Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o! Cilt 5 – Bölüm 4 / Bu acı verici köyde biraz dinlenelim!

Bu acı verici köyde biraz dinlenelim!

Kısım 1

“Pekâlâ, güvenlik devriyemize devam edeceğiz.”

Bukkoroli söyleyip bizden uzaklaştı.

Ardından üçü bir araya gelip büyü mırıldanmaya başladılar…!

“O zaman görüşürüz!”

Büyülerini alçak sesle mırıldandıktan sonra Bukkoroli’nin grubu öylece ortadan kayboldu.

İnanılmaz, tıpkı gerçek büyücüler gibi hissettiriyorlardı.

Işınlanmayla savaş alanına mı dönmüşlerdi…?

“Bu tipler cidden çok havalı. Tıpkı bir muharebe uzmanları birliği gibiler.”

Kayboldukları noktaya bakarak saygıyla mırıldandım.

“Öyle mi? Bunu duyduklarında dördü de kesin yakında keyiften sırıtıyordur.”

Beni destekleyen Megumin konuştu…

“… Yakında mı? Işınlanmayla gitmediler mi onlar?”

Bu sefer konuştu Yunyun.

“Işık kırılmasını kullanarak görünmez oldular. Işınlanma çok fazla mana tüketir, bu yüzden savaştan hemen sonra bu kadar sık kullanırlarsa manaları biter. Bence sadece havalı bir kaçış sahnesi sergilemek istediler… Ah!”

Aniden, biraz önce durdukları yerden fırlayan bir çakıl taşı, lafını bitiremeyen Yunyun’un kafasına çarptı.

Sanki fazla ötmemesi konusunda onu uyarırcasına.

Demek oradalardı.

“Bu arada, ışık kırılması büyüsü belirli bir kişinin veya nesnenin birkaç metre etrafına bir bariyer yerleştirerek dışarıdan içerinin görünmesini engeller… Dolayısıyla daha yakına giderseniz onları görebilirsiniz.”

Aqua, Megumin’in sıradan açıklamasını duyduğunda sessizce bir adım öne çıktı.

“…!”

Bir şey ürkerek geriye doğru kaçıştı.

Aqua bunu duyunca hiç kıpırdamadan o tarafa dik dik baktı…

“……”

“……”

Aniden Aqua ileriye doğru atıldı.

“?”

Birden fazla kişinin kaçış sesleri duyuldu.

Yapma, bunu yapma…

Yüzündeparlak bir gülümsemeyle görünmeyen bir şeyin peşinden koşan Aqua’yı geride bırakarak köye girdik.

Her neyse, durumu anlamak için Yunyun’un evine gitmemiz gerekiyordu.

Aqua muhtemelen etrafta koşturmaktan yorulup aramıza geri katıldı.

“Şey, bu herifler gerçekten bambaşka. Hızım olduğu halde onları yakalayamıyorum.”

Zeka ve şans hariç tüm istatistikleri yüksek olan Aqua’nın bile onları yakalayamadığını düşünürsek.

Sahneyi terk ediş biçimleri biraz tuhaf olsa da, kendilerine ‘Şeytan Kral karşıtı gerilla birimi’ dediklerini hatırlıyordum.

Kızıl İblis köyünün elitleri olmalıydılar.

Ama Megumin’in açıklamasından sonra onlara dair edindiğim izlenim…

“Vücut güçlendirme büyüsüyle doping yapıp kaçtılar. Evde tembellik edip oturan o NEET grubunun böyle bir kondisyona sahip olduğunu sanmıyorum.”

Kulak arkası edemeyeceğim sözlerle yerle bir oldu.

“… NEET grubu mu? Hayır, Şeytan Kral karşıtı gerilla birimi değil mi onlar? Devriye görevlerini yapmak zorunda oldukları için ayrıldılar.”

Sorduğum soruya karşılık…

“Onlar ailelerinden kopamayan ya da iş bulamayan aylak insanlar. Maceracı olarak diğer şehirlere gitseler kapış kapış giderlerdi ama köyden ayrılmayı reddediyorlar. Tüm gün hiçbir şey yapmadan aylaklık ediyorlar, başkalarının sadece boş oturduğunu düşünmemesi için de Şeytan Kral karşıtı gerilla birimi olduklarını iddia edip köyün etrafında sürünüyorlar.”

Megumin bana gerçekten bilmek istemediğim şeyler anlattı.

Bu ne anlama geliyordu?

NEET’lerin bile güç seviyesi bu kadar mı yüksekti?

Ne düşündüğümü anlarmış gibi Yunyun şunları söyledi:

“Tüm Kızıl İblisler yetişkinliğe eriştiğinde İleri Düzey Büyü öğrenebilir. Köydeki herkes birer Başbüyücü’dür. İleri Düzey Büyü’yü öğrendikten sonra kazandığımız beceri puanlarıyla her türlü büyüyü ustalıkla öğreniriz.” Bu işin doğası böyle…”

Megumin’e kaçamak bir bakış atarak konuştu.

Megumin ise bununla hiçbir ilgisi yokmuş gibi bakışlarını görmezden gelerek çok iyi bildiği memleketini etrafa bakarak incelemeye başladı.

Kızıl İblislerin yurdu, köy büyüklüğünde bir yerleşim yeriydi.

Sakinlerin yüzlerinde en ufak bir gerginlik eseri yoktu. Belki de bahar güneşinin yumuşak havasındandı; millet rahata ermiş esniyordu.

Açık konuşmak gerekirse, Şeytan Kral’la savaşıyor gibi bir halleri yoktu…

“… Heh, bu grifon heykeli ne kadar da gerçekçi duruyor. Acaba ünlü bir heykeltıraşın elinden mi çıkmış?”

Köy girişinin hemen önündeki heykete hayranlıkla bakan Darkness aniden böyle söyledi.

Anlaşılan o ki grifon o kadar gerçekçiydi ki her an hareket edebileceğini düşündürüyordu…

“O, köye yanlışlıkla giren ve taşa dönüşen bir grifon. Havalı göründüğü için turistik bir manzara olarak korunmuş. Şimdilerde ise genelde insanlarla buluşma noktası olarak kullanılıyor.”

Ne, ne acımasız bir turistik cazibe merkezi ama.

Megumin’in söylediklerini duyan Aqua heykeli merak etmişti; elini üzerine koyup bir şeyler mırıldanmaya başladı.

“… Ne büyüsü yapmayı planlıyorsun acaba?”

“Anormal durumları iyileştiren bir büyü. Hayatımda hiç canlı bir grifon görmemiştim de.”

Aqua’yı zaptettikten sonra durumu kavramak üzere Yunyun’un evine yöneldik.

Kısım 2

Köyün ortasında yer alan büyük bir malikane.

Koltukta karşımızda oturan orta yaşlı adam kaşlarını çattı.

