No Game No Life Cilt 1 – Bölüm 9 / Büyük Usta

Büyük Usta

Chlammy hüngür hüngür ağlıyordu: Aptal pislik, senden nefret ediyorum, asla pes etmeyeceğim, herkese senin ne mal olduğunu göstereceğim—diye sonuna kadar bağırıp çağırdı ve en sonunda kaçar gibi oradan ayrıldı.

“Of ya… İnsanların kendileri bile insanları hafife almaya başlayacaksa ne anlamı kalır ki…?”

Sora’nın bu dertli sözleri üzerine şato bir kez daha coşkulu tezahüratlarla çınladı.

Sorgulanamayacak kadar eksiksiz bir zafer. İnsanların yeni hükümdarının vaat ettiklerini herkese şüpheye yer bırakmayacak şekilde gösteren bir zafer. Tezahüratlar Büyük Salon’da gürlerken elinde taç tutan yaşlı görevlinin adımlarını öne doğru taşıdı.

“Pekala öyleyse—isminiz Sora, değil mi?”

“Evet.”

“Elchea Krallığı’nın tacını kabul ediyor musunuz?”

Fakat Sora kararlı bir şekilde yanıt verdi.

“Hayır.”

Ve kız kardeşini yanına çekerek gülümsemeyle şöyle dedi:

“Biz birlikte 『 』’iz—hükümdar ikimiziz.”

Bundan satranç maçı sırasında da bahsedilmişti. Kalabalık seslerini daha da yükseltti—yeni bir kralın ve küçük bir kraliçenin doğuşunu kutluyorlardı.

Fakat.

“—Ne yazık ki bu mümkün değil.”

“—Ha?”

Görevlinin bu sözleriyle tezahüratlar bıçak gibi kesildi.

“Ne? Eh, neden olmasın ki?”

“On Yemin, ‘tam yetkili bir temsilci’ atanmasını şart koşuyor. İki kişi olamaz.”

Uğuldayan salon, birbirine bakan iki kardeş. Sora huzursuzca düşündü, başını kaşıdı, kaşlarını çattı… ve konuştu.

“… Anladım. Şey, o zaman görevleri paylaşırız ve bu işi ben üstlenirim, değil mi?”

“…… I-ıh.”

Belli belirsiz bir mırıltı çıkaran kız kardeşini yere bırakan Sora, tekrar görevliye döndü.

“O zaman kaldığımız yerden devam edelim—öhöm. Buradaki yetkimle Sora’yı Elchea Krallığı’nın 205. hükümdarı ilan ediyorum—aranızda itirazı olan varsa şimdi söylesin! Yoksa sessizliğiniz—”

Fakat sessiz kalamayan biri elini kaldırarak söze müdahale etti.

“… Hım.”

Uzun beyaz saçlar. Kâküllerinin arasından yakut kırmızısı gözleri beliren bir kız—ama cidden.

“Şey, Shiro?”

“… İtirazım var.”

“Şey, affedersin kız kardeşim? Sen neden bahsediyorsun tam olarak?”

“… Kral olursan… harem kurabilirsin.”

“Ne?”

Sora kulaklarına inanamıyormuş gibi yanıt verse de Shiro yüzünü her an ağlayacakmış gibi buruşturarak konuştu.

“… Ve sonra sen…… bana ihtiyaç… duymayacaksın.”

Şaşkına dönmüş kalabalığa hiç aldırış etmeyen Sora, imkânsız derecede paniğe kapılmış bir halde konuştu.

“Hey! Hey hey hey, dur dur, bu çok saçma! Sen ve ben, biz bir ekibiz, değil mi! Bu sadece bir formalite; teknik olarak kral ben olacağım ama öyle—”

“… Ama kral—sen olacaksın… Bense öylece kalacağım. Sadece tek bir kişi olabilir… bu yüzden—”

Gözyaşlarını koluyla sildikten sonra gözünde tek bir damla bile kalmamıştı.

“… O kişi—ben olacağım.”

Kız kardeşin duygusuz gözlerinde net bir savaş azmi yatıyordu. Bu gözler bir savaş ilanıyla ağabeyini delip geçerken—

“Ha?”

O bakışın karşısındaki Sora, kendi yüz ifadesini değiştirdi.

“Bak sen… Canım, biricik kız kardeşim. Senin şaka yaptığını duymak pek alışıldık bir şey değildir; cehennemde havalar nasıl bakalım?”

Her zamanki ciddiyetsiz tavrıyla sırıtıyordu. Fakat ses tonunda açık bir düşmanlık vardı.

“Senin gibi bin gemiyi peşinden sürükleyecek bir güzellik kraliçe olursa ne olur gör bakalım. Çok safsın. Tatlı dilli serserinin teki aklını çelebilir—ağabeyin kraliçe olmana izin veremez.”

Sora, Shiro’nun karşısında tam bir düşkün ağabey tiratları savuruyor olsa da. Neredeyse boğucu olan sevgisini dışa vuran sözlerinin aksine, gözlerinde en ufak bir tebessüm kırıntısı bile yoktu.

“… Hayır, Ağabey, sen kral olamazsın—o kadar.”

“—Elinden geleni ardına koyma öyleyse. Çünkü ağabeyin kraliçe olmana izin vermeyecek. Ve bu iş burada bitti.”

Birbiriyle yüzleşen iki bakış çarpıştı. İnsan ırkının en güçlü unvanını elde etmek için Elf hilelerini bile alt etmiş o iki kişinin bakışları. Ne birbirine düşkün iki kardeşin bakışlarıydı bunlar, ne de tek vücut olmuş oyuncu 『 』’ın. Uzun yılların ezeli rakiplerinin bakışlarıydı ve iradeleri kıvılcım saçacak kadar kararlı görünüyordu…

“Şey, peki… Bu durumda, meseleyi son bir oyunla çözmek istediğinizi mi kabul edeyim?”

İkisinin arasına girmek muhtemelen büyük bir cesaret gerektiriyordu. Mahcup bir edayla durumu teyit etmeye çalışan görevliye,

“Tabii, ben hazırım.”

“… Olur.”

Hiç tereddüt etmeden. Ve gözlerini bile ayırmadan meydan okudular.

“Sana acımayacağım, kız kardeşim. Bugün senin işini bitireceğim gün.”

“… Sen kendine bak… Ağabey… Bugün ciddiyim.”

……

Ve böylece. Üç gün geçti.

Salonun ortasında, uykusuz ve dinlenmeksizin peş peşe oynanan sayısız oyunun etrafa saçılmış kalıntıları arasında. İki kardeş yere serilmiş yatıyordu.

“… Hey… neden artık… pes etmiyorsun?”

“… Asıl sen neden… pes edip çekilmiyorsun?”

Zafer kazanmak için üst üste iki galibiyet şartıyla başlayan sayısız oyun. Toplamda beş yüzü bulmuştu: 158 galibiyet, 158 mağlubiyet, 184 beraberlik.

Trajik olan şuydu ki, bırakın bu dünyayı, kendi eski dünyalarında bile. 『 』 bir şehir efsanesi mertebesine yükselmişken—ikisi arasındaki maç skorlarını kimse bilmiyordu. Ortak adları olan 『 』 haricinde. Oyun sevdalısı bu iki kardeş, işlerin en doğal akışı gereği birbirleriyle de oynamıştı. Ve skorları ise şuydu—

3.526.744 oyun, 1.170.080 galibiyet, 1.170.080 mağlubiyet, 1.186.584 beraberlik.

Bugüne kadar, ikisinden biri bile tek bir kez olsun öne geçmemiş ya da geride kalmamıştı. Taç giyme törenini bekleyen saray halkının bu trajik gerçekten haberi olmasına imkân yoktu. Ama artık çoktan evlerine dönmüşlerdi.

Sonra tekrar gelmiş, sonra hepsi yine evlerine dönmüştü. Uygun anın ne zaman geleceğini tahmin etmeye çalıştıkça, zamanla gelenlerin sayısı gittikçe azaldı. Saray görevlileri Büyük Salon’a boylu boyunca uzanmıştı—elinde tacıyla töreni yöneten yetkili de, bilincini zorlukla koruyan Steph de çoktan hayal alemine darmadağın dalmıştı. Yaşlı yetkili arada bir tüyler ürpertici şekilde sırıtıyor, sonra da hiçbir şey olmamış gibi normal ifadesine dönüyordu. Bu sırada Steph, yüzünde boş bir tebessümle havaya uzanıp “Aaa, kelebek…” diyordu.

Peki, sıradaki oyun ne olmalıydı… Sora, sersemlemiş zihninde bunu düşünürken. Aklına takılan bir soru elini durdurdu.

“Hey… Hükümdarın neden tek bir kişi olması gerekiyor ki?”

“… Ne?”

Yetkili ve Steph, kendilerini hayal aleminden söküp alan bu sözlere yanıt verdi. Sora, kafasındaki şüpheyi netleştirmek için telefonunu çıkardı. Ve On Yemin hakkındaki notlarını bir kez daha okudu.

“On Yemin’in Yedincisi: ‘Gruplar arasındaki anlaşmazlıklarda, tam yetkili bir temsilci tayin edilecektir’…”

Bu kural grupları—yani ülkeleri ve ırkları—kendi aralarındaki anlaşmazlıklar için birer temsilci tayin etmeye yönlendiren bir kuraldı.

Fakat. Sora kelimeleri dikkatle, üzerinde düşüne düşüne telaffuz ettikten sonra, dönüp okuduğu sözler ile ulaştığı sonuç arasında hiçbir çelişki olmadığından emin oldu. “—Gerçekten de herhangi bir yerde bunun tek bir birey olması gerektiği yazıyor mu ki?” diye mırıldandı.

“““”””

Ve böylece, ozanların ileride “Kâbus Üç Gün” diye şarkılar yakacağı o efsanevi mücadele sona erdi. Fakat aşırı derecede uzun bir hikaye olduğundan, bu anlatıda orayı es geçelim…

…….

“… Hey, bu gerçekten sorun değil mi?”

“Sorun değil tabii. Eski zamanlardan beri gösterişli giysilere bürünen hükümdarlar, bunu sırf içlerindeki aşağılık hissi gizlemek, halk gözündeki imajlarını şişirip kendilerini yüceltmek için yapmıştır. Bir hükümdar halkına örnek olmalı, öykünülecek bir ideal sunmalıdır; hürmet, gösterişle değil icraatla kazanılır.”

“… Yine başladın… Külliyen yalan…”

“Pekala, tamam, dürüst olmak gerekirse en çok bu halimle rahat ediyorum.”

“Aah… İyi, nasıl istersen. Ama en azından şu saçlarına bir çeki düzen ver.”

Başkent Elchea—sarayın önündeki devasa meydan. Sarayın verandasına çıkıldığında, göz alabildiğine uzanan meydan insana Venedik’teki San Marco Meydanı’nı anımsatıyordu. Şimdiyse meydan, sayısız insandan oluşan devasa bir kalabalıkla dolup taşmıştı. Kaç bin—kaç on bin insan vardı burada? Yeni krallarının ağzından çıkacak sözleri duymak için sabırsızlanan kalabalık, meydana sığmayıp oradan uzanan caddelere kadar taşmıştı. Bu, aptal diye hor görülen önceki krala karşı tüm umutlarını yitirmiş olmalarının bir dışavurumuydu. Bir çaresizlik çukurunda yapayalnız kalan Imanity için ufacık bir umut ışığına duydukları ihtiyacın dışavurumu. Bir Elf casusunu—büyüyü—dosdoğru göğüsleyip deviren o iki kardeşten bir medet umduklarının dışavurumu. Bütün insan ırkının beklenti dolu bakışlarının toplandığı saray verandasına iki figür adım attı. Genç bir adam ve küçük bir kız. Gözlerinin altında mor halkalar olan, kot pantolonlu ve üzerinde “I ♥ PPL” yazan bir tişört giymiş genç bir adam. Karı andıran uzun beyaz saçları, buna uyumlu bembeyaz teni, mücevher gibi kırmızı gözleri ve denizci üniformasıyla küçük bir kız. Kafalarındaki taçlar onların kral ve kraliçe olduğunu gösteriyordu.

Fakat. Genç adam kraliçenin tiarasını büke büke kolçak gibi koluna takmıştı. Kız ise kralın tacıyla saçlarını bağlamış, kâküllerini yukarı kaldırmıştı—. Onları bu halde görünce, üstlerini değiştirirlerken Steph’in neden çığlığı bastığını anlamak hiç de zor değildi.

Bu yarım yamalak kılıkla, şaşkına dönmüş halkının karşısında duran genç adam—Sora—konuşmaya başladı.

“Iıı… hım, hımm. Şey, tünaydın.”

“… Abi, heyecanlandın. Garip.”

“—Kapa çeneni. İkimizin de insan kalabalığından korktuğunu biliyorsun. Normalde sadece bunu bastırıyorum.”

Shiro, kalabalığın görmesine meydan vermeden ağabeyinin elini nazikçe tuttu.

“……”

Sessizce. Sanki, Öyleyse şimdi de bastır, der gibi. Sanki, Her zaman yaptığın—ve her zaman yapacağın gibi, der gibi.

“—Saygıdeğer halkım—hayır, sevgili Imanity yoldaşlarım!”

Kız kardeşinin ne demek istediğini kavramışçasına, ağabey yüzündeki gerginliği silip atarak sesini yükseltti. Verandanın korkuluklarına bir ses yükseltici takılmıştı ama öyle bir kükredi ki ona hiç ihtiyacı yok gibiydi.

“Bizler, Imanity… On Yemin’in hüküm sürdüğü bu savaşsız dünyada, son ülkemize, son şehrimize kadar gerileyene dek durmaksızın kaybettik—peki ama neden?”

Kalabalık, kendilerine yöneltilen bu aniden gelen soru karşısında neye uğradığını şaşırdı. Eski kralın hataları yüzünden. Büyü kullanamadığımız için. Sora herkesin zihninde bir cevap şekillenmesini bekledikten sonra devam etti.

“Eski kral çuvalladığı için mi? En alt sıradaki ırk olduğumuz için mi? Büyü kullanamadığımız için mi? Irkımız çaresizce yok olmaya mahkum olduğu için mi?! Asla!”

Bu güçlü reddediş, havayı da kitleleri de tir tir titretti. Yumruğunu sıkıp duygularını gizleme gereği duymayan Sora, kükremeye devam etti.

“Eski zamanlarda, kadim tanrıların Büyük Savaşı’nda; tanrılar, iblisler—Elfler, Werebeast’ler ve daha nice ırk birbiriyle cenk ederken biz de savaştık, biz de hayatta kaldık! Geçmişte bu kıtanın tamamı insan krallıklarının mülküydü—öyleyse neden bu haldeyiz!”

Sora, son birkaç gündür Steph’in kütüphanesinde okuyup bitirdiği tarihe dayanarak onlara sordu:

“Şiddette usta bir ırk olduğumuz için mi? Dövüş konusunda uzmanlaşmış bir ırk olduğumuz için mi?!”

Dinleyen herkes şaşkınlıkla birbirine baktı.

“Ne Elf’lerin o çeşitli büyüleri var bizde, ne Werebeast’lerin fiziksel gücü, ne de Flügel’lerin uzun ömrü—hal böyleyken, geçmişte bu kıtaya hükmetmemiz dövüşte uzmanlaşmamızdan mı kaynaklanıyordu yani? Kesinlikle hayır!!”

Evet, bu herkesin görebileceği kadar net bir gerçekti. Ancak ardından şu soru belirdi:

Öyleyse neden?

“Savaşlardan sağ çıktık, çünkü zayıftık!

Bütün çağlarda, bütün dünyalarda güçlüler dişlerini biler, zayıflar ise akıllarını! Neden mi köşeye sıkıştık? Çünkü On Yemin, güçlülerin dişlerini söküp onları da akıllarını bilemeye zorladı da ondan!

Zayıflar olarak sadece bize ait sanabileceğimiz ne varsa—pratik zeka, strateji, taktikler, hayatta kalma gücü! hepsi güçlülerin de eline geçti! Aklımız güçlüler tarafından gasp edildi ve biz güçlülerle aynı silahlarla karşı karşıya geldik—işte bizi bu diplere sürükleyen şey tam olarak buydu!”

Bu çaresiz tablo gözler önüne serilince, meydan derin bir sessizliğe büründü. Toplanan ahali; eziklik, çaresizlik ve huzursuzluk gibi hislerin pençesine düşmüştü. Sora derin bir iç çekerek etrafındakilere baktı ve devam etti.

“Buradaki herkes bana cevap versin, neden başınızı öne eğiyorsunuz?”

Demin öfkeyle bağırıp yumruğunu savuran Sora, şimdi yumuşak bir sesle konuşuyordu.

“Tekrar ediyorum: Bizler zayıfız. Evet, hâlâ zayıfız—tıpkı her zaman olduğumuz gibi—”

Birisi bir şeyin farkına vararak derin bir nefes çekti. Bu farkındalığın dalga dalga yayılmasını bekleyen Sora, bir kez daha haykırdı.

“—Evet… Durum zaten tam olarak aynı değil mi?

Güçlüler zayıfların aklını taklit edebilir ama asla onda ustalaşamazlar! Çünkü bizim silahımızın temelinde yatan gerçek—aşağılık bir zayıflıktan doğan korkaklıktır!”

Kalabalığın zihnindeki soru daha sorulmadan yanıtlanmıştı.

“Korkaklığı sayesinde gözlerini, kulaklarını ve zekasını bileyip hayatta kalmayı öğrenen kimdir? Biz insanız!”

Çaresizliğin içinde onlara umut gösterilmişti.

“Büyü kullanamıyoruz. Onu hissedemiyoruz bile—ancak korkaklık bize büyüden kaçacak pratik zekayı, onun arkasını görecek aklı verdi! Doğaüstü duyularımız yok. Ancak korkaklık bize, öğrenim ve tecrübe yoluyla, geleceği görmeye yakın bir bilgelik verdi!”

Sadece umuttan bahseden biri bir iyimserdir.

Sadece çaresizlikten bahseden biri ise bir kötümserdir.

“Üçüncü kez söylüyorum! Bizler çağlar boyunca rehavete kapılmış güçlülerin gırtlağını söken zayıflarız—bizler gururlu zayıflarız!”

Çaresizlik ve karanlık ne kadar derinse, bu gerçek de o kadar yakıcıydı.

“Kız kardeşimle benim, Elchea’nın 205. hükümdarları olarak burada kralınız ve kraliçeniz ilan edildiğimizi duyuruyorum!”

Çünkü kitleleri ancak umut ateşini yakan biri peşinden sürükleyebilirdi.

“İkimizin de zayıflar olarak yaşayacağını, zayıflar olarak savaşacağını ve güçlüleri zayıflara yakışır şekilde katledeceğini duyuruyorum! Tıpkı her zaman yaptığımız gibi—ve her zaman yapacağımız gibi!”

İşte bu yüzden insanlar onların adımlarını kendilerine rehber edinirdi.

“Kabul edin! Bizler en zayıf ırkız!

Tarihin sonu gelmez döngüsünde—semirmiş güçlüleri yutanlarız!”

Ve böylece.

“Gurur duyun! Çünkü bizler en zayıf olanız—eli en boş olanız! Hiçbir şeyimiz olmadan doğarız—bu yüzden her şey olabiliriz—ve işte bu yüzden en güçlü ırk biziz!”

Bir hükümdar doğar.

Tezahüratlar—hayır, kükremeler takip etti bunu. Meydanı da göğü de sarstılar. Öfke ulumalarını da zafer çığlıklarını da andırabilecek haykırışlar. Balkondaki ikiliye duyulan beklentiden miydi? Yoksa—köşeye sıkışmış, dişlerini gösteren ruhların haykırışı mıydı?

Bu manzara karşısında Sora ve kız kardeşi bakıştılar.

Kız kardeş başıyla onayladı. Hafifçe, tebessüm eden tatlı bir ifadeyle. Bu onayı alan Sora son konuşmasına başladı. Kollarını iki yana açtı, neşeli bir çocuk kadar masumdu. Yine de her şeyi görmüş geçirmiş bir stratejist kadar gözü pek, bir savaşçı kadar cesurdu. Yüzüne hilesiz ama son derece arsız bir tebessüm yayan insan ırkının yeni kralı Sora—konuştu.

“—Gelin, oyunlar başlasın!

Acı çekmeye doyduğunuz kesin. Fazlasıyla aşağılandığınız kesin. Hayatın acılığını tiksinecek raddeye gelene kadar tattığınız kesin… Artık bu kadarı yetti! İşte buradayım, sevgili Imanity yoldaşlarım.”

Avucu, sanki gökleri bile kavrayacakmışçasına ufka doğru yükseldi. Ve sonra—kapandı.

“Şimdi, tam da şu andan itibaren! Bizler, Elchea olarak—dünyadaki diğer tüm ülkelere savaş ilan ediyoruz!”

“Karşı taarruzun işaret ateşini yakın! Sınırlarımızı geri alacağız!”

Yeri göğü inletecek kadar büyük tezahüratların arasında. İkili sahneden ayrılır ayrılmaz Steph üzerlerine atıldı.

“Ş-ş—hey, siz ikiniz! N-ne saçmalıyorsunuz siz?!”

“Aah… ne diye panikliyorsun yine Steph? Beni de ürkütüyorsun.”

“… Steph, çok ürkütücü…”

Steph çıldırmışçasına cıyaklayıp dururken, iki kardeş haksız bir edayla ona bıyık altından güldü. Ama Steph’in aklında çok daha büyük dertler vardı.

“Şimdi her şey yolunda mı sanıyorsunuz?! Daha yeni taç giydiniz, iç işlerini bile halletmediniz; Elchea’nın diğer ülkelerle kapışmaya hazır olduğunu mu düşünüyorsunuz yani? Ülkeyi batırmaya mı çalışıyorsunuz siz?!”

Steph, bu dolandırıcı kardeşlere inandığı kendi aptallığına lanet okuyarak başını ellerinin arasına aldı; yine de belki de artık buna alışıyordu. Sora, çoktan kendi çöplüğündeymiş gibi rahat bir edayla iç çekerek konuştu.

“Aah… Bak—sana insanlardan şüphe etmeyi öğrenmeni söylememiş miydim?”

“—Ha?”

Steph olduğu yerde kaldı ve gözlerini Sora’ya dikti.

“Elfler—Elven Gard, değil mi? bu ülkeyi ele geçirmek için Chlammy’yi bile çalıştırmayı göze alacak kadar ileri gitmişken, büyü dahi kullanamayan alelade insanların onları alnının akıyla yendiğine inanacaklarını mı sanıyorsun?”

“—N-ne demek istiyorsun?”

“Unuttun mu? Bizi başka bir ülkenin desteklediği insanlar sanıyorlar. En azından Chlammy’yi destekleyen her kimse olayı bu şekilde rapor ediyor olmalı, muhtemelen diğer ülkeler de böyle düşünüyordur.”

Kız kardeş, ağabeyinin sözlerini tamamlarcasına devam etti.

“… Bütün dünya… başka bir ülkenin ajanının Elchea’yı ele geçirdiğini sanıyor.”

Ağabeyi başıyla onaylayıp sürdürdü konuşmasını.

“Ama hangi ülke olduğunu bilmiyorlar. Ülkeyi kimin ajanının, kimin kuklasının yönettiğini bilmiyorlar ve sonra biz aniden tüm dünyaya savaş ilan edince tam olarak şöyle düşünecekler: ‘Bir ülke Elchea’da kukla bir hükümet kurdu ve taarruza geçmeye hazırlanıyor’—değil mi?

“Ah—”

Bu dünyadaki mücadelelerde, meydan okunan taraf oyunu belirleme hakkına sahipti. Saldırıya geçmenin son derece dezavantajlı olmasına rağmen tüm dünyaya tam da bu yüzden savaş ilan etmişlerdi. Üstelik Elven Gard’ın ajanını da mağlup ettikleri düşünüldüğünde—

“Şimdi Elfleri bile yenebilecek bir koza sahip bir ülkenin, bir ırkın ortaya çıktığından endişelenmeye başlayacaklar, değil mi?”

“… Yani.”

“Bütün dünyayı paranoiaya sürüklemek için…”

“… Gidip onlara savaş ilan ediyoruz…”

“… Ve sonra hiçbir şey yapmıyoruz. Anladın mı?”

İki kardeşin tebessüm eden bu sözleri Steph’i nutku tutulmuş hâlde bıraktı.

“On Yemin’in Beşincisi: ‘Meydan okunan taraf oyunu belirleme hakkına sahiptir.’ Savaş ilan ettiğimiz tüm o ülkeler endişeye kapılınca muhtemelen… arkamızda hiçbir ülke olmamasına rağmen bizi hangi ülkenin desteklediğini çözmeye çalışacaklar. Bütün dünya bizi çözmek için kendisini parçalarken biz de onların zırhlarını aralayalım, zayıf noktalarını bulalım ve temel kabiliyetlerimizi sağlamlaştıralım.”

Sırıtıp lafını bitirdikten sonra arkasını dönen ağabeye Steph sordu:

“Ş-şey… topraklarımızı geri alacağını söylerken… yalan mı… söylüyordun?”

Steph, içinde hissettiği o derin pişmanlık duygusuna kendisi bile şaşırdı. Belki de Sora’nın tiradıyla alevlenen anlık bir hırstan kaynaklanıyordu. Ya da belki de—

“—Hey, Steph. Kız kardeşimle eski dünyamıza dönmek isteyip istemediğimizi konuştuk.”

“Ha?”

“Konuşacak bir şey bile yoktu. Cevabımız Hayır—böyle eğlenceli bir dünyayı terk edip o dünyaya geri dönmenin hiçbir anlamı yok.”

“… Özellikle de… bizim için.”

“İşte böyle. Şimdi.”

Sora ellerini birbirine vurdu.

“Bizler insanız. Imanity’nin son ülkesi burası, Elchea. Haritadan silinmesini önlemek için şimdilik hedefimizi tahta geçmek olarak belirledik—ama?”

Kız kardeş ile ağabey. Karşılıklı bakışıp neşeyle güldüler.

“Ne dersin, kız kardeşim?”

“… Hım.”

“Düşman büyü kullanabiliyor. Süper güçler kullanabiliyorlar. Bizse kullanamıyoruz. Ezici bir dezavantaja sahibiz, ezici bir engelle oynuyoruz; topraklarımızda kala kala tek bir şehir kaldı; durum umutsuz. Yine de 『 』 (Boşluk) adını korumak adına tek bir yenilgi bile alamayız—ne dersin?”

Kız kardeşin genelde ifadesiz olan yüzünde çocuksu bir tebessüm belirdi ve tek kelimeyle cevap verdi.

“… Harika.”

“Değil mi ama?”

Steph bu atışmayı sanki bilinmeyen bir şeyi—kelimenin tam anlamıyla başka bir dünyadan gelen bir şeyi izler gibi gözlerle seyrediyordu. Umutsuz bir durumun tüm şartlarını bir bir sıraladıktan sonra ağızdan çıkan ilk kelime “harika” mıydı yani—? Bunun ne anlama gelebileceğine dair en ufak bir fikri olmayan Steph’e doğru Sora yeniden döndü.

“Sözün özü, senin soruna dönecek olursak Steph.”

“—Ha, efendim?”

Dalmışken kendisine seslenilince sesi detone olup inceldi.

“Sınırlarımızı geri alma meselesi var ya. Dürüst olmak gerekirse o bir yalandı.”

“Ha?”

Sora bir yandan konuşurken bir yandan da telefonunu çıkardı. Görev planlayıcısını açıp “kral olmak” maddesinin yanına bir tik attı. Ardından yeni bir görev girdi. Şöyle ki—

“Nihai Hedef—Şimdilik dünyayı fethetmek!”

“—Ne-e—?!”

Sora’nın lafları sınırları geri almanın da, kıtayı geri almanın da ötesine geçmiş, doğrudan dünyayı ele geçirmeye dayanmıştı. Bir günde kaç defa şaşırılabileceğinin sınırlarında gezen Steph, çifte anlam taşıyan garip bir ses çıkardı. Sora havalı bir dönüşle yürümeye başladı, Shiro da onu takip etti. Tek başına geride kaldığını fark eden Steph, neye uğradığını şaşırmış bir hâlde panikle peşlerinden koştu.

“Ş-şey, yani, s-s-siz ciddi misiniz?!”

“『 』 (Boşluk) birincilikten başka hiçbir yeri kabul etmez. İster egemenlik mücadelesi olsun ister başka bir şey, bir oyun oynayacaksak hedefimiz zirvedeki tek isim olmaktır—kuralımız bu.”

Shiro kararlı bir şekilde başını salladı.

İşler bu noktaya geldikten sonra, artık her zamankinden daha netti. Stephanie Dola bu iki kardeşi hâlâ ne kadar hafife aldığını idrak etmek zorundaydı. Olabilir miydi? Her şeye rağmen bu gerçekten doğru olabilir miydi? Bu ikisi—

insan ırkının kurtarıcıları olabilir miydi?

Sora’nın uzaklaşan sırtına baktı ve kalbi gümbürdeyerek hızla çarpmaya başladı. Göğsü sıkıştı—ama içinde artık nefretten eser yoktu. Büyükbabasının onurunu iade etmişti. Çok sevdiği ülkesini—Elchea’yı kurtarmıştı. Hatta topraklarını da geri alacağını ilan etmişti. Ve sanki bunu gerçekten yapabilecekmiş ve yapacakmış gibi dönüp gitmişti. Onun arkadan görünen bu duruşundan—Stephanie Dola artık nefret etmek için tek bir sebep bile bulamıyordu.

Elchea Krallığı’nda, başkent Elchea’da: 1. Blok, Merkez Bölge… yani Elchea Kraliyet Kalesi: kraliyet yatak odası. Elchea Kralı, insanın “Acaba burada kaç kişi yatacak?” diye düşünmekten kendini alamayacağı kadar devasa bir yatağa kurulmuştu. Daha birkaç gün öncesine kadar evde oturan, oyun bağımlısı bir ot parçasından ibaret olan adam—Sora (on sekiz yaşında, bakir).

“—Daracık bir oyun odasından döküntü bir han odasına, oradan Steph’in malikânesine, nihayetinde de kraliyet yatak odasına ha… vay be.”

Bir astronotun bile başını döndürecek türden bu hızlı yükselişe hafifçe kıkırdayan Sora, elinde bir kitap tutuyordu. Karanlığın içinde ay ışığı ve loş lambalarla aydınlanan kitabın başlığı: Exceed Ekosistemi. Sora gözlerini ilk sayfada sabitleyerek derin düşüncelere daldı.

“—Flügel… ha. Bu tipleri kendi tarafıma çekebilirmişim gibi duruyor…”

Kitapta şöyle açıklanıyordu: Flügel. Kadim Büyük Savaş’ta tanrıların göklerde süzülen öncü birliği olarak yaratılmış bir savaş ırkı. On Yemin’den bu yana savaşma yetenekleri neredeyse tamamen mühürlenmişti. Yine de muazzam bir yaşam süresine ve yüksek bir büyü yatkınlığına sahiptiler; gökyüzünde süzülen devasa bir Phantasma olan Avant Heim’ın sırtında kelimenin tam anlamıyla göksel bir şehir inşa etmişler, egemenlik mücadelelerine katılmayarak burayı tek toprakları olarak korumuşlardı. Gelgelelim, belki de uzun yaşam süreleri yüzünden müthiş bir bilgi açlığı çekiyorlar ve sırf dünyadaki diğer ırkların bilgilerini toplamak—yani kitap elde etmek—amacıyla oyunlara giriyorlardı.

“Büyü hakkında pek çok şey biliyor gibi görünüyorlar, ben de başka bir dünyaya dair bilgimle onları ağa düşürebilirim.”

Bu ırkla bir şekilde temas kurabilirse, büyüye karşı nasıl savaşacaklarını çözmelerine yardımcı olacak gibiydi—

Tık, tık.

O tam bunları düşünürken kapı çekingen bir şekilde çalındı. Birtakım şeylerin tekerrür ettiği hissine, birkaç gün önce de benzer bir şey yaşandığı duygusuna kapılarak cevap verdi.

“Hı-hım, kim o?”

“B-ben… Stephanie Dola, Haşmetlim… Girmeme… müsaade var mıdır efendim?”

“—Ha? Gir tabii.”

Kraliyet yatak odasının ağır kapısını hürmetkar bir edayla açan Steph’e Sora seslendi.

“Hey, niye öyle konuşup davranıyorsun ki? Normal bir şekilde gir içeri işte.”

“Şey… görünüşe göre bunu sakince düşününce—efendim—Elchea’nın kralı olduğunuz bir gerçek, dolayısıyla—”

“Aaaah! Aşırı utanç verici!”

Sora bir çığlıkla Steph’in lafını kesti.

“Tüylerimi diken diken ediyorsun, hem lafı da uzatıp duruyorsun! Her zamanki gibi konuşabilirsin; eee, ne vardı?”

Elchea’da henüz elektrik keşfedilmemişti. Kraliyet yatak odası yalnızca loş mum avizesi ve ay ışığıyla aydınlanıyordu. Bu cılız ışıkta Steph, yüzündeki ifade okunamayacak şekilde odanın ortasında kıpırdamadan duruyordu.

“O zaman—Sora…”

“Şöyle şöyle.”

“Ayağına kapanmam için bana ‘Bana aşık ol’ emrini vermiştin, değil mi?”

“Iıı—eveeet…”

“Artık Elchea kralı olduğuna göre—ben… şimdi ben…”

Bulutların arasından bir anlığına süzülen ay ışığı güçlendi ve Steph’in yüzündeki ifade netleşti.

Endişeliydi.

“Şey… yani artık sana ihtiyacım kalmadığına göre seni yeminden muaf tutmamı mı istiyorsun?”

“H-hayır! Onu kastetmiyorum!”

İşte karşısındaydı: oyunlardaki tüm dehasına rağmen on sekiz yaşında bir bakir. Telaşlanan Steph, Sora’nın konuyla alakası olmayan bu yorumunu alelacele düzeltti, ardından sordu:

“B-ben… bilmek istiyorum. N-neden kız kardeşinin önerdiği gibi malın mülkün olmamı değil de… sana aşık olmamı istediğini.”

“… Şey…”

Gizli bir art niyet yüzündendi. Yani tamamen Sora’nın aşağılık arzularından doğan, yani bir hataydı. Sora bunu itiraf edip etmemesi gerektiğini tartarken, beklenmedik bir soru daha geldi.

“Yani—bana aşık olma emrini… bana karşı öyle hisler beslediğin için mi verdin?”

Ha?

“E-eğer durum gerçekten buysa… ben, şey—bende kalan tek şey…”

Bunu söyleyerek yatağa doğru yürüdü ve huzursuz ama domates gibi kızarmış bir yüzle. Eteğini yukarı çekti ve yalvaran bir edayla konuştu:

“… artık sana verebileceğim tek şey… bu, biliyorsun…”

Bir dakika.

Bir dakika dur bakalım, on sekizindeki bakir Sora. Az önce göz ardı edemeyeceğin türden bir meseleyle karşı karşıya kaldın. Demek öyle… Steph’e tarafsız gözle bakacak olursak… bayağı çekici bir kız. Sağlıklı genç bir erkeğin böyle fıstık gibi bir kız tarafından sevilmek istemesi gayet doğal. Ama—ona kendini aşık ettirdikten sonra ne yapmak istiyordu ki?

İlk görüşte aşk mı? Eh, o kadarından pek emin değildi. Kendi kalbini yokladı, ona karşı gerçekten romantik duygular besleyip beslemediğini sordu—

Dur bir dakika—en başından beri. (Ha—? Romantik duygular—nasıl bir şeydi ki zaten?)

Sora, sap doğmuş bir ezikliğin doğasından gelen kaçınılmaz sınırlarına tosladı.

“… Şey… o iş, yani…”

Şak. Bir flaş patlaması ve bir deklanşör sesi. Yatağın diğer tarafından belirdi—elinde telefonla Shiro.

“İıı—yaaaah!”

Shiro’nun aynı odada olduğunu gören Steph, alelacele eteğini indirip geriledi.

Ama bunun son derece doğal bir durum olduğunu zaten fark etmeliydi. Handaki olayı şöyle bir hatırlayacak olursa—Sora’nın yalnız başına olma ihtimali yoktu.

“Bakir olmanın… sınırları yüzünden… ızdırap çeken Ağabeyimin adına… Shiro açıklayacak.”

“Shiro… Haddim olmayarak söylüyorum ama ağabeyin bunu on bir yaşındaki kız kardeşinden duymayı biraz yaralayıcı buluyor.”

Ancak Shiro, ağabeyinin itirazını görmezden gelerek az önce çektiği fotoğrafı gösterdi. Fotoğrafta Steph’in eteği yukarı kalkmış, iç çamaşırı tamamen ortaya çıkmıştı.

“… İşte bu.”

“—Ha?”

“… Ağabeyimin sana… aşık ol… demesinin sebebi bu.”

Hem Steph hem de Sora tamamen afallamış görünüyordu. Shiro, onların bile anlayabileceği kadar doğrudan ve net bir şekilde izah etti.

“… Ağabeyimin eski dünyamızda… özlediği… tek bir şey var.”

O da şuydu—

“… Bu dünyada… porno yok.”

““Ne?””

Hem Steph hem de Sora bunu sesli bir şekilde dile getirmişti. Ama taşıdıkları anlamlar bambaşkaydı. Sora’nın durumunda bu, son derece patavatsız bir gösterime karşı verilen tepkisel bir itirazdı. Steph’in durumunda ise—

““Por-no” mu…? Ne demek bu?”

Son derece masumane bir soruydu. Shiro, bir yandan telefonuyla ilgilenirken yanıt verdi.

“Materyaller… otuz bir çekmek için… Fotoğraflar, videolar… vesaire… Fanteziler… otuz bir çekmeye yardımcı olan. Hepsine birden—porno denir…”

“O-Otuz bir çekmek mi?”

Hâlâ anlamadığı her halinden belli olan Steph’e karşı Shiro, yine zerre ifade barındırmayan yüzüyle,

Tek elini gevşekçe yumruk yaptı—ve yukarı aşağı salladı.

“N-Ne—”

Steph’in yüzü sanki “güm” diye patlayacakmışçasına alev alev yanarken, Shiro işi daha da ileri götürüp telefonunda bir video başlattı ve bunu Steph’e gösterdi.

Steph’in Shiro’nun saçını yıkadığı bir video: banyo sahnesi.

“… Steph… işte bu… senin var olma sebebin.”

Steph’in kıpkırmızı kesilmiş yüzünün rengi bir anda attı, ardından başı öne düştü ve titremeye başladı.

Demek ki herhangi biri de olurdu.

Bütün istediği, cinsel dürtülerini deşarj edecek bir araçtı.

Üstelik bir de… kendi öz kız kardeşinin çıplak haline bakarak, bilirsiniz işte, o şeyi yapıyordu öyle mi?!

“S-Sen tam bir pisliksin!”

Steph avazı çıktığı kadar bağırıp odadan kaçarken, Sora şaşkın gözlerle arkasından bakakaldı. Ardından, hiçbir şey olmamış gibi yatağın kenarında kitabını okumaya dönen Shiro’ya dönüp söze girdi:

“—Hey, benim düşüncelerim aslında o kadar da kirli değil, biliyorsun değil mi?”

“… Özet geçtim…”

“Zirveye çıkardın demek istiyorsun sanırım… Peki ya şu banyo videosu? Hani yasak demiştin ve izlememe asla izin vermemiştin… Yoksa Steph’in benden bilerek nefret etmesini sağlamaya mı çalışıyorsun?”

“… Ben daha on bir yaşındayım… Böyle karmaşık şeylerden anlamam.”

“İşine geldiğinde çocuk gibi davranmayı da çok iyi biliyorsun…”

“… Az önceki fotoğrafı… istemiyor musun?”

“Ah, bağışlayın Yönetmen Hanım. Çok minnettarım.”

Ancak. Ne de olsa—romantik duygular ile cinsel arzu arasındaki fark neydi ki? Sora, on sekiz yaşındaki bir bakir için devasa önem taşıyan bu felsefi sorular üzerine kafa yorarken, Shiro—öz kardeşi olmayan kız kardeşi—duyulması imkânsız kadar kısık bir sesle mırıldandı:

“… Sadece… yedi yıl daha…”

Kızların zihnen erkeklerden daha hızlı olgunlaştığını söylerler. Gerçekten de… en azından bu durumda, bu tartışmasız bir gerçekti.

………

“Aaaah, Tanrııım, aaaaaah, Tanrıııım!”

Bu sırada Steph, omuzları kaskatı kesilmiş bir halde saray koridorlarında ilerliyordu. Sadece bir otuz bir oyuncağı olarak görülmesine köpürüyordu—hayır. Buna incindiği için kendisine kızıyor—ve öfkeyle sağa sola çığlıklar atıyordu.

“Aahh, Tanrım, biliyordum işte, bu duygu Yemin’in getirdiği bir illüzyon—bir çeşit lanet bu!”

Fakat Steph şunun farkında değildi…

“O canavar! O pedofil! Onu sevmemin imkânı yok. Kesinlikle Yemin yüzünden.”

Sora’nın kendisini Yemin’den azat etmeyi teklif ettiğinin. Yani başka bir oyun oynayıp “Bana âşık olma” deme çözümünün sunulduğunun. Ve bunu tamamen görmezden geldiğinin, hatta çoktan unutup gittiğinin.

Ve bunun aslında ne anlama geldiğinin—

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla