Isekai Walking Cilt 6 – Bölüm 4 / Bölüm 1

Bölüm 1

“H-Hikari. B-Bizi tekrar görmeye gel. Geldiğinde çok daha güçlü olacağım!” Altair limanından ayrılırken Sark avazı çıktığı kadar bağırdı.

Ayrılış günümüz yaklaştıkça giderek daha kederli görünüyordu ama tam sonunda Hikari’ye veda edebilmek için tüm bunları bir kenara atmış gibiydi. Sahanna’nın onu bunu yapmaya zorlamış olmasının da muhtemelen bir rolü vardı.

Yine de, belki de bu sözleri kendisi söylediği için, Sark omuzlarından büyük bir yük kalkmış gibi görünüyordu. Euini de onu gördüğünde memnun görünüyordu. Sahanna ise sadece derin bir iç çekti.

Karaya çıktığımızda maskemi tekrar taktım. Onu takmayalı uzun zaman olmuş gibi hissediyordum.

Marte’ye vardıktan sonra yaptığımız ilk iş tezgahları dolaşıp biraz yiyecek almak oldu. Oradaki insanlar bizi hatırlıyor gibiydi ve bizi gördüklerine şaşırmışlardı. O kadar uzun süredir yoktuk ki, Ejderha Diyarı’ndan tamamen ayrıldığımızı varsaymış gibilerdi.

Ardından, bölgedeki canavar görülme durumlarını öğrenmek umuduyla maceracılar loncasına uğradık.

“Rurika Abla, ne dediler?” diye sordu Hikari.

“Son zamanlarda daha fazla dev domuz görüldüğü söyleniyor. Ayrıca Syphon’dan bir mesaj aldık.”

Syphon, Goblin’in Ağıtı adındaki partinin lideriydi. Onlarla ilk olarak Elesia Krallığı’ndaki maceracılar loncasında karşılaşmış, ardından Büyü Ulusu Eva’daki Majorica’da tekrar denk gelip zindanı fethetmek için birlikte çalışmıştık.

Daha sonra Krallık’ta elflerin olabileceğini öğrenmiştik; bu yüzden biz Ejderha Diyarı’na giderken Ağıt ekibi oradaki durumu araştırma teklifinde bulunmuştu.

“Syphon ne demiş?” diye sordum. Kızların, Ejderha Diyarı’nda Chris’in ablasını bulamadığımızı ve bir sonraki durağımızın Eld Cumhuriyeti olacağını bildirmek için maceracılar loncasının mesajlaşma servisini kullandığından neredeyse emindim. Daha önce Ağıt ekibinin Krallık’taki araştırmasıyla ilgili bir rapor aldıklarını sanıyordum, yoksa yeni bir gelişme mi yaşanmıştı?

“Cumhuriyet’e gideceğimizden bahsettiğimiz için bizden bir ricada bulunup bulunamayacaklarını sormuşlar.” Rurika, Syphon’un karısı Juno’nun küçük erkek kardeşine göz kulak olup olamayacağımızı kontrol etmek için Fisui adında bir kasabaya uğramamızı istediklerini açıkladı. Fisui onların aslen geldikleri kasabaydı ve Juno ailesinin rızası olmadan evden ayrıldığı için hâlâ erkek kardeşi için endişeleniyordu.

Nihai hedefimiz Kara Orman olduğundan, Eld üzerinden geçeceğimiz rotayı önceden planlamıştık.

Rurika ve arkadaşlarının doğduğu Lukos kasabası, İmparatorluk ile yapılan savaşta o kadar ağır hasar görmüştü ki artık yaşanacak durumda değildi. Diğer kasaba ve köyler de benzer durumda olduğu için buralarda yaşayan insanlar bir araya gelerek Nahar adında yeni bir kasaba inşa etmişlerdi.

Onların bu “ikinci memleketlerine” uğramak dışında, Eld üzerinden en kısa rotayı izlemeyi planlamıştık. Fisui yolumuzu epeyce uzatacaktı ama Syphon’un takımı bize pek çok kez çok yardımcı olmuştu. Elimden gelirse isteklerini yerine getirmek istiyordum ama bunun ne kadar mümkün olduğundan emin değildim.

“Fisui’nin kendi adını taşıyan son derece lezzetli bir meyveyle ünlü olduğunu duymuştum,” diye ekledi Chris.

Bu sözler ortamda bulunan bir kişi ve bir hayvanda belirgin bir tepkiye yol açtı—Hikari ve Ciel ışıl ışıl gözlerle bana baktılar. Gerçekten de gözleri, ağızlarından çıkabilecek her şeyden daha fazlasını anlatıyordu.

“Ben kabul etmekten yanayım. Siz ne dersiniz?” Mahcup bir tebessümle fikirlerini sorarken kimseden bir itiraz gelmedi. “Hikari, Ciel, teşekkür ederim.” Tereddütlerimi aşmamda bana destek oldukları için onlara minnettardım.

Son derece lezzetli bir meyve düşüncesinin benim de ilgimi çektiğini itiraf etmeliydim. Sadece lezzetli değil, son derece lezzetli…

Ayrıca onların memleketlerinin nasıl bir yer olduğunu da merak ediyordum. Sonuçta elflere taptıklarını duymuştum.

“O zaman onlara haber veriyorum,” diye bağladı Rurika.

“Ah, ama uğramamız güvenli olur mu?” diye sordum. “Şey, Juno’nun erkek kardeşiyle bizzat görüşmeli miyiz? Yoksa sadece uzaktan bakıp durumunu kontrol mü etmeliyiz?”

“Onu da sorarım,” dedi Rurika. “Eğer sadece iyi olduğundan emin olmamızı istiyorlarsa, bu durum onunla düzgünce görüşmekten farklı bir görev sayılır.” Ardından resepsiyonistlerin yanına geri döndü.

Marte’de gecelememeye karar verdik ve bu iş biter bitmez kasabadan ayrıldık.

Kasabaya gelip giden pek çok at arabası vardı. Artık haydutlar—yani Tohma’nın ekibi—meselesi çözüldüğüne göre, ticaret normale dönmüştü. Artan hareketlilik, aynı zamanda piyasadaki ay ağacı meyvesi arzının artmasıyla da bağlantılı görünüyordu.

Şehirden ayrıldıktan sonra önce yolun kimsenin olmadığı bir bölümüne kadar yürüdük; orada Shade’i çağırıp at arabasına geçtik. Tabii ki, bir ata benzemesi için Shade’in görünüşünü Dönüşüm büyüsüyle tekrar değiştirdim.

Marte’den Dağ Şehri Lacteus’a çıkan dağ yolunun girişine kadar at arabasıyla gidebiliyorduk ama oradan sonrasını yürüyerek katetmemiz gerekecekti. Dağ yolunun kendisi sadece iki kişinin yan yana yürüyebileceği genişlikteydi ama iyi bakılmıştı ve yürümesi kolaydı.

Tırmanırken aksi yönde ilerleyen bir grupla karşılaştık: Yanlarında muhafızlarıyla Eld’den gelen tüccarlar. Bu Değerlendirme ile öğrenmek zorunda kaldığım bir şey değildi; kim olduklarını kendileri açıkça söylediler. Ay ağacı meyvesi hakkındaki söylentileri duymuş gibiydiler ve piyasada gerçekten daha fazla bulunup bulunmadığını bilmek istiyorlardı.

Onlara söyleyebildiğim tek şey “Eskisinden daha fazla var gibi görünüyor” oldu ama bu bile tüccarların gözlerinde hevesli bir parıltı oluşturmaya yetti.

Oraya vardıklarında meyveyi satın alıp alamayacaklarından gerçekten emin olmadığım için bu kadar muğlak konuşmamın yanlış olmadığını düşündüm. Euini bize toplanan meyvelerin büyük bir kısmını vermişti, bu yüzden tüccarlar loncasından hiç satın almamıştım ve orada satılıp satılmadığını ya da ne fiyata satıldığını bilmiyordum.

Dağlara girdikten iki gün sonra Lacteus’a vardık.

