YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 35 / Ateşle İmtihan: X-Günü

Ateşle İmtihan: X-Günü

YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 35 / Ateşle İmtihan: X-Günü

Şansına, bir kolordu komutanının alt tarafı bir binbaşıyı huzuruna çağırması son derece nadir görülen bir durumdu. Ancak kolordu komutanı, bu durumun nadirliğine sevinecek hâlde değildi. İstisnai bir durum olsa da bu durum, günün birinde bu canavarı tekrar huzuruna çağırmak zorunda kalabileceği anlamına geliyordu.

Bunun sadece bir ihtimal olduğunu söylemek bile içini rahatlatmaya yetmiyordu.

“Müjdeyi al, Binbaşı von Degurechaff.”

“Emredersiniz, komutanım.”

Karşısında duruşunu dikleştiren canavara doğrudan bakmamak için elinden geleni yapan kolordu komutanı, bunun bir görev olduğunu kendine hatırlatarak onunla göz teması kurdu. Sıradan bir insanın bakış açısıyla değerlendirdiğinde, büyücüler fazlasıyla yabancı yaratıklardı.

Kendi güçleriyle havada süzülebilen ve büyü kullanarak dünyaya müdahale edebilen insanlardı onlar. Mantıken onları anlasa bile, biriyle yüz yüze geldiğinde duyguları bu durumu kabullenmekte zorlanıyordu.

Ancak şu konuda son derece emindi: Karşısındaki bu binbaşının eylemlerinin arkasındaki mantığı, kimsenin aklı veya duygularıyla kavraması mümkün değildi. O ruhsuz gözleri; düşüncelerinin, zihniyetinin ve varoluş biçiminin tamamen çarpık olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Belki mavi gözleri ve sevimli yüzü ilk bakışta yumuşak bir izlenim bırakıyordu, ancak o gözlerdeki duygular her şeyi ele veriyor, onu bambaşka biri gibi gösteriyordu.

“Bölge komutanlığından özel bir görev aldın.”

Yaşı henüz çift hanelere ulaşmadan subay yapılmıştı.

Bunu ilk duyduğunda kahkaha atmış ve “Efsanevi çocuk askerlerden biri desene?” demişti. Fakat onunla ilk karşılaştığında edindiği izlenim bir muharebe makinesi olduğu yönündeydi. Onun hakkındaki algısını derhal düzeltmişti ama bu, onu anlamaya başladığı anlamına gelmiyordu. Hakkında dolaşan kulaktan kulağa yayılmış söylentiler —Gümüş Kanat Saldırı Nişanı sahibi olmasına rağmen, savaşmak için doğmuş olsa da adeta bir periyi andırıyor demeleri— harfiyen doğruydu. Belki de kusursuz yüz hatları yüzünden, arkasından vampir diye bahsedilmeye aday bir tipti.

“Emirler saat 14.22’de verilecek.”

Kendisine basit bir arazi eğitimi görevi verildiğinde, inanılmaz bir şekilde yeni acemilerini alıp düşmanın ön hat siperine gece baskını düzenlemişti. Buna rağmen birliğin zayiat oranı şaşırtıcı derecede düşüktü. Yılmaz bir cesaretle çarpışıp sonuç alsalar da kayıp oranları diğer tüm birliklerinkinden daha düşüktü. Dürüst olmak gerekirse, sadece bunlardan ibaret olsa harika bir asker sayılırdı.

Ancak fazla kusursuzdu. Eleştirilecek hiçbir yanı yoktu; son derece mantıklıydı ve inanılmaz başarılara imza atmıştı. Bu yüzden kimse onu durduramıyordu. Yarbay von Lergen’in onu tasfiye etmeye çalışırken başarısız olması son derece doğaldı. Gerçi hukuk uzmanlarının onu serbest bırakması ve Dışişleri Bakanlığının pes etmesi muhtemelen daha büyük etkenlerdi…

“İç bölgede kalan Arene şehrine sızan düşman büyücü birliğini derhal imha edeceksin. Ardından takviye kuvvetlerle birleşip şehri bastıracaksınız. Bu kadar.”

François büyücüleri, bir bakıma İmparatorluk gözcülerini tamamen atlatarak gerideki Arene şehrine paraşütle inmişti. Üstelik partizan isyanları da gittikçe büyüyordu. Arene’deki isyanı bastıramazlarsa demiryolunu kullanamazlardı. Demiryolunu kullanamazlarsa lojistik hatları kesilirdi.

Ve lojistik kesilirse, diye düşündü kolordu komutanı acı bir alayla, açlıktan ölürlerdi. İşler bu noktaya gelirse, savaşın nereye sürüklendiğini bir çocuk bile anlayabilirdi.

Tam da bu yüzden, üst kademe işi şakaya vurmuyordu. Hayır, muhtemelen kendilerini en kötüsüne çoktan hazırlamışlardı. Kararlılıkları verilen emirlerden bile hissediliyordu.

Anlaşılan o ki, başka yol kalmazsa Arene’yi küle çevirmekten bile çekinmeyeceklerdi.

Bu aşamada tahliye emirleri çoktan yayınlanmış, gece sokağa çıkma yasağı getirilmiş ve sert bir uyarı bildirisi yapılmıştı. Eğer işler kendisine verilen plana göre ilerlerse ve asi unsurlar uysalca teslim olmazsa, tüm şehir “gerektiği şekilde muamele görecekti.”

Ve işleri halletme konusunda kendisine o kadar güveniliyordu ki bu harekâtta destek verecekti. Ne de olsa korkunç derecede yetenekliydi.

“Soru var mı?”

“Beklenen düşman kuvvetinin büyüklüğünü bildirebilir misiniz acaba?..”

“En az bir tabur.”

Öncü birlik 203. Hava Büyücü Taburu olacaktı. İmparatorluk’un şehri kontrol altına almasını engelleyen büyücüleri etkisiz hale getirmek için ileri sürüleceklerdi.

Gerçekte üst kademe Arene’yi yakıp yıkmak istemiyor gibiydi. Meseleyi şehri yakmadan çözmenin en iyisi olacağını düşünüyor olmalıydılar. Topçu ve hava birliklerine saldırı hazırlığı emri henüz yeni verilmişti, bu yüzden anında harekete geçmeye hazır değillerdi.

Yani 203. Hava Büyücü Taburu düşman büyücüleri imha ettikten sonra teslim olmaları için uyarı yapılması, sırf hukuki bir kılıf uydurmak için miydi? Asıl sorun, Arene halkı bundan sonra da savaşma azmini kaybetmezse İmparatorluk Ordusu’nun elinde başka seçenek kalmayacak olmasıydı.

“Ne tür birlikler?”

“Küçük bir grup François büyücüsü dışında tamamı milis kuvvetlerinden oluşuyor. Arene vatandaşlarının çoğu şimdiden zayiat verdi bile.”

Ancak hemen yanı başında duran bir başka korkunç gerçek daha vardı. Gözlerinin önündeki bu büyücü binbaşı, Harp Akademisindeyken uluslararası hukuk konusunda çarpıcı görüşler ortaya koymuştu. Ve bunlar öyle sıradan “çarpıcı görüşler” değildi.

Uç bir dille söylemek gerekirse, bugünkü durumu önceden görüp çözüm yolu üretecek kadar şeytani bir zekâya sahipti.

Sonuçta bu harekâtta Arene halkını feda etmek için gereken hukuki gerekçeyi bulan kişinin o olduğunu biliyordu.

Personel Dairesindeki General von Zettour tüm detayları anlatmıştı ama onu yanına aldığına bu kadar pişman olacağını hiç düşünmemişti.

O pislik, üstünün midesini biraz olsun düşünmeliydi.

“Ne kadar üzücü. Bu arada, kulağıma partizanlarla ilgili bazı fısıltılar geldi de…”

“Kulağının fazla hassas olması benim için sorun teşkil eder. Başka bir sesle karıştırmış olmalısın.”

“Yani düşmanımız François Ordusu, öyle değil mi?”

Ne olur ne olmaz diye sormuştu. Evet, sadece düşmanlarının François Ordusu olduğundan emin olmak için teyit alıyordu. Akıl var mantık var, bunu kim sorar ki? Normal bir subayın aklının ucundan bile geçmezdi bu. Ren Cephesi’nde “düşman” demek, “François Ordusu” demekti.

“Bu zaten malumun ilamı değil mi? Kara Savaşı Sözleşmesi’ne uymuyorlar. İçeri girip muharip olmayan sivilleri korumamız gerek.”

Yine de tanımları neden tekrar teyit etmek istediğini anlayabiliyordu. Düşmanın ne anlama geldiğini kavramadan yürütülebilecek bir görev değildi bu.

“Yani marifetlerimizi sergileme fırsatı bulacağız. Sayıca ezici bir üstünlüğe sahip olmalarına rağmen neşeyle vakit kazanmamız gerektiğini mi kastediyorsunuz?”

“Ha şöyle, Binbaşı. İster zaferi seç ister Valhalla’yı, hangisini istersen.”

“Bu onları imha edip kazanmamız için verilmiş bir emir mi, efendim?”

Şey, bu şekilde yorumlanabileceğini görebiliyordum.

Te Teorik olarak hiçbir hukuki kısıtlama olmadan büyük bir yıkıma yol açmak… Kazanmanın başka bir yolu var mı ki?

Sanki bir katliam emri veriyormuşuz gibi. Ortada bir muharebe bile olmayacak.

Harp Akademisi’nin hukuk yorumunun doğru olduğuna inansanız bile, bu planın açıkça bir katliam göz önünde bulundurularak tasarlandığı ortadaydı.

Üstelik plana onun da dahil olduğuna dair söylentiler duymuştum. Bu ifade, bu soğukkanlılık… Belki de söylentiler doğrudur. İşte bu kadar insanlıktan uzaktı.

“Evet ve dün saat 11.00’de Arene için tahliye uyarısı verildi. Yani tüm şehrin çoktan ele geçirildiğini varsayabilirsiniz.”

“Yani?”

“Üst kademe her şeyin yok edilmesini söylüyor. Hukuki olarak orada sadece François Ordusu birlikleri var.”

Dürüst olacağım. Bunu saklamak için gerçekten bir neden yok. Ne de olsa bu savaş makinesi askerin tek ihtiyacı olan şey izin ve emirler.

Kurallara harfiyen uyuyor. Yani, onların ötesinde hiçbir şey yapmıyor. Görünüşe göre kendini garip bir şekilde sınırlandırıyor.

“Ne kadar korkunç. Ne yaparsak yapalım cehennem kopacak,” dedi Binbaşı von Degurechaff soğukkanlılıkla.

Ama öyleyse neden böyle mutlu bir şekilde gülümsüyor?

Yanaklarında parıldayan o zevkten dört köşe gülümseme de neyin nesi?! Ağzından dışarı fırlayan o sivri dişler de ne?! Neden sırıtacak kadar mutlusun? … Seni vampir seni.

“… Bir şehri ele geçirmek için yapılan bir savaş, zamana karşı verilen bir mücadeledir.”

Umarım az önce irkildiğimi kimse fark etmemiştir, diye düşündü kolordu komutanı, ondan bariz bir şekilde korktuğunu hissederek.

“Şehir zaten düşman kontrolü altında, değil mi? O zaman bütün mahalleleri yerle bir edemez miyiz?”

“Binbaşı?”

“Siviller orada olsaydı bizi kısıtlarlardı ama şehir istila edildiyse sorun yok demektir.”

Neyi dert etmiyorsun? Ne yapmayı planladığını sormayı çok isterdi ama kendini tuttu. Bilmemenin kesinlikle daha iyi olacağını söyledi kendine.

“Ama bu gerçekten çok kötü oldu.”

Böylece zarlar atılmış oldu.

Sorumlu kişi için muhtemelen bundan daha mide bulandırıcı bir zar olamazdı.

“Evet, gerçekten ama gerçekten çok korkunç. Ama biz askeriz. Eğer emredilirse, o güzelim Arene şehrini bile yakmak zorundayız.”

Seni şeytan. Zettour ve Rudersdorf, sizi gidi aşağılık adamlar.

Anlaşılan savaşı kazanmak için her şeyi yapacaklar. Harfi harfine her şeyi yapacaklardı.

Akıllarını kaçırsalar bile ne pahasına olursa olsun bu savaşı kazanmaya kararlılar. Asker olabilirler ama kafayı yemişler.

“… Kimse asla asker olmamalı.”

“Bu konuda haklısınız. Ama herkes istediği hayatı yaşayamıyor.”

Haklısın, Büyücü Binbaşı von Degurechaff.

Ama muhtemelen asker olmaya senden daha uygun kimse yoktur. Belki de Ren cephesindeki cehennemde kendini evinde gibi hissediyorsundur.

En ön hattaki bekleme sığınağımdan daha gerideki güvenli komuta sığınağına en yüksek öncelikli emirlerle neden çağrıldığımı merak ediyordum, meğerse arkadaki kilit bir noktayı işgal eden düşman büyücüleri imha etme görevim varmış. Düşman büyücülerle savaşmak son derece sıradan bir görevdir.

Bu seferki fark, “muharebe alanının” bir şehir olması. Öyle rastgele bir şehir de değil, İmparatorluk’un demiryolu ulaşım ağının en kritik düğüm noktası olan Arene. Emirlere göre son derece seri ve hızlı hareket etmek zorundayız… Üstümün üstünün üstünden gelen resmi yazı; düşmanı etkisiz hale getirmek için ne gerekiyorsa yapın diyor.

Durumu kendi meşrebince tartıp biçtiğinde, aslında o kadar da zor bir iş gibi görünmüyor. Konumunu tek cümlede özetlemek gerekirse; sanki kendisine Prag Baharı’nı ezme talimatı verilmiş gibi bir şey.

Düşman büyücülerine tabur büyüklüğünde bir milis kuvvetinin katıldığı söyleniyor; yani bu isyanı ve onların tankı sayılan büyücüleri topçu ateşimizle ortadan kaldırmamızı emreden basit bir talimat.

Eğer emir bu ayak takımı güruhu ezmekten ibaretse, tarihe ve bu tarz emirlerin ne kadar sıradan olduğuna hakim olan Tanya için bu durum neredeyse sıkıcı bir hal alıyor. Tabii ki ikmal hatlarının tehlikede olduğu düşünüldüğünde hafife alınacak bir görev değil. Tanya bunun gayet bilincinde.

Ama hepsi bu kadar. Bir isyan çıkarsa bastırılması emrini verirsin, biter. Bölge kolordu komutanının kendisi gibi cephedeki bir subayı ayağına kadar çağırıp bu konuyu müzakere etmesine şaşırdığı için tanımları tekrar tekrar teyit etmişti.

Emirlerin sadece bir isyancı güruhla ilgilenmekten ibaret olduğunu anlayınca sırıtmamak için kendini zor tuttu. Bu iş o kadar da zor olmayacak. Üstelik ön saflardan uzaklaşmak için de harika bir fırsat.

Bu kanaate varır varmaz, az önce hazırlıklara başlamak üzere koşa koşa tabur karargâhına gitmişti.

Derken, bana verilen yazılı emirlerde kafamı kurcalayan bir şeyler olduğunu fark ediyorum. Hukuki olarak tamamen aklanmış durumdayız ama öyleyse neden rastgele stratejik bombardıman ihtimalinden imalı bir dille bahsediyorlar?

Düşman büyücüleri etkisiz hale getirdikten sonra geride kalan birlikler teslim olmazsa, bir sonraki adımlar dehşet verici olacak. Tanya bunu idrak ettiğinde zihnini tam kapasite çalıştırmaya başlıyor. Evet, Prag Baharı’nı ezen Varşova Paktı Örgütü nihayetinde bir askerî ittifaktı. Öyle demokrasi bayrağı altında falan hareket etmiyorlardı. Başka bir deyişle, tarih bunu kınayabilir.

Ne de olsa bu plan; yüksek güçlü patlayıcılar ve patlama formülleri kullanarak taş binalara mümkün olduğunca fazla hasar vermeyi öngörüyor. Askeri açıdan bakıldığında bu harika bir fikir; binaların tutuşmaya müsait iç kısımlarını açığa çıkaracaktır.

Sonrasında da sanırım ağırlıklı olarak yangın bombaları yağdırırız? Yok, topçu birliklerinin zaman ayarlı bombalarıyla da gayet güzel yakabiliriz. Burada toplanan tüm İmparatorluk Ordusu birlikleri ateşlerini tek bir noktaya yoğunlaştırırsa, Arene’nin Dresden ile ortak bir kaderi paylaşması kaçınılmaz olur.

Elimize yüzümüze bulaştırmasak bile tam bir katliam yaşanacak. Yani, halı bombardımanı yerine topçu ateşini koyacağız, bu yüzden Varşova Ayaklanması’ndakine benzer tipik bir durum bu; alışılagelmiş sınırlar içinde kalıyor.

Üzücü olan tek şey şu gri alan: Kaybeden ülke için bu bombardımanlar bir suç sayılacakken, kazanan ülkenin yaptığı bombardımanlar sorgulanmayacak bile; bırakın sorgulanmayı, adı bile okunmayacak. Yanlış bir hamle yaparsam kendimi savaş suçlusu olarak aday gösterilmiş bulabilirim. Kendimi böyle bir tehlikeye atmayı kesinlikle reddediyorum.

Ama dur bir dakika, bu ancak İmparatorluk kaybederse gerçekleşir. Yani kaybetmediğimizi varsayarsak, bu noktada emre itaatsizlik edersem emre itaatsizlikten, düşman karşısında kaçmaktan vesaire kurşuna dizilirim.

Ne de olsa emir emirdir. Ve şu an için bana verilen emirlerde hiçbir usulsüzlük yok. Reddetmek için hiçbir hukuki dayanağım, endişelenmek için hiçbir sebebim yok. Üstlerimle konuşmaya çalışsam beni dinlerler mi onu bile bilmiyorum. Zaten buna vakit de olmayabilir.

Öte yandan, şu an hukuki açıdan sorun teşkil etmeyen eylemlere kendimi adayabilirim ancak Uzak Doğu Askerî Ceza Mahkemesi’nde yasaların geriye dönük işletildiği düşünüldüğünde, kesinlikle insani davranmam gerekecek. Ve üstüne üstlük, ileride bir sürü insanın beni suçlamayacağı şekilde mi hareket etmek zorundayım? Yani iyi biriymiş gibi mi davranmam gerekiyor?

Bu durumda, elimden geldiğince yasalara uymak yeterli olmayacaktır. Bu da ne böyle? Ama sanırım insani davranmadığım sürece hayatım tehlikede olacak? Halkı gözetmek, onlara merhamet etmek isterim ama geçerli bir sebep olmadan bunu yapıp liyakat puanımı düşürmek sıkıntı yaratır…

Hayır, dur bir dakika. Mantıklı bir sebebim var. Yanımda bir sürü yük olan yeni çömez var, değil mi? Onlar beni yavaşlatırken, biz düşman büyücüleri imha etmeyi bitirene kadar diğer birlikler büyük ihtimalle varmış olur. O noktada zayiatımız olduğunu beyan edip geri çekilebiliriz.

Böylece ellerimi kirletmek zorunda kalmam. En azından, çatışmanın uzaması zaman alacaksa, yeteneklerime gölge düşürmeden belki biraz ağırdan alabilirim. Ah, böyle olacağını bilseydim acemilere karşı biraz daha anlayışlı davranabilirdim.

Ha? Tüh, ama yasal sorumluluk komutana ait. Yeni acemilerden biri yanlışlıkla bir sivili vurursa ne olur? Onların komutanı olarak ya bir askeri mahkemenin ya da bir çadır mahkemesinin karşısına çıkarılacağımı söylemeye gerek bile yok. Ama sanırım İmparatorluk kazanırsa mahkeme o kadar da kötü geçmez.

Şansım yaver giderse beraat etmeyi bekleyebilirim. Elbette bekleyebilirim. Bu çömezlerin yaptıklarından ne kadar sorumlu tutulabileceğim tartışılır sonuçta. Ama kaybedersek muhtemelen bir intikam kurbanı olurum. Bu berbat olurdu işte. Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüştüm ama şimdi bakınca işe yaramayacak gibi duruyor.

Bir an için bunu gizli tutmanın bir yolunu değerlendiriyor. Tüm görgü tanıklarını ortadan kaldırsam mı acaba? Ancak bu düşüncesizliği hemen bastırıyor; nitekim katliamlardan bile geriye hayatta kalan tanıklar kalır.

Neredeyse sıfır demek, sıfır demek değildir. Tarihe şöyle bir baktığınızda, istenildiği kadar tanık yaratılabildiğini görürsünüz. Hiç tanık olmayan bir yerde düzmece bir tanık var etmekten çekinecek kaç ülke var ki?

“… Hiç mi hiç içimden gelmiyor,” diye mırıldanıyor Tanya; zira bu durumda elinden gelen tek şey bu. Harekâta kadar neredeyse hiç zaman kalmadı. Ve onun yetenekli birliği öyle bir savaş delisi güruhu ki harekât emrini duyar duymaz anında toplandılar.

Muhtemelen şimdiden sortie hazırlıklarına geçebiliriz. Böyle olacağını bilseydim onları önceden hazırlatmazdım.

Ölü bir balığınkini andıran gözleri ve çarpılan o sevimli yüz hatlarıyla Tanya, emrindekilerin sınır bozucu bir serilikle hazırlık yapmasını karmaşık duygular içinde izliyor. Ne yapması gerektiğini kara kara düşünüyor.

Sırf o yüzeysel nişanı aldım diye insanlar beni katıksız bir emperyalist sanabilir. Hayır, sanmak zorundalar. Durum buysa, beni bekleyen hayat oldukça tatsız olacak. Almanya’ya bakmak yeterli. Savaş sırasında ateşli bir Nazi olan kimsenin sonu hayırlı olmadı. İnsanlar hâlen SS üyelerine göz açtırmıyor. Düzgün muamele gören neredeyse tek kesim as pilotlardı. Buna rağmen savaştan sonra, kısa bir süreliğine de olsa, birçoğu komünistler tarafından gözaltında tutuldu. Hiç mi bir açık kapı yok? Hartmann gibi gözaltına alınamam.

Hayır, dur bir dakika. Bir adam vardı. Rudel mi ne adında bir asker vardı. Katıksız —yani güçlendirilmiş beton misali— bir anti-komünist ve Nazi yanlısıydı. Ama savaştan sonra hayatının tadını oldukça güzel çıkarmayı bile başardı. O adam. Onu örnek alacağım!

Teğmen Grantz’ın kulağına bu sözler her zamanki gibi geliyordu.

“Pekala tabur, pikniğe gidiyoruz!”

İki numaralı teyakkuz seviyesinden toplanmışlardı ve geç kalmamak için koşa koşa gelmişti. Vardığında kendisini, tüm yüzüne hoşnutsuz bir kaş çatma oturmuş komutanı karşıladı. Sadece sinirli değildi; öfkesini boşaltacak bir yer bulamamış gibi adeta küplere binmişti.

Bu hiç iyiye işaret değil.

Geçen gün, paralel takip adı verilen şeyle düşman hatlarının elli kilometre ötesindeki bir düşman büyücü birliğini takip etmek zorunda kalmışlardı.

En azından gece vakti düşman siperlerine kadar gitmeye hazır olmalıydı.

“Havadaki o aptallar düşman büyücülerinin sıyrılmasına izin vermiş, onlar da Arene’yi işgal etmiş.”

Ancak ağzından çıkan kelimeler, hazırlıklı olsa bile onu sarsmaya yeterdi. Fısıltı şeklinde kulaktan kulağa yayılan söylentiler duymuştu ama bunun bir üst subay tarafından doğrulanması moral bozucuydu.

Ana ikmal aktarma noktalarından birinin düştüğü gerçeği son derece heves kırıcıydı.

Yiyeceklerini getiren trenlerin ertesi günden itibaren çalışmayacağını öğrenen herkes, bunun lojistik üzerinde ne kadar büyük bir etki yaratacağını anlayabilirdi. Er rütbesindeki bir asker bile ikmalsiz bir savaşın stratejik bir kâbus olduğunu kavrayabilirdi.

Durum o kadar gergindi ki, her daim umursamaz görünen Binbaşı von Degurechaff bile kötü ruh hâlini gizleyemiyordu. Ne de olsa Grantz’ın kendisi de düşman büyücülerinin havadan indirmeyle iç bölgeleri işgal ettiği söylentisini duyduğunda şoke olmuştu. Hava sahamıza süzülen nakliye uçaklarını nasıl gözden kaçırabilirdik?

“Üstelik milis kuvvetleriyle birleşmişler. Arene, François Ordusu’nun pençesine düşmüş durumda.”

Bu kötü bir haberdi. Ama dürüst olmak gerekirse, bu gerçekte ne anlama geliyordu? Bir an için Grantz ve diğer bazı büyücüler durumun ciddiyetini tam olarak kavrayamadılar. Muharebe alanının mantığı, “Düşmanı etkisiz hale getir” emrinden ötesini düşünmeyi gerektirmezdi.

Başka bir deyişle, Grantz ve diğerlerinin bildiği kadarıyla, milisleri ve büyücüleri imha ederlerse durum çözüme kavuşacaktı. Tüm bir şehri sadece büyücüler ve milislerle savunmak muhtemelen mümkün değildi. Piyade unsurları olmadan işgal etmek hayalden de öte bir şeydi. Milisler sayıca bunu bir dereceye kadar telafi edebilirdi ama gerçek örgütlü bir çatışmada dayanabileceklerini sanmıyordu.

Buna karşılık 203. Hava Büyücü Taburu, iyi ya da kötü, ön saflarda savaşmayı öğrenmiş ve sonuç almayı standart hâline getirmiş bir savaş çocuğuydu.

“Doğal olarak şehri geri alacağız.”

Bunu söylerken Tanya’nın kendisi de yeterince makul bir sonuç olarak geri almanın tek seçenek olduğuna inanıyordu. Bu ya öldür ya öl muharebe alanıydı. Tek yapacakları şey üzerindeki konumlarını değiştirmekti. İkmalin kesilmesi dehşetiyle karşılaştırıldığında, sortie emirleri bir nebze tanıdıktı. Hem Grantz hem de Tanya telaşlı düşünce kalıplarına kayma eğilimindeydi, bu yüzden taarruz etmenin muharebe alanında yapılması gereken şey olduğunu düşünüyorlardı.

“İşte çetrefilli kısım burası.”

Basit harekât hedeflerini her zaman hiç vakit kaybetmeden aktarmasına rağmen, kasıtlı olarak derin bir nefes aldı.

Etrafına baktığında diğer subayların yüzlerinin de gergin olduğunu gördü.

Ne olabilirdi ki acaba? Grantz kendini hafifçe hazırladı.

“Arene…”

Grantz belirsizlik içinde onun bir sonraki sözlerini bekledi ama sonra sarsıcı bir şeyin farkına vardı. “Arene” demişti ve cümleye nasıl devam edeceğini bilemiyordu.

Cehenneme hücum emrini umursamazca verebilen bir subay duraksıyordu.

Bir şeyi zihninden atmaya çalışıyor ve katlanmakta zorlandığı bir şeyi yapıyordu.

Her neyse, kasvetli ve baskıcı bir şeydi. Birlik tamamen sessizliğe gömülmüştü, kimseden tık çıkmıyordu. Bir terslik vardı. Yaklaşan sortie ile dikkatleri dağılan askerler ne olup bittiğini merak etmeye başladılar.

Sonra, sanki düşüncelerini bölmek ister gibi, devam etmeyi başardı.

“Arene şu anda François Ordusu tarafından işgal edilmiş durumda. Askerler, şehri geri almak için tüm François askerlerini etkisiz hale getirmemiz gerekiyor.”

Ha? Kulağa son derece gayet net ve anlaşılır geliyordu. François büyücüleri şehri işgal etmek için milislerle birleştiyse, tüm büyücüleri etkisiz hale getirmezsek bu çok tehlikeli olurdu. Bu zaten söylenmeye gerek bile olmayan bir şey değil miydi?

Zor bir tarafı var mıydı ki? Grantz ne olduğunu pek anlayamamıştı.

Hayır, aslında yeni katılanların çoğu bu emirlerin sıradan bir emirden farkını göremiyordu. Her zamanki gibi gitmeleri söylenecek, onlar da gideceklerdi. Düşündükleri şey buydu.

Etrafta neler olup bittiğini bilen biri var mı diye bakan Grantz, göz ucuyla Weiss’a kilitlendi. Üsteğmenin yüzü hafifçe kaskatı kesilmişti. Bu durum ona bir garip geldi. Oldukça gergin ve sarsılmış görünüyordu. Ardından, kendini toparlamaya çalışırcasına derin bir nefes aldı.

Neye karşı kendini toparlıyordu ki? Kıdemli denecek kadar deneyimli, Ren cephesinin kurdu olmuş bir adamı bu denli sarsabilecek kadar korkunç olan şey neydi?

“Söylemeye gerek dahi yok ancak muharip olmayanlara ateş açmak kesinlikle yasaktır; bununla birlikte, mülke zarar verme yetkisi verildiğinden bu kapsama girmeyecektir.”

Angajman kurallarının üstünü önemle çizdi. Angajman kuralları tamamen sıradandı. Göze çarpan tek şey, mülke verilecek zararlardan sorumlu tutulmayacak olmalarıydı. Ancak bu muafiyeti almak bile standart prosedürün bir parçasıydı.

“Ayrıca, düşman büyücüleriyle çatışmaya girmeden önce ve onları etkisiz hale getirdikten sonra teslim olmaları için ihtar çekilecektir.”

Ben mi… Ben mi bir şeyi gözden kaçırıyorum? İçini belirsiz, kafa karıştırıcı bir endişe kapladı.

“İhtarlar iletildiği sırada çatışmayı geçici olarak durdurduğunuzdan emin olun.”

Onlara herhangi bir harekâttakiyle aynı talimatları veriyordu. Tek fark, bunun bir şehir çatışması olacak olmasıydı.

Elbette birkaç kısıtlama farklılık gösterecekti. Ancak bu değişikliklere rağmen, birincil hedef olan düşman büyücülerinin tasfiye edilmesi değişmeyecekti.

En azından değişmemeliydi.

Konu üzerinde biraz daha derin düşününce, belki de ihtarlar yüzündendi? Fakat bir şehir muharebesinde düşmanı sonuna kadar katletmek yerine teslim almak zayiatı azaltırdı, bu apaçık bir gerçekti. Reddederlerse de geriye sadece onları temizlemek için o biraz sıkıntılı çatışmayı yürütmek kalırdı.

“İhtarı kabul ederlerse ne ala. Etmezlerse, hepsini kökten temizleme aşamasına geçeriz. Hepsi bu.”

Ve aslında üstünün ses tonu, her zamanki gibi duygularını bastıran son derece ruhsuz bir tondaydı. Teslim olurlarsa ne ala.

Olmazsa, her zamanki gibi işlerini bitirmeye koyulurlardı; tamamen sıradan bir durum.

İyice zorlarsa, bir şeylerin tuhaf hissettirdiğini kabul etmek zorundaydı. Bir tür uyumsuzluk, yerine oturmayan bir şeyler seziyordu. Yine de, tam da harekâta çıkmadan önce dikkatimi böyle dağıtmam doğru mu? Bu karara vardıktan sonra, hesaplama mücevheri ve tüfeği üzerindeki son harekât öncesi kontrolleri yapmaya başladı. Yetersiz bakım yüzünden savaş meydanında silahlarını kullanamamaktansa, aklındaki diğer düşünceleri bir kenara bırakmak daha iyiydi.

Yeni çaylaklara, öğrenmenin hayatta kalmanın ilk adımı olduğu kafalarına vurula vurula öğretilmişti ve geçen her günle birlikte savaşa daha da alışıyorlardı.

Bir de baktılar ki Binbaşı von Degurechaff’ın planlandığı gibi öncülük ettiği savaş meydanının ortasındaydılar.

“Bravo Liderinden Harekat Kontrol’e. Bu bir Unvan Sahibi! Verileri şimdi gönderiyorum. Lütfen teyit edin.”

Beklendiği üzere, İmparatorluk’un tepkisi kelimenin tam anlamıyla gecikmedi. Birkaç saat içinde koca bir büyücü taburunu sevk etmişlerdi!

Görünüşe göre bu işi hayli ciddiye alıyorlar. Havadan indirme yapmanın çektiğimiz eziyetine değdi sanırım?

Cumhuriyet özel harekât kuvvetlerinin Büyücü İkinci Bölük Komutanı Yarbay Vianto, pek de hevesli olmadığı bu harekâtta bir anlam bulabildiği için bir nebze rahatlamıştı. Gergin olmasına rağmen başarmıştı. Sonunda can sıkıcı derecede kaskatı kesilmiş ellerine göz atacak fırsatı bulabilmişti.

Cumhuriyet oldukça zor bir durumdaydı. Dakya’nın savaşa girmesini dört gözle beklemişlerdi ama bu durum ellerinde patlamıştı. Donanmanın çıkarma harekâtını engellemeye çalışıp zamanında yetişememesinin ardından, Cumhuriyetçiler dişlerini sıkıp Anlaşma İttifakı’nın çöküşünü izlemek zorunda kalmışlardı. Bu kâbus onları için için tüketiyordu.

Cumhuriyet’in İngiliz Milletler Topluluğu ile kapalı kapılar ardındaki teması bilinen bir sırdı ancak İngilizler kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket ediyordu. Yardımlarının bir şartı olarak Cumhuriyet, tüm deniz aşırı nüfuzunu kaybetme riskiyle karşı karşıyaydı.

Büyük bir güç olarak ağırlığını kaybetmenin vehametini göz önüne alan Cumhuriyet, meseleleri mümkün mertebe kendi imkânlarıyla çözme ihtiyacı duyuyordu.

İngiliz Milletler Topluluğu savaşa dahil olmadan önce onları push edebildiğimiz kadar geriye püskürtmeliyiz. Vianto, sırf bu siyasi gerekçe yüzünden (kendisine göre) bu çılgınca hat gerisi işgal harekâtını yürütüyordu.

Sözde devlet ali çıkarları kartını oynayacaklarına inanamıyorum.

“Veri doğrulandı… Ren’in Şeytanı mı? Ağır topları sahaya sürmüşler.”

Ancak görünüşe göre iş devletin ali çıkarlarına geldiğinde, dereyi görmeden paçaları sıvamak işe yaramıştı. Ren cephesindeki her askerin bildiği o kimliği belirsiz Unvan Sahibi’ni ana hatlardan uzağa çekmeyi başarmışlardı.

Yüksek manevra kabiliyetine dayalı harpte ve uzun menzilli atışta uzmanlaşmış Unvan Sahibi de, komuta ettiği seçkin birlik de tam olarak buydu. İmparatorluk Ordusu’nda mobil bir birlik olarak oldukça geniş bir bölgeyi savunan sinir bozucu bir gruptular; onları saf dışı bırakmak yüksek öncelik taşıyordu.

Bu birlik hareketli savunma bile yapabiliyordu. Onları cephe hattından uzaklaştırmak, diğer büyücü taburlarını çekmekten çok daha kritik bir kazançtı.

Zayıf noktalarına vurabilecek gazi bir Unvan Sahibi’ni içeren bu birliği başka yöne sevk etmek, savaş meydanında rakamlarla ölçülemeyecek kadar büyük bir etki yaratmıştı.

“Yine de… kolay lokma olmayacaklar. Bu dövüşü hiç ama hiç iple çekmiyorum.”

Arene büyüklüğündeki bir şehri ele geçirmek, karada birkaç tümenlik bir kuvvet gerektirirdi. O birlikleri cephe hattından kaydırmak ya da ihtiyatları seferber etmek İmparatorluk Genelkurmayı’nın takdiriydi ama görünen o ki ellerindeki tüm kozları oynamışlardı. Keşke bizi küçümseyip birliklerini parça parça gönderselerdi.

Her halükarda, bu sevkiyat merkezini ellerinde tutabilirlerse İmparatorluk’un ikmal hatları bir haftadan kısa sürede kururdu; bu da düşman takviyelerini sadece birkaç gün dahi engelleseler kesinlikle sonuç alacaklar anlamına geliyordu. Tek umutları, bu süre zarfında cephedeki birliklerin büyük bir karşı taarruza kalkışabilmesiydi.

“Charlie Liderinden Harekat Kontrol’e. O taburla menzil dışından çatışmamızı mı istiyorsunuz?”

Seçkin bir özel harekât birliği için bile Ren’in Şeytanı ile uzaktan çatışmak zor olacaktı.

Zaten düşmanı yıpratmaktan fazlasını yapamayacaklarını öngörmüşlerdi.

“Harekâtta değişiklik yok. Zaten uzun menzilli ateşin amacı sadece dikkat dağıtmaktı. Onları geciktirmeye bakın.”

İşe yaramazsa da sorun değildi. Menzilli çatışmadan zaten pek bir beklenti yoktu, dolayısıyla sıkıntı oluşturmuyordu.

Belki dikkat dağıtıcı bir hat ateşi? Amaç onları kaçınmaya zorlamak, yormak ve düzenlerini bozmaktı. Nasıl olursa olsun, onları yavaşlatmak hayati önem taşıyordu. Zaman bizden yana.

“Anlaşıldı.”

Plana uygun şekilde derhal manevralara başladılar.

Binalara saklanmış bazı büyücüler taciz ateşi açtı.

Bu atışların doğrudan ısabet etme ihtimali düşüktü ama diğer yandan, karşılarındaki bir Unvan Sahibi iken bunu öylece pas geçemezlerdi.

Ne de olsa disiplinli salvo ateşi François Ordusu’nun uzmanlık alanıydı. Düşman yavaş uçarsa doğrudan isabet kaydedebilirlerdi.

“Düşman büyücüleri dağılıyor. Keskinişnişancı ateşimizden kaçınıyorlar.”

Fakat görünen o ki saldırılardan sıyrılıyorlardı. Pekala, bu beklenen bir şeydi ancak Vianto en azından az da olsa hasar verebilmeyi ummuştu. Bu gidişle… ya çok az zarar vereceğiz ya da neredeyse hiç.

“Ama hey, hemen bütün bir taburu sevk ettiler. Cephedeki etkiyi hiçe sayıp beklediğimden çok daha hızlı anlık kararlar alıyorlar.”

Ve duyduğumuzdan bile daha çabuk tepki verdiler, bu tam bir baş belası. Planları altüst olan Vianto, düşmanın cephe taarruzunu zayıflatmayı başarmış olsalar dahi saçını başını yolmak istiyordu. İmparatorluk hiç tereddüt etmeden seçkin büyücülerden oluşan bir taburu riske atıyorsa, adamları ve kendisi beklediklerinden çok daha fazla kara birliğinin, tahmin edilenden çok daha erken gelmesine hazırlıklı olmalıydı.

Arene’i bir an önce geri almak istiyor olmalıydılar. En kötü ihtimalle, hattan çekilmeyi göze aldıkları bir senaryoda işler iyice sarpa sarabilirdi.

“Ren’in Şeytanı’nı iki bölükle dizginlemeye çalışıyoruz. Başka ne yapabiliriz ki?”

Bunlar özel görevler için eğitilmiş büyücülerdi. Onlardan iki bölük sevk edilmişti. Ren’in Şeytanı’nı baskılamak aslında hedeflerinden sadece biriydi ancak emir subayı saçmalamıyordu.

“Kilit nokta şehir savaşı mı yani? Ama iki hafta bile dayanamayız!”

Düşman gerçekten de tahmin ettiklerinden daha fazla buraya odaklanıyorsa bu korkunç olurdu.

Başta bunun basit bir hücum olacağını ya da en fazla bir büyücü bölüğü geleceğini düşünmüşlerdi. Birdenbire takviyeli bir taburla karşı karşıya kaldılarsa, düşman kararlı demekti.

Ve Vianto’nun en büyük baş ağrısı, bir Unvan Sahibi’ni sahaya sürmekteki kararlılıklarıydı.

“Cephede karşı taarruz başladığında düşmanın üzerimizdeki baskısı azalacaktır. En önemlisi, ikmal kesildikten sonra birliklerin onların savunma mevzilerini yarabilmesi gerekir, sizce de öyle değil mi?”

“Bu sadece temenni. Umarım başarırız ama çok kanlı olacak.”

Dost birliklerin desteği var ve milis partizanlarla buluştuk, peki ama gerçek kara birlikleri dayandığında ne olacak? Büyücü desteği alacaklardı ve İmparatorluk temel düzeyde Cumhuriyet’ten daha fazla ateş gücüne sahipti. Mühimmat açısından, Cumhuriyetçilerin havadan atılan az miktardaki ikmal dışında tek sahip oldukları yerel stoklar ve her bir büyücünün üzerinde taşıdığıydı.

Uzun süre dayanamazlardı ve muhtemelen ağır zayiat verirlerdi. Daha da kötüsü, bir asker olarak utanmamız gereken bir şeyi yapıp muhtemelen sivilleri kendimize siper ederek savaşmak zorunda kalacağız.

Devletin ali çıkarlarına inanan bazı kişiler, en kötü senaryoda zaman kazanmak için partizanları sonuna kadar kırabileceğimi bile düşünüyordu. Mantıklıydı ama ülkelerinin çirkin bir yüzüydü.

“Yani en kötü ihtimalle yavaşlatmaya devam edip olabildiğince çok zayiat vermeye mi çalışacağız?”

“Başka seçeneğimiz yok. Öyle de olsa böyle de olsa, askerlik berbat bir meslek.”

Aşağılayıcı bir şekilde görevleri, esasen sivilleri kendilerine siper etme üzerine kurulu bu harekâtı sadakatle yürütmekti. Bunun savaşı kazanmayı mümkün kılacağı söylendiğinde yapabilecekleri bir şey yoktu.

Ancak bir asker olarak varoluş amacını bundan daha fazla sorgulatan başka bir harekât yoktu. François askerleri olarak, Cumhuriyet uğruna… Cumhuriyet vatandaşlarının ölmesine sebep olmak berbat bir işti.

“Düşman öncü birliği Hava Savunma Teşhis Bölgesi’ne girdi! Hızla şehre yaklaşıyorlar!”

Fakat o bile nihayetinde bir askerdi. Düşünmenin anlamlı olabileceğini ama bunun da bir yeri ve zamanı olduğunu biliyordu. Bilmeseydi, çoktan ölmüş olurdu.

“Komutanım, o halde yapmamız gereken—”

“Biliyorum. Geliyorlar. Pusu için hazırlanın!”

Düşman iyice yaklaşırken, görevine karşı kafasında beliren tüm o çelişkili düşünceleri sonraya ertelemek zorundaydı. Hayatta kalmak için elinden gelen her şeyi yapacaktı; zira pişmanlık, yalnızca yaşayanlara bahşedilmiş bir ayrıcalıktı.

Hiç cephe gerisindeki bir bölgeye saldıran gözü kara bir düşmanı tasfiye etme emri aldığınız oldu mu? Şimdiye kadar benim de olmadı. Bu yüzden, daha önce böylesi bir şansa sahip olduğum için mutlu olsam da şu anki halime feryat etmek istiyorum.

Yine de yoluma hiçbir şeyin çıkmasına izin vermeden işimi düzgünce yapmak niyetindeyim. Geçenlerde fark ettim ki ben çalışmak için yaşayan türden bir insanım. Sağduyuyla düşünebilen, aklı başında bir insan olduğum için kendimle gurur duymak istiyorum.

…gibi şeyler düşünüyordu Tanya; gökyüzünde süzüldüğü için taciz edilmesinin ne kadar acı bir çağın göstergesi olduğuna yanıyormuş gibi yaparak, François Ordusu’nun o pek övündüğü disiplinli uzun menzilli ateşinden ustalıkla sıyrılırken.

Hücum atışları insanlığa düşman birtakım organik kaynak toplama birimlerinin attığı lazerler kadar güçlü olmasa da işin içinde insan gözlemi olduğundan isabet oranı çok daha düşüktü.

Yani, yine de oldukça ciddi bir şekilde kaçınıyordum; nitekim teki bile isabet etse koruyucu kalkanımı ve dış zırhımı delip düşmeme yol açacak kadar güçlüydü. Belki Tip 95’e var gücümle mana yükleseydim dayanabilirdim ama bu psikolojik bir intihar olurdu, bu yüzden bunu yapmaktan çekiniyordum. Öyleyse yapılacak en iyi şey kaçınmaktı.

“Çatışmaya girin! Çok hızlılar! Ne yaptıklarını biliyorlar!”

Yine de, yüz muharebenin yüzünü de kazanmanın imkânsızlığı gibi, buradan tek bir çizik bile almadan sıyrılmak pek mümkün görünmüyordu. Topçu ateşi o kadar yoğundu ki Tanya elinde olmadan hayrete düştü; Dakya ve Norden’de ikinci sınıf kuvvetleri ezmekten ibaret olan geçmişleri dönüp dolaşıp ayaklarına dolanmıştı.

Beklemedikleri ölçekteki bir karşı taarruzdan herkesin kaçınabilmiş olması sevindiriciydi. Ancak bu süreçte, François’nın disiplinli salvosuna karşı koymak için tasarlanmış olmasına rağmen hücum düzenleri oldukça bozulmuştu. Sadece hız ve yayılma manevralarıyla düşman atış mevzilerini geçemeyecekleri gerçeğiyle acı bir şekilde yüzleşmek zorunda kaldı. Hızın zırh demek olduğu fikrinde kesinlikle birkaç kusur vardı.

Şimdilik yine iyiyiz ama ateş gücü sevdalısı komünistler gibi tiplerin karşısına çıksak başımız belaya girebilirdi.

“Teğmen Serebryakov, üzgünüm ama üstüme tuhaf bir yorgunluk çöktü… Bir tonik alabilir miyim?”

O bunları düşünürken Teğmen Weiss’ın yorgun sesi telsizden duyuldu ve Tanya gayriihtiyari kaşlarını çattı. Yorgun mu? Ren’de ve Norden’de feleğin çemberinden geçmiş olan komutan yardımcım sadece bundan mı yoruldu?

Tanya derhal emir subayına gidip bakmasını söylerken asker yakıtı sayılan alkolden fırlattı; Serebryakov’un telsizden gelen panik dolu çığlığıyla kafasındaki soru işareti çözüldü.

“Teğmen Weiss, vurulmuşsunuz! Çabuk, kanamayı durdurun!”

“Ne?”

“Fark etmediniz mi?! Şu turnikeyi takalım! Çabuk olun!”

İlk yardım konuşmalarından ve Serebryakov’un Weiss’ı sıkıştırmasından Tanya ikincisinin haklı olduğunu anlayıp iç çekti. Yeterli savaş ruhuna sahip olmayan astlar yerine, vücudundaki aşırı adrenalinden yaralandığını bile hissetmeyecek kadar kontrolden çıkan canilerle çalışıyordum; bu durum insanın içini tuhaf bir şekilde karartıyordu.

Daha adama metamfetamin bile vermemiştim, hali böyleydi. En iyi askerlere sahip olduğum için sevinmeli miyim yoksa bir kucak savaş bağımlısını etrafıma topladığım için dövünmeli miyim bilemiyordum.

“… Vurulduğunu fark etmeyen o mankafanın durumu nasıl?”

“Hayati tehlikesi yok efendim ama savaşa devam etmesi zor görünüyor.”

“Ne? Pekala, yapacak bir şey yok. Weiss, geriye çekil.”

Yine de birdenbire zihnimi kaplayan şey, yetenekli yardımcımı kaybetme endişesiydi. Bir savaş delisi olmasına rağmen sağduyu sahibi az sayıda kişiden biriydi ve hepsinden öte, muharebenin ortasında komuta zincirinin bu derece etkilenmesi son derece sıkıntılıydı. Ancak Tanya vites artırıyordu bile, zira sadece mevcut çıkarları değil, gelecekteki sorunların çözümlerini de düşünmesi gerektiğini biliyordu.

Adamları arasındaki en aklı başında kişi olan değerli Üsteğmen Weiss’ın bu harekât hakkında birtakım düşünceleri var gibiydi. Savaş meydanından çekiliyorsa bu, ortalamanın üzerindeki büyücülerinden birinin neredeyse vurulup düşürüldüğü anlamına geliyordu. Normal şartlarda Weiss, Seçkinlerin Seçkini seviyesine ulaşacak türden bir büyücüydü.

Eğer bu bir tesadüf değilse, François’lılar korkunç derecede yetenekli önleyicilerdi.

“Fakat Binbaşım—”

“Sorun değil, geriye çekil. Alt tarafı tek bir kişisin, biz idare ederiz. Bizi yavaşlatmak yerine yaralanan diğerlerini toplayıp üsse dönün.”

Ciddi olmak harikaydı ama o ciddi personel gittiğinde bu büyük bir problem oluşturuyordu. Etrafta güvenebileceğim başka kimse kalmadığı için tek başımaydım. Bu kadar savaş delisinin arasındaki tek aklı başında insan bendim. Tam bir kâbus.

Hem fiziksel hem de zihinsel olarak tükeneceğimi söylemeye gerek bile yoktu. Savaş gibi bir anormallik sırasında aklını başında tutabilen insanlar son derece kıymetliydi. Böyle birini kaybeden bir birliği kontrol altında tutmak zordu.

Aklı başında insanlar… kriz anlarında genellikle soğukkanlılıklarını korurlardı. Akla ve serbest piyasaya değer verebilen bu modern bireyler, geleceğin kapitalist toplumunu ayakta tutacak olanlardı. Onları savaş denen bu israfta heder etmek gerçekten korkunçtu.

En iyilerini ve en parlaklarını bu şekilde harcarsa savaştan sonra İmparatorluk ekonomisi ne hale gelirdi? Düşünmek bile istemiyordum.

Hala imkânım var iken bütün maaşımı altına ve mala mı çevirmeliydim? Kazansak da kaybetsek de İmparatorluk’un geleceğinin pek parlak olmayacağına dair bir his vardı içimde.

“Anlaşıldı… Size başarılar dilerim.”

“Çok fazla düşünüyorsun. Tereddüt ettin, değil mi? Seni büyük aptal. Döndüğümde hesabını göreceğim.”

Ama önce şu hengameden sağ çıkmam gerek. Can sıkıcı ve zerre hevesim yok ama Arene’e çöreklenmiş şu Cumhuriyet yanlısı herifleri ezmek zorundayım.

İnsani açıdan bakarsan pek de hoş bir şey değil tabii. Mantıken onları ortadan kaldırmak işi kolaylaştırıyor ama kimse insan haklarını ihlal ettiğin için sırtını sıvazlamaz. Evet, ben yardımsever bir insanım ve bu yüzden masum insanların bu işe karışmasını istemiyorum.

Hukuki açıdan hiçbir sorun olmasa da iyi niyetli, vicdanlı Weiss’ı duraksatan bir şeyler olduğu kesindi. Başka bir deyişle, isteksizliği ve tereddüdü manevelalarına engel oldu ve sonuç olarak darbeyi yedi. Anlamıyor da değilim hani.

Ama bir şey söylemek gerekirse, onun yerinde olsaydım ben de sorumluluktan aynı şekilde kaçmak isterdim. Yani o kısım için içim gitmiyor değil. Amma yaptın ha, bir katliama katılmaktan bu kadar mı tiksiniyorsun?

Pekala, ben de bayılmıyorum, diye kendi kendine mırıldandı ama şartlar Arene’deki partizanların ölümünü gerektiriyordu.

Ben sadece geniş anlamda yer alıyorum bu işte. Üç bilge maymun gibi hiçbir şey yapmıyorum; görmedim, duymadım, bilmiyorum.

Günümüz hukukunda buna ihmal denir. Ama ben eylemin doğrudan faili değilim. Yani mesele, bunu bildirme yükümlülüğüm olup olmadığıdır.

Rudel bile tonlarca Sovyet tankını, gemisini, savaş uçağını ve zırhlı trenini bombaladı da hapse girmek zorunda kalmadı. Temelde tek yaptığı sortiesine çıkmaktı ve bu başlı başına bir sorun teşkil etmiyordu.

Güzel. Sadece tek bir asker olarak görevimi yerine getiriyorsam, gerçek bir sorun çıkmaması gerekir.

Ah, kanunlar harika şeyler.

“Komutanım. Özür dilerim.”

Yine de bir sorun olduğu sürece bu işe hevesle sarılacak değilim.

Tabii ki avazın çıktığı kadar bağırıp coşkuyla hizmet edebileceğin hiçbir askeri harekât olmadığına adım gibi eminim. Sonunda neden savaşlar yaptığımızı sorgularken buluyorum kendimi.

Bugün bile—neden bu mantıksız harekâtı yürütüyorum ki?

Tanya gerçekten ne yapacağını şaşırmış durumda ama bir savaş meydanının ortasında düşüncelere dalacak kadar da ölümü arzulamıyor. Zihnini toparlayıp elindeki işle ilgilenmeye odaklandı.

“Sorun değil. Elinden bir şey gelmez. Tamam, Üsteğmen König, Üsteğmen Weiss’ın komutasını devralın.”

“Anlaşıldı.”

Başka çarem olmadığından komutayı kendi takdirimle yeniden düzenliyorum. Her halükarda görevimiz, en fazla biraz baskılama içeren düşman büyücüleriyle mücadeleden ibaret.

Dışarıda sağlam düşman büyücüleri varsa, bir dereceye kadar tepelerine binmek zorundayız.

“Tüm personel, yakın dövüş için dalışa geçmeye hazırlansın. Pusulara dikkat edin. Bu herifler yetenekli. Onları hafife alırsanız canınız yanar.”

“Komutanım! Düşman büyücüleri çekiliyor! Kendilerini şehrin içine kapatacaklar!”

Ama bu plan, düşmanın bizi karşılamak üzere havalanacağı fikri üzerine kurulmuştu.

“Tch. Boş verin. Hücumu iptal edin. Sadece baskıyı sürdürün.”

Başka bir deyişle, şehrin çevresindeki büyücü pusularıyla ilgilenmek bizim işimizdi, ötesi değil.

Yani, şehrin etrafındaki saldırılabilir alanlardan büyücüleri çekerlerse, Tanya’nın görevi büyük ölçüde tamamlanmış olacaktı.

Kısacası, düşmanı bombardıman uçaklarına veya topçulara ulaşamayacakları mevzilere sürerlerse, üzerlerine düşen pay bitmiş olacaktı.

“Komutanım?”

“Tek yapmamız gereken onları püskürtmek. Onları uzaklaştırdığımızda, teslim olmaları için uyarı yayınlayacağız.”

“… Emin misiniz?”

Bunun ne anlama geldiğini gayet iyi anladıkları içindir ki, bölüğün birkaç üyesi tereddütlerini dile getiriyor. Elbette bunlar, temizlik harekâtına geçildiğinde saldırmaktan çekinecek tipler değiller ama neyin üzere olduğunu öngöremiyor da değiller.

“Bizim işimiz değil. En azından bizim görevimiz büyücülere karşı koymak. Şehir savaşını kapsamıyor.”

Fakat Tanya çoktan pratik bir tutum takınmıştı bile. Ellerindeki kiri minimumda tutmaya odaklandığı için, teslim olma çağrısını yaptıktan sonra oradan tüymekten daha yüksek bir öncelik yoktu.

Bu kolay bir iş. Sonucunda birileri ölse bile, bu benim elimden olmayacak.

Öyleyse…

“… Anlaşıldı.”

Tereddütlerine rağmen, iyi ya da kötü kimse itiraz etmeye devam etmiyor. Başka bir deyişle, ne söylemek istemiş olurlarsa olsunlar, hepsi bunu sineye çekecek kadar olgunlar.

İş hayatı özünde tam bir çilekeşliktir. Ağırlaşmak, işten çıkarılmalar veya kesinlikle tahammül edemediğiniz bir patron… Katlanılması gereken o kadar çok şey vardır ki. Bu yüzden bunlardan kaçınma şansınız varsa, bocalatacak pek bir neden de kalmaz. Bir askerseniz, emirler muazzam bir mazerettir.

“Topçu birliği ve bombardıman filosuyla temas kurun. Teslim olma uyarısını yayınladığımızı bildirin.”

Gerisi işi onlara devretmekten ibaret. Düşman teslim olursa ne ala. Olmazsa, bombardıman bu işe bir son verecektir. Olay bundan ibaret.

Şey, bunların uysalca teslim olacak türden bir düşman olmadığını biliyorum, yani sonuç neredeyse kesin ama yine de prosedür uygulanmalı.

Başka bir deyişle, onları kendi meşru gerekçemiz kılacağız.

“Korumaya ihtiyacınız var mı?”

“İkinci Bölük, doğrudan destek konumuna geçin.”

Yine de en iyisi önce uyarıda bulunmaktır. Mantıklı hareket ederlerse, teslim olmayı seçme ihtimalleri sıfır değildir. Önce uyarı yayınlarsak duygusal açıdan da çok daha rahat oluruz ve en önemlisi, olası bir yargılamada bu durum savunmamda delil olarak kullanılabilir.

“Pekala, bir çağrı yapalım.”

Uyarıda bulunmakla hiçbir şey kaybetmeyiz. Bu durumda, bunu yapmamak kapitalizme ihanet etmekle eş değer olurdu.

Teklifimizi reddedeceklerini hemen hemen biliyoruz ama kendi gerekçelerim doğrultusunda bunu samimiyetle yapabilirim. Kesinlikle buna değer. Doğrusu, şu noktada teslim olurlarsa minnettar kalırdım. Zaman da mühimmat da kıymetli.

Gerçi gerçekte, bir sürü düşmanın teslim olması Lojistik Dairesi için daha büyük bir yük demektir. Üst kademe de teslim olmalarını beklemiyor, bu yüzden çoktan köklerini kazıyacak bir muharebe olacağını varsayıyorlar. Riskten korunmamız gerektiğini düşünüyorum ama maliyetleri düşürmek de önemli olduğundan vardıkları sonuçta kusur bulamıyorum.

Öf, neyse. İşin göbeğindeki bizlerin bu kadar derin düşünmesine gerek yok.

Sanırım çarkları döndürmeye başlasam iyi olacak.

“Birliklerle bağı olmayan sivil halkı derhal serbest bırakın. Katliamınızı sürdürmenize izin veremeyiz. Kara Harp Kuralları’nın 26. maddesinin 3. fıkrası uyarınca İmparatorluk vatandaşlarının serbest bırakılmasını talep ediyoruz.”

Sözde bir sivilleri serbest bırakma talebi. Yine de eski bir François şehri olan Arene’de bulunabilecek tek İmparatorluk vatandaşları askerler veya sivil ordu personelidir.

Muhtemelen isyan başladığında öldürülmüş veya linç edilmişlerdir. Hayatta kalanlar olsa bile, onları uysalca salıvereceklerini hiç sanmıyorum. Sırf nispet olsun diye kalan sağları da katletme ihtimalleri daha yüksek.

Gerçekten bu senaryoyu istediklerine inanamıyorum. Bir bilim kurgu romanında nükleer kıyamet hakkında konuşmakla gerçekten nükleer savaş yürütmek arasındaki o devasa fark gibi.

“İzliyorsunuz, değil mi? Bir şey görüyor musunuz?”

“… Evet, birini vurdular. İşte görüntü.”

Ve beklendiği gibi, milisler birini vurup öldürdü ve ahlaksızca bir şeyler haykırdı. Şey, disiplinsiz bir milis gücünün her çağda yapması muhtemel türden bir şey. Düzenli bir ordu ile milislerin iki farklı şey olmasının sebebi de tam olarak budur. Özgürlük savaşçıları kulağa hoş gelebilir ama düzenden yoksun bir özgürlük, bir tür çevre felaketi gibi büyük bir iç çatışmayla sonuçlanır. Bu herifler ıslah olmaz. Bu işi kendi başlarına halledebilirlerdi ama bunun yerine helalinden ekonomik faaliyet yürüten sivilleri bu işe bulaştırmayı seçtiler.

Evet, bu bağlamda muhtemelen “Cehenneme kadar yolunuz var, İmparatorluk pislikleri!” diye bağırıyorlardır. Muhtemelen öyle bir şey.

Savaşa alışkın olmayan insanlar genelde böyle davranır. Yüce bir ilkeye inanıyor olabilirler ama eğitimli olmadıkları sürece duygularının kölesidirler. Yani disiplinsiz bir sivil örgütün eline silah verildiğinde kaçınılmaz olarak yaşanan şey tam da bu sanırım.

Tıpkı toplumun işleyen bir ferdi gibi, bir asker de üniforma giyse bile eğitimsizse bir işe yaramaz; bir milis gücünden de bu kadarını bekleyemezsiniz elbette. Başka bir deyişle bu durum, ekonomi teorisinin beşeri sermayenin son derece önemli olduğu yönündeki iddiasını pekiştiriyor.

“Karargâh, görüntüyü aktarıyorum. Derhal kurtarma harekâtına başlama izni talep ediyorum.”

Aynı zamanda bu büyük bir fırsat. Şeklen, uyarıda bulunma görevimizi yerine getirdik.

Geride kalan tek şey imha harekâtına katılmak ama mümkünse gelecekteki siyasi konumumu düşünerek bundan kaçınmak isterim. Basit bir neden ve herkes beni sorumluluktan muaf tutacaktır.

Bu mükemmel bir fırsat. Vatandaşlarımı koruma şeklindeki o muazzam haklı mazeret tam karşımda duruyor.

Hangi ordu bir askeri kendi sivillerini kurtardığı için kınayabilir ki? En azından, esir alınan İmparatorluk tebaasını kurtarmak siyasi açıdan lekesiz bir eylemdir. Belki askeri açıdan pek bir anlamı yoktur ama artık geriye sadece imha safhası kaldı.

Yani bu, siyasi tutumunuzun önem kazandığı safhadır. Muharebe esnasında doğrudan yer almayıp vatandaşlarımı kurtarmakla meşgul olmam, hapisten ücretsiz çıkış kartı işlevi görmeli.

En azından meşru bir gerekçe olmalı.

“Karargâh, anlaşıldı. İşi bitirin.”

“Pixie 01, anlaşıldı.” Derhal harekete geçiyorum.”

Pekala, insanları kurtarma vakti. Sevap işleyelim biraz. Tabii en çok da kendim için. “İyilik eden iyilik bulur” diyen her kimse, gerçekten lafı gediğine oturtmuş.

Grantz ve Visha için bu, temizlik adı altında sunulan bir katliamdı. Yok, Visha işin kurallarını bildiği için durumu biraz daha iyi göğüslüyordu. En azından savaş alanında tereddüt etmenin tehlikesini idrak edebiliyordu.

Grantz içinse bu tam bir araf, hatta düpedüz cehennemdi.

“Karargâhtan katılan tüm birliklere. Temizlik safhasına geçilsin. Cumhuriyet Ordusu unsurlarını bertaraf edin.”

Siyah ve griden ibaret dünyaya kızıl alevler renk katıyordu. Sonrasında gözlerinin görebildiği tek şey hafif yanıp sönmelerden ibaretti. Dağılmış zihni bir yerlerden gelen sesi, Karargâhın tüm harekât alanına yayınladığı emirleri kaydediyordu. Telsizdeki ses o kadar duygudan yoksundu ki, gerçek dışılığı karşısında dona kalmıştı.

Fakat bu sesin ifade ettiği şey net bir emirdi. Evet, bir emir. Birey olarak Grantz, emri aldığı için bu buradaydı.

Buraya geldim, tetiği çektim, düşmanı öldürdüm. Hayır, öldürdüğüm bir insandı.

Bir süre önce burnunda başlayan o tuhaf sızıyı artık ayırt edebiliyordu. Savaş alanının kokusuna alışkın olmasına rağmen, bir geniz yakan leş kokusu burnunu sızlatıyordu. Bu, yanan insan eti kokusuydu. Çürüme kokusuyla henüz perdelenmemiş, taze taze kavrulmuş bir ceset kokusu. Proteinle yapış yapış olmuş hava iğrenç kokuyordu.

Kusacak bir şeyi kalmadığından emindi, yine de midesinden ağzına asit püskürmesini engellemek için elinden geleni yapıyordu. Gerçek savaşa alışıyordu belki de. Teğmen Grantz’in durumu kavramaya çalışma yetisine sahip olması, aslında hâlâ akıl sağlığını koruduğunu gösteriyordu.

Teslim olma uyarısı ve siviller ile milisleri birbirinden ayırma girişimi daha çok kısa bir süre önce gerçekleşmişti. Teknik olarak bu, sivilleri milis olarak kabul edebilmelerini sağlayan bir usulden ibaretti muhtemelen. Her neyse, sivillerin gayri muharip olarak tanımlanma zorunluluğu ortadan kalkar kalkmaz, İmparatorluk şehre acımasız bir saldırı başlatmıştı.

Şansına, kendisi İmparatorluk Ordusu’nun esir kurtarma harekâtında görevliydi. Binbaşı von Degurechaff’ın düşmandan ziyade müttefikleri kayırması ona garip gelmişti ama bu his anında kayboldu. Binbaşı muhtemelen sadece öncelik sırasına göre karar veriyordu.

Yani, askerler milletin kalkanıdır; dolayısıyla düşmanı bertaraf etmek mi yoksa bir kurtarma harekâtı yürütmek mi daha öncelikli sorusunun cevabı kesinlikle kurtarmadır.

Görünüşe göre bu bir değer standartları meselesiydi. Başka bir deyişle, bir vatandaşının hayatına karşılık düşmanın hayatını feda etmeyi dürüstçe zerre umursamıyordu. Bu sayede, bombardıman başlamadan önceki o kısa sürede bile olsa, şehirde tutsak edilen insanların bir kısmını kurtarmayı başarmışlardı.

“Düşmanın tüm organize direnişini çoktan kırdık. Şimdi sadece geride kalan kalıntıları temizleyin!”

François sivilleri savaş hırsıyla doluydu ve kavramsal anlamda İmparatorluk ile savaşma niyetinde oldukları kesindi. Cumhuriyeti korumak adına bilerek ayağa kalkmışlardı; kurtarılan ordu personelinin cesetleri ve kalıntıları da kötülük etme niyetlerini açıkça ortaya koyuyordu.

Ama bu durum, Grantz’in gözlerinin önünde sergilenen manzaradan keyif alabileceği anlamına gelmiyordu.

Bu sırada birliğin komutanı Tanya, temizlik harekâtı oldukça pürüzsüz ilerlerken olan biteni izlemekle yetiniyordu.

Taş binaların çatılarını patlatmak için yüksek infilaklı mühimmatlar kullandılar. İçerideki tutuşabilir maddeler açığa çıkınca da içeri yangın bombaları bıraktılar. Yangınların sönmesini önlemek için binaları daha fazla yüksek patlayıcıyla yerle bir ettiler, böylece yangının yayılmasını sağlayacak rüzgar fırtınaları yarattılar.

Sonra daha fazla yangın bombası. Bu döngü, birkaç kısa saat içinde tüm Arene’i alevlere boğdu.

Sivillerin kurduğu barikatların hiçbir anlamı kalmamıştı.

Sadece bu da değil, François büyücüleri bile muhtemelen alevlerin arasında canlı canlı kızarmıştı. Şehir şimdiden, cehennemi tasvir ettiği söylenen o Budist tasvirlerinden bile daha beter bir cehenneme benzemiş olmalıydı.

Bu noktada Tanya’nın hisleri oldukça basitti. Eğer varsa, Tanrı bu duruma çok öfkelenmiş olmalı.

Ne de olsa Varlık X, bu tür bir felakete el atacak kadar merhametli değil sanırım. Elden ne gelir ki? İnsanı ancak insan kurtarabilir. Bunu unutup dine sarılmak bizim zayıflığımız olsa gerek.

Yine de Tanya, bu tür bir zayıflığın insanlık tarihinde devasa değişimler yarattığına inanıyordu. İşte bu yüzden ellerini temiz tutuyor ve tutsak edilen ordu personelini kurtarmaya gidiyordu.

O zayıf insanların ortak bilincinin kendisinden isteyeceği eylemi gerçekleştiriyor ve gelecekte mazeret yaratmayı ihmal etmeyen bir realist olduğu için kendi kendini takdir ediyordu.

Bu esnada, komutanının iç dünyasını tahmin edecek durumda olmayan Grantz için akıl sağlığını koruyan tek şey, tertemiz, lekesiz beyaz elleriydi. Gayri muharipleri vurmadan bu işin içinden çıktığını söyleyerek kendini savunabilirdi. İnsanları katletmiyor, aksine kurtarıyordu.

Bu savaş alanında bu sadece bir tür kurgudan ibaretti… ama bunu sürdürebildiği sürece ona teselli sağlıyordu.

Ne var ki Tabur Komutanı Binbaşı von Degurechaff’ın teslim olma uyarısı ve bunu reddeden milisler, onun bu kurgusunu anında darmadağın etti.

Taburları bu dövüşte öncü birlikti ve eğer İmparatorluk tebaasını kurtarmak gibi haklı bir mazeretleri olmasaydı, onlar da orada katliama katılıyor olacaklardı. Şimdi, kendisi ve birliği olan 203. Hava Büyücü Taburu asıl görevlerini yerine getirmek zorundaydı.

“Pixie 01, anlaşıldı. Hedef talep ediyorum.”

İmparatorluk esirlerini hızlı ve emniyetli bir şekilde kurtaran tabur yeniden toplanmış, sonraki emirleri bekliyordu. Duyurmaya gerek kalmaksızın herkesin bildiği şey, bunun yapmaları gereken asıl görev, yani bir saldırı olacağıydı. Herkes bundan üstü kapalı ifadelerle bahsediyordu ama inanılması güç bir şekilde Binbaşı von Degurechaff, Arene’de yaşanan o korkunç olaya bizzat katılmaya niyetli görünüyordu… bizzat tecrübe edecekti.

Arene halkının savaşmak bir yana, hayatta kalacak imkânlara bile sahip olup olmadığı şüpheliydi. Fakat ne İmparatorluk Ordusu Karargâhı, ne Tabur Komutanlığı, ne de tek tek subaylar henüz tatmin olmuş değildi. Karşılarında o insanlar var olduğu sürece, var güçleriyle göreve odaklanacak ve hiçbir alternatifi kabul etmeyeceklerdi.

Durumu çözmenin başka bir yolunu bilmiyorlardı. Herkes dile getirmekten kaçınıyordu ama resmi olarak sorulsa, bir takip harekâtı için emir verildiğini kabul etmek zorundaydılar. Komutanları ise her zamanki ses tonuyla Karargâh ile mesajlaşıyor, yeniden toplandıklarını bildiriyor ve birliğin yeni emirleri için bastırıyordu.

“Karargâhtan Pixie Taburu’na: Geride kalan düşman büyücüleri geri çekilirken artçı birlik olarak düzen alıyor. Onları bertaraf edebilir misiniz?”

“Görüyorum onları… Sorun yok. Hallederiz.”

Eğitimin bir parçası olarak karargâh bölüğüne tayin edilmişti. Komutanın kendisinde bir potansiyel gördüğünü düşünmek onu mutlu etmişti ama bu saflık korkunç bir hataydı… Bu, en kötü haberleri bizzat duymak zorunda kalması demekti. Onun komuta tarzını öğrenmesinin istendiğini düşünmek bile tüylerini ürpetiyordu!

Binbaşı von Degurechaff’ın bakışlarını takip ettiğinde, gerçekten de nispeten intizamlı bir grup insan seçebiliyordu. Gözle görülebilir bir mesafedeydiler; yanılma payı yoktu. Ve yaralar içinde olsalar da artçı olarak arkada bekleyenlerin François Ordusu büyücüleri gibi görünen bir grup herif olduğu doğruydu.

Ancak, gelişmiş gözlem formülüne sahip büyücülere özgü o net görüş, hırpalanmış büyücülerin ötesindeki kişilerin sadece sivil halk olduğunu söylüyordu. Evet, savaşabilecek kapasitede olduklarını hayal bile edemeyeceği insanlar. Yüzlerinde öfke ve korkunun yanı sıra, çaresizlik ve kaçabileceklerine dair zayıf bir umut vardı. Grantz ne olduğunu anlamadan, beklenmedik bir şekilde tarif etmekte zorlandığı duyguların altında ezildiğini hissetti. Gerçekten o insanların son korumasını da ellerinden söküp alacak mıydık?

“Artçı birliği bertaraf ettikten sonra, kalan düşmanları topçuların bitirmesi planlanıyor. Süreyi on dakikadan fazla uzatmamanızı rica ediyoruz.”

Fakat Karargâh bu “düşman” grubunu serbest bırakmak istemiyor gibiydi. Elbette, onlar bir orduydu. Grantz mantıken onların bir ordu olduğunu biliyordu. Ama duyguları haykırıyordu: Gerçekten mi—? Gerçekten buna izin mi vereceksiniz?

Ancak komutanı en ufak bir itirazda bulunmadı. İnsanları Binbaşı von Degurechaff’tan ve topçulardan korumak için savunma formülleri konuşlandırmaya çalışan kalan düşmanları temizleme emri, halkın kaçmasına yardım eden büyücüleri bertaraf etme emriydi.

Ama Grantz, komutanının bu tür emirleri hiç istifini bozmadan, en ufak bir duygu kırıntısı göstermeden vereceğini öğrenmişti… Bir askerin durması gereken doğru yer buydu. Yanlış yapmıyor. Yanlış… yapmıyor…

“Karargâhtan Pixie Taburu’na. Tamamlandı. Tamam.”

Telsiz yayınını kapatan üstlerinin isteği tam olarak buydu, ne eksik ne fazla.

Öldürün onları diyordu.

Onlar yok olduğunda, koruyucu formüller anında ortadan kaybolacaktı. Sonrasında, topçuların o insanları toz duman edeceğinden Grantz’in hiç şüphesi yoktu. Topçular bu “düşmanların” gerçek kimliğini bilmeyeceği için doğal olarak işlerini mükemmelen yapacaklardı. En azından biz sadece büyücülerle dövüşüyoruz; arkalarındaki insanlara ateş etmeyeceğiz. Ama yine de bundan sonra ne olacağını tahmin edebiliyordu.

Hayır, ne olacağını gayet iyi biliyordu. Onların son kalkanını yok ediyorduk.

“Pixie Taburu, anlaşıldı. Elimizden geleni yapacağız.”

Büyücüler bertaraf edildiği an, o insanlar da havaya uçurulacaktı. Yoğun topçu ateşi. Bırakın siperi, molozun bile neredeyse bulunmadığı ıssız, düz bir arazide. Hayatta kalacaklarını düşünmek garip olurdu.

Hepsinden öte… Bir bombardımandan nasıl sağ çıkacağını dahi bilmeyen sivillerin üzerine topçular neden ateş açsındı ki? Bu akılalmaz bir şey.

“… Komutanım, lütfen bunu yeniden değerlendirin! Eğer… eğer onları bertaraf edersek—”

Ne olduğunu anlamadan—kendisi bile inanmakta güçlük çekiyordu—bir üstüne kendi fikrini beyan ediyordu.

Yüzünün ölü gibi sarardığını hissedebiliyordu.

İtaatsizlik etmek üzereydi. Karargâhtan gelen bir emre karşı çıkmıştı. Sıradan bir teğmenin tabur komutanına söyleyebileceği türden bir şey değildi bu. Üstelik, özünde emirlere başkaldırıyordu.

“İmparatorluk düşmanları yerle bir edilecek. Harika işte.”

“Ama, bu—”

Belki de bu yüzden tereddüt etmişti ama yine de karşı çıkmıştı.

Grantz o kadar bocalıyordu ki ne olduğunun kendisi bile farkında değildi, yine de Binbaşı von Degurechaff’ı durdurmak için konuşmaya devam etti.

Fakat komutanının istifini bozacağı yoktu. “Teğmen Grantz. Kaçmasına izin verdiğin düşman, yarın bize ateş etmek için tekrar silaha sarılabilir.”

Evet, muhtemelen öyle olacaktı. Yüzleri nefretle doluydu. Şüphesiz… Şüphesiz Cumhuriyeti’n safları, onların arasından çıkacak gözü dönmüş yeni askerlerle dolup taşacaktı. İmparatorluk’tan bu kadar nefret ettiklerine göre, ordunun onların savaşma azminden şüphe etmesine gerek bile kalmayacaktı.

Yani bize onları öldürmemizi mi söylüyorsunuz? Düşman olma ihtimali olan herkesi katletmemizi mi emrediyorsunuz?

Belki yaşadığı bocalamayı fark ettiğinden, belki de öylesine, Binbaşı von Degurechaff sonuna önemli bir nokta ekledi.

“Düşmanı vurmazsanız, onlar sizi vurur. Biri bize dur diyene kadar en azından ateş açmak zorundayız. Sonuçta bu bir emir.”

Ardından, ne olduğunu bile anlamadan kendini yerde buldu. Ağzındaki toprağın tadını alabiliyordu. Daha doğrusu çamurun.

Yüzü darbe aldığı yerden sızlıyordu ama bilinci hafif de olsa yerindeydi. Onu tekmeyle devirmek yerine ayağını çelip düşürmesi, belki de bir nezaket göstergesiydi?

“Bunu duymamış gibi yapacağım. Bu bir emirdir. Silahını kaldır. Çalışma vakti geldi.”

Evet, bu bir emirdi. Bana emredilen her şeyi yapmak zorunda olduğumu biliyorum.

Çünkü bu bir emir. Lanet olsun. Sadece bir emir…

Merhabalar. Uzun yol trenleri hiç de rahat olmuyor, değil mi? Birinci sınıf çok daha iyi tabii ama savaş zamanı olunca ancak “idare eder” seviyede kalıyor. Üstelik ordunun demiryolu toplarına ve ikmal trenlerine öncelik verildiği için sefer saatleri tamamen altüst olmuş durumda.

Bu vaziyette yapabileceğim tek şey evrak incelemek ya da kahvemi yudumlamak (soğumuş olsa bile). Gizlilik gerekçesiyle sadece telsizler engellenmekle kalmıyor, birinci sınıf kompartımandan dışarı çıkmama bile izin verilmiyor. Bu da neyin nesi böyle?

Evet, tren tarafından sağlandığı için yemekler nispeten fena sayılmaz. Yine de bu kasvetli havada insanın ağzının tadıyla yemek yiyesi gelmiyor.

Üstüne üstlük, menünün bu ortama hiç uymayan ana yemeği dana eti yahnisi.

Normalde yahni yemekten gayet memnun olurdum ama şu an hiç canım çekmiyor.

Yani, lezzetli olmasına lezzetli. Tarafımca lezzeti onaylanmıştır, ne var ki az önce ayrıldığım harp sahasında o kadar çok şey gördüm ki bu biraz ağır geliyor. Yine de hakkını vermeliyim, tadı gerçekten güzel. Evet, sanırım etli doria olsaydı boğazımdan hiç geçmezdi.

Tanya kendi kendine takılacak bir bahaneyle söylenip duruyordu.

Eğlenceli bir hukuki tartışma yürütmekle bu fikirleri fiilen uygulamak tamamen farklı şeyler! Örneğin, genel askerlik hizmeti veya topyekün savaş yüzünden ülkenin tüm vatandaşları asker sayıldığı için ortada sivil kalmadığına dair o saçma sapan tekliflerin ne anlamı var?

Normalde böyle bir şey asla hayata geçirilemez. Sorun şu ki, mantıken asla kullanılmayacak planlar ile zorunluluğun getirdiği baskılar gerçek hayatta yan yana bulunabiliyor. Ne rezil bir çağda yaşıyoruz ama.

İnsanlar kendi soylarını tüketiyor, onları insan değilmişçesine harcayıp atıyorlar. Zekice bir yöntemle kullansalar yine tartışacak bir pay olurdu fakat bu tamamen rasgele yapılıyor. Affedilemez bir israf; üstelik kaynakları verimli kullanmak adına geri dönüştürme fikri bile henüz geliştirilmemiş. Hayır, resmen görmezden geliyorlar.

Dürüst olmak gerekirse, bu işe daha ne kadar insan sermayesi yatırmayı planladıklarını sormak istiyorum. Bir büyücü yetiştirmenin maliyeti ve harcanan zaman göz önüne alındığında, cephenin dört bir yanında patır patır ölmelerine göz yumulamaz.

Daha da kötüsü, doktora yapmaya devam eden bir üniversite mezunu —yani bir bilim insanı— daha düne kadar ön saflarda konuşlandırılmıştı. Ama bilimi ihmal edersek, düşmanın yeni silahlarının ve teknolojisinin gerisinde kalırız. Ah, düşmanın elinde radar ve yakınlık tapası varken bizim bunlardan mahrum kalmamız halinde yaşanacaklarla hiç uğraşamam.

Onlar Manhattan Projesi’ni yürütürken bizim bilim insanlarımız ön saflarda ölüyorsa, bu resmen karşı takıma çalışmak değil midir? Yani, o çılgın bilim insanı geberip gidebilir ama onun dışındakiler…

Dr. Einstein asker olarak bir işe yaramamış olabilir ama vatana hizmet etti; bu da onu sıradan bir erden çok daha değerli kılar! Einstein ve Nobel gibi adamlara tüfek vermek yerine, ellerine kurşun kalem verip hesap yaptırmaları gerektiğini bilmiyorlar mı?! Tabii ki o çılgın bilim insanı gibi biraz kaçık olan herkes için durum farklı ama yine de.

Çılgın bilim insanlarının katkıda bulunmasını sağlamak, Nobel’i en ön siperde dikmek kadar manasızdır. Nobel’in nitrogliserin üzerinde çalışması toplum için çok daha hayırlı olurdu. Kendisi aynı zamanda kaynak israfını önlemek adına barışı savunan harika bir insan sermayesi koruyucusuydu.

Başka bir deyişle, her şey insanlığın geleceği içindir.

Alfred Nobel, “insanları her zamankinden daha hızlı öldürmenin yollarını bularak zengin olan adam” (Vikipedi’nin yalancısıyım) olarak büyük bir üne sahipti ama verimliliğe onun kadar değer veren başka kimse yoktu!

Ben olsaydım, “İnsan sermayesini korumak için çalıştı,” ibaresini de eklemek isterdim.

Ah, insan sermayesinin bu denli fütursuzca israf edilmesine ne gerek var? Kadro çok, yetenekli eleman azsa onları ön saflardan çekebiliriz. Sizce de yetenek kıtlığı çekmemizin sebebi tam olarak bu değil mi?

Güya sonunda bu durumu düzeltmeye başlıyorlar…

Pekala, bana düşen tek şey bu notları resmi bir görüş yazısı olarak yeniden kaleme alıp teslim etmek.

Trendeyim ama savaşta olduğumuz için bakılacak düzgün bir manzara bile yok, canım sıkılıyor.

Madem çağrıldım, sanırım dişimi sıkıp katlanmam gerekecek.

Arene’i kâmilen ezip geçtikten sonra belki biraz olsun nefes alacak vakit bulabiliriz. Birliğe izin verildi; üst kademe de toplanan tüm birliklerin nereye konuşlandırılacağını değerlendirecektir. Eh, bu kadarını bekliyordum zaten.

Ama neden başkentteki Genelkurmay Başkanlığına tek başıma gitmek zorunda olan benim?

Çağrılmama vesile olacak bir şey bulmak ümidiyle hal ve hareketlerimi samimiyetle gözden geçirdim ama hiçbir hata yaptığıma inanmıyorum.

Evet, can kurtardık ve düşman büyücüleri tamamen imha ettik.

Ondan önce de Ren cephesinde, basit bir savaş alanı töreniyle de olsa cesur icraatlarımdan ötürü madalya almıştım.

Davranışlarımın hiçbirinde bir sorun olduğunu düşünmüyorum.

Astlarımı sevk ve idare konusunda da herhangi bir aksaklık yaşadığımı hatırlamıyorum. Taburda yönetmeliklere harfiyen uyarım; zira Bay Yamashita gibi raporları beceriksizce yönettiğim için kendimi askeri mahkemede bulmaya hiç niyetim yok.

Esirlere kötü muamele edilmesine asla müsamaha göstermem. Birliğimin yapısı gereği elimize pek esir geçmez ama sorgulamak üzere ele geçirdiğimiz bilgi kaynaklarına asla işkence veya eziyet etmediğimizi rahatlıkla söyleyebilirim. İhtiyaçtan fazla esir alıp sonra onları nasıl besleyeceğini bilemeyerek saçını başını yolan amatörlerin aksine, biz kırk sekiz kişinin başa çıkabileceğinden fazlasını üstlenmeyiz; bu da işleri bir hayli kolaylaştırıyor.

Hem uluslararası hukuka harfiyen uyan hem de kendini görevine adayan ideal bir birliğe sahibim; bu çok rahat bir şey, beni hiç uğraştırmıyorlar. Peki öyleyse neden merkeze çağrılıyorum?

“Affedersiniz. Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Binbaşı von Degurechaff.”

Zihnimde daldığım bu karmaşık düşünceler tanıdık bir sesle bölünüyor. Kompartımanımın girişinde orta rütbeli bir subay paltosu giymiş bir adam duruyor. Kim olduğunu sorgulamaya kalmadan yüzüne bakıyor ve vaziyeti az çok anlıyorum.

“Gerçekten epey zaman oldu, Binbaşı Uger. Sizi iyi görmek güzel.” Ayağa kalkıp alelacele kasketimi çıkarıyor ve selam veriyorum. Eh, nezaket kuralları arkadan topladığım saçlarımı çözmemi de gerektirebilir. Neyse ki cepheye yakın yerlerde kurallar bu kadar katı uygulanmıyor.

Hım, ama Binbaşı Uger’ın geri hizmette bir göreve getirildiğini duymuştum. Sanırım ya ordunun Demiryolu Dairesindeydi ya da Lojistikte.

Harp okulundaki sınıfımda yer alan subaylar arasında muhtemelen en yükseğe tırmanacak kişi o. Ben yüzbaşı rütbemi aldığımda o çoktan orta kademe rütbelere yükselmişti bile. Savaş alanında hizmet vermeyen biri için oldukça hızlı bir şekilde yarbaylığa yükselecektir.

Ah, imrenmemek elde değil. Lojistikte görev yaptıktan sonra genellikle ya Genelkurmayda ya da harp okulunda eğitmenlik pozisyonunda olursunuz. Onunla aramı iyi tutmaktan zarar gelmez.

“Evet, ben de seni sapasağlam gördüğüme sevindim. Arene hakkındaki haberleri aldım. Epey zorlu geçmiş gibi görünüyor.”

“Korkarım işin içinde askeri sırlar var, bu yüzden ayrıntı veremiyorum…”

Harp okulunda birlikte okuduğumuz için tanıdıktan biraz daha öte bir yakınlığımız var. Daha doğrusu, mezunlar buluşmaları ve rütbe hiyerarşisi arka planda işlese de, subaylar arasında bağlar —yani torpiller ve bağlantılar— kurulmasını sağlamaya devam ediyor.

“Sorun değil. Bugün esasen General von Zettour’un bir emrini yerine getirmek için buradayım. Sen de mi onun için geldin?”

Ha, anlaşıldı. Burada haberci olarak bulunuyor olmalı. Zavallı adamı gerçekten ordan oraya koşturuyorlar.

“Bildiğiniz bir şey mi var?”

“… Şey, sanırım sana söyleyebilirim…”

Sır tutabiliyor mu tutamıyor mu? Neyse, Binbaşı Uger gayet makul biridir, bu yüzden bana güvenmesine sevineceğim.

Bağlantılardan, nüfuzdan ve geniş bir çevreden daha kullanışlı ve elzem bir şey yoktur.

“Ordunun Demiryolu Dairesinden, çatışma bölgesine acil sevkiyat planlaması yapması istendi. Ben de bunun raporunu sunmaya gidiyorum.”

“… Kabalık etmek istemem ama bunun benimle ne ilgisi olduğunu anlayamadım. En fazla, nakledilen saha subaylarından biri olmaz mıyım?”

İç hat stratejisi uyguladığımız İmparatorluk’ta Demiryolu Dairesi kritik bir rol oynuyor. Raylar birlikleri sorunsuzca taşıyamazsa, kuvvetlerimiz gitmesi gereken yere verimli bir şekilde ulaşamaz ve savaş gücümüzü bir noktada toplayamayız. O zaman Büyük Ordu, vücudu o kadar devasa olduğu için kımıldayamayan bir file benzer.

Bu kadar önemli bir daireden muhtemelen sık sık çatışma bölgesine acil sevkiyat planlaması yapması isteniyordur.

Pekala, bunda bir sorun yok.

Fakat bunun benim çağrılma sebebimle kesişme noktası nedir?

Ukalalık etmek istemem ama ben bir büyücüyüm. Ve bir tabur komutanıyım —taktiksel bir unsurdan fazlası değilim. Benden en fazla filanca trene binip filanca yere gitmem istenir. Veya uçabildiğim için kendi imkanlarımla bir yerlere intikal etmem söylenebilir.

Beni başkente kadar çağırmaları için hiçbir neden olmamalı.

“Sorun, nereye gideceklerinde. Üst kademe görünüşe göre Ren cephesini geri çekmeyi planlıyor.”

“Ren cephesini mi… Yani geri mi çekileceğiz?”

Tanya geçirdiği şok yüzünden Uger’ın söylediklerini bir an olsun kavrayamadı.

Sadece geri çekilmek için mi o kadar bastırmıştık?

“Aynen öyle. Sanırım geri çekilip kanlarını son damlasına kadar akıtmayı hedefliyorlar.”

Geri çekilip kanlarını akıtmak… Demek planları bu? Hannibal’ın Cannae Muharebesi’ni bu ölçekte uygulamak ha?!

“… Bu beklenmedik bir şey. Radikal ama oldukça ilgi çekici bir fikir.”

Ah, sanırım pratikliğimi kaybetmeye başladım. Concorde’un başarısızlığı artık hiç komik gelmiyor. Kâr getirmeyen bir girişime yatırdığın paraya yanmak yerine, daha fazla zarara uğramadığına şükretmeyi söyleyen kurala bağlı kalmalıydık. Ön saflarda geçirdiğim vakit, ekonomik ve rasyonel duyarlılığımı gerçekten de köreltmiş. Bu dehşet verici bir şey.

Yoksa Varlık X, modern ve pratik ruha sahip bu sadık müminini tamamen yok etmek mi istiyor? İçinde bulunduğum bağlamı unutmamalıyım —o mahlukun zırvalayıp durduğu bu savaşlarla çalkalanan dünyadayım. Korkunç bir şekilde, piyasa algım ve mantık süzgecim uyuşmanın eşiğine gelmişti.

Ah, savaş tam anlamıyla bir suç. İnsanoğlunun bu cinnetinden ve israfından bir an önce kaçıp kurtulmak istiyorum. Tepemizde gerçek bombaların uçuştuğu bu savaşı bırakıp, bunun yerine ekonomik savaşlara dönmeliyiz.

“Yine de… geri çekilmek mi?”

Ama hmm, General von Zettour cidden şaşırtıcı bir fikir ortaya atmış, diye geçirdi Tanya içinden, içten bir hayranlıkla.

Cephe hattını ileri itmenin zaman ve çaba gerektireceği aşikârdı. Oysa geri çekilmek o kadar da zor değildir. Hatta düşman bizi takip etse bile, ağır savunulan siperlere saldırmaktan çok daha az zayiat veririz. Düzgün bir fikir. Düzensiz cephe hatlarını hizaya sokarsak, düşmanı kafa kafaya karşılayabiliriz.

Hem François topraklarının içine girmek onların ikmal hatlarına avantaj sağlarken, geri çekilmemiz bizim ikmalimizi kolaylaştıracaktır.

Tabii ki bu plan ancak düşman oltaya gelirse işe yarar.

“İstihbaratın bu kadar sıkı tutulmasının sebebi bu demek… Sanırım biraz tiyatro oynamamız gerekecek.”

“Tiyatro mu?”

“Bakın Binbaşı. Arene’deki o karmaşa ikmal hatlarımızı felç etti. Artık cepheyi elimizde tutamıyoruz.”

Bir dakika durun bakalım.

Geri çekilmemizi bu hikâyeyle mi yutturacağız?

François Ordusu’nu ne kadar beceriksiz görürsek görelim, en azından keşif kolu göndereceklerdir.

“Bu biraz zorlama bir senaryo değil mi? Gerek üçüncü bir devlet aracılığıyla, gerek savaşa katılan bir birlik vasıtasıyla olsun, gerçeğin sızacağından eminim.”

“Hayır, tam aksine. Diğer ülke üzerinden kara propaganda yayacağız. ‘Kahraman Arene vatandaşları direndi ve İmparatorluk Ordusu’nun demiryolunu neredeyse tamamen imha etti.'”

Vay be. Gerçekten etkilendim. Propaganda uzmanı değilim ama bunun ne kadar etkili olabileceğini tahmin edebiliyorum. Dürüst olmak gerekirse, bu dünyada ve bu çağda birinin böyle bir bilgi harbi yöntemi düşünebileceğini hiç beklemiyordum.

İnsan ırkının ne kadar harika ve koşullara ayak uydurmakta ne kadar usta olduğuna bir kez daha hayran kaldım.

Tabii bu kadar akıllı olup hâlâ savaşmaları son derece saçma…

Neyse, davranışsal ekonomi insanın bu çelişki yumağını duygusal bir açıdan açıklamaya çalışır.

Eminim pek çok ilgi çekici noktaya değiniyordur.

Arene vatandaşları ellerinden gelen her şeyi yaptı, öyle cesurca ve öyle şiddetle dövüştüler ki İmparatorluk Ordusu cephesi sarsıldı. Birisi kalkıp “Bu kazanımları boşa mı harcayacaksınız?” diye bağırdığı an, aklıselim tartışmalar devasa bir duygu selinin altında ezilip gidecektir.

“Yani ellerindeki tüm seçenekleri alacağız, öyle mi?”

Bravo. Bismarck’ın III. Napolyon’a yaptırdığı dansın birebir kopyası. Ems Telgrafı olayı, diplomasinin gerçek anlamda klasiklerindendir. Benim gibi sadece mantığıyla hareket eden biri bile bunun hakkını teslim edebilir.

Bu özünde açık bir tahriktir.

Eh, Bismarck’ın hamlesi bir kışkırtmaysa, belkide buradaki daha çok bir yemlemedir. Ayrıntılı sınıflandırmayı akademisyenlere bırakacağım ama yine de bu hamleyi kalpten bir bravoyla tebrik etmek istiyorum.

“Aynen öyle. Yardıma gelmeseler bile, birinin çıkıp ‘Onları kaderlerine terk ettiler’ diye fısıldaması yeterli olacaktır. Ortalığa böyle bir dezenformasyon yaymaktan zarar gelmez.”

“Harika bir fikir. Bunu düşünebilmiş olmasına şaşırdım.”

Tabii ya.

François Hükümeti, halkın kenetlenmesine en çok ihtiyaç duyduğu topyekün savaşın ortasında, direnen sivillerin ölümünü izleyen bir yönetim olarak anılmaktan muhtemelen nefret edecektir.

Bir devlet, halkından “çoğunluğun iyiliği için küçük bir fedakârlık yapılması gerektiği” mantığını kabullenmesini bekleyemez.

Gerçekten de böyle bir şeyi ancak Sovyetler veya onların soyundan gelenler ilan eder; her ne kadar Pol Pot vakasında bu “küçük fedakârlık” nüfusun yaklaşık üçte birine denk gelse de.

Neyse, bazı ülkeler de sırf vatandaşlarını koruma bahanesiyle savaşa girer, yani dengeleniyor sayılır.

Öldürülen misyonerler yüzünden asker sevk etmek artık bayatlamış bir klişedir. İmparatorluk’un da geçmişinde buna benzer birkaç çatışma mevcut.

Tabii ki, sırf diplomatik bir mesele olarak bakıldığında bile, bir ülke vatandaşlarını korumak konusunda gevşek davranmamalıdır. Daha doğrusu, halk korunmak için vergi verir. Gece bekçisi devlette bile halk, yönetiminden korunma talep eder; dolayısıyla bu hizmet sunulmalıdır.

Bu bakımdan güvenlik, devletin asli görevidir. Eh, bunun da bir sınırı vardır elbet ama yine de böyledir.

Konudan epey uzaklaştım. Düşüncelerimin darmadağın olmasına izin verecek vakit değil.

“Peki ama bunun benimle ne ilgisi var?”

Benim gibi sadece sahada görev yapan bir binbaşının böyle devasa bir stratejideki yeri ne olabilir ki?

Dürüst olmak gerekirse en ufak bir fikrim bile yok. Sahi —nasıl yani?

Prensip olarak, ne kadar az kişi bilirse gizlilik o kadar iyi korunur —bilgi sızıntısı azalır— bu yüzden bunun sadece ‘bilmesi gerekenler’ esasında tutulduğundan eminim ama yine de sormam gerek.

“Çok basit. Anlaşılan senin 203. Hava Büyücü Taburun, geri çekilme harekâtında artçı birlik olacak.”

“… Bizi gözlerinde fazla büyütüyorlar.”

Aslında, çok fazla şey bilen insanların başına gelenler düşünüldüğünde… Sivil sektörde izlenen yöntem, insanların çenesini kapalı tutmak için onlara yüklü miktarda tazminat veya emekli maaşı bağlamaktır. Evet, bu hayli masraflı bir iştir. Bu yüzden altın paraşütlerin maliyetine yönelik bu kadar çok eleştiri yapılır.

Öte yandan, maliyetleri düşük tutmak ve meseleyi pratik bir şekilde çözmek istiyorsanız, insanları konuşamayacak hale getirebilirsiniz. Bunu savaş alanında yasal yollardan halledebiliyorsanız, üzerinde düşünmeye bile gerek kalmaz.

Bu bize Arene konusunda sessiz kalmamız için gözdağı vermek amacıyla mı yapılıyor? Bu düşünce sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti gönderiyor.

Belki de fazla derin düşünüyorum ama sadakatim sorgulanıyor gibi görünüyor. Sıkışık bir durumda kendi güvenliğime öncelik verdiğim doğrudur ama… Yine de onlar için sürekli sonuç elde ettim. Ve her fırsatta kuruma olan bağlılığımı sergilediğimden de oldukça eminim.

Yoksa Arene’de tereddüt ettiğimi mi öğrendiler? Ama bunun herhangi bir başarısızlıkla sonuçlandığını hatırlamıyorum. Üstelik kendi insanlarımızı korumak gibi harika bir mazeretim de var.

Evet, hiçbir sorun olmadığına inanmak istiyorum. Öyleyse neden artçı birlik olma görevi bize kakalanıyor?

“Göreviniz sadece bir geciktirme savunması olacak ama çetin geçeceğinden eminim. Muhtemelen bunu müzakere etmek için çağrılıyorsun.”

“Yarı kuşatılmış durumdayken geciktirme savunması mı? Birliklerimin yarısını kaybetmek bile bize vakit kazandırmaz.”

Harp okulunda bize sürekli bu soru sorulurdu ama gerçekten bu duruma düşürüleceğimi hiç düşünmemiştim.

Bu teoride mümkündür ama ‘bunu yapmıyorum’ ile ‘hadi deneyelim’ arasında dağlar kadar fark vardır.

‘Astlarımı kalkan olarak kullanacağım’ gibi süslü laflar etmek kolaydır ancak bunu fiilen uygulamak muazzam bir disiplin gerektirir.

En azından benim gibi genç bir subaydan bunu istemek fazlasıyla aşırıya kaçıyor.

“Yarısını mı…? Neredeyse tamamen imha olursunuz…”

“Evet, eminim öyle oluruz. Harp okulunun sözlü sınavındaki bir senaryoyu fiilen uygulamak zorunda kalacağım hiç aklıma gelmezdi.”

“Şaka yapıyor olmalısınız!” diye bağırmak istiyorum, ama bundan daha anlamsız bir şey olamazdı. Binbaşı Uger’ın kişiliğini az çok kavradığımı hissediyorum.

Esasen, kendisi şaka yapacak bir adama benzemiyor.

Bize neden yalan söylesin ki? Bana yalan söylemesi için bir sebep göremediğime göre, bunun gerçek olduğunu varsaymak en güvenlisidir. Başka bir deyişle, geri çekilirken geciktirme harekâtı yürüten ordunun kuyruğu ben mi olacağım? Bana geberip gitmemi dolaylı yoldan söylemenin ne kadar zarif bir yolu.

Bunun sıradan büyücülerin değil, Shimazular gibi savaşçı bir sülalenin yapması gereken bir iş olduğunu söylemeye hakkım var mı? Kompartımanın penceresinden dışarı atlama dürtümü güçbela bastırıyorum. Şimdi kaçmak durumumu en ufak bir miktar bile iyileştirmeyecek. Bunu nasıl çözeceğimi —hayır, nasıl hayatta kalacağımı düşünmeliyim. Bir çıkış yolu bulmam lazım.

Neyse ki astlarımın hepsi gayet yetenekli birer kalkan. Shimazuların meşhur dövüşerek çekilme taktiğini uygulamam gerekebilir. Belki de bunun için bir lisans başvurusunda bulunmalıyım. Her zaman kurallara uymak şart.

“Çok fazla düşünüyorsun. O kadar uzun sürmeyecektir. Esasen sadece gözcü konumunda olmayacak mısınız?”

“Bitmek bilmeyen bir savaş alanında her zaman en kötüsüne hazırlıklı olmalısınız, biliyorsunuz değil mi? Bu tarz bir mizaca sahip olmaktan keyif aldığımdan değil tabii…”

Umudum, biz acı çekmek zorunda kalmadan cephe hattını bir an önce geri çekmeleri. Başka bir deyişle, bu sadece temenni. Hayatımı bu zavallı, küçücük ihtimale riske atamam. Aşırı teyakkuzda bir artçı birlik olmak zorundayız. Bu da ne böyle?

Midemin bu kadar bulanacağını bilseydim o dana eti yahnisini yemezdim. Kusmak istiyorum. Rudel’in sürekli süt içmesinin sebebi midesinin bundan fazlasını kaldıramaması mıydı acaba?

Hayır, sanırım adam beslenmesine gerçekten önem veren tam bir savaş bağımlısıydı.

Ama belki de onun izinden gidip biraz süt içmeliyim; sağlığıma iyi gelirdi. Bunu daha sonra etraflıca ve ciddi bir şekilde düşüneceğim.

“… Elimizden geleni yapıp fazla vakit kaybetmemeye çalışacağız.”

“Müteşekkirim, Binbaşı Uger.”

Her neyse, kahretsin.

Doğrudan General von Zettour’a gidip emirleri geri çekmesini sağlayabilirsem mesele hallolur ama…

Bizi susturmaya çalışıyorlarsa bunu kesinlikle kabul etmeyecektir.

Hayır, talebimi reddetmese bile gözden çıkarılma tehlikesi peşimizi asla bırakmayacak.

Öyle bir durumda, hayatta kalabilmek adına François Cumhuriyeti’ne teslim olmayı bile düşünmem gerekebilir. Yok, hayır, sanırım bu da son derece tehlikeli olur… Anlaşma Devletleri’ne ait o gemiyi kazara batırmış olmamız ne büyük talihsizlik. En kötü ihtimalle, Anlaşma Devletleri ile Cumhuriyet arasındaki uzun vadeli dostane ilişkiler veya benzeri bir siyasi çıkar uğruna kurban edilirim. Aslına bakılırsa, kesinlikle yaşanacak olan şey tam olarak bu.

Durum buysa, yapmam gereken ilk şey bu bataqtan bir an önce sıyrılmak.

“Her kârda, asker olduğumuz sürece üzerimize düşeni yaparız. İşin raconu budur, değil mi?”

Lanet olsun. Hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi davranıp paçayı kurtarmalıyım. Şüphesiz ki en ideal senaryo, tüm bunların büyük bir yanlış anlamadan ibaret olmasıdır.

İyimser düşünüp çuvallamaktansa, kötümser bir hazırlıkla temkinli olmak her zaman daha iyidir. Maliyet hesabı aşamasında her şeyin yolunda olduğunu varsayıp 5,7 metrelik standart bir dalgakırana körü körüne güvenirseniz ne olur?

Şüphesiz ki bir şirket maliyetlerin bilincinde olmak zorundadır. Dahası, hiçbir maliyet bilinci olmadan savaş yürüten bir devletin çok daha akıl dışı olduğunu düşünüyorum. Ben barışı kararlılıkla desteklemeyi seçiyorum. Bununla birlikte, kısıtlı çıkarları güvence altına almak adına bir bölgeye müdahale edilmesini de sonuna kadar desteklerim.

Pratik bir ekonomik aktör tarafından yürütülen bir savaşın maliyeti, katlanılabilir sınırlar dâhilinde tutulmalıdır. Peki ya salyangoz yiyicilerin standartlarına ne demeli? Güç santralleri mi? Daha çok kaleye benziyorlar. Pekâlâ, inşa ettikleri gerçek kalelerin şanı zaten malum; örneğin Maginot Hattı gibi.

Ah, bu hiç iyi değil. Görünüşe göre entelektüel merakım ve zihinsel berraklığım kafamı dağıtmaya başladı.

“Ne olursa olsun Binbaşı von Degurechaff, şimdilik yeniden bir araya geldik. Bu anın şerefine bir kadeh kaldırmaya ne dersiniz?”

“Elimde sadece suni kahve var ama sizin için uygunsa memnuniyetle katılırım.”

Her neyse, bir dahakine yanımda mutlaka biraz süt bulunduracağım. Bu arada, nedense İmparatorluk sütüyle bayağı meşhurdur.

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla