Mushoku Tensei Cilt 24 – Bölüm 3 / Aranan Kişi

Aranan Kişi

KISA BİR ÖZET GEÇELİM! Ben, Rudeus, kesenin ağzını açıp hemen oracıkta bir şişe soya sosunu satın aldım. Yola devam!

Ertesi gün, İkinci Şehir Irelil’in dış mahallelerine gidip bir ışınlanma çemberi ile iletişim tableti kurduk ve ardından Ruijerd’in görüldüğü köye doğru yola koyulduk.

Köy, Irelil’den yarım günlük mesafede, Biheiril Krallığı’ndaki Yeryüzü Ejderhası Vadisi’nin hemen yakınlarında yer alıyordu. Yeryüzü Ejderhası Vadisi Köyü ya da bazen Dönüşü Olmayan Orman Köyü olarak bilinse de krallık literatüründeki resmi adı Marson Köyü’ydü. Resmi belgelerde ve kayıtlarda böyle geçmesine rağmen çoğu kişi “Marson” adını bilmezdi. Ben de en iyisi buraya Yeryüzü Ejderhası Vadisi Köyü diyeyim.

Burası öyle pek olayı olan bir yer değildi. Ne özel bir üretimi vardı ne de gezip görülecek turistik bir mekânı. Ormanın etrafındaki verimli topraklarda sebze yetiştirmek için ağaçları kesmişlerdi ama Fittoa’daki Buena Köyü’nün aksine, insanlar buraya belirli bir amaç doğrultusunda toplanıp yerleşmemişti. Çok eski zamanlardan beri burada yaşıyor, zamanla Biheiril Krallığı’na entegre oluyorlardı. Önce devlet değil, önce insan gelirdi yani. Öyle bir yer işte.

Kasvetli, terk edilmiş, evlerin arasında koca koca boşlukların olduğu ve yaşam belirtisi taşımayan bir yer bulmayı bekliyordum fakat fena halde yanılmıştım. Vardığımızda köy o kadar cıvıl cıvıldı ki, yola çıkarken hedeflediğimiz o kuş uçmaz kervan geçmez ıssız yere gerçekten ulaşıp ulaşmadığımızı defalarca kontrol etmek zorunda kaldım.

Köyün girişinde toplanan kalabalığa şöyle bir bakmak bile yerli olmadıklarını anlamaya yetiyordu. Üzerlerinde zırhlar, bel kemerlerinde asılı kılıçlar vardı. Maceracılar mıydı? Yok canım, maceracılarda böyle tekinsiz bir hava olmazdı. Bunlar ya paralı askerdi ya da kelle avcısı.

“Chandle, millet öne geçip avantaj sağlamaya mı çalışıyor dersin?”

Dünkü meyhane vakasından ve yolculuk boyunca sergilediği tutumdan sonra Chandle’a güvenebileceğime kanaat getirmiştim. Şimdiye kadar işime yarayıp yaramayacağından pek emin değildim açıkçası. Ama Orsted’in onu neden yanıma verdiğini şimdi daha iyi anlıyordum. Bu tür konularda her adımda onun da fikrini almak istiyordum.

Öte yandan Dohga pek bir işe yaramıyordu. Bizi köstekliyor sayılmazdı ama… ucu ucuna ayak uydurabiliyormuş gibi bir izlenim veriyordu. Gerçi insanları yargılamak bana mı kalmıştı? Muhtemelen o da öyle ya da böyle kendini kanıtlayacak, işe yarayacaktı.

“Yok, bence sadece etrafı kolaçan ediyorlar. Elde edeceğin her türlü bilgi, başlangıç çizgisinde seni bir adım öne geçirir.”

“Ama bazısı diğerleri harekete geçmeden hedefi avlamak istiyordur, değil mi?”

“Olabilir ama sayıları azdır. Bu avı bizzat krallık yönetiyor, yani herkesten önce dalıp iblisleri gebertsen bile paranı alamama riskin var.”

Doğru usulü izlemek şarttı. Av ekibine katılır, krallığın şövalyeleriyle ya da gönderdikleri her kimse onunla birlikte ormana dalar, iblislerin neyin nesi olduğunu ortaya çıkarır, onları öldürür ve her şeyin yoluna girdiğini teyit ederdiniz. Ancak tüm bunlardan sonra ödülü alma şansınız olurdu. Herkesle birlikte girerseniz, o özel ödülü kapıp kapamayacağınız tamamen şansa kalırdı. Buradaki herifler ise şans faktörünü aradan çıkarmak için etrafı gözlemliyordu. Doğru an geldiğinde avın üzerine atlayıp ödülü kapacaklardı.

“Bizlik bir durum yok o zaman.”

“Sana tamamen katılıyorum.”

Chandle tebessüm ederek köye doğru adım attı. İçeride hana benzeyen bir yapı ve bu denli küçük bir yer için mantık sınırlarını zorlayacak kadar insanla dolup taşan bir köy meydanıyla karşılaştık. Belli ki herkes gaza gelmiş, harekete geçmek için can atıyordu.

Kalabalığın çok olması işimize gelirdi. Aralarına kaynayıp laf toplayabilirdik.

Aklımdan tam da bu geçerken birinin “Defolun gidin!” diye bağırdığını duydum. Durup dururken kovulma emri gelmişti! Tabii ki bana demiyorlardı. Ses meydanın bir köşesinden yükselmişti. Etrafı kollamaya gelen tiplerden birkaçı söylenerek oradan uzaklaşıyordu. Bastonuna dayanmış, onlara avazı çıktığı kadar bağıran yaşlı bir kadın gördüm.

“Çekin gidin, geldiğiniz yere dönün! Hiçbir iblis falan çıkmayacak ortaya! O, Orman Halkı’nı korur! Orman Halkı’na zarar vermeye kalkan kim varsa hemen defolsun!”

Bastonuna dayanarak ilerledi ama adamların yanına varır varmaz bastonu üzerlerinde patlatmaya başladı. Durduğum yerden bile bastonun çarparak çıkardığı o sert takırtıları duyabiliyordum.

“Aptal bunak—”

“Hey, sakin ol. Olay çıkarırsan ogre’lar…”

Kadının vurduğu adam yere tükürdü. Öfkeyle kılıcına davranmak üzereydi ama yanındaki arkadaşı onu tutunca hışımla meydandan yürüyüp gitmekle yetindi.

Yaşlı kadın peşlerinden gitmedi. Avazı çıktığı kadar bağırarak oradaki diğer adamlara sarmaya, bastonunu üzerlerinde patlatmaya başladı. Adamlar geri çekilip çaresizce dağıldılar.

Neler oluyordu böyle? Herkesi sepetledikten sonra yaşlı kadın… Hay aksi, gözlerini bize dikmişti.

“Geldiğiniz yere geri dönün!” diye bağırarak dosdoğru üzerimize yürüdü. Bastonu çınlayan bir sesle zırhıma çarptı ama zırhta tık bile yoktu. Evet sevgili seyirciler, Asura onaylı tam zırh sayesinde, yırtıcı nine saldırılarına karşı bile yüzde yüz koruma altındasınız.

“Ormanın huzurunu kaçırmayacaksınız!” Bir yandan bağırıyor, bir yandan zırhımı bastonlamaya devam ediyordu.

“Aman teyze, yavaş ol biraz.”

“İblis miblis yok! Adam Orman Halkı için o kadar şey yaptıktan sonra, buraya yardım istemeye gelmişken onu öldürecek misiniz bir de? Caniler!” İyice hiddetlenmişti, beni dinleyecek durumda değildi.

Ama söylediği bir ifade dikkatimi çekmişti: Orman Halkı. Bu yeni bir tabirdi ve hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyordum.

“Kim bu Orman Halkı?”

“Orman halkı gittiği zaman iblisler gelir!”

Yani bu orman halkı her kimse, iblisleri uzak tutan onlar mıydı?

“Yani iblislerle Orman Halkı farklı şeyler mi?”

“Tabii ki farklılar! İkisinin adını aynı cümlede bile anma!”

“Boş ver, Cray,” diyerek araya girdi Chandle, ortamı yatıştırmaya çalışarak. “Akli dengesi yerinde bile olmayabilir.” Haklılık payı vardı. Aklı başında biri durduk yere yabancıların yanına varıp sopayla vurmaya başlamazdı. Yine de kadının ne söyleyeceğini duymak istiyordum.

“Aklım son derece başımda benim, Orman Halkı da gerçek! Ben gençken ormanın derinliklerinde kaybolmuştum, beni onlar kurtardı! Ondan çok, çok uzun zaman önce de büyük dedemi kurtarmışlardı!”

“Gençken” dediği en az yirmi, hatta otuz yıl öncesi olmalıydı. Yaşlı kadın altmışını biraz geçmiş gibi görünüyordu. O kadar yaşlıysa, büyük dedesiyle ilgili hikâye de herhalde bundan bir asır öncesine dayanıyordu.

Ruijerd ile yollarımızı ayırmamızın üzerinden sadece on yıl geçmişti. Yoksa bu işin Ruijerd ile hiçbir alakası yok muydu?

Ama… Ha.

“Orman Halkı iblis falan değil! Neden anlamıyorsunuz? Neden onları öldürmeye çalışıyorsunuz? Aptallar! Aptallar, evinize dönün! Aptallar… hepsi aptal…” Bastonunu bir süre daha zırhıma vurduktan sonra yaşlı kadının nefesi kesildi ve olduğu yere çöktü.

“Bize işin aslını anlatsana,” diye sordum.

Ruijerd burada olmayabilirdi fakat başka bir ihtimal daha vardı.

“Bu Orman Halkı’ndan biri belki de benim bir dostumdur.”

Belki de ormanda, tıpkı bizim gibi Ruijerd’i aramakta olan Superd Kabilesi’nden hayatta kalmış bir başka kişiyi bulabilirdik.

***

Yaşlı kadın az önce öfkesinden kendini kaybetmiş hâldeydi ama biraz yatışınca oturup bizimle konuştu. Anlattıklarından, sözü edilen iblisin Ruijerd mi yoksa başka bir Superd mi olduğu tam anlaşılmıyordu. Yine de Biheiril Krallığı’ndaki olayların işleri nasıl bu raddeye getirdiğini az çok idrak edebilmiştim.

Daha yaşlı kadın doğmadan çok önceleri, Orman Halkı olarak bilinen bir ırk Dönüşü Olmayan Orman’da yaşarmış. Dış dünyaya pek adım atmazlarmış ama kırk yılda bir, köylülerden biri ormanda yolunu kaybettiğinde ya da bir canavarla burun buruna gelip ölümün eşiğine dayandığında ortaya çıkar, yardım ederlermiş. Yaşlı kadın da dâhil köylülerden hiç kimse onların ne olduğunu tam olarak bilmiyormuş; ellerindeki tek şey efsanelerden ibaretmiş.

Çok ama çok uzun zaman önce, İblis Tanrısı ile yapılan savaşın hemen ardından, Dönüşü Olmayan Orman’da gözle görülmeyen iblisler cirit atarmış. Alacakaranlık çöktüğünde köye inip çocukları ve hayvanları kaçırır, afiyetle yerlermiş. Köylüler bu iblislerin önünü kesmek istese de gözle görülmeyen bir düşmana karşı ne yapabilirlerdi ki? Günlerini korku içinde geçirir olmuşlar. İşte tam o zamanlarda Orman Halkı ortaya çıkmış ve köylülere bir teklif sunmuş.

“Ormanda yaşamamıza izin vermeniz karşılığında bu iblislerin icabına bakarız. Ancak varlığımızdan hiç kimseye asla bahsetmeyeceksiniz.”

Köylüler bu teklifi kabul etmiş, Orman Halkı da ormanın derinliklerine çekilmiş. İblisleri nasıl defettiklerini köylüler hiç öğrenememiş ama o günden sonra ormandan tek bir iblis bile çıkmaz olmuş. Orman Halkı bugün bile köylüleri korumaya devam ediyormuş.

Köyün çocuklarına daha küçücük yaştan itibaren Orman Halkı’na minnet duymaları ve varlıklarından hiç kimseye tek bir söz dahi etmemeleri tembihlenirmiş.

Hikâyesini bitiren yaşlı kadın, “Orman Halkı’nın ormanın huzurunu bozması düşünülemez,” dedi.

Kadının bize anlattıklarının ne kadarının doğru olduğunu bilemiyordum. Neticede efsanelerin çoğu masaldan ibaretti.

Diyelim ki, sırf varsayım üzerinden gidersek, Orman Halkı dediği kesim Superd’lerdi. Superd’lerin alnında canlıları sezmelerini sağlayan bir çeşit İblis Gözü, yani üçüncü bir göz vardı. Çıplak gözle görülemeyen canavarlar onlar için sorun teşkil etmezdi. Varlıklarını ustalıkla gizleyen Superd’ler, köylülerle uyum içinde yaşamışlardı. Derken altı ay önce başlarına bir felaket gelmişti. Salgın bir hastalık ya da kitlesel bir yaralanma… Belki de Orman Halkı’nın tek başına baş edemeyeceği kadar kalabalık, gözle görülmez bir iblis sürüsü çıkagelmişti. Yıllar boyunca kendilerini hiç göstermedikten sonra Superd’ler ilaç satın almak için köye inmişti. İlacı tam olarak hangi tüccarın sattığını kimse hatırlamıyordu ama dedikodu yayılmıştı bir kere. Gündüz gözüyle ormandan şüpheli bir şey çıkmıştı. Yardım isteme hikâyesi doğruysa tabii, köylüler de ona seve seve yardımcı olmuş olmalıydı. Ama bir şekilde bu olay çarpıtılmış ve dün tavernada duyduğumuz o hikâyeye dönüşmüştü.

“İblisler ormandan dışarı çıktı. Onları defetmek gerek.”

Hikâye nasıl bu kadar arap saçına dönmüştü? Bir yıl önceki olaylardan bahsediyorduk, bu yüzden Geese’ten şüphelenmek biraz aceleci bir sonuç gibi duruyordu ama… İşin içinde onun da parmağı çıksa hiç şaşırmazdım.

Önemli olan, ormanın derinliklerinde Superd’lerin yaşadığından artık emin olmamdı. Fakat aynı zamanda içimde yeni şüpheler filizleniyordu. Neden bunu daha önce öğrenememiştim? Yıllardır Ruijerd’i arıyordum. Aradığımı herkes biliyordu. Herkes. Mesela doğaüstü bir öngörüye sahip olan Ejderha Tanrısı Orsted bile biliyordu. Eğer burada bunca zamandır Superd’ler yaşıyorduysa, neden? Neden bundan haberim olmamıştı?

Dönüşü Olmayan Orman sessizdi. Bu dünyadaki ormanlar genelde canavarlarla kaynardı. Büyü yoğunluğuna göre değişirdi elbette ama ormanda geçirdiğiniz bir gün boyunca en az bir tanesiyle mutlaka karşılaşırdınız. Özellikle de Treant’larla. Bu dünyada her yerdeydiler ama ormanlarda ekstra yoğun bulunurlardı. İnsan adım başı denk geldiği için ormanlara Treant yuvası dese yeridir. Yine de bu ormanda onlardan eser yoktu. Gerçekten de çıt çıkmıyordu.

Huzurlu ve derin bir sessizlik hâkimdi. Etrafta kuşların ve küçük hayvanların olduğunu hissedebiliyordum ama hepsi bundan ibaretti. Bir karabasanın içinde yürüyormuşum gibi ürperticiydi.

“Tüyler ürpertici.” Orman, Chandle’ı da huzursuz ediyordu.

“Evet.”

Dohga ise sessizdi. Hiç rahatsızmış gibi görünmüyor, etrafına bile bakmıyordu.

Bir süre sessizlik içinde, ormanın daha da derinlerine doğru yürümeye devam ettik. İlerledikçe etraftaki hayvanların gitgide seyrekleştiğini fark ettim. Böcekler ve kuşlar vardı ama küçük memelilerden eser yoktu.

Yürümeye devam ettik. Etrafımızdaki ağaçlar artık devasaydı; sık yaprakları gökyüzünü büsbütün kapatıyordu. Bu kasvetli alacakaranlıkta, burada yaşayan tek canlıların biz olduğumuz gibi deli saçması bir düşünceye kapıldım. Yalnızca arada sırada duyulan bir kuş cıvıltısı beni bu düşünceden çekip alıyordu.

Şu an bile o gözle görülmeyen iblislerin peşimizde olup olmadığını merak etmeye başladım. Omuzumun üzerinden geriye baktım. Her seferinde Dohga’nın masum bakışlarıyla karşılaşıp tekrar önüme dönüyordum. Sadece kuruntu yapıyorum, diye geçirdim içimden.

“Hey, şuna bakın.” Gözlerim yolun kenarındaki taş bir dikilitaşa takıldı. Bu, Yedi Büyük Güç anıtıydı. Bir zamanlar olsaydı bu anıttaki sembollerin hiçbirini anlayamazdım… Ama artık neredeyse hepsini tanıyordum. Her zamanki gibi sıralamada bir değişiklik yoktu. Yeni bir Kılıç Tanrısı gelmişti fakat sembol aynı kalmıştı.

“Buralarda böyle bir şey göreceğimi hiç tahmin etmezdim.”

“O kadar da şaşırtıcı değil. Yedi Büyük Güç anıtları yalnızca büyü enerjisinin yeterince güçlü olduğu yerlerde ortaya çıkar.”

“Ha, doğru ya… Bunlar birer büyülü eşyaydı sanırım.”

Bunu bilmesi etkileyiciydi. Bu tarz büyülü eşyaların yalnızca büyü enerjisi yoğunluğunun yeterince yüksek olduğu yerlere kurulabileceğini pek fazla kişi bilmezdi. Gerçi çok gizli bir sır falan da değildi; biraz bilgi sahibi olmak yetiyordu.

“Hava kararmak üzere. Burada kamp yapmaya ne dersiniz?”

“İyi fikir. Pekâlâ Dohga, odun toplayalım.”

“Hı-hım.”

Geceyi anıtın yakınlarında kamp yaparak geçirdik. Ne olur ne olmaz diye Toprak Hisarı büyüsüyle bir sığınak oluşturdum.

Ertesi gün, sessiz ormanın daha da derinlerine doğru yol aldık.

Yolda ilerlerken Chandle sanki aniden bir şey idrak etmiş gibi, “Burası bana Kızıl Ejderha Dağları’nı hatırlatıyor,” dedi.

“Nasıl yani?”

“Diğer hayvanlar ejderha korkusundan buralardan uzak duruyor.”

İnsanların gözünde canavarlar hareket eden her şeye körü körüne saldıran mahluklar gibi görünebilirdi ancak beklediğinizden çok daha zekiydiler. Kendilerinden daha güçlü yaratıkların bölgesine yaklaşmamaları gerektiğini iyi bilirlerdi.

Yeryüzü Ejderhası Vadisi ormanın derinliklerindeydi. Yeryüzü ejderhalarının fevkalade güçlü olduğunu söylemeye bile gerek yoktu; bu yüzden vahşi hayvanların böylesine tehlikeli bir mekândan sakınması son derece doğaldı.

“Daha önce Kızıl Ejderha Dağları’na gitmiş miydin, Chandle?”

“Sadece eteklerine kadar. Tıpkı buradaki gibi, yaklaştıkça etraftaki hayvan sayısı azalıyordu.”

Yeryüzü ejderhaları yuvalarını vadi kayalıklarına kurardı. Kural olarak vadilerinin dışına çıkmazlardı. Uçamazlardı da ama tünel kazmak için toprak büyüsü kullanırlardı. Bir ejderhaya göre hayli uysaldılar; bölgelerine tecavüz etmediğiniz sürece insanlara saldırmazlardı. Ayrıca garip bir huyları vardı: Yukarıdan gelen saldırganlara pek aldırış etmez, aşağıdan yaklaşan herkese karşı ise son derece saldırganlaşırlardı.

Orsted bana Yeryüzü Ejderhaları ile Kızıl Ejderhaların doğal düşmanlar olduğunu söylemişti. Ancak yaşam alanları tamamen farklı olduğu için bu iki tür neredeyse hiç karşılaşmazdı.

Şu an tam da bu yaratıklara doğru ilerliyorduk ama hiç endişeli değildim. Vadi tabanından uzak durduğumuz sürece bir sorun yaşamayacaktık.

“A!”

Biz konuşurken önümüzdeki manzara bir anda açıldı. Ormanın ortasındaki zemin aniden sarp bir uçurumla kesildi. O kadar derindi ki dibini göremiyordum. Vadinin karşı yakası yaklaşık dört beş yüz metre ötedeydi. İnsana sanki bir dağın tepesinde duruyormuş hissi veriyordu.

Vadilerden pek anlamazdım ama buranın muazzam ölçeği bana Grand Canyon’ı hatırlatmıştı.

“Burası Yeryüzü Ejderhası Vadisi sanırım?”

“Sanırım öyle. Ne yapmak istersin? Buraya kadar kazasız belasız ulaştık…”

“Hmmm.” Bunlar üzerine düşünürken sol gözüme büyü enerjisi topladım. Görüşümü kısıtlayan engeller kalktığına göre artık Durugörü Gözü’nü kullanabilirdim.

İlk olarak vadi tabanını taradım. Gözü kontrol etmeye henüz yeni yeni alıştığımdan dibin ne kadar derinde olduğunu kestiremiyordum ama gayet net bir şekilde görebiliyordum. Vadi tabanı, hepsi mavi-beyaz ışıldayan yosunlar ve mantarlarla kaplıydı. Yakınlarda, dev bir kaya parçasını andıran kabuğuyla bir tür kertenkele hantal hantal ilerliyordu.

Bunun bir Yeryüzü Ejderhası olduğunu düşündüm. Ejderhadan ziyade dev bir kaplumbağayı andırıyordu. Belki de o sert kabuğu sayesinde bir Kızıl Ejderha’ya bile dayanabiliyordu; bu yüzden tepesindeki hiçbir şeyi umursamama lüksü vardı. Biraz daha odaklandığımda, uçurumun dik kayalıklarına yapışmış daha fazla Yeryüzü Ejderhası fark ettim. Bir tık iğrenç duruyordu.

Ardından etrafımızı taramak için İblis Gözü’mü kullandım. Görebildiğim kadarıyla sağ tarafımızda kayda değer bir şey yoktu; bir süre sonra zaten uçurum ve orman görüşümü kapattı. Haritada Yeryüzü Ejderhası Vadisi ok gibi dümdüz çizilmişti fakat buraya gelince vadinin kıvrıldığını net bir şekilde görebiliyordum. Harita hatalıydı.

Sonra sol tarafıma baktım. Bu tarafta da bir şey göremi… Bir dakika.

“Bu bir asma köprü,” dedim.

Vadinin daraldığı bir noktada, uçurumun iki yakasını birbirine bağlayan bir köprü uzanıyordu.

“Gerçekten de öyle!” diyerek beni onayladı Chandle. “Öyleyse karşıya mı geçiyoruz?”

“Gidip ne var ne yok bir bakalım.”

Bilgi simsarı bize dönüş yapana kadar yedi günümüz vardı. Dönüş yolculuğunun süresini de hesaba katarsak, ormanın içlerine doğru bir iki gün daha ilerlememizde bir sakınca yoktu.

Kararımızı verdikten sonra vadi kenarı boyunca yürümeye başladık.

Köprü sanki her an çökecekmiş gibi duruyordu. Vadinin dar bir yerine bir yakadan diğerine gerilmiş iki kalın sarmaşık ve üzerlerine dizilmiş ahşap tahtalardan ibaret basit bir şeydi.

Görünüşü epey… el yapımı duruyordu. Sağlamlığı konusunda pek umut vaat ettiği söylenemezdi.

Yine de erzak taşıyan tek bir yetişkini kaldıracak gibi duruyordu.

“Karşıya geçelim mi?”

Büyülü Zırh’layken geçmeye kalkarsam kesin aşağı yuvarlanırdım. “Düşmediğiniz sürece sorun yok” denilen bir yerde, düşmek gibi aptalca bir şey yapamazdım.

“Bu köprü hiç gözüme hoş görünmedi.”

“Geri mi dönelim yani?”

Uçurumun kenarına ilerlerken, “Başka bir köprü kullanalım,” dedim. Köprü benim geçemeyeceğim kadar dengesizse ben de kendimkini yapardım. Elimden toprağa süzülen büyüyle toprağı çağırdım. Taş Mızrak tekniğini bu iş için uyarladım.

Beni hiç sorunsuz taşıyacak kadar sağlam olmalı. Karşıdaki uçuruma ulaşacak büyüklükte bir mızrak düşleyerek bu fikre odaklandım.

Chandle hayranlıkla nefesini tuttu. “Vay canına.”

Büyüyü serbest bıraktığım an Taş Mızrak cisimleşti. Sessizce uzanıp vadinin karşı yakasına tık çıkarmadan saplandı. Ardından iki mızrak daha oluşturdum. İçimin rahat etmesi adına iki kişinin yan yana geçebileceği bir mesafe bıraktım aralarında. Sonra üstlerine yine aynı topraktan levhalar döşedim. Karşı kıyıya kadar uzanan son derece sağlam bir yol oluşmuştu.

Köprünün temelini ve alt kısmını toprak büyüsüyle iyice sağlamlaştırarak son dokunuşu yaptım.

Korkuluğu yoktu… Olsundu, bir şekilde idare ederdik.

Chandle yaptığım işi süzerek “İnanılmaz,” dedi. “Kulaktan kulağa duymuştum ama böylesine hiç tanık olmamıştım.”

Bir anlığına bu övgülerin tadını çıkarsam da henüz rahatlayamazdım. Köprü inşasından zerre anladığım yoktu. Üstüne adım atmadan önce defalarca deneme yapmama gerek kalmayacak olsa da Büyülü Zırh’ın ağırlığı altında çökecek gibi durursa baştan yapmam gerekirdi.

“Bir ip çıkaralım.”

İpin bir ucunu yakındaki bir ağaca bağlayıp temkinli adımlarla köprüye bastım. O an aşağı düşseydim aptalların şahı gibi görünürdüm ama köprü altımda sapasağlam durdu. İlerledikçe yapısal olarak zayıf görünen noktaları pekiştirerek köprüde milim milim ilerledim.

Yolda ip bitti. Chandle’ın taşıdığı ipi ekledim, karşı tarafa ancak o şekilde ulaşabildik.

İplerin her biri elli metre kadardı; iki tanesi karşıya ancak yettiğine göre köprü yüz metre civarında olmalıydı. Vadinin daraldığı yer burası olsa bile yine de epey mesafeydi.

“Tamamdır.” İpi bir ağaca sabitleyip vadinin karşı tarafına işaret verdim.

Chandle ile Dohga ipe tutunarak gayet rahat bir tempoda yola koyuldular. Hem de ikisi birden! Köprünün çökebileceği akıllarına bile gelmiyor muydu? Belki de sadece bana güveniyorlardı. Düşecek olurlarsa yardım etmek için elimi çabuk tutmam gerekecekti. Neyse ki endişelerime rağmen ikisi de karşıya kazasız belasız geçti.

Chandle, “O halde devam edelim, ne dersiniz?” dedi. “Buradan itibaren gözümüzü dört açsak iyi ederiz.” Ormanın derinliklerine doğru baktık. Ağaçların arası kapkaranlıktı ve şu ana kadar katettiğimiz ormanda hiç hissetmediğim bir şeyi sezdim; burada canavarlar vardı.

Yüz metre bile gitmeden pusuya düşürüldük. İlk duyduğum şey, birbirine sürtünen yaprakların hışırtısı oldu. Hafif bir rüzgâr estiği için yakınlarda bir canavar olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Çok uzaklardaki bir şey yaklaşıyor gibiydi; o kadar uzaktı ki hâlâ güvende olduğumuzu sanıyordum. Derken bir anda sesi tam kulağımın dibinde hissettim.

“Hııh… Hııh…” Burnumun üzerine sıcak, leş gibi kokan bir ıslaklık süzüldü. Tam yanımdaki ağacın gövdesine bir şey yapışmıştı. Bunu fark etmemle ağacın esnemesi ve dalların hışıldaması bir oldu. Saliseler sonra arkama ağır bir şey güm diye düşüverdi.

Arkama döndüğümde Dohga’yı sırtüstü yatarken gördüm. Başka hiçbir şey seçemiyordum. Dohga’nın kafası kontrolsüzce seğiriyor, elleri ise kafasını sarsan şey her neyse onu defetmek istercesine havayı tırmalıyordu.

Orada bir şey var. Büyüye başvurmadan, var gücümle Dohga’nın üzerindeki şeye yumruğu geçirdim. Büyülü Zırh’ın doğaüstü bir güçle desteklenmiş yumruğu saldırganı uçurdu. Etin ve kemiğin ezildiğini hissettim. Şey, kırmızı kan sıçratarak bir ağaç gövdesine çarptı. Kanın rengi, yaratığın siluetini gözler önüne serdi.

Dört bacaklı bir canavardı. Ayırt edici bir özelliğini çıkaramıyordum ama dört bacağı vardı. İşi bitirmek için refleks icabı bir Taş Gülesi savurdum. Tam o esnada sırtıma şiddetli bir şey çarptı. Büyüyle karşılık vermeye hazır bir şekilde döndüm.

“Dohga! Kalk ayağa!”

Çarpan Chandle’dı. Sırtımı koruyacak şekilde konum almıştı.

“…Hı-hım!” Dohga ayağa kalktı, sırtındaki baltayı çekip tam önüme geçti.

 

Beyler, etmeyin! Hiçbir şey göremiyorum ki!

“Düşman görünmez, sayıları belirsiz! Dohga, burada gözler işe yaramaz—kulaklarını kullan! Sadece önündeki düşmana odaklan! Efendi Rudeus, siz büyü kullanın! Hepsini kül edecek geniş alan etkili büyüler yapın!” Chandle emirleri peş peşe sıralarken adeta kükredi. Kafası hızlı çalışan biriydi. Ne de olsa bir şövalye birliğinin kaptanıydı. Söyleneni yapıp ellerimde büyü gücünü odaklamaya başladım.

Ateş büyüsüyle mi girsem? Dur, hayır, burası ormandı. Çıkacak yangını söndürmek iki kat uğraş çıkarırdı. En iyisi su büyüsü kullanmaktı—Buz Patlaması.

“…Ihh!” Büyüyü savurmama saniyenin kesri kadar kala Dohga baltasını savurdu.

Devasa savaş baltasının ağzı, ağaç gövdelerini yarıp geçerek sık ormanı biçti. Fakat hedefini bulamadı. Uçuşan kıymık bulutunun arasından bir şeyin Dohga’yı sıyırıp doğrudan üzerime doğru süzüldüğünü hissettim.

Büyülü Zırh ağır ve sertti. Bir canavarın dişleri ya da pençeleri üzerinde iz bile bırakamazdı. Kararımı verip büyüyü savurmaya hazırlandım…

“Efendi Rudeus!” Chandle bodoslama üzerime daldı. Daha Neler oluyor yahu? diye düşünmeye vakit bulamadan bir mızrak yanımı yalayıp geçti. Sanki havada asılı duruyordu. Çok geçmeden saydam bir şeyi yere çivilediğini fark ettim. Mızrak bembeyazdı; tebeşir gibi, katıksız bir beyazlık. Hayvan kemiğini andırıyordu.

İnsanın zihninde eski anıları canlandıran, tanıdık bir havası vardı.

Derken mızrağı geri almak için yere bir adam indi. Yeşil saçları ve hasta denecek kadar solgun bir cildi vardı. Üzerinde pançoyu andıran yöresel bir kıyafet bulunuyordu.

Evet, hiç şüphe yoktu. Sadece arkasından bakmak bile yetti—onu nerede görsem tanırdım!

“Ruijerd!” diye seslendim ayağa kalkıp kollarımı iki yana açarak. Mızrağı yerden aldı, ardından bana doğru döndü.

“Hım?”

Araya bir duraksama girdi. “Ha?”

Adamı tanımıyordum. Yakışıklı biriydi, az çok Ruijerd’i de andırıyordu ama o değildi. Benim tanıdığım Ruijerd daha… ne bileyim, çene yapısı falan bir farklıydı…

“Kusura bakmayın, yanlışlık oldu,” dedim.

Kahretsin. Etrafta başka Superd’lerin de olabileceğini hesaba katmıştım ama… benim sipariş ettiğim Superd bu değildi ki!

Ah, rezillik, durduk yere Ruijerd’in adını pat diye yumurtlayıverdim. Utançtan yüzüm kıpkırmızı olmuştu.

“…Ruijerd’i tanıyor musun?” diye sordu tanımadığım Superd meraklı gözlerle.

Ha, doğru ya. O da Superd olduğuna göre Ruijerd’i tanıyordur elbet. Hem gelenin Ruijerd olmaması sorun da değil. Yani… Biheiril Krallığı’nın son zamanlarda yaşadığı bunca karmaşanın ortasında, gelen kişinin başka bir Superd olması… hiçbir şeyi değiştirmez. Değil mi? Aynen öyle.

“Ha? Ah, evet. Bir müttefik… yok, dostumdur kendisi. Ona minnet borcum var.”

“Onun için geldiysen beni takip et. Seni yanına götüreyim.” Adam gitmek üzere arkasını döndü.

“Şey… Bir dakika!” diye seslendim arkasından, şaşkınlıkla. “Yani kendisi burada mı?”

Superd sanki bu çok doğal bir şeymiş gibi başını salladı. “Burada.”

Mushoku Tensei (LN)

Mushoku Tensei (LN)

Jobless Reincarnation ~ It will be All Out if I Go to Another World ~, 無職転生, 無職転生 ~異世界行ったら本気だす~
Puan 8.6
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
34 yaşındaki bir NEET otaku, ailesi tarafından evden atılır.Bu bakir, tombalak, çirkin ve meteliksiz iyi adam, hayatının bir çıkmaza gittiğini fark eder.Aslında geçmişindeki karanlığın üstesinden gelse, hayatının çok daha iyi bir vaziyette olabileceğini anımsar. Tam pişman olma noktasındayken, bir kamyonun aşırı hızla yoldaki 3 lise öğrencisine doğru hareket ettiğini görür.Tüm kuvvetini toplayıp onları kurtarır ama kamyonun altında kalarak ezilir ve ölür. Gözünü bir daha açtığında, kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada Rudeus Greyrat olarak yeni bir bedende dirilmiştir.Yeni bir dünya ve hayata gözlerini açan Rudeus, ‘Bu sefer,hayatımı sonuna kadar hiç bir pişmanlık olmadan yaşayacağım!’ diye ilan eder.Böylece yeniden hayat bulanın yolculuğu başlar.

Yorum

5 1 vote
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla