“Kahretsin! Seni her şeye burnunu sokan lanet tanrı!”
Sennion kasabasından uzakta, ormanın derinliklerinde bir adam acımasız bir tekme savurdu. Vuruşu bir ağaca çarparak onu ortadan ikiye ayırdı. Kulakları sağır eden çatırdı ormanda yankılandı ve yakındaki canavarların kaçışmasına neden oldu — öldürme arzusu ve öfkesi işte bu kadar eziciydi.
Onu böylesine bir öfkeye sürükleyen ne olabilirdi?
Bunu anlamak için zamanı biraz geriye sarmamız gerekiyor.
Olay öğleden sonra geç saatlerde gerçekleşmişti.
Adam şans eseri bir haydut grubuyla karşılaşmış ve onlara bir iş vermişti: Sennion kasabasından kutsal bir eseri çalmak. İnsanlardan çaldığı parayı avans olarak vermiş, başarılı bir şekilde döndüklerinde kalanını vaat etmiş ve ardından haydutları yola koymuştu.
Elbette işveren —iblis Alloces— onlara asla gerçekten güvenmemişti; fakat bu kadar önemli bir görevi aşağılık insanlara emanet etmesinin bir sebebi vardı.
Şüphelendiği gibi eser kutsal bir kalıntı çıkarsa, bu sadece emri altındaki canavarlar için değil, Alloces’in kendisi için de bir risk oluştururdu. Kutsal kalıntılar, adlarının hakkını vererek ilahi enerji barındırırdı. Canavar veya iblis gibi kirli bir varlık böyle bir nesneye dokunursa ne olurdu? Cevap basitti. Zayıf bir yaratık, temas ettiği anda yok olurdu.
Bu kalıntılar, büyük şehirlerdeki koruyucu bariyerlerin çekirdeği olarak hizmet edecek kadar güçlüydü. Bir iblis bile ağır hasar alır, dokunduğu anda eti kabarırdı. Daha da kötüsü, sadece birini tutmak bile büyük ihtimalle yeteneklerini zayıflatırdı. İşte bu yüzden Alloces, hırsızlığı insanlara yaptırarak riski en aza indirmeyi seçmişti.
İnsanlar, bir insan kasabasına sorunsuzca sızabilirdi. Bir iblis ise anında dikkat çekerdi; ayrıca şu anda bir bariyer bulunmasa bile bir derebeyi her an yeni bir bariyer kurup onu içeriye hapsedebilirdi. Kaçamadan saldırıya uğramak tam bir baş belası olurdu. Yapabileceğinin en iyisi, haydutların peşinden küçük, uçan hizmetkarlar göndererek onları izlemekti.
En güvenli yöntem buydu. En azından öyle olması gerekiyordu.
Haydutlar kasabaya yaklaşana kadar her şey pürüzsüz gitmişti. Sonra, daha içeri bile giremeden her şey ters gitti. Haydutlar aniden yakındaki sivillere saldırmaya başlamıştı.
“Aptal herifler!”
Hizmetkarlarının gözlerinden olaya tanık olan Alloces, öldürme arzusu alevlenerek dişlerini gıcırdatmıştı. Önünde olsalardı onları oracıkta gebertirdi.
Saldırma nedenleri basitti — açgözlülük.
Muhafızları atlatıp bir ödül uğruna eseri çalmaktansa insanları yakalayıp köle tüccarlarına satmanın daha kolay ve çok daha az riskli olduğuna karar vermişlerdi.
Fakat Alloces’i asıl çileden çıkaran şey, saldırdıkları kişilerden biriydi.
Hizmetkarlarının gözlerinden gördüğü insanların arasında imkansız biri vardı — görmeyi hiç istemediği biri.
Kadınların Merlin diye çağırdığı adamdı bu.
O kapüşonun altından bile Alloces benzerliği fark etmişti. O yüzü asla unutamazdı — yüzyıllar önce iblislerin dünyayı fethetmesine karşı duran o tanrımsı figüre öylesine benziyordu ki.
“Bu da ne?! Elçi ölmüş olmalıydı! Ne kadar canavarca olursa olsun, yaşam süresi bir insanınkinden farklı olmamalıydı! Peki neden…? Neden o lanet olası küçük kasabanın yakınlarında?!”
İmkansızdı. Merlin’e dik dik bakarken kendi kendine böyle söylemişti. Fakat baktıkça durum daha da netleşti.
Yüz hatları eski elçininkinden farklıydı ama saç ve göz rengi kesinkes aynıydı. Alloces bunları asla gözden kaçırmazdı. O elçiyle bizzat savaşmış ve bu yüzden mühürlenmişti.
“Yüzyıllar önce yaşayanın haricinde farklı bir elçi mi doğdu? Kahretsin… Seni her şeye burnunu sokan lanet tanrı!”
İşleri daha da kötüleştiren şey, tuttuğu haydutların yok edilmesiydi. En azından elçinin gücünü gözlemlemeyi ummuştu fakat hizmetkarları muazzam bir sarmaşık saldırısına yakalanmıştı. Görüşleri geri geldiğinde her şey çoktan bitmişti.
Tüm bu olay hüsrandan başka bir şey getirmemişti. Yine de tamamen bir kayıp sayılmazdı.
Elçinin yoldaşlarından biri, elçininkinden çok daha zayıf ama yine de bariz bir ilahi enerji izi yayıyordu. Büyük ihtimalle elinde kutsal bir kalıntı vardı. Mührü kırmanın anahtarı olarak hizmet edebilirdi.
Gözetlemeye devam eden Alloces, çok geçmeden Merlin ve grubunun Sennion’a doğru gittiğini öğrendi.
Mükemmel.
Hem kasabanın ritüel eserini hem de kadının taşıdığı kalıntıyı çalabilirse tek seferde iki ganimeti garantileyebilirdi. Merlin’in müdahale etme riski yüksek olurdu ancak böyle bir fırsat bir daha asla gelmeyebilirdi.
Alloces hemen planlarını gözden geçirdi.
“Sorun elçi,” diye mırıldandı kendi kendine. “İnsanların geri kalanıyla baş etmek yeterince kolay. Ama elçi… Onu tek başıma öldüremem.”
Türlerinin en güçlüsü olduğu söylenen İblis Kralı bile elçiyle karşılıklı bir yok oluşa sürüklenip mühürlenmişti. Eğer bu yenisi de onun kadar güçlüyse, Alloces’in tek başına hiç şansı yoktu. Karşı karşıya geldikleri an ya katledilecek ya da mühürlenecekti.
Geçen sefer müttefikleri vardı ve yine de canını zor kurtarmıştı. Bu sefer ise yalnızdı. Ruhunu bile tek parça tutamayabilirdi.
“Yine de elçiden kaçınıp eseri ve kalıntıyı elde etmek zor olacak… Sonuçta kalıntılardan biri yoldaşının yanında.”
Zorluk açısından bu, sadece eseri çalmanın çok ötesindeydi. En kötü ihtimalle yoldaşın taşıdığı kalıntıdan vazgeçebilirdi ama—
İşte tam o anda aklına bir şey geldi.
Hizmetkarları vasıtasıyla Merlin’den hissettiği büyü gücü, yüzyıllar önce karşılaştığı elçininkinden belirgin şekilde daha azdı.
“Biz yok olduğumuz için elçinin gücü de azalmış olabilir mi?”
İyice düşününce bunun mantıklı bir yanı olduğunu gördü. Elçi yalnızca iblisler ve İblis Kralı dünyayı tehdit eden ezici bir güce sahip olduğunda ortaya çıkmıştı. Eğer Tanrı bu tür tehditlere karşı koymak için elçiler yarattıysa, iblislerin mühürlenmesiyle elçinin eskisi kadar güçlü kalması için hiçbir sebep olamazdı.
Ne de olsa İblis Kralı kadar güçlü bir elçi, huzurlu bir dünyada kendisi bir tehdit haline gelirdi.
“Ya…? Ya o elçi benden daha zayıfsa?” diye geçirdi içinden.
İşler yolunda giderse her iki kalıntıyı da elde edebilir —ve baş belası elçiyi ortadan kaldırabilirdi. Ya da daha da iyisi, onu canlı yakalayıp İblis Kralı’nı diriltmenin anahtarı olarak kullanabilirdi. Bir elçi, herhangi bir sıradan kalıntının çok ötesinde, ilahi enerjiden oluşan bir kütleydi.
İblis Kralı’nı bu şekilde diriltmeyi başarırsa, benzersiz bir şan ve şöhret sadece Alloces’in olurdu.
“Heh… Bu işe yarayabilir. İşe yarayacak! Yeni elçiyi yakalayan kişi ben olacağım!”
İçini derin bir inanç kapladı. Planı aynı anda üç hedefe ulaşacaktı.
“Öyleyse… Sonuçta ben bir iblisim. Ne gerekiyorsa yapacağım.”
Öfkesi yatışan Alloces, yanına toplanmış canavarlara göz gezdirdi. Bir süredir onları Sennion çevresinden topluyordu. Şu Arakne’yi de ele geçirmeyi çok isterdi fakat kontrolü altına alamadan katledilmişti.
Yine de elinde fazlasıyla vardı.
Önce biraz keşif. Dikkatsizliğe yer yoktu.
▼△▼
“Lord Merlin… Bu gerçekten sorun olmayacak mı?”
Hanın yemek salonunda masanın diğer tarafımda oturan Sophia, göz ucuyla pencereden dışarı bakıp duruyordu. Sırtımda bir bakışın baskısını hissedebiliyordum ama bunu görmezden gelip ona umursamaz bir gülümseme kondurdum.
“Hiç dert etme. Güneş ışığının bir oyunudur belki.”
“Gerçeklerden kaçmak bir işe yaramayacak Lord Merlin,” dedi Sonia. “Hanın önünde dikilen kişi kesinlikle Prenses Auriel. Kendinizi hazırlasanız iyi olur.”
“Evet. Haklısın galiba…”
Haklıydı. Pencerenin hemen dışında, arkamdaki sokakta sessizce bekleyen kadın Auriel’di. Birlikte maceraya çıktığımız o ilk günden beri neredeyse her gün hanımızın önünde yatıya kalır gibi nöbet tutuyor, bizi bekliyordu.
Üstelik sabahın köründe. Hiçbir işimizin olmadığı günlerde bile.
“Prenses Auriel bana neden bu kadar taktı ki zaten?” diye söylendim.
“Muhtemelen yakışıklılığın yüzündendir,” diye söze atıldı Noise. “Seni kraliyet başkentine götürene kadar pes etmeyeceğini söylediğini duydum.”
“Ah, ben de duydum onu,” diye ekledi Sophia. “Kulağa çok kararlı geliyordu. Ciddi olduğunu düşünüyorum.”
“Ve şu an da bunu kanıtlıyor zaten…” diye mırıldandım.
Bunu ilk kez duyuyor değildim. Daha ilk gün, kaldığı hanı ziyaret edip döndükten sonra hem Sophia hem de Noise benzer şeyler söylemişti — Auriel’in ciddi olduğunu, her kelimesinde samimi olduğunu ve kararlılığının sarsılmaz olduğunu anlatmışlardı.
Ve işte şimdi her gün beni görmeye geliyordu. Bu noktada azmine hayran mı olsam yoksa bundan endişe mi duysam bilemiyordum. Yine de garip bir şekilde sadece benim için gelmiyordu.
Vakti olduğu günlerde hep birlikte dışarı çıkardık. Sophia ve Noise ile birlikte güldüğünü gördüğümde tıpkı sıradan bir kız gibi görünüyordu. Belki de bu, kraliyet görevleri dışındaki o azıcık boş vaktinin tadını çıkarma şekliydi.
Yine de… O ayrı şeydi, bu ayrı.
Her sabah kahvaltı sırasında arkamda bir baskı hissediyordum. Ne buluyordu bu kadar ilgi çekici bilmiyordum ama Auriel biz dışarı çıkana kadar öylece durur, kımıldamadan bize dik dik bakardı.
Dün yabancı birilerinin ona asıldığını gördüğümde kanım donmuştu. Yardım etmek için koşup gitmiştim, o ise başına gelenleri çoktan unutmuş gibi bana ışıl ışıl gülümsemişti. Çok fazla dikkat çekiyordu. Cübbe ve kapüşon taksa bile o soylu havayı gizleyemiyordu. Belki de prenseslere özgü duruşundandı. Ya da belki de göğüslerinin cübbesini zorlama şeklindendi. Dürüst olmak gerekirse ikisi de olabilirdi.
“Eee, ne yapacaksın?” diye sordu Sonia. “Görmezden gelip başka bir yere mi gitsek?”
“Saçmalama,” diye karşılık verdim. “Ona o kadar soğuk davranamam.”
İşin doğrusu, her karşılaştığımızda —yani her gün— Auriel bizi kendi kaldığı hana davet ediyordu.
Orada bir kez bulunmuştum. Saçma sapan lükstü. Görünüşe göre Sennion’da sadece soylulara ve zenginlere hizmet veren tek han orasıydı. Hatta Sophia ve Noise’in övüp bitiremediği banyoyu deneme fırsatım bile olmuştu. Tam anlamıyla… harikaydı.
Dürüst olmak gerekirse bu dünyaya reenkarnasyon geçirdiğimden beri girdiğim ilk adamakıllı banyoydu. Çektiğim bütün zorlukları yıkayıp götürmüştü. Kısacası katıksız bir huzurdu.
Ve Sophia, Sonia ile Noise o zamandan beri defalarca gitmişlerdi. Ona borçlu sayılırdık.
Nezaketinin hesaplı bir hamle olduğunu öğrensem şaşırırdım ama öyle olsa bile bundan faydalandığımız gerçeği değişmiyordu. Ben de bunu öylece görmezden gelebilecek bir adam değildim.
Hem kızlara karşı öteden beri yumuşak karnım vardı. Japonya’dayken babaannem kadınlara iyi davranmamı söylerdi. Yüzünü, hatta gerçekten babaannem mi yoksa sadece tanıdığım yaşlı bir kadın mı olduğunu bile hatırlayamıyordum ama… nasihat aklıma kazınmıştı.
Durum ne olursa olsun, Auriel bir prensesti. Her anlamda benden üst mevkideydi.
“O zaman onunla yüzleşmekten başka çaren yok sanırım,” diye iç çekti Sonia. “Yine de… Güvenliğinin bütün bunlara göz yumması normal mi? Yanında koruma taşımasının ne anlamı var ki o zaman?”
Haksız sayılmazdı. Auriel ne zaman bizi görmeye gelse korumalarını arkasında bırakıyordu. Bir prensesin böyle yapması gerçekten uygun muydu?
“Bence yakındalar,” dedi Noise havayı koklayarak. “Kokularını her zaman alabiliyorum.”
“Ah, doğru ya! Tabii ki alırsın. Yarı insanların duyuları gerçekten çok keskin,” dedim.
“Heh heh! O kadar da abartılacak bir şey değil!” Dolgun göğüslerini gururla öne çıkardı ve yakındaki birkaç erkeğin bakışlarını üzerine çekti.
Hey. Dik dik bakmayın… Yine de ne düşündüğünüzü gayet iyi anlıyorum.
“Korumaları etraftaysa onu kendi haline bırakmamızda bir sakınca yok demektir, değil mi?” diye fikir belirtti Sonia.
“İşi şansa bırakmasak daha iyi,” dedim. “Gidip onunla buluşalım. Belli ki bekliyordu.”
“Dürüst olmak gerekirse… Ne kadar yufka yüreklisin Merlin.”
“Öyle miyim? Ama… aramızda ondan gerçekten nefret eden biri yok, değil mi?”
Buradaki tek yumuşak kalpli ben değildim. Sophia, Noise, hatta Sonia—sadece yüz ifadelerinden bile bunu anlayabilirdiniz.
“Ş-Şey… Yalan değil…” diye mırıldandı Sonia, kızararak başını başka yöne çevirdi.
Çok tatlı! Akıllılık edip bu düşüncemi kendime sakladım. Sesli söyleseydim kesin kızardı.
“Ben de seviyorum onu!” dedi Sophia. “Nazik, kibar… Bana sizi hatırlatıyor Lord Merlin.”
“Ben de çok seviyorum!” diye bağırdı Noise. “Bana bir sürü yiyecek veriyor!”
Bir dakika ya. Bildiğin yemekle güvenini kazanmıyor mu? Sokak kedisi gibi?
Auriel’in şimdiye kadar Noise’e kaç kez yemek verdiğini sorma isteğiyle doldum. Aşırı beslemek kızı şişmanlatacak sadece.
“Neyse,” dedim boğazımı temizleyerek. “Onu görmezden gelmek olmaz. Hem dürüst olmak gerekirse… etrafta olması eğlenceli.”
Bir şekilde çoktan grubumuzun bir parçası olmuştu bile. Özellikle Sophia ve Noise ile acayip iyi kaynaşmıştı. Şimdi onu uzaklaştırmaya çalışmak sadece herkesi üzerdi. Bunu istemiyordum.
Bu yüzden kahvaltımızı bitirir bitirmez dışarı çıktık. Dışarı adım attığımız anda kasabanın canlı sesleri etrafımızı sarıverdi. Etrafa bakındığımda bir şeylerin değiştiğini fark ettim. Bütün Sennion kasabası bayram havasına girmeye başlıyordu.
Binaların arasına ipler gerilmiş, üzerlerine çiçekler ve garip desenli renkli kumaş parçaları asılmıştı. Kasabayı neşelendirmek için yapılmış süslemelerdi bunlar. Muhtemelen özel bir anlamları yoktu ama pembe, sarı ve diğer canlı renklerin kullanımı sayesinde cadde cıvıl cıvıl görünüyordu.
Önceki hayatımda sıkça gittiğim, festivaller için kağıtlar, pankartlar ve tabelalarla süslenen o eski taşra çarşısını hatırlattı bana. İçimi hafif bir özlem kapladı. O çarşının nerede olduğu ya da adının ne olduğu gibi daha ince ayrıntıları hatırlayamıyordum. Tek bildiğim, bu anının beni hüzünlü bir melankoliyle baş başa bıraktığıydı.
Daha yakından bakınca, cadde boyunca sıralanan dükkanların havasının da hafifçe değiştiğini fark ettim. Bayram süslerini ortaya çıkaran sadece kasabanın kendisi değildi. Dükkanlar ve hatta insanlar bile giderek her zamankinden farklı bir görünüme bürünüyordu. Belki de festival yaklaştığı için hazırlıklar nihayet doruk noktasına ulaşıyordu. Bende uyandırdığı his buydu.
Hanın önündeki kasaba manzarasını öylesine seyredip tüm bunları sindirirken, Auriel aniden kalabalığın arasından sıyrılıp bize doğru koştu. Yaklaştıkça gülümsemesi daha da parlıyordu. Ve böylece, onu görmezden gelmek tamamen imkansız hale geldi.
Yüzümde karşılık veren bir gülümseme belirdi. Selam vermek için elimi kaldırdım.
“Günaydın El.”
“Günaydın Lord Merlin.”
Ona karşı resmi hitapları bırakmaya alışmıştım, ki bunu bana neredeyse zorla kabul ettirmişti. Resmi ortamlar dışında bunun sorun olmadığını iddia ediyordu. İronik bir şekilde, kendisi bize karşı hâlâ kibar bir dil kullanıyordu. Görünüşe göre o “farklı” bir durumdu. Dürüst olmak gerekirse haksızlıktı.
Yine de… Umursamadım. Böylesi daha kolaydı. Samimi bir dille konuşurken çok daha rahattım.
“Eee, bugün planlarınız neler?” diye sordu.
“Macera Loncası’na uğramayı düşünüyorum,” dedim. “Birkaç gündür gitmedik, yeni görevler gelmiş olabilir.”
“Anlaşıldı. Ben de size eşlik edebilir miyim?” Başını hafifçe yana eğip gözlerinin içiyle bana baktı.
O bakış… Vicdanıma tır gibi çarptı. Sinirlensem mi yoksa sevinsem mi bilemedim. Çok fazla tatlı!
İçimdeki karmaşık duyguların kapışmasına izin vererek sakin bir gülümseme takındım. “Tabii ki. Sen etraftayken herkes mutlu oluyor, ayrıca dövüşlerde de büyük bir desteksin. Aramızda olmandan memnuniyet duyarız.”
“Teşekkür ederim! Yük olmamak için elimden geleni yapacağım.”
“Asla yük olmazsın,” dedi Sophia duraksamadan.
“Aynen öyle,” diye ekledi Noise. “Şifa büyün süper güvenilir bir kere!”
Hiç tereddüt etmeden onu savunmaya atılmışlardı. Gerçekten de epey yakınlaşmışlardı.
“Anlaştık o zaman,” diye bildirdim. “Loncaya geçelim.”
“Tamam!”
Herkes bir ağızdan onayladı ve etrafımızdaki havada süzülen sokak tezgahlarının yemek kokuları eşliğinde birlikte yola koyulduk.
“Ah, bu arada,” dedim. “Sana sormak istediğim bir şey vardı El.”
“Bana mı?”
“Evet. Son zamanlarda bizi kendi kaldığın handa epey ağırlıyorsun… ben de karşılığını ödememizin bir yolu var mı diye merak ediyordum.”
“Karşılığını ödemek mi? Aksine, ben hepinize yük oluyorum. Hanı kullanmanıza izin vermek, size olan borcumu ödeme şeklim.”
“Yine de bize yiyecek falan verip duruyorsun, değil mi? Noise?”
“Eek!” Kendini ihbar eden taraf kendisi olmasına rağmen, Noise neredeyse korkudan yerinden fırlayacaktı. “B-Yemekle rüşvet almıyorum ki…”
“Rüşvet alan biri tam olarak böyle söylerdi,” diye belirttim.
“Hayııır!”
Yürürken yüzünden neredeyse bir milyon farklı ifade gelip geçti. Dürüst olmak gerekirse izlemesi eğlenceliydi. Auriel onu kurtarmak için araya girdi.
“Sizi temin ederim, niyetim bu değildi,” dedi Auriel nazikçe. “Sadece kendimin bitiremediği yiyecekleri paylaşıyorum. İsraftan nefret ederim.”
“Mantıklı.” Kötü bir bahane sayılmazdı. Ama mesele bu değildi. “Şimdilik bunu bir kenara bırakalım o zaman. Bütün bu yemeklerden midesi falan bozulmadığı sürece, onu ‘rüşvetle beslemene’ bir itirazım yok. Sadece yaptığın her şey için sana minnettar olduğumuzu söylemek istedim. Bu yüzden… teşekkür etmek için bir şey yapmamıza izin ver.”
“Lort Merlin…”
Biraz ısrarcı olduğumun farkındaydım. Auriel adına üzülüyordum ama borçlu kalmaktan hiç hoşlanmazdım. Bir insanın az da olsa karşılığını vermek istemesi gayet doğaldı. Elbette yapabileceklerim oldukça sınırlıydı.
“O zaman benimle krallık başkentine gelin!” diye rica etti Auriel.
“Korkarım bunu reddetmek zorundayım.”
“Neden beni bu kadar kibarca reddediyorsunuz?!”
Basit bir teşekkür sayılmak için bu fazla büyük bir istekti. Cidden, bir anlığına gardımı düşürsem hemen konuyu buraya getiriyordu…
Benim teklif etmek istediğim şey, bu kasabada gerçekten yapabileceğimiz bir şeydi. Ona bir hediye almak mantıksızdı çünkü istediği her şeyi zaten kendisi alabiliyordu. Düşününce, bu da neyin borç ödeme sayılacağını bulmayı zorlaştırıyordu.
“Hmm… O zaman gerçekten aklıma bir şey gelmiyor,” dedi.
“Evet, tahmin edebiliyorum. Sen olduğun düşünülürse El, zaten istediğin her şeyi kendi başına elde edebilirsin.”
“Aslında…” dedi aniden. “Benim için bir eşyaya savunma büyüsü efsunlamaya razı olur muydunuz?”
“Savunma büyüsü mü?” Bu yeni bir şeydi. Kafamı yana eğdim, Auriel ise açıklamadan önce hafifçe başını salladı.
“Manayı herhangi bir elemente dönüştürmeden, olduğu gibi açığa çıkararak bir nevi kalkana dönüştüren bir büyüdür. Fiziksel saldırıları durdurmaz ama büyüden yapılmış saldırıları saptırabilir.”
“Hım. Demek büyüye özel bir savunma. Bu oldukça ilgi çekici.”
Madem bu kadar kullanışlı bir şey vardı, en başından bilmek güzel olurdu Tanrım.
Yine de geriye dönüp düşününce, şimdiye kadar dövüştüğüm düşmanların hiçbiri büyü kullanmamıştı. Merak ediyordum da, Arachne’nin ağlarına karşı işe yarar mıydı acaba? Onlar da manayla harmanlanmıştı, değil mi? Mana tabanlı saldırıları püskürtebiliyorsa, belki de…
Sormadığın için bilgiyi gereksiz görüp sakladım.
Sessiz sitemime karşılık Tanrı’dan gelen bir mesaj belirdi karşımda.
Teknik olarak doğruydu ama yine de… Esneklikten ne kadar da uzak.
“Demek bundan haberiniz yoktu, Lort Merlin,” dedi Auriel. “İlahi bir elçi olarak savunma büyüsüne güvenmeye ihtiyacınız olmadığını varsaymıştım.”
“Yok, hayır, mesele o değil. Ben sadece… bana hiç öğretilmedi.”
Çünkü ben ilahi bir elçi değilim!
“O halde size ben öğreteyim mi? Savunma büyüsü oldukça basittir. Sadece çok fazla mana tüketir.”
“Senin için sorun olmaz mı?” Eğer nadir bir şeyse oldukça değerli olabilirdi. Daha yeni tanıştığı birine böyle uluorta öğretmek gerçekten sorun değil miydi?
Şüphelerime karşılık Auriel en ufak bir tereddüt göstermeden cevap verdi. “Hiç sorun değil. Büyücülerin çoğu savunma büyüsünü bilir. Diğerlerinin de bildiğine eminim.”
Arkama, Sophia, Sonia ve Noise’a doğru bir bakış attı. Üçü de başıyla onayladı.
“Ben biliyorum ama büyüde kötü olduğum için kullanamıyorum,” dedi Noise kederli bir edayla.
“Olduğunu biliyorum ama nasıl kullanılacağını bilmiyorum,” dedi Sophia.
“Ben kullanabiliyorum,” diye ekledi Sonia. “Ama mana rezervim bayağı düşük, o yüzden kaçınmayı tercih ediyorum.”
Vay canına. Gerçekten de hepsi biliyordu.
Sophia dönüp Sonia’ya baktı bile. “Ben de öğrenmek istiyorum sanki. Bana öğretmenin vakti geldi belki de, abla?”
Eğer durum buysa, bunu öğrenmem Auriel’i hiçbir şekilde zarara sokmazdı.
“O zaman teklifini kabul ediyorum. Teşekkürler, Auriel.”
“Lafı bile olmaz,” dedi. “Bunu efsunlama için bir teşekkür olarak görün.”
“Doğru ya! Efsunlama. Bir eşyaya savunma büyüsü efsunlanmasını istediğini söylemiştin, değil mi? Neden özellikle o?”
“Savunma büyüsü olması şart değil. Önemli olan sizin tarafınızdan efsunlanmış bir şey olması, Lort Merlin.”
“Sözde bir elçi olmam yüzünden olmadığını ummak isterdim…”
“Şey, Tanrı’nın bir elçisi olduğunuz için zaten.”
Umutlarım bir saniyeden kısa bir sürede suya düştü.
“Evet. Tahmin etmeliydim…” diye mırıldandım.
Bir prenses olarak, teçhizatına savunma büyüsü efsunlatacak birini zaten kolayca bulabilirdi. Benden özellikle böyle bir şey istemesinin tek sebebi şu “yüce ilahi elçi” mevzusuydu. Aksi takdirde, onun için zaman kaybından başka bir şey olmazdı.
“Pekala, madem bana zaten öğreteceksin, o zaman savunma büyüsü efsunlamasıyla devam edeyim. Ne efsunlamamı istersin?”
Efsun büyüsü bir hedef gerektiriyordu; canlı bir varlık değil, bir eşya. Aksesuarlar biçilmiş kaftandı ama kalitesi çok düşükse efsunlama başarısız olabilirdi. Öte yandan, fazla değerli bir şey kullanıp onu kırmak da tam bir felaket olurdu.
Bu yüzden elinde uygun bir şey olup olmadığını sordum.
Auriel bir an düşündü, sonra yakasının altına uzanıp haç şeklinde bir kolye çıkardı.
“Buna ne dersiniz?” diye sordu. “Efsunlamaya dayanabilmesi gerekir.”
“Bu kolye mi?” Kolyeyi elinden aldım.
“Tanrı’ya yakınlıklarının bir kanıtı olarak üst düzey din adamlarına verilir,” diye açıkladı. “Şekli ilahi makamı temsil eder. Sadece onu tutmanın bile kutsal güçle kötülükleri uzak tuttuğu söylenir.”
“Hım.” Değerlendirme Büyüsü kullandım ama pek de özel bir yanı yoktu. Göze çarpan tek bir şeyi varsa, o da malzemesiydi. Tıpkı Sonia’nın silahı gibi orikalkumdan yapılmıştı. Efsunlama için fazlasıyla dayanıklıydı elbette, ama kötülükleri uzak tutmak mı? Bunun için yeterince mucizevi hissettirmiyordu. Eski dünyamdaki şüpheli tarikatların sattığı o şüpheli çömlekler ya da taşlar gibi değil ya… değil mi?
“Çok güzel…” diye mırıldandı Sophia, elimdeki kolyeye dik dik bakarak.
“İster misin?” diye teklif etti Auriel öylesine bir edayla.
“N-Ne?! Asla kabul edemem! Ursula Yolu için önemli bir şey, değil mi?”
“Hihihi,” diye kıkırdadı Auriel. “Sadece şaka yapıyordum.”
Hafifçe güldü ama içimden hafif bir ürperti geçti. Bir kilise görevlisinin şakasını yapacağı bir şey mi bu gerçekten? Özellikle de azize olarak görülen birinin?
Ursula Yolu’ndan kimsenin etrafta olmaması iyi bir şeydi. Düşüp bayılırlardı herhalde.
“Ş-Şey, bu işe yarayacak gibi görünüyor, o yüzden… gidip savunma büyüsü eklemeyi deneyelim—” Kendimi tuhaf hissederek, konuyu tekrar asıl meseleye getirip ortamı yumuşatmaya çalıştım ama cümleme başladığım gibi kaldım. Doğru ya. Önce savunma büyüsünü öğrenmem gerekiyordu.
Auriel elbette hatamı hemen fark etti.
“Burada olmaz,” diye uyardı beni. “İnsanlar görür. Hem henüz size öğretmedim. Kasabanın dışında yapalım.”
Ucuz atlattık! Neredeyse işlek bir caddenin ortasında hünerlerimi sergileyecektim…
Hem evet, bir prensesin kıymetli eşyasına henüz bilmediğim bir büyüyle dikkatsizce efsun yapmak mı? Bu tam bir felaket olurdu. Ayrıca haklıydı. Bu kadar kalabalık bir yerde yapmak kesinlikle dikkat çekerdi.
“Doğru, doğru. Benim hatam. Biraz acele ettim.” Alaycı bir gülüş koyuverip kolyeyi ona geri uzattım.
Sohbet ede ede Maceracılar Loncası’na doğru ilerledik ve kalan görev ilanlarını inceledik. En sonunda yakınlardaki bir köy tarafından verilen bir görev bulduk: bölgedeki canavarları araştırmak ve bulunurlarsa etkisiz hale getirmek. Halledebilirdik elbette ama zaman alıcıydı ve ödülü de pek iyi sayılmazdı.
Yine de görev ilanları azaldığı için seçici davranacak lüksümüz yoktu. Görevi almaya karar verdik.
▼△▼
Maceracılar Loncası’nda görevi kabul ettikten sonra Sennion’dan ayrıldık.
Kapıdan geçip ormanın içine doğru iyi kötü bir yarım saat yürüdükten sonra dar bir nehre rastladık. Yakındaki ağaçların birçoğu kesilmişti, bu da burayı dinlenmek için mükemmel, açık bir alan haline getiriyordu.
İşe koyulmadan önce yapılması gerekeni halletmeye karar verdik; yani savunma büyüsü dersi ve ardından Auriel’in eşyasını efsunlama.
“Ne kadar güzel bir manzara,” diye hayranlıkla mırıldandı Auriel. “Başka bir maceracı veya bir canavar yaklaşırsa hemen fark ederiz.”
“Yani efsun yapmak ve savunma büyüsü pratik etmek için biçilmiş kaftan,” dedim.
“Evet. Savunma büyüsüyle başlayalım mı?”
Gözcülük görevini Sophia ve diğerlerine bırakıp Auriel’in dersini dinlemeye hazırlandım. Ciddi bir ifadeye büründü ve her zamanki nazik sesiyle açıklamaya başladı.
“Savunma büyüsü tam olarak adının hissettirdiği şeydir; diğer manaları engellemek için manayı kalkan gibi yayan bir büyü. Önce size gösterirsem daha hızlı olur. Sizin gibi biri için, Lort Merlin, bizzat görmenin anlamanın en kolay yolu olacağını tahmin ediyorum.”
Konuşurken Auriel iki elini de öne doğru uzattı ve manasını yönlendirdi. Avuçlarının biraz ötesinde mana dışarı doğru aktı ve şekil alarak dikdörtgen bir kalkan oluşturdu.
Yarısaydam bir cam levha gibi ilk bakışta kırılgan görünüyordu ama içindeki mana yoğunluğu inanılmazdı. Muazzam miktarda mana tükettiğini anında anlayabiliyordum.
“Savunma büyüsü budur,” dedi Auriel. “Bazı insanlar buna büyü bariyeri de der.”
“Anladım. Evet, bunu bir kez görünce anlamak kesinlikle daha kolay oluyor.”
Şimdi Sophia, Sonia ve Noise’un en azından neden bundan haberdar olduklarını anlamıştım. Büyü gerçekten de basitti. Sadece manayı salıyor, onu kalkan veya duvar gibi bir şeye dönüştürüyor ve kontrolünü sürdürüyordun. Gözde canlandırması kolaydı, muhtemelen element dönüştürmekten bile daha basitti.
Onu taklit etmeyi denedim, iki elimi de öne uzatarak az önce oluşturduğu savunma büyüsünün birebir aynısını düşledim. İçimden oldukça büyük miktarda mana dışarı aktı. Sadece hissiyatıma dayanarak söylersem, canavarlara karşı normalde kullandığım kutsal büyülerden bile daha fazla mana harcıyordu.
Derken, benim de önümde yarısaydam dikdörtgen bir kalkan belirdi ve mana dengelendi.
Büyü kusursuz bir şekilde işlemişti.
“Sizden de bekleneceği üzere, Lort Merlin,” dedi Auriel nefesini tutarak. “İlk denemede başarılı olmak…”
“Tek yapman gereken manayı kontrol etmek olunca çocuk oyuncağı gibi kalıyor,” dedim. “Gerçi evet, bayağı mana tüketiyor tabii.”
“Evet. En büyük dezavantajı mana maliyeti. Ben bile sadece birkaç kez yapabiliyorum.”
“Yani zamanlamanın hayati önem taşıdığı büyülerden.”
Zaten en başta sadece büyüyü engelliyordu, bu yüzden çoğunlukla fiziksel saldırılara dayanan canavarlara karşı neredeyse işe yaramazdı. Bende o kadar çok mana vardı ki bunu on kez üst üste kullanmak bile muhtemelen sorun olmazdı ama doğuştan gelen fiziksel dayanıklılığım zaten aşırı güçlüydü. Sonuçta bunu kullanmak için pek fazla fırsatım olmayabilirdi.
“Bildiğiniz sürece her büyü bir gün işe yarayabilir,” dedi Auriel bana.
“Doğru söze ne denir. Teşekkürler, Auriel. Biraz daha güçlenmişim gibi hissediyorum.”
“Sadece yardımcı olabildiğim için mutluyum, Lort Merlin.” Auriel sessizce kıkırdadı.
“Pekala, sırada efsunlama var o zaman,” dedim. “Sadece savunma büyüsü eklemekse, sanırım bunu hemen yapabilirim.”
“Lütfen kendinizi fazla zorlamayın,” diye uyardı Auriel. “Efsun büyüsü ile savunma büyüsü birleştiğinde oldukça fazla mana tüketecektir. Üstelik savunma büyüsünü zaten bir kez kullandınız…”
“Sorun değil, gerçekten. Çoğu insandan daha fazla manam var.”
Gümüş haç kolyeyi Auriel’den tekrar ödünç aldım ve zihnimi önümdeki eşyaya odakladım. Ardından efsun büyümü aktifleştirdim.
Soluk bir ışık kolyeyi sardı. Zihnimde az önce oluşturduğum savunma büyüsünün imgesini alıp gümüş haça gömdüm. Aktifleştiğinde alacağı şekli, açılacağı yönü, hatta aktifleşme zamanlamasını bile dikkatle düşleyip hepsini büyünün içine akıttım.
Bir an sonra ışık soldu. Efsunlama tamamlanmıştı.
Şimdi tek kalan, kolyenin sahibi olan Auriel’in kolyeye kendi manasını aktarması ve büyüyü aktifleştirmesiydi.
Sophia ve diğerlerinin silahlarına yaptığım pasif efsunların aksine, bu elle tetiklenen türden bir efsundu; yani etkinin ortaya çıkması için kullanıcının mana sağlaması gerekiyordu. Büyüyü normal şekilde yapmaktan daha verimliydi ama etkisi özgürce değiştirilemediği için, kullanıcı bu büyüyü zaten kendisi yapabiliyorsa daha az esnekti.
Efsunlamanın işe yaramaz çıkması can sıkıcı olurdu, ben de olaya biraz daha kafa yordum: Büyü tek bir büyük, ince bariyer üreterek aktifleşecek, ardından bu bariyeri anında katmanlara ayırıp üst üste bindirecek ve böylece tek bir noktaya odaklanan saldırılara karşı daha güçlü olacaktı.
Bu sayede, kullanıcı tek bir ince bariyer üretecek kadar manaya sahip olduğu sürece, ortaya çıkan kalkan doğrudan kalın bir kalkan bloğu oluşturmaktan çok daha sağlam olacaktı. Gerçek bir dövüş anında—en azından benim için—böyle bir şeyi pat diye yapmak zor olurdu, bu yüzden efsunlama kesinlikle bir gün işe yarayacaktı.
Normalde efsunlar birine kendisinin yapamadığı bir büyüyü kullanma imkanı sağlamak için kullanılırdı ama anlaşılan Auriel’de zaten bu tarz saldırı büyüleri efsunları vardı, yani bu daha çok bir bonus gibiydi. Net bir avantajı varsa, o da benim Mana istatistiğimin onunkinden çok daha yüksek olmasıydı. Bu durum mana tüketimini artıracaktı ama çok daha güçlü bir savunma büyüsü açmasını sağlamalıydı.
Kolyeyi Auriel’e geri uzattım.
“İşte. Bitti.”
“Çok teşekkür ederim, Lort Merlin. Bunu bir ulusal aile yadigarı gibi saklayacağım.”
“Lütfen yapma!”
Şöyle öylesine uyduruverdiğim bir şey Magnolia Krallığı’nın hazinesine dönüşürse, bunu her duyduğumda utancımdan ölürdüm. Kulağa ne kadar etkileyici gelirse gelsin, nihayetinde acemice yapılmış kaba bir efsundan ibaretti. Gerçek bir zanaatkar görse, ne kadar baştan savma olduğuna gülerdi bile.
“Sadece bir aceminin elinden çıktı…” diye yalvardım. “Lütfen beni rezil etme.”
“Bir kez test etmemde bir sakınca var mı?” diye sordu Auriel.
“Elbette, ama…”
Anlaşılan performansını test etmek istiyordu. Mantıklıydı. Benim dışımda kimse efsunun gerçekten işe yarayıp yaramadığından emin olamazdı. Bu savunma büyüsü efsunlamadaki ilk denemem olduğu için ben de sonuçları görmek istiyordum ama bir yanım da hiç aktifleşmeyeceğinden ölesiye korkuyordu.
Ben gergince izlerken, Auriel kolyeye mana aktardı. Ve bir sonraki an, tam da planlandığı gibi, önünde ince bir bariyer açıldı, parçalara ayrıldı ve üst üste binerek tek bir büyük kalkana dönüştü. Önden bir büyü saldırısı gelse, kalkan Auriel’in sağında ve solunda duran kişileri ve arkasındaki herkesi kolayca koruyabilecek kadar büyüktü.
Tam planladığım gibi çıkmasına içten içe bayılmıştım. Ama nedense Auriel öylece bakakalmıştı. “B-Bu savunma büyüsü neredeyse hiç mana tüketmedi… Bu boyut da neyin nesi böyle? Ve bu hareket karmaşıklığı…?”
“Beğenmediğin bir şey mi oldu?” diye sordum.
İçimde kötü bir his vardı. Tepkisi kesinlikle normal değildi. Sadece biraz şaşırmakla kalmamıştı; resmen sarsılmıştı. Dozunu kaçırmış mıydım? Belki de günlük kullanım için fazla gösterişli yapmıştım…
Neredeyse köpürüp “Değerli kolyemle nasıl böyle oynarsın?!” diye bağıracak mıydı acaba?
“Kısmen tahmin etmiştim ama henüz yeni öğrendiğiniz bir büyüyle bu kadar yüksek bir performansı böyle zahmetsizce elde etmek…” diye mırıldandı, Sophia ve diğerlerine dik dik bakarak. “Diğer efsunlarınız da bu seviyedeyse…”
Ben orada dikilmiş giderek daha da huzursuzlaşırken, Auriel kendi kendine mırıldanmaya devam etti.
“Auriel? Benim efsunuma ne oldu ki?”
“Şey… Tanrı’nın bir elçisi olduğunuz için, Lort Merlin, efsunlarınızın olağanüstü olacağını varsaymıştım. Ama bu onun da ötesinde. Dürüst olmak gerekirse… bu yeni bir endişeyi doğuruyor.”
“Elçi değilim ama… ne endişesi?”
“Lütfen önce efsun büyüsünü açıklamama izin verin,” dedi. “Bu tür efsunlarda, hem gömülen büyünün hem de efsun büyüsünün kendisinin yetkinliği birbiriyle yakından bağlantılıdır. Bir kimse savunma büyüsünde ustalaşmış olsa bile, efsunlama becerisi yetersizse büyünün gücünün büyük bir kısmı heba olur.”
“Ama bir zanaatkar için her ikisinde de iyi olmak normal değil midir?” diye sordum. “Cücelerin efsun büyüsünde uzmanlaşmış olması gerekmiyor mu?”
“Hayır. Efsun büyüsünde yetenekli olanlar arasında bile, savunma büyüsünde aynı derecede yetenekli olan çok az kişi vardır. Ülkedeki en iyi zanaatkarlar arasında bile savunma büyülerinin ortalama düzeyde kalması hiç de sıra dışı bir durum değildir.”
Ha.
Birine zanaatkar deniyorsa, her şeyde tepeden tırnağa ustalaşmıştır diye düşünmüştüm.
“Sırf bu tür durumlar yüzünden büyülü efsunlama zor bir iş kabul edilir,” diye devam etti Auriel. “Bunu bu kadar zahmetsizce gerçekleştirmeniz bile son derece olağanüstü, Lort Merlin. Kısacası, sadece efsun büyünüz bile şimdiden birinci sınıf. Üstelik böylesine karmaşık ve ince ayarlı işleyen bir savunma büyüsü, seçkinler arasında bile olağanüstü kabul edilirdi.”
Beni övmeye doyamıyordu ama o övdükçe benim içime daha da fenalık basıyordu. Mana istatistiğim aşırı yüksek olduğu için büyülerimin her zaman saçma sapan güçlü çıktığı bir gerçekti. Hatta düşük özellikli bir şey yapmak benim için daha zordu.
“Açık konuşmak gerekirse, az önce yaptığınız efsunlama anormal bir seviyede,” dedi Auriel. “Sahip olduğum eşyalar krallığın en iyi zanaatkarı tarafından yapıldı, yine de sadece kısa bir süreliğine basit bir bariyer oluşturabiliyorlar ve aktifleştirme maliyetleri yüksek. Bunun kulaktan kulağa yayıldığını bir düşünsenize…”
Sözünü bitirmesini beklerken sırtımdan soğuk terler boşanıyordu.
Derken Auriel son derece ciddi bir ifadeyle bana baktı ve “Bütün dünya sizin için savaşa tutuşabilir, Lort Merlin,” dedi.
“S-Savaş mı…?”
Muhabbetin boyutu bir anda kontrolden çıkıp devasa bir hal almıştı ve ben ne diyeceğimi bilemiyordum.
Ama Auriel hiç de şaka yapıyor gibi durmuyordu.
“Hadi ama, altı üstü acemice yapılmış bir savunma efsunu,” demeye çalıştım. “Kimseyi daha güçlü kıldığı falan yok. Bu kadarı fazla abartı.”
“Hiç de abartı değil. Kanıtlayabilirim. Değerlendirme Büyüsü kullanabiliyorsunuz, değil mi Lort Merlin?”
“E-Evet. Kullanabiliyorum.”
Bunun üzerine Auriel sol elini önümde kaldırdı. Orta parmağında mavi değerli bir taşla süslenmiş bir yüzük vardı.
“Bu yüzük, krallığın en iyi zanaatkarı tarafından savunma büyüsüyle efsunlanmış bir şaheserdir. En azından krallıkta aynı büyüyü kullanıp bundan daha iyi performans gösteren başka bir eşya yok. Lütfen sizinkiyle karşılaştırın.”
Dediği gibi yapıp iki eşyayı da inceledim.
Ve ardından inanılmaz bir şey öğrendim.
Yeşim Yüzük: Efsun Derecesi – 2. Bir savunma büyüsü oluşturmak için taşıyıcının manasını tüketir.
Gümüş Haç: Efsun Derecesi – Aşkın. Olağanüstü güçlü bir savunma büyüsünü uzun süre korumak için yalnızca çok az miktarda mana tüketir.
Efsun… Derecesi mi…?
Daha önce hiç görmediğim bir durum ekranı belirmişti.
Düşününce, Noise’a verdiğim silah da dahil olmak üzere efsunladığım hiçbir ekipmanı aslında kontrol etmemiştim. Böyle bir şeyin varlığından bile haberim yoktu. Tanrı anında bir açıklama sundu.
Efsun Derecesi, uygulanan büyülü etkilerin performansının kapsamlı bir değerlendirmesidir. Derece 1 en yüksek, Derece 5 ise en düşüktür.
O zaman “Aşkın” ne oluyor?
O eşyadaki efsun bu dünyadaki en yüksek dereceyi aştığı için teknik olarak ölçülemez düzeydedir. Ancak bu durum değerlendirmeyi zorlaştıracağından, ekran sadece sizin değerlendirme büyünüze özel olarak değiştirilmiştir.
Ha? Y-Yani… Yeni bir derece mi uydurdun?!
Onaylandı. Derece 1 eşyalar zaten o kadar nadirdir ki dünya tarihinde sadece bir avuç var olmuştur. Şu anda bu dünyada Aşkın derecesine sahip başka hiçbir eşya bulunmamaktadır.
Bunu duyunca, diğer üçüne verdiğim efsunları alelacele değerlendirdim. İstisnasız her birinde aynı kelimeler görünüyordu: “Derece – Aşkın.”
NEEE?! Bu kadarı da fazlasıyla abartı! Hiç niyetim yoktu ama şimdiden tamamen yeni bir derece mi yaratmış oldum?! Hiç ince eleyip sık dokumadan efsun dağıtıp duruyordum bir de!
Bir dakika. Seviyemin mühürlenmiş olması efsun büyüme etki etmiyor mu? Yoksa sadece şu anki manam bile bu dünyadaki kimsenin ulaşamayacağı bir seviyede mi?
Jetom ancak şimdi düşmüştü. Ben az önce yenilir yutulur cinsten olmayan bir şey mi yapmıştım?!
Ben orada şok içinde kalakalmışken, Auriel’in gözleri heyecanla parıldıyordu. Ona baktığımı fark ettiği an boğazını temizleyip ağırbaşlı ifadesine geri döndü ve konuyu tekrar rayına soktu.
“Yeteneklerinizin sağduyunun ne kadar ötesinde olduğunu şimdi anladınız mı? Diğerlerine verdiğiniz efsunların da aynı derecede… olağanüstü olduğundan şüpheleniyorum.”
“Çok haklısın…” diye mırıldandım.
“Bu seviyedeki efsunları öylesine üretebildiğiniz kulaktan kulağa yayılırsa, insanların sizin için birbirine girmesi an meselesi olur,” diye devam etti. “Sadece tutularak bile yetenekleri muazzam şekilde artıran silahlar… Anında devreye girip her türlü büyüyü etkisiz kılan savunmalar… Beş yüz kişiye yetecek kadar ekipman üretseniz bile, tüm kıtaya hükmetmeleri neredeyse kesinleşir.”
Askeri işlerden pek anlamazdım ama Auriel öyle diyorsa muhtemelen haklıydı. O böyle söyleyince, ne olacağını net bir şekilde görebiliyordum. Benim üzerimden kanlı bir mücadele patlak verecek ve pek çok kişi acı çekecekti. Bu süreçte ülkeler bile yok olabilirdi.
“Pekala, Auriel… Ne söyleyeceğimi biliyorsun, değil mi?”
“Evet,” diye yanıtladı. “İçiniz rahat olsun, sırrınızı asla kimseye ifşa etmeyeceğime yemin ederim, Lort Merlin.”
“Çok makbule geçer.”
“Siz de gelecekte böyle dikkatsizce efsun dağıtmaktan kaçınmalısınız… gerçi bunu isteyen kişi ben olduğuma göre bunu söyleyecek konumda değilim sanırım.”
Kesinlikle doğruydu. Birlikte gülüştük. Auriel’e güvenebileceğimi hissediyordum. Daha yeni tanışmış olmamıza rağmen ona içtenlikle inanıyordum.
“Daha dikkatli olacağım,” diye söz verdim. “Ruhum bile duymadan bir yerlerde birilerinin benim yüzümden ölmesinden nefret ederim.”
Mevzunun burada kapanacağını sanıyordum ama Auriel’in ifadesi aniden yeniden ciddileşti.
“Sizin üzerinizden çıkacak çatışma uzak bir mesele olmayacaktır,” diye uyardı beni. Bakışları ardından başka yöne kaydı. “Onlarla da ilgisiz olmayacaktır.”
Bakışlarının yönünü takip ettiğimde Sophia ve diğerlerini gördüm.
“Siz iş birliği yapmayı reddetseniz bile, bir ulusun geleceği söz konusuysa her türlü yola başvururlar,” diye devam etti. “Muhtemelen doğrudan zayıf noktalarınızı hedef alırlar.”
Ne demek istediğini çok iyi anlıyordum. Ben ne kadar güçlü olursam olayım, Sophia ve diğerleri bir ulusun elit kuvvetlerine karşı koyabilecek seviyede değillerdi. Efsunlu silahları olsa bile sırf sayı üstünlüğü onları ele geçirmeye yeterdi. Ve bir kez yakalandılar mı, beni iş birliğine zorlamak için koz olarak kullanılabilirlerdi. Benimle kafaya kafaya dövüşmelerine gerek bile kalmazdı. Damarıma basmanın çok daha güvenli, çok daha etkili yolları vardı.
Yani şimdi kafama takacak bir dert daha çıkmıştı. Bu iş artık çığırından çıkıyordu. Fünyesini kendimin bile göremediği devasa bir bombaya dönüşmüşüm gibi hissettiriyordu. Tanrım… Beni yaratırken azıcık olsun insaf etseydin ne olurdu sanki…
Sitemlerime rağmen Tanrı her zamanki gibi beni duymazdan geldi. Onun yerine Auriel söze girdi.
“Bunu engellemek benim elimdeyse, yardım etmek için elimden gelen her şeyi yaparım. Sophia ve diğerlerini ikna etme konusunda da yardımcı olurum.”
“Auriel…” Onunla tanıştığıma gerçekten çok memnundum. Bütün bunların farkına varmadan yoluma devam etseydim, hareketlerim er ya da geç muhtemelen geri dönülemez bir felakete yol açacaktı. “Teşekkür ederim.”
Bu minnet dolu sözlerle kısa molamız sona erdi ve görevi yerine getirmeye devam etmek için tekrar toplandık. Öncelikle işverenin bulunduğu köye gitmemiz gerekiyordu. Canavarlara karşı tetikte olarak ormanda ilerlemeye devam ettik ve çok geçmeden küçük bir köy göründü.
“Yani işverenin, yani köy muhtarının yaşadığı köy burası mı?” diye sordum.
Büyük değildi ama kalın kütüklerden yapılmış sağlam bir çitle çevriliydi. Taş bir surla kıyaslanamazdı elbette ama zayıf canavarlara karşı fazlasıyla yeterli olurdu.
“Hmm? Kimsiniz siz? Görünüşünüze bakılırsa… maceracı mısınız?”
Ön girişe yaklaştığımızda, muhtemelen kapı muhafızı olan iki adam bize seslendi. Cebimden maceracı kartımı çıkardım.
“Şüpheli görünüşüm için kusura bakmayın,” dedim. “Adım Merlin. İşte maceracı kartım.”
Auriel de ben de kapüşon takıyorduk. Bu bizi şüpheli gösteriyordu elbet ama düzgün bir kimlikle bir sorun çıkmayacağını umuyordum. Nöbetçilerden biri kartın üzerinde kazılı olan metni yavaşça okudu.
“Hım… kesinlikle maceracılar. Sennion’dan mı geldiniz?” diye sordu.
“Evet. Köyün etrafındaki canavarları araştırmaya geldik.”
“Ooo! Görev ilanını astığımızın hemen ertesi günü çıkageldiniz demek. Harika! Geçin içeri. Köy muhtarı sizi bilgilendirir.”
En azından yüzlerimizi kontrol ederler diye düşünmüştüm ama görevi söylediğimiz an şüpheleri yok oldu. Şaşırtıcı bir kolaylıkla içeri alındık.
“Muhtarın evi dosdoğru ileride,” dedi kapı muhafızlarından biri. “Meydanı geçip yürümeye devam edin yeter.”
“Anlaşıldı. Teşekkürler.”
“Lafı bile olmaz. Görevimizi üstleniyorsunuz, bu kadarı yapabileceğimiz en küçük şey. Size güveniyoruz.”
“Elimizden geleni yapacağız,” diye söz verdim.
Nazikçe başımla selam verdikten sonra kapıdan geçtim. Arkamdan Auriel, Sophia, Sonia ve Noise da geçti.
Bu konuda tek bir kelime bile etmediler… Auriel ile beni bir kenara bırakırsak, Sophia ve diğerleri gerçek yüzlerini tamamen gösteriyorlardı ama kapıyı koruyan adamlar onları resmen görmezden gelmişti. Bu da demek oluyordu ki bu köyde yarı insanlara karşı köklü bir önyargı yoktu.
“Lort Merlin? Bir sorun mu var?” Auriel derin düşüncelere daldığımı fark etmişti.
“Yok, sadece… O muhafızlar Sophia, Sonia ve Noise’u gördüklerinde en ufak bir tepki vermediler.”
“Tepki mi?” diye tekrarladı.
“Biz yüzlerimizi gizliyoruz ama onlar gizlemiyor.”
“Ah, yarı insanlara yönelik ayrımcılıktan bahsediyorsunuz.” Ne demek istediğimi anında anladı. “Böyle küçük köylerde ayrımcılık nadirdir. Büyük şehirlerde daha yaygındır. Köyler dayanışmaya dayanır, bu yüzden iç çatışma topluluğu sadece parçalamaya yarar.”
“Anladım. Kimse onlara zorluk çıkarmadığı sürece benim için sorun yok. Sizi rahatsız eden bir şey olursa hemen bana söyleyin,” dedim diğer üçüne.
Bunun üzerine kızlar gülümsedi.
“Teşekkür ederiz, Lort Merlin,” dedi Sophia. “Öyle bir şey olursa size sığınırız.”
“Ben zaten alıştım, o yüzden pek umurumda olmuyor!” dedi Noise sırıtarak.
“Benim için de geçerli,” diye ekledi Sonia başıyla onaylayarak.
“Hepiniz de pek dayanıklısınız…” diye mırıldandım.
Üzücüydü ama geçmişteki deneyimleri onları bir bakıma daha güçlü kılmıştı. Rahatsız olmadıklarına göre ben de konuyu kapattım.
Dikkatimi başka yöne kaydırdım. Belki de yeni bir yerde olmanın heyecanındandı, köyün içlerine doğru ilerlerken herkesin adımları hafifti. Köylüler bize kaçamak bakışlar atıyordu ama bu yarı insanlara karşı besledikleri bir duygudan ziyade yabancılara duyulan meraktandı. Auriel ve ben kapüşonlarımızın içinde bariz bir şekilde şüpheli görünüyorduk, bu yüzden bakışların çoğunu biz topluyorduk. Yine de kimse bizi durdurmadı ve çok geçmeden köy muhtarının evi gibi görünen yere vardık.
Kapıyı çaldım. Bir an sonra kapı açıldı ve eşikte ellili yaşlarında bir kadın belirdi.
“Buyrun?” diye sordu. “Kimdiniz acaba?”
“Merhaba. Benim adım Merlin, Sennion’dan gelen bir maceracıyım.”
“Maceracılar…”
Köy muhtarının karısı olması gerektiğini tahmin ettim. Cüppelerimize ve pelerin kapüşonlarımıza bakıp anlayışla başını salladı.
Zaten ortalama bir maceracı tam olarak nasıl görünür ki? Yine de işlerin bu kadar pürüzsüz ilerlemesi rahatlatıcıydı.
“Köy muhafızları muhtarla konuşmamızı söyledi,” diye açıkladım.
“Aah, elbette. Lütfen, içeri girin. Hemen çay hazırlayayım.”
“Hiç zahmet etmeyin—” demeye çalıştım ama sözümü kesti.
“Aşk olsun, hiç zahmet olur mu!”
Güler yüzlü kadın tarafından muhtarın evinden içeri buyur edildik. Oturma odasında, muhtar olduğunu tahmin ettiğim ellilerinde bir adam ahşap bir sandalyede oturmuş çay içiyordu.
“O-Oho? Kim bu gelenler?” diye sordu.
Kadın, “Canavarları araştırmak için gelen maceracılar,” dedi.
“Maceracılar mı! Geldiniz mi bile? Ne kadar da hızlı! Çok teşekkürler. Lütfen, oturun.”
Kadın mahcup bir tavırla, “Herkese yetecek kadar sandalye yok, bu yüzden bazınız ayakta kalabilir,” dedi.
“Sorun değil, zaten kısa bir süre kalacağız,” diyerek onu rahatlattım. “Buradan hemen sonra incelemeye gitmeyi planlıyoruz.”
Muhtarın karısı çay hazırlamaya gitti ve onun yerine odaya genç bir kadın girdi.
“Hey, misafirimiz mi var?” diye sordu. Yirmilerinde görünüyordu ve rahat bir şeyler giymişti, hatta belki hâlâ pijamalarıyla duruyordu. Muhtarın kızı falan mıydı acaba?
Gözleri bize takıldığı anda, bariz bir şaşkınlıkla donakaldı. Eh yani… Auriel ile ben, kapüşonlarımız çekili halde bayağı şüpheli görünüyorduk neticede. Konumu gereği Auriel kendini gösteremezdi ama en azından ben yüzümü açmam gerektiğine karar verdim.
Yapmak üzere olduğum şeyle ilgili içimde kötü bir his vardı ama yine de kapüşonumu indirdim.
“N-Ne?!”
Yüzümü gören muhtar, karısı ve kızları hayretle gözlerini belertti.
“G-Gümüş saçlar… Altın sarısı gözler mi?!” diye bağırdı kız. “Yoksa… bir tanrı mı?!”
“Çok şükür, yüceler yücesi tanrım!” Kızları çığlık atarken, muhtar ve karısı ellerini duada birleştirdi. Bu kadarı da fazlaydı ama.
Bir dakika ya! Belli bir tepki bekliyordum elbette ama neden bana dua ediyorlar ki?! Ben sadece görünüş olarak benziyorum. Gerçekten bir tanrı değilim… değil mi?
İçimde bayağı karmaşık duygular belirdi. Kız suratı kıpkırmızı bir halde bana dik dik baktı, ardından bir oyuncak bebek gibi kaskatı bir şekilde başını eğip inanılmaz bir hızla arka odaya kaçtı.
Misafirleri gecelikle karşılamak utandırıcı gelmiş olmalıydı herhalde.
“Ah… Yine tuzağa düşen zavallı bir kadın daha,” diye fısıldadı Auriel manidar bir tonla yanımda.
“Ha? Ne demek istiyorsun?”
Sadece başını salladı ve cevap vermedi. Diğer üçü onun ne demek istediğini anlamış gibiydi ama. “Çok doğru,” der gibi bir ifadeyle başlarıyla onaylıyorlardı. Neyi ima ettiğini bir türlü kavrayamayan tek kişi bendim.
“Ben bir tanrı değilim,” diye belirttim.
“O zaman… ilahi bir elçi olmalısınız?!” diye kekeledi muhtar. “Bir elçinin isteğimizi kabul edeceğini hayal bile edemezdim…”
“Ben elçi de değilim!”
“Madem bir elçi geldi, o zaman o korkunç canavar haykırışları kesinlikle son bulacaktır…” diye mırıldandı karısı.
“Beni dinliyor msunuz siz hiç?!”
“‘Korkunç canavar haykırışları’ mı?” Auriel pürüzsüzce söze girdi.
Doğal olarak, ilahi bir varlık olmadığıma dair çaresiz çırpınışlarım tamamen görmezden gelindi.
Muhtar, “Düşük seviyeli canavarlar yakındaki ormanda zaman zaman belirir,” diye açıkladı. “Fakat dün öğle saatlerinde, daha önce hiç duymadığımız kadar yüksek ve korkunç bir kükreme duyduk. Huzursuzlandık ve hemen Maceracılar Loncası’na bir görev talebi bıraktık.”
Yüksek ve yabancı bir kükreme… Bu büyük ihtimalle sıradan bir küçük balık olmadığı anlamına geliyordu. Belki de Arakne olayı canavarların bölgelerini altüst etmiş ve içeri daha güçlü bir şey sızmıştı.
“3. Derece veya daha yüksek bir canavar olabilir,” diye tahminde bulundum. “Büyük bir şeyse, tehdit seviyesi epey yüksek olacaktır.”
Eğer 3. Derece veya üzeriyse, daha önce dövüştüğümüz 2. Derece Arakne seviyesinde bir şey bile çıkabilirdi karşılarına. Eskisine kıyasla güçlenmiş olsalar bile, Sophia ve diğerlerinin öyle bir şeye karşı hiçbir şansı olmazdı. İşler sarpa sararsa, mührümü tekrar kaldırıp savaşmaktan başka çarem kalmazdı.
Gücümü Auriel’e ifşa etme düşüncesi beni tereddütte bıraktı (bana yine kesinlikle bir tanrı gibi davranmaya başlardı), ama herkesi korumak için bu gerekiyorsa başka seçeneğim yoktu.
“Eğer gerçekten güçlü bir canavarsa bu köyün işi bitti demektir! Lütfen, onu bulursanız bozguna uğratmanız için de size yalvarıyoruz!” diye yalvardı muhtar.
“Bize bırak, Muhtar,” dedim ona. “Daha önce 2. Derece bir tehdidi etkisiz hale getirdik. Ne kadar güçlü olursa olsun hallederiz.”
1. Derece bir şey çıkarsa iş değişebilirdi elbette ama o durumda da köylüler kaçabilsin diye zaman kazanmak adına kendi hayatımı riske atmam gerekirdi.
“Bir elçiden de bu beklenirdi!” diye haykırdı köy muhtarı.
“Şükürler olsun, çok teşekkürler…” karısı ağlamaklı haldeydi.
Ben elçi FALAN değilim! Dua etmeyi de kesin artık! Ve Auriel, sen de bana o ışıl ışıl gözlerle bakmayı bırakır mısın artık?!
Bundan sonra, hâlâ dua etmekte olan muhtar ve karısından kükremenin duyulduğu konumu bir şekilde öğrenebildik. Ardından köyden ayrılıp ormana geri döndük.
▼△▼
Canavar arayışıyla ormanı köşe bucak taradık. Arama düzenimiz köyü merkeze alan dairesel bir hat üzerindeydi. Giderek dışarı doğru genişleyen bir spiral halinde ilerliyorduk. Zaman alıyordu belki ama her türlü canavarı çok daha isabetli ve güvenilir bir şekilde bulmamızı sağlamalıydı… ya da ben öyle sanıyordum.
“Pek bir şey bulamadık, değil mi?” diye mırıldandım.
Aramaya başlayalı bir saat olmuştu bile. Köyün etrafında döne döne turlamıştık ama karşılaştığımız tek şey birkaç goblin olmuştu. İster Arakne’den kalan korkunun etkisi olsun ister muhtarın duyduğu kükremenin arkasındaki yaratığın, şu an etrafta ilgilenmemizi gerektirecek pek bir şey yoktu. Bayağı bayağı yürüyor ve sohbet ediyorduk.
“Tüm gücümle savaşmak istiyorum artık… ama ortalıkta hiçbir şey belirdiği yok,” diye homurdandı Noise.
“3. Derece bir tehdit benim için sorun olmaz ama mümkünse başka bir 2. Derece’den kaçınmayı tercih ederim,” dedi Sonia. “İşlerin geçen seferki gibi gideceğinin hiçbir garantisi yok.”
“Arakne’yi yendiğinizde size yardım eden başka maceracılar da vardı, değil mi?” diye sordu Auriel.
“Doğru, El,” diye cevap verdim. “Arakne’yi sadece onların desteği sayesinde yenebildik.”
Doğrusunu söylemek gerekirse onu yenen bendim ama Sophia ve diğerlerinin sağ salim kurtulması diğer grubun zaman kazanması sayesindeydi. O zamandan beri Sophia, Sonia ve Noise’u küçümsemeyi bırakmışlardı. Belki de daha düzgün kahramanlar gibi davranmaya çalışıyorlardı, nitekim son zamanlarda dış görünüşlerine bile daha çok özen göstermeye başlamışlardı. Becerilerini geliştirmek için de azimle çalışıyorlardı. Hiç de kötü insanlar değillerdi. Arakne olayı sırasında bir yoldaşlarını kaybettikten sonra bile yılmadan yollarına devam etmişlerdi. Bu tarz bir direnç takdire şayandı.
“Orada olmasaydılar büyük ihtimalle Arakne’ye yem olurduk,” diye devam ettim. “Minnettar olmalıyız.”
“L-Lütfen böyle şeyler söylemeyin, Efendi Merlin…” diye fısıldadı Sophia. “Sadece hayal etmek bile içimi ürpertiyor…”
Sophia ve Sonia’nın yüzü kireç gibi olmuştu, her ikisi de alçak sesle tiksintiyle mırıldanıyordu. Doğuştan iyimser olan Noise o zaman yaşananlardan pek rahatsız olmuş gibi görünmüyordu ama Sophia ve Sonia hâlâ travmasını atlatamamıştı. Öyle ezici derecede üstün bir düşmanla yüzleşmek… Evet, hâlâ korkuyor olmaları çok mantıklıydı. Zamanında yetişemeseydim neler olacağını düşündükçe benim bile tüylerim ürperiyordu.
“Kusura bakmayın, kusura bakmayın,” diyerek hemen özür diledim. “Ama artık o zamankinden daha güçlüyüz. Gardınızı düşürün demiyorum ama en azından başınızı biraz daha dik tutabilirsiniz.”
“Haklısınız,” dedi Sonia. “Siz yanımızdasınız, Efendi Merlin. Surat asmaca yok, Sophia.”
“Surat asmıyorum, ben sadece— Ha?”
Sophia cümlesinin ortasındayken üzerimize aniden bir gölge düştü. Gölge giderek büyüyordu.
Durup gökyüzüne baktık. Bir şey… büyük bir şey geliyordu.
“Yok artık!” Bir an sonra Auriel şok içinde bir çığlık attı. Onun baktığı yere odaklandık ve sonunda ne olduğunu gördük. Güneşi arkasına almış devasa bir yaratık bize doğru süzülüyordu.
Şekli yavaş yavaş netleşti: devasa, kanatlı bir kertenkele. Hayır, kertenkele değil. Ben bile anlayabiliyordum. Bu son derece tehlikeli bir yaratıktı—bir ejderha.
“GRAAAH!”
Tüm ormanda yankılanan bir kükremeyle ejderha tam tepemizde belirdi.
“Bir wyvern’in burada ne işi var ki?!” diye çığlık attı Auriel.
“Wyvern mi? Adı bu muymuş?” Bu ismi daha önce hiç duymamıştım ama duymama gerek de yoktu. Sadece ona bakarak bile güçlü olduğunu anlayabiliyordum.
“E-Evet,” diye kekeledi Auriel. “O 2. Derece bir tehdit, bir wyvern. Genellikle volkanik bölgelerde yaşayan bir ejderha türüdür. Bütün ejderhalar arasında en zayıfı kabul edilir ama yine de… dövüştüğünüz Arakne’den daha güçlü olduğu söylenir, Efendi Merlin.”
“Arakne’den daha mı güçlü?!” diye tekrarladım. Bu kötü işte.
Arakne zaten baş etmesi tam bir kâbustu, şimdiyse ondan bile güçlü bir şey ortaya çıkmıştı. Sophia ve diğerlerinin bunun üstesinden gelmesine imkân yoktu. En başından itibaren tüm gücümü ortaya koymam gerekecekti.
“Elden ne gelir,” diye mırıldandım. “Tüm gücümü kullanacağım. Herkes sadece kendini korumaya odaklansın.”
“Tüm gücünü mü?” Auriel başını yana eğdi. Benim gücümü bilen Sophia ve diğerleri hiç tereddüt etmeden başlarıyla onayladılar. Bilmeyen Auriel ise bana sadece şaşkın bir bakış attı.
“Sadece daha da güçleneceğim anlamına geliyor,” dedim ona ve kendi üzerime koyduğum mühürlerden birini serbest bıraktım. “Dördüncü Mühür. Açıl.”
Bedenimden mor zincirler fırladı, ardından parçalanarak yokluğa karıştı.
Aynı anda içimden coşkulu bir güç dalgası geçti. Gerçek gücüme bir adım daha yaklaşıyordum. Ama bu hissin tadını çıkaracak zaman yoktu. Wyvern devasa çenesini açtı, saldırı için büyü topluyordu. Bunu gören Auriel’in ifadesi birden değişti, son derece vahim bir hal aldı.
“Bu kötü! Herkes! Wyvern alev püskürtmek üzere! Derhal geri çekilin!”
Onun uyarısıyla diğerleri olabildiğince mesafe açmaya çalışarak geriye sıçradılar. Sadece ben durduğum yerde kaldım. Avucumda kutsal büyü topladım ve wyvern alevini saldığı anla neredeyse aynı sürede serbest bıraktım.
Alevler ile ışık huzmesi havada çarpıştı, etrafı yutan kör edici bir patlamayla birbirine girdi.
“Cık!” Işık çekildiğinde, wyvern tek bir çizik bile almamıştı. Sinirle cıklamadan edemedim. Saldırı gücü 1000. seviyedeki halimle neredeyse kafa kafayaydı—beklediğimden de güçlüydü. Hiç şüphe yoktu; Arakne’den çok daha güçlüydü.
“Efendi Merlin, size destek olacağım!” Uzaktan Sophia asasını yere vurdu. Büyü dalga dalga dışarı yayıldı, yeri sarstı. Ardından wyvern’in altındaki topraktan, her biri bedenimden daha kalın olan sarmaşıklar fışkırdı. Manayı bitki yaşamına dönüştüren doğa büyüsüydü bu. Sarmaşıklar yukarı uzanıp halat gibi wyvern’in etrafını sarıp sarmaladı.
“GRRR… GRAAAAAAH!”
Fakat wyvern kaba bir kuvvetle sarmaşıkları parçalayıp geçti. İstatistikler arasındaki böyle bir farkla, destek büyüsü neredeyse hiçbir işe yaramıyordu. Yine de sarmaşıklar dikkatini dağıtmış, bir açık yaratmıştı. Avucumda yeniden ışık topladım.
“Şimdi!”
Doğrudan kafasına bir ışın fırlattım. Wyvern kaçınmak için bedenini büktü ama sarmaşıklar onu tam da yetecek kadar yavaşlatmıştı. Yine de kafası hafifçe kaydı ve ışın sadece bir kısmını oymakla kaldı.
“GYAAAAAA!”
Kulak tırmalayıcı kükremesi havayı titretti. Hepimiz kulaklarımızı tıkadık. Bir elimle kulağımı kapatırken, hemen etrafımda birden fazla ışık küresi oluşturdum. Kaçamasın diye baskılama saldırısı denemek adına wyvern’in etrafını bunlarla kuşattım. Fakat o kısa anda, tamamen kurtulmayı başardı. Alevlerini salarak tüm ışık kürelerini bir anda yok etti.
“Grah!”
Alevlerin arasından, yeniden havalandığını gördüm. Başka bir alev saldırısını engellemeye hazırlandım ama tam o anda bakışlarının üzerimde olmadığını fark ettim.
“Dur, hayır!”
Ben tepki veremeden, wyvern bana değil Sophia ve diğerlerine doğru ışın benzeri bir ısı dalgası saldı.
Az önce büyümü mü taklit etmişti o?!
Zamanında engelleyemedim. Saldırı üzerlerine çöktü.
“Arkadaşlarımı incitmene izin vermeyeceğim!” diye bağırdı Sonia.
Son anda, ışın aniden rotasından saptı ve bunun yerine yakındaki toprağa çarptı. Çarpışma etrafa enkaz parçaları savurdu, sıcaklık ise toprağı eritip lav haline getirdi.
“İskaladı mı?” diye mırıldandı Sophia kafası karışmış halde ama ben ne olduğunu görmüştüm.
Güçlü bir rüzgar büyüsü dalgası, son anda ışına yandan vurmuştu. Sonia her şeyini tek bir savunma büyüsüne odaklamış, saldırıyı doğrudan engellemek yerine yönünü değiştirmişti.
“Harika iş, Sonia!” diye seslendim.
“GRRRR… GRAAAAAAAH!”
Wyvern hüsranla kükreyip bir kez daha alev topladı. Bu sefer kaçmamızı imkansız kılacak şekilde geniş bir alanı yakmayı hedefliyor gibiydi ama ben ondan çok daha hızlı davranmıştım.
“Senin rakibin benim,” diye hırladım.
Havada onunla buluşmak için çoktan yukarı sıçramıştım bile. Gözleri bana kilitlendi. İrtifa kazanamadan, yumruğumu tam suratına geçirdim—1000. seviyedeki tam gücümle atılmış bir darbe.
Arkasında kan izleri bırakarak wyvern patır patır yere çakıldı. Aynı anda peşinden kutsal büyü ışık küreleri göndererek her iki kanadını da delip geçen ışınlar fırlattım. Uçma yeteneği olmadan dev bir kertenkeleden farkı yoktu. Yere gümbürtüyle çarptı.
Acı içinde inleyerek hâlâ ayağa kalkmaya çalışıyor, toprağı pençeliyor ve gözlerini dikmiş bana bakıyordu.
“Bana öyle bakma,” dedim. “Kimseyi incitmeden önce bu işi burada bitiriyorum.”
Manadan oluşmuş bir platformun üzerinde durarak tepemde devasa bir kutsal ışık küresi oluşturdum. Boyutu ve ısısı ezici düzeydeydi. Wyvern’e ve hatta Sophia ile diğerlerine, ikinci bir güneş gibi görünmüş olmalıydı. Bu yeteneği nadiren kullanırdım. Doldurması çok uzun sürüyordu. Ama şimdi… iskalama ihtimalim yoktu.
Kolumu aşağı savurarak devasa bir ışık ışını fırlattım. Doğrudan wyvern’in bedenini delip geçti, yere saplandı ve yoluna çıkan her şeyi yarıp yok etti. Toz bulutu dağıldığında geriye kalan tek şey devasa bir krater ve wyvern’in etrafa saçılmış kalıntılarıydı.
Hmmm… Bu biraz fazla kaçmış olabilir.
Ama kaçmasına izin verme riskini göze alamazdım. Ve arkadaşlarımı hedef aldığını gördükten sonra… kendimi tutamazdım.
“V-Vay canına! Yer yerinden oynamış, her taraf yerle bir olmuş…” diye bağırdı Noise.
Savaş bittiğinde, bir araya büzülmüş olan Noise ve diğerleri kratera yaklaştı. Yakına iniş yaptım ama herkes yıkımın büyüklüğü karşısında konuşamayacak kadar donup kalmıştı. Dürüst olmak gerekirse… 1000. seviyedeki tam güçlü bir saldırının bu dehşet verici gücüne ben bile şaşırmıştım.

Daha önce gerçek bir savaşta mühürlerimi neredeyse hiç kaldırmamıştım ve her seviyedeki gücümü hiç test etmemiştim. Auriel bile öylece durmuş, sessizce kratera bakıyordu.
Bir prensese az önce fazla mı büyük bir güç gösterdim acaba? Şimdi beni ülkesi için bir tehdit olarak mı görecek? Bunu nasıl açıklayacağım ben şimdi? Yok ya, çabalamanın bile alemi yok. Çok zeki. Şimdilik şüpheli bir şey yapmaktan kaçınsam iyi olacak.
“Krateri sonra doldururum,” dedim onlara. “Toprak büyüsü halleder. Bunu böyle bırakmak diğer maceracılar için sıkıntı çıkarır.”
“O halde ben de yardım edebilirim, Efendi Merlin,” dedi kendini toparlayan Sophia hafif bir tebessümle.
“Teşekkürler, Sophia. İşime yarar. Önce wyvern’den geriye kalanları toplayalım. Malzemeleri iyi fiyata satılır herhalde… gerçi onları hemen satamayız ya.”
Daha önce Arakne’yi yenmiş olsak bile, beş kişinin bir wyvern’i devirdiği lafının yayılması dert açardı. Fazlasıyla dikkat çekerdik. Üstelik… geriye sadece kafası ve bacakları kalmışken satmaya değer miydi ki? Bu olay ve Arakne derken, gerçekten biraz kendini tutmayı—ve duygularımı kontrol etmeyi öğrenmem gerekiyordu.
“Bu mantıklı bir karar olur.” O ana kadar sessiz duran Auriel sonunda söze girdi. “Dikkat çekmek istemiyorsanız, malzemeleri başkasına emanet etmek… ya da bir süreliğine saklamak en iyisi olabilir.”
En azından gücüm yüzünden beni yargılayacak gibi durmuyordu. Yine de muhtemelen daha sonra sorular soracaktı… İyi bir açıklama düşünmem gerekiyordu.
Göz temasından kaçınarak wyvern’in kalıntılarına yaklaştım. Sadece tek bir ayak parmağı bile devasaydı—bütün bedenimi saracak kadar büyüktü. Sadece kafası bile hepimizi tek lokmada yutabilirdi. Neyse ki… artık bir gövdesi veya sindirim sistemi kalmadığı için böyle bir riski yoktu.
Kendi kendime bu manasız espriyi yaparken bacağına doğru uzandım, sonra duraksadım.
“Ha? Bu da ne?”
Wyvern’in bacağına kazınmış bir desen vardı; mor, kıvrım kıvrım, neredeyse harfe benzeyen bir desen. Bildiğim kadarıyla, karakterlerin birbirine bağlandığı ve büküldüğü aşırı süslü bir imza veya el yazısı gibi üsluplaştırılmış bir metne benziyordu. İçgüdüsel olarak onu bir yazı olarak tanımlamamın sebebi buydu ama diğer dünyadan gelen çeviri yeteneğimle bile ne anlama geldiğini anlayamıyordum.
Yani… belki de hiç yazı falan değildi. Yeteneğim daha önce hiç çuvallamamıştı. Bu bir dil olsaydı okuyabilmem gerekirdi.
“Merlin?” Noise’un sesi arkamdan yükseldi. “Neye bakıyorsun?”
Kalıntıları toplamayı bıraktığım için diğerleri de ne olduğuna bakmaya gelmişti. Noise omzumun üzerinden dikizledi. Sonra deseni fark etti.
“Iğğ… Bu iğrenç işaret de ne böyle? Tüylerimi ürpertiyor…”
“Gerçekten mi?” dedim. “Tuhaf, evet ama o kadar da kötü değil…”
“Ben anlarım böyle şeyleri!” diye cırladı. “Bu kötü bir şey! İçgüdülerim avaz avaz bağırıyor!”
Yarı insan olsan da neticede insansın, değil mi? Gerçekten öyle ilkel içgüdülere sahip misin sen?
Yine de 1000. seviyede olduğumda bile onun duyuları benimkilerden daha keskindi. Sezgileri öylece göz ardı edebileceğim bir şey değildi. Onunla birlikte işarete bakarken içimi bir huzursuzluk kaplamaya başladı—ve tek huzursuzlanan da Noise değildi. Auriel de kaşlarını çatmıştı.
“Bu desen… Sanki bunu daha önce bir yerde görmüş gibiyim…”
Bu nedir? Tanrı’m, bana söyleyebilir misin?
[Bu bir lanettir, bir tür beceridir.] [Hedefin bedenini veya yeteneklerini etkiler.]
“Lanet mi?!” diye mırıldandım şok içinde. Auriel beni duydu ve hemen hafif bir çığlık attı.
“Doğru ya! Bu bir lanet!” Tanrı açıklamasına devam edemeden Auriel söze daldı. “Biz insanlar için lanetler bir tür kara büyüdür. Genellikle hedefi zayıflatır veya olumsuz durumlar yüklerler.”
Tanrı’nın söyledikleriyle uyuşuyordu. Yani temelde bir zayıflatma büyüsüydü. Muhtemelen ben de kullanabilirdim ama dövüşlerim her zaman çabuk bittiği için hiç böyle bir nedene ihtiyacım olmamıştı. Muhtemelen asla da olmayacaktı.
Yine de o wyvern hiç de zayıflamış gibi görünmüyordu. Daha önce sağlıklı bir wyvern görmemiştim ama kesinlikle acı çekiyormuş gibi de durmuyordu. Hem vahşi canavarlar lanetlenebilir miydi ki?
“Fakat bu wyvern’in üzerindeki lanet büyü değil,” dedi Auriel. “Kara büyü olsaydı tüm vücudu siyah mana ile kaplı olurdu. Bu bölgesel bir işaret… ki bu da büyük ihtimalle…” Duraksadı. “Bir iblis yeteneği anlamına geliyor.”
“İblis mi?” Tanrı’dan daha önce iblislerle ilgili şeyler duymuştum. İnsanlığın düşmanları olarak adlandırılıyorlardı; yarı insanlara benzedikleri söylenen bir ırktı ve bu da yarı insanlara karşı ayrımcılığa yol açmıştı.
“İblis soyu bir zamanlar dünyayı fethetmeye çalışmıştı,” diye açıkladı Auriel. “İnsanlara benzeseler de yetenekleri ve acımasızlıkları çok daha üstündü. İnsanlığı yok edip dünyaya hükmetmek istediler. Zirvelerinde yer alan İblis Kralı ise en nihayetinde ilahi bir elçi tarafından mühürlendi.” Hepiniz bu hikayeye aşinasınız, değil mi?”
Sophia ve diğerleri yanıt olarak başlarıyla onayladılar. Düşününce, Sophia benim bir masal kitabındaki tanrıya benzediğimi söylemişti. Demek ki bu dünyada bilinen bir hikayeydi.
“İblisler kendine has yeteneklere sahipti,” diye devam etti Auriel. “Bu güçlerden biri de lanetlerdir. Bu işaret ‘Boyunduruk Laneti’ olarak bilinir. Canavarları zorla kontrol altına alır.”
“O zaman… bu wyvern’in bir iblis tarafından kontrol edildiği anlamına mı geliyor?!” diye sordu Sophia.
Auriel kararsız bir şekilde başını salladı. “İblis Kralı’nın emrindeki iblislerin hepsi güya elçi tarafından mağlup edilmiş veya mühürlenmişti. Bazılarının hayatta kalmış olması imkansız değil… ama birinin bu işareti basitçe taklit etmiş olması da muhtemel. Ancak… Neden şimdi…?”
Derin düşüncelere dalarak wyvern’in bacağına dik dik baktı. Ormanda başka güçlü canavar yoktu. Muhtarın duyduğu kükreme bu wyvern’e ait olmalıydı. Çok fazla bilinmeyen var.
Yine de wyvern’ler normalde volkanik bölgelerde yaşardı. Hayatta kalan bir iblis sadece yıkım isteseydi, yakında kullanabileceği daha kolay canavarlar vardı. Bunun yerine, bu kadar güçlü bir şeyi uzaklardan getirmişlerdi… ve sonra da köylüleri korkutmaktan başka bir şey yapmamışlar mıydı?
Bir dakika. Yoksa…? Hedefi ben miydim?
Belki de düzenli olarak canavar avlama görevleri aldığımızı biliyorlardı. Bu yüzden maceracıları cezbetmek için takibi zor, uçan bir canavar olan wyvern’i kullanmışlardı. Yanlış kişiler gelirse, onları görmezden gelir ya da gitmelerine izin verirlerdi. Ama asıl hedefleri ortaya çıktığında… saldıracaklardı.
Amaçlarının ne olduğunu bilmiyordum ama iblisler tanrıların ve elçilerin düşmanıysa, gerçekten öyle olmasam bile bir tanrıya veya elçiye benzeyen biri doğal bir hedef olurdu.
Sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi. Etrafa göz gezdirdim ama bizi izleyen hiçbir şey hissetmedim. Yine de… bir ormanda pusu kurmak kolay olurdu.
Wyvern’i toplamalı, buradan çıkmalı, köye rapor vermeli ve derhal eve dönmeliydik.
“Pekala, şimdilik aramayı iptal edelim ve rapor vermek için geri dönelim,” dedim. “Muhtara 2. Derece başıboş bir tehdidi hallettiğimizi söyleriz. Ona epeyce devasa olan ayağını göstermek yeterli bir kanıt olacaktır.”
“Evet. Dönüş yolunda temkinli olalım,” dedi Auriel.
“Anlaşıldı! Bir iblis ortaya çıksa bile onu önce ben bulup gümleteceğim!” diye böbürlendi Noise sırıtarak.
“Yok artık! Bir iblis bulursak ya işi Efendi Merlin’e bırakırız ya da kaçarız, değil mi?” dedi Sophia panik içinde.
“Bir wyvern’i kontrol edebilen bir şeyin üstesinden gelmemize imkan yok, Noise…” Sonia cıkladı.
“Haklısınız ya…” İyi bir dövüşü seven Noise, hayal kırıklığıyla omuz silkti. Ben de iblislerle dövüşmelerini istemiyordum zaten. Bu iş hakkında hiç iyi hislerim yoktu. Wyvern’den bile daha güçlü bir şey ortaya çıkarsa, herkesi gerçekten koruyabilecek miydim?
