YOUJO SENKI Cilt 2 – Bölüm 34 / Ateşle İmtihan: 13 Nisan Birleşik Yıl 1924, 17 Nolu Araştırma Odası (İmparatorluk Harp Akademisi’nde Düzenlenen Ortak Strateji Araştırma Toplantısı)
“Gördüğünüz üzere, savaşın gidişatı değiştikçe meskûn mahal muharebesi ihtimali aşırı derecede artacaktır.”
Eğitmen, masanın üzerine serilmiş haritanın önündeki anlatımını bitirir. Bu, İmparatorluk Ordusu’nun Ren cephesinde nasıl adım adım durumunu toparladığına temas eden bir durum değerlendirmesiydi.
İki ordu hâlâ bir avuç çorak toprak parçası için çekişiyordu ama İmparatorluk Ordusu kademeli olarak ilerliyordu. İlerleme emekleme adımlarıyla olsa bile nihayetinde bir ilerlemeydi. İşgal edilme konumundan çıkıp karşı taarruz planlayabilir hale gelmemiz muazzam bir şey.
İşte bu yüzden, bu yeni safhada François topraklarındaki her türlü muharebe senaryosu göze daha gerçekçi görünmeye başladı, diye düşünür Tanya.
Eninde sonunda iş meskûn mahal muharebesine dayanacak.
François’nın birer ulaşım merkezi olan kilit stratejik şehirleri öylece kendi haline bırakacağını hayal etmek güç. Ve ne yazık ki şehir merkezlerinde yaşamak zorunda olan pek çok sivil var. Bir kısmının sığınaklara çekildiği veya tahliye edildiği kesin ama şehrin işlevini sürdürebilmesi için yeterli sayıda insanın geride kaldığını varsaymak zorundayız.
“Bu nedenle Genelkurmay, meskûn mahal muharebeleriyle nasıl başa çıkacağımıza dair yöntemler geliştirmemiz için bizi görevlendirdi.”
Eğitmenin onlara verdiği görev, tam da Tanya’nın tahmin ettiği gibi böylesi bir muharebeye karşı alınacak tedbirleri planlamaktı.
Harp hukuku, sivillerin şehir savaşlarına dâhil edilmesi konusunda son derece katıdır. Doğru mu değil mi bilmiyorum ama söylenenlere göre, sivilleri kasten hedef alan bir şekilde saldıran ülkelere sınırsız ekonomik yaptırım uygulanmasına izin veren bir tetikleyici madde var.
Bu maddeyi fiilen yürürlüğe koymak her bir ülkenin kendi inisiyatifine bağlı olsa da… yine de İmparatorluk açısından baş ağrıtıcı bir hüküm. Bu talebin yapılma sebebi de tam olarak buydu; büyük devletlerin eline koz vermeden bir şehri ele geçirmek gerekiyordu.
Tabii bunu başarsak bile sadece zaman kazanmış olurduk. Sonuçta jeopolitik açıdan diğer güçlerin müdahale etmek için fazlasıyla sebebi var.
Neyse, yine de onların müdahalesini bir süre daha geciktirmeye çalışmalıyız.
“Açık konuşmak gerekirse, sivilleri işin içine katmayacaksak elimizdeki tek seçenek şehri kuşatıp açlıkla teslime zorlamaktır.”
Salondaki herkes bu talebin ne kadar gerçek dışı olduğunun farkında.
Fakat sorunun boyutunu bilmelerine rağmen, bunun stratejik açıdan ne kadar hayati olduğunu lanetler okuyarak da olsa gayet iyi anlıyorlar. İşte bu yüzden, ağır lafların arkasına gizlenmiş dolaylı bir ifadeyle “Bize imkânsızı emretmeyin!” demeye getiriyorlar. Siyasi baskı altındayken bu şekilde sızlanmaktan başka bir şey gelmez elden.
Şehri kuşatıp açlıkla teslime zorlamaktan bahsetti ama şehir nihayet düşene kadar o kuşatmayı sürdürmek akıl almaz derecede zor olurdu. Düşmanın üç katı kuvvet sevk etmek bile Lojistik Dairesi’ne hayal gücünü aşan bir yük bindirirdi.
“Ön hatları olduğu gibi bırakıp düşmanın pes edeceği ana kadar kendimizi savunmaya adarsak bu tür dertlerden kurtulabileceğimizi düşünüyorum.”
Sırf kuvvetlerin toplanması ilkesi açısından bakıldığında, savunma yapmak işgal etmekten daha evladır. Bu, kurum içinde yapılan varsayımlardan sadece biri olsa da azımsanmayacak sayıda subay bu şekilde düşünüyor. Onlar bile kazanmak istiyor, diye düşünür Tanya. Yine de bir kez daha değerlendirir. İmparatorluk Ordusu subayları, elleri kolları bağlıyken bir savaşı kazanabileceklerini sanacak kadar Toy ve heyecanlı değildir.
“Ama bunu Anlaşma İttifakı’nda başarmıştık.”
“Lütfen o zaman ne kadar güçlü olduğumuzu da hesaba katın. Ayrıca o yol izlendiği için şu an bu kadar çok birlik orada çakılı kaldı.”
Önünde sürüp giden tartışmayı dinliyor olsa da Tanya, meskûn mahal muharebesinde sivilleri gözetmenin imkânsız olduğu gerçeğini çoktan kabullenmiştir. Amerikan Ordusu bile şehir savaşlarını sivillere nezaket göstererek yürütmeye çalışmış ve sonunda çaresizlik içinde kıvranıp kalmıştı.
Bu topyekün savaş çağında Tanya’nın sivillere merhamet göstermekten vazgeçmekten başka çaresi yoktur.
Daha da kötüsü, ihtiyat kuvvetlerinin büyük kısmı kuzey ve batı cephelerine bağlanmış durumda. İkmal hatlarının üzerindeki yük, savaş öncesi tahminleri katbekat aştı. Hem kas hem de nüfus açısından ezip geçtiğimiz küçük devletlerle karşı karşıyayız ve geldiğimiz nokta bu. Büyük aktörler arasındaki devasa bir savaşta, canlı canlı yutulmamak için tam kapasite çalışmak gerekecek. Bu gidişle bunu başarmak imkânsız. Tanya buna üzülse de artık uluslararası hukuka uyacak ve sivilleri düşünerek savaşacak durumda değiller.
Devasa miktarda mühimmat üretebilen bir sanayi altyapısına sahip olmamıza rağmen ikmal hatları feryat ediyor, cephe gerisindeki lojistik sorumluları erzak ve tüketim malzemesi sıkıntısı yaşanmasın diye çırpınıp duruyor.
“… Nezaketsizlik etmek istemem ama bu tartışma gerçekten gerekli mi?”
İşte bu yüzden söze girer. Pek şirin görünmediğinin farkında olarak, kasıtlı olarak son derece hissiz ve soğukkanlı bir tonla konuşur.
Normalde böyle bir çıkış yapan birinin azarlanması gerekirdi. Ama Tanya başının ağrıyacağını düşünmüyordu.
“Bir harbiye öğrencisine göre fazla cesur bir çıkış, Degurechaff. Ne demek istediğini açıkla.”
“Evet, komutanım. Düşmanı kuşatıp açlıkla teslime zorlamak Orta Çağ’dan, en iyi ihtimalle bir önceki devirden kalma aheste bir taktiktir.”
Spesifik olmak gerekirse, Osmanlı’nın Viyana Kuşatması veya Napolyon’un İtalya Seferi gibi. Modern bir savaş yürüten bir ordu, henüz demiryollarının bile bulunmadığı eski bir dönemin taktiklerini kullanamaz.
Eğer dönüp dolaşıp bu stratejiyi uygulayacaksanız, hiç savaşmamanız daha iyidir.
“Yani…”
Doğru, açlıkla teslime zorlamak dışında pek bir gerçekçi seçenek yok. Bunu o da anlıyor. Fakat bu herkesin zaten bildiği bir sorun.
Herkesin malumu olan bir şeyi tartışmak için toplanmadık burada.
Fikir fırtınası yapamıyorsanız, yasal bir açık aramak daha mantıklıdır.
Uygulanabilirliği bir kenara bırakırsak, her ihtimali değerlendirmemek büyük bir hata olurdu.
Entelektüel bir eğitim almış biri için bu, affedilemez bir kusurdur.
Bu nedenle Tanya, sırf tartışmış olmak için bile olsa konuya farklı bir açıdan yaklaşmaları gerektiğine inanmaktadır.
Tarihi bir gerçeklik olarak şehir savaşlarına bir nevi aşina olan biri için asıl mesele, bir meskûn mahal muharebesinin nasıl yürütüleceğidir.
“… Şehirde savaşmayı yasal hale getirmenin bir yolunu düşünmemiz gerekmez mi?”
Meskûn mahal muharebeleri uluslararası hukukla kısıtlanmış mı? Onları şehir savaşı dışında bir yolla yenmeye çalışmak, doğrudan onların kurallarıyla oynamaktır. Bu, tıpkı önemli bir anlaşmayı karşı tarafın ofisinde müzakere etmeye benzer.
O şekilde asla kazanamazsınız. Yapmanız gereken şey durumu tersine çevirip onların sizinle müzakere etmeye gelmesini sağlamaktır.
Başka bir deyişle, bakış açımızı değiştirip meskûn mahal muharebesini nasıl yasal hale getireceğimizi sormamız mümkün değil midir? Tabii Irak ve Afganistan’ı görmüş biri olarak bizzat bunu yapmayı kesinlikle reddederim. Bunları düşündükten sonra Tanya şunu fark eder: Ama Varşova’da yaptıkları gibi tüm blokları yerle bir edebilseydik, bu şehir savaşı işi çocuk oyuncağı olurdu. Hatta hesaplamalara bile başlar. Topyatun bir savaşa girmek baş belası olurdu ama bu kesinlikle bir ihtimal.
“… Degurechaff. Derslerinde hukuk savaşı konusunu işlemedin mi?”
“Evet, o dersi tamamladım. Fevkalade ilgi çekiciydi.”
Hukuk öğrenimi gördüğüm (Anayasa Teorisi dâhil) ve Medeni Hukuk A ile B derslerini aldığım öğrencilik yıllarımdan beri kanunlarla ilgilenmemiştim. Uluslararası İlişkiler Teorisi, Uluslararası Yönetim ve Uluslararası Hukuk hakkında da biraz bir şeyler öğrenmiştim. Bu anlamda medeniyetin hâkimi olan hukuku inceleme fırsatı bulmak gerçekten eğlenceliydi.
İşte bu yüzden hukuki dayanak açısından bile iddiasını güvenle ortaya koyabilir. Fikrînde yanlış bir şey yoktur ve hiçbir hukuki ilkeyle çelişmemektedir.
“… Yani bunu o deneyimini göz önünde bulundurarak mı söylüyorsun?”
“Evet, Eğitmenim.”
Ne de olsa her kanunun doğası gereği yoruma açık bir yönü vardır. İşte bu yüzden pisliklerin kanunları kendi amaçlarına göre çarpıtması ve rasyonel piyasayı rahatsız etmesi için pek çok fırsat doğar. Hukuki fırsatçılar, patent davaları gibi zaman alan şeylerden bile kâr elde edebilirler… İşte bu yüzden Amerika Birleşik Devletleri gibi dava toplumlarında, büyük hukuki savaşlar veren bir sürü avukat vardır. Temel olarak, bir kanun kapsamında neleri yapıp neleri yapamayacağınız, onun nasıl yorumlandığına ve uygulandığına bağlı olarak defalarca değişir—öyle ki barışçıl bir ada ülkesi, her türlü fantastik silahla donatılmışken ordusu olmadığını söyleyen garip bir ülke haline gelebilir. Şey, bir ordu düşüncesini tamamen terk etmekten daha iyi bir fikir ama bu sadece kanunların ne kadar geniş yorumlanabileceğini gösteriyor.
Ciddiyetinden ödün vermeyen İmparatorluk’un kanunları ciddi bir şekilde yeniden yorumlamasının nesi yanlış? Tanya için bu, olayların son derece doğal bir akışından başka bir şey değildir.
Elbette iç hukuk nihayetinde egemenlik haklarına sahip olan kişi, yani Majesteleri İmparator tarafından yorumlanır ve onun yetkisine tecavüz etmek yasaktır… ancak ordu uluslararası hukuku inceler; onlar tamamen güvendedir. Tanya, grinin beyaz olduğuna şüphe duymadan inanmaktadır.
“Bu bir yorumlama sorunudur. Uluslararası kanunların açıkça yasaklamadığı her şey, ancak kişinin yorumuna bağlı olarak kısıtlanır.”
“Somut olarak?”
“Bu sadece bir örnek ama ‘Orduların sivillerin bulunduğu bölgelere ayırt etmeksizin saldırması yasaktır’ diyen bir madde var.”
Sırf buna bakarsanız, bir şehirde savaşmanız asla mümkün değilmiş gibi görünür. Oralarda bir sürü sivil yaşıyor. Ama bunu tersinden düşünün. Düşman da aynı şekilde kısıtlanmıştır. Ne de olsa orduların koruma yükümlülüğü vardır.
“İlk bakışta saldıran tarafı kısıtlayan bir madde gibi görünüyor ama doğal olarak savunan tarafı da sınırlandırıyor. Kanuna göre sığınaklardakileri korumalarını talep etmek mümkündür. Başka bir deyişle, tahliye edilenleri alıp geri çekilmezlerse… bunu sivil bulunmadığı şeklinde yorumlamak mümkündür.”
“… Anlıyorum. Sonra?”
Devam etmek için izin alırsam, ederim.
Şey, hukuki tartışmalar yarı safsata, yarı birbirini suçlamadır. Nihai kararı bir mahkeme verebilir ama her ülkenin kanunu yorumlama şekli uluslararası davalarda büyük bir etkiye sahiptir.
“Harp hukukuna göre her iki tarafın da sivilleri koruma yükümlülüğü vardır. Dolayısıyla bunu yerine getirmek için elimizden gelen her şeyi yapmamız beklenecektir. Bunu nasıl işleyeceğinize bağlı ama bunu kullanabileceğimizi düşünüyorum.”
Örneğin, sivillerin yaşadığı bir bölgeye küçük bir birlik sızdırsaydık ve saldırıya uğrasaydık ne olurdu? Bize doğru tek bir serseri kursun bile sıkılsa, bunu bir gerekçeye dönüştürebilirdik. Şey, bu uç bir yöntem. Bu işi yapmanın daha meşru bir yolu var.
“Ya da bize sivil olmadığını söylemelerini sağlarsak, kısıtlama anında kalkacaktır.”
“Ne?”
“Son sivile kadar herkesin bize direneceğini söylerlerse. Bunu son sivile kadar herkesin milis olduğu şeklinde yorumlarsak, o zaman hiçbir savaş esiri hakkını tanımak zorunda kalmayız.”
Eski Yugoslavya tüm vatandaşlarının asker olduğunu söylemişti. O zaman herkes askerse, onları havaya uçurabiliriz ve bu bir savaş suçu sayılmaz, bu yorumun mantıklı sonu olurdu. Bu durum göz önüne alındığında, bu tür bir yorumun üzerine aşırı giderseniz mantığın kendisini bile çarpıtmanız mümkündür.
Dolayısıyla adalet ve hakkaniyet de elbette bozulur.
Hı-hı. E yani? Ne olmuş yani? Kavramlar kavramdır ve kötü kanunlar da hâlâ kanundur. En başta, bu bir tanrının ya da şeytanın—bu Varlık X denilen adamın—dediğini yaptırdığı bir dünya. Adaletin ne olduğu sorusu üzerinde ciddi olarak düşünmek istiyorsanız, belki de dünyanın savaşta olmasını şart koşan adam kötü olandır.
Başka bir deyişle, ben sadece görevini yapan iyi bir insanım.
Q.E.D. 19