Köy başkanının kabul salonuna girdikten sonra karşımızdaki orta yaşlı adamdan, yani Yunyun’un babasından o sarsıcı gerçeği öğrendik.

“Yok ya, o sadece kızıma nasıl olduğumu anlatan bir mektuptu. Yazarken biraz kendini kaptırmışım. Kızıl İblis kanım damarlarımda aktığı için normal mektuplar yazmam imkânsız…”

“Ben o kafayı pek anlamıyorum.”

Köy başkanına anında lafı yapıştırdım, yanımda duran Yunyun ise hâlâ şoktan çıkamamıştı.

“… Hani? Şey, B-Baba? Şey, iyi olmana sevindim ama bunu biraz detaylı açıklar mısın? Her şeyden önce, mektubun başında ‘Bu mektubu okuduğun sırada ben muhtemelen çoktan bu dünyadan göçmüş olacağım’ diye yazmıştın…”

“Biz Kızıl İblisler arasında standart selamlaşma biçimi değil mi o? Okulda bunu öğretmediler mi sana?.. Ah, lafı açılmışken, sen ve Megumin notlarınız harika olduğu için erken mezun olmuştunuz.”

“… Peki ya Şeytan Kral ordusunun inşa ettiği askeri üssü aşamayışınızla ilgili kısım…?”

“Ha, o kısım mı? O herifler aşırı gösterişli bir üs inşa etmişler. Acaba yok edelim mi yoksa yeni bir turistik cazibe merkezi olarak elimizde mi tutalım? Bir türlü karar veremedik.”

“Hey Yunyun, can I punch your father?”

“Go ahead.”

“Yunyun?!”

Darkness şoke olmuş köy başkanına bir soru yöneltti.

“… Hımm? Dur bir dakika, yani Şeytan Kral’ın ordusu gerçekten de buraya bir askeri üs inşa etmiş. Desenize, ‘Şeytan Kral’ın Generali geliyor’ kısmı da…”

“Doğru, mektupta belirtildiği gibi, buraya büyü direnci yüksek bir General gönderdiler. Doğru ya, neredeyse vakti geldi. Vaktiniz varsa gelip bir göz atmak ister misiniz?”

Köy başkanı bizi rahatça davet etti ve tam o sırada–

“Şeytan Kral ordusu alarmı, Şeytan Kral ordusu alarmı. Boşta olan herkesin köy girişindeki grifon heykelinin önünde toplanması rica olunur. Düşman görseli alınmıştır, sayıları yaklaşık bin kadardır.”

Anons, çan sesleri eşliğinde köyün dört bir yanında yankılandı.

“Bin kişi mi?”

Darkness ve ben yüksek sesle bağırdık, üç Kızıl İblis ise her zamanki gibi sakindi.

‘Bin’ sayısını duymamışlar mıydı?

Bu yerleşim yerinin ölçeğine bakılırsa en fazla üç yüz köylü vardı.

Sayıca kendilerini üçe katlayan Şeytan Kral ordusu karşısındaki bu rahat tavırları da neyin nesiydi?

“Şeytan Kral ordusunun bin askeri. Görünüşe göre bir tanrıçanın gerçek gücünü gösterme vaktimiz geldi.”

Aqua’nın bu kadar uslu bir şekilde çay içtiğini görmek nadir görülen bir şeydi, aniden bunu söyledi.

Kızıl İblis köyünün onun üzerinde kötü bir etki bıraktığını düşünüyorum.

Lütfen aptalca bir şey yapma.

Panik içinde savaşa hazırlanan Darkness’a doğru dönen Megumin sakin bir sesle konuştu:

“Telaşlanmayın, burası güçlü büyücülerin köyü, Kızıl İblis köyü. Gidip bir bakalım, ne dersiniz?”

Kısım 3

İnanılmazdı.

“Vaaahhhh!! Uwaaahhhh!!”

“Sylvia-sama! Sylvia-sama!! Lütfen geri çekilin! Sadece siz kurtulacak olsanız bile – Lütfen geri çekilin!”

“Kahretsin, lanet olsun! Bu haşerelere biraz daha yaklaşabilirsek intikamımızı alabiliriz…!”

“İşte bu yüzden Kızıl İblis köyüne saldırmaya karşı çıkmıştım, işte bu yüzden gelmek istememiştim…!”

Köyün girişine bile ulaşamadan Şeytan Kral’ın minyonları ardı ardına yere seriliyordu.

Bin kişilik devasa düşman ordusuna karşılık bizim tarafımızda sadece elli küsur kişi vardı.

O elli küsur Kızıl İblis…

“Yıldırım Çarpması!”

“Enerji Ateşlemesi!”

“Buz Rüzgârı!”

“Lanetli Yıldırım!”

Şeytan Kral ordusunun öncülerine acımasız üst düzey büyü yağmuru yağdırdılar.

“İnanılmaz… Bu kadar güçlü olmaları korkutucu hissettiriyor…”

Bu artık bir savaş değil, tek taraflı bir katliamdı.

Şeytan Kral ordusunun askerlerinden kimi gökten düşen yıldırımlarla çarpılırken, kimi de kendiliğinden alev alıp yanıyordu.

Beyaz bir sisin içine çekildikten sonra buz heykellerine dönüşenler ve karanlık bir yıldırımdan göğsüne delik açılanlar vardı.

Tam o sırada ordu ortadan ikiye ayrıldı ve elbiseli güzel bir kadın ileriye doğru yürüdü.

“Herkes! Onları önden ben durduracağım, o yüzden beni takip edin! İki üst düzey büyü yapma arasındaki boşluk oldukça fazladır. Bu şansı kullanalım…!”

O güzel insan Şeytan Kral’ın Generali miydi?

Göğüs dekolteli bir elbise giymiş, ilk bakışta uzun boylu bir güzele benziyordu.

Sağ kulağındaki mavi küpe parıldıyor, göz alıcı elbisesiyle tezat oluşturarak ona saf bir hava katıyordu.

Bir kadın ve bir erkek ona karşı çıkarcasına öne doğru yürüdü.

O adamı daha önce görmüştüm.

Bizi buraya ışınlayan Bukkoroli’ydi.

Bukkoroli’nin gözleri parladı ve iki elli de önüne uzattı.

Megumin’i o kadar uzun süredir tanıyordum ki bunu çok iyi biliyordum.

Bir Kızıl İblis’in gözleri parladığında, bu ya aşırı gaza geldikleri anlamına gelirdi…

“Kasırga!!”

Ya da güçlü büyüleri etkinleştirmek için büyük miktarda mana kanalize ettikleri anlamına gelirdi.

Bukkoroli, Şeytan Kral ordusunun tam ortasına devasa bir kasırga saldı.

Çok sayıda asker çaresizce havaya savruldu.

Yere çakıldıklarında muhtemelen öleceklerdi.

Aynı anda, Bukkoroli’nin yanındaki güzel kadının da gözleri parladı ve sol elini ileriye uzattı.

Kızıl İblisler arasında nadir görülen bir şekilde sağ elinde bir silah tutuyordu.

Yakından bakıldığında üzereresinde ejderha işlemesi bulunan tahta bir kılıçtı.

Bunu tutan kişi bir Kızıl İblis klanı üyesi olduğuna göre, muhtemelen büyüsel bir silahsı.

Sol elini uzatan kadın, sağ elindeki tahta kılıcı savurdu.

“Cehennem Ateşi!”

Kasırganın ortasında güçlü alevlerden bir fırtına belirdi!

Kısım 4

Kızıl İblislerin savaşını izledikten sonra Megumin’in evine gitmeye karar verdik.

Yunyun o mektubu gönderen arkadaşı Arue’ye ceza vermek istediğini söyleyip ayrıldı.

Az önce gördüğüm büyüyü hatırlyarak söyledim:

“Vay be~ Ne şov ama. Demek gerçek Kızıl İblisler böyle oluyor, ha?”

“Gerçek dediğine göre sahte olanlar da var demek istiyorsun. Hey, söylesene, nerede o sahte Kızıl İblisler?”

Neredeyse ısırmak üzereymiş gibi bakan Megumin’i destekleyerek küçük ahşap bir kulübeye geldik.

Nasıl desem? Bunu söylemek ayıp olur ama normal ailelerin evlerinden çok daha döküntü duruyordu.

Belki de Megumin manasını tükettiği için yorulmuştu; yorgun bir yüz ifadesiyle kapıyı tıktı.

Kısa bir süre sonra içeriden hafif bir koşma sesi geldi.

Evin kapısı yavaşça açıldı.

İlkokul çağlarında olsa tıpkı Megumin’e benzeyecek küçük bir kız dışarı çıktı.

“Ooo, Megumin’in kardeşi miymiş? Ne tatlı çocuk.”

Darkness parıl parıl gülümsedi.

“Mini bir Megumin gibi hissettiriyor. Hey küçük Megumin, tatlı ister misin?”

Aqua bir yerlerden tatlılar çıkardı…

“Komekko, ben geldim. Uslu bir kız oldun mu?”

Megumin omzuma yaslanmış bir halde, çocuğa şefkatle seslendi.

Komekko…

Deminki Bukkoroli de öyle; muhtemelen artık bu duruma alıştığımdan Kızıl İblislerin isimlerine laf yetiştirmemiştim.

Komekko, Megumin’e dik dik bakarak kaskatı kesildi.

Bu kesinlikle duygusal bir kavuşma olmalıydı.

Komekko gözlerini kocaman açtı ve derin bir nefes aldı.

“Baba! Abla eve bir erkek getirmiş!”

Dur küçük kardeş, bırak da ağabeyin açıklasın!

Kısım 5

“İyi izleyin. Alçak masanın üzerine ters çevirip koyduğum kupa bardak işte böyle hareket edecek!”

“İnanılmaz! İnanılmaz!! Bunu nasıl yaptın? Hey, nasıl? Mavi saçlı abla, bunu nasıl yaptın?”

“Mıknatıslar! Masanın altındaki mıknatıslarla hareket ediyor olmalı! Öyle değil mi? Haklı mıyım Aqua?”

Megumin’in evinin oturma odası.

Aqua bir bardakla gösteri yapıyordu.

Darkness ve Komekko dikkatle izliyorlardı.

Darkness’ın mıknatıs tahmini doğru çıkmıştı.

Aqua’nın hareket ettirdiği kupa metaldi.

Masanın altındaki mıknatısları kullanarak onu hareket ettirebiliyordu…

Konuşmalarını dinlerken arkasındaki hileleri kafamda tartıyordum. Onların tarafına şöyle bir göz attıktan sonra anlığına dillerim tutuldu.

Aqua oturma odasının tam ortasında, iki eli dizlerinin üzerinde düzgünce oturuyordu.

Masanın üzerindeki kupaya öylece bakarak onu dilediği gibi hareket ettirebiliyordu.

……?

Neler oluyordu böyle? Kendi gözlerimden şüphe etmeye başladım. Ben bu şekilde odaklanmışken…

“Ah– …! Öhö, öhö!”

Önümdeki kişi kuru kuru öksürdü.

Eyvah!

Oturma odasındaki kilimin üzerinde baskıcı bir atmosferin ortasında oturuyordum ve karşımda bana sert bir ifadeyle bakan Megumin’in babası duruyordu.

İlk bakışta siyah saçlı normal bir orta yaşlı adama benziyordu ama keskin bakışları demin beri üzerinden baskıcı bir hava yaymaktı.

İsmini daha önce duyduğum Megumin’in babası Hyoizaburo’ydu.

“… Kızımla ilgilendiğin için sağ ol. Bunun için içten teşekkürlerimi sunarım.”

Hyoizaburo bana hafifçe başını eğerek söyledi.

Yanında, Megumin’i andıran siyah saçlı, dudaklarının ve gözlerinin kenarlarında hafif kırışıklıklar olan güzel bir kadın vardı.

“Kızım sana çok zahmet vermiştir… Geri gönderdiği mektuplardan Kazuma-san hakkında çok şey öğrendim… Yani seni oldukça iyi tanıyoruz…”

Megumin’in annesi Yuiyui-san bana doğru derinlemesine eğildi.

Ne yapmalıydım ben şimdi?

Bu pisliği temizlemesi gereken kişiye sitemkar bakışlar fırlattım.

Megumin o patlama büyüsü yüzünden manasını tükettiği için köşedeki yatak takımının üzerinde uyuyordu.

Megumin’e bir an duygulu bir şekilde baktıktan sonra Hyoizaburo yüzünü sertleştirip sordu:

“… Pekâlâ o halde. Benim kızımla aranızdaki ilişki tam olarak nedir?”

Aynı soruyu üçüncü kez bana yöneltiyordu.

“… Zaten defalarca söyledim, biz sadece normal arkadaş ve yoldaşlarız.”

Hyoizaburo bunu duyduğunda artık buna daha fazla katlanamayacakmış gibi göründü, Aqua’nın gösteri yaptığı masaya doğru hızlıca hareket edip elini uzattı.

Megumin’e kısa bir an duygulu gözlerle baktıktan sonra Hyoizaburo yüzünü sertleştirip sordu:

“… Pekala öyleyse. Kızıma karşı hislerin tam olarak nedir senin?”

Aynı soruyu üçüncü kez yöneltmişti bana.

“… Zaten defalarca söyledim, biz sadece normal arkadaş ve yoldaşlarız.”

Hyoizaburo bunu duyduğunda artık buna daha fazla katlanamayacakmış gibi göründü, Aqua’nın gösteri yaptığı masaya doğru hızlıca hareket edip elini uzattı.

“Ne dedin sen bakalıııım?!”

“Kocacığımııım! Dur! Masayı devirip zarar verme! Bu ay bütçemiz gerçekten çok sıkışık!”

Kızıl İblisler arasında epey tuhaf insanlar vardı.

Hyoizaburo karısının kendisi için demlediği çaydan bir yudum alıp iç çekerdi.

“Kusura bakmayın, biraz fazla taşkınlık yaptım. Hep o safa yatmaya devam edip sadece arkadaş olduğunuzu söyleyip durmanız yüzünden.”

İçimden geçen o “biz sadece arkadaşız” sözlerini yuttum ve konuyu değiştirmek için çantamdan bir şeyler çıkardım.

Bunlar, birkaç gün önceki kaplıca gezisinin ardından Alcanretia’dan satın aldığım atıştırmalıklardı.

Döndüğümüz gibi hemen Axel’a doğru yola çıktığımız için onları henüz çıkarıp gösterme fırsatım olmamıştı.

“Şey bu… Misafirperverliğiniz için ufak bir hediye sadece…”

O anda Hyoizaburo ve karısı, uzatmakta olduğum pakete aynı anda yapıştılar.

“… Hayatım, bu Kazuma-san’ın bana hediyesi. Bırak şunu.”

“Aaa, gerçekten mi koca bey. Az önce ona terbiyesizce ‘sen’ diye hitap ediyordun, hediyeyi görür görmez anında ‘Kazuma-san’ diye değiştirdin, yüzsüzlüğün bu kadarına da pes doğrusu! Bu bu akşamki akşam yemeğimiz olacak, şarabın yanına atıştırmalık olarak yemene asla izin vermeyeceğim, anladın mı?”

Hanımefendi hiç de gülemeyeceğim bir şaka yapmıştı.

Hayır, alt tarafı çöreklerdi bunlar. İster akşam yemeği diye ye ister şarabın yanına meze yap, ne fark ederdi.

Bunu söyleme dürtüme karşı koydum ve Komekko neşeyle alkışladı.

“Yemek mi? Hey, bu katı yiyecek, değil mi? Pirincin bile görünmediği o sulu lapa çorbalardan değil, karnını gerçekten doyuracak bir şey mi?”

Sırt çantamdaki tüm erzakları çıkardım ve sessizlik içinde önüme serdim.

“Gerçekten… Pek bir şey sayılmaz ama…”

“Tam zamanında geldin Kazuma-san! Hayatım, ona en iyi çayımızı ikram et!”

“Evde zaten tek çeşit çay var, hemen demliyorum, bir saniye lütfen!”

Hanımefendinin hazırladığı çayı içerken Komekko da getirdiğim çörekleri iki eline birden almış, bir sincap gibi ağzına tıkıştırıyordu.

Komekko sessizce çiğnerken dik dik profilimi incelemeye koyuldu.

Elindeki iki çöreğe baktı, yutkundu ve…

“… Sana. Tadı güzel.”

Yemediği çöreği bana uzattı.

Komekko, uzatmakta olduğu çöreğe aç kurtlar gibi bakıyordu.

“Komekko, sakın yaklaşma! Ablaya gel çabuk!”

“Öyle ya Komekko! O adam ablana sürekli müstehcen şakalar yapıyor. Pençelerini sana geçirmeden buraya gel!”

Aqua ve Darkness’ın söylediklerine rağmen Komekko başını yana eğerek bana bakmaya devam etti.

Onların cezasını sonra keseceğim… Komekko gerçekten de bir melekti.

“Teşekkürler, Komekko yiyebilir. Onii-chan’ın karnı zaten tok.”

Bunu duyduğunda Komekko “Anladım!” dedi ve yanıma oturup çöreklerini yeniden kemirmeye başladı.

Bu kadar sevimli bir manzara karşısında yüzümde bir gülümseme belirdi.

Hyoizaburo son derece ciddi bir yüz ifadesiyle bana seslendi.

“… Ne kadar yiyecek getirirsen getir, Komekko’yu sana vermem!”

“Yanlış anladınız! Lütfen şu ikisinin lafına kulak asmayın!”

Ben çırpına çırpına açıklama yapmaya çalışırken Aqua sinsice yanıma sokuldu ve sanki beni ondan korumaya çalışıyormuş gibi Komekko’yu kapıp uzaklaştırdı.

Bunu unutmayacağım, sizi ikiniz.

Komekko kapılıp götürülmesine hiç aldırış etmeden çöreklerini kemirmeye devam etti ve Aqua’nın dilediği gibi hareket etmesine izin verdi.

Sonunda, ben çayımı yudumlarken hanımefendi sıcak bir gülümsemeyle bana dönüp şöyle dedi:

“Şey, Kazuma-san’ın devasa bir borcu olduğunu duymuştum, doğru mu? Kazuma-san’ın iyi biri olduğunu düşündüğüm için buna karşı çıkmam ama… Eğer kızımızla birlikte olmak istiyorsan, bunu borçlarını temizledikten sonra yapman gerekmez mi…?”

Ağzımdaki çayı püskürttüm.

“’Kızınızla birlikte olmak’ da ne demek şimdi? Bizim sadece arkadaş olduğumuzu az önce açıklamadım mı ben?”

Benim bu sert tepkime karşılık hanımefendi kafası karışmış bir halde bana baktı:

“Kızımın gönderdiği mektuplardan ikinizin oldukça yakın olduğunu sanmıştım, değil mi…?”

“Hayır, bir dakika, mektuplarda tam olarak ne yazıyordu acaba?”

Sakinleşmeye çalışarak Hyoizaburo ve hanımefendinin yüzüne baktım.

Hanımefendi sonunda konuşmaya başladı:

“Örneğin, …”

“Kızımın yapış yapış sıvılarla kaplanmış halini hayranlıkla izlemek.”

“’Göğüslerin mi büyüdü acaba?’ gibi şeyler söyleyerek.”

“Kızımla birlikte banyo yapmak.”

“Kızım kanepede savunmasız bir şekilde uyuya kaldığında, ellerini dizlerine koyarak eteğinin altına göz atmak.”

“Chomusuke’yi beslerken önüne iç çamaşırlar koyup, ‘İyi dinle, buna benziyor, eğer bunu benim için çalabilirsen seni daha iyi yemeklerle ödüllendiririm’ diyerek ona kötü şeyler öğretmek.”

“… Kısacası, cinsel tacizin sıradanlaşacağı kadar yakın bir ilişkiniz var…”

Bunu duyduğumda diz çöküp Megumin’in anne ve babasının önünde yere kapanarak yalvarmaya başladım.

Hyoizaburo karısının ardından konuşmasını sürdürdü:

“Yine de kızım hâlâ seni göz ardı edemeyeceği önemli bir yoldaşı olarak görüyor.” “Hatta borçları olan, dövüş becerileri zayıf, kaba bir dili bulunan ve sağduyudan yoksun bir sapık olsan bile, göz kulak olmazsan hemen ölüp gideceği için seni yalnız bırakamayacağını yazmış.” “Kızım bile bu kadar şey söyledikten sonra, ortada kesinlikle bir şeyler olmalı diye düşünüyorum…”

Ağır bir kalple söylemişti bunu.

Garip gelen pek çok kısım vardı ama beni önemli bir yoldaşı olarak görmesine sevinmiştim.

Öyle ya, bağlarımız birbirimizin kusurlarını hoş görmeye yetecek kadar güçlüydü; sadece arkamdan söylediği kötü sözleri duymak ona olan inancımı sarsmazdı…

“Kızımın söylediğine göre, o Kazuma-san’ın partisindeki ana hasar vericiymiş; parti onsuz işlev göremezmiş.” “Üstelik Şeytan Kral’ın Generali Vanir’i alt eden, her gün kalesini topa tutarak bir başka generali kalesinden defeden ve o generalin alt edilmesinde devasa katkılar sağlayan kişi de bizzat oymuş…”

Eh, bu yanlış sayılmazdı.

Yakın zamanda general Hans’ı da alt etmiştik ama parti onsuz işlev göremeyecek kadar Megumin’e bağımlı değildik hani…

“Hmm. Ve seyyar kale Destroyer’a son darbeyi vuran da odur! Ah, kızım gerçekten de adını tarihe yazdırdı!”

Karısının bıraktığı yerden devam eden Hyoizaburo neşeyle ekledi…

Yanlış değil ama…

Derin bir uyku çekmekte olan Megumin’e kaçamak bir bakış attım.

Derin nefesler alan Megumin sırtını bana dönmüştü…

Uyanık mıydı yoksa?

Hanımefendi, ben Megumin’i izlerken şüpheli gözlerle beni süzdü:

“Mektupta senin ve yoldaşların hakkında da pek çok şey yazıyor… Şey, hâlâ epeyce borcun var mı? Bu durum kızımın bulunduğu partiyi de ilgilendiriyor. Biz de yardım etmek isteriz ama ailemizin durumu pek o kadar iyi sayılmaz…”

Özür diler bir tonda söylemişti bunu…

“Ah, hayır, borçlar çoktan kapatıldı. Bu gezinin ardından büyük miktarda para geçecek elime, yani herhangi bir sorun yok, merak etmeyin.”

Ağzımdan kazara kaçıveren bu sözleri duyduktan sonra Hyoizaburo sert bir tepki gösterdi.

“… Oh. Ne kadar alacaksın bir lütfedip söylesene…”

Megumin’in evinde olmanın verdiği hafif bir gerginlikle, çok fazla sorgulamadan dürüstçe yanıtladım.

“Yaklaşık üç yüz milyon eris.”

“Üç yüz milyon mu?”

Hım? Gereksiz bir şey mi söyledim yoksa?

Hyoizaburo yanıma kadar sokuldu.

Ve ellerini birbirine vurarak nazikçe gülümsedi.

“Ah, Kazuma-san, haklısın, bu gece burada kalmaya ne dersin? Sen kızıımın yoldaşısın, o yüzden seni en iyi şekilde ağırlamalıyız! Bundandan böyle burada kalmaya ne dersin? Bir maceracı olarak muhtemelen başını sokacak sabit bir ev olmadan ortalıkta geziniyorsundur, değil mi?”

“Evet! Komekko, bu gece oturma odasında benimle ve babamla uyu! O ikisi de bizim odada yatabilir! Ama evimiz küçük, bu yüzden sadece bizim oda ve Megumin’in eski odası var… Bu kadar insanın burada kalması için biraz dar gelebilir ama…” İkisinin bu inanılmaz sözleri karşısında dehşete düşmüştüm–

“Hayır, gerek yok…

Şey, benim Axel’da bir malikanem var da…” diyerek bu gerçeği onlara çekinerek söyledim.

“Malikane mi?!”

Eyvah.

İkisinin parıl parıl parlayan gözlerinden bakışlarımı kaçırıp kurtuluşu Darkness ve Aqua’dan yardım istemekte aradım…

“Sırada!

Bu kutunun içerisinden muazzam bir şey çıkacak!” “Onu açtığında kesin fırlayıp bir şey çıkacak!

İşte bu, Komekko!” “Harika!

İnanılmaz!” Üçü de oldukça meşgul görünüyordu.

Bölüm 6

Vakit çoktan akşama dönmüştü ama Megumin hâlâ mışıl mışıl uyuyordu.

Bu gayet normaldi.

Partideki en ayakları yere basan kişi olabilirdi ama nihayetinde daha on dördündeydi.

Alcanretia gezisini bitirir bitirmez hemen bu yolculuğa çıkmış ve patlama büyüsüyle bütün manasını tüketmişti.

Üstelik çok uzun süredir göremediği ailesi de buradaydı…

“Anne!

Et! Et istiyorum!” “Hayatım, sebzelerin cilde iyi geldiğini duymuştum, o yüzden etleri bana bırak.

Sonsuza dek güzel kalmanı istiyorum da!” “Ara, ara koca bey, senin saçların dökülüyor, yosun salatası yemek senin için yeterli olmalı!”

Deliksiz uyuyan kızlarını zerre umursamayıp, aksine getirdiğim malzemeleri kapış kapış yemek için kavga ediyorlardı.

Akşam yemeğinde sıcak tencere yemeği vardı.

Aqua malzemelerle birlikte aldığım şarabı yudumlarken, Darkness biraz gerilmiş gibi görünüyordu.

Belki de herkesle birlikte alçak bir masanın etrafında ilk defa yemek yiyordu. Zarif bir şekilde yemek yerken görgü kurallarına uyup uymadığını kontrol etmek için arada bir bana bakıyordu.

Komekko sonunda yemeğini bitirmiş ve parıl parıl parlayan gözleriyle şöyle demişti:

“Şey, Baba, Anne!

Mavi saçlı abla tek kelimeyle harika! Küçücük bir kutunun içerisinden koca bir Neroid çıkarıverdi!” Bu sözler merakımı uyandırmıştı.

Darkness bu konuşmaya kulak kabarttığımı fark etti.

“Gerçekten harikaydı, Kazuma.

Fiziksel olarak imkansız bir şey gerçekleşti: Kutunun kendisinden fiziksel olarak daha büyük bir Neroid ortaya çıktı ve pencereden uçup gitti. O andan beri sürekli bunu düşünüyorum…” Bunu duyduğumda, neşeyle şarap yudumlayan Aqua’ya döndüm:

“…

Şey, bir süredir bu kafamı kurcalayıp duruyor, sihirbazlık numaralarını dikkatlice izleyebilir miyim acaba?”

“İstemem. Gösteriler istek üzerine yapılmaz, içimden coşku geldiğinde yaparım sadece. Ne pahasına olursa olsun görmek istiyorsan, o zaman beni performans sergileme hevesine getirecek bir parti ayarla.”

Bir yandan çevik hareketlerle bir bezelye kabuğundan tanelerini tek eliyle sıyırırken, boş kalan kabuğu da dudaklarıma fırlatarak söylemişti bunu.

“Ne saçma… Zaten ağzını hedeflemiştim, düzgün tutsaydın ya… Dur, dur! Zaten pek bir şey içmiyorsun, bütün bezelye kabuklarımı alma bari!”

Akşam yemeği pek keyifli geçmişti.

Japonya’dayken ailemle birlikte yemek yediğim zamanları hatırlatmış, son birkaç gündür kamp yapmanın verdiği gerginliği unutturarak düzgün bir yemeğin tadını doya doya çıkarmamı sağlamıştı.

Banyodan döndükten sonra oturma odasına girdiğim sırada gerçekleşti bu olay.

“Bu da neyin nesi böyle? Kızınız için hiç mi endişelenmiyorsunuz? Yaptığınız şey, bir haftadır aç bırakılmış bir canavarın kafesine lezzetli mi lezzetli bir kuzu atmaktan başka bir şey değil!”

Aqua ve diğerleri benden önce banyo yapmışlardı, bu yüzden en son giren bendim. Giriş kısmından Darkness’ın suçlamalarını net bir şekilde duyabiliyordum.

Acaba neyin kavgasını veriyorlardı? İçeriye şöyle bir göz attığımda Hyoizaburo’nun oturma odasının ortasında uzanmış, horul horul uyuduğunu gördüm.

Ben banyoya girdiğimde hala uyanıktı oysa, bu kadar çabuk mu sızmıştı?

Ortalarda Aqua’dan eser yoktu; büyük ihtimalle uyuması için ayrılan odaya gitmişti.

“Öyle söyleseniz bile… Zaten bunca zamandır aynı çatı altında yaşıyorlar ve ortada giden ters bir şey yok, değil mi? Herhangi bir sorun görünmüyor. Kızım evlilik çağında, Kazuma-san ise akli yerinde yetişkin bir adam… Bir şey olmuş olsa bile, bu her iki tarafın da rızası olduğu anlamına gelmez mi? Eğer durum böyleyse, bir ebeveyn olarak bile söyleyecek laf bulamam.”

Darkness, Megumin’le aynı odayarda uyumama karşı çıkıyor gibi görünüyordu.

Gerçi nerede uyuduğumun benim için bir önemi yoktu ya.

Hanımefendinin yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi.

“… Şey, Darkness-san, buna neden bu kadar şiddetle karşı çıkıyorsun ki? Kazuma-san’ın kızımla birlikte aynı odada uyuması senin açısından sakıncalı bir durum mu yaratıyor yoksa?”

Biraz olsun merak ettiğim o soruyu sormuştu…

“Ha? Bu tıpkı kıskançlık ediyormuşum gibi bir anlama geliyor, kulağa pek hoş gelmiyor, lütfen böyle şeyler söylemeyin…”

Hım.

“Öyle, öyle mi desene, kusura bakmayın. Yanlış anlamışım galiba. Ama kızımın odasını başka yere taşımak da epey zahmetli olur, oda pek dar kalır. Eğer kimse Kazuma-san ile aynı odada kalmazsa…”

Darkness Hanımefendi’ye dönerek şöyle dedi:

“Sadece Hyoizaburo-san’ı Kazuma ile birlikte yatırın, mesele kökten çözülür.”

“Eh?”

Darkness’ın bu son derece mantıklı açıklamasını duyan hanımefendi şaşkına döndü.

Yok, mantıklı bir yoldu elbet ama biraz olsun ortamın havasını koklasaydın bari…

“Bu hiç de seksi bir durum değil de–eh, hayır, kızıımın mektuplarından anladığım kadarıyla Komekko’yu onunla uyutmak zaten söz konusu olamaz, ailenin reisi de o işe kalkışırsa içim hiç rahat etmez doğrusu…”

Hey Hanımefendi, sen az önce ne dedin bakayım? Acaba beni nasıl bir insan olarak hayal ediyordun sen?

Yarın ilk iş olarak Megumin’in onlara gönderdiği bütün mektupları bana göstermelerini isteyeceğim.

Darkness iyiden iyiye gaza gelmiş gibi görünüyordu ki yüksek sesle bağırmaya başladı–

“Bu durumda…! Onun yanında ben uyuyacağım! Eğer söz konusu ben olursam, o canavar her ne denemeye kalkışırsa kalkışsın sonuna kadar direneceğim…! Hayır, belki de direnmek nafile olacak ve onun anormal şehvetinin bir oyuncağı haline gelip akıl almaz işler yapacağım. Şey, ta kendisi, bu yolculuk boyunca kesinlikle içinde büyük bir şehvet biriktirmiştir şimdi o. Geceyi bile uyumadan geçirdi baksana! Erkeklerin bütün gece uyumadıktan sonra iyice deliye döndüklerini duymuştum…! Direnmeme rağmen beni zorla alt edip bastırabilir, ağzımı kapatıp kulağıma tehditkar bir dille, ‘Komekko’yu uyandıracaksın, herkesin bunu duymasını istemiyorsan sessiz ol’ diyerek…”

“Uyu.”

Hanımefendi büyü sözünü fısıldadığı gibi zırvalayıp duran Darkness olduğu yere yığılıp kaldı.

Ne sert kadın ama.

Bu gürültü patırtı içerisinde uyanma belirtisi bile göstermeyen Hyoizaburo’ya istemsizce bir göz attım.

Yoksa, Hyoizaburo da mi…

Tam o sırada hanımefendi, bir yandan uykusu gelen Komekko’yu tek eliyle kucaklarken oturma odasını dikizlediğimi fark etti.

“Ara, Kazuma-san. Yeni mi bittin banyonla? Darkness-san uyuya kaldı, onu odaya taşıma konusunda bana yardım edebilir misin acaba?”

Gülümseyerek söylemişti bunu.

Bölüm 7

“Çok büyük bir iyilik yaptın bana. Darkness-san yorucu yolculuk yüzünden epey yıpranmış olmalı, sabaha kadar da uyanmaz zaten. Eşim, Komekko ve ben ölü gibi uyuruz, ortalık biraz gürültülü olsa bile asla uyanamayız… Kazuma-san, sen de yorulmuşsundur, artık bugünkü yorgunluğu atmak için erkenden çekil istirahate.”

Hanımefendi bunları söyleyerek beni Megumin’in uyumakta olduğu odaya doğru adeta ittiriverdi.

“Eh, şey… Fırsat bu fırsat dinlenmeye çekileceğim zaten… Bilmem farkında mısın ama Megumin’i uzun süredir tanıdığım aramızda herhangi bir nane çıkmayacak, tamam mı? İçeride tuta tuta patlama noktasına gelmiş o sapık haçlı kızın söylediklerine sakın inanma.”

“Biliyorum, biliyorum, o yüzden hiç sorun yok! Olur da bir şey gerçekleşirse, gereken sorumluluğu bal gibi alırsın zaten…!”

Olayı zerre kadar anlamamışsın sen hanımefendi.

Doğruca Megumin’in odasının içine kadar itilmiştim.

“İkiniz de gününüzü gün edin bakalım…!”

Arkamdan hanımefendinin mırıldandığı sözleri duydum.

Omuz silkip loş odayı şöyle bir süzdüm.

Ben dikkatimi başka yere verdiğim sırada içeriye taşınmış olan Megumin odanın tam ortasında mışıl mışıl uyuyordu.

Sırf uyuma pozisyonu bile Megumin’in ne kadar sevimli göründüğünü gözler önüne seriyordu.

Pencerelerden içeri süzülen hafif ay ışığı Megumin’in uyuyan güzel yüzünü aydınlatıyordu.

O ipeksi siyah saçlarını gördüğümde, ikimizin arasında garip bir çekim hissettim içimde…

Kendimi onu izlerken kaybetmiştim.

Alışageldiğim Megumin’e karşı böyle bir çekim hissetmem, o orkların bende bıraktığı psikolojik travmanın bir sonucu olabilirdi pekala.

Kasabaya döner dönmez Succubus Abla’lardan ruhumu iyileştirmelerini isteyeceğim.

Bugün benim için de epey yorucu geçmişti, en iyisi erken uyumaktı.

Tam o anda.

“Kilit!”

Dışarıdan bu sesi işittim.

Muhtemelen hanımefendi büyü marifetiyle kapıyı kilitliyordu.

Elime geçecek paranın miktarını ağzımdan kaçırmış olmam benim hatamdı ama hanımefendi de işi gerçekten garantiye almak için her yolu deniyordu doğrusu.

Kızı bu adam hakkında onca şeyi uzun uzun yazmış olmasına rağmen, bir ebeveynin böyle davranması doğru muydı yahu?

Kadınsal içgüdülerine ve insan sarraflığına fazlasıyla güveniyor gibi görünüyordu.

Boş ver, ben en iyisi uyuyayım.

Düşüncelerimi bir kenara bırakıp daracık odayı huzursuzca şöyle bir süzdüm ve gerçeği fark ettim.

Megumin’in içinde yattığı yatak dışında uyuyabileceğim başka hiçbir yer yoktu.

Bölüm 8

Ay ışığının loş aydınlığı altında bir süre öylece dikildim.

Karşımda derin bir uykuya dalmış olan Megumin duruyordu.

Şu anda odada yalnızca ikimiz vardık.

Aqua sızana kadar içmişti, ortalıkta dolanıp iş karıştırabilecek olan Hyoizaburo ise hanımefendi tarafından haklandığı için devrilmişti.

Dahası, dışarıdan büyüyle kilitlendiği için odadan kimse dışarı çıkamıyordu.

Adeta önüme serilmiş bir ziyafet sofrasıydı bu.

Odada sadece tek bir yatak takımı vardı.

Mevsim bahar olsa da hava hâlâ soğuktu.

İçeride olsak bile yorgan örtmezsek üşütebilirdik.

Ya grip şiddetlenip zatürreye dönüşürse ne olacaktı?

Bu dünyada iyileştirme büyülerinin hastalıkları tedavi edemediğini duymuştum.

Hastalıktan ölmek eceliyle ölmüş gibi kabul ediliyordu, bu yüzden diriltme büyüsü işe yaramıyordu.

Bu da hastalıktan ölmenin savaşta düşmekten bile beter olduğu anlamına geliyordu; soğuk algınlığı korkunç bir şeydi.

Hâl böyle olunca, Megumin’le aynı yatağı paylaşmamda hiçbir sakınca yoktu demektir…

“……”

Bir an için bunu düşündüm.

Uyuyan Megumin’e karşı herhangi bir şey yapacak olursam, Darkness ve Aqua beni bir iblis ve kötü niyetli bir varlık olmakla suçladıklarında bunu inkâr edemezdim.

Ben bir beyefendiyim, öyle biri değilim.

Ama şu anki durumda her iki ebeveynin de kutsamasını almış bulunuyordum.

Eğer öyleyse, Megumin dava açacak olsa bile mahkemeyi ben kazanırdım.

Hayır, hayır, hayır, gerçekten kazanabilir miydim ki?

Her neyse, bu dünyanın adalet sistemi nasıl işliyordu acaba?

Lanet olsun, bu dünyanın yasalarını cidden öğrenmeliydim!

Bir bilseydim…

Hayır, işin aslı bu değil.

Dava açılırsam ne yapmam gerektiğini düşünmek, o mantık baştan yanlıştı.

O olamaz, bu durum beni de paniğe sürüklüyordu.

Sakin ol, Satou Kazuma, sakinleş ve düşün!

Hangi açıdan bakarsam bakayım, bahar geceleri pek soğuk olurdu.

Bu kadar soğukta sağlıklı düşünemiyordum; biraz olsun kendime gelebilmek için yorganın altına sokulmama izin verilmeliydi.

Megumin’i uyandırmamaya özen göstererek dikkatlice yatağın içine sokuldum, yanımda yatan onun sıcaklığını ve huzurlu nefes alışverişini hissederken içimden geçirdim…

……

Bekle, o olamaz!

Ne kurnaz bir tuzaktı ama, daha ne olduğunu anlamadan kendimi Megumin’in yanında uyurken bulmuştum.

Tam yataktan fırlayıp kalkacakken idrak ettim.

Yataktan dışarı fırladıktan sonra ne yapacaktım ki?

Öyle bir şey yaparsam Megumin’i uyandırırdım, değil mi?

Ve sonrasında, tıpkı manga ve animelerdeki klasik senaryolarda olduğu gibi gelişecekti olaylar.

Doğru ya, kendimi savunma şansımın dahi olmayacağı mahkeme duruşmamın başlangıcı olacaktı bu.

Eğer öyle olursa, anne ve babası tarafından tuzak kurulan masum bir adam olduğumu ve hiçbir şey yapmadığımı savunsam bile kimse beni dinlemezdi.

Ne kadar haksız bir durum.

Tıpkı trende sapık olmakla suçlanan masum bir adamın yargılanması gibi.

Kendimden öncekilerin yaptığı hataları tekrarlamayacaktım.

Hiçbir şey yapmamış olmama rağmen haksız muamele göreceğimi bildiğime göre…!

Bu mantığı tersten işletip suç işlememeyi seçtim.

Megumin’in düzenli nefesi kulağımın içine üflüyordu.

Eyvah, kalbim küt küt atmaya başlamıştı.

Şu anda akıl almaz bir şey yapacak gibi duruyordum.

Şehvetten arınmış kutsal bir adam değildim ben; herhangi bir yerde bulabileceğiniz sıradan, cinsel açlık çeken bir erkektim sadece.

Sağlıklı bir erkeğin güzel bir kızla aynı odada uyumasına izin verirseniz; kesinlikle bir şeyler olacaktı.

Her şeyden önemlisi, bu durumu ayarlayan Megumin’in anne ve babasıydı.

Sorun yok, bu davayı kazanabilirdim.

Arkamda bu kadar lehte durum varken, duruşmada Sena ile karşı karşıya gelsem bile kesinlikle kazanırdım…!

Düşüncelerimi eyleme dönüştürmeye karar verdiğim sırada.

Megumin gözlerini ardına kadar açtı ve durumu anlamak istercesine uykulu gözlerle bana baktı.

“Günaydın. İyi uyudun mu?”

“Hmm… Günaydın Kazuma… Şey, ben ne kadar süredir uyuyorum…”

Çoktan gece yarısı oluyordu.

Gecenin çok geç bir saati sayılmazdı ama Megumin’in biraz uyuyacağım diyerek derin bir uykuya dalmasının üzerinden yaklaşık sekiz saat geçmişti.

“Anlıyorum…”

Bundan hemen sonra içinde bulunduğu duruma aniden tepki verdi.

“… Peki ben neden Kazuma ile aynı yatakta uyuyorum?”

Tavana bakarak mırıldandı.

Ben de aynı tavana doğru bakarak cevap verdim.

“… Beni söyletme şimdi, utanç verici.”

“Ne dedin sen?”

Megumin sözlerim üzerine yerinden sıçradı.

“Hey, battaniyeyi çekiştirip durma, hava soğuk. Önce bir sakinleş.”

“Nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun ya? Uyandıktan sonra fark ettiğim ilk şey, nostaljik odamda Kazuma ile birlikte uyuyor olduğumdu! Nasıl sakin kalabilirim ki ben…?”

Megumin yorganın altından dışarı fırladığı gibi kendi vücudunu yoklamaya başladı.

Üzerinde herhangi bir şey denenip denenmediğini kontrol ediyor gibiydi.

Ardından derin bir rahatlama nefesi bıraktı…

“Hey, uykudayken sana kötü bir şey yapacak aşağılık biri olduğumu gerçekten düşünüyor musun? Bir süredir merak ediyorum da, siz beni ne sanıyorsunuz acaba? Bir yılı aşkın süredir aynı malikanede yaşıyoruz ve başımıza hiçbir şey gelmedi, değil mi? Darkness bile Megumin’le uyuyacağımı duyduğunda beni sanki vahşi bir canavarmış gibi muamele etti.”

Megumin dışarı çıktığında açılan yorganı geri çektim. Ortalık soğuktu, bu yüzden yorganın dışarıda sadece başımı bıraktım.

Megumin bu soru karşısında huysuz bir ifadeyle yanıt verdi:

“… Ih. Şey, haklısın tabii, özür dilerim… Uyanır uyanmaz bunu görünce biraz kafam karıştı da… Şey, haklısın, Kazuma şaka yaparken başkalarına cinsel tacizde bulunabilir ama bunu gerçekten yapacak biri değil.”

Megumin hafifçe gülümseyerek rahatlamış bir şekilde konuştu.

Sadece başımı yorganın dışarısında tuttuğum pozisyonumu bozmadan Megumin’e seslendim:

“Elbette, beni gözünde o kadar büyütme ya da küçültme. Ne de olsa beni bu odaya tıkan bizzat senin annendi.” Hatta kapıyı büyüyle kilitlediğinden, yorganın altına saklanmaktan başka çarem kalmadı.”

Megumin bunu duyduğunda derin bir iç çekti.

Durumu nihayet anladığını belli eder gibi bir hal vardı üzerinde.

“Gerçekten, o da…”

Rahat bir ses tonuyla mırıldandı. Onun için yorganı araladım ve yanımındaki boş yeri patpatladım.

“Durum bu işte. Dışarısı soğuk, o yüzden içeri gir. Merak etme, bir şey yapmayacağım.”

Megumin bunu duyduğunda yüz hatları gerildi.

Başını öne eğdi ve hayal kırıklığına uğramış bir ses tonuyla konuştu–

“… Gerçekten bir şey yapmayacak mısın? Burada sadece ikimiz varız oysa.”

Hayal gücümü harekete geçiren bir cümle kurmuştu.

Hım?

Ne, bu da ne şimdi? Bir şeyler yapmamda sakınca yok mu yani?

Kamp yaparken elini tuttuğum o anı ve şu anki durumu düşünecek olursak, bahar gelmişti çattığı!

Az önce söylediğim şeyi anında kafamdan sildim.

“Saçmalama, baş başa kalmamız için böylesine nadir bir fırsat yakalamışken nasıl hiçbir şey yapmamı bekleyebilirsin? Üstelik anne ve babandan izin bile aldım!”

Megumin bunu duyar duymaz pencereye doğru fırladı.

“Böyle bir şey olacağını biliyordum! Bu gece Yunyun’da kalacağım ben!!”

“Aahh? Lanet olsun, bu bir tuzaktı!!”

Megumin pencereden dışarı sıçradığı gibi gecenin karanlığında gözden kayboldu.

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku o!

Gifting this Wonderful World with Blessings!, Konosuba, Konosuba : God's Blessing on This Wonderful World!, Kono Subarashii Sekai ni Shukufuku wo!, ขอให้โชคดีมีชัยในโลกแฟนตาซี, この素晴らしい世界に祝福を!, 为美好的世界献上祝福!
Puan 9.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japonca
İçine kapanık bir oyunsever olan Satou Kazuma’nın hayatı bir trafik kazası sonucu sona erecektir…Öyle olmalıydı, ancak gözünü açtığında karşısında kendisini bir tanrıça olarak tanıtan bir kız gördü. “Hey, bende senin yararına bir şey var. Başka bir Dünya’ya gitmek ister miydin?Ancak yanında tek bir şey götürebilirsin.” “O halde seni götürmek istiyorum.” İşte bu noktada reankarne olmuş Kazuma’nın Şeytan Kral ile olan mücadelesi başlıyor. Ancak birçoğunuzun düşündüğünün aksine bu yolculuk sürekli bir yiyecek, içecek ve barınak arayışı olacaktır. Kazuma’nın sakin bir hayat sürmek istemesine karşın Tanrıça’nın sürekli çıkardığı problemler kısa süre sonra Şeytan Kral’ın ordusunun dikkatini çekecektir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla