı’ya meydan okumayı planladığınızı nasıl düşünebildim ki…”

Bunu duyan Sora ve Shiro tatmin olmuş bir şekilde gülümsedi.

Biliyor. Bu Plum. Son Dhampir çocuğu. Anlıyor. Bu dünyanın nasıl yenileceğini.

“Dünyada senin gibi adamların sayısı artmalı kanka. Bayağı yaklaşmıştın.”

“… Bir ara… yine oynayalım… Bay… Plum…”

Seslerinde hiç art niyet olmadan, adeta bir dahakine daha dikkatli ol tavsiyesinde bulunuyor gibiydiler.

Hffff… Plum uzunca nefes verip kendini yere bıraktı.

“Âââhh, katlanamıyorum bunaaa! Kusursuz olduğunu sanmıştııım… Flügel ve Werebeast’e karşı tetikteydim, sizden de elimden geldiğince her şeyi beklemeye çalışmıştım. Avant Heim’dayken içimde kötü bir his vardı amaaa…”

Zihninden bir anlığına gelip geçen o ürperti. Bu ikisinin çok tehlikeli olduğuna dair sezgisi haklı çıkmıştı.

“… Öfff… Buna nasıl berabere diyebiliyorsunuz? Bu durum mevcut durumu korumaktan başka bir işe yaramadı ki yâââ…”

Evet, Plum’ın planı sayesinde ne değişmişti ki? Kraliçeyi uyandırıp yok olmaktan kurtulmuşlardı ama Dhampir’ler Seiren’lerin tiranlığı altında yaşamaya devam edecekti. Ve eğer Seiren’ler Sora ve Shiro ile iş birliği yapacaksa, simbiyotik ilişkilerinin temel ilkesi gereği Dhampir’lerin karşı çıkacak hâli kalmıyordu.

Şaşırtıcı bir şekilde, Plum’ın planı kullanılmış ve kapana kısılmışlardı. Aslında—daha önce defalarca tekrarlandığı gibi—bu iş kimseye zarar vermeyecek şekilde başarılmıştı.

“Ihııı… Elinize tam bir zafer geçirip buna berabere mi diyorsunuz yaniii! Bu bir ironi miii?”

Plum, kendi planını bu kadar muazzam bir şekilde lehine çeviren kardeşlere iyice dudak büktü.

“Şunu belirtmek isterim kiii, sonsuza dek Seiren’lerin kölesi olacağız ve bu durumdan hiç ama hiç memnun değilim, tamam mııı?”

Yani—en azından şunu söyleyeyim diyerek ekledi:

“Dhampir’leri öyle ha deyince lokma edip yutabileceğinizi sanmayın, tamam mııı?”

Bakışlarının değdiği herkesi titretmeye muktedir gece kralının gözleri Sora ve Shiro’ya dikildi—fakat bu bakışı ılık bir rüzgâr gibi savuşturan ikili, başparmaklarını birlikte havaya kaldırdı.

“Elbette. Kolay lokma olduğunuzu düşünseydik sizi nasıl yenebilirdik ki? Yine oyun oynayalım. Seni bekliyor olacağız.”

“Eğlenceliydi… Bay… Plum.”

Harika bir oyuncuyu takdir eden tebessümlerinden başka hiçbir şeyle karşılık vermediler. Bir perde gibi kenara itilen Plum—tüm düşüncelerini teslim edip kendini bir kez daha yere bıraktı.

……

“… Bu aradaaa, maç artık bitti, değil miii? Sizden bir ricam olacaktııı…”

Plum, hayal edilebilecek en ciddi ifadeyle Sora’nın gözlerinin içine baktı ve—

“Kral Sora… Lütfen kız kardeşinizin ayaklarını yalamama izin verin—”

“Pekâlâ! Savaşa hazırsın demek, ha? Kapışalım o zaman! Gel bakalım, Dhampir!!”

Terin kölesi olan o sapık çocuk, başını öne eğip hırsla haykırdı:

“Ooo! Öyleyse sizinki olsa da fark etmez benim içiiin!”

“Kız erkek fark etmiyor mu yani? Kadın kılığına giren bir prensessin, ter fetişin var, her iki cinsiyete de yürüyorsun— Birader, bu kadarı da fazla ama!”

Sora, vücudunu kaplayan ürpertiyle tüyleri diken diken olarak gayriihtiyari Shiro’yu kaptığı gibi bir adım geriledi.

“Tadınızı bir kez aldıktan sonra Seiren’lerin kanıyla asla tatmin olamam kiii. Durum bundan ibaret işteee!”

“Daha az önce ‘Dhampir’leri öyle kolayca yalayabileceğinizi sanmayın’ deyip hiç düşünmeden dizlerinin üzerine mi çöküyorsun ha? Yapma ama birader!”

“Ne? Hayır, hayııır, yalayan taraf ben olacağım kiii…”

“Kastettiğim şey o mu ulan?!”

Derken, aklına sanki yeni bir şey gelmiş gibi Sora derin düşüncelere daldı ve temkinli bir şekilde cevap verdi:

“—Eğer bir takas yapmaya razıysan Shiro’yu yalamana izin vermem ama beni yalayabilirsin. Avant Heim’dan sonra, neden olmasın ki yani?”

“Gerçekten miii?!”

“… Ağabey…?”

Sapık çocuğun gözlerinde bir ışık çaktı ve yeme hevesle atladı, Shiro ise hâlâ şaşkın görünüyordu.

“Yani, bak, bunca şeyden sonra aşkın ne olduğu hakkında hâlâ en ufak bir fikrim yok. Shiro ve diğer herkes anlamış gibi görünüyor, hatta en tepe noktasında rolüm bile çalındı…… B-bu yüzden—!”

Nedenini bilinmez bir şekilde depresyona giren Sora, başını şiddetle sallayarak teklifini Plum’a sundu.

“Şu aşk büyünü benim üzerimde kullan. Sonra da, Shiro, elini göğsüme koyabilir misin?”

“Hiç sorun değil kiii! Gelin, hazırlıklarım tamamlandııı. Başlayalım kiii! Evettt!”

Plum, ritüeli her an uygulayabilmek adına gözlerinde karmaşık bir desen oluşturdu. Ancak ikilemde kalmış gibi görünen Shiro, elini çenesine koydu—ve ardından sanki bir sonuca varmış gibi… huzursuzca ilan etti:

“…… Tamam… Varım…”

“Madem İki Hazretlerinin de iznini aldım, başlıyorum öyleyşeee! O yüzden, ter lütfen, hıh, hıh—”

“Tamam, tamam. Anladım, o yüzden bir sakin ol…”

Plum büyüyü Miko üzerinde kullandığındaki gibi—siyah kanatları sallandı ve kırmızıya boyandı. Koluna tırmanan al kızıl ritüel Sora’ya doğru aktı—ve tıpkı daha önceki gibi—kulakları tırmalayan bir sesle, kızıl bir ışık hedefinin etrafında girdap gibi döndü.

“Ghh—ghh— Ş-şimdi geriye tek kalan Kraliçe Shiro’nun elini Kral Sora’nın göğsüne koymasııı! Hadi, ve-ve-ve… Ö-ölmek üzereyimmm, l-lütfen, vücut sıvılarııı…”

Görünüşe göre bu gerçekten de onu perişan eden bir büyüydü. Ama Plum’ın inip kalkan omuzları, ‘Kral Sora’nın vücut sıvıları içinse değer…’ der gibiydi. Shiro’yu öne doğru teşvik ederken, Shiro elini Sora’nın göğsüne koydu ve kısık bir sesle mırıldandı—

“………… Ağabey… Seni seviyorum.”

…

Hı?

“… Ağabey… Y-yani…?”

Shiro çekingen bir edayla sordu ama Sora’nın kafası sadece karışmış görünüyordu.

“… Yani, bilmiyorum ki…”

Sora, Shiro’ya baktı—evet… o Shiro’ydu. Her zamanki gibi eşsiz bir güzellik; bembeyaz teni ve mücevher gibi gözleriyle onun gururu, neşesi ve sevgili kız kardeşi.

“Hey, Plum, her şey her zamanki gibi. Hiçbir şey olmadı. Sorun ne?”

Sora biraz huysuzca sordu, ancak Plum cevap verecek kadar yorgunluğuna galip geldi—

“Neee? B-böyle olmaması—a-ahhh… Demek durum böyleyyymiş…”

Ve ardından—sanki bir şeyi çözmüş gibi, Dhampir sırıttı.

“Anlıyorummm… Demek büyüyü kullanmama bu yüzden izin verdiniiiiz? Heh, hehh! ”

“… Neden bahsettiğin hakkında… en ufak bir fikrim yok…”

Shiro, cevap verirken bakışlarını kestirip atarak başka yöne çevirdi—Sora’yı olayın dışında, tek başına bırakmıştı. Plum ise en büyük bilmece çözülmüşçesine rahatlamış görünüyordu.

“Anlııyorummm. Kraliçenin cazibesinin işe yaramama sebebi buymuş demek kiii… Hehh, hehhhhh! ”

Bu dünyada bulundukları sürece iki kardeşin de ruhlardan etkilenmesi gerekiyordu; fakat kraliçenin cazibesinden zerre kadar etkilenmemişlerdi. Plum’ın büyüsü altında, Sora’nın romantik aşk tanımının bizzat kendi hissettiği şeye dönüşmesi gerekirdi ancak yaşadığı deneyimde hiçbir şey değişmemişti. Ve bunun tek bir anlamı vardı—

“Hey Shiro, n’oluyor ya? ”

Sora durumu kavramakta biraz yavaş kalmıştı anlaşılan, ama Shiro bakışlarını kaçırdı.

“Ş-şimdi, tam da söz verdiğim giiibi büyümü yaptııım. T-ter, lütfeeeen! ”

“… M-mghh, pekala, sanırım itiraz edemeyeceğim, ha?”

Sora elini uzattığı anda Plum “teşekkürleeeer” diyerek üzerine atıldı.

Anlaşılan büyü gerçekten yapılmıştı. Plum’ın yalan söylemesi için hiçbir sebep yoktu. Ama hiçbir şey değişmemişti.

“… Ne anlama geliyor bu? Büyü bile aşık olmamı sağlayamıyor mu yani? Evrenin iradesi falan mı bu?”

Sora derin bir tiksintiyle yakınırken Shiro cevap vermedi.

“Ih-hıınggh! ♥ Harika buuu! Ohh, çoook lezzetliii. Bu da nesi böyleee?! ♥”

Elinin tersini yalayarak rezillik çıkaran sapığa tepeden bakan Sora, gözlerini devirip sordu:

“… Hey Shiro… Aşk ne ki?”

“… Bilmiyorum…! ”

Bakışlarını kaçıran Shiro’nun yanakları hafifçe kızardı.

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla