Kısım 1
Bu dünyada, Şeytan Kral’ın Ordusu olarak bilinen bir örgüt vardır.
İnsanlığın çok ötesinde bir güce sahip olan bu örgüt, çağlardır insan soyunu tehdit etmektedir.
İnsanlık tanrılardan muazzam güçler elde ettikten sonra bile onlara karşı koymayı başaramamıştır. Onlar kelimenin tam anlamıyla insanlığın doğal düşmanıdır.
Ve insanlığın büyük kısmına dehşet saçan, geçilmez ve güçlü bir bariyerle korunan o örgütün ana üssünde──
“Patlama!” “Patlama!!!”
“Vahahahaha!” “Vahahaha!” “İşte böyle, Megumin!” “Göster günlerini!” “Bu dünyadaki en güçlü büyücü sensin!”

Tam olarak bu ana üs, şu anda işe yaramaz tek bir büyücünün elinde eşi benzeri görülmemiş bir kriz yaşıyor.
“Bak, Darkness!” “Şu harika manzaraya bir bak!” “Düşününce, Şeytan Kral’ın Ordusu geçmişte başıma epey çorap ördü!” “Şimdi nihayet intikamımı alıyorum!” “Vahahahaha!” “Şu zavallı hallerine bak!” “Bir de kendinize Şeytan Kral diyeceksiniz, öyle mi!?”
“Ah, aaah…” “Aaah…” “Her biri bir ev değerinde olan en üst kalite manatitler gözümün önünde yok olup gidiyor…” “Bir…” “İki…”
Megumin büyüsünü her savurduğunda, yüzü kireç gibi olan Darkness kısık sesle kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
“Patlama!” “Patlama!!!”
O ses ovada her yankılandığında, inanılmaz güçlü bir patlama Şeytan Kral’ın bariyerine çarpmaktaydı.
“Şunlar Şeytan Kral’ın Ordusu’nun seçkin askerleri mi!?” “Korkudan altlarına yapacak gibi görünüyorlar!” “Normalde oldukça güçlü düşmanlar olduklarına eminim ama şu an bizim için kobolddan farksızlar!”
“Aaaaah…” “Avavavava…”
İşte şu anki durum tam olarak böyle. Yüzünde katıksız bir neşe olan Megumin, düşmanı durmaksızın Patlama Büyüsü bombardımanına tutuyordu.
Üçüncü patlama bariyere çarptığında, Şeytan Kral’ın birlikleri panik içinde kaleden dışarı fırladı.
Çoğu tepeden tırnağa simsiyah plaka zırhlar giymişti, epey heybetli bir görüntüydü.
Yanlarında muhtemelen büyücü olan dökümlü siyah cübbeli yaratıklar ve kanatlı, Gargoyle benzeri canavarlar da vardı.
Herhangi birinin bile daha önce karşılaştığımız her canavardan katbekat güçlü olduğu ilk bakışta anlaşılıyordu.
Normalde tek bir tanesini görmek bile arkamıza bakmadan kaçmamıza yeterdi, şimdiyse üstümüze doğru koşan koskoca bir ordu vardı.
Ama biz yüksek mevziyi tutmuştuk ve hiçbiri Patlama ile toz duman edilmeden bize yaklaşmaya bile başlayamıyordu.
Gargoyle’a benzeyen canavarlardankaçı havadan üzerimize gelmeye çalıştı ama Megumin’in elini kaldırıp büyüsünü salması yetti; sonbahar yaprakları gibi yere döküldüler.
“Patlama!” “Patlama!!!”
Bugün Megumin, tıpkı Şeytan Kral’ın Generali Wolbach ile karşı karşıya geldiğinde yaptığı gibi büyüsünü tılsımsız savuruyordu.
Tılsımlar, bir büyünün gücünü kontrol etmek ve artırmak için kullanılır.
Belirli bir tılsımı okumak büyünün kontrolden çıkmasını engeller ve büyünün gücünü de artırabilir.
Ancak Patlama Büyüsü’nde ustalaşmış Megumin gibi biri için tılsımsız büyü yapmak çocuk oyuncağıdır.
Eh, bu kadarı da beklenirdi zaten.
Sonuçta──
“Patlama!” “Patlama!” “Patlama!!!”
Bu Başbüyücü, Patlama Büyüsü’nü canından çok seviyor. Hayatında başka hiçbir büyü yapmadı.
Tanrıları ve şeytanları bile devirebilecek bir büyünün karşısında, Şeytan Kral’ın Ordusu’nun seçkin birlikleri geride ceset bile bırakmadan toza dönüştü.
Darkness bu manzaraya bakıp titredi,
“B-Bu Cehennem…” “Dünya üzerindeki Cehennem bu…!” “Çok fazla üst kalite manatit harcanmış olsa bile, soylulardan biri veya Majesteleri buna tanık olsaydı, Megumin’i kesinlikle dünyadaki en tehlikeli kişi ilan ederlerdi…!” “Krallığın onu görmezden gelmesine imkan yok…!”
“Vahahahaha!” “Bu harika hissettiriyor!” “İçimi kemiren o kasvetli şeylerin hepsi bir anda yok oldu sanki!” “Megumin, bitir işlerini!” “Bariyeri patlattıktan sonra da bombalamaya devam et!” “Aqua ve diğerleri kaleye yeni girdi!” “Şeytan Kral’ın odası kesinlikle en üst kattadır!” “Bariyeri deldiğinde nişanını biraz yukarı kaldır ve en üst katı komple uçur!”
“Y-Yapma öyle bir şey!” “Aqua’nın şanssızlığını düşünürsek, patlamanın ortasında kalabilir!” “Ayrıca Megumin’e bak!” “Gözleri şimdiden her zamankinden daha parlak ışıldıyor…!”
Belki de durmaksızın üst düzey büyü savurduğundan, Megumin’in ışıldayan kızıl gözlerine ek olarak etrafını sürekli dalgalanan bir elektrik halesi sarıyordu.
O kadar çok darbe aldıktan sonra, yarı saydam bariyerin her yerinde çatlaklar belirmeye başladı. Benim gibi acemi bir göz için bile çökmenin eşiğinde olduğu açıktı.
“Patlama!” “Patlama!!!”
Megumin yıkıcı bombardımanına devam ederken, sanki bir canavar yuvasıymış gibi kaleden fışkıran sonsuz bir canavar sürüsü döküldü.
Ölmeye pek hevesli olduklarını sanmıyordum ama işler böyle devam ederse bariyerin çok dayanmayacağını biliyor olmalıydılar.
Canavarlar Megumin’in dikkatini çekerken, Şeytan Kral’ın Ordusu’nun cübbeli üyeleri kollarını kaldırıp büyü yapmaya başladılar.
Bariyeri onarmaya çalıştıklarına emindim ama Uzağı Görme yeteneğimle baktığımda, her birinin yüzünde gözü yaşlı bir çaresizlik vardı.
Zaman geçtikçe, siyah şövalyelerin akışı bir damlaya dönüştü ve ardından tepeden yukarı hırsla hücum eden devasa, ogre benzeri yaratıklardan oluşan bir dalgayla yer değiştirdi.
Hırsla yukarı hücum ettiler ama Megumin’in büyüleriyle aynı kolaylıkla silinip süpürüldüler.
En sonunda, kulenin etrafındaki alan kraterlerle doldu.
Kaleden gelen canavar akışı tamamen durdu. Tam nihayet birliklerinin tükendiğini düşünüyordum ki…
──Bembeyaz bir maske takan bir adam kapılardan dışarı adım attı.
Cübbesi ve asası da tıpkı maskesi gibi beyazdı.
Bu adamın kesinlikle daha önce gelen yemlerden farklı bir havası vardı.
Şeytan Kral’ın Ordusu’nda olmasına rağmen, sanki kendisi kutsal bir varlıkmış gibi kutsal bir aura yayıyordu…
“Önemli biri ortaya çıktı.” “Acaba Serena’nın bahsettiği ‘dünyanın en güçlü büyücüsü’ falan mı bu?”
Yanakları kızarmış ve gözleri daha önce hiç görmediğim kadar parıldayan Megumin, cübbeli figürün kaleden çıktığını görünce saldırısını kesti.
Halen beline kadar manatit yığınının içinde gömülü haldeyken, elindeki bir parçayı oyuncu bir edayla çevirdi.
Büyü yağmurunun durduğunu fark eden beyaz cübbeli büyücü, bariyerden geçerek rahat adımlarla bize doğru ilerledi.
Yaklaştıkça etrafında yarı saydam, zar benzeri bir materyal belirdi. Kesinlikle tekinsiz görünüyordu.
Halen birbirimizden epeyce uzaktaydık, bir sohbet başlatmak için fazla uzaktık.
İsimlerimizi ve amacımızı sormak için mi geliyor acaba?
Yoksa Megumin’in gücünden etkilenip en güçlü unvanı için ona meydan okumaya mı geliyor?
Ya da belki de──
──Tam o sırada Megumin hiç tereddüt etmeden adamın üzerine bir büyü gönderdi.
“Patlama!”
“Ne─!?” Darkness ile ben aynı anda şaşkınlıkla bağırdık ama elbette, Megumin’in asasından fırlayıp doğrudan cübbeli adama doğru uçan büyü küresini durdurmak için çok geçti.
Bir sonraki an, durduğu yerde devasa bir duman sütunu ve güçlü bir şok dalgası eşliğinde büyük bir patlama meydana geldi.
Cübbe paramparça olarak bembeyaz bir çift kanadı ortaya çıkardı.
Yani bu adam melek tipi bir canavar mıydı?
Geçmişte Duke adında, Wiz tarafından paramparça edilen düşmüş bir melekle karşılaşmıştım. Yoksa onun soydaşlarından biri mi?
Derken, çıplak melek sarsak adımlarla ayağa kalktı.
“Ooo!”
Darkness ile ben, hem şaşkınlık hem de hayranlık dolu bir nida çıkardık.
Megumin’den yediği darbeyi atlatabildiği düşünülürse, dünyadaki en güçlü büyücü olduğu söylenen kapı muhafızının ta kendisi olduğuna şüphe yoktu.
Boylu boyunca doğrulup ayağa kalkan melek, başını kaldırıp bize baktı ve haykırdı──
“… Ben…! Şeytan Kral’ın… En güçlü…! … Aniden saldırmak da ne…!”
Bir şeyler söylüyordu ama aramızdaki mesafe anlaşılamayacak kadar uzaktı.
Muhtemelen kendini tanıtıyor ve neden durup dururken böyle bir saldırı başlattığımızı falan soruyordu.
Megumin ve Darkness da onun ne dediğini pek anlayamamış gibi görünüyordu ki şaşkınlıkla birbirlerine baktılar.
Uzağı Görme ve Dudak Okuma yeteneklerimi etkinleştirdim.
“Beni duyabiliyorsanız cevap verin! Siz de kimsiniz!? Maceracı mısınız? Kaleye bu kadar uzak bir mesafeden bombalamaya nasıl cesaret edersiniz!? Şeytan Kral ve Kahraman efsanelerini veya soyluluk adabını bilmiyor musunuz!? Damarlarımda akan kutsal kan böylesine çirkin bir eyleme katlanamaz…!”
Çıplak melek kendi kendine verip veriştiriyordu.
“Bu adamın ne dediğini anlayabildin mi?”
Yüzümdeki şaşkın ifadeyi fark eden Megumin sordu.
“Dudak Okuma yeteneğimi kullandım da, kaleye bu kadar uzaktan saldırmanın haksızlık olduğunu söylüyor sanki. Bayağı haksızlık yani.”
“Dünyanın en güçlü büyücüsü olduğu söylenen birinden duymak için epey çocukça bir laf… Gerçi, Şeytan Kral’a bu şekilde saldıran birini ben de hiç duymadım…”
Darkness kollarını kavuşturup kaşlarını çattı, Megumin ise asasını adama doğru salladı.
“E, patlatayım mı şimdi onu?”
“Devam et. Mesafe avantajı bizde, onun oyununa gelmemiz için hiçbir sebep yok.”
“… Adamcağıza acıdım doğrusu…”
Megumin bu sefer az önceki gibi kestirmeden gitmek yerine büyüsünün tılsımını düzgünce okumaya başladı.
Görünüşe göre işi tek bir darbeyle bitirmeye niyetliydi.
“Uyarılmıştınız! Gücüme tanık olun! İblis diyarından bana lütfedilen sonsuz mana ve engin büyü bilgim sizi──”
“Patlama!”
Megumin, adam lafını bitiremeden büyüsünü salıverdi.
Çıplak melek parabolik bir kavis çizerek gökyüzüne fırladı, ardından külden bir yığın halinde yere çakıldı ve olduğu yerde zaman zaman seğirerek öylece kaldı.
──Tam o sırada, meleğin bedeninin altında aniden karmaşık bir büyü çemberi belirdi ve parlak bir şekilde ışıldamaya başladı.
Aynı anda, meleğin bedenindeki yaralar hızlı bir şekilde iyileşmeye başladı.
Düşününce, Serena onun güçlü rejenerasyon yetenekleri olduğundan bahsetmişti.
Bariyeri onaran büyücüler işlerini bırakıp meleği bariyerin arkasına çekmek için dışarı fırladılar.
Megumin asasını bir kez daha kaldırdı.
“Bariyerin arkasına kaçtı. Aman, nasıl olsa her türlü yok edecektim. Hangimizin en güçlü olduğunu bariyeri yıktıktan sonra hallederiz!”
“Patlama!” “Patlama!!!”
Megumin amansız bombardımanına devam ederken, ben de konuşmalarını takip edebilmek için gözlerimi bariyerin içindeki büyücülere diktim.
“Aaaaah, ne yapacağız!? Ne yapacağız!?”
“Çaresiziz, bu sonumuz oldu!”
“Bu kızın nesi var!? Aklını mı kaçırmış!?”
“Bariyer dayanmayacak! Hemen kaçmazsak, o gaddar Kızıl İblis kaleyle birlikte hepimizi yok edecek!”
“Neden son bölüm canavarı gibi bir yaratık durup dururken bize saldırdı ki!? Nasıl sürekli böyle Patlama atabiliyor!? Bu başka bir dünyadan gelen bir Şeytan Kral’ın saldırısı falan mı!?”
“A-Anneciğim──!”
Bariyerin arkasındaki büyücüler tam bir kaosun içine sürüklenirken, çıplak melek sersemlemiş bir halde gözlerini açtı.
Bunu görünce, Megumin’e bombardımana ara vermesi için işaret verdim.
Etraftaki büyücüler yedek bir cübbe getirmek için koştururken, ben Dudak Okuma yeteneğimi hazır tutarak gözlerimi adama diktim…
“… Gerçek… Gücümle… Bile… Şu… Bücür… Kızıl İblis’e…”
“Tam formunda olsaydı o tahta göğüslü Kızıl İblis’i kolayca halledeceğini söylemek istiyor.”
“Patlama!” “Patlama!!!”
Çevirimi duyan Megumin, hırsını artırarak saldırısını yeniledi.
Bariyer gözle görülür şekilde titredi. Çökmesi uzun sürmeyecekti.
“K-Kazuma, gerçekten öyle mi dedi!?”
“Aşağı yukarı.”
Darkness’ın sorusuna rahat bir edayla cevap verdim. Aynı esnada, eski Şeytan Kral Generali yalpalamak suretiyle ayağa kalktı.
Megumin’in az önce ona verdiği yaralar tamamen iyileşmişti.
“Sadece o kaçık Kızıl İblis’in manasının bitmesini beklememiz gerekiyor! Düşmanın menzili bizden uzun, bu yüzden bariyeri korumaya odaklanacağız! İblis diyarından sınırsız miktarda mana çekebiliyorum, yani bu işi bir yıpratma savaşına dönüştürürsek, doğrudan savaşa girmeden o kaçık büyücüyü saf dışı bırakabiliriz!”
Etrafındaki büyücüler coşkulu ama bitkin bir tezahürat başlattı.
Planının tarafımdan ifşa edildiğinden habersiz olan pelerinli melek, elini bariyere doğru kaldırıp içine mana akıtmaya başladı.
“’Kaçık Kızıl İblis büyücünün manasının bitmesini bekliyorum’ diyor. Sınırsız mana kaynağı varmış, bu yüzden kaçık büyücülerle uğraşamazmış. ‘Sadece bariyeri onarın ve işi bir yıpratma savaşına dönüştürün’ diyor yani.”
“Onu geberteceğim.”
“Dur, Kazuma, gerçekten öyle mi dedi!? Gerçekten aynen öyle mi ifade etti!?”
“Aşağı yukarı.”
Pelerinli büyücü ve büyücü yardımcıları telaşla bariyeri onarmaya çalışırken──
Megumin derin bir nefes aldı, gözleri kızıl kızıl parıldıyordu──
“Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!!!”
“Dur…!”
Megumin’in bu amansız saldırısı karşısında, Şeytan Kral’ın kalesini bunca yıldır çevreleyen bariyer anında yerle bir oldu.
Pelerinli melek bir kez daha çıplak bir meleğe dönüştü. Bir şeyler söylüyor gibiydi ama…
“Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!” “Patlama!!!”
Patlama yağmuru etrafındaki bütün büyücüleri toza dönüştürdü ve devasa bir krater tarlasının ortasında yalnızca çırılçıplak, ağır yaralı meleği bıraktı.
Dünyanın en güçlü büyücüsünden de bu beklenirdi zaten.
Ben tam onun bu azmini takdir etmişken Megumin tılsımını okumaya başladı.
Bu büyü akışı, daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu.
Manatitten çekilmiyordu; aksine, Megumin’in bu ana kadar sakladığı kendi öz rezervlerinden geliyordu.

[Renklendirme için Kasen’e teşekkürler]
Şu anda Megumin’in içinde, en üst kalite manatitte bile depolanandan daha fazla mana vardı muhtemelen.
Patlama yağmuru karşısında yenilenme hızı yetersiz kalan melek, yarı ölü hâlinde bile Megumin’in sıradışı varlığını fark etmiş gibiydi ve nefes nefese kaldı,
“Ben… Şeytan… Kral’ın Ordusu’nun… En Güçlü… En Kadim… Üyesiyim… Benim adım…”
“PATLAMA!!!”
Megumin’in şimdiye kadar saldığı en büyük Patlama’yı dosdoğru kafadan yiyen melek, adını öğrenmemize fırsat bile kalmadan bu dünyadan yok olup gitti.
2. Bölüm
“Eline sağlık! Yine de korkunç bir manzara bu. Yürüyen kale Yıkıcı bize saldırdığında bile durumun bu kadar vahim olduğunu sanmıyorum. Neyse, bununla birlikte gerçekten de hiç şüphesiz dünyanın en güçlüsüsün… Ş-Şey, Megumin, burnun kanıyor.”
“Ha? Ah… ”
Drain Touch kullanarak Megumin’e mana aktardığım tam o anda burnunun kanadığını fark ettim.
Bunu duyan Megumin kanı silmek için cübbesini yakaladı, ama kanı sadece bütün yüzüne bulaştırmayı başardı.
“Hadi ama ya…”
Mendilimi ıslatmak için Create Water kullandım, ardından yüzünü sildim. Megumin gözlerini kapattı, elime doğru yaslandı ve serinlik hissinden keyif alıyor gibi göründü.
O kadar mı heyecanlandı da burnu kanadı?
Hayır, bir dakika, bu…
“Hey Megumin, yanağın neden bu kadar sıcak? Neler oluyor? Bu sadece heyecandan olamaz, değil mi!?”
“H-Hayır, sorun yok. Ben iyiyim. İzle bak, şimdi Şeytan Kral’ın şatosunun üst katlarını yerle bir edeceğim…”
Megumin ateşler içinde bir sersemlik halindeymişçesine ayakları üzerinde sallandı ve asasını titrek bir şekilde şatoya doğru salladı.
Darkness, kayıp düşmesine fırsat kalmadan onu yakaladı.
“Patlama Büyüsü, insanlığın yapabileceği en güçlü saldırı büyüsüdür. Arka arkaya bu kadar çok kez kullandıktan sonra sapasağlam olsaydın daha da garip olurdu. Manatit kullanarak büyü yapmak, kristalin içinde depolanan manayı bedeninde dolaştırmayı gerektirir. Sağlıklı bir insan bununla sıradan büyüler yapsaydı vücuduna çok fazla yük bindirmezdi ama…”
“Ama Megumin’in bünyesine fazla gelmiş gibi görünüyor…”
“Mesele sanki vücudum çok küçük olduğu için sorunmuş gibi konuşmayın! Sorun yok, hâlâ devam edebilirim. Hatta lütfen beni de yanınızda taşıyın!”
Beni taşıyın diye tutturan Megumin’i görmezden geldim ve etrafa saçılan manatitleri toplamaya başladım.
Onları sırt çantama tıkıştırdıktan sonra Megumin anında kolunu bana doğru uzattı.
“Bugün daha fazla Patlama Büyüsü yapmana izin vermiyorum. Ayrıca çantayı ben taşıyorum, bu yüzden kendini zorlama.”
“… Siz ne derseniz deyin, tehlikede olursanız yine de patlatıp geçerim. Ayrıca bu bana verdiğiniz bir şey, bu yüzden kendim taşıma konusunda ısrarcıyım.”
Çok dik kafalı…
Sonunda bu inatçı kıza boyun eğdim ve sadece ciddi bir tehlike altında olursak Patlama kullanacağına dair söz verdirdikten sonra sırt çantasını ona teslim ettim.
Az önceki bombardımanında epeyce bir miktar harcadığı için sırt çantasının ağırlığı aslında bayağı katlanılabilir düzeydeydi; ama yine de ayakları üzerinde sallanırken kocaman bir sırt çantası taşıması görüntüsü insana ister istemez endişe veriyordu…
Her neyse, şatoya girmemizin önündeki en büyük engel ortadan kalkmıştı.
Etraf tamamen sessizdi ama tedbirli bir şekilde şatoya doğru ilerlerken yine de Enemy Detection becerimi aktif hale getirdim.
Yaklaştığımızı net bir şekilde görebiliyor olmaları gerekmesine rağmen, şatodan hiçbir saldırı gelmedi. Bayağı bir paniklemiş olmalılar.
“… Pekala, asıl iş şimdi başlıyor. Herkes hazır mı?”
“Ah, burada öncülüğü ben alayım. Bir Ejderha ortaya çıksa bile bir santim bile geri adım atmam. Megumin’in bütün dikkatleri üzerine çekmesini izlemek beni biraz kıskandırıyor.”
Az önce şatodan akın eden kara şövalyelere çok benzer bir tarzda giyinmiş olan Darkness, yüzünde beklenmedik derecede gaza gelmiş bir ifadeyle söyledi bunu.
“Heheheh, korkarım bugün beni gölgede bırakmanın tek yolu Şeytan Kral’ı devirmek olur.”
“Kuh…! Kadın bir şövalyenin rolü Şeytan Kral tarafından esir alınmaktır, ama biz buraya onu devirmeye geldik… Kadın bir şövalye olarak rolümü mü yerine getireyim yoksa Şeytan Kral’ı mı alt edeyim…”
“Sence buraya neden geldik biz? Aqua’yı unuttun mu?”
Zerre kadar gerginlik hissetmeyen o ikisini görmezden gelip dikkatlice ana kapıya yaklaştım.
Enemy Detection becerim hiçbir tepki vermedi, ben de kapıdan içeri adım attım.
Tam o sırada,
“Ah!”
“Uwoh!?”
Durup dururken giren ani bir şaşkınlık çığlığı, benim de benzer bir ses çıkarmama neden oldu.
Başka bir şey yapamadan, bir sürü tanıdık yüz ansızın karşımda belirdi.
“Megumin! Vaaaah! Megumin! Megumin! Ç-Ç-Çok korktum! Burası gerçekten çok korkunç!!”
“N-Ne oldu, Yunyun? Ağlamayı seversin ama bugün gerçekten kötü görünüyorsun!”

[Renklendirme için Kasen’e teşekkürler]
Bunlar Mitsurugi’nin partisi ve Yunyun’du.
“Satou Kazuma, bize yetişmişsiniz! … Açıkçası güvende olmanıza şaşırdım. Şeytan Kral tam da dışarıda değil miydi!?”
dedi Mitsurugi aniden.
Yanındaki iki yalakası epey zorlu bir süreçten geçmiş olmalıydı; ikisi de titreyerek ve kısık sesle Şeytan Kral hakkında bir şeyler mırıldanarak ölümüne Mitsurugi’ye sarılmışlardı.
Yine de, Şeytan Kral mı?
“Yok canım, Şeytan Kral neden dışarıda olsun ki?”
Megumin’in başını okşamasıyla sakinleşmiş gibi görünen Yunyun bana döndü.
“A-Aqua-san sayesinde şatoya gizlice girmeyi başardık… Işığı kıran büyü yardımıyla şatoyu keşfederken, şato aniden gizemli bir bombardımana uğradı… Aqua-san, Şeytan Kral’ın ezeli düşmanı olan bir tanrıçanın şatosuna girdiğini hissetmiş olabileceğini ve bizi canlı canlı gömmek için tüm yapıyı yıkmayı planladığını söyledi, bu yüzden hemen girişe koştuk…”
Darkness ve ben yavaşça “Şeytan Kral”a doğru baktık.
Omuzunda manatitle dolu kocaman bir sırt çantası taşıyan kırmızı gözlü “Şeytan Kral” bakışlarını kaçırdı.
──Sahi ya, bak bu bana bir şeyi hatırlattı!
“Hey, peki Aqua’ya ne oldu o zaman?”
“O-O şey…!”
Sonunda onlarla buluşmayı başarmıştık ama en kritik kişi ortalarda yoktu.
Oldukça mahcup görünen Yunyun açıklamaya koyuldu ama daha başlayamadan, aynı şekilde mahcup görünen Mitsurugi söze girdi.
“Aqua-sama, şey… Ayrı düştük… Ani patlamalar şatoyu kaosa sürükledi. Karmaşa sırasında Yunyun’un büyülerini ve yoldaşımın Lurk becerisini kullanarak buraya kadar gelebildik ama… Yakınlarda bir yerde olmalı. Daha kısa bir süre öncesine kadar bizimleydi. Gözlerimi ondan sadece bir anlığına ayırdığımda…”
Gözümün önünden azıcık ayrıldı ve şimdiden yine başa bela açıyor.
Gerçi, birlikte kaçarlarken nasıl oldu da kaybolmayı başardı ki?
“Özür dilerim… Sana o kadar şey söyledikten sonra Aqua-sama’yı koruyamadım… Kahretsin, ben nasıl bir Büyülü Kılıç Kahramanıyım böyle? Sevdiğim kişiyi bile koruyamadım─!”
“Yok, bir dakika, duygusallaşmanı böldüğüm için üzgünüm ama kaybolmak onun şanındandır zaten. Sürekli olan bir şey bu, o yüzden dert etme. Daha da önemlisi, gidip o salağı aramalıyız.”
Bunu Mitsurugi’nin moralinin bozuk kalmasını istemediğim için söylemiştim ama işin aslı, Aqua orada tek başına bir Şeytan Kral askerine denk gelirse işi biterdi.
Şansını düşünürsek, düşmanla karşılaşmaktan uzun süre kaçınamayacaktır, bu yüzden onu çabucak bulmamız gerek…
──Şatoya adım attıktan sonra Mitsurugi ile birlikte nasıl hareket edeceğimize karar verdik.
“Ayrılmayı pek istemiyorum ama durum acil, bu yüzden Aqua’yı aramak için ayrılmamız gerekecek. Bir düşmanla karşılaşırsanız bağırın. Mitsurugi ya da Yunyun koşarak gelecektir. Böbürlenmek gibi olmasın ama dövüşte muhtemelen pek bir işe yaramayız.”
“P-Peki, bunu bu kadar göğsünü gere gere söyleyebiliyorsan savaş konusunda sana güvenmeyeceğim. Bir sorunla karşılaşırsanız bize seslenin.”
Megumin ve Darkness’a Mitsurugi ile Yunyun’un seslenme mesafesinde kalmalarını söyledikten sonra Enemy Detection becerimi aktif hale getirdim ve etrafı keşfetmeye başladım.
Dövüş yeteneklerime pek güvenmesem de emin olduğum tek şey, fark edilmeden kalabilme ve insanları bulabilme becerimdi.
Herkesten ayrılarak Aqua’nın bulunma ihtimali yüksek olan yerlere doğru ilerledim.
Yakınlarda hiç düşman hissetmiyordum.
Görünüşe göre birinci katta yaşayanların çoğu Megumin’in az önceki katliamı yüzünden saf dışı kalmıştı.
Bu durumda biraz daha içeri gitmemde muhtemelen bir sakınca yoktu. Sonuçta tuzakları tespit edebiliyor ve Lurk becerisini kullanabiliyordum.
“Darkness, bu taraftan gidelim. Aqua’yı tanıyorsam, bir düşmanla karşılaşma korkusuyla saklanmak için muhtemelen karanlık ve gözlerden uzak bir yer bulmuştur.”
“Hayır, Yunyun ve diğerleriyle birlikte girdi, değil mi? Ne kadar korkak olduğu düşünülürse, daha kolay fark edilebilmek için kesinlikle en geniş koridorlara doğru yönelirdi…”
O sesleri arkamda bırakarak şatonun içini bir kez daha iyice süzdüm.
Şatonun düzeni aşağı yukarı bir zindanla aynıydı.
Koridorları aydınlatan meşaleler her birkaç adımda bir duvarlara asılmıştı.
Belki de davetsiz misafirlere karşı bir önlem olarak, her yöne yayılan kıvrımlı ve karmaşık koridorlarıyla tüm mekân adeta bir labirent gibi inşa edilmişti.
Buranın Şeytan Kral’ın şatosu olduğu düşünülürse çok daha karanlık ve kasvetli bir şey bekliyordum ama içi, göz korkutucu dış görünüşünün aksine oldukça temiz ve iyi aydınlatılmıştı.
Eh, sanırım iblisler bile pislik ve karanlık içinde yaşamaktan hoşlanmıyor.
──Tam düzeni keşfederken aniden garip bir şey fark ettim.
Tam bir kör sokakta, üzerinde “Basmayın.” yazan bir kâğıt parçası yapıştırılmıştı.
Kâğıdın hemen önünde bir büyü çemberi duruyordu ve yanında da bir düğme vardı.
Bir tuzak için bu biraz fazla barizdi.
Trap Detection becerimi aktif hale getirdim ve beklediğim gibi duvardan bir tepki aldım.
Ne yazık ki beceri bana ne tür bir tuzak olduğunu söylemiyordu ve hangi mekanizmayı kullandığı hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Trap Disarm becerisine sahiptim ama Chris bunu bana zindana ilk gidişimden sonra öğrettiğinden beri hiç kullanmamıştım, bu yüzden şimdi ona güvenmek konusunda biraz tedirgindim.
Eh, kimse dokunmadığı sürece bir şey yapmamalıydı…
──Derken, jeton düştü.
Bu gerçekten bir tuzak mıydı?
Normal şartlar altında hiç kimse bu kadar bariz bir tuzağa düşecek kadar aptal olmazdı.
Yani bu başka bir şeyin kamuflajı olmalıydı.
Mesela, doğrudan Şeytan Kral’ın taht odasına bağlanan bir ışınlanma çemberi gibi.
Şeytan Kral’ın kısa sürede kaçması gerekebileceği durumlar için ana kapının yakınına yerleştirilmiş gizli bir kaçış kapısı gibi bir şey…
Trap Detection becerimin tepki vermesi, buna bağlı kesinlikle bir tuzak olduğu anlamına geliyordu.
Ama başka bir açıdan bakarsak, ışınlayıcının varlığını gizlemek için yanına daha küçük bir tuzak da kurmuş olabilirlerdi.
Becerimi tetikleyen her şey mutlaka hayati tehlike taşıyacak diye bir şey yoktu.
Işınlandıktan sonra kafana kara tahta silgisi düşüren basit bir tuzak bile becerim tarafından algılanırdı.
Sonuçta Şeytan Kral hâlâ bir Kral’dı.
Hazırda bir kaçış rotası bulundurması hiç de sıra dışı olmazdı. Ayrıca bütün yıl şatosuna kapanıp kalacak hâli de yoktu ya.
Şatodan her çıkışında ya da girişinde taht odasına giden labirent gibi yoldan geçmek korkunç derecede zahmetli olurdu, bu yüzden buraya kestirme bir yol kurmak kesinlikle mantıklıydı.
Üstelik şimdiki Şeytan Kral’ın yaşının da epey ilerlediğini duymuştum, bu yüzden bunun bir tuzak olmadığına emindim──!
“Hmph, arkadaki o saftirikleri kandırabilirsin ama beni öyle kolay kandıramazsın…”
Kendi kendime özgüvenle bunu mırıldanarak büyü çemberinin üzerinde durdum ve “Basmayın.” yazılı düğmeye bastım.
Ah, kahretsin.
Gizli bir geçit bulduğum için o kadar heyecanlanmıştım ki düğmeye basmadan önce bizimkileri çağırmayı unuttum.
Eh, tahminim doğruysa bu tek yönlü bir geçit olmamalıydı.
Diğer tarafın neye benzediğini kontrol edip hemen geri dönebilirim──!
──Farkına bile varamadan, etrafım tamamen değişmişti.
Küçük, karanlık ve dar bir odadaydım.
Bu yerde tek bir ışık kaynağı bile yoktu ve her an bir hayalet fırlayacakmış gibi hissettiriyordu.
Üstelik bir yerlerden cılız bir kadın hıçkırığı sesi geliyordu…
“Sıçayım, tuzakmış!”
“Vaaaaah!”
İster istemez küfrü bastım ve ben öyle yapınca, bu loş odanın köşesinden tanıdık gelen bir çığlık yükseldi.
Bir dakika.
“Aqua?”
“… Ha? … Kazuma?”
Köşede oturan kişi, dizlerini göğsüne çekmiş sessizce hıçkıran Aqua’ydı.
Aqua bir anlığına neye uğradığını şaşırmış göründü, ardından yüz ifadesi yavaşça büzüldü…
“K-Kazuma…! Vaaaaah! Kazuma-san, Kazuma-san, Kazuma-san!”
Epey korkmuş olmalıydı ki şok içinde ayağa kalktı ve gözyaşları içinde anında göğsüme atladı.

O anda doğuştan gelen yüksek şansım sayesinde Auto-Evasion becerim devreye girdi ve o üstüme atlayıştan zarifçe sıyrıldım.
3. Bölüm
“Vaaaaah! Üüüüüüh! Aaaaah!”
“Tamam, tamam, özür dilerim. Elimde değil, otomatik tetiklenen bir beceri bu! Hadi ama, özür diledim işte, ağlamayı kes artık!”
Yüzüstü duvara tosladıktan sonra Aqua hiç durmadan ağlamaya devam etti.
Normalde çok daha acı verici durumlara düşüyorsun, neden tam da şimdi bu kadar abartıyorsun ki…!
Hayır, böyle bir durumda ağlaması gayet doğal aslında. Aynı şeyi ben yaşasam ben de ağlardım.
“Hey, sessiz ol! Şeytan Kral’ın şatosundayız! Böyle yaygara koparmaya devam edersen adamlarından biri kontrol etmeye gelebilir!”
“Ama, ama…! Tam sonunda yeniden buluştuk derken, Kazuma, Kazumaaaaa!”
Ah, ne büyük bir belasın sen ya!
“Öf, tamam, yüzünün neresini çarptıysan göster de iyileştireyim… Heal!”
Elimi Aqua’nın kafasındaki şişliğe doğru uzattım ve Heal büyüsünü yaptım.
Aqua anında ağlamayı kesti, yani işe yaramış olmalıydı…
Hayır, bir dakika, gözleri büyüyor…
“İ-İyileşti… Kazuma, Kazuma, Heal kullandın…! Ah, aaah, aaaaah…! Vaaaaah! Seni pislik NEET, rolümü çalmak için mi buraya kadar geldin!? Beni tuvalet tanrıçasına düşürdüğün yetmiyormuş gibi, şimdi de iyi olduğum tek şeyi mi çaldın! Pekala, gel bakalım, seni hırsız NEET! Benim asıl düşmanım Şeytan Kral değil, sensin! Hadi bu işi bitirelim hemen!”
“Baş belası olmayı kes artık! Sen bir aptal gibi kaybolup giderken bizim ne kadar uğraştığımızdan haberin var mı!? Evden kaçmadan önce adeta peşinden gelmemiz için yalvaran bir mektup bile bıraktın! Gerçekten tam bir belasın, biliyorsun değil mi!?”
Bütün öfkemi ona kustum, Aqua ise sıkılmış bir yumruğunu havaya kaldırdı,
“Görünüşe göre sana ilahi cezanın tadını tattırmaktan başka çarem kalmadı…! Su Tanrıçasını öfkelendirdiğine pişman edeceğim seni! Tam saçını yıkarken duş fıskiyesinden su akmayacak!”
“Cezaların her zaman çok ezikçe oluyor! Neyse… Hayır, bir dakika!”
Uzaktan gelen ayak seslerini duyduktan sonra belirli bir beceriyi aktif hale getirdim.
“Gerçekten bir kadın sesi duydum.”
“Bu imkansız. En üst kattayız, biliyorsun değil mi? Davetsiz misafirler hâlâ birinci katta bir yerlerde dolanıyor.”
Bu konuşmaya, yaklaştıkça artan ayak sesleri eşlik ediyordu.
Aktif hale getirdiğim beceri, gelişmiş Dark Stalker sınıfına özel bir beceri olan Eavesdrop’tu.
Bana bunu öğreten kişi, sınıfın adında “Stalker” kelimesi geçmesine rağmen aslında bir Assassin’e daha yakın ve çok havalı olduğunu söylemişti ama…
Derken, böyle bir beceri edindiğimden haberi olmayan Aqua konuştu,
“Ne oldu? Neden aniden komik suratlar yapıyorsun? Beni ‘kim daha komik surat yapacak’ yarışmasına davet etmiyorsun değil mi? Yetenekli olabilirim ama bu benim güzel bir tanrıça olarak imajımı zedeler, o yüzden…”
“Seni öyle saçma bir oyuna kim davet etsin be!? Garip suratlar yapmıyorum, odaklanıyorum! Şeytan Kral’ın adamları bu tarafa geliyor, çabuk saklan!”
Aqua ve ben saklanmak için loş odada telaşla bir yer aradık.
“Aklıma gelmişken, sen buraya nasıl düştün? Sen de mi düğmeye bastın?”
“Evet, üzerinde ‘basmayın’ yazan bir şeye basma arzunu sömüren o sofistike tuzağa düştüm! Büyülü Kılıçlı Adam ve diğerleri de çok geçmeden burada olurlar eminim.”
“Evet, ters psikolojiyi kullanan korkunç bir tuzak bu. Diğerleri kesinlikle yakında burada olur, bu yüzden tek yapmamız gereken zaman kazanmak… Saklanacak bir yer var mı…? Oh.”
“Bir çömlek buldum!” x2
Aqua ile ikimiz bir insanı saklayabilecek büyüklükte bir çömlek bulduk ve ikimiz de aynı anda ellerimizi üstüne koyduk.
“… Hey, bunu ilk ben buldum. Git saklanacak başka bir yer bul.”
“Asıl senin başka bir yere gitmen gerek… Ah!”
Kapağı açtığımda çömleğin suyla dolu olduğunu gördüm.
Muhtemelen içme suyu depolamak için kullanıyorlardı.
Aqua bir gülümseme savurdu ve eliyle saçlarını geriye attı,
“Aman da aman, görünen o ki su altında nefes alabilen tek güzel tanrıça olarak buraya sadece ben saklanabilirim…!”
Aqua’nın bu kendini beğenmiş ifadesini görünce.
“Ne saçmalıyorsun sen?”
“Ah!”
Çömleğe bir tekme savurmaktan kendimi alamadım.
Çömlek çatlayarak yarıldı ve su her yere saçıldı.
“O sesi duydun mu!? Burada kesinlikle biri var!”
“Orada! O odadan geliyor!”
O gürültüyle alarma geçmiş olmalılar. Eavesdrop becerisini kullanmama bile gerek kalmadan yaklaşan iblislerin seslerini duyabiliyordum.
“Ne yapacağız!? Ne yapacağız!?”
“Kahretsin, böyle bir hata yaptığıma inanamıyorum. Seninle muhatap olmayalı epey zaman oldu, o yüzden…!”
“Aptal mısın yoksa zeki mi hiç anlamıyorum! Ne yapacağız!? Yakalanacağız! ──”
“──Kim var orada!?” Çıkın ortaya!”
Kapı bir gümbürtüyle açıldı.
Aqua ile ben, saklı kalabilmek için son bir çabayla odanın bir köşesine büzülmüştük.
Aqua, muhtemelen benim Lurk becerimden faydalanmak için kıyafetlerimin eteğini sıkıca yakalamış, beni kendine doğru çekiyordu.
İkimiz de karanlıkta görebildiğimiz için içeri giren iki iblisi net bir şekilde ayırt edebildik.
Bunlardan biri simsiyah zırhlara bürünmüş bir şövalyeydi.
Diğeri ise kırmızımsı bir teni ve kafasından çıkan bir çift boynuzu olan iki metre boyunda bir ogreydi.
İkisi odanın içini taradı..
“… Burada kimse yok.”
“Garip. Bir şey duyduğuma yemin edebilirdim.”
Ve arkalarından gelen bir ses şöyle dedi,
“Hayır, o odada kesinlikle bir şey var. Kör edecek derecede sinir bozucu şekilde parıldayan bir şey!”
Üzerinde yırtık pırtık bir cübbe olan ve Aqua’nın saklandığı yeri işaret eden bir hayaletin sesi doğrudan beynimde yankılandı.
“Sıradan bir hortlak, üstelik alt tarafı bir tayf, bana sinir bozucu demeye cüret mi ediyor!? Bayağı bir özgüvenlisin sen! Seni geriye hiçbir şey kalmayana kadar arındıracağım!”
“Kahretsin, ne zaman yanımda olsan hayırlı bir şey olmayacağını biliyordum zaten!”
Aqua bizi işaret eden tayfla yüzleşmek için köşeden fırladı, ben de çaresiz bir iç çekişle arkasından giderek Dust’ın bana verdiği büyülü kılıcı çektim.
“Biliyordum, davetsiz misafirler! Çabuk olun ve destek çağırın… Bir dakika. Bu tipler sanki bana biraz… Zayıf gibi mi geldi?”
“Evet, başımızı pek ağrıtacak gibi durmuyorlar. Halledelim mi şunları?”
“Ciddi misiniz!? Lütfen o kadınla beni muhatap etmeyin! O gerçekten çok tehlikeli! Adeta benim en beter doğal düşmanım gibi kokuyor!”
Kılıcımı kendi aralarında gevezelik etmeye başlayan Şeytan Kral’ın adamlarına doğrultarak Aqua’ya haykırdım,
“Aqua, bana biraz destek ver! Ön safları bana bırak. Ayrı kaldığımız o kısa sürede gerçek gücüme ulaştım! Sadece arkada dur ve binbir becerideki ustalığıma tanıklık et!”
“Kyaa~! Kazuma-san, çok havalısın! Hey Kazuma, seni harika bir aktör yapan güçlendirmeye ihtiyacın var mı!?”
“Lütfen! O beceri gerçekten çok işe yarıyor!”
Ben savaş pozisyonu alırken, Şeytan Kral’ın adamları da aynı şeyi yaptı.
“B-Bu tipler de amma gürültücü çıktı! Bunlarda hiç durumun ciddiyeti bilinci yok mu!”
“Hadi yapalım şunu! Şu iki palyaçoyu parça pürçük edelim!”
“Sadece bu kadının yanında durarak bile bedenimin silikleştiğini hissedebiliyorum!”
Aqua destek büyüsünü yapmaya hazırlanırken gülümseyerek konuştu,
“Hey Kazuma, her zamanki gibi yine bir krizin içinde olsak da, hiç imrenilecek bir durumda olmasak da nedense çok eğleniyormuşum gibi hissediyorum!”
“Kahretsin, ben de! Böyle hissettiğim için kendimle çelişiyorum ama her zamanki hâlimiz işte!”
Savaş başlasın──!

[Renklendirme için Kasen’e teşekkürler]
Bölüm 4
Aqua’nın takviyelerini aldıktan sonra sırt sırta verdik.
“Aqua, şu tayfı sana bırakıyorum.”
“Ben icabına bakarım! Ahahahaha! Karşıma çıkmaya cüret eden bir hortlak bu dünyadan cidden bıkmış olmalı! Şu tayfa ne yapsam ki? Onunla nasıl oynasam acaba!?”
“Hey, nedenini bilmiyorum ama bu kız cidden çok korkunç! Gerçekten çok tehlikeli! Kusura bakmayın ama kaçabilir miyim!?”
Şeytan Kral’ın şatosunun derinliklerindeki bilinmeyen bir odada, bir tayf Aqua yüzünden korkudan aklını kaçırmak üzereydi.
“Payne, hedefleri değiştiriyoruz! Seninle ben şu fasulye sırığı kılıklı adamın icabına bakacağız! Noss, sen de Payne’in bu kadar korktuğu şu kadının icabına bak!”
“Tamamdır, o iş bende! Payne, mecbur kalırsan arkamıza saklanabilirsin!”
“Neden bahsediyorsunuz siz? O sadece kılıç taşıyan ön hat sınıfından biri! Böyleleriyle uğraşmak benim uzmanlık alanımdır! Hey, ufaklık, haberin olsun diye söylüyorum, fiziksel saldırılar bana sökmez!”
Karşı karşıya olduğum dev gibi herif diğerlerine talimatlar yağdırdı.
Siyah şövalye Aqua’ya doğru yavaş yavaş yaklaşmaya başladı, ogre ile tayf ise üzerime yürümeye başladı.
Bu gidişle işimiz kötüye saracak.
“Kazuma, şimdi tam sırası! ‘Şunu’ kullan! Şu tek atan ‘şeyini’!”
“Şu mu!? ‘Şu’ derken neyi kastediyorsun!? Uyandım falan dedim ama başım beladayken ortaya çıkacak gizli bir gücüm cidden var mı ki?”
“!?” (x3)
Duydukları karşısında temkinli davranan üç canavar oldukları yerde kalakaldı.
“Ne, hayır, Kazuma, sen dünyanın neresine gitsen sırıtmayacak sıradan bir insansın. Ben şundan bahsediyorum! Bilirsin ya, böyle durumlarda her zaman yaptığın şu şeyden!?”
Arkama baktığımda Aqua gözlerini işaret ediyordu.
Ha, şimdi anladım!
“Ha, ondan bahsediyorsun! Yiyin bakalım bunu, Flaş!”
“Guraaah!”
“Kyaaa!”
Bu büyü beni de kör ederdi ama ben aynı hatayı iki kez yapacak adam değilim.
Sol elimle gözlerimi kapatıp büyüyü savurduktan sonra, ogre ve şövalye gözlerini tutarak sendelemeye başladılar.
“Kahretsin, bu velet…!”
“Böyle ucuz numaralar…!”
Ogre ve şövalyede mükemmel işe yaramıştı ama…
“Hah! Ben görmek için gözlerime bel bağlamam, o yüzden bu bana sökmez!”
“Ne olmuş yani!? Arkadaşların artık sana yardım edemez! Gözleri düzelene kadar da sen bu dünyadan göçmüş olacaksın! Aqua, şimdi tam sırası, yap şunu!”
Bir yandan tayfla alay ederken bir yandan da Aqua’ya talimat veriyordum ki…
“K-Kazuma-san! Kazuma-san! N-Neredesin!?”
Fakat Aqua da tıpkı önümdeki iki canavar gibi gözlerini tutuyordu.
“En başta onları kör etmemi söyleyen sensin, sen niye kör oldun ki!?”
“Böyle bir büyü öğrendiğini bilmiyordum! Benim bahsettiğim, toprak bir şeyle nefes falan filan olan şu sinsice kombinasyonundu!”
Aqua, gözleri sımsıkı kapalı hâlde bir süre etrafta sersemce dolandıktan sonra kıyafetlerime sarıldı.
Mevcut hâlimizi gören tayf, zafer edasıyla öttü.
“Yazık oldu, velet. Fiziksel saldırılar bana sökmediğine göre, hiç kazanma şansın yok! Haha!”
İki elini de bana doğru uzattı, yüzü geniş bir tebessümle çarpıldı.
Hayaletimsi elleri imkânsız bir uzunluğa erişti ve tam bana dokunmak üzereyken──
“İ-İzin verir miyim lan hiç!”
Bana sarılmakta olan Aqua’yı aceleyle öne çekip etten kalkan olarak kullandım.
“Hyaaaaaa!” (x2)
İkisi aynı anda çığlığı bastı.
Sadece Aqua’nın yakınında bulunmak bile bedeninin saydamlaşmasına sebep olurken, doğrudan dokunmak canını yakacaktı elbette.
“Kazuma, o neydi öyle!? Bir anda çok soğuk hissettim!”
“Seni vicdansız velet! Arkadaşını nasıl kalkan olarak kullanırsın!? Ahhh, kolum yok oluyor!”
Aqua gözleri hâlâ sımsıkı kapalı çığlık atarken, tayf ise sağ koluna bakarak feryat ediyordu.
“P-Payne, ne oluyor orada!? O kadının senin için ters bir rakip olduğunu biliyorum ama şu herifin icabına bakmakta sorun yaşamıyor olman lazımdı, değil mi?”
“Y-Yapamıyorum ki! Noss, Logia, acele edin de şu gözleriniz açılsın artık!”
Şövalye, tayfın bulunduğu yerin tamamen aksi istikametine doğru bağırdı.
──Peki, artık hepsinin adını biliyorum.
Payne tayf, Noss şövalye ve Logia da ogre.
Noss ve Logia’nın görme yetileri henüz yerine gelmedi.
Ve şansımdan Logia, tam da kılıcını önünde havaya kaldırmış olan Noss’a sırtını dönmüştü.
──İşte fırsat!
“Noss, önünde! O adam tam önünde! Yakala onu!”
“Tamamdır!”
“Graaaaaagh!”
Aqua’nın üzerime bastığı takviyenin yardımıyla Payne’in sesini taklit edip Noss’u gaza getirdim, o da kılıcıyla Logia’nın sırtını tam ortadan biçti.
“İcabına baktım mı!?”
“Hiç de icabına bakamadın, Noss! Daha yeni Logia’yı biçtin! “Aaah, işler nasıl bu noktaya geldi ki…” “Seni şerefsiz, saçmalamayı kes!” “Daha yeni tanışmışken sesimi nasıl bu kadar kusursuz taklit edebildin!”
Payne yere serilen Logia’nın üzerine kapaklanıp bana doğru haykırdı.
“Ahhh, ben Logia’yı mı biçtim!?” “N-Ne oluyor burada!?” “Neler oluyor söylesene, Payne!”
Payne’in feryadını duyan Noss irkildi.
“O adam bir şekilde sesimi taklit etti!” “Noss, gözlerin geri gelene kadar sakın bir şey yapma!” “Eğer o sihirli kılıcınla beni kesersen, ben bile yok olurum!”
“A-Anladım, tamam!” “Olduğum yerde kalıyorum!”
Noss emre uyup anında taş gibi hareketsiz kaldı.
Hızla boğazımı temizledim…!
“Aynen, öylece kal orada!” “Cidden, sen tam bir baş belasısın, seni kas kütlesi!” “Bir süredir aptalın teki olduğunu düşünüyordum ama böyle bir zamanda bizi aşağı çekebileceğine inanamıyorum…!”
“P-P-P-Payne!?” “B-B-Benim hakkımda gerçekten böyle mi düşünüyorsun!?”
“H-H-Hayır!” “Onu söyleyen o adamdı…!” “Kahretsin, ne sırıtıp duruyorsun öyle!” “Seni öldüreceğim!”
Daha önce etten kalkan olarak kullandığım Aqua’ya karşı temkinli yaklaşan Payne, öfkeden deliye dönerek üzerime atıldı.
Şu an onu yaralayabilecek tek silahımın Aqua olduğunu sanıyordu ama benim de sihirli bir kılıcım vardı!
“Al bunu!”
“Ah!” “T-Bu sihirli bir kılıç mı!?” “Kahretsin, ilk bakışta çaylağa benziyorsun ama üstünde epey iyi ekipmanlar var!” “Ama artık bu kadar yakınımdayken, bu dövüş benimdir!” “Yedin bunu, ölümsüzlerin nihai tekniği, Can Emme (Drain Touch)!”
“Ohoooo!?”
Aqua ve Noss hâlâ görme yetilerini geri kazanmaya çalışırken, Payne ile birbirimize sarılıp boğuşmaya başladık.
Dust’ın bana verdiği sihirli kılıçla Payne’e saplıyor, Payne ise beni yakalayıp manamı emmeye başlıyordu.
“Kahretsin, uzaklaş benden!” “İyileşme (Heal)!” “İyileşme (Heal)!”
“A-a-a-ah!” “S-Sen iyileştirme büyüsü de mi kullanabiliyorsun!?” “Ama ne yazık ki, benim Can Emme (Drain Touch) büyüm senin cilasız kılıç ustalığının ve büyülerinle alabileceğinden çok daha fazla yaşam enerjisi çekiyor gibi görünüyor!”
Bu hiç iyi değil. Bilincim kararmaya başlıyor.
Ölümsüz karşıtı kalkanımı kullanmak istiyordum ama sadece Payne benden çekinmiyordu, kalkanın kendisi bile bana karşı temkinli davranarak ondan yararlanmamı engelliyordu.
Hızla sol elimi Payne’in saydam bedeninin içine soktum.
“Ne yapıyorsun…” “Hyaaaaa!?” “S-Sen, sen apaçık bir insansın, o zaman neden Can Emme (Drain Touch) kullanabiliyorsun!?” “D-D-D-Dur!” “Ortadan kaybolacağım!”
Can Emme (Drain Touch) kullanarak Payne’in benden çektiği manayı geri sömürdüm.
Bedenimin etrafında dolaşan hayaletimsi mana sırtımdan aşağı ürpertiler saldı.
Ölümsüz bir yaratıktan bedeninize mana kabul etmenin sağlığınız için pek de iyi olmadığını hissediyorum.
Wiz’in canavarlardan mana emmeyi neden pek sevmediğini şimdi anlıyorum.
Megumin ve Aqua’dan mana emdiğim zamanları düşünüp kendimi…
“Graaaah!” “B-Bedenim…” “Neden öyle sırıtıyorsun!?”
“Bir hayaletten mana emmenin hiçbir anlamı olmadığını düşünüyordum!” “Güzel bir kadın büyücüden mana emdiğimde kendimi çok daha tatmin olmuş hissetmiştim!”
“Güzel bir kadın büyücüden mana mi emdin…!?” “O-Özenilesi…!” “Ne hissettiğini anlıyorum.” “Eğer farklı koşullarda tanışsaydık, bu emiş hissi üzerine konuşmayı çok isterdim…” “Ama şu an düşmanız.” “Artık bunu bitirmenin vakti geldi, insan!”
Bu herif.
Keşke bir tayf olmasaydın, seninle birkaç kadeh içki içebilirdik…!
“İşte başlıyorum, ciddî Can Emme (Drain)─!”
“Tanrı Yumruğu (God Blow)!”
Tam bütün gücümüzle yüklenmek üzereyken Aqua Payne’e bir yumruk çakıp onu yok etti.
“Ölümsüzler gücümün yanında çocuk oyuncağıdır.” “Nasıl idim?” “Havalı değil miydim?”
“Bir gün ortamın havasını okumayı gerçekten öğrenmen gerekecek…”
Övgü bekleyen Aqua etrafımda zıplayıp duruyordu ama şu an bunun sırası değil…
“S-Seni şerefsizler, ne cürretle…!”
Tıpkı Aqua gibi görme yetisini yeniden kazanan Noss, ağır zırhı şakırdayarak bize doğru yaklaştı.
Kılıcımı hazırladım ama dürüst olmak gerekirse saldırılarımdan herhangi birinin onun zırhını delip geçebileceğinden emin değilim.
“Hey, Aqua, bu adam ilk başta arkadaşlarını biçen kişi olmasına rağmen, ölen dostlarının intikamını arayan bir ana karakter gibi davranıyor.”
“Şeytan Kral ordusunun bir şövalyesinden bekleneceği gibi, gerçekten de özüne kadar alçak.”
“A-Arkadaşlarımı biçmem için beni tuzağa düşüren sensin!” “Hâlâ bunu söyleyecek yüzü bulabiliyorsun kendinde!?”
Aklını karıştırmak için onu kışkırtmaya çalıştım ama bu kalibredeki bir düşmandan beklendiği gibi yemi yutmadı ya da bana bir açık vermedi.
Eğitimli bir şövalyeyle karşı karşıyayken zırhındaki boşluklardan yararlanma şansım çok azdı.
Üzerinde Can Emme (Drain Touch) kullanmak istesem bile vücudunun hiçbir yerine dokunamıyordum.
Aniden Noss hiçbir ön hareket yapmaksızın üzerime saldırdı.
“S-Sıyrıldım!”
… “Hı?” “Şey, kaçınma konusu söz konusu olduğunda kesinlikle boş biri değilsin.” “Kılıcımın bu kadar net bir şekilde atlatılacağını beklemiyordum…”
Neyse ki Otomatik Kaçınma (Auto-Evasion) becerim devreye girdi ve Noss’un kılıcından ustalıkla sıyrılmamı sağladı.
Bu hiç iyi değil. Dürüst olmak gerekirse kılıç darbesini görememiştim bile.
Son zindanı koruyan bir şövalyeden beklenildiği gibi. Bire bir kılıç dövüşünde onu yenmemin hiçbir yolu yok.
Ama bir oyuncu olarak bu kas kütlelerinin büyüye karşı zayıf olduğunu çok iyi biliyorum.
Bu, en başından beri her türden oyunda ortak bir bilgidir.
“Yıldırım (Lightning)!”
“!?”
Orta Düzey Büyü savurdum ve uzattığım sağ elimden çıkan mavi bir yıldırım çakımı doğrudan Noss’a çarptı.
Noss titredi, kılıcı elinden kayıp düştü.
“K-Kazuma-san gerçekten bir sürü beceri biliyor! Efsanevi bir hikâyenin ana karakteri gibi rakibini kafakafaya bir dövüşte yendin! Bu his cidden çok tuhaf!”
“K-Kes sesini. Benim de adamakıllı dövüşesimin geldiği zamanlar oluyor, biliyorsun değil mi!?”
Aqua heyecanla bağırıp kutlama yaparken, Noss düşürdüğü kılıcı yerden aldı.
“Kutlamanızı böldüğüm için üzgünüm ama sadece irkildim. O büyü bana sadece hafif bir sarsıntı verdi, hepsi bu.”
“… Tıkma kafana! Takılma böyle şeylere, Kazuma! Yine de biraz rahatladım yani.”
“Kapa çeneni be! Bayağıdır benimle dalga geçip duruyorsunuz! Manamı korumayı umuyordum ama bu durumda kozumu kullanmaktan başka çarem kalmadı!”
“!?” (x2)
Bu kararlılık gösterimi duyduktan sonra Noss kılıcını önünde kaldırdı ve ağırlık merkezini alçalttı.
Aqua arkamda gergince izliyordu ama sorun yok. Endişelenmesine hiç gerek yok.
Büyü direnci düşük her türlü yaratığı anında saf dışı bırakacak kesin bir hamlem var.
“Işın mı!? Nihayet bir ışın mı atacaksın!?”
Aqua heyecanla etrafımda zıplayarak tepeme üşüştü. Benim için zerre endişelenmiyor gibiydi.
Aqua’nın beklenti dolu bakışlarına katlanarak içimden büyümü mırıldandım.
Bunu gören Noss duruşunu daha da alçalttı.
“Ne yapmaya çalıştığını bilmiyorum ama büyünü saldığın an karnını deşeceğim. Hangi tekniği kullanacağımı bile söyleyeyim. Bir saplama hamlesi olacak. Seni tek bir saplamayla delip geçeceğim. Eğer bu saldırıdan az önceki gibi kaçarsan, onun yerine arkandaki kadın darbeyi yer.”
“… Duydun mu bunu, Aqua!? Var gücünle kaçsan iyi edersin!”
“Sanki şimdiden kaçmayı planlıyormuşsun gibi konuşuyorsun! Hey, senin bu narin ve güzel tanrıçayı koruma arzun hiç mi yok!?”
Noss’un hareketlerini gözlemledim.
Şu an büyümün sözleri tamamlandı ve büyüyü her an serbest bırakabilirim.
Aqua’nın sırtıma nasıl yapıştığı konusunda biraz endişeliyim.
Beni kalkan olarak kullanmayı mı planlıyor?
Bir yoldaşını etten kalkan olarak kullanmak bir tanrıçayı bırak, normal bir insana bile hiç yakışmıyor.
Onu tayfa karşı kalkan olarak kullandım diye kin mi besliyor acaba?
“… Siz kimsiniz yahu? Nereden çıktınız? Bariyerin yıkıldığını duymamın üzerinden daha çok kısa bir süre geçti. Sadece en yetenekli davetsiz misafirler üst katlara kadar ulaşabilir… Gerçi tuzaklardan sorumlu herifler, şaka olsun diye yaptıkları ışınlanma tuzaklarından birinin varış noktası olarak burayı ayarlamışlardı sanırım…”
Noss kılıcı hafifçe sallanarak kendi kendine mırıldandı, ardından sanki kafasında bir şimşek çakmış gibi aniden başını kaldırdı.
“S-Siz… İhtimal vermiyordum ama siz ikiniz o şaka gibi tuzağa mı düştünüz yoksa?”
“A-A-Alakası yok! Ben o tuzağın arkasını gördüm! Şeytan Kral’ın odasına giden en kestirme yolun bu olduğunu bildiğim için bilerek tetikledim!”
“E-Evet, ben de. Bunun gerçek bir tuzak olmasına imkân olmadığını biliyordum! Lekesiz gözlerim en başından beri bunun bir kestirme yol olduğunu teşhis etmişti!”
Aqua ile benim bu telaşlı açıklamalarımıza karşılık Noss uzunca bir “… Eeeh” çektikten sonra şöyle dedi:
“Kesinlikle düştünüz siz…”
“O cümleyi bitirmeye cüret bile etme! Yen bunu!”
Büyümü saldığım an Noss kılıcının ucunu doğrudan karnıma doğrultarak üzerime atıldı.
Kahretsin, onu hazırlıksız yakalamayı planlıyordum ama tepkileri çok hızlı!
Başka bir büyü yapmış olsaydım, ikimiz de bu işten yara almadan kurtulamazdık.
Gelgelelim benim kozum…!
“Işınlanma (Teleport)!”
“!? Heheh, Işınlanma ha!? Yazık, ama beni ışınlamak─!”
Noss kılıcını önünde uzatmış durumdaydı ama kılıcı bana ulaşamadan ortadan kayboldu.
Nedenini bilmediğim bir şekilde geride sadece zırhı kaldı ve büyük bir patırtıyla yere yığıldı.
“Işınlanma da mı…! Nasıl oldu bu? Bu adamın cidden kozu varmış! … Bu arada, onu nereye gönderdin?”
“Axel’ın karakoluna.”
Şu an varış noktası olarak kayıtlı iki yerim var: Doğrudan Axel’daki karakolun önü ve Vanir ile Wiz’le gittiğim zindanın en alt seviyesi.
Onu zindana da gönderebilirdim ama Axel’a döndüğümüzde kalan tüm hazineyi taşımak için oraya geri döneceğime dair Vanir’e söz vermiştim.
Zindana ışınlandığım an şövalyenin orada beni öldürmek için bekliyor olma ihtimali vardı, bu yüzden o riski almamayı tercih ettim.
“Öyle birini oraya gönderdiğinde polis memurları ağlamaz mı?”
“Başın beladayken devletin gücüne sırtını dayamalısın. Şehirdeki magandalarla ve hırgür çıkaran maceracılarla her gün uğraşıyorlar, dolayısıyla tek bir canavarın icabına bakabilmeliler… Peki, madem uyandım, böyle rakipler benim için çocuk oyuncağı sayılır.”
Rahat bir tebessümle söyledim, Aqua ise gözleri ışıldayarak aniden yanıma yaklaştı.
“Hâlâ başkalarına bel bağladığını gördüğüme rahatladım! Kazuma-san’ın üzerinde biraz önemsiz tip aurası olması gerçekten en iyisi!”
“Ahahaha, seni gidi velet! Böyle şeyler söylemeye devam edersen eve tek başıma ışınlanacağım.”
“Ayy, Kazuma-san, amma da şakacısın! Ahahaha… Şakaydı, değil mi? Şaka yapıyorsun, değil mi!?”
Aqua’nın sızlanmalarını görmezden gelerek odaya göz gezdirdim.
Bu odada geriye kalan tek şey, güvendiği arkadaşı tarafından biçilen zavallı ogre’nin cesedi ve Noss’un giydiği zırhtı.
“Zırhı neden onunla birlikte ışınlanmadı ki?”
… “Işınlanan o adamın büyü direnci muhtemelen düşüktü. Şu Dullahan’ın zırhında kutsal büyü direnci olduğunu hatırlıyorsun, değil mi? Eğer büyüye direnç gösteremezse, nereye gönderildiğine bağlı olarak anında kaybedebilir. Bu yüzden zırhın üzerine ışınlanmaya karşı koruyacak bir büyü yaptırmış olmalı. Işınlanma büyüsünü sadece engelliyor olsaydı sorun yoktu ama gaza gelip büyüyü doğrudan zırhın kendisine bastıysa…”
…………
“Yani zırh ışınlanmadı ama içindeki herif ışınlandı, öyle mi? Bu bildiğin kusurlu ürün değil mi o zaman?”
“Orasını bilemem. Sadece tam da kas kütlesi bir şövalyenin yapacağı türden bir şeye benziyor.”
Cidden mi?
Yani bana o kadar özgüvenle Işınlanma (Teleport) büyüsünün kendisine sökmediğini söyleyen herif, karakolun önünde çırılçıplak mı kaldı?
Yok ya, zırhının altına en azından kıyafet giymiş olduğunu düşünmek istiyorum…
“Ben de tek atma tekniğimde bir sorun var sanmıştım ama durum buysa mesele yok. Neyse, sadece diğerlerinin yetişmesini bekleyelim.”
“Evet. Böyle bir tuzak varken çok geçmeden herkes yanımızda olacaktır.”
Aynen öyle. Benim bile düştüğüm bir tuzaktı bu. Onların da düşeceğinden eminim.
Buna ikna olan Aqua ile ben, odanın bir köşesine oturup diğerlerini beklemeye karar verdik──