Beni şaşırtan ilk şey, kasabanın üzerine çökmüş olan tehditkar havaydı. Yüce dağlarla çevrili bir vadide yer alıyordu ve düzenli aralıklarla yerleştirilmiş gözlem kulelerine sahip sağlam savunma surlarıyla birbirine bağlanmıştı.

Bize şehrin eskiden bir kale olduğu söylenmişti. Kökenleri çok eskilere dayanıyordu: Eld Cumhuriyeti kurulmadan önce, bu bölgede ırklar arası çatışmalar sıkça yaşanır ve güçlerini genişletmek isteyen gruplar zaman zaman Ejderha Diyarı’nı işgal etmeye çalışırdı. Lacteus buna karşı bir siper olarak inşa edilmişti.

Bu tehlike yıllar önce tamamen geçmişti ama arazi üzerinde büyük değişiklikler yapmak zor olduğundan burayı bir kale olarak tutmaya devam etmişlerdi.

“Bunu gördükten sonra, Lactear’ın ne kadar huzurlu bir yer olduğunu daha da iyi anlıyorum,” dedi Mia.

Haklıydı. Lactear, etrafına sadece ahşap bir çit çekilmiş, bir kaleden olabildiğince uzak bir yerdi. Tabii ki bu durum kısmen Evan tarafından gelen çetin ortamın ulaşımı çok zorlaştırmasından kaynaklanıyordu—baştan doğanın kendisi tarafından korunuyordu.

Mutonların uykulu halleri de bu tabloyu pekiştiriyordu. Kasaba sokaklarında ağırdan ağıra yürümeleri, burayı kırsal huzurun adeta canlı bir timsali haline getiriyordu.

Lacteus, gittiğimiz diğer yerlere kıyasla daha fazla canavar-insana sahip gibi görünüyordu ve pek çok genç erkek Sera’nın önünde garip gösteriler yapmaya başladı. Kaldığımız hanın sahibesine ne yaptıklarını sorduğumuzda, bunun canavar-insanlara özgü özel bir kur yapma ritüeli olduğunu açıkladı.

“Neden ona kur yapmaya çalışıyorlar ki?”

“Şey, etrafta pek fazla genç kadın yok…” “…ve kız da bayağı güçlü ve sağlıklı görünüyor.”

Sera kesinlikle güçlüydü—muhtemelen köydeki tüm gençlerin en güçlüsüydü. Güç, canavar-insanların ilgisini çeken şeylerden biri mi acaba? diye düşündüm.

“Sera, ne kadar da popülersin,” dedi Rurika takılarak.

Sera karşılık olarak sadece inledi. “Sadece sıra dışıyım. Chris ya da Mia kadar sevimli değilim bile.”

Şahsen Sera’nın epeyce çekiciliğe sahip olduğunu düşünüyordum ama bunu dile getirecek değildim. Yeni bir muhabbet başlatmak istemiyordum. Rurika muhtemelen benimle de dalga geçmeye başlardı.

Sera’nın sözleri üzerine Chris göğsüne doğru aşağı baktı. Evet, bunu da görmezden geleceğim, diye geçirdim içimden.

Gece çöktüğünde, kasaba halkının çoğu hanın yemek salonuna yemeğe geldi ve biz de bu bölge hakkında daha fazla bilgi edinme fırsatı bulduk.

Lacteus’un temel geçim kaynağı tarımdı. Mahsullerinin çoğu oldukça yaygın türlerdi ancak aralarında yalnızca yayla ikliminde yetişebilen birkaç özel mahsul de vardı. Fakat çok sayıda dik yamaç bulunduğundan, Lactear’daki gibi hayvancılık yapmıyorlardı.

Hayvancılığın olmaması, et elde etmek için dağlara çıkıp canavar ya da av hayvanı avlamaları veya eti başka bir yerden satın almaları gerektiği anlamına geliyordu. Ne yazık ki, şu sıralar Cumhuriyet’ten gelen tüccarlar oldukça nadirdi. Bu durum esas olarak son zamanlarda ayağacı meyvesi satın almanın ne kadar zorlaşmış olmasından kaynaklanıyordu. Tüccarların çoğu sırf Lacteus’un nadir sebzeleri için bunca yolu katetmek istemiyordu; ayrıca o sebzelerden yöresel bir özel şarap üretmeye başlamış olsalar da lezzeti henüz tam kıvamında değildi.

“Cumhuriyet’te Fisui adında, kaliteli meyve ve sebzeler bulabileceğiniz bir kasaba daha olduğunu duydum. Tüccarların çoğu sadece onlarla ticaret yapmayı tercih ediyor,” diye açıkladı yerel halktan biri.

Elbette ete ihtiyaçları olmadığını savunuyorlardı ama genç bir adam bazen insanın canının bolca et yemek istediğini kararlılıkla dile getirince, pek çok kişi de ona katıldığını belirten sesler çıkardı. Hikari ve Ciel de onların arasındaydı… Tam bir et oburdular! Doğal olarak, nasıl hissettiklerini anlıyordum.

“Endişelenmenizi gerektirecek bir şey yoktur muhtemelen ama yine de tedbiri elden bırakmayın.”

İki gün sonra Lacteus’tan ayrılırken hancılar bizi uğurladı.

Kasabalılar bize nadir bulunan yöresel sebzelerinden ve bunlardan üretmek üzerinde çalıştıkları deneme aşamasındaki içkiden biraz vermişlerdi. Ayrıca bunları hazırlamanın en iyi yollarını da anlattılar, ben de bir dahaki sefere bunları pişirmeye karar verdim. Aşçılık yeteneğimi kullanırsam bu yemekleri muhtemelen daha da lezzetli yapabilirim.

Erzak stoklarımı yenileme fırsatı bulduğum için gerçekten çok mutluydum. Lezzetli yemek ruhu besler… Bir zamanlar bilge bir adamın böyle söylediğini duyduğumu hatırlıyor gibiydim.

Lacteus’tan Cumhuriyet’e uzanan dağ yolu, neredeyse yol boyunca dosdoğru aşağı inebileceğimiz tatlı bir eğime sahipti. En yüksek noktayla en alçak nokta arasındaki rakım farkı, Eva’dan Lufre’ye geçerkenki durumdan dağlar kadar farklıydı. Buradaki dağlar zirvede bile daha sıcaktı ve kar olmaması yolculuğu kesinlikle çok daha kolaylaştırıyordu.

Dağın yamacının orta kısımlarında oldukça fazla canavar sinyali görebiliyordum ve yakınlarda maceracıya benzeyen pek çok kişi fark ettim. Ancak sinyallerin hiçbiri Lacteus’a çıkan dağ yoluna yakın değildi, bu yüzden belki de yolculuğun güvenli kalmasını sağlamak için periyodik olarak avlanıyorlardı. Lacteus’ta tanıştığımız adamlardan bazılarının, bazen canavar avlamak için bu tarafa indiklerinden bahsettiğini hatırladım.

Lacteus’tan ayrıldıktan dört gün sonra Sınır Şehri Belka’ya vardık. Burası, Evan tarafındaki Sınır Şehri Riell’e kıyasla çok daha hareketli bir yerdi; görünüşe göre bu durum Eld Cumhuriyeti genelindeki canavarların dengesiz dağılımıyla ilgiliydi.

Belka’ya girmek için sıraya girdiğimizde, yakınlarda bekleyen bir maceracıdan Cumhuriyet’te canavar hareketliliğinin çok yoğun olduğu yerlerin yanı sıra son derece seyrek olduğu bölgelerin de bulunduğunu öğrendik. “Buradaki dağlarda çok fazla canavar olur,” diye açıkladı. “Bizim gibi maceracılar için güvenilir bir para kaynağıdır, ayrıca yollara yaklaşan canavarlar zayıf olduğundan yeni başlayanları eğitmek için de birebirdir.” Daha az canavarın olduğu yerlerde ise maceracıların yerine görev yapan özsavunma birliklerinin bulunduğunu söyledi.

Belka’ya girmenin ne kadar uzun sürdüğünü görünce şaşırıp kaldım. Rurika ve Chris bir sorun yaşamadı ama geri kalanımız yabancı olduğumuz için sıkı denetimlerden geçmek zorunda kaldık. Şimdiye kadar pek çok ülkeye gitmiştik ve bunlar şu ana kadar karşılaştığımız en katı denetimlerdi.

Eld doğumlu olmasına rağmen Sera da savaş sırasında götürüldüğü için kimliğini kanıtlayamıyordu, bu yüzden tıpkı bizim gibi muamele gördü. Maceracı kaydının Frieren’de bulunması da bu durumda rol oynamıştı.

Rurika ve Chris yanımızda olmasaydı işler bizim için daha da kötüleşebilirdi. Ancak bir noktada muhafızın bize karşı tavrı aniden yumuşamış gibi hissettirdi. Sadece hayal gücüm müydü acaba? diye düşündüm.

“Böyle şehir şehir gezmek bir nevi çileye dönüşebilir. Sizce şehirleri özgürce keşfetmemize de izin vermeyebilirler mi?”

“Sanmıyorum. Bundan sonraki denetimler muhtemelen bu kadar sert olmayacaktır. Bunun tek sebebi buranın Ejderha Diyarları sınırında olması,” dedi Rurika.

“Peki biri Belka’yı teğet geçip bundan kaçınmak için doğrudan başka bir şehre gidemez mi?” diye sordum. Elesia’dan Frieren’e ormanın içinden geçtiğimde yaptığım gibi, dağ yolundan çıkıp Belka’yı atlayarak Cumhuriyet’e başka bir yerden girmek mümkün gibi görünüyordu.

“Hayır,” diyerek içimi rahatlattı Chris. “Buraya giriş yaparken kaydettirdiğiniz bilgiler, Cumhuriyet’teki diğer tüm şehirlerle paylaşılır. Nene, bazı harabelerde buldukları bir teknolojiyi kullandıklarını söylemişti.”

Bunu duymak içimi rahatlatmıştı.

“Ah, ama bir kavgaya karışırsanız güvenlik kesinlikle anında damlar, bu yüzden dikkatli olun,” diye uyardı bizi Rurika.

◇◇◇

“Bir sonraki durağımız Suu, değil mi?” diye sordum Chris’e.

“Evet. Göl kenarında büyük bir şehir ve ticaret için kilit bir nokta… Ah, Elesia’daki Fesis’e çok benziyor.”

Yaptığı tanım bana gerçekten de Rurika ve Chris’le yollarımın ilk ayrıldığı ve Ciel ile sözleşme yaptığım şehir olan Fesis’i hatırlattı.

“Sora, ne oldu?” Fesis’i yad ederken sessizleştiğimi gören Chris endişelenmiş görünüyordu.

“Bekleyin, ne hakkında konuşuyoruz?” Mia da oldukça meraklanmış görünüyordu.

“Ah, sadece eski günleri hatırlıyordum,” dedim.

Mia hemen beni soru yağmuruna tutmaya başladı ancak bu tür şeyleri herkesin içinde konuşmak zor olacağından önce handa bir oda tuttuk.

Ona başka bir dünyadan nasıl çağrıldığımı açıklamıştım ama Elesia’da yaptıklarım hakkında pek bir şey anlatmamıştım.

“Ah, doğru ya, senin hakkında bazı dedikodular duymuştuk,” diye söze girdi Rurika. “Güney Kapısı Şehri’nden başkente döndüğümüzde, herkes teslimat işleri alan garip birinden bahsediyordu.”

“Öyleydi. Bir günde kaç teslimat görevini tamamlayabileceğin ve ne kadar ağır bir çanta taşıyabileceğin üzerine bahisler oynuyorlardı.”

Bundan haberim yoktu. Ama Mia ve Sera neden böyle dehşete düşmüş gibi bakıyorlardı? Teslimat görevleri hem güvenli hem de kârlıydı; üstelik Yürümek yeteneğimle de harika bir uyum yakalıyordu.

“Yine de çıktığımız o ilk goblin avı korkunçtu. Yaralandığında Chris’in aklı çıkmıştı.”

“B-Ben öyle bir şey yapmadım,” diye kekeledi Chris.

“Ama şimdi düşününce, goblin avından sonra köylüler bize o ziyafeti verdiğinde… Yemeklerin birdenbire nasıl ortadan kaybolduğunu hatırlıyorum. Bu Ciel yüzündendi, değil mi?” diye idrak etti Rurika.

Ciel ise sadece kurumla başını salladı.

Ama Ciel, o zamanlar köylülerin kopardığı yaygara yüzünden bayağı paniklemiştin, unuttun mu? diye geçirdim içimden.

Kaplan kurduyla karşılaştığımız koruma görevinin de temellerini anlattım. Lafı dolandırmamın temel sebebi, ne kadar ağır yaralandığımı öğrenip endişelenmelerini önlemekti.

“Lafı gelmişken Sora, madenden alacağın ödül parasını hiç alabildin mi?” diye sordu Chris.

“Ödül parası mı?”

“Alamadın sanırım… Bize oldukça yüklü bir ödeme yaptılar,” dedi Rurika.

Sözleri her şeyi zihnime geri getirdi. Maden şehri Alessa! Orada maden filizi bulurlarsa bize bir bulucu payı vereceklerini söylemişlerdi. Ama kısa bir süre sonra sahte bir ölüm tezgahlamış ve lonca kartımı imha etmiştim… Demek yüklü bir miktardı ha? diye farkına vardım. Kaç para tuttuğunu sorarsam muhtemelen pişman olacağım, bu yüzden sormamayı tercih ettim.

Sonrasında Rurika ve Chris bir süre o eski günlerden hikayeler anlattılar, Mia ve diğerleri de ilgiyle dinledi. Anlaşılan Hikari, Fesis’te olduğumuz dönemde beni henüz gözetlemeye başlamamıştı, bu yüzden o da can kulağıyla dinledi.

İlgi odağı olma fırsatını gören Ciel, tüm bunları zaten bildiğini kanıtlamak istercesine kulaklarını sallayıp durdu. Haklı sayılırdı; bir bakıma yanımda en uzun süre kalmış olan kişi Ciel’di. Rurika ve Chris’e kıyasla onunla daha az etkileşime girmiş olsam da ilk önce onunla karşılaşmıştım.

Bu arada, ona koymayı düşündüğüm ilk isimlerin Shiro ve Haku olduğunu ağzımdan kaçırdım. Anında hiç zevksiz olduğum söylendi.

Bir süre sohbet ettikten sonra Syphon’dan gelen bir mesaj var mı diye bakmak üzere maceracılar loncasına doğru yola koyulduk. Lonca öğle vakti olmasına rağmen büyük ve kalabalıktı; anlaşılan insanlar oradaki yemek salonunda içki içmeye güne erkenden başlıyorlardı.

Duvara yapıştırılmış görevlerin çoğu canavar avlarıyla ilgiliydi. Büyükayılar… Ayı türü canavarlar. Daha önce bunlarla hiç savaşmadım, diye düşündüm. Görev ilanlarında C Rütbesi veya üzeri tavsiye edildiğine göre bayağı çetin ceviz olmalılar.

“Sora, bak burada sıra dışı bir görev var,” dedi Mia birini göstererek.

Aranan: Su büyüleri kullanabilen büyücüler

Suyu arıtma üzerine bir iş gibi görünüyordu. Ödül günlük üç gümüş sikkeydi ancak arıttığınız su miktarına bağlı olarak bu miktar artabilirdi. İstenen miktara ulaşılamazsa düşebilirdi de. Görev Suu’da veya başkent Flamen’de alınabiliyordu ve iş veren bir ticaret şirketi olduğu için seyahat masraflarını da karşılayacaklardı.

Hepsi farklı ticaret şirketleri tarafından verilmiş ve her biri biraz farklı koşullar sunan aynı görevin üç kopyası var gibiydi.

“Oh, merhaba. Daha önce buralarda… yüzünüzü… görmemiştim. Neye bakıyorsunuz öyle?” İlan panosunu incelerken yanımıza bir maceracı yaklaştı. Bana biraz garip bir şekilde bakıyordu.

Burada maskeli birini görmek o kadar mı sıra dışı? diye düşündüm. Ona, “Şimdiye kadar pek çok maceracılar loncasına gittik ve bunun oldukça sıra dışı bir görev olduğunu düşündük,” dedim.

Maceracı bakışlarımı takip etti ve görev ilanını görünce güldü. “Ah, o mu. Ödülün cazip göründüğüne eminim ama tavsiye etmem.”

“Gerçekten mi?” Belki de ön yargılıydım ama listedeki miktar kesinlikle aşırı görünmüyordu. Üstelik kasabada yapabileceğiniz güvenli bir işti ve üç gümüş sikke kesinlikle insanların buna akın etmesini sağlardı…

“Dürüst olmak gerekirse, istekleri gerçekten çok yüksek. Uzman bir büyücü bile en azından orta seviye manaya sahip değilse ihtiyaç duydukları şeyi üretmekte zorlanır. Yeni başlayan biri bunun altından kalkamaz, özellikle de bu iki ticaret şirketi için… Yine de elbette pek çok kişi şansını denemeye devam ediyor.”

Bu şirket isimlerinden biri tanıdık geliyor… diye düşündüm ama daha önce kendileriyle özel bir alışverişim olduğunu hatırlayamadım.

“Efendim, hani şu kaba adamın olduğu şirket.” Hikari kolumu çekiştirerek Frieren’de çatıştığımız kişileri hatırlattı.

Aurora Ticaret Şirketi… diye düşündüm. Şimdi hatırlamıştım. Tüccarları Tenns Köyü’nde bizi bir ork saldırısının ortasında yüzüstü bırakıp kaçmıştı.

“Her neyse, görevi almadan önce iyice düşünün ve partinizle de enine boyuna konuşun. Büyücü müsün bu arada?”

“Hayır, ben bir tüccarım. Partimin dönmesini beklerken buradaki görevlere bir göz atayım demiştim. Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim ama neden bu kadar acilen su istediklerini sorabilir miyim?” Meraklanmaktan kendimi alamamıştım.

“Bir süre önceydi… Nehrin yukarı kısımlarında toprak kaymasına ve daha fazlasına yol açan büyük bir fırtına koptu. Su kaynağını bir şekilde tıkamış gibi görünüyor, bu yüzden şimdi başları dertte. Hatta bazı kasabalardaki kuyular bile kurumaya başladı.” Duraksadı. “Buralardaki herkesin bunları duyduğunu sanıyordum. Burasıya Ejderha Diyarları’ndan mı geldin?”

Öyle olduğunu söylediğimde anlayışla başını salladı.

Suya ihtiyaç duymalarının sebebinin yalnızca Cumhuriyet’teki su sıkıntısı olmadığını, aynı zamanda Kara Orman’a girmeye hazırlanan partilere erzak sağlamak olduğunu açıkladı. Lacteus’ta duyduğum canavarları sorduğumda, dağdan aşağı indikçe canavarların güçlendiğini hissettiğini söyledi.

“İblis Kral’ın nüfuzu olabilir,” diye fısıldayarak ekledi adam.

Belka’yı gezerek bir gün geçirdik, ardından ilk iki gün at arabasını kullanıp son gün yürüyerek Suu şehrine doğru yola çıktık. Son gün yürümemizin sebebi, at arabasıyla şehre girersek Shade’i dışarıda tutmak zorunda kalacak olmamız ve ardından barınması için para harcamak istemeyişimdi.

Uzakta Suu görünmeye başladığı sıralarda, sağ taraftaki çayırlıkta toprakta büyük bir çukurluk fark ettik. Bir beysbol stadyumundan biraz daha büyüktü; dibinde sadece azıcık su bulunan, ortaya çıkmış çatlak topraklarla doluydu.

“Bahsettiğin göl bu mu, Chris?” Bu çukurun normalde suyla dolu olduğunu varsaydım ki kıyılarda kurumuş deniz yosununa benzeyen şeyler gördüm.

“Su sıkıntısı duyduğumdan da kötüymüş. Nahar için de endişeleniyorum,” diye kaygılandı Chris göle bakarak. Durumun bu kadar ciddi olduğunu kesinlikle düşünmemişti.

Göle dökülen nehrin kaynağı doğudaydı ve Nahar’ın güneyine doğru akıyordu, bu yüzden orası da etkilenmiş olabilirdi.

Güney kapısındaki sıranın sonuna ulaşıp beklemeye koyulduk.

Beklerken, diğerlerinden fırtına ve kurumuş göl hakkında pek çok konuşma duyduk. Pek çok kişi, özellikle gölün o güzel ayna gibi yüzeyinin kaybolmasından pişmanlık dolu bir tonla bahsediyordu. Dinledikçe, kendimi gölü suyla doluyken de görmek isterken buldum.

Suu ticaret için önemli bir kasabaydı ve ana cadde üzerinde pek çok han vardı. Şehrin genel görünümüne özen gösterilmişçesine hepsi aynı tasarımla inşa edilmiş gibi görünen iki katlı ahşap binalardı. Aralarındaki temel fark el oyması tabelalarındaydı.

Kasabanın merkezinde çeşitli lonca binaları ve diğer önemli yapılar yer alıyordu. Bunlar da ahşaptan yapılmıştı; meğer Eld Cumhuriyeti’nde bol miktarda kereste varmış, bu yüzden binalarının çoğu böyleydi. Suu’ya yaklaşırken kereste taşıyan at arabalarını da görmüştüm.

“Şu tarafta Ruus adında bir kasaba var. Orada kaliteli kereste elde edebileceğiniz bir orman bulunuyor,” dedi Chris işaret ederek.

Bahsettiği yola doğru baktım ve o yönden gelen, kereste taşıyan pek çok at arabası gördüm. Suu’yu geçip daha kuzeye doğru ilerliyor gibi görünüyorlardı.

Bize uygun odası olan bir yer bulana kadar birkaç han denedik. Bu kadar zorlanmamızın sebebi, odaları tutan çok sayıda tüccar ve maceracının olmasıydı. Maceracılar esas olarak suyu arıtma görevini üstlenen kişilerdi.

Maceracının bu işi tavsiye etmeyeceğini söylemesinin bir nedeni de bu olmalı, diye düşündüm bir anda anlayarak.

◇◇◇

Ertesi gün batı kapısından kasabadan ayrıldık ve bakımlı güzel bir yola çıktık.

Buradan Fisui’ye gitmenin iki yolu vardı: ya yürüyecektik ya da resmi bir at arabasına binecektik. Yine de at arabalarının sayısı azdı ve Fisui’ye gidecek bir sonraki araba, şu anda kullanımda olanlardan biri geri dönene kadar, yani birkaç gün sonrasına kadar mevcut olmayacaktı. Yürüyerek başlamaya, şehirden yeterince uzaklaştıktan sonra da Gölgearaba’yı çağırmaya karar verdik.

Ancak Suu ile Fisui arasındaki güzergah için neden resmi at arabalarına ihtiyaç duydukları, ormana vardığımız anda açıklığa kavuştu.

“Evet, normal bir at arabasının bununla başa çıkabileceğinden şüpheliyim.”

“Pek çok dik iniş çıkış var. Ayrıca bir sürü tümsek ve çukur…”

Ormanın içinden geçen yol, standart bir at arabasının ilerlemesi için belirgin şekilde çok engebeliydi. Yola taş döşemeyi başarmışlardı ancak yine de son derece engebeliydi; at arabasının tekerleklerinin takılabileceği pek çok yarık vardı. Yürürken bile dikkatli olmazsanız ayak bileğinizi kolayca burkabilirdiniz. Aslında durum o kadar kötüydü ki, herhangi bir at arabasının bu yolda nasıl ilerleyebildiğini merak etmekten kendimi alamadım.

Yol da dardı; ancak bir at arabasının geçebileceği kadar alan vardı. Yoldan çıkıp ağaçların arasındaki taş döşenmemiş toprakta yürümenin daha bile kolay olabileceğini düşündüm.

“At arabasının burada işe yarayıp yaramayacağını görmek ister misiniz?” diye sordum. Açık bir alan bulmaya, arabamın tekerleklerini genişletmeye ve bunun sorunu çözüp çözmeyeceğine bakmaya karar verdim.

Deneyimin sonucu şuydu: At arabası saplanıp kalmadı ama arazi hâlâ o kadar engebeliydi ki ilerledikçe bir sağa bir sola sallanıp durdu. Ayrıca korkunç şekilde sarsılıyor ve en sonunda huzursuz edici sesler çıkarmaya başlıyordu.

Bu şekilde devam etmek yolculara çok fazla yük bindirecekti, bu yüzden fazla zorlamayı bırakıp Fisui’ye giden yolun geri kalanını yürümeye karar verdik.

Ormana girdikten bir gün sonra, mola vermek için durmuş bir at arabasındaki grupla tesadüfen karşılaştık ve onlarla konuştuk.

“Bu at arabaları bu yolda seyahat etmek için özel olarak tasarlanmıştır. Tam olarak nasıl çalıştığını bilmiyorum, bu yüzden belki size gösterirsem daha kolay olur?”

Adam at arabasını tekrar harekete geçirdi ve hiçbir sorun yaşamadan ilerleyişini izledik. Normalde yerdeki çukurlara çarpması gereken tekerlekler, sanki zemin düzmüşçesine üzerlerinden geçip gidiyordu.

“Ha…” fısıldarken buldum kendimi.

“Garip, değil mi? İlk gördüğümde ben de şaşırmıştım.” Sürücü at arabasını durdurdu ve tepkimizden gayet memnun kalmış görünerek yanımıza geri döndü. Hatta bu durum keyfini öyle yerine getirdi ki bize daha fazlasını anlattı. “Buralardaki ağaçlar… aslında genel olarak bitkiler çok hızlı büyür. Ağaçları kelseniz ve kütükleri söküp çıkarsanız bile orada hemen yeni bir şey biter. Bu yüzden uzun zaman önce, hatırlı bir nüfuz sahibi bir yolunu bulup bir tür kayıp teknolojiyle bu yolu yaptırmayı başarmış.”

Dinlerken tekrar kaldırım taşlarına baktım. Daha yakından dikkat ettiğimde, içlerinden mana aktığını anlayabiliyordum. Büyü Algılama’yı kullanıp ardından Değerlendirme ile devam ettiğimde bu durum daha da netleşti.

[Blum Cevheri] Tıpkı taş gibi hissettiren bir tür cevher. Gücü kısıtlayabilir ve mühürleyebilir. Çok dayanıklıdır.

Kayıp teknoloji… Kim tarafından geliştirildi acaba? Kaldırım taşına —Blum cevherine— elimle dokundum ve açıklamada belirtildiği gibi taş hissi veriyordu.

“Ama geçmek için hâlâ bu özel at arabalarına ihtiyacınız varsa pek de kullanışlı değil, değil mi? Görünüşe göre burayı düzleştirmek ve boşlukları doldurmak için çok uğraşmışlar ama ertesi gün her şey hep sil baştan eski haline dönüyormuş, bu yüzden sonunda pes etmişler.” Sürücü, buraya ilk geldiğinde kendisinin de aynı şeyi düşündüğünü ve o zamanlar bunu daha deneyimli bir sürücüye sorduğunu söyledi.

“Pekala, ben artık yola koyulsam iyi olacak,” dedi bir süre sonra. “Bu bölgede pek fazla canavar yoktur ama yine de dikkatli olun! Fisui’de ne kadar kalacaksınız bilmiyorum ama zamanlama uyarsa dönüş yolculuğunuzda at arabasına binmenizi tavsiye ederim.” Ekibine doğru döndü. “Tamam millet, yola çıkıyoruz!”

Muhafızları gibi görünen adamlar at arabasına tırmandı ve hepsi birlikte yola koyuldu. Kervanda beş at arabası vardı ve insanların oturmadığı her yer ahşap kasalarla doluydu.

İki gün sonra Fisui’ye vardık.

“Maceracılar, siviller, bir tüccar ve… özel bir köle mi?” Girişte kimliklerimizi kontrol eden kapı muhafızı biraz tereddütlü göründü ama sonra başını salladı. “Şey, yani, tabii ki içeri girmelerinize izin vereceğiz. Ama buraya ne amaçla geldiğinizi sorabilir miyim?”

“Maceracı bir arkadaşımız bir rica olarak buraya gelmemizi istedi,” diye yanıtladı Chris, kelimelerini dikkatle seçerek. Syphon’un adını verip vermeme konusunda düşünmüş ve şimdilik gizli tutmaya karar vermiş gibiydi.

“A-Anlıyorum. Görülecek pek bir şey yok ama umarım iyi vakit geçirirsiniz. Ayrıca… ormanin çok derinlerine gitmeseniz iyi olur. Son zamanlarda dağdan aşağı inen çirkin canavarlar peydah oldu. Bazı maceracılar avlama görevini üstlendi ama geri püskürtüldüler. Ölen olmadı ama yaralanmalar ağırdı. Görevi loncada tekrar panoya koyduk ama görünüşe göre henüz kimse üstlenmedi.”

Anlaşılan kapı muhafızı, üç kızın maceracı olduğunu görünce onlara avlama görevini almaları için yalvarmak istemiş; ancak Mia’nın sivil geçiş belgesini ve benim tüccar belğemi görünce birden ikileme düşüp tereddüt etmişti. Yine de bizi uyarmış olması, nazik bir insan olduğunu gösteriyordu.

Ardından en yakın hanı sorduk ve yakındaki iki katlı bina olduğu söylendi. Bu şekilde iki bina yan yana duruyordu; bir tanesi han, diğeri ise çok amaçlı lonca binasıydı. İkincisi maceracılar, tüccarlar ve simyacılar loncalarını tek bir binada barındırıyordu.

Önce hana uğradık ve bir oda tutmak için kayıt yaptırdık. Sonrasında hâlâ epey hava aydınlıktı, bu yüzden kasabayı biraz gezdik. Fisui çoğunlukla tarlalardan oluşuyordu ve aralarındaki tek tük evlerin arasında epey mesafe vardı. Etrafta hiç insan göremedik, bu yüzden günlük çiftçilik işlerini bitirip eve döndüklerini varsaydık.

Tüm kasaba ormanla çevriliydi ve aralarında onları ayıran tek şey basit bir ahşap çitti. Canavarlar isteselerdi bunu yıkıp geçmeleri çok kolay olurdu.

Kapı muhafızı dışarıda vahşi canavarlar olduğunu söylemişti, diye hatırladım çite bakarken. Bu gerçekten yeterli mi ki?

Gün batımında hana döndüğümüzde hancıyı akşam yemeğini hazırlarken bulduk. Diğer kasabalarda olduğu gibi hanın birinci katı yemek salonuydu ama şu an orada kimse yemek yemiyordu. Han çoğunlukla sebze almaya gelen tüccarlara hizmet veriyordu ve bize hepsinin bir önceki gün yola çıktığı söylendi — muhtemelen ormanda karşılaştığımız kervandı.

Şu anda handa kalan tek yabancılar bir maceracı partisiydi. Hancı buraya maceracıların gelmesinin nadir bir durum olduğunu söylemişti, bu yüzden belki de kapı muhafızının bahsettiği yaralı maceracılar onlardı. Yemeklerini odalarında yiyor olmaları da bu fikri destekliyordu.

Maceracılar Fisui’ye pek sık gelmezlerdi çünkü yapacak pek bir şey yoktu. Bu sadece kasabanın hiç saldırıya uğramamasından kaynaklanmıyordu; yakındaki ormanda canavarlar basitçe ortaya çıkmıyordu. Dağlara kadar giderseniz bazılarını bulabilirdiniz ama arada sırada ormana girenler bile kendi kendilerine geri dönme eğilimindeydiler.

Ancak son zamanlarda ormanda birkaç canavar görülmüştü ve ağaçlara bölge işaretleri koyuyorlardı, bu yüzden lonca bir avlama görevi çıkarmıştı.

Yemeğimizi bitirip odamıza döndük. Pencereden dışarı baktığımda, karanlığın içinde tek tük evlerin bulunduğu yerlerdeki minik ışık noktalarını gördüm.

“Juno’nun erkek kardeşinin nerede yaşadığını öğrenebildiniz mi?” diye sordum ertesi sabah Chris ve Rurika’ya.

Bu konuyu hancıya danışacaklarını söylemişlerdi ve anlaşılan bilgiye ulaşıp öğrenmişlerdi.

Juno’nun küçük kardeşi… Kızların daha önce bana söylediği tek şey adının Leeno olduğuydu. Ayrıca Syphon’un, Juno’nun iyi bir aileden gelen zengin bir kız olduğunu söylediğini de hatırlıyordum. Acaba kasabanın önemli şahsiyetleri falan mıdırlar? diye düşündüm.

“Evet, öğrendik,” dedi Rurika. “Ama oraya çok erken gidersek onlara rahatsızlık verebiliriz, bu yüzden önce biraz zaman öldürelim.”

Şehri biraz dolaşmaya karar verdik.

“Burası gerçekten çok huzurlu. Havası biraz büyüdüğüm kasabaya benziyor,” dedi Mia etrafa bakınırken.

Görünüşe göre çiftlik işleri tam gaz devam ediyordu; dün göremediğimiz insanlar oralardaydı, ekinleri suluyor ve sebzeleri topluyorlardı. Tarla işlerini görmek bana güçlü bir şekilde Altair zindanını hatırlattı. Belki de bundan ilham alarak tarlalarında Değerlendirme yeteneğimi kullanmak aklıma geldi.

[Fisui Toprağı] Bir ruhun kutsamasını almış kaliteli toprak. Bölgeden uzaklaştırıldığında etkisi sona erer.

Bu sonuç bana dün gece handa anlatılan bir şeyi hatırlattı.

Fisui bir tarım şehriydi ve burada hasat edilen sebze ile meyveler o kadar lezzetliydi ki komşu köylerden insanlar satın almak için sıraya giriyordu; hatta bunu Lacteus’tayken bile duymuştum. Ancak Fisui sebzelerini farklı kılan şey sadece lezzetleri değil, aynı zamanda kaliteleriydi; elbette her sebze gibi zamanla bozunsalar da çok uzun süre taze kalıyorlardı.

Yine de en önemli nokta, büyüme hızlarıydı. Ekilen mahsuller ve meyvesi toplanan ağaçlar çok hızlı bir şekilde yeniden ürün veriyordu; bu da parsel boyutlarının nispeten küçük olmasına rağmen burayı Cumhuriyet’in en verimli tarım arazilerinden biri yapıyordu. Ancak Fisui’den alınıp başka bir yere dikilen tohumlar ve sürgünler normal hızda büyüyordu, yani asıl önemli olan konumun kendisiydi.

Yine de, bir ruhun kutsamasını almış toprak… Ruhları elf’lerle bağdaştırıyordum. Syphon’un elf hayranlığı buradan mı geliyor acaba?

“Rurika Abla. Gidelim mi?” diye sordu Hikari.

“Bakalım.” Rurika biraz düşündü. “Sanırım yeterince vakit geçti, artık gitsek iyi olur.”

Hikari karşılık olarak başını salladı.

Rurika’nın bizi götürdüğü ev, yerel lonca binasıyla benzer ölçekte, iki katlı, müstakil büyük bir binaydı. Bu kasabadaki konutların çoğunun tek katlı çiftlik evleri olduğu düşünüldüğünde, Syphon’un Juno’nun zengin bir aileden geldiği konusunda doğruyu söylediği aşikardı.

“Rurika Abla. Çok büyük,” dedi Hikari.

“Evet. Kasaba liderinin evi için gayet mantıklı,” dedi Rurika ona.

Ha? Kasaba lideri mi? Belediye başkanı gibi bir şey mi? Şaşkınlıkla Rurika’ya baktım. Göz göze geldiğimizde sırıttı.

“Kusura bakma. Rurika sana sürpriz yapmak istedi,” dedi Chris. Mia ve Sera da onaylarcasına başlarını salladılar.

Ben ve Hikari dışındaki herkesin hancıdan öğrendiğine göre, Leeno aslında kasabanın belediye başkanıydı. Onlar hancıyla konuşurken ben ve Hikari Ciel’i besliyorduk, bu yüzden kendim duyamamıştım.

“Hmm? Size nasıl yardımcı olabilirim?” Vardığımızda bizi karşılamak için yaşlı bir adam dışarı çıktı.

“Tanıştığımıza memnun oldum. Ben Rurika, bir maceracıyım. Syphon bizden buraya gelip Leeno’ya bakmamızı rica etti.”

Syphon adını duyunca adam birden pürdikkat kesildi. “Buna dair bir kanıtınız var mı?” diye sordu.

Chris onunla bir dakika kadar konuştu —muhtemelen Syphon’un kendisine gönderdiği mesajı özetledi— ve içeri girmemize izin verdi.

Beklememiz için bir odaya alındık ve birkaç an sonra bize doğru koşan ayak sesleri duyduk. Sonunda kapı pat diye açıldı.

“Ablamı ve Syphon Ağabeyimi tanıyor musunuz?!” yeni gelen kişinin ağzından çıkan ilk kelimeler oldu.

“Leeno Bey, lütfen…” Yaşlı adam arkasından gelerek onu uyardı.

Demek Juno’nun erkek kardeşi Leeno bu, diye düşündüm. Bayağı genç görünüyor… hatta çok genç. Benim yaşlarımda veya biraz daha büyük olabilirdi… Sonuçta bu dünyada on iki yaşında loncalara kaydolunabiliyordu ve pek çok insan henüz çocukken çalışmaya başlıyordu. Yine de bir şehrin yöneticiliği gibi yüksek sorumluluk isteyen bir iş tamamen farklı bir boyuttu. Ha? Peki anne babası nerede? Öldüler de genç yaşta işleri devralmak zorunda mı kaldı acaba?

“Kusura bakmayın, kendimi tanıtmam gerekirdi. Ben ablamın… şey, Juno’nun erkek kardeşi Leeno. Şu anda Fisui’nin belediye başkanıyım.” Duraksadı ve kaşlarımı çattığımı fark etmiş gibi göründü. “Şey, bir sorun mu var?” diye sordu.

“Ah, sadece çok genç göründüğünüzü düşünüyordum,” dedim ona. Kızlar onun belediye başkanı olduğunu söylediğinde, Juno’nun küçük kardeşinin en azından yirmili yaşlarında olacağını varsaymıştım. Juno’nun tam yaşını sormamıştım ama olgun tavırları ve görünüşü bana yetişkinliğinin baharında olduğunu düşündürmüştü.

“Ah, babam erkenden emekli oldu, bu yüzden görevi devralmaktan başka çarem kalmadı,” dedi Leeno rahatsız bir tavırla.

Demek ölmemiş, diye bir sonuca vardım. Öyle olsaydı Leeno muhtemelen söylerdi.

“Bu durumdan pek hoşnut olduğum söylenemez,” diye devam etti Leeno; bunun nasıl gerçekleştiğini anlattığında dehşete düşmekten kendimi alamadım.

Eski başkan, yani Leeno’nun babası, sağlığı son derece yerinde olmasına rağmen erken emekli olmuş ve başkanlığı oğluna devretmişti. Öne sürdüğü sebep ise sadece ona Juno’yu hatırlatan bu evde ve kasabada kalmanın kendisine çok ağır gelmesiydi. Juno’dan nefret ettiği için değil —aksine, onu hatırlatan şeyler kendisini fazla üzdüğü içindi. Leeno, adamın yüzündeki acıyı birkaç kez fark ettiğini söyledi.

Bu yüzden, Leeno henüz on beş yaşındayken unvanını (çocukluğundan beri devralması için eğittiği) Leeno’ya devretmiş ve ardından Leeno’nun annesiyle birlikte Flamen’e taşınmıştı. Leeno şu anda on sekiz yaşındaydı.

“Bu yüzden Juno’ya kırgın mısın?” diye sordu Chris hikayesini bitirdikten sonra tereddütle.

“Hayır, kesinlikle değilim,” diye yanıtladı Leeno. “Bir gün babamın yerini alacağımı zaten biliyordum, her ne kadar bunu bu kadar genç yaşta yapmayı beklemesem de. Ayrıca ablamın neden öyle davrandığını da anlıyorum.”

Anlaşılan Juno’nun babası onun üzerine çok titrer ama aynı zamanda ona karşı çok da katıymış —özellikle de erkekler konusunda. Juno çocukken epey dikbaşlıymış ve ders çalışmaktan nefret edermiş, bu yüzden sık sık yaşındaki diğer çocuklarla evden kaçar, ormanı keşfetmeye çıkar ve başka düşüncesizce şeyler yaparmış.

“O zamanlar gerçekten zorlu bir dönemdi.” Leeno, sanki gözlerinin feri sönmüş gibi uzaklara daldı. Neler yaptığını merak etmeden duramadım ama sormaya da çok korktum. Üstelememek daha iyiydi sanırım… ama bunu hayal etmek bile çok zordu.

Ayrıca, bütün büyücüler çocukken dikbaşlı mı oluyor acaba? Gayriihtiyari Chris’e doğru baktım. Gözlerimiz kesiştiğinde, merakla başını yana eğdi.

“Peki, ablam iyi mi?” diye sordu Leeno ardından.

Elesia ve Eva’da birlikte yaşadığımız maceralar hakkında anlatabileceğimiz her şeyi ona anlatmaya koyulduk. Goblin Ağlayışı’nın hükümetteki konumundan bahsetmemiz elbette mümkün değildi ancak özellikle Majorica’da kendisinin ve partisinin bize nasıl yardımcı olduğunu her şeyiyle anlattık.

“Anlıyorum. Mutlu olduğunu ve iyi vakit geçirdiğini duymak güzel. Bir de Syphon Ağabey ile evlendi demek… Ona kesinlikle çok çektiriyordur.”

Genelde başa bela açan taraf Syphon oluyor gibi hissediyorum ama… diye düşündüm. Ama çocukken nasıl biri olduğunu öğrendikten sonra, belki de rolleri değişmişti. Yine de Syphon’u oradan oraya sürüklenecek biri olarak hayal etmek zordu.

“Leeno Bey…” Bunca zamandır dinlemekte olan yaşlı adam, şimdi ona doğru bir şeyler fısıldadı.

Leeno bir an için şaşırmış göründü, ardından sessizliğe büründü. Uzun bir duraksamadan sonra, “Yani…” dedi. “Ablam ve partisiyle birlikte zindana mı girdiniz?”

“Evet, birlikte savaştık,” diye yanıtladım.

“Maceracı rütbelerinizi sorabilir miyim?” diye sordu bize.

“Chris, Sera ve ben maceracı olarak kayıtlıyız ve C Rütbesindeyiz,” dedi Rurika.

Leeno bunu duyduğuna şaşırdı. Bunun bir nedeni rütbeleriydi, diğer nedeni ise maceracı olmayan üç kişinin de zindana girdiğini fark etmesiydi. “An… Anlıyorum. Zindana girecek kadar güçlü olduğunuza göre, acaba…” Duraksadı. “Yok, boş verin. Ablamın nasıl olduğunu bana anlattığınız için teşekkür ederim.”

Bir an için ikilemde kaldığını anlayabiliyordum. Ama bu his hemen kayboldu, gülümsedi ve teşekkürlerini sundu.

“Onlara iletmek istediğiniz bir şey varsa mesajınızı ulaştırabiliriz,” dedi Chris ona.

“Ona arada sırada uğramasını söyler misiniz lütfen? Hepsini çok özledim. Bir de anne babamızın artık Flamen’de yaşadığını iletin.”

“Anladım. Onlara bildireceğiz,” diye karşılık verdi Chris.

Leeno minnetle önünde eğildi.

Sonunda Leeno’nun evinde üç saat geçirdik, hatta sabahın ilk ışıklarıyla toplanan sebzelerden yapılmış öğle yemeği için bile kaldık. Bütün yemekler bol miktarda bu sebzeleri içeriyordu; bazıları çiğ, bazıları kızartılmış, bazıları buğulama, bazıları ise çorbada sunulmuştu. Malzemeler ve birlikte servis edildikleri sos kesinlikle lezzetliydi. Hikari de onları silip süpürdü, ben de kendimi sosun nasıl yapıldığını sorarken buldum.

T-Tabii ki hepsi, yemeğimizi büyük bir hüsranla izleyen Ciel adına yapılmıştı.

Daha sonra aynısını yapacağım. Şimdilik dayan, dedim ona zihinsel olarak; o da somurtarak kapüşonumun içine geri çekildi.

“Bu tatlı kasabanın özel lezzetidir. Fisui meyvesinin tatlılığın zirvesine ulaşana kadar olgunlaşmasına izin veririz, ardından dondurma yapmak için süt ve balla karıştırırız,” dedi Leeno, önümüze açık pembe renkli bir dondurma sunmadan önce.

Leeno’nun açıklaması sırasında kapüşonumda başlayan titremeden bahsetmeme gerek yoktur herhalde. Neyse ki, yanımıza biraz alıp alamayacağımızı sorduğumda bu titreme yatıştı.

“Yine de sanki bir şeyleri saklıyor gibiydi,” dedi Sera evden uzaklaşırken.

Haklıydı. Konuşurken yeterince neşeli görünmesine rağmen, Leeno bazen bir şeyler gizliyor olabileceğine dair işaretler veriyordu. Arkasında ne olabileceğine dair bir fikrim vardı—

“Hey, maceracılar loncasına uğrayabilir miyiz?” diye sordum Rurika.

Bunu fark eden tek kişi ben değildim sanırım…

“Avlama görevi mi?”

Hanın yanındaki lonca binasına gelmiştik. Orada hepsi görevler hakkında konuşmaya uygun üç resepsiyonist masası vardı. Ancak şu anda sadece bir resepsiyonist vardı, bu yüzden doğal olarak onunla konuşurken bulduk kendimizi.

Resepsiyonist ilk başta tereddütlü göründü ancak kızlar lonca kartlarını gösterdikten sonra bize her şeyi anlattı.

Görünüşe göre şehir şu sıralar bir canavar sorunuyla uğraşıyordu ve mesele ormanda güçlü canavarların görülmüş olması değil, asıl sorun Fisui meyvelerinin toplandığı bölgede görülmüş olmalarıydı. Meyve, sadece kasabanın amiral gemisi niteliğindeki ihracat ürünü olarak değil, aynı zamanda yılda iki kez düzenlenen festivali için de bir adak olarak son derece önemliydi.

“Efsaneler elf’lerin buna bayıldığını söyler!” dedi resepsiyonist heyecanla. Ardından bize Fisui kasabasının neden elf’lere taptığını açıkladı.

Meğer Fisui yakınındaki ormanda elf’lere çok benzeyen figürlerin duvar resimlerini içeren kalıntılar varmış ve festival bu kalıntıların önünde düzenleniyormuş. Bu durum tek başına elf tapınmasına yol açmazdı ancak bölge —daha doğrusu tüm Eld Cumhuriyeti— elf’lerin gerçekleştirdiği mucizeler hakkındaki efsanelerle doluydu. Hatta Fisui’de hâlâ söylenen bu mucizeler hakkında çocuk şarkıları ve şiirler bile vardı.

Elf’ler doğayla uyum içinde yaşayan bir ırk olarak güçlü bir şekilde algılanıyordu ve son derece hızlı büyüyen bitkileriyle bu bölgede bu çağrışım daha da güçlüydü.

“Şu anki yaşam tarzımızı elf’lerin bize lütfettiği kutsamalara borçluyuz,” dedi ve o kadar büyük bir tutkuyla konuşmaya devam etti ki hepimiz nutkumuz tutulmuş bir şekilde kalakaldık.

Elf’lerle ilgili sorular bir yana, bölgenin ruhların kutsamasına sahip olduğuna şüphe yoktu. Sonuçta Değerlendirme de bana tam olarak bunu söylemişti.

“Şey, afedersiniz. Konudan saptım.” Resepsiyonist aniden coşkusundan sıyrıldı ve bize görev hakkında bilgi vermeye geri döndü.

Acil sorun, bundan bir hafta sonra yapılması planlanan festivaldi. Bunun için Fisui meyvesine ihtiyaçları vardı ancak etrafta cirit atan canavarlar varken bunu toplayamıyorlardı. Birkaç kez denemişlerdi ama ne zaman ağaçların yakınına gelseler canavarlar ortaya çıkıyor ve onlara saldırıyordu.

Kasabaya doğru geri kaçarlarsa canavarlar eninde sonunda takibi bırakıyordu, bu yüzden henüz oradaki insanlar için doğrudan bir tehdit oluşturmuyorlardı. Ayrıca ormandaki bazı meyvelerin tüketildiğini de fark etmişlerdi, bu yüzden canavarların periyodik olarak sadece yemek yemek için ormana gelip gelmediğini merak ediyorlardı.

“Avlama görevini diğer kasabalarda da yayınladık ama kaydolan C Rütbesi maceracılar canavarlara yenildiler. B Rütbesi veya üzeri ya da belki birden fazla C Rütbesi partisi istemeye çalışıyoruz ama henüz kimseyi bulamadık.”

Karşılaştıkları sorunlardan birinin, B Rütbesi ve üzeri maceracıların çoğunlukla diğer görevlere konuşlandırılmış olması olduğunu açıkladı. Bir diğeri ise, C Rütbesi maceracı partisi püskürtüldüğü için muhtemelen sadece büyükayılarla uğraşmıyorlardı; mutasyonlar ve gelişmiş alt türler de olabilirdi.

Avlama görevini henüz kimsenin almamış olması durumun neredeyse umutsuz olduğu anlamına geliyordu. Son hızda giden bir at arabasıyla bile Suu şehri iki gün uzaklıktaydı (resmi at arabalarının programlarına bağlı oldukları için muhtemelen daha fazla) ve canavarların görüldüğü orman bölümüne ulaşıp onları aramak en az iki gün daha alacaktı.

“Leeno’nun neden bu kadar tereddüt ettiği şimdi anlaşılıyor,” diye mırıldandım. Muhtemelen bize çok fazla yük bindirmekten endişelenmişti. Kasabanın iyiliği için belki de sorması gerektiğini hissettim ama Syphon ve Juno’nun arkadaşları olduğumuz için muhtemelen bizi tehlikeye atmak istememişti.

“Sora…” Chris ve diğerleri bunu duyunca bana baktılar. Gözlerinde görevi üstlenmek istediklerini görebiliyordum.

Ben de Syphon ve Juno’nun memleketini korumak istiyordum ancak önce ne tür canavarlarla uğraştığımızı incelememiz gerekiyordu. Büyükayılar, C Rütbesi veya üzeri maceracılara tavsiye ediliyordu ancak zindanda daha güçlü canavarlarla savaşma deneyimimiz vardı, bu yüzden savaşın kendisi için endişelenmiyordum. Asıl sorun görüldükleri yerdi. Canavarları yenmenin yanı sıra ormana zarar vermekten de kaçınmamız gerekiyordu. Bu durumda onları dağlara çekmek daha iyi olabilirdi ama bu da kulağa zor gelebilir gibi görünüyordu.

Ben bunu enine boyuna düşünürken, lonca resepsiyonisti bir sır verir gibi öne doğru eğildi ve, “Görevdeyken ormandan toplayabileceğiniz ne varsa rahatça toplayın. Tabii ki makul sınırlar dahilinde…” dedi.

Bize bunu teklif etmeye yetkili olup olmadığı şüpheliydi, ancak bu durum birinin görevi üstlendiğini görme konusundaki çaresizliğinin bir işareti olabilirdi. Fisui meyvesi işin sadece bir kısmıydı; ormanın kendisi adeta bir yiyecek hazinesiydi. Fisui meyvesiyle yapılan dondurma gerçekten çok lezzetliydi ve görünüşe göre daha pek çok yiyecekte de kullanılabilirdi.

Havada süzülen Ciel, kan çanağına dönmüş gözleriyle adeta “Al şunu, al şunu, al şunu,” dercesine bana bakıyordu.

“Büyük ayıların nerede görüldüğünü ve civardaki arazinin nasıl olduğunu sorabilir miyim?” diye sordum.

Resepsiyonist önce rahatlamış göründü, ardından bu tepkisini tekrar gözden geçirmiş olacak ki endişeli bir ifadeye büründü. Bu işin festival zamanına kadar çözülmesini isteme arzusu, son maceracı grubunun nasıl yaralandığını hatırlamasıyla ve bunun bizim için ne kadar tehlikeli olabileceğini fark etmesiyle duvara çarpmış olmalıydı. Görevi sadece C Rütbeli üç maceracının üstleneceğini varsaymış olmalıydı.

“Ormanda dövüşecekmişiz gibi duruyor ama ben şu bölgede dövüşmeyi tercih ederim,” dedi Rurika, haritadaki bir noktayı işaret ederek. “Fisui ağaçlarından daha uzakta ve oldukça açık bir alana benziyor, böylece Chris büyüsünü daha rahat kullanabilir.” Tekrar resepsiyoniste döndü. “Onlardan kaç tane var?”

“Üzgünüm ama kesin sayıyı bilmiyoruz,” diye dürüstçe yanıt verdi resepsiyonist, kendine olan güvenimiz karşısında şaşkın görünmesine rağmen. Ağaçlardaki pençe izlerine, ayak izlerine ve maceracıların ifadelerine dayanarak en az beş tane olduklarını tahmin ettiklerini açıkladı.

“İnceleme yapmak için yarın yola çıkalım.”

Fisui meyve ağaçlarına yaklaştıkça onlarla karşılaşma ihtimalinin arttığını söylemişlerdi, bu yüzden ani bir savaşa hazırlıklı olmamız gerekiyordu. Ayrıca yaratıklarla hiç karşılaşmamamız durumunda ne yapacağımızı da düşünmeliydik. Eğer böyle bir şey olursa, onları aktif olarak kendimiz aramak zorunda kalacaktık.

“Şey, gerçekten gidiyor musunuz?” diye sordu resepsiyonist.

“Endişelenmeyin. İşler gerçekten tehlikeli görünürse hemen geri döneriz,” dedi Rurika ona.

Resepsiyonist de ısrarla öyle yapmamız gerektiğini belirtti.

Isekai Walking

Isekai Walking

Walking in Another World, 異世界ウォーキング, 異世界漫步
Puan 6.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2021 Anadil: Japanese
Sıradan bir öğrenci olan Sora, İblis Kral'la savaşması gereken yedi "seçilmiş kahramandan" biri olarak başka bir dünyaya çağrılır. Diğer altı kişi görkemli unvanlar ve üstün istatistiklerle kutsanmışken, Sora'nın ne bir unvanı ne de bir seviyesi vardır; sahip olduğu tek ve vasat yetenek ise şudur: Yürümekten asla yorulmaz. Görev için işe yaramaz olduğuna karar verildikten sonra Sora sokaklara atılır ve kendi başının çaresine bakmaya terk edilir. Yine de o, para kazanarak, arkadaşlar edinerek ve daha önce hiç görmediği yerleri görerek uğradığı bu haksız muameleyi ve görünüşte "işe yaramaz" olan yeteneğini bir avantaja dönüştürmeye karar verir!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla