Starting on Hard Mode: God Levels, Got Problems Cilt 2 – Bölüm 6 / Hasat Festivali

Hasat Festivali

Ejderhayı haklamamızın üzerinden bir hafta geçmişti. Nispeten huzurlu geçen bir sürenin ardından nihayet Hasat Festivali günü gelip çattı.

Auriel’e kaldığı hana kadar eşlik edip dönen Sonia’nın kasvetli yüz ifadesini gördüğümde şaşırmıştım. Konuşmak istediği bir şeyler olduğunu söyleyerek onu uğurlamıştık. Ne olduğunu sorduğumda bile kimseye anlatabileceği bir şey olmadığını söyleyip odasına çekilmişti.

İkisinin arasında kesin bir şeyler yaşanmıştı.

Zaten işlerin tatlıya bağlanması pek olası görünmüyordu fakat özellikle Auriel tarafında durum beklenenden daha da karmaşık bir hal almış gibiydi.

Ertesi gün bize Hasat Festivali için hazırlıkları ve toplantıları olduğunu söylemeye başladı. O günden beri de yanımızda tek bir kez bile görünmemişti. Bize meşgul olduğunu bildirmeye gelen kişi bile Auriel’in kendisi değil, muhafızı olarak görevlendirilen bir şövalyeydi. Auriel’in Sonia ile konuşması sırasında bir şey mi yaşanmıştı yoksa gerçekten meşgul müydü bilinmez, Sonia’nın kendisi de bu konuda tek bir kelime etmeyi reddettiği için hepimiz festival gününü hafif bir tedirginlikle karşıladık.

“Vay canına! Son üç gündür sokaklara dizilen tezgahları fark etmiştim ama burası hayal ettiğimden bile daha canlı, Lord Merlin!” diye haykırdı Sophia.

Üzerimizde her zamanki kıyafetlerimiz, kapüşonlarımız çekili halde handan adımımızı attığımızda, temiz havayı içimize çekerken güneşin altında adeta ışıldayan o cıvıl cıvıl kasaba manzarasıyla büyülendik. Sophia heyecandan bayılacakmış gibi görünerek elbisemin kolunu çekiştiriyordu. Benim aksime o bu festivali daha önce de tecrübe etmişti… ama muhtemelen para kazanma telaşından festivalin tadını çıkarma lüksüne hiç sahip olamamıştı. Şimdiyse sırf eğlenmek için buradaydı ve tam da yaşına uygun davranıyordu. Çok tatlıydı.

“Hasat Festivali gününde normalde tezgahlarda bulamayacağınız yiyecekler olur,” dedi Noise hevesle. “Biraz tuzludur ama… Bugün için para biriktiriyordum! Çatlayana kadar yiyeceğim!”

“Çatlaman gerekmiyor,” diye araya girdim.

Noise sıradan bir hevesin çok ötesinde, bambaşka bir boyuttaydı. Bu kadar hırslanmana gerek yok. Yemeklerin bir yere kaçtığı yok neticede.

“Çok safsın Merlin!” Noise anında yapıştırdı cevabı. “Bu sadece festival atmosferine kapılmamla ilgili değil. Herkes yemek almaya başladığında tezgahlar anında tükenir! Erken gelen kapar!”

“Ö-Öyle mi?”

O öyle söyleyince aklıma geldi; önceki hayatımda yaz festivallerine gittiğimde çok geç kalırsan popüler şeyler çoktan tükenmiş olurdu. Benzer bir sürü tezgah olsa bile müşteri sayısını hafife almamak gerekirdi. Tıpkı Noise’un dediği gibi, dikkatli olmazsak bütün güzel şeyler göz açıp kapayıncaya kadar tükenebilirdi.

“Hepinizin lezzetli bir şeyler yemesini istiyorum, o yüzden önce şöyle bir dolaşıp tezgahlara bakalım,” diye öneride bulundum. “Hasat Festivali olduğuna göre sebzelerle yapılmış bir sürü yiyecek olmalı.”

“Ben sebzeleri severim,” dedi Sophia gülümseyerek.

“Biz elfler onları diğer yiyeceklere tercih ederiz,” diye onayladı Sonia. “Dört gözle bekliyorum. Ne de olsa daha önce hiç festivallerin tadını çıkaracak vaktim olmamıştı.”

Elflerin ormanlarda yaşamayı tercih eden bir ırk olduğu söylenirdi. Sophia ve Sonia da canavarlar onları sürene kadar aileleriyle birlikte ormanda yaşamışlardı.

Yine de elflerin insan toplumuna uyum sağlayamadığı söylenemezdi. Sophia ve Sonia bunun en canlı kanıtıydı. İnsan uygarlığına ve teknolojisine gayet güzel bel bağlıyor, ateş kullanıyor ve et yiyorlardı. Öyle sadece meyve sebzeyle beslenip yalnızca orman yaratıklarını avlayan o fantezi elflerinden değillerdi.

Bildiğim kadarıyla sebzeden çok et tüketiyorlardı. Zihnimdeki imaj her zaman “elf eşittir okçuluk” olsa da ikisi de yay kullanmıyordu.

Yine de güzel görünümleri ve doğa sevgileri tam da bir elften bekleyeceğiniz türdendi. Muhtemelen kamp konusunda harika olurlardı.

Anlaşılan Sophia ve Sonia dışında köylerini terk edip kasabalara taşınan epeyce elf vardı. Bunu bana Auriel anlatmıştı. Çoğu doymak bilmez bir merakla hareket eden tiplerdi ama güzellikleri onları suçluların da hedefi haline getiriyordu. Yine de elflerin çoğu köylerinden ayrılmadan önce eğitildiği için sıradan haydutların hakkından gelebilecek kapasitedeydiler.

“Peki, gidelim mi?” dedim. “Bugün dışarıda çok insan var, bu yüzden millet, kaybolmamaya dikkat edin.”

“Heh heh, o laf tam sana göre Lord Merlin,” diye kıkırdadı Sonia. “Burada yön duygusu olmayan tek kişi sensin. Sennion’a geleli daha yeni oldu sonuçta.”

“Ih.”

Haklıydı. Burada altı aydır bile bulunmayan tek kişi bendim. Halen ayak basmadığım bölgeler vardı ve harita olmadan dolaşmaya kalksam kaybolacağıma emindim. Çoğu gün sadece han ile Maceralar Loncası arasında mekik dokuyordum. Hanın yakınlarındaki labirent gibi ara sokaklara sapacak olsam işim biterdi. Belli bir süredir buradaydım ama hala bilmediğim çok fazla yol vardı.

“Kaybolursan seni kokundan bulurum,” diye teminat verdi Noise. “Kokun çok belirgin ve takip etmesi kolay.”

“Bu… bir iltifat, değil mi? Kötü koktuğumu söyleseydin Noise, sanırım kendime gelemezdim…”

Laf aramızda, her gün kendi üzerimde arındırma büyüsü kullanıyordum. Auriel’in kaldığı hanı ziyaret edip banyo yaptığımda bile uyumadan önce yine arınırdım. Üstelik kıyafetlerim bir tanrının özel hediyesiydi. Benzersiz etkileri vardı; kirlenmez ve kokmazlardı. En azından ben hiçbir şey koklamıyordum… ama Sophia ve diğerlerine göre görünüşe göre gerçekten çok güzel kokuyordum.

Gerçi bu, insanın kendisinde pek fark edebileceği bir şey değil. Neyse, kötü kokmadığım sürece sorun yok sanırım.

“Sana daha önce de söylemiştim Merlin, kötü kokmuyorsun,” dedi Noise. “Bak gördün mü? Koku duyusu benim gibi güçlü olan biri bile hiç sorun yaşamadan bu kadar yaklaşabiliyor!”

Noise bunu söylerken burnunu çekerek tam dibime kadar sokuldu. O kadar yaklaşmasına hiç gerek yoktu ama neşeyle gülümseyip bana sarıldı. Kendi kokumu hala alamıyordum ama onun nazik, tamamen kadınsı kokusu burnuma kadar geliyordu.

Noise’un koku alma duyusu benimkinden, Sophia’nınkinden veya Sonia’nınkinkinden katıksız bir şekilde daha keskindi. Parfüm gibi ağır kokular onu rahatsız ettiği için bunlardan tamamen uzak durur, kıyafetlerini bile hafif kokulu deterjanlarla yıkardı. Yine de onun bu yumuşak, hafif kokusu hoşuma gidiyordu. Huzur vericiydi.

Görünüşe göre o da aynı şekilde hissediyordu; anın tadını çıkarırken o yumuşak, dolgun göğsünü bana doğru iyice bastırdı. Ve hiç de bırakmaya niyeti var gibi görünmüyordu. Kolları beni şaşırtıcı bir güçle sarmalamıştı, bir türlü kurtulamıyordum. Onu zorla itmek canını yakabilirdi, bu yüzden yardım istercesine Sophia ve Sonia’ya baktım.

Çaresiz ifademi yakalayan Sonia omuz silkti ve Noise’u omzundan yakaladı.

“Hey Noise, Merlin’e daha ne kadar sarılmayı düşünüyorsun?” diye sordu. “Hani güzel yiyecekler bulmaya gidiyorduk?”

“Ah! Do-Doğru ya. Onu koklarken kendimi kaptırdığıma inanamıyorum…”

“Seni anlıyorum,” diyerek sempati duydu Sophia. “Uykunda Merlin’e sarıldığında… insan çok güzel rüyalar görüyor.”

“Ben sizin sarılma yastığınız falan mıyım?”

Daha önce bir kez Sophia ile birlikte uyumuştum. Yemin ederim uygunsuz hiçbir şey yaşanmamıştı ama o bütün gece tamamen rahat bir şekilde bana sarılıp yatmıştı. O zamandan beri, aralarında neredeyse hiç birlikte uyumamış olsak da—iyi bir gece uykusu için kullanışlı bir sarılma yastığı ünvanı kazanmışım görünüşe göre.

“Üzgünüm Merlin. Sizi beklettim,” diye özür diledi Noise.

“Sorun değil. Festival daha yeni başladı, değil mi?” Bolca vakit vardı. Aşırı gevşemek iyi değildi ama acele etmek de doğru değildi. Bir festivalin cazibesi, kendi temponda tadını çıkarmaktan gelirdi. “Hem tüm bunlar benim kaybolmamdan endişelendiğin için başladı.”

“O zaman sadece el ele tutuşsak olmaz mı?”

Sophia’nın öylesine ortaya attığı bu teklifle birlikte Sonia ve Noise ikisi birden bana keskin bakışlar fırlattı. Bir an için aralarındaki atmosferde adeta kıvılcımlar çaktı. Daha bir saniye önce güneş ışığı gibi sıcak olan ortam, birdenbire buz kesti.

“Sophia, harika bir fikir,” dedim. “Hepimiz el ele tutuşursak kimsenin kaybolma riski kalmaz.”

“A-Ama senin sadece iki elin var!” diye sızlandı Noise. “Biz üç kişiyiz, yani bir el eksik! Merlin, lütfen bir el daha çıkar!”

“Saçmalamayı kes.”

Ben neydim, mutasyona uğramış bir insan falan mı? Dini bir heykel gibi durduk yere ekstra uzuvlar çıkaramazdım. İnsanların sadece iki kolu olurdu.

Büyü kullanırsan bu mümkün olabilir.

Hey, kes sesini! Sen niye birdenbire olaya dahil oluyorsun Tanrım?! Günlerdir tek kelime etmiyordun. Ben sadece normal bir insan olmak istiyorum.

Geçici olarak yapsam bile üç kollu dolaşmak acayip dikkat çekerdi. İnsanlar festivalin tadını bile çıkaramazdı. Üstelik üç kollu halimin görüntüsü… rahatsız ediciydi. İlla olacaksa en azından çift sayı olmalıydı… Ben ne diyorum ya? Hayır, bu fikre tamamen karşıyım. Hem ilave kollar çıkarmanı sağlayan ne tür bir büyü vardı ki?

Düşündükçe fikirlerim daha da tuhaflaşıyordu, bu yüzden zihnimde beliren saçma sapan görüntüleri silmek için kafamı salladım. Ama bu arada sohbet ilerlemişti bile. Sonunda Sophia ve diğerleri kollarımı kimin tutacağı konusunda tartışmaya başlamışlardı.

“Sırayla tutabiliriz,” dedi Sophia.

“Kesinlikle olmaz. Merlin’in elini ben parsellemek istiyorum,” dedi Sonia.

Sonia, kendi öz kız kardeşinle böyle mi konuşuyorsun?

“Ben de parsellemek istiyorum…” dedi Noise.

“Ben de…” Sophia dudak büktü. “Ablam olarak burada daha anlayışlı olman gerekmez mi?”

“Ah ha ha, neden bahsediyorsun sen Sophia?” diye karşılık verdi Sonia. “Burada yaşın hiçbir önemi yok. Bu ciddi bir kapışma. Çıkar elini.”

Sonia az önce “önemi yok” derken argo mu kullandı? Hayal gücümün bir oyunu olmalı.

Üçü kozlarını paylaşırken ben tamamen denklem dışı kalmış durumdaydım. Şaşkın şaşkın izlerken hepsi yumruklarını öne doğru uzattı. Yoldan geçen birkaç kişi ne olduğunu merak ederek dönüp baktı. Kavgaya tutuşacak halleri yoktu elbette. Bu, olayları çözmek için adil bir yöntemdi; anlaşmazlıkları bitirmenin kadim bir yoluydu.

“Taş, kağıt, makas!”

“Ateş!”

Sokağın tam ortasında üç kız, kimin elimi tutacağını belirlemek için ciddi bir taş-kağıt-makas oyununa tutuşmuştu. Bir ödül muamelesi görmek… beni oldukça karmaşık hissettiriyordu.

Bana bu kadar bağlanmış olmalarını anlıyorum ama… Üzgünüm, bu biraz utanç verici. Şu an gerçekten de kabak gibi ortadayız.

Kapüşonumu biraz daha aşağı çektim. Etraftaki bakışları tamamen yok etmezdi elbette ama hiç yoktan iyiydi. Kızlar üst üste berabere kalmaya devam etti ve bu çetin mücadele uzayıp gitti.

“Aha, herkes bayağı hırslanmış görünüyor,” dedi aniden yeni bir ses.

“Hmm? Ah, Auri… Öhöm. El?” dedim.

Arkamdan konuşan kişi dördüncü prensesin ta kendisiydi; festivalle ilgili görevleri yüzünden son zamanlarda ortalıklarda görünmeyen o prenses. Herkesin içinde neredeyse gerçek adını ağzımdan kaçırıyordum ki alelacele kendimi düzelttim.

Ucuz atlatmıştım!

Kapüşonunun altından hafifçe kıkırdadı.

“Evet. Ben El, Lord Merlin. Görüşmeyeli uzun zaman oldu sanırım.”

“Bugün seni buraya hangi rüzgar attı? Hasat Festivali’nde bir görevin yok muydu senin?”

Auriel bugünkü festivalde kilit bir rol üstleniyordu; gelecek yılın hasadı için dua edip tanrılara dans sunan bir tapınak bakiresi gibi bir şeydi. Son zamanlarda bunun provasını yaptığı için inanılmaz meşguldü.

Bugün asıl festival günü olduğuna göre her zamankinden daha meşgul olması gerekmez miydi?

“Görevlerim hususunda her şey sorunsuz ilerliyor,” dedi bana. “Dansım öğleden sonra. Bu sabah boşum.”

“Boş musun? Şaşırtıcı derecede rahat görünüyorsun.”

Normalde böyle kilit bir roldeki birinin gergin ya da endişeli olmasını beklerdiniz. Ama kapüşonunun arkasından görebildiğim kadarıyla Auriel’de hiçbir huzursuzluk belirtisi yoktu. Hiç de gergin durmuyordu.

Belki de bu tür şeylere alışkındı. Ne de olsa hem bir azize hem de bir prensesti. Dikkat çekici saçları düşünülürse, göz önünde olmaya alışkın olması mantıklıydı.

Kendi çıkardığım bu mantıklı sebebi kabullendim ve üzerinde düşünmeyi bıraktım.

“Bu benim için pek de sıradışı bir durum değil,” dedi Auriel. “Daha da önemlisi, o üçü ne yapıyor öyle? Hepsinin yüzü çok ciddi.”

“Biz de tam festivali gezmek üzereydik ama biliyorsun, kasabaya geleli çok olmadı,” diye açıkladım. “Bu kadar kalabalıkta birbirimizden kopma ihtimalimiz var ve aramızda kaybolması en muhtemel kişi benim. Bu yüzden el ele tutuşmamız gerektiğini düşündük.”

“Anladım, demek senin elini tutmak için yarışıyorlar.”

“Aynen öyle. Sonuçta sadece iki kolum var.”

“O halde birini ben alıyorum,” diye ilan etti Auriel.

“Bir tur daha— Ne?!”

Auriel’i daha yeni fark eden Sophia ve diğerleri, tam tekrar oynayacaklarken bize doğru döndüler. Anlaşılan dediklerini duymuşlardı. Hepsi birden üzerimize çullandı.

“E-El’in böyle araya kaynak yapması hiç adil değil!” diye itiraz etti Sophia. “Ama… o öyle diyorsa ona pek karşı da gelemem…”

“Neler diyorsun sen Sophia?!” diye çıkıştı Sonia. “Rakibin kim olduğu önemli değil; herkesin hakları eşittir. Savaşın!”

Dövüşü teşvik etmemelisin Sonia. Bugün biraz fazla gerginsin.

“B-Ben de kaybetmeyeceğim!” diye ilan etti Noise. “Bu işi yumruklarımla halledeceğim!”

Hayda, şimdi Noise bile kan kokusu almaya başladı. Sonu gelmeyen beraberlikler canına tak etmişti herhalde. Sanırım araya girip ortamı yatıştırsam iyi olacaktı.

“Kavga etmek yok millet. Sırayla tutun. Ve… El, sen de mi bize katılıyorsun?”

“Katılamaz mıyım?”

“Ondan değil. Sadece, bugün gerçekten vaktin var mı?”

Yumuşakça kıkırdadı. “Söyledim ya, bu sabah boşum. Görevlerime çok fazla odaklanırsam bu aslında hata yapmama yol açabilir. Bazen sadece kendini akışa bırakıp eğlenmek daha iyidir.”

“Anladım. Madem sen rahattın, benim için de sorun yok. O zaman ikişerli gruplar halinde sırayla tutalım. İlk olarak… Sophia ve Noise.”

“Öff…”

Seçilmeyen Sonia ile kolu kapacağını doğal olarak varsayan Auriel aynı anda omuzlarını düşürdü. Onları seçmemiştim çünkü sadece daha sonra ikisini eşleştirmek istiyordum ve en küçükleri olan Sophia’nın ilk gitmesini amaçlamıştım.

Belki bu festival sırasında Auriel’in bizden ne sakladığı hakkında biraz daha bilgi edinebilirdim ve Sonia muhtemelen cevabı zaten biliyordu. O günkü konuşmalarından sonra tuhaf davranmasının sebebi de buydu. Lafı ağzından zorla almaya niyetim yoktu ama bir dostu olarak merak ediyordum. Bu yüzden bir fırsat yaratmak istemiştim. Auriel bu fırsatı kullanır mıydı kullanmaz mıydı… Eh, orası ona kalmıştı.

“Dört gözle bekliyorum, Lord Merlin!”

“Hadi gidelim Merlin!”

Öte yandan seçilmiş olan Sophia ve Noise neşeyle kollarıma yapıştılar.

“Üzgünüm Sonia ve Auriel,” dedim hala biraz hayal kırıklığına uğramış görünen iki kıza. “Nasıl olsa döneceğiz. Hak geçmesin. Pekala, bu iş hallolduğuna göre festivalin tadını çıkaralım.”

“Grr! Burada huysuzluk çıkarmak sadece vakit kaybı olur ama…” diye söylendi Sonia.

“Sadece katlanmamız gerekecek Sonia,” diyerek onu teselli etti Auriel.

“Evet… Festivalin tadını çıkarabileceğimiz kadar çıkaralım El.”

Yetişkin gibi davrandılar ve çabucak toparlanıp birbirlerine acı acı gülümsediler.

Ve böylece beşimiz birlikte Hasat Festivali’ne doğru yola koyulduk. Sokağa adım attığımızda birbirimizden ayrılmadık. Kollarıma yapışan Sophia ve Noise ile birlikte önden gidiyordum. Arkamızdan ise Sonia ve Auriel yürüyordu.

“Eee, önce ne yiyoruz?” diye sordum.

“Yemek mi?” Yolda bize katılan Auriel, sözlerim üzerine başını yana eğdi. Doğru ya, henüz amacımızı ona açıklamamıştım.

“Noise, Hasat Festivali’nde nadir yiyecekler olduğunu ve bunları bir an önce denemek istediğini söyledi. Çok gecikirsek tükenirlermiş.”

“Evet!” diye lafa atladı Noise. “Daha önce de festival atmosferinin tadını çıkarmıştım ama popüler yiyecekler birkaç saat içinde, hatta bazen öğleden bile önce tükeniyor!”

“Anlıyorum.” Auriel başını salladı. “Mümkündür. Her yerde durum böyledir. Başkentte bile festivaller sırasında en sevilen yiyecekler için halk arasında çetin kapışmalar yaşanır.”

“Cidden mi? Güvenli mi peki? Kamu düzeni açısından yani?” diye sordum.

Doğal olarak bu dünyada avam halkın sayısı soylulardan katbekat fazlaydı. Soylular küçücük, ayrıcalıklı bir azınlıktı ve bunun farkındaydılar. Auriel’in yaşadığı başkentin nüfusu ise Sennion’dan çok daha fazlaydı. En kalabalık grup olan avam halk bu şekilde kapışmaya başlarsa doğabilecek zararı hayal bile edemiyordum.

Ancak Auriel sakince yanıtladı. “Kesinlikle sorun olmaz. Öyle şiddet içeren bir kargaşa yaşanmaz. Bazıları heyecana kapılıp ortalığı biraz karıştırsa da… çoğunluk huzur içinde tadını çıkarır.”

“Ha. Sen de festivallere gittin mi hiç Auriel?”

“Evet. Genellikle görevlerimin bir parçası olarak gittiğim için sizler gibi özgürce tadını çıkaramadım. Ama başkalarının eğlendiğini izlemek çok… hoştu.”

Auriel bir an için duraksamıştı, sanki söylememesi gereken bir şeyi ağzından kaçıracakmış gibi. İçindeki o çalkantı… zaman zaman kendini belli ediyordu. Sonia da aynı şekilde karmaşık hisler içindeydi.

“Yani… ilk defa mı bir festivalin özgürce tadını çıkarıyorsun?” Ortamın havasını sezerek sohbeti ilerlettim. Onu doğrudan sorgulayabilirdim ama ortamın neşesini kaçırmaya gerek yoktu.

“Evet,” dedi. “Bu ‘ilk’ anıma hepinizi dahil etmemin bir sakıncası var mıdır diye düşünüyordum…”

Güldüm. “Elbette yok. Burada olmana sevindim El. Yoldaşız biz, değil mi?”

“Lord Merlin…”

Ne kadar zamandır tanıştığımızın bir önemi yoktu. Birlikte maceraya atılmış ve vakit geçirmişsek bu bizi yoldaş—arkadaş yapardı. Bir festivalin tadını birlikte çıkarmak gayet doğaldı. Auriel ne derse desin, hiçbirimiz onu asla geri çevirmezdik.

“Teşekkür ederim. Beni tamamen… coşturdunuz… şimdi.”

“Lütfen herkesin içinde öyle şeyler söyleme.”

O duygusal atmosferi dağıtmak istercesine Auriel tuhaf bir laf etmişti. Belki de sadece utancını saklamaya çalışıyordu ama kulak misafiri olan etraftaki insanlar şok içinde bana bakıyordu.

Durun bir dakika, hayır! Ben bir şey söylemedim! O söyledi! Neden hepiniz bana bakıyorsunuz?!

İnanılmaz derecede utanç vericiydi ama etrafta o kadar çok insan vardı ki kaça kalçana basıp gidemiyorduk. Sonunda epey bir süre garip bakışlara maruz kaldım.

Bir şey de yapmamıştım ki…

Bir süre sonra nihayet yeniden ilerlemeye başladık.

“Ah!” Noise aniden haykırdı. “Lord Merlin, şunlara ne dersin?”

Noise bir şey fark etmişti. Kendine has siyah kulakları seğirirken kolumu sımsıkı kavradı. Beni peşinden sürüklemesi bir yana, kolumu öyle bir sıkıyordu ki göğsü—cidden—

Bana iyice bastırırken beynim kısa devre yaptı. Yüzüm alev alacak gibi oldu. Ona belli etmeden umutsuzca sakinleşmeye çalıştım. Ardından baktığı yöne göz gezdirdim. İleride, biraz sağ tarafta canavar etinden şiş satan bir tezgah vardı.

“Izgara şişler…” Klasik bir isekai klasiği. Önceki hayatımda bunlara kebap derdik.

“Festivaller dışında da şiş satmıyorlar mı?”

Auriel kekeledi. “Ne olduğunu bile bilmeden onu yemeyi mi planlıyorsunuz?”

Auriel bile o her zamanki sakin gülümsemesini kaybetmişti. O da benimle aynı şeyi düşünüyordu; ne idüğü belirsiz bir eti yemeyi asla istemiyorduk. Ama Noise olaylara kendi penceresinden bakıyordu. Bir canavar kız olarak onun değer yargıları farklıydı. Gözleri ışıl ışıl parlarken başını salladı.

“Aynen öyle! Eğlenceli kılan da bu zaten!”

“Bu gerçekten festivale özgü bir şey mi?” Sonia bile Auriel kadar huzursuz görünmese de şaşırmış gibiydi. Hatta bir nevi ilgisini çekmiş gibi duruyordu, Sophia’nın da öyle. Ben ve Auriel dışındaki herkes halinden memnundu. Oy çokluğuyla kaybetmiştik. Biz oraya varana kadar şişlerin tükenmesi gibi imkansız bir umuda tutundum ama elbette öyle bir mucize gerçekleşmedi.

“Hoş geldiniz!”

Bizi tezgahın sahibi, sert görünüşlü ama samimi duran bir adam karşıladı. Önündeki ızgarada et şişleri dizilmişti.

“G-Gerçekten alıyor musun bunlardan Noise?” Adam duymasın diye fısıldadım.

Göğsünü gururla kabarttı. “Elbette! Beş şiş lütfen!”

“Anlaşıldı! Hemen hazır olur küçük hanım!”

Noooise! Neden beş tane?! İki üç taneyi bölüşebilirdik! Auriel ile benim tam porsiyona ihtiyacımız yoktu ki!

Biz onu durduramadan o çoktan parayı ödemişti.

Etrafa cızırdayan sesler ve nefis bir et kokusu yayıldı. Harika kokuyordu kokmasına ama yine de ne eti olduğu belli değildi. Tadı güzel olsa bile sırf fikri yüzünden kabullenmek zordu. Ne kadar iyi pişirilmiş olursa olsun böcek yemek istememeniz gibi bir şeydi bu. Ön yargılar engel oluyordu.

Yine de… yiyecek olarak satılıyordu işte. Güvenli olması gerekirdi. Değil mi?

Kalbim küt küt atarak, adam piştikçe ona şüpheyle baktım. Artık geri dönüş yoktu. Çok geçmeden şişler hazır oldu. Tabak veya kap olmadan, doğrudan elimize tutuşturdu.

“Vay canına! Lezzetli görünüyor!” dedi Noise.

“E-Evet… İnanılmaz kokuyor.”

Görüntüsü harikaydı. Sulu ve kocaman parçalarıyla normal bir et gibi duruyordu. Epey pahalıya patlamıştı ama bunu özel bir lezzet olarak düşünürsem kabullenebilirdim. Ama asıl mesele tadıydı. Tadı kötüyse her şey boşa gitmiş demekti. Kötü görünen bir yemek başka bir şeydi ama tadı kötü olan bir yemek çok daha berbattı.

Auriel ve ben tereddüt ederken, diğerleri hiç düşünmeden gömmeye başladı.

“Nefismiş! Bu gerçekten çok iyi Merlin!” dedi Noise.

“Fena değil… Biraz sert ama lezzeti mükemmel,” dedi Sonia.

“Ben sadece bir şeyler yiyor olmaktan bile mutluyum…” dedi Sophia.

Üçü de övgüler yağdırdı. Yani bu demek oluyordu ki… gerçekten güzeldi.

“Hadi ama, durmayın! Sıcak sıcak yiyin!” dedi Noise bize.

Israrlara dayanamayıp Auriel ve ben sonunda teslim olduk. İlk ısırığı ben aldım. “Bu gerçekten çok güzelmiş.”

Tam da dedikleri gibi, şişler hakikaten lezzetliydi; sulu, aromatik ve hafif ot çeşniliydi. Aklımı başımdan alacak bir şey değildi belki ama kesinlikle yediğim en iyi etlerden biriydi.

“Bu ne eti ki böyle?” diye sordum tezgahtara.

“Kim bilir? Söylesem eğlencesi kalmaz. Merak etme. Yenilebilir bir şey işte.”

“A-Anladım…”

Çok tuhaf bir şey olup olmadığını dert etmek için artık çok geçti ama adamın da zaten söylemeye niyeti yoktu. Ama artık önemi de kalmamıştı. Lezzetliydi, ben de yiyecektim işte. Auriel de bir ısırık aldı ve gözleri açıldı.

“Daha önce hiç böyle bir şey tatmamıştım…”

Canavar eti bu dünyada yaygındı elbette ama ne olduğu bilinmeyen canavar eti yine de huzursuz ediciydi. Yine de… Noise’un ne demek istediğini biraz anlıyordum. Arada karavana vursan bile böyle şeyleri keşfetmenin ayrı bir eğlencesi vardı.

“Görünüşe göre ilk denemede turnayı gözünden vurduk Lord Merlin!” diye haykırdı Noise.

“Kötü çıkanlar da mı oluyor yani?”

Noise’un dikkatle değerlendirip seçtiğini varsaymıştım.

“Bence et genelde garanti tercihtir. Asıl eğlence şimdi başlıyor…” Noise hınzır bir şekilde gülümsedi.

Bu bundan sonra berbat şeylerin de geleceği anlamına mı geliyordu?

“Ben güzel yiyeceklerden şaşmasak derim…” demeye çalıştım.

“Bir şey olmaz!” Çoğu gayet lezzetli! Muhtemelen!”

“Muhtemelen mi…?”

Diğerlerine şöyle bir baktım. Her şeyin tadına önce Noise’un bakmasını tercih ederdim ama şiş tecrübemize bakılırsa, her seferinde herkese yetecek kadar almaya kararlıydı. Etrafımdakilere göz gezdirdim.

“Piyango gibi bir şey sanırım,” dedi Sonia korkusuz bir tebessümle. “Son ana kadar ne çektiğini bilemiyorsun.”

“Sıradaki çorba olsun!” diye ilan etti Sophia.

“Herkes ne seçerse ben de ona uyarım,” dedi Auriel.

Doğru ya.

Burada kimse Noise’un planına itiraz edecek değildi. İşin doğrusu… Bu durum benim de hoşuma gitmeye başlamıştı. Akışına bırakmaya karar verdim.

“Pekala. Görelim bakalım.”

Kollarımdan tutulup sürüklenerek, herkesle birlikte festivalin derinliklerine doğru ilerledim. Endişelerim geride kaldı sanıyordum… ama bir sonraki tezgah yanıldığımı kanıtlamakta gecikmedi.

Neyse… Madem öyle, ben de tadını çıkarayım bari.

▼△▼

Noise’a göre festivaller eğlenceliydi, çünkü nerede neyle karşılaşacağını veya ne olacağını asla bilemezdin! Bu yüzden gözüne kestirdiği tezgahları birer birer gezmeye başladık.

Izgara gizemli canavar eti şişleri sadece bir başlangıçtı. Canavar parçalarından yapılmış sayısız başka yemek vardı. Bazıları kesinlikle hiç iştah açıcı görünmüyordu.

Yine de Noise hiç tereddüt etmeden hepsini denedi ve sildi süpürdü.

Bir an için tat alma duyusunun bozuk olup olmadığını ciddi ciddi sorguladım. Ancak hiç düşünmeden yediği bütün halinde kızartılmış kurbağanın tadına bakınca, ne yerse yesin şikayet etmeyen biri olduğuna tamamen ikna oldum.

Auriel ise kızarmış kurbağasını, kendisini takip eden muhafızlara çaktırmadan uzattı; hatta Noise ve diğerleri fark etmeden çabucak yemelerini tembihledi. Muhafızlar tamamen afallamış görünüyordu. Son derece doğaldı tabii.

Böylece festivalin tadını doya doya çıkardık. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan öğlen olmuştu ve Auriel’in görevini yerine getirmek üzere ayrılma vakti yaklaşıyordu.

“Kusura bakmayın, Lord Merlin. Dansım için hazırlanmam gerekiyor.”

“Zaman gerçekten su gibi aktı geçti.”

“Eğlenirken zaman gerçekten çok hızlı geçiyor.”

Auriel hafifçe gülümseyerek beni onayladı. Sadece bir sabah, yani birkaç saat sürmüştü ama Auriel festivalde bizimle olmaktan tüm kalbiyle keyif almıştı. O gülümsemesi ve etrafına yaydığı aura kesinlikle sahte değildi. En azından ben buna inanıyordum.

“Dans merkez meydanda, değil mi?” diye sordum.

“Evet. İlgileniyor musunuz, Lord Merlin?”

“Sen sahne alacaksan izlemeye geleceğim. Elinden gelenin en iyisini yap.”

“Heheh. Beni izleyeceğinizi bilmek… bir şekilde beni heyecanlandırıyor. Ya hata yaparsam ne olacak?”

“Bunu şimdi mi söylüyorsun?!”

Bunun için çok geç artık! Bunu daha önce dert etmeliydin!

Biraz tatlı tatlı gerilmek iyiydi ama işi başarısız olmaya getirince beni de bir telaş sardı. Ancak muhtemelen şaka yapıyordu, zira hemen ardından sevimli bir şekilde gülümsedi. Kalabalığın ötesinden bizi gözetleyen o iki tanıdık şövalye yaklaşmaya başladı.

“Şaka yapıyordum,” diye doğruladı. “Artık bu duruma oldukça alışkınım. Size en görkemli dansımı sergileyeceğim, Lord Merlin.”

Bunun üzerine Auriel grubun geri kalanıyla vedalaştı ve yürüyüp gitti. Gözden kaybolana kadar olduğumuz yerde kaldık.

“Gitti…” diye mırıldandı Sophia, şimdiden onu özlemiş gibi bir hali vardı.

“Merkez meydandaki etkinliğin başrolü o,” diyerek ona hatırlatmada bulundum. “Yakında onu tekrar göreceğiz. Umarım hala boş yer kalmıştır. Muhtemelen çok kalabalık olacaktır.”

“Bir binanın tepesine tırmanmaya ne dersiniz?” diye öneride bulundu Noise. “Böylece harika bir şekilde görebiliriz!”

“Kesin zılgıtı yeriz, o yüzden hiç bulaşmayalım.”

Yakalanmazsak mükemmel bir seyir noktası olurdu ama yakalanırsak başımız belaya girerdi. Ayrıca yerlerini önceden düzgünce tutan insanlara da saygısızlık olurdu. Bu kasabada oldukça tanınıyorduk. Bir sorun çıkarırsak dedikodular hızla yayılırdı.

“O zaman acele edelim,” dedi Sonia. “Bu kadar kalabalık olmayan bir yol biliyorum.”

“Önden buyurmaz mısın?” diye sordum. “Sıradan yollardan muhtemelen geçilmiyordur. Bu arada, hepiniz festivali daha önce gördünüz, değil mi? Nasıl bir şey?”

Sonia’nın ısrarıyla yürümeye başladık. Öncülüğü diğerlerine bıraktım.

“Tam olarak söylemek gerekirse, ben de doğru dürüst görmedim,” diye yanıtladı Sonia kolumu çekiştirirken. “Sadece uzaktan izlemiştim ama bana çok görkemli ve büyüleyici gelmişti.”

Onun rehberliğinde ara sokaklardan geçerek merkez meydana vardık. Tam da tahmin ettiğimiz gibi, ortalık zaten insanla dolup taşmıştı. Kalabalığın tam ortasında, merkezinde bir sahne bulunan açık bir alan vardı. Sahnenin etrafında müzisyenler ve muhafızlar duruyordu.

“Gördüğünüz gibi, Prenses Auriel dansını işte orada sergileyecek,” dedi Sonia.

“Böyle bir şeyi ilk kez göreceğim. Dört gözle bekliyorum.”

Auriel sırf beni görmeye gelmek için bu etkinliğe gönüllü olmuş gibi görünüyordu ama dansı oldukça ciddiye alıyordu. Dans ederken dalgalanan o uzun, güzel gümüşi saçlarının görüntüsü, izleyen herkesi büyüleyecekti hiç şüphesiz. Bunu daha görmeden önce bile tahmin edebiliyordum.

“Sıradan dansa benziyorsa, ayin hançerini tutarak dans edecektir.”

“Ah, Kahraman’ın Hançeri, değil mi? ‘Kahraman’ın kim olduğunu merak ediyorum açıkçası.”

Auriel’in daha önce söylediklerini hatırladım. Hançerin kendisi özel bir güce veya değere sahip değildi; festivale nispeten yakın zamanda eklenmiş bir unsurdu.

“Sennion’ı kuran ilk lorda ait olduğu söylenir,” diye açıkladı Sonia. “Yüzlerce yıl önceymiş yani. Artık neredeyse bir masaldan ibaret.”

“Ha. Ve hırsızların peşinde olduğu şey de buydu, değil mi?”

Auriel ile birlikteyken bize saldıran haydutları hatırladım. Sonia başıyla onayladı.

“Evet. Yerel lord yönetiyor bu işi ve öyle bir şeyin kolayca satılabileceğini de sanmıyorum. Neden onu istediklerini merak ediyorum doğrusu.”

“Belki de haydutları tutan kişi sadece bir koleksiyoncudur,” diye bir fikir ortaya attım. “Ya da belki de onu bir şey için kullanmak istiyorlardır.”

“Ne için?”

“Hiçbir fikrim yok.” Omuz silktim. “Onların kafasının içinde değilim sonuçta. Ama onu çalmak için haydut tutacak kadar ileri gittilerse, akıllarında bir amaç olması pek de şaşırtıcı olmazdı.”

“Auriel de benzer bir şey söylemişti. Silah olarak bile kullanılamıyor, bu yüzden nasıl bir işe yarayacağını anlamıyorum.”

“İşte tam da bu yüzden bu kadar şüpheli ya.”

Her kasabada rastlayabileceğiniz türden sıradan bir ayin eşyasıydı işte. Neden özellikle bu? Sadece tahmin yürütebiliyordum. Her neyse, onu çalma girişimi nihayetinde başarısız olmuştu.

Auriel’in bana anlattığına göre, hırsızların elinde dişe dokunur bir bilgi de yoktu, bu yüzden konu orada kapanmıştı. Her ihtimale karşı Auriel, hançerin etrafındaki güvenliğin artırılmasını sağlamıştı.

O zamandan beri hiçbir olay yaşanmamıştı; lordun malikanesine izinsiz giren falan olmamıştı.

Ben tüm bunları kafamda tartarken, gürültülü bir alkış koptu. Başımı kaldırdığımda, tören kıyafetlerini giymiş olan Auriel’in sahneye çıktığını gördüm. Ellerinde parlak bir kumaşla örtülmüş ahşap bir kutu vardı.

Kahraman’ın Hançeri içinde olmalıydı.

Tahminim doğru çıktı. Örtüyü kaldırdığında ortaya metal bir hançer çıktı. Beklediğimden çok daha sade görünüyordu. İşlenmiş bir kara demir kütlesinden fazlası değildi; süslemesi yoktu, kutsal bir hava taşımıyordu, sadece parlatılmış bir metaldi.

Pekala, Auriel’in de dediği gibi, muhtemelen pek de özel bir şey değildi.

Prenses hançeri havaya kaldırdığında, izleyicilerden hayranlık dolu mırıltılar yükseldi. Hatta bazıları dua etmeye başladı. Dans başlamak üzereydi ki—

Bir dakika.

İçimi birden kötü bir his kapladı. Hırsızlar başarısız olduktan sonra hançerin saklandığı yer değiştirilmiş ve güvenlik artırılmıştı. Muhtemelen nerede tutulduğunu sadece lord biliyordu.

Eğer tüm bunların arkasındaki kişi hala o hançeri istiyorsa—ve bir dahaki sefere başarılı olacağından kesinlikle emin olmak istiyorsa—tam da bu an ve bu yer biçilmiş kaftan olmaz mıydı?

Tabii ki sahne korunuyordu ve kalabalığın arasında bolca maceracı vardı. Sıradan bir insan bir hırsızlığı tereyağından kıl çeker gibi halledemezdi.

Kötü hislerin gerçekleşme gibi bir huyu olduğunu kanıtlarcasına, gözlerim dansına hazırlanan Auriel’e kilitlenmişken uzaktan gürültülü bir alarm çanı yankılandı.

“Hmm? Bu ses de ne…?” diye mırıldandı biri.

“Çan mı?” diye sordu bir başkası.

Ardından taşların çökmesine benzeyen gürültülü bir yıkım sesi geldi ve hemen peşinden koyu beyaz bir duman yükseldi.

Orası… batı kapısının yanıydı.

“Duydum! Büyük bir şeyin yıkılma sesiydi bu!”

“Büyük bir şey mi… Kapı mı?”

Kalabalık dalgalanmaya başladı ve muhafızların arasında tansiyon yükseldi. Birkaç asker çoktan koşmaya başlamıştı bile. Bir acil durumu haber veren bir alarm çanı çalıyor gibiydi.

“Gidelim. Sadece bir yangın veya kaza olsa bile büyüyle yardımcı olabiliriz,” dedim kararlı bir sesle.

Diğerleri de beni onayladı. “Pekala. Gidelim.”

Auriel için biraz üzülerek meydandan ayrıldık ve batı kapısına doğru yöneldik. Çoktan aynı yöne doğru koşmaya başlamış olan askerleri ve maceracıları geçerek kısa sürede olay yerine vardık ve sarsıcı bir manzarayla karşılaştık.

Normalde açık bırakılan büyük kapı kapatılmıştı. Önünde askerler canavarlarla dövüşüyordu. Kanatlı bir tür yaratığa karşı zorlanıyor gibiydiler. Surların bir kısmı çökmüştü ve surların üzerinde de çatışmalar yaşanıyordu.

“Yardım edeceğiz!” diye bağırdım. “Herkes dövüşebilir, değil mi?!”

“Elbette! Baştan beri plan buydu zaten!” dedi Sonia.

“Ellerim kaşınıyordu zaten! Ver silahımı Merlin!” dedi Noise, yükselen gerilimin etkisiyle coşarak.

Sophia tedirgin görünüyordu ama Sonia ve Noise savaş hırsıyla bana bakıyorlardı. Depolama büyümdün silahlarını çıkarıp kendilerine geri verdim.

Sonia kılıcını kavradığı an tek bir hamlede ileri fırladı ve yukarıdan saldıran kuş benzeri canavarları tek bir biçişte yere serdi. Neye uğradığını şaşırmış bir askeri ayağa kaldırarak ona, “Ne oluyor burada?” diye sordu.

“C-Canavar sürüsü saldırdı! Bir anda nereden çıktılarsa belirdiler!”

“Nereden çıktılarsa mı…”

“Dikilip duracak vakit yok!” diye bağırdı asker. “İnsanları toplamamız lazım! Maceracıysanız bize yardım edin!”

Asker bunu söyler söylemez “Canavarlar var!” diye bağırarak meydana doğru koşmaya başladı.

Bu sırada, içeri çoktan sızmış olan canavarların icabına büyük oranda askerler bakıyordu. Yıkılan binaların yakınındaki yaralı sivilleri kurtaranlar hariç, yardıma gelen herkes kapıya doğru akın etmeye başladı.

Biz de gitmeliyiz.

Kapıya doğru koştuk ve ancak tek bir insanın geçebileceği genişlikteki küçük bir geçitten dışarı bırakıldık.

Öte yanda gördüğümüz manzara karşısında donakaldık.

Kasabanın dışında ezici sayıda canavar toplanmıştı.

Askerler ve silahlı maceracılar çoktan onlarla çatışmaya girmişti; onları büyüleriyle biçiyor, gruplar halinde püskürtüyor ve durumu ucu ucuna kontrol altında tutmaya çalışıyorlardı. Hatta bazı canavarlar surlara tırmanmaya çalışıyordu.

Eğer o canavarlar kasabaya bodoslama dalarsa, sivillerin hiç şansı kalmazdı. Bunun yaşanmasına kesinlikle ama kesinlikle izin veremezdim.

“Hedef tespit edildi! Dalıyorum!” diye haykırdı Sonia.

Nidasına karşılık vermeme fırsat kalmadan Sonia, ayaklarının altında rüzgar büyüsü patlatarak bir ok gibi öne fırladı ve inanılmaz bir hızla canavarları biçip geçmeye başladı.

“Noise, Sonia’yı arkala!” diye bağırdım. “Sophia, sen benimle kal; büyüyle destek verip yaralıları tedavi edeceğiz!”

“Bana bırak!” diye haykırdı Noise.

“Tamamdır!” diyerek onayladı Sophia.

Noise sırıatarak dev kılıcını kaldırdı ve iri bir canavarın üzerine sıçradı.

“Gördüğüm kadarıyla hiçbiri Seviye-2 tehdit değil,” dedim. “Ön safları şimdilik onlara bırakalım.”

“Lord Merlin, yaralıları buraya getirin.”

Sophia asasını yere sapladı; devasa köklerin büyümesini sağlayarak doğa büyüsüyle yapılmış basit bir savunma duvarı, yani bir barikat oluşturdu. Diğerlerinin de yardımıyla yaralıları barikatın arkasına taşıdık. Bazıları ağır yaralıydı ama hala nefes alıyorlardı. Henüz kimsenin ölmemiş olması teselli ikramiyesi gibi bir şeydi.

“Ama neden bu kadar çok canavar var ki…?” diye kendi kendime mırıldandım.

Bazen canavarlar aşırı çoğalır ve yiyecek bulmak için yakındaki yerleşim yerlerini işgal ederdi. Ancak uzun zamandır bu kasabanın etrafında pek canavar görünmüyordu. Ve daha da önemlisi, bu canavarlar aynı türden bile değildi. Vahşi yaratıklar, böcekler, karada yaşayanlar, uçan yaratıklar ve hatta insansı olanlar bile vardı. Normalde birbirlerini yerlerdi. Ama yine de… iş birliği yapıyorlardı.

“Lord Merlin!”

Sophia’nın nidasından hemen sonra bir goblin üzerime atıldı. Onu yakalayıp hırsla yere çarptım ve oracıkta canını aldım.

“Eğer tahminim doğruysa…” Cesedi dikkatle inceledim—ve işte oradaydı. Goblinin ayak bileğine, tıpkı wyvern’da gördüğüm gibi mor bir işaret kazınmıştı. İşaretin boyutu farklı olsa da şekli neredeyse birebir aynıydı.

“Biliyordum…”

“Lord Merlin? O goblinde bir sorun mu var?” diye sordu Sophia.

“Şuna bak.”

“Ah!” diye nefesi kesildi.

“Bu canavarlar doğal yollarla ortaya çıkmadı,” dedim. “Wyvern’ı kontrol eden kişi—yani aynı iblis bunları da kontrol ediyor.”

“N-Neden iblisler Sennion’ı hedef alsın ki…?”

“Bilmiyorum. O wyvern bize saldırdığında… özellikle beni hedef alıyor olabilir. Ve bu sefer de…”

Göğsüm hafifçe sıkıştı.

Eğer tahminim doğruysa, az önce tedavi ettiğimiz insanlar sırf benim yüzümden, sırf ben bu kasabada olduğum için saldırıya uğramıştı. İblisleri buraya ben çekmiş olabilirdim. Güçlüydüm. Canavarların üstesinden gelebilirdim. Ama buradaki insanların çoğunun böyle bir imkanı yoktu. Bunu düşünmekten kendimi alamıyordum.

Sadece kasabada konaklıyordum. Suçlanmamı gerektirecek bir sebep yoktu. Yine de kendimi suçlu hissetmekten alıkoyamıyordum. Wyvern olayında hedef alındığımı anladığımdan beri belki de Sennion’da kalmamalıydım. Kasabanın dışında olsaydım, saldırıya uğrayan o insanlar güvende olacaktı.

Şu an canavarlarla dövüşen askerler ve maceracılar yaralanmayacaktı. Buna inanmaktan kendimi alamıyordum.

“Yapmayın, Lord Merlin.” Sophia’nın sesi, darmadağın olmaya başlayan düşüncelerimi dağıttı. Başımı kaldırdığımda onun kaşlarını çatmış bir halde bana baktığını gördüm. “Lord Merlin, Sennion’ın sizin yüzünüzden saldırıya uğradığını düşünüyorsunuz, değil mi? Çok iyi kalpli bir insan olduğunuz için kendinizi suçluyorsunuz. Doğru değil mi?”

“Şey, bu gayet doğal,” diye yanıtladım. “Sonuçta wyvern’a saldıran düşman şimdi de benim bulunduğum bu kasabayı hedef aldı. Bunu başka türlü açıklayamıyorum.”

Hedef alınan ben olsam bile karşıma çıkacak her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğime inanıyordum. Gücüm sayesinde en güçlü düşmanları bile alt edebileceğimi sanıyordum.

Ama gerçekler çok farklıydı. Gücümün yetişmediği yerlerde insanlar zarar görüyordu—hem de benim yüzümden…

“Bu doğru değil! Bu sizin suçunuz değil, Lord Merlin!” Sophia tereddüt etmeden düşüncelerimi kesti ve kararlı bir tonla konuştu. “Düşmanın hedefi siz olsanız bile, tıpkı diğer herkes gibi siz de bir kurbansınız. Sırf güçlüsünüz diye sizi sorumlu tutan her kim olursa olsun… Asla affetmem! Siz de bir insansınız. Hayatınızı istediğiniz gibi yaşamak en doğal hakkınız. Ayrıca sahip olduğunuz güç pişman olunacak bir şey değil. O, pek çok insanı kurtarabilecek harika bir lütuf! Öyle değil mi?”

“Sophia…”

Daha kısa süre önce ona cesaret veren, destek olan bendim. Ama şimdi… o kendi ayakları üzerinde tamamen durmayı başarmıştı. Kendi inançları, kendi iradesi vardı ve hiç sarsılmadan dimdik duruyordu. Bu durum ne kadar zavallıca davrandığımı anlamamı sağladı. Gayriihtiyari hafifçe kıkırdadım.

“Teşekkürler. Sanırım bir anlık zayıflık gösterdim. Haklısın Sophia. Elimden ne geliyorsa onu yapacağım. Kurtarabileceğim kadar çok insanı kurtaracağım.”

“Evet!”

Sophia sayesinde kalbimdeki şüphe bulutları dağıldı. Ancak hala bir şeyler oturmuyordu. Tüm bunların arkasındaki temel sebep hala bir gizemdi. İblislerin neden beni hedef aldığını anlayabiliyordum. Onlar için ben, İblis Kralı mühürleyen ve tüm ırklarına yıkıcı bir darbe indiren tanrının elçisiydim; asla affedemeyecekleri bir düşmandım. Beni gördükleri anda öldürmek istemeleri mantıklıydı.

Ama yine de bu yöntem fazla aşırıya kaçıyordu, sanki asıl amaçlarını gözden kaçırmışlar gibiydi. Kasabaya canavar salmış olsalar bile, burada benim dışımda da sürüyle asker ve maceracı vardı. Hepsini birden karşılarına almalarının hiçbir anlamı yoktu. Ben kasabanın dışındayken saldırmak çok daha verimli olurdu, ama iblisler bunun yerine bu baskını düzenlemişlerdi.

Beni hedef alan kişi zır cahil bir zırva değilse, bu saldırının beni öldürmenin ötesinde başka bir amacı olmalıydı. Aklıma hemen son yaşanan haydut olayı geldi. Nedense ayin eşyasını çalmaya çalışan hırsızların görüntüsü bir türlü zihnimden silinmiyordu.

“Acaba… bu iki olay birbiriyle bağlantılı olabilir mi?”

Elimde bir kanıt yoktu—ama aksi yönde bir ihtimal de yoktu. Haydutları tutan o gizemli figür ne yüzünü ne de kimliğini açık etmişti. Ya o kişi bir iblis idiyse ve iblisler ayin eşyalarını topluyorsa?

Hayır… Auriel o ayin eşyasının sıradan bir silahtan ibaret olduğunu söylemişti.

O halde iblislerin peşinde olduğu şey neydi? Zamanlama da tesadüf gibi durmuyordu. Hasat Festivali sırasında saldırmışlardı. Eğer bugünü bilerek seçtilerse, ayin eşyası dışında yalnızca bugün elde edilebilecek bir şey olmalıydı…

Aklımdan en kötü senaryo geçti.

Bunu Sophia ve diğerlerine söylemek üzereydim ki, daha ağzımı açamadan savaş alanından çığlıklar yükseldi.

Sophia ile ikimiz de seslerin geldiği yöne döndük.

“B-Bu çok kötü! Bir sürü Seviye-2 canavar var!”

“Kaçın! B-Bunlarla baş edemeyiz!”

Bağrışmalar. Feryatlar. Panik. Tüm bunların merkezinde daha önce hiç görmediğim canavarlar duruyordu. Hepsinde devasa bir cüsse vardı, hatta bazıları bir wyvern kadar büyüktü.

“O-Olamaz…” Sophia tir tir titriyordu.

“Sophia… O-O canavarlar…?” diye sordum.

“Seviye-2… hepsi de…”

“Şaka yapıyor olmalısın.”

Şimdiye kadar sadece Seviye-3 ve 4 tehditlerle uğraşmıştık. Ama şimdi, en az üç Seviye-2 canavar ortaya çıkmıştı.

İleride dövüşen Sonia ve Noise bile diğerleriyle birlikte geri çekilip yanımıza döndü.

“Lord Merlin! Durum çok kötü! Bu kadar Seviye-2 tehdit varken, böyle küçük bir kasaba kolayca haritadan silinebilir!” Sonia panik içindeydi.

“Bunlarla baş edemeyiz.” Noise titriyordu. “En fazla… belki bir tanesini indirebiliriz…”

“Anladım. Ama sorun değil, her şey yoluna girecek,” dedim.

Durum aslında o kadar da kötü değildi. Hatta bir bakıma… bu benim işime geliyordu.

“Seviye-2 tehditlerin hepsiyle ben ilgileneceğim,” dedim onlara. “Hepsini yenebilirim.”

“Emin misiniz?” diye sordu Sophia. “Bütün dikkatleri üzerinize çekeceksiniz. Artık eskisi gibi gizleyemezsiniz. Kapının yanında bu kadar insan varken sırrınız ifşa olacak.”

Sonrasında deli gibi ünlü olacağım kesindi. Öncekiyle kıyaslanamayacak bir seviyede hem de. Görünüşüm de cabası… ne tür dedikoduların yayılacağını kim bilebilirdi? Sadece hayal etmek bile korkunçtu.

“Ama…” “Eğer hemen gözümün önünde kurtarabileceğim insanlar varsa,” dedim, “kendi dertlerime düşmek yerine onları kurtarmak zorundayım. Ne de olsa bu güce sahibim.”

Pişman olmak istemiyordum. Keşke bir şeyler yapsaydım diye düşünmek istemiyordum. Bu yüzden zihniyetimi değiştirdim. Elimden ne geliyorsa onu bulacak ve varımı yoğumu ortaya koyarak yapacaktım.

Ben böyle biriydim.

“Lord Merlin… bu çok harika.” Sophia ışıl ışıl gülümsedi. Ben de ona tebessümle karşılık verdim.

“Pekala.” Sonia başıyla onayladı. “O zaman ana güç sen olacaksın, biz de sana destek—”

“Hayır. Siz üçünüzün başka bir şey yapmasını istiyorum.”

“Ha? Dövüşmeyecek miyiz?” Sonia kafasını yana eğdi.

“Hevesinizi kırmak istemem ama içimde hiç iyi bir his yok. Bu mesajı ona iletmenizi istiyorum. Zaten günün sonunda yine dövüşmek zorunda kalabilirsiniz.” “Ne demek istiyorsun?”

“Sophia, Sonia, Noise; siz üçünüzün meydana gidip Auriel’in muhafızlarını bulmanızı istiyorum.

Onu buraya getirin.” “Olur tabii ama…

neden Prenses Auriel? Başına bir şey mi gelecek?” diye sordu Sophia. Noise da şaşkın görünüyordu.

Prensesin yanında yetenekli muhafızları vardı. Normalde onu korumaları için üçünü göndermemin hiçbir nedeni olamazdı ama içimdeki bu hissi bir türlü söküp atamıyordum. “Sophia’nın da bildiği gibi, bu canavarların daha önce wyvern’ı gönderen aynı iblis tarafından kontrol ediliyor olma ihtimali çok yüksek,” diye açıkladı durumu.

“Cesetlerin üzerinde aynı işaretler var.” “Yok artık…”

Sonia ve Noise hemen yakındaki bir canavarı inceledi.

İkisi de işareti buldu. “Doğruymuş…

Yani bunun arkasında gerçekten iblisler mi var?” diye sordu Sonia. “Bundan henüz kesin olarak emin olamayız.

Şu anda etrafta hiç iblis yok. Ama arkasındaki iblisler değilse, o zaman zamanlama ve mantık oturmuyor.” “Sırf sana saldırmak için burada değiller yani?”

Sonia da tam olarak benim düşündüğüm şeyi dile getirdi. Başımı iki yana salladım.

“Peşimde olsalardı bütün kasabaya saldırmazlardı.

Burada çok fazla asker ve maceracı var… Bu hiç verimli değil. Belki gücümü mühürlemeye çalışıyorlardır ama sırf bunun için bile değmez. Gerçekten beni öldürmek isteselerdi, tekrar kasaba dışına çıkmamı beklerlerdi.” “Şey, böyle söyleyince…”

Sonia hak verdi. “O zaman neyin peşindeler?” “Kesin bir şey söyleyemem ama kasabaya saldırmalarının bir sebebi olduğunu düşünüyorum.

Ve bunun özellikle bugün olmasının da bir sebebi var.” “Bugün…

Ah, Hasat Festivali!” Hepsi aynı sonuca varmıştı.

“Aynen öyle.

Tesadüf olamaz,” dedim. “Yine de…

Hedefleri festival olsa bile nedenini anlamıyorum,” dedi Sonia. “Sadece her yıl düzenlenen sıradan bir etkinlik.” “Burada diğer kasabalarda olmayan bir şey var.”

“Yani…

ayin eşyası mı?!” İşte o an ne demek istediğimi anladılar.

Bu kasabaya özgü, Hasat Festivali ile bağlantılı bir şey vardı: ayin eşyası. “Ben de anlamıyorum,” diye itiraf ettim.

“Auriel bunun sadece bir hançer olduğunu, çalınmaya değmeyeceğini söylemişti. Ama haydutları ve bu saldırıyı düşününce… ve özellikle bu sefer farklı olan bir şey daha var ki…” “Prenses Auriel.”

Sonia durumu çoktan tamamen kavramıştı. Başımı sallayarak onayladım.

“Evet. İster hançerin ister Auriel’in peşinde olsunlar, bilmiyorum. Ama bunun bağlantısız olduğuna inanamıyorum. Bu yüzden Seviye-2 tehditleri ben halledeceğim. Sizden Auriel’i buraya getirmenizi istiyorum. Tehlikede olabilir. Hedef ben de olsam, o da olsa—ya da hançer de olsa—hepsinin üstesinden gelmek hep birlikteyken daha kolay olur.” Yakınımda olurlarsa herkesi korumam daha kolay olacaktı.

“Anladım,” dedi Sonia.

“Auriel işini bize bırak. Sophia, Noise, sizin için de uygun mu?” “Evet.”

Sophia başıyla onayladı. “Reddetmek için bir sebebimiz yok. Onu buraya getirerek daha faydalı oluruz.” “Yazık oldu…

ama geri döner dönmez ben de dövüşe katılacağım!” diye ilan etti Noise. Hem Sophia hem de Noise durumu hemen kabul etti.

Bu da işleri kolaylaştırdı. Auriel hepimiz için önemliydi. Hepimiz yoldaşımızı korumak istiyorduk. Bir grubun yapması gereken de buydu zaten—iş birliği yapmak ve görevleri bölüşmek.

“Pekala. Size güveniyorum çocuklar. Ben savaşa başlıyorum. Sanırım diğerleri bayağı zorlanıyor.”

Ben durumu anlatırken, diğer maceracılar Rütbe-2 canavarları püskürtmekle meşguldü. Hiç kayıp vermeden onları oyalamayı başarmışlardı, bu işte uzmandılar ama artık sınırlarına ulaşıyorlardı. Belli ki tükenmek üzereydiler.

O noktada ayrıldık. Sonia ve diğerleri kasaba merkezine doğru yöneldi. Ben de canavarlara doğru ilerledim ve her birimizin savaşı başladı.

“İşin ucunda insanların hayatı var,” diye mırıldandım, “bu yüzden kendimi tutamazsam beni suçlamayın.”

Onlar gözden kaybolur kaybolmaz, bedenimin etrafında devasa bir büyü enerjisi yayan sayısız ışık küresi çağırdım. Bu canavarların hiçbiri wyvern kadar güçlü değildi ama sayıları onları tehlikeli kılmaya yetiyordu. Var gücümle saldırmak istiyordum fakat kasabaya çok yakındık.

Saldırımı dizginledim; Seviye 1000’den başladım ama gerekirse üçüncü mührü de serbest bırakmaya hazırdım. Canavarlara yaklaşırken, maceracılara çarpmamaya özen göstererek üzerlerine ışık ışınları yağdırdım. Kaçmaya çalışan canavarlar bile delik deşik oldu. Vuruşlar ölümcül değildi ama hepsi ağır yaralandı. Taze yaralarından kanlar süzülen canavarların hepsi başını çevirip bana baktı. Maceracılar da öyle.

“Kim ulan bu?!”

“Galiba onu loncada görmüştüm…!”

“Rütbe-2 bir tehdidi yaralamayı mı başardı?!”

Canavarlar geriledi, maceracılar ise donakaldı. Dürüst olmak gerekirse… bu işime gelmişti. Canavarlara çok yakın dövüşürlerse kazara onları da vurabilirdim. Kontrolümü geliştirmiş olsam da henüz o kadar hassas değildim; doğrudan bir isabet onlar için ölümcül olurdu. Bu da beni bir katil yapardı. Mümkünse, ben Rütbe-2 canavarları hallederken onların zayıf olanları oyalamasını umuyordum. İdeal senaryo bu olurdu. Etrafta kimse olmadığında savaşmam çok daha kolaydı.

“Büyükleri ben hallederim. Diğerlerinin icabına bakabilir misiniz?” diye sordum onlara.

Hâlâ şaşkınlık içinde birbirlerine baktılar.

İçinde bulunduğumuz durum düşünülürse bu normaldi ama bir an önce karar verin artık. Bu acil bir durum.

“Emin misin?” diye sordu içlerinden biri. “En az üç taneler.”

“Ucu ucuna yeter,” dedim. “Daha fazlası gelirse başımız belaya girebilir. Ama bunun üstesinden gelebilirim. Sadece dikkatli olun. Tam gücümle savaşacağım. Kibirli görünmek istemem ama saldırılarım sizi ıskalamayabilir.”

Aniden yardıma koşan çaylağın tekiydim sonuçta. Kendimden fazla emin konuştuğumu düşünüp endişelendim. Kelimelerimi daha dikkatli seçmeliydim ama seslendiğim maceracılar bunu hiç sorun etmedi ve ikirciksiz cevap verdiler.

“Kibir falan değil,” dedi biri sessizce. “Onları tutabilirsen, bu bize yeter de artar bile.”

“Sana güveniyoruz,” dedi bir diğeri. “İşler tehlikeli bir hal alırsa bize seslen. Belki sana biraz zaman kazandırabiliriz.”

İyi insanlardı. Benim için endişelendiklerini hissedebiliyordum ve buna minnettardım. İşler sarpa sararsa onların gücünden faydalanmaya karar verdim.

“Teşekkürler…” diye seslendim. “Elimden gelenin en iyisini yapacağım.”

Öne doğru bir adım attım. Saldırıma maruz kalan Rütbe-2 canavarlar, ben diğer maceracılarla konuşurken hiç kıpırdamamıştı. Kendilerini yaralayan kişiye, yani bana karşı son derece temkinliydiler.

Düşünecek kadar zekaya sahiptiler.

Eğer Rütbe-3 veya 4 canavarlar olsalardı, sohbetin ortasında körü körüne üzerimize atılırlardı. Genel olarak canavarların zekası düşüktü. Korku duyguları da oldukça zayıftı. Bir av bulduklarında gözleri dönmüşçesine hücum ederlerdi.

Bu durum bazen onlarla baş etmeyi kolaylaştırırdı. Ama Rütbe-2 canavarlar farklıydı. Bunlar sanki beni gözlemliyor, faydalanabilecekleri en ufak bir açık arıyor gibiydi. Bu başıma büyük bir bela açacaktı.

Güçlüydüler ama bir o kadar da temkinli ve hatta korkak. Diğer maceracıların Rütbe-2 tehditleri neden bu kadar göz korkutucu bulduğunu şimdi anlayabiliyordum.

Sadece yaban domuzları gibi üstüme atılsalardı, karşı saldırıyla işlerini kolayca bitirirdim…

Şimdilik, tıpkı az önceki gibi bedenimin etrafında ışık küreleri çağırdım. Diğer maceracılar da harekete geçti. Rica ettiğim gibi, benden tırstıkları için duraksayan Rütbe-2 tehditleri göz hapsinde tutarak geriye kalan daha zayıf canavarlarla ilgilenmeye başladılar.

Kıpırdamadım, sadece bakışlarımı üzerlerine diktim. Doğrudan üzerlerine çulşsaydım kazanacağımdan şüphem yoktu. Ama onları böyle oldukları yere çivileyerek herkesin işini çok daha kolaylaştırıyordum.

Benden çekiniyor olmaları, gereksiz açık vermeyecekleri anlamına geliyordu. Bir başka deyişle, kendilerini savunmasız bırakacak her türlü hareketten kaçınacaklardı. Hemcinsleri hemen yanı başlarında katledilse bile, bunu yapan maceracılara saldıramıyorlardı. Arkalarını döndükleri an tepelerine bineceğimi biliyorlardı.

Tam bir kilitlenme hakimdi.

Hatta şimdilik kıpırdamamanın avantajları bile vardı. Onları bu şekilde baskı altında tuttuğum sürece, başlatacağım savaştan dolayı diğerleri ikincil bir hasar görmeyecekti. Saldırdığım an, sayıca fazla olsalar bile onları yenebileceğimden emindim. Ancak hepsini tek bir darbede yok edemezdim ve hayatta kalanlar, Batan geminin malları bunlar, giderayak alabildiğim kadarını yanımda götüreyim! dercesine rastgele saldırmaya başlayabilirdi.

Vahşi canavarlar normalde böyle kararlar almazdı. Ama kontrol ediliyorlarsa—kasıtlı olarak bu kasabanın insanlarını hedef alıyorlarsa—o zaman iş değişirdi. En kötü senaryoda, çaresizce intihar saldırılarına başvurabilirlerdi.

Sadece burada dikilip onları oldukları yere çivileyerek bile diğer herkesi destekliyordum. Aynı şey onlar için de geçerliydi. Her iki tarafın da en ufak bir açık verdiği an yutulacağını bildiği kilit bir durumdu bu.

“Bu pek ideal değil ama sanırım bu işi bir sabır testiyle çözeceğiz.”

▼△▼

Batı kapısını geride bırakan Sophia, Sonia ve Noise, Sennion’un merkez meydanına doğru ilerledi.

Doğrusu, hemen arkanızı dönüp Merlin’in yanına geri dönmek istiyorlardı. Batı kapısının önünde üç tane Rütbe-2 tehdit vardı; bunlar şimdiye kadar karşılaştıkları en güçlü düşman olan wyvern ile aynı seviyedeki canavarlardı. Tek bir tanesinin bile küçük bir kasabayı haritadan silebilecek güçte olduğu söylenirdi.

Bütün bunları tek başına Merlin’e bırakmak, nereden bakarsanız bakın çılgınlıktı. Onu tanımayan diğer maceracılara durumu anlatsalardı, şüphesiz yoldaşlarını terk etmekle, onu ölüme terk etmekle suçlanırlardı.

Yine de içlerinden tek bir kişi bile Merlin’in kaybedeceğine inanmıyordu. Onu yeterince iyi tanıyorlardı. Gerçek gücüne yalnızca Sophia bizzat tanık olmuştu ama hepsi ona gözü kapalı güveniyordu. O şekilde bir wyvern’e boyun eğdirebildiyse, birden fazla Rütbe-2 canavarın karşısında bile hayatta kalırdı.

Bu yüzden, kendilerine verilen görevi yerine getirmek uğruna tereddüt etmeden koştular.

“Prenses Auriel hâlâ meydanda mıdır acaba?” diye mırıldandı Sonia koşarken. “Başka bir yere gittiyse onu bulmak tam bir baş ağrısı olacak.”

Diğer ikisi bu sözler üzerine kaskatı kesildi. Mevcut kargaşa düşünüldüğünde, kasabadan çoktan ayrılmış olma ihtimali vardı.

“Aklıma gelmişken…” diye karşılık verdi Sophia. “Abla, böyle bir durumda ayrılma lüksümüz yok.”

“Evet, Merlin’in tahmini doğruysa kasaba içinde iblislerin ortaya çıkma ihtimali var,” diyerek onayladı Noise. “Ayrılmak tehlikeli olur.”

Sophia, Sonia ve Noise iblislerin gerçek gücünü tam olarak kavramış değillerdi ama böyle bir rakibin sınırlarını fersah fersah aşacağını anlayacak kadar tecrübeliydiler. Sonuçta bir iblis, ellerindeki her şeyle saldırsalar bile yenemeyecekleri bir wyvern’i kontrol ediyordu. O sırada Merlin orada olmasaydı, Sophia ve diğerleri Auriel ile birlikte can vermiş olacaktı.

Ve şimdi, aynı türden bir düşman Auriel’i hedef alıyor olabilirdi. Bu sadece bir ihtimal olsa bile dehşet vericiydi.

“Tabii ki ayrılmayacağız,” dedi Sonia. “Prenses Auriel’i bulsak bile onu koruyamadıktan sonra hiçbir anlamı kalmaz. Şimdilik, eğer merkez meydanda değilse muhtemel yerleri tek tek kontrol etmekten başka çaremiz yok. Göze çarpan biri, bu yüzden mutlaka birileri onu görmüştür.”

Sonia’nın kalbi göğsünde güm güm çarpıyordu. Zihninde endişeli düşünceler belirse de soğukkanlılığını korudu. Sophia ve Noise’u tehlikeye atmadan, Merlin’in kendisine verdiği görevi canla başla yerine getirecekti.

En kötü senaryoda, iblise karşı bizzat zaman kazanmayı ve hatta diğerlerinin Merlin’e dönmesini sağlamayı çoktan kafasına koymuştu. Bir iblisle yüzleşmek gerekirse, üçü arasındaki en güçlü kişi olan Noise’a güvenmek daha mantıklı olurdu ama kişiliği gereği Noise oyalamaca oynamaya uygun değildi. Sonia, hızı ve büyüyle saldırıları kesme yeteneği sayesinde bu role kendisinin daha uygun olduğuna anında karar verdi.

Aslında korkuyordu. İblislerle savaşmak istemiyordu. Ama bu yoldaşları içindi… yeni ailesi içindi. Bir zamanlar amansız bir hastalığa yakalanmış, sevgili kız kardeşine büyük yük olmuştu. Günlerini anne babasına fısıltıyla özürler dileyerek geçirmişti. Fırsat verilse ölümü seçecek kadar köşeye sıkışmıştı.

Yine de Sophia’yı geride bırakıp ölecek cesareti bulamamıştı. Ölmek istememişti. Yaşamak istemişti. Sonuç olarak Sophia’ya hayal edebileceğinden çok daha büyük bir yük bindirmişti.

Ve Merlin—onu çaresizliğin derinliklerinden kurtaran adam—ona tüm kalbiyle minnettardı. Merlin ve Sophia için gözünü kırpmadan canını verirdi.

Artık ölmekten o kadar da korkmuyorum. Ölümüm en azından bir işe yarar.

Şimdiye kadar hayatta kalmasının tek sebebi Sophia’yı korumak ve Merlin’e olan borcunu ödemekti. Kendi hayatını yaşarken bile, değer verdiği insanlar uğruna onu riske atmaya her zaman hazırdı. Bu yüzden iblisler bile o kadar korkutucu gelmiyordu gözüne. Bir zamanlar ölümden ölesiye korkan kendisinin günün birinde böyle hissedeceği hiç aklına gelmezdi. Şu an hissettiği tek şey Merlin’e duyduğu minnetti; doğru yolu bulmasına yardım ettiği ve ilerlemesi için ona güç verdiği için.

Üçü, giderek tenhalaşan sokaklardan geçerek sonunda merkez meydana ulaştı.

“Oha!” diye bağırdı Noise. “Hâlâ bu kadar çok insan mı var…? Neden kimse yerinden kıpırdamadı? Normalde canavarlar saldırdığında güvenli bir yere gitmek istersin…”

Noise’un şaşkınlığı gayet anlaşılırdı. Merkez meydan, olaylar başlamadan öncesinden bile daha kalabalıktı. O kadar doluydu ki hareket etmek bile imkansızdı. Her yerden huzursuz fısıltılar yükseliyordu.

“Canavarların saldırdığı doğru mu?” diye mırıldandı biri. “Bu kasabaya ne olacak?”

“B-Ben eminim bir şey olmaz,” diye karşılık verdi bir başkası. “Ne de olsa Sennion’da maceracılar var…”

“Ama yine de… az önceki askeri gördün, değil mi?” dedi ilk konuşan kişi. “Daha önce hiç böyle paniklediklerini görmemiştim. Bu sefer durum gerçekten kötü olabilir…”

“Şey…”

Buradaki herkes aynı şeyleri hissediyor gibiydi. Sennion’da yaşayan insanların çoğu kasabadan hiç dışarı çıkmamış, bir canavarla da yüz yüze gelmemişti. Canavarları sadece maceracıların anlattığı hikayelerden bilseler de hepsi tek bir şeyi çok iyi biliyordu: Canavarlar insanları kolayca katledebilen dehşet verici yaratıklardı ve sizi bir kez gözlerine kestirdiler mi kaçmanıza asla izin vermezlerdi.

Ve şimdi o yaratıklar, askerleri bile paniğe sürükleyecek sayılarda saldırıyordu. Halkın korkudan dehşete düşmemesi imkansızdı.

“Korkuyorlar. Bu yüzden bir arada kalmanın daha güvenli olduğunu düşünüyorlar,” diyerek Noise’un az önceki sorusunu yanıtladı Sonia. “Ayrıca canavarların diğer kapılara da saldırma ihtimali var. Dış surlara yaklaşmak istemiyorlar. Bir bakıma, her şeye en uzak noktadaki merkez meydan… en güvenli yer.” “Anladım… ama bu hiç iyi olmadı…”

Noise’un sesindeki gerilimi duyan Sonia’nın da yüzü asıldı. “Çok fazla insan var,” diye mırıldandı.

“Prenses Auriel’i bulmak düşündüğümüzden çok daha zor olacak.”

Asıl sorun buydu. Merkez meydan tahmin ettiklerinden katbekat daha kalabalıktı.

O kadar tıkış tıkıştı ki adım atacak yer yoktu. Bu gidişle Auriel burada olsa bile onu kolay kolay bulamazlardı. “Elimizden geldiğince acele etmeliyiz ama…” “B-Buldum!”

Sophia aniden nefesini tuttu.

“Büyümü kullanarak insanları dağıtsam nasıl olur?” Belki de Sonia’nın paniği yüzüne yansıdığı için Sophia gözleri telaşla dönmüş bir halde tehlikeli bir teklifte bulundu. “Bunun bir seçenek olmadığı açık sanırım,” dedi Sonia ona.

“Meydanda paniğe yol açar, sonra Prenses Auriel’i hiç arayamayız.”

“O zaman,” dedi Noise, “benim fikrime ne dersiniz?!” “Meydanda paniğe yol açar, sonra Prenses Auriel’i hiç arayamayız.”

“O zaman,” dedi Noise, “benim fikrime ne dersiniz?!”

Noise’un aklına aniden bir şimşek çakmış gibiydi. Diğer ikisi dönüp ona baktı.

“Senin fikrin mi?” diye tekrarladı Sonia.

“Yukarı çıkıyoruz!” Noise işaret parmağıyla uzakları gösterdi. İşaret ettiği yön oldukça yüksek bir yerdi. Tam olarak gösterdiği şey—

“Anladım!” diye haykırdı Sophia. “Yukarıdan aşağıya bakarsak Prenses Auriel’i hemen bulabiliriz.”

“Güzel fikir,” dedi Sonia, bacaklarını esneterek. Kalabalığın ortasında aniden rüzgar büyüsü kullanmak sivillere zarar verebilirdi. Bu yüzden büyüyü bırakıp bütün gücünü toplayarak yukarı zıpladı. Sırf bedensel gücünü kullanarak sıçrayabildiği kadar yükseğe sıçradı. Ardından rüzgar büyüsüyle havada bir basamak oluşturup ondan güç alarak tekrar fırladı. Çift zıplama yapmıştı.

Oradan da rüzgarın yardımıyla kendini daha da yukarı iterek gökyüzüne doğru süzüldü. Böylece aşağıdaki insanları hiç etkilememiş oldu. Bir binanın çatısına tereyağından kıl çeker gibi indi.

“Kontrolüme pek güvenmiyordum ama isteyince oluyormuş,” diye mırıldandı kendi kendine.

Çatıdan aşağıya göz gezdirdi. Aşağıda Noise’un Sophia’yı kucağında kucaklayarak taşıdığını gördü. Tek başına zıplamak kolaydı ama Sonia’nın aynı manevrayı Sophia’yı taşırken yapacak gücü yoktu. Çatıya çıktıktan sonra bunu dile getirmeyi düşünüyordu ama Noise, o tek kelime etmeden ne demek istediğini anlamıştı zaten.

Normal bir insanın katbekat üstündeki bacak gücüyle sıçradı Noise. Çatıya ulaşmak için tek bir zıplama yetmemişti. Duvardan güç alıp bir kez daha fırladı. Bu hareketi tekrarlayarak kolayca yukarı tırmandı.

“Senden de bu beklenirdi Noise,” diye övdü onu Sonia. “Sophia’yı yukarı çıkardığın için sağ ol.”

“Lafı bile olmaz! Benim için çocuk oyuncağı.”

“Peki abla, Leydi Auriel’i görebiliyor musun?” diye sordu Sophia.

“Henüz değil. O saçlarıyla hemen kabak gibi ortaya çıkması lazım ama… Ha.”

Sonia etrafı tararken aniden kaskatı kesildi.

Diğer ikisi de onun baktığı yöne odaklandı.

“Abla?”

“Buldum… Prenses Auriel orada!” Sonia’nın gösterdiği yerde, kalabalığın arasına karışmış Auriel’i gördüler.

“Haklısın! Çok şükür… Hâlâ merkez meydanda.”

“Belki de sahneden zamanında ayrılamadı. Ama bu bizim işimize gelir. Bir an önce onunla buluşalım. Noise, Sophia sana emanet.”

“Teşekkürler Noise,” dedi Sophia, mahcup bir edayla şimdiden minnetini dile getirerek.

“Bana bırakın!” dedi Noise. “İzninle.”

Ardından Sophia’yı tekrar kucaklayarak kaldırdı. Noise’un Sophia’yı güvenle tuttuğundan emin olan Sonia, çatı boyunca hızla koşmaya başladı. Noise da hemen ardından onu takip etti.

Beklendiği gibi, aşağıdakinin aksine çatılarda in cin top oynuyordu. İlerlemek son derece kolaydı. Auriel’in tam üstündeki bir noktaya ulaştıklarında, rüzgar büyüsüyle düşüşlerini yavaşlatıp yumuşakça aşağı indiler.

Aniden tepelerinden inen karartıları görünce irkilmişti Auriel—ancak gelenlerin kim olduğunu anlayınca rahat bir nefes aldı.

“Sonia? Ve Noise… Sophia sen de mi! Hepiniz iyi misiniz?” diye sordu. “Durun bir dakika, Lord Merlin nerede?”

“Sonra konuşuruz,” dedi Sonia. “Harekete geçmemiz lazım. Hemen.”

Kaybedecek tek bir saniye bile yoktu. Sonia hiç açıklamaya girmeden Auriel’in elini kavradı ve birlikte batı kapısına doğru koşmaya başladılar. Herkes o taraftan kaçışıyor olmalıydı ki yol nispeten açıktı.

Sonia ve diğerleri hedeflerine doğru doludizgin koşarken, iki muhafız da hemen arkalarından geliyordu.

Sürüklenirken şaşkınlık içinde seslendi Auriel. “Neden bu kadar acele ediyorsun Sonia?!”

“Koşarken dinle,” diye seslendi Sonia ona. “Sennion’un canavar saldırısı altında olduğunu duymuşsundur, değil mi?”

“Evet. Askerlerden raporları aldıktan sonra tahliye oluyordum. Sizi meydanda göremeyince endişelenmiştim.”

“Kusura bakma. Bir şeylerin ters gittiğini sezip batı kapısına yöneldik.”

“Lord Merlin de orada mı yani?” diye sordu Auriel.

“Orada,” diye doğruladı Sonia. “Ama şu anda birden fazla Rütbe-2 canavarla savaşıyor.”

“Ne?!” Auriel bile bu haber karşısında soğukkanlılığını koruyamadı. Koşmayı bırakmasa da yüzündeki şok ifadesi net bir şekilde okunuyordu. “Peki siz ne arıyorsunuz burada?”

“Bildiğiniz üzere Prenses Auriel, biz Rütbe-2 tehditlerle adamakıllı savaşamayız,” diye açıkladı Sonia. “Sadece ona ayak bağı olurduk.”

“Yine de onunla yan yana savaşmayı çok isterdim,” diye mırıldandı Noise, Auriel’in arkasından buruk bir tebessümle.

“Merlin uğruna canımı riske atmaya hazırım,” dedi Sonia, Noise’un hislerine tercüman olarak. “Ama bizden bunu o istedi. Seni onun yanına götürmemizi söyledi.”

“Lord Merlin mi istedi?” diye sordu Auriel. “Ama öyleyse neden batı kapısına doğru gidiyoruz? Ben de oraya gidersem sadece ayak bağı olurum. Hepimizin oradan uzaklaşması gerekmez mi?”

Sorduğu soru gayet mantıklıydı. Savaşmaya hiç niyetin yokken tehlikeye daha da yaklaşmanın söylenmesi çelişkili geliyordu.

“Merlin’e göre bu canavar saldırısı… bir garip,” diye yanıtladı Sonia.

“Garip mi? Böyle bir şeyin yaşanması kesinlikle nadir görülen bir durum ama ne demek istiyorsun?”

“Merlin canavarların cesetlerini inceledi… ve o izi buldu, geçen seferkiyle aynı iz. İblis boyunduruk izini.”

“Ne?!”

Auriel işte o an durumu nihayet kavradı. Yine de Sonia ne olur ne olmaz diye açıklamaya devam etti.

“Yani bu canavar saldırısının iblisler tarafından düzenlenmiş olma ihtimali çok yüksek. Ama kasabaya canavar salacak kadar ileri giderek neyi başarmaya çalıştıklarını bilmiyoruz.”

“Geçen seferki gibi Lord Merlin’i öldürmek için mi…?” diye söze başladı Auriel ama sonra hemen kendini düzeltti. “Hayır, muhtemelen bu değil.”

“Büyük ihtimalle değil,” diyerek onayladı Sonia. “Hedefleri Lord Merlin olsaydı, ona düşmanlarla dolu bir kasabanın ortasında saldırmalarına gerek kalmazdı. En güvenli seçenek, dışarıdayken vurmak olurdu.”

“Öyleyse iblisler neden canavarları kullanacak kadar ileri gitsin ki…?”

“Bu Lord Merlin’in tahmini ama kendisi asıl hedefin bugün olduğunu düşünüyor,” dedi Sonia.

“Bugün mü?” diye tekrarladı Auriel. “Hasat Festivali mi?”

“Evet. İblisler Hasat Festivali’ni—daha doğrusu Sennion’ın Hasat Festivali’ni—hedef alıyorlarsa, son zamanlarda yaşananlar da dahil olmak üzere pek çok şey anlam kazanmaya başlıyor.”

“Sakın bana… ritüel eserinin peşinde olduklarını düşündüğünü söyleme?” Elindeki bilgileri bir araya getiren Auriel, cevaba anında ulaştı.

“Bu sadece bir tahmin,” diye uyardı Sonia. “Ama zamanlama fazla mükemmel. Bir de ritüel eserini çalmaları için haydutları kiralayan o gizemli kişi var. İblislerin Lord Merlin’in peşinde olmasındansa ritüel eserinin peşinde olmaları daha olası görünmüyor mu? Yine de Lord Merlin bir ihtimali daha değerlendiriyordu.”

“Beni.” Auriel, Sonia’nın ne diyeceğini önceden tahmin etmişti.

Sonia başıyla onayladı. “Doğru. İblisler bu Hasat Festivali’ni hedef aldıysa, sadece bu yılki festivalde bulunan bir şeyler olmalı. Bu da ritüel eseri… ve bizzat sen oluyorsun.”

“Lord Merlin bu yüzden seni yanına getirmemi istedi,” diye tamamladı Auriel. “İblisler benim peşindeyse, yanında olursam beni daha kolay koruyabilir.”

Her şeyi anlamıştı ve anladığı an Merlin’in kararının yanlış olmadığını kavradı. Auriel’in yüzü gerildi.

“Eğer durum buysa acele etmeliyiz,” dedi. “Lord Merlin’in tahmini doğruysa iblisler kasabanın içinde salatabilir—”

“Ooo, buldum sizi, buldum!”

Auriel’in lafı, birdenbire tepelerinden süzülen bir erkek sesiyle kesildi. Herkes bir anda durup kafasını yukarı kaldırdı. Daha önce hiç görmedikleri bir adam tepelerinde havada süzülüyordu. Sırtından siyah kanatlar çıkmıştı.

“Bu da…” diye fısıldadı Sonia.

“Bir iblis!” diye haykırdı Auriel.

Herkes durumu anında kavradı. Bu şartlar altında, bu insanlık dışı görünüşüyle başka bir şey olamazdı zaten.

“Hmm?” diye mırıldandı adam. “Ne o, beni tanıyor musunuz? Ama benim adım ‘iblis’ değil. Alloces.”

İblis adam Alloces aşağı süzüldü ve Auriel ile diğerlerinin tam önüne indi. Bir nebze sinirli görünüyordu.

“Sadece bize değil, tüm bu kasabaya saldırmak için canavarları kullanmak ha…!” diye bağırdı Auriel. Hepsini korumak istercesine ışık küreleri çağırdı.

Bunu gören Alloces iç geçirdi. “Demek o kadarını da biliyorsunuz… Doğru ya, canavarların cesetlerini gördünüz. Biz iblisler hakkında bayağı bilgilisiniz, değil mi? Üstelik kafanız da çalışıyor. Ne büyük dert… Bir adamın da işi rast gitmez mi arkadaş? Ritüel eserinin değersiz bir çöp parçası olduğunu öğrendikten sonra zaten yeterince tepem atmıştı.”

İblis adam bunu söylerken ayağının dibine bir şey fırlattı. Bu, Kahraman Hançeri’ydi—Auriel’in muhafızlarından birine emanet ettiğinden emin olduğu hançer. Onlar farkına bile varmadan, arkalarından gelmesi gereken muhafızlar ortadan kaybolmuştu. Yanlarında Noise ve onun olağanüstü sezgileri olmasına rağmen, iblis bu iki adamı kimseye hissettirmeden harcamıştı.

“Bu…!” diye nefesini tuttu Auriel. “Demek asıl hedefin gerçekten de Kahraman Hançeri’ydi!”

Yine de kimse saldırmadı. Onu pürdikkat izliyorlardı. Bodoslama hareket ederlerse kayıp verebilirlerdi. Alloces hafifçe şaşırmış göründü.

“Ne yani, ritüel eserinin peşinde olduğumu bile biliyor muydunuz?” diye çıkıştı. “Cidden tam bir baş ağrısısınız… Tecrübelerime dayanarak söylüyorum, sizin gibileri şimdi öldürmezsem ileride başıma çorap örersiniz. Yine de benim asıl istediğim, şuradaki gümüş saçlı kadının taşıdığı kutsal kalıntı. Gerisi umurumda değil. Kadının kendisi de hâlâ bir işe yarar, bu yüzden onu bana bırakırsanız geri kalanınızın gitmesine izin vereceğim, size özel bir kıyak olsun.”

“Reddediyoruz!” diye haykırdı Sonia.

Daha fazla laf kalabalığı yapmanın bir anlamı kalmadığına karar veren Sonia, Auriel’in elini bıraktı ve öne doğru fırladı. Gözün takip edemeyeceği bir hızla kılıcını kınından çekti ve şiddetle ileri savurdu. Fakat—

“Ha? Bu da ne böyle? Sakın bana… senin gibi cılız bir elfin cidden benimle savaşmaya yeltendiğini söyleme?”

“Gah?!”

Bütün hızıyla savurduğu darbesi, tüm bu süre boyunca sakinliğini koruyan Alloces tarafından yakalanmıştı. İnce kılıcı çıplak elle yakalamış olmasına rağmen elinde en ufak bir çizik bile yoktu. Canlı bir varlık olarak dayanıklılığı normların fersah fersah ötesindeydi. Sonia ne kadar güç uygularsa uygulasın, kılıcını onun kavrayışından çekip kurtaramadı.

“Sana direnmemeni söylemiştim,” dedi iblis.

Alloces, Sonia’ya doğru bir tekme savurdu; Sonia kılıcını bırakıp kaçınmaya öncelik vererek geriye doğru sıçradı.

“Hey, kaçmasana,” diye azarladı onu. “Sadece çekeceğin acıyı uzatıyorsun.”

Bunu söyleyen Alloces, çaldığı kılıcı tekrar Sonia’ya doğru fırlattı. Sonia’nın gözleriyle ancak takip edebileceği bir hızda geliyordu. Silahını ustaca yakalayıp geri aldı fakat o an geldiğinde Alloces çoktan arkasında bitmişti bile.

“Bunu da ıskalama ama, olur mu?” Bacağını tekrar kaldırdı fakat vurmaya fırsat bulamadan hareketleri durakladı.

“Ha?” diye sordu. “Bitkiler mi?”

Onu durduran şey, refleksle doğa büyüsü kullanan Sophia’ydı. Onu tek bir an bile olsa durdurmak—bir saniyeliğine bile olsa bağlamak—yeterliydi. Sonia bunu fark ettiği an saldırıya geçti. İnce kılıcının ucunu bir kez daha Alloces’in kalbine doğru sapladı. Kesinlikle isabet edecekti.

Sonia içini kaplayan bir sevinç dalgası hissetti ama bir sonraki an yüzü gölgelendi.

Çınn!

Et ve kemikten bir canlıdan çıkmaması gereken, metalle keskin bir temas sesi çınladı. Sonia’nın kılıcı iblisin teninin yüzeyinde takılıp kalmıştı.

“İmkansız…” diye nefesini tuttu.

“Yazık oldu,” dedi iblis ona. “Senin gibi zavallı bir güçle tenimi bile delip geçemezsin.”

Sonia’nın saldırısı tamamen boşa gitmişti. Bütün gücüyle yüklenmişti ama kılıcının ucu iblisin teninin en dış katmanını bile çizememişti. Devasa bir kayaya çarpmış gibi hissetmişti. Bu, akıl almaz, mantık dışı bir güç farkıydı.

Sonia çaresizliğin pençesine düşmüşken, Alloces gayet sakin bir şekilde bağları koparıp attı. Bunu o kadar zahmetsizce yapmıştı ki, sanki kâğıttan bir ipi yırtıyordu.

“En başından beri tehdit olarak hissettiğim tek kişi o adamdı,” dedi onlara. “Siz harbi önemsiz ayak takımıymışsınız.”

Alloces’in yumruğu Sonia’nın suratında patladı. Sonia son saniyede koluyla savunma yapmayı başardı fakat bedeni bir toz tanesi gibi hafife alınıp savruldu. Yakındaki bir binaya çarptı ve sessizliğe gömüldü.

“Pekala, sonunda aranızdan bir garibeyi hakladım,” diye mırıldandı Alloces. “Kendimi tuttum, yani hâlâ yaşıyor olabilir. Ama birkaç kemiğini kırdım, her neyse. Var gücümle saldırsaydım bunu yanıma kâr bırakmazdın, değil mi?”

Alloces bunu söylerken baktığı kişi, şok içinde donakalan Auriel’den başkası değildi. Alloces o orada olduğu için kendini tutmuştu. Daha doğrusu, hedefi onun sahip olduğu kutsal kalıntı olduğu için. Yoldaşının ölümünün acısıyla kriz geçirip onu kazara yok etseydi, bu büyük bir sorun olurdu.

Hâlâ şoktan donakalmış olan Sophia ve diğerleri tepki veremeden, Alloces nasıl olduysa aradaki mesafeyi kapatıp doğrudan Auriel’in önünde bitti.

“Ver şunu,” diye emretti.

“Cık…”

Alloces onun tören kıyafetini zorla açarak kolyeyi ortaya çıkardı. Gümüş kolyeyi gören iblis, şaşkın bir nida koyuverdi.

“Bu da ne ulan böyle?”

Bodoslama bir hareket yapmaktan korkan Noise ve diğerlerine göz kulak olan Alloces, gözlerini faltaşı gibi açarak baktı.

“Kahretsin, demek işin aslı buymuş!” diye bağırdı. “Bu şey de değersiz bir hurdaymış. Gerçek ‘anahtar’ en başından beri sensin, kadın!”

“N-Ne saçmalıyorsun sen…?” diye çıkıştı Auriel.

“Anlamana gerek yok. Plan değişti. Benimle geliyorsun. Geri kalanınız, ikileyin. Geberip gitmek istemezsiniz, değil mi?”

Auriel’in değerini bilerek diğerlerine açıklayan Alloces, onları ona ihanet etmeleri için kışkırtmayı umuyordu. Onun gibi biri için insanların birbirine kazık atmasını hayal etmek çok kolaydı. Fakat doğrudan suratına fırlayan yüksek hızlı sarmaşıklardan kaçınırken, Noise bu saldırının kazandırdığı saniyeden faydalanıp Auriel’i çekip aldı.

İki kız, onu korumak istercesine önünde siper oldu. Auriel’in gözlerinde de en ufak bir çaresizlik izi yoktu. Yoldaşlarının yanında dimdik durmasıyla içinde kabaran sonsuz umut, hepsine güç veriyordu.

“Direneceğim,” diye ant içti Auriel. “İblislere boyun eğmeyeceğim.”

“Lord Merlin bizden bunu istedi,” dedi Sophia. “Öleceğimi bilsem bile Leydi Auriel’i terk etmeyeceğim!”

“Canavar Modu!” diye bağırdı Noise.

Her biri dövüş pozisyonuna geçti. Alloces için bu tam bir hesap hatasıydı. Bir başkasını korumak için canını riske atmaya hazır insanların olacağını asla tahmin edememişti. Açık konuşmak gerekirse Alloces böyle insanların varlığından haberdardı; kâr ve zarar hesabından başka şeylerle hareket eden kişilerden. Ama tam olarak burada, bu durumda ve tam da bu anda öyle tiplerle karşılaşacağını hiç beklemiyordu.

Üçünün de savaşa hazırlandığını gören Alloces dilini şaklattı. “Cık. Ölümlüler harbi… aptal, çirkin, sinir bozucu… İnsanın hepsini boğazlayası geliyor.”

Plan değişmemişti. Sadece biraz daha zahmetli hale gelmişti, o kadar; çünkü biraz daha çaba sarf etmesi gerekecekti. Elçi gelmeden önce Auriel’in etrafındaki kızları çabucak öldürecek ve onu kaçıracaktı. Bu amaçla Alloces ileri doğru atıldı.

“İzin vermem!” Canavar formuna bürünen Noise, iblis Auriel’e doğru yaklaşırken önüne geçti.

“Yolumdan çekil, değersiz küçük canavar!” diye kükredi iblis.

Ancak geçirdiği dönüşüm bile aradaki farkı kapatmaya yetmemişti. Henüz üç haneli seviyelerde olan Noise, kozu olan Canavar Modu’nu kullansa dahi onu durduracak güçte değildi. Alloces tek bir kol savuruşuyla kızın savunmasını yardı ve onu savurup attı.

“Gyah!”

Fakat Sophia, iblisin Noise’u bir kenara fırlattığı o kısacık açıktan faydalandı. Asasını yere sertçe vurarak doğa büyüsünü harekete geçirdi.

“Noise’a zarar vermeye nasıl cüret edersin?! Seni durduracağım! Leydi Auriel, saldırın!”

Tıpkı az önceki gibi yer yarıldı; devasa sarmaşıklar ve kökler Alloces’in etrafını sarıp sarmaladı. İblisin hareketi kesildi. Uzun sürmeyecekti ama onu tek bir anlığına bile durdurmak, Auriel’in nişan almasını kolaylaştıracaktı.

Auriel etrafında yüzen ışık kürelerini ışınlar halinde ateşledi. Birden fazla ışık huzmesi birbiri ardına çakışarak Alloces’in bedenini dövdü. Görüş alanlarını göz alıcı bir ışık patlaması kapladı. Bir sonraki an, Sophia’nın doğa büyüsüyle oluşturduğu prangalar çatırtı sesleriyle un ufak oldu.

Yine de Alloces’e hiçbir şey olmamıştı.

Tıpkı Sonia’nın saldırısındaki gibi, Auriel’in kutsal büyüsünün tüm gücünü doğrudan yemesine rağmen en ufak bir hasar dahi almamıştı.

“Ha. Bütün yapabileceğiniz bu mu?”

İblis sakince Auriel’e doğru ilerledi. Sophia tekrar büyü yapmaya yeltendi ancak daha fırsat bulamadan Alloces’in tekmesi suratında patladı. Ağzından kanlar saçarak geriye doğru yuvarlandı. Artık geriye sadece Auriel kalmıştı.

“Ne büyük angarya,” diye şikayet etti Alloces. “Anahtarın bizzat sen olacağını hiç tahmin etmemiştim. Seni hemen Seere ve diğerlerinin yanına götürmem gerek. Uyandırma işini daha sonra hallederiz. Henüz vakti varken çaresizliğinin tadını çıkar.”

İblis elini uzattı. Auriel büyüsünü etkinleştirdi fakat yetişmesi imkansızdı.

“Bekle.” Sol taraflarından Sonia’nın sesi yükseldi.

Alloces’in eli havada asılı kaldı. O tarafa baktığında, az önce savurup attığı Sonia’nın geri dönmüş olduğunu gördü. Ağzından kanlar süzülüyor, güçlükle nefes alıyordu. Bedenini zaten yaralar kaplamıştı. Düzgün hareket bile edemeyeceğini herkes görebilirdi.

“Şaka yapıyor olmalısın,” dedi iblis. “Bu yarı ölü kız hâlâ benimle dövüşmek mi istiyor? Sana bu seferlik gitmene izin vereceğimi söylemiştim. Ölmeyi bu kadar çok mu istiyorsun?”

Kesik kesik nefes alan Sonia lafı yapıştırdı: “Benimle… kafa… bulma. Ölmeyi istediğimi… kim söyledi? Yaşamak istiyorum. Elbette… yaşamak istiyorum.”

Sonia bunları söylerken kılıcını havaya kaldırdı.

“Öyleyse kapa çeneni ve oturduğun yerde kal!” diye azarladı Alloces. “Sana vakit ayıramayacak kadar meşgulüm.”

“Aptal,” diye hırladı Sonia. “Ölmek istemiyorum ama arkadaşlar… koruman gereken kişilerdir. Yoksa senin… hiç arkadaşın yok mu? Yoksa iblislerde birbirine yardım etme gibi… yüce bir ruh bulunmaz mı? Pek bir barbar görünüyorsun da.”

“Lafına dikkat et.”

Alloces’in alnındaki damarlar fırladı. Kışkırtmalara karşı son derece zayıftı. Karşısındaki kim olursa olsun aşağılanmaya tahammülü yoktu; hele ki aşağılık gördüğü bir ırktan, ölmek üzere olan bir kadından gelince bu durum canını daha da çok yakmıştı.

“Hmph,” diye küçümseyerek güldü Sonia. “Demek en azından gururun var. Senin gibi adamlar… zavallıdan başka bir şey değil.”

Bacaklarına güç verip kendini ileri fırlatmaya çalıştı. Fakat onu durduran kişi Auriel’den başkası değildi.

“Lütfen dur, Sonia,” diye fısıldadı.

“Prenses Auriel?” Sonia donakaldı. Bakışlarında Auriel’in onu neden durdurduğuna dair derin bir şaşkınlık vardı. Auriel, bugüne kadar gösterdiği en nazik gülümsemeyle karşılık verdi.

“Bu kadar yeter,” dedi prenses. “Benim yüzümden başka kimsenin canı yanmamalı. Daha bu kadar kısa süredir tanıdığınız biri için hepiniz gereğinden fazla dövüştünüz.”

“Ne diyorsun…? Şimdiden pes mi ediyorsun, El?!” Sonia şaşkınlık ve kafa karışıklığı içinde saygılı konuşmayı bir kenara bıraktı. “Lord Merlin buraya gelene kadar sadece zaman kazanmamız gerekiyor! Sophia, Lord Merlin’e sinyal göndermek için doğa büyüsünü kullandı. BATI kapısındaki 2. Rütbe canavarları yendiği an hemen buraya gelecek. Öyleyse neden—?!”

“Bu şekilde dövüşmeye devam ederseniz, Lord Merlin gelmeden hepiniz öleceksiniz,” dedi Auriel. “İstediğim şey bu değil. Birlikte geçirdiğimiz zaman kısa olsa da hepinizin… yaşamasını ve gülümsemeye devam etmesini istiyorum.”

“Auriel…”

Yufka yürekli Auriel, neredeyse kaybetmek üzere olduğu insani duygularını tam da son anda hatırlamıştı. Bu kadar üzücü, bu kadar acı verici bir şeyi hissetmeyeli uzun zaman olmuştu.

Sonia ve diğerlerine şaşırtıcı derecede yakın hissediyordu kendini; o kadar yakın ki farkında olmadan onları çoktan arkadaşı olarak kabul etmişti.

“Vedalaşmanız bitti mi?” Alloces araya girdi. “Bu saçmalığa ayıracak vaktim yok. Gidiyoruz.”

Auriel sessizce gelecekse Alloces’in diyecek bir şeyi yoktu. Sonia boşu boşuna direnmesin diye son bir vedaya izin vermişti. Auriel’in kolunu yakaladı ve dövüş başlamadan önce kaldırdığı siyah kanatlarını çıkardı. Artık geriye sadece uçup gitmek kalmıştı.

Ya da o öyle sanıyordu.

“Böyle bir dileği kabul etmeyi reddediyorum.”

Sonia yan taraftan fırladı. İnce kılıcına rüzgar büyüsü yükleyerek amansız bir dürtüş savurdu. Kudretli rüzgarın ve delici vuruşun etkisi, atağı boşta kalan sol eliyle engelleyen Alloces’i sarstı.

“Tch. Dövüşme hırsını kaybettin sanıyordum ama hâlâ devam mı ediyorsun? Değerli arkadaşının seni ikna etmek için harcadığı çabayı boşa mı çıkaracaksın?”

“Sana söylemiştim,” diye kenetledi dişlerini Sonia. “Arkadaşlık, ölmek pahasına da olsa korunan bir şeydir.”

“Sonia, neden?!” Auriel yüzü buruşmuş, gözyaşlarının eşiğinde durması için haykırdı. Ancak Sonia hamlesinin devamını getiremeden Alloces’in sol eli karnını delip geçti.

“Gah!”

Refleks icabı bedenini geriye bükerek kalbinin delinmesini engellemişti. Yine de karnında koca bir delik açılmıştı. Bu ölümcül bir yaraydı.

Sonia kılıcını elinden düşürdü ve yere yığıldı. Oluk oluk akan taze kan, toprağı kırmızıya boyadı.

“Sonia… Sonia!” Auriel çığlık attı.

“Ahhh, tüh,” dedi iblis. “Onu öldürdüm. Elçinin gazabını üzerime çekmeyi pek istemiyordum ama… neyse. Nasıl olsa yakında onu da öldüreceğim, bu kadın daha önemli.”

Alloces siyah kanatlarını çırptı. Bedeni havalandı ve Auriel ile birlikte kaçmaya yeltendi—

“Ha?!”

Fakat havalanamadan, birdenbire çakan bir ışık huzmesi Auriel’i tutan kolunu delip geçti. Eli hışımla açıldı.

“Kimdi lan o?!”

Arkasına, ışık huzmesinin geldiği yöne baktı. Orada tek bir adam duruyordu; Auriel’inkiyle aynı gümüş rengi saçlara sahip bir adam.

“Sen…!” Alloces bu yüzü çok iyi hatırlıyordu. Kopan koluna mana akıtan Alloces, gümüş saçlı adama, yani Merlin’e öfkeyle baktı.

Merlin ise bir anlığına yere serilmiş yoldaşlarına baktı ve korkunç bir öfke ifadesine büründü.

“Seni pislik!” diye bağırdı. “Herkese bunu sen yaptın…!”

“Bu iş iyice can sıkıcı olmaya başladı!” diye mırıldandı iblis. “Doğru ya, elçi! Seni de öldürmek istiyordum ama seni kapıya doğru çekmek için özellikle canavarları kullandım! Yine de buraya bu kadar hızlı geldin… Diğer müttefiklerini terk mi ettin?”

“Elbette hayır. Yoldaşımın yolladığı sinyali gördüm ve işlerini hızlıca bitirdim, hepsi bu. Şimdi de seni yeneceğim.”

Merlin’in etrafında ışık küreleri belirdi. Her biri Auriel’inkilerden çok daha büyüktü. Ancak Alloces’in hâlâ kendinden emindi. Merlin’in şu anki haline yenilmeyeceğinden emin bir tavrı vardı. Mana akıttıktan sonra kolu da eski haline dönmüştü.

İblislerin kendilerine has vücut işlevleri vardı. Sadece mana tüketerek eksilen uzuvlarını yenileyebiliyorlardı. Kutsal büyü bedenlerinin parçalarını yakıp yok etse bile, tek yapmaları gereken iyileşmekti.

Bu yüzden Alloces de saldırıya geçti. Kendini ileri fırlatıp Merlin’e doğru atıldı.

“Peki öyle olsun, plan değişti,” dedi iblis. “Seni de burada öldüreceğim!”

“Dene bakalım, iblis.” Merlin üzerine gelen Alloces’e ışık huzmeleri fırlattı.

Fakat Alloces daha hızlıydı. Her bir huzmeden sıyrıldı ve Merlin’in savunmasını yardı. Yumruğunu adama geçirdi. Merlin koluyla engelledi ama darbe beklediğinden çok daha güçlüydü ve onu geriye fırlattı.

“Ha! Havalı bir giriş yaptın ama bir hiçmişsin! Bu çağda elçi diye geçinen şeyin bu olması neredeyse beni ağlatacak.”

Alloces’in az önceki sözleri bir blöften ibaretti. Merlin’in dikkatini dövüşe çekip, fırsatını bulduğu an savaşı kısa kesip kaçmayı amaçlamıştı. Ancak saldırı sırasında Auriel onun tutuşundan sıyrılmış ve Sonia’yı tedavi etmeye gitmişti.

“Hey, kadın,” diye bağırdı. “Sana kim iyileştirmeye başlayabilirsin dedi—?”

“Dövüşmen gereken kişi ben değil miyim?”

Alloces, Auriel’in hareketleri dikkatini çekince ona söylenmeye başlamıştı ki Merlin arkasında belirdi. Bir anlığına mor zincirlerin parçalandığını gördü. Alloces refleks olarak Merlin’in yumruğuna karşı savunma yaptı. Fakat Merlin’in darbesi iblisin beklediğinin çok ötesinde bir güçle çarptı ve bu kez uçup giden taraf Alloces oldu.

▼△▼

“Lord Merlin, Sonia!”

Auriel’in yardım çığlığına doğru döndüm. Auriel’in mevcut mana ve yetenek seviyesiyle Sonia’yı kurtarması imkansızdı. Yüzündeki ifadeden bunu anladım ve hızla Sonia’nın yanına koştum.

“Bu… kötü,” dedim.

“Kanama durmuyor! Lord Merlin, lütfen onu iyileştirmeye yardım edin!”

“Anlaşıldı.” Yine de…”

Az önce fırlatıp attığım iblise doğru baktım. Toz bulutunun içinden iblisin çoktan ayağa kalktığını görebiliyordum.

“Elçi!” diye seslendi. “Aniden güçlendin. Ne tür bir hile yapıyorsun sen?”

“Kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok!” Auriel dişlerini sıktı.

Ama ben sakince Sonia’nın yarasının iyileştiğini hayal ettim. Hemen saldırmıyor oluşu benden çekindiği anlamına geliyordu. Sağ elimi uzattım ve iyileştirme büyüsü yaptım. Üçüncü mührümü serbest bıraktığıma göre mevcut seviyem 3000’di. Muazzam derecede artan Zeka istatistiğimle güçlenen iyileştirme büyüsü, o ölümcül yarayı hızla kapattı.

“İ-İnanılmaz!” dedi Auriel nefesini tutarak. “Karnındaki delik kapanıyor!”

“Yarayı iyileştirdim ama hayatta kalıp kalmayacağından emin değilim,” diye uyardım.

Etrafında bir birikinti oluşturacak kadar çok kan kaybetmişti. İyileştirme büyüsü kaybettiği kan miktarını geri getiremezdi. Bunu yapabilecek bir büyü aramak istiyordum ama hiç vakit yoktu. Tekrar ayağa kalkıp Auriel’e döndüm.

“Üzgünüm ama Sonia ve diğerlerini sana emanet ediyorum. Şu iblisin icabına bakacağım. Auriel, Sophia ve Noise’u da iyileştir.”

“A-Anlaşıldı. Lütfen dikkatli olun, Lord Merlin.”

“Tamamdır. Elimden geleni yapacağım.”

Ona son bir kez nazikçe gülümsedikten sonra öne doğru adım attım. İblis de yavaşça bana doğru yürümeye başladı.

“Ah…” diye homurdandı. “Beni gerçekten tepemden attırıyorsun. Sinirden ağzımın tadı kaçtı resmen. Hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor, bu çok lanet bir durum!”

İblis mana topluyordu. Bedeninden kapkara bir aura fışkırmaya başladı. İnanılmaz derecede meşum görünüyordu.

“Anlıyorum,” diye yanıtladım. “Ne tesadüf. Bu dünyada senin gibi birinin var olduğu fikri benim de canımı sıkıyor.”

Konuşurken bir mührü daha serbest bıraktım. Seviye 3000’lik bir darbe bile ona pek hasar vermemişti. Bu işi daha fazla uzatmaya niyetim yoktu. O iblisi ne pahasına olursa olsun burada yenmeye kararlıydım. Bedenimin derinliklerinden bir kez daha mor zincirler belirdi ve çatırtıyla parçalandı.

Hemen ardından içimi muazzam bir mutlak güç hissi kapladı.

“Hadi bakalım iblis,” dedim. “Bu işi şimdi bitiriyoruz.”

“O benim lafım!” diye bağırdı.

Böylece insan idrakinin ötesindeki bir savaşın perdesi açılmış oldu.

▼△▼

Merlin, Alloces ile birlikte alandan ayrıldıktan sonra Auriel söyleneni yaptı; Sophia ve Noise’u Sonia’nın yanına yatırdı. Sonia ile kıyaslandığında ikisinin de yaraları hafifti. Kemikleri kırılmıştı ama hayati tehlikeleri yoktu.

Onlara iyileştirme büyüsü uygulayan Auriel, yatan Sonia’ya bakıp mırıldandı: “Sonia… Kendi hayatını tehlikeye atma pahasına beni neden korumaya çalıştın? Ben öyle korunmaya değer biri değilim ki…”

“Beni dinlemiyor muydun?” Auriel’in sözlerine karşılık bir ses geldi.

Auriel’in gözleri fal taşı gibi açıldı.

“S-Sonia! U-Uyanmışsın…”

“Daha yeni uyandım,” diye fısıldadı Sonia. “Biri başımda çok gürültü yapıyordu da.”

Doğrulacak gücü yoktu ama en azından konuşabiliyordu. Başını kaldırıp Auriel’e bakarak devam etti: “Bunu bir prenses olduğun için yapmadım. Benzer durumdaki herkesin yardımına koşardım. Değerli küçük kız kardeşim… ya da arkadaşlarımdan biri ölseydi bu beni çok üzerdi.”

“An… anlıyorum…” Demek özel biri değildi. Bilinmeyen bir sebepten ötürü bu durum Auriel’i biraz buruk hissettirdi.

“Neden modun düştü senin?” diye sordu Sonia. “Aksine bu, benim için Sophia ve Noise kadar önemli olduğun anlamına geliyor. Sen de benim arkadaşımsın. Hayatımı bu yüzden riske attım. Hem… seninle bir bakıma benziyoruz, bu yüzden sana karşı bir yakınlık hissediyorum.”

“Ben mi?” Auriel şaşırmıştı. Nalarının benzediğini pek anlayamamıştı.

“Belirli açılardan,” dedi Sonia. “Kişilik ya da görünüş olarak değil de… İçinde bulunduğumuz durumlar benzer hissettiriyor. Bu yüzden bunu açıkça söyleyeceğim.”

Sonia ciddi bir ifadeyle düşüncelerini dile getirdi.

“En azından kendi hayatını nasıl istiyorsan öyle yaşa. Manolya Krallığı’nın prensesi olabilirsin ama sen yine de Auriel’sin. Benim sevmeye başladığım kişi sensin—prenses ya da azize değil. Bu unvanlar umurumda bile değil. Ben sadece arkadaşımın mutlu olmasını istiyorum. Bizzat kendin de aynısını söylemiştin, değil mi?”

“Sonia…”

Bu sözler, Alloces ile olan diyaloğu sırasında uzun süredir unuttuğu duyguları henüz hatırlayan Auriel’i tam kalbinden vurdu. Gözyaşları bir biri ardına süzülmeye başladı—ama üzüntüden değil. Onları durdurmaya çalışsa bile akmaya devam ediyorlardı.

“Ha? Bu çok tuhaf… Kalbim dopdolu hissediyor ama yine de… gözyaşlarım durmuyor…”

“Heh heh… Bunu sana bu dövüş bittikten sonra açıklayacağım. Üzgünüm… biraz uykum geliyor…”

Sonia bu sözlerin ardından bilincini kaybetti. Derin bir uykuya dalarken geriye yumuşak, düzenli nefes sesleri kaldı.

Hâlâ ağlamakta olan Auriel, Sonia’nın uyuyan yüzüne bakıp sessizce mırıldandı: “Benim… ilk ama ilk arkadaşım.”

Bunu yüksek sesle dile getirmek, içini kelimelerle ifade edemeyeceği bir duyguyla doldurdu.

▼△▼

Kutsal büyüyle oluşturduğum ışık küreleri etrafımda süzülüyordu. Küreler karmaşık düzenlerde ışınlar fırlatıyor, yörüngeleri kıvrılıp bükülerek iblisin üzerine çöküyordu.

“Lanet olsun! Sen de ne halt aklısın böyle?!”

İblis adam saldırılarımdan umutsuzca kaçınmaya çalışıyordu ama sadece büyüye odaklanırsa her şeyden sıyrılmasına imkan yoktu.

Nitekim daha şimdiden savunmasını yarıp içeri sızmış durumdaydım.

“Si—!”

“Çok yavaşsın.”

Kutsal büyünün arındırıcı gücüyle harmanlanmış bir tekme hedefini buldu ve iblisin bedenini uçurdu. Bir anda kasaba surlarının ötesinde gözden kayboldu.

Yerden sıçrayarak hemen peşine düştüm.

“Gah! Az öncesine kıyasla… daha da mı güçlendin sen?!”

Kasabanın dışına kadar savrulan iblis kan tükürdü ama sırtından çıkan iki kanadı kullanarak darbenin etkisini hafifletmişti. Havada bedenini döndürerek tekrar duruşunu yakaladı.

Büyüyle ayaklarımın altında bir basamak oluşturup onunla aynı hizada havada asılı kaldım.

“Buralarda seni pataklarken kendimi tutmak zorunda değilim,” diyerek onu bilgilendirdim.

“Tch… Bu çağın elçisinin ezik teki olduğunu sanıyordum ama gücünü saklıyormuşsun!”

“Ben elçi değilim,” diye düzelttim onu. “Ama bize saldırdığına göre siz iblislerin ne tezgahladığını bilmeye hakkım var. Eğer konuşur ve insanlara bir daha asla el kaldırmayacağına yemin edersen, seni sadece yarı ölü edene kadar dövmekle yetinebilirim.”

Doğrusu onu affedemem. Yoldaşlarıma ve kasaba halkına zarar verdi. Onu tam da burada, şu an tamamen ezip yok etmek istiyorum.

Ama yine de sorunları dövüşmeden çözme, diyalog yoluyla ortak bir zemin bulma ihtimalini zorladım. Amaçlarına bağlı olarak iblislerle müzakere etmek bile mümkün olabilirdi.

Sophia, Sonia, Noise—hepsi değişmeye çalışıyordu, bu yüzden ben de onlar gibi, takdir edilesi biri olmak istiyordum.

Bu nedenle iblislerle bile ortak bir nokta bulmaya çalıştım. Fakat…

“Bok konuşurum seninle,” diye tükürdü adam. “Şimdi tam burada geberip gideceksin!”

Olmuyordu işte.

Bu kısacık diyalogdan sonra bile asla bir arada var olamayacağımızı anlamıştım. Görünüşe göre ne yaparsam yapayım arkadaşlarıma benzer biri olamıyordum. Madem öyleydi, ben de mantık dışı gücümü kullanarak onları tehdit eden bu mantıksız kuvveti ezip geçecektim.

İblisten az öncesine kıyasla çok daha büyük bir baskı yayılmaya başladı. Salgıladığı mana miktarı belirgin şekilde artmıştı. İşleri ciddiye almıştı.

“Derin bir nefes verdim,” diye iç çektim. “Anlaşılan müzakereler tıkanmış.”

İblis kanatlarıyla havayı yararak üzerime atıldığında, onu kutsal büyüyle karşıladım. Etrafımda süzülen ışık küreleri tiz, keskin bir uğultu çıkararak ona her yönden kilitlendi.

Sayısız ışını aşikar bir beceriyle atlatan iblis aramızdaki mesafeyi kapattı. Savurduğu yumruk ilk attığından bile daha hızlıydı. Ama kolayca sıyrıldım ve kendi yumruğumla karşılık verdim.

“Guh! Çok güçlü!”

Darbem tam olarak oturmadı. İki koluyla birden engelledi ve acı dolu bir inilti koyuverdi. Büyümle çevrelenmiş olduğum için yapabileceğim saldırı sayısı bakımından ezici bir üstünlüğe sahiptim.

Üç mühür serbest kalmışken fiziksel kabiliyetlerim bile onunkini katbakat aşıyordu. Bu hızla devam edersem onu doğrudan bastırabilirdim. Bir darbe daha sallayıp böğrüne okkalı bir tekme geçirdim.

“Lanet olsun! GAAAAH!”

Tekrar savrulup gidecek gibi duruyordu ama iblis, kanatlarından mana fışkırtarak zorla olduğu yere çakıldı. Yakama yapıştı ve hırsla yüzümü yumruklamaya başladı.

Çaresizce çabalıyordu ama bu bir sivrisinek ısırığı kadar bile canımı yakmıyordu.

Bakışlarımdaki soğukluğu fark eden Alloces öfkeyle tükürdü. “Bu berbat hissettiriyor,” diye soludu. “Midem bulandırıyor.”

“Öyleyse kuyruğunu kıstırıp kaç,” diye tavsiyede bulundum. “Daha fazla dövüşmek ikimiz için de anlamsız.”

“Ha! Hiçbir şeyden haberin yok. İblisler ve elçiler aynı madalyonun iki yüzüdür. Sen ne kadar güçlenirsen, biz de sana ayak uydurmak için o kadar güçleniriz!”

Gözleri çaresizlikle doldu. Yüzünden yavaşça terler süzülmeye başladı.

Haksız da sayılmazdı.

Varını yoğunu ortaya koyduğu o saldırının bana zarar vermeye yeteceğine inanmıştı. Ama ben savunma yapmaya bile tenezzül etmemiştim ve hâlâ tek bir puan dahi hasar almamıştım. Ona, az önce bahsettiği o aynı soğukkanlı ifadeyle dik dik baktım.

“Güçlerimizin denk olması dediğin şey bu mu?” diye sordum. “Güldürme beni.”

Devam etmenin bir anlamı yoktu. Aramızdaki anlaşmazlıkları konuşarak çözemiyorsak, bu iş burada bitmişti. Aşağıdan solar pleksusuna doğru öyle bir aparkat geçirdim ki onu gökyüzüne fırlattım.

“Nngh!”

Bir inilti duydum ve kemiklerin un ufak olduğu hissini aldım. İblis, sanki yerçekimi yokmuşçasına yukarı doğru savruldu, bedeni bulutları bile delip geçti. Bu yükseklikte şok dalgası yeryüzüne ulaşmazdı. Bütün gücümü topladım ve büyümü harekete geçirdim—wyvern’ı yendiğim zamankinden çok daha fazla manayı devasa bir ışık huzmesine dönüştürdüm.

“Bitirelim şu işi,” diye mırıldandım.

Muazzam bir kutsal büyü oluşturmuştum—5000. seviye bir saldırı.

Sıkıyorsa engelle bakalım bunu.

Wyvern savaşında görülenden çok daha büyük bir ışık küresi, minyatür bir güneş gibi ısı saçarak parıldıyordu. Derin bir nefes aldım, bakışlarımı metrelerce yukarıdaki iblise sabitledim ve bitirici ışını ateşledim. Işık devasa bir sütuna dönüşerek iblisi tamamen yuttu.

“Hayır… Hayıııııır!”

Sesi bile ışığın içinde kaybolup gitti. Şok dalgası bulutları dağıttı ve dünya bir anlığına parıltıyla beyaza boyandı. Büyü nihayet tamamen salındığında geriye hiçbir şey kalmamıştı.

Kısa bir an için göğsüme keskin ve tatsız bir şey saplandı. Belki suçluluk duygusuydu ama ben sadece elimden gelen her şeyi yapmıştım. Kendime bunu hatırlatarak bu konunun üzerinde durmamayı seçtim.

Starting on Hard Mode: God Levels, Got Problems

Starting on Hard Mode: God Levels, Got Problems

Puan 6.7
Durum: Devam Ediyor Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2024 Anadil: Japonca
“Yeniden doğdun. Bundan böyle seni özgür bir hayat bekliyor.” Merlin, geçmiş yaşamına dair tüm anıları silinmiş bir hâlde yabancı, yeni bir dünyada uyanır. Şimdi bir prens kadar yakışıklı bir yüze ve tanrısal seviyede statlara sahip olabilir; fakat sözde “özgürlüğünün” bu akılalmaz güçleri yüzünden kısıtlanabileceğini çabucak anlar. Özellikle de elini şöyle bir sallaması toprağı yarabiliyorken ve parmağını hafifçe dokundurması insanları havalara uçuruyorken! Güzel olsalar dahi, bu denklemin en son ihtiyaç duyduğu şey bir dizi kaos dolu yeni yoldaştır. Merlin tüm bu gürültünün ve karmaşanın ortasında huzuru başka nasıl bulabilir ki?

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla