High School DxD Cilt 15 – Bölüm 14 / Life. 6 – Güneş Işığına Doğru
Yaşamak istiyorum.
Karlı ormanın derinliklerinde, sessizce sonuma doğru yaklaşıyordum.
Kilise benim gibi çocukları—mütevazı geçmişlerden gelen ama benzersiz yeteneklere sahip olan çocukları—Kutsal Kılıç Excalibur’u kullanabilecek bir savaşçıyı yapay olarak yaratmayı uman özel bir projede denek olarak kullanmak için toplamıştı.
Günden güne üzerimizde deneyler yaptılar. Acı vericiydi, zorluydu ama bize Tanrı tarafından özel bir amaç için seçildiğimizi söylerlerdi; bu yüzden ne ben ne de kardeşlerim korkuya ya da şüpheye kapıldık.
Her şeyin başımıza yıkıldığı o güne kadar.
Hiçbir uyarı yapmadan, Kilise yetkilileri bizi ortadan kaldırmaya karar verdi.
Bir odaya sokulduk ve üzerimize gaz sıkıldı… Ellerim hissizleşti, bacaklarım hareket etmeyi reddetti ve sanki her bir sinirim parça parça ediliyormuş gibi bedenimden şiddetli bir acı dalgası geçti.
Gözyaşları, kan, her türlü vücut sıvısı dışarı aktı; katkısız, sefil bir ıstırap tüm benliğimi ele geçirdi.
Yavaş yavaş bilincim bulanıklaşmaya başladı… Ölüyordum.
Kardeşlerimin tam gözlerimin önünde can vermesini izledim.
Neler olduğunu anlayamıyordum. Kilise’nin deneylerinden biri daha gibi geliyordu.
Bize özel olduğumuzu söyleyen, Tanrı’ya hizmet ettiğini iddia eden o araştırmacıların, o adamların ve kadınların bize böyle düşman olacağını düşünmek…
Bir kişi öldü, sonra bir diğeri, böylece devam etti. Ancak sıra bana geldiğinde nihayet anlayabildim.
Ah. Bizi öldürüyorlardı.
Sıra bana geldi ve koruyucu giysiler giymiş araştırmacılar, beni ve korkudan titreyen diğer birkaç çocuğu odanın ortasına götürüp üzerimize gaz püskürtmeye başladılar.
Nefesimizi tutmaya çalıştık ama sonunda o zehrin küçük bir miktarını bile olsa içimize çekmekten kaçınamadık.
İçimize çektiğimiz anda bedenlerimizi acı ve kasılmalar vurdu, görüşüm bulanıklaşmaya başladı.
Ben acıyı hafifletmek için yerde diz çöküp bedenime masaj yaparken, kardeşlerimden biri karşı koyarak araştırmacıyı itti.
Kapıyı zorla açtıktan sonra aramızda en az etkilenen çocuk, — Kaçın! Kaçmanız lazım! diye bağırdı.
Fırlayıp ayağa kalktım ve kaçabildiğim kadar hızlı kaçtım.
Ölmek istemiyordum…
Aklımda tek bir düşünceyle, araştırmacıların gevşek dikkatinden yararlanıp tesisten kaçtım.
Biz sadık inananların ne olursa olsun talimatlarına uyacağını kendilerine söyleyip durduklarından, hiçbirimizin kaçacağını tahmin etmedikleri kesindi.
En küçük bir açıklıktan geçerek kendimi dışarı atmayı başardım.
Bekle!
Kaçmasına izin vermeyin!
Ancak araştırmacılar peşimi bırakmamakta kararlıydı.
Karlı dağ ormanlarında koşarken, araştırma tesisinde geçirdiğim zamanı düşünüyordum…
Hepimizin özel bir şey olmaya söz verdiği kardeşlerimi… Birlikte yemek yemiştik, birlikte şarkı söylemiştik, birlikte gülmüştük.
Ve şimdi hepsi ölmüştü. Kaçmayı başarabilen tek kişi bendim.
Onların uğruna kaçmak zorundaydım. Özellikle de bana yaşama şansı vermek için canlarını verdikten sonra.
Hayattaydım…
Yine de dayanılmaz bir acı bedenimi kavurmaya devam ediyordu ve içimde katilce bir intikam arzusu kök salarken kendimden geçtiğimi hissedebiliyordum…
O insanlar…
Bu aptalca planı her kim üstlendiyse…
Excalibur’lar…
Hiçbirini affetmeyecektim!
Fakat hem fiziksel hem de zihinsel olarak gücüm sınırına ulaşmıştı… ve ormanın ortasında sessizce yere yığıldım.
Artık parmak uçlarımı bile hareket ettiremiyordum.
Ölüm kesindi. İlerleyebilseydim, tek bir adım bile olsa…
Herkesin boşu boşuna ölmesine dayanamazdım.
Ben… Ben…
Ben sadece yaşamak istiyordum…
Duyularım beni terk ederken, görüşümün son kırıntılarına kızıl bir renk tonu girdi.
Başımı kaldırdım ve kızıl saçlı bir kıza baktım.
Dünya bulanıklaşırken, onun gülümsediğini gördüm.
Arzuladığın şey nedir? diye sordu, ben orada can çekişirken beni kucağına alarak.
Efendim Rias Gremory ile bu şekilde tanışmıştım.
Tam dört uzun yıl önceydi.
Uyandığımda—bir yerlerde bir odadaydım… Yatakta mı yatıyordum?
Yabancı tavanın görüntüsü beni şaşkınlıktan sersemletmişti.
Laboratuvarda gazlandıktan sonra kaçmışım, ve sonra…
Ormanda dolaşmışım. Ve kızıl saçlı bir kızla mı karşılaşmışım…?
Öyleyse neden…? Neden buradaydım, daha önce hiç görmediğim bu odada? Tesise geri getirilmemiştim, değil mi?
Kafa karışıklığımın ortasında kapı ardına kadar açıldı ve içeri elinde bir leğen taşıyan küçük bir kız girdi… Bir dakika, kafasından dikilen kedi kulakları mı vardı onun…? O bir canavar mıydı?
…!
Uyandığımı fark eden kız, leğeni hâlâ sıkıca tutarak odadan dışarı fırladı.
Ah canım. Uyandın mı? Ne büyük rahatlama. ben Rias’ı çağırayım, dedi açık kapının ardından gelen başka bir ses.
Kendimi yataktan zorla kaldırıp dışarıya göz attım.
Masalarla ve günlük mobilyalarla döşenmiş geniş bir oturma odasıydı.
Çok geçmeden siyah saçlı bir kızla az önceki kedi kulaklı kızı fark ettim.
Siyah saçlı kız odadan yeni çıkıyordu, kedi kulaklı olan ise varlığımı hissedince gerilip saklandı.
…
Sessizce bana dik dik baktığını hissedebiliyordum.
Çok geçmeden siyah saçlı kız, kızıl saçlı olanla birlikte geri döndü. İkisi de benimle aynı yaşlarda, belki on üç ya da on dört yaşlarında görünüyordu.
Kızıl saçlı kız içeri girer girmez kedi kulaklı olan onun arkasına saklandı. Aralarında yakın bir bağ var gibiydi.
Lütfen ona takılma, dedi kızıl saçlı kız gülümseyerek. Koneko biraz utangaçtır. Diğer arkadaşımın adı da Akeno.
Ardından kedi kulaklı kızın kulaklarının arkasını okşamaya başladı. Koneko buna tatmin olmuş bir mırıltıyla karşılık verdi.
Evet, Koneko ile ilk karşılaşmam böyleydi. Başkan Rias onu daha yeni yanına almıştı ve doğal olarak temkinliydi, hâlâ iyileşme sürecindeydi.
Dünya dışı havalarından, bu üçünün insan olmadığını hemen anladım.
Ouraları… Teste tabi tutulduğum tesisteki deneyler sırasında da benzer bir şey hissetmiştim.
Şeytanlar.
Masadaki makasa uzandım, açısını üç kıza doğru yönelterek tuttum.
… Neredeyim ben? Neden buradayım?! Siz kimsiniz?!
Kızıl saçlı kız şeytansı bir sırıtış sergiledi. Savunma pozisyonuma hiç mi hiç kızmamıştı.
Burası Japonya. Hiç duymuş muydun? Doğu Asya’da bir ada ülkesi ve dünyadaki en güzel yerlerden biridir. Seni buraya getirdim çünkü bir Japon’a benziyordun. Burası benim geçici ikametgahım.
Japonya mı? Ada mı? Geçici ikametgah mı?
Söylediklerinin hiçbiri mantıklı gelmiyordu. Avrupa’da bir ormanın ortasında yere yığılmışım ben. Nasıl olur da Japonya’da uyanabilirim?
Hâlâ kafamın karışık olduğunu fark eden kızıl ve siyah saçlı kızlar birbirlerine başlarıyla onay verdiler—ve sırtlarından iki çift yarasa benzeri kanat çıktı.
Şeytan kanatları…
Benim adım Rias Gremory, dedi hiç de şeytansı görünmeyen nazik bir bakışla. Üst düzey bir şeytan ailesi olan Gremory Hanesi’nin varisiyim. Ve sen… Orada duraksadı, kendi sırtımı işaret ederek.
Bir sonraki an, etimden bir şeylerin çıktığını hissettim. Omuzlarımın üzerinden arkama baktığımda, bana geri bakan şey simsiyah bir çift kanattı.
Öldün, anlıyor musun? Bu yüzden seni bir şeytan olarak yeniden reenkarne ettim.
Söylediklerini tamamen sindirmem birkaç dakikayı buldu.
O ormanda öldüğüm ve ardından Japonya’da bir şeytan olarak yeniden doğduğum ortaya çıktı—bu gerçek, el üstünde tuttuğum tüm değerleri tamamen yerle bir etti.
…
… Sana zarar verecek hiçbir şey yapmayacağım.
Rias Gremory ile odada karşı karşıya duruyorduk. Kızların herhangi bir hamlesine karşı kendimi hazırlayarak olabildiğince teyakkuzdaydım.
Japonya’nın bir kasabasındaki dairedeyim gibi görünüyordu.
Bir anlık refleksle ortaya çıkardığım kılıcı ellerimde sıkıca tutuyor, ucunu şeytan Rias Gremory’ye doğrultuyordum.
Durumumla ilgili hâlâ büyük şüphelerim vardı. Ve korkuyordum.
Bu çok doğaldı, değil mi? Araştırma tesisinde bana şeytanların kötü varlıklar, inananların düşmanı olduğu öğretilmişti. İmha edilmek üzere işaretlendikten sonra bile—Tanrı tarafından ihanete uğradıktan sonra bile—bu unutulması kolay bir ders değildi.
Yine de Rias bana karşı nazikti, arkadaşçaydı—ki bu da sadece şüphelerimi besliyordu.
Nezaket göstermek bir şeytanın doğasında yoktu. Gizli bir amacı olmalıydı.
Beni kendi emelleri için bir şeytana dönüştürmüştü. Şeytanların insanları kandırma ve onları istekleri dışında reenkarne etme gücüne sahip olduğu söylenirdi. Belki de tesiste bir denek olduğumu biliyordu ve beni bir şey için kullanmak istiyordu.
Muhtemelen benden Kilise hakkında bilgi sızdırmak istiyordu.
Ama belki de onu kendi intikamımı almak için kullanabilirdim. Nefret ile şüphe arasında gidip gelirken, delice bir düşünceye kapıldım—düşen yoldaşlarımın intikamını almak anlamına geliyorsa, ruhumu bu şeytanlara satmaya razıydım.
Vazgeçen Rias, yemek tepsisini masaya koydu ve odadan çıktı.
Muhtemelen birlikte yemek yememizi bekliyordu. Tuhaf. Bir şeytan neden hizmetkarlarıyla yemeğini paylaşmak istesin ki…?
Hemen yemek yemeye elim varmadı. Bunun yerine, sadece küçük yudumlar alarak temkinli bir şekilde suyu içtim.
Daireden kaçmak zor olacaktı. Ön kapıdan geçmemize izin veren ancak açmamı engelleyen güçlü bir bariyerin varlığını hissedebiliyordum.
Fiilen buraya kilitlenmiştim.
Geriye dönüp baktığımda, Rias’ın önlem alması çok doğaldı. Sonuçta, kaçmayı başarsaydım, kaçak bir şeytan muamelesi görür, yok edilecek bir hedef haline gelirdim.
O zamanlar ise Koneko’yu canlı kalkan olarak kullanmayı düşünecek kadar ileri gitmiştim… O korkmuş kıza bir kılıç doğrultmayı düşündüğümde suçluluk hissi beni kemiriyordu.
Böylece bir aydan fazla zaman geçti ve ben hâlâ şeytan kızlara kalbimi açmamıştım.
Bir gün, bir adam hiç uyarmadan odama adım attı.
Bir Japon’du—daha doğrusu bir şeytandı—ve haori pelerini giymişti. Rias Gremory arkasından içeri girdi.
Adam hafifçe gülümsedi. At bu mu, leydim?
Evet… Bir ismi yok gibi görünüyor.
Rias Gremory’nin dediği gibi, bir ismim yoktu. Denek olarak geçirdiğim zamanlarda bana geçici bir isim verilmişti ama onu kullanmaya devam edecek değildim. O, geride bıraktığım benliğimin bir parçasıydı. Artık onların oyuncağı değildim.
Adamın aurasından son derece yetenekli biri olduğunu anlayabiliyordum. Büyük bir temkinle ellerimde bir kılıç var ettim.
Hareketlerimi gözlemleyen adamın gülümsemesi derinleşti. Demek kılıç yaratabiliyorsun? Bir Kutsal Ekipman’ın (Sacred Gear) olmalı. Duruşun… berbat, ama doğuştan gelen bir yeteneğin var gibi görünüyor.
Adam, yüzündeki gülümsemeyi hiç bozmadan adım adım yaklaştı.
Ne yapmaya çalıştığını anlayamadan riske girmeye karar verdim ve öne fırlayıp kılıcımı adama doğru savurdum.
Bir çelmeyle karşılık vererek dengemi altüst etti. Hedefini şaşıran kılıcım elimden fırladı ve tepemizdeki tavana saplandı.
Ben yüzüstü yere kapaklanırken adam tepemde dikiliyordu. Ben Souji Okita. Evet, bugünden itibaren benimle eğitime başlayacaksın.
Daha az önce söylediklerini idrak bile edemiyordum.
Eğitim mi? Kim? Ben mi? Neden?
Adam—Souji Okita—yeniden Rias Gremory’ye döndü. Eğitim daha sakin bir mekânda daha verimli geçer, leydim. Eğer sizin At’ınız olacaksa, kılıç ustalığını geliştirmesi gerekiyor… Onu bir süreliğine bana ödünç verebilir misiniz acaba?
Rias Gremory bu isteği duyunca ilk başta irkildi, ancak hâlâ tavrımı değiştirmediğimi görünce bana hüzünlü bir bakış atıp — Pekala, dedi.
Ustam olacak adamla, Souji Okita ile tanışmam işte böyle oldu.
Şimdi gelelim sadede. Bugünden itibaren, en azından bir süreliğine evin burası olacak.
Souji Okita beni bir ışınlanma çemberi aracılığıyla dağların derinliklerine gizlenmiş küçük bir kulübeye getirdi.
Karşımdaki dünya neredeyse el değmemişti; etrafı ağaçlarla çevrili, uygarlığa dair en ufak bir izin bulunmadığı bir kulübeden ibaretti.
Kulübenin yanında bir tür eğitim dojosu duruyordu. Souji Okita ile birlikte içeri girdik.
Zemin o kadar tertemiz, o kadar kusursuzdu ki, kılıç ustalığı eğitimi almamış olan ben bile üzerine basmaya çekindim.
Okita duvarda asılı duran iki tahta kılıcı indirdi ve birini bana fırlattı, ben benimkini yakalar yakalamaz diğerini kullanıma hazır hale getirdi.
Hadi. Üstüme gel, diye talimat verdi.
Hâlâ şüpheci bir tavırla, — … Beni neden buraya getirdin? diye sordum.
Okita’nın dudakları kıvrılarak gülümsedi. Yüzünden anlayabiliyorum; mevcut durumun ne olursa olsun, içinde yoğun bir nefret ve intikam hırsı barındırıyorsun. Zihnini ve ruhunu bu düşünce esir almış. Haksız mıyım?
İçimi tamamen okumuştu.
İntikam almak için gereken beceriden yoksunsun, diye devam etti Okita. Denediğin anda geri püskürtülürsün. Bu yüzden bir şeytan olmayı, Leydi Rias’ı ve diğer her şeyi unutip sadece güçlenmeye odaklan. Aksi takdirde intikam senin için her zaman ulaşılmaz kalacak.
…
O anda sesi, kalbimde çöreklenen şüpheleri aşıp düşüncelerimi tek ve kararlı bir yönde toplamama yardımcı oldu.
Farkına bile varmadan tahta antrenman kılıcını havaya kaldırıp hırsla savurdum.
Haaah!
Dikkatsiz, aceleci, biçimden ve zarafetten yoksun bir saldırıydı. Bir kılıcın nasıl düzgün tutulacağını bile bilmiyordum. Ama yine de ustam Souji Okita her bir darbeyi göğüsledi.
O ormanda öldüğümden beri ilk kez, içimde biriken her neyse, tahta kılıcımın her bir darbesiyle dışarı boşaldığını hissettim.
Adeta kendimden geçmiş bir halde, kılıcı savurmaya ve keskin darbeler indirmeye devam ettim…
Anlıyor musun? Bir kılıcı kullanmak söz konusu olduğunda, rakibinin zayıf noktalarını tam isabetle hedeflemek kaba fiziksel güçten çok daha önemlidir. Bu sebeple becerilerini eğitmen gerekiyor.
Souji Okita—ustam—kılıcı nasıl tutmam gerektiği konusunda bana son derece dürüst ve samimi rehberlik etti.
Bana öğrettiği şey kendi Tennen Rishin kılıç stili değildi. Aksine, bana kendi özgün dövüş stilimi keşfetmemde yardımcı oldu.
Ondan öğrendiğim şey, savaşa girerken ihtiyaç duyulan ruh, zihniyet ve tutumdu. Gerisini kendi başıma kaptım.
Ustamın bana ders vermeye başlamasının üzerinden yaklaşık bir ay geçti. İşin tuhafı, bu süre zarfında dağdan ayrılmayı bir kez olsun aklımdan geçirmemiştim.
Neden mi? Çünkü güçleniyordum ve bu sadece fiziksel anlamda değildi. Beni ayakta tutacak bir kaynak, bir anlam bulmuştum.
Evet. Ustamın beni buraya ilk getirdiğinde söylediği gibi, eğer güçlenmezsem intikam her zaman ulaşılmaz kalacaktı.
Bunu duymak seni şaşırtabilir ama ustam içimi açtığım ilk şeytandı.
Rias Gremory ya da diğer hizmetkarlarıyla bir kez olsun adamakıllı iletişim kurmamıştım ama kendimi Souji Okita ile konuşurken buluyordum.
Bir gün nehir kenarında birlikte balık tutuyorduk.
Farkına varmadan, sıcak güneş ışığının altında balık tutup sohbet etmek bizim için sıradan bir rutin haline gelmişti.
Şeytanlardan nefret ediyor musun? diye sordu ustam aniden.
… Şeytanlar insanlığın düşmanıdır, diye yanıtladım ikilemde kalarak. İnsanları yok etmek istiyorlar… Bana anlatılan buydu.
Evet, araştırma enstitüsünde beyfendime kazınan şey tam olarak buydu.
Anlıyorum. Ustam kıkırdadı. Cennet’in perspektifinden—ve Kilise’ninkinden—şeytanlar gerçekten de düşman bir kuvvettir. Ama bu hepsinin kötü olduğu anlamına gelmez.
… Onların insanların tarafında olduğunu mu söylüyorsun…? diye sordum.
Ustam hafif bir gülümsemeyle başını salladı. Şeytanlar için insanların vazgeçilmez olduğunu söylerdim. Şeytanlar antik çağlardan beri varlar, bir karşılık karşılığında insanlarla sözleşmeler ve anlaşmalar yaparlar. Al gülüm ver gülüm—hakkımızda bilmen gereken en önemli şey budur. İnsanları aktif olarak kandıranlar var, ama aynı zamanda kendi çıkarları için bizi kandırmaya çalışan insanlar da var. Bu karşılıklı bir durum.
Bunu biliyorum. Bana şeytanların kötü yaratıklar olduğunu, her zaman insanların zayıflıklarını istismar etmeye çalıştıklarını söylediler.
Kötü… Anlıyorum, dedi gözlerini kısarak. … Gerçek kötülük bana göre çok daha umutsuzdur… Gerçi bunu henüz anlayamayabilirsin.
…?
O zamanlar ne demek istediğini kesinlikle anlayamamıştım.
Bir balık çektikten sonra bana dönüp bir soru sordu: — Pekala, genç adam. Gerçekten şeytanların insanlığı yok etmek için var olduğuna mı inanıyorsun? Leydi Rias hakkında böyle mi düşünüyorsun? Ya da benim hakkımda?
Rias Gremory.
Dağda bizi arada bir ziyarete gelirdi. Görünüşe göre benim için endişeleniyordu. Niyetleri hakkında hâlâ şüpheler taşıyordum ve her seferinde onunla görüşmeyi olabildiğince reddetmiştim.
Hayır. Kalbimin derinliklerinde, o kızıl saçlı kızın kötü bir şeytan olmadığını söyleyen belirsiz bir his vardı…
Bana ya da kedi kıza bakarken gülümsemesinin arkasında hiçbir kötülük sezemiyordum.
… Bilmiyorum.
Verebileceğim en iyi cevap buydu.
Ustam, çocukça endişelerimi eğlenceli bulmuş gibi kıkırdadı. Gözlemle ve düşün. En azından sana bu seçim verilmiş. Ve bu harika bir şey, katılmıyor musun? Dünya bu kadarı bile verilmeyen insanlarla dolu…
Şimdi ustamın ne demek istediğini anlayabiliyorum. Ancak o zamanlar düşüncelerim şüphelerle doluydu.
Sonrasında ustam bana hayattan nasıl zevk alacağımı öğretti. Sadece balık tutmayı değil; yemek pişirmeyi, el sanatlarını, iskambil oyunlarını, topaç çevirmeyi ve hatta kısa şiirler yazmayı bile.
Bana Japonca karakterleri okumayı da öğretti.
Evet, en nazik ellerle, bugün olduğum kişi olmamı sağlayan şeylerin çoğunu bana o öğretti.
Sıcak güneş ışığı altında son dersine koyulurdu.
Bir şeytanla geçirilen zaman için bu, paha biçilemez bir şeydi.
… Pekala.
Her birkaç günde bir dağa çıkıp yaptığım bir şey vardı—düşen yoldaşlarım için mezar taşları yapmak. Bugün birkaç tane daha dikiyordum.
Her biri çeşitli şekillerde ve yeteneklerde kılıçlardan dövülmüş, toprağın derinliklerine saplanmış ve mezar taşı olarak kullanılmıştı.
Haç kullanamazdım. Hayatım pahasına olsa bile.
İsimleri yoktu ama isimleri olmasa bile hangi mezarın kime ait olduğunu çok iyi biliyordum. Karşılarında dururken, yoldaşlarımın yüzleri gün gibi net bir şekilde gözümün önünde beliriyordu.
Bir düzine kadar daha yaparsam işim bitecekti… Yaklaşık dememin sebebi, kendim için bir tane ekleyip eklememek konusunda tereddüt etmemdi.
Bir insan olarak ölmüştüm. Şimdi ise bir şeytandım. İçimden bir ses, yok olan benliğim için bir mezar eklemeli miyim diye soruyordu.
Burada duran, intikam yoluna giren varlık bir şeytandık.
Yine de ben hâlâ benliğimi koruyordum. Yok olmamıştım. Bir şeytan olmuş olabilirdim ama hâlâ kendimdim. Belki de bir mezara ihtiyacım yoktu.
Tek pişmanlığım, bu mezarları memleketimize dikememiş olmamdı.
İyice düşündüğümde, burası muhtemelen yeterince iyiydi. Japonya’nın huzurlu bir ülke olduğu söylenirdi ve eğer bu doğruysa, burada rahatsız edilmeyeceklerdi.
Herkesin mezarına çiçek koyup her birinin önünde derin düşüncelere dalarak gözlerimi kapattıktan sonra ayrılmaya hazırlanıyordum ki—
Oho. Kılıç üretebilen bir şeytan. Ne büyük ganimet ama.
Dağlarda tüyler ürpertici bir ses yankılandı. Hızla etrafımı taradım.
Yakında tatsız bir aura hissediyordum.
Önce ağır ayak sesleri geldi… sonra kaplan kafalı devasa insanımsı bir figür belirdi. Devasaydı—bir kaplan adam.
En az beş metre boyunda olmalıydı. Ve aurası… şeytani enerjiyle dolup taşıyordu!
Bir şeytan.
Böyle ücra bir yerde bir tanesinin daha ortaya çıkacağını düşünmek… Ve büyük olasılıkla kaçak bir şeytan. Ustam bana Hanelerini terk eden şeytanlardan zaten bahsetmişti, bu yüzden karşıma çıkan canavarın gerçek doğasını anlamakta hiç zorluk çekmedim.
Kaplan adam, toprağa sapladığım mezar taşı kılıçlarından birini kavradı, büyük ve meraklı gözlerle bana dik dik baktı. Ardına kadar açılan ağzında keskin dişler dizilmişti.
Şeytan kılıçları mı? Hayır, daha çok çakma şeytan kılıçları gibi. Henüz düzgün yapılmamışlar… Ama kesinlikle benzersiz bir yetenek.
Ellerimde bir kılıç daha dövüp davetsiz misafire doğrulttum.
Onu serbest bırak, diye emrettim. O bir mezar taşı…!
Mezar taşı mı? diye tekrarladı canavar adam iğneleyici bir gülümsemeyle. Bu mu? Sen nasıl dersen… Benimle gel, velet. Bahse girerim iyi para edersin. Sen de benim gibi kaçağın tekisin, değil mi? Sana zarar vermeyeceğim.
Yeteneklerim ilgisini çekmişti, canavar adam bunları kendi çıkarı için kullanmak istiyordu.
Ama beni götürmesine asla izin vermeyecektim.
Güçlenecektim…
Daha güçlü…
…
Ve güçlü olduğumda, intikamımı alabilecek miydim?
O anda zihnimde bir soru belirdi.
Evet. Ustam bana güçlü olmazsam intikamın sonsuza dek ulaşılmaz olacağını söyledikten sonra eğitime başlamıştım.
Bu yüzden güçlenmek zorundaydım. Ama neden?
Ustammal ne kadar çok zaman geçirirsem… …o kadar çok gereksiz şeyleri düşünürken buluyordum kendimi.
Onunla balık tutmak, en büyük balığı kimin tutacağını görmek, yemek yapma becerilerim geliştikçe keyif almak…
Düşmüş kardeşlerim için yaşamak zorundaydım ve Excalibur’lardan intikam alacağıma yemin etmiştim… Ama bir yandan da günlük hayatın içinde yeni bir sevinç bulmaya başlamıştım.
Kafamı iki yana sallayıp kılıcımla kendimi siper ederek canavar adamla yüzleştim.
Hayır! Seninle gelmiyorum! Cesur olmaya çalışarak bağırdım.
Canavar adam çirkin bir sırıtışla gözlerini bana dikti. Pekala. Sessizce durmaya razı olana kadar seni biraz benzetmem gerekecek.
Bir sonraki an, canavar adam saldırmaya hazırlanırken etrafa yoğun bir düşmanlık aura’sı yaydı.
Öne fırlayıp rakibimin etrafında zikzaklar çizdim ve kılıcımı onun kör noktasına doğru geçirdim!
Büğrüne tam isabet bir vuruş! Ya da ben öyle sanmıştım, ama canavar adam göz açıp kapayıncaya kadar ortadan kayboldu!
Çok hızlıydı!
Bir sonraki an, arkamdan şiddetli bir darbe aldım.
Omuzlarımın üzerinden geriye baktığımda, güçlü bir tekme savurduktan sonra bacağı hâlâ havada duran oydu! Süper hızlı bir baskın saldırısı!
Darbe akciğerlerimdeki havayı söküp aldı ama bir şekilde güvenli bir şekilde yere inmeyi başardım.
Canavar adam ahlaksızca bir kahkaha attı. Güzel hamlelerdi velet. Yaşına göre bayağı hızlısın. Ama düşman olmak zorunda değiliz. Ben de eski patronumun altında bir Kale’ydim, biliyor musun? Düzgünce kılıç sallayabildiğimden değil tabii. Görünüşe bakılırsa sen de bir At’tın, değil mi? Pek bir gücün var gibi durmuyor ama.
Bir At mı? Düşününce, Şeytanlara verilen satranç taşlarına göre belirli özellikler bahşediliyordu sanki. Demek benimki bir At’tı…? Doğru ya, Rias adındaki kız da böyle bir şeyden bahsetmişti. O zamanlar üzerinde pek durmamıştım…
Hımm. Reenkarne olan insanlar bayağı narin şeyler, ha?
Canavar adam güçlü bir tekme savurarak diktiğim mezar taşlarının her birini darmadağın etti.
Görünen o ki bu mezar taşlarına kafayı takmışsın! Ama onlar da en az senin kadar narin!
Öfkeyle yüzümü ekşitip öne atıldım!
Seni lanet olası!
Ancak rakibimin hamleleri benimkilerden daha güçlüydü, kılıcımı her sallayışımda karşılık veriyordu.
Fakat saldırılarım kaç defa savuşturulup püskürtülürse püskürtülsün, kendimi toparlayıp tekrar üzerine atılmaya devam ettim.
Gerçek bir savaş deneyimi olmayan bir çocuk için aşılması imkansız bir engelle karşı karşıyaydım.
Hırpalanmış bir halde defalarca yere kapandım. Düştükçe kendimi sorgulamaya başladım.
Daha güçlü olmak istiyordum. Ama kimin için? Kendim için mi? Yoldaşlarım için mi? İntikam için mi?
Hepsı için. Ama şu anda—
Demek sonunda pes ediyorsun, öyle mi?
Yüzüstü yerde yatarken canavar adam beni yakalamaya yeltendi, tam o sırada—
Onay doğru bir adım daha atayım deme.
Ormanın içinden tanıdık bir ses yankılandı. Başımı çevirdiğimde orada duran kızıl saçlı bir kız gördüm.
Rias Gremory’ydi bu. Durumu hızlıca kavrayarak öfkeli bir bakışla canavar adama kilitlendi. Ona zarar vermeye nasıl cüret edersin. Sen bir Kaçak’sın, değil mi? Bu dağlara kadar sürüklenen bayağı cesur bir Kaçak hem de. Cehalet ne kötü bir şey. Kendi boyutunun birkaç katı büyüklüğünde bir düşmanla karşı karşıya olmasına rağmen, Rias Gremory istifini bozmadı.
Canavar adamın yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. … Kızıl saçlar. Bir Gremory, ha? Velet seninkilerden biri olmalı? Bak şimdi konuşabiliriz işte. Bir Gremory’ye aitse, düşündüğümden çok daha yüksek bir fiyata alıcı bulacaktır.
Rias Gremory’nin kızıl saçları bu saygısızca sözler üzerine öfkeyle alevlendi. Fiyat mı? Benim Hizmetkarımı satmayı planlıyorsun demek. Hiç sanmıyorum. Kendine bir ölüm fermanı kazandın!
Evet, bu canavar adam bin kez ölmeyi hak ediyordu.
Nasıl cüret ederdi…? Yoldaşlarım için yaptığım… Mezar taşlarına hakaret etmeye…!
Bütün vücudumu saran keskin bir acıyla yüzümü buruşturarak tüm gücümü topladım, titreyen dizlerimi zorla doğrultup canavar adamla kafaya kafaya yüzleşmek için ayağa kalktım. … Kim olduğum… Beni satacak olman ya da her neyse… Şu an hiçbirinin bir önemi yok…!
Daha güçlü olmalıydım.
Hemen şimdi. Ne pahasına olursa olsun bu lanet kaplan pisliğini yenmek zorundaydım.
Yoldaşlarımın mezarlarını kirletmişti…! Ve her şeyden önemlisi—
Her şeyin burada bitmesine izin veremezdim…!
Senin gibi birine kay-bet-me-ye-ce-ğiiiim! B-Ben yaşayacağım! Argggghhh!
O kulakları tırmalayan çığlığı atarken içimde bir şeylerin patladığını hissettim. Saliseler sonra içimden muazzam bir şeytani güç dalgası fışkırdı ve kontrolden çıkarak girdap gibi dönmeye başladı. Bir sonraki an, hayal edilebilecek her boyutta ve şekilde kılıçlar yerden fırladı!
Bazılarına ateş ve buz gibi eşsiz nitelikler nüfuz etmişti… İstisnasız hepsi birer iblis kılıcıydı.
En zifiri karanlığın içinde kıvranan kılıçlardan birini topraktan söküp çıkardım. Bir iblis için oldukça biçilmiş kaftan bir silah.
Işığı yutmak için var olan bir kılıç. Ona Kutsal Silici (Holy Eraser) adını verecektim.
Yeni silahımı kavrayarak doğrudan canavar adama doğru fırladım, yol boyunca daha fazla iblis kılıcı söküp çıkararak düşmanıma savurdum.
Ateş nitelikli bir iblis kılıcı ona çarptı, temas ettiği anda etrafında şiddetli alevler girdap gibi dönmeye başladı.
Ngh!
Kaplan canavar adam yumruklarıyla saldırdı, ben ise yukarıdan başka bir iblis kılıcı indirdim.
Silahı eliyle yakalamaya çalıştı ama ben ayağımın ucuyla buz nitelikli bir iblis kılıcı var ederek karşılık verdim.
Ustamın sözleri zihnimin derinliklerinde yankılandı: Kılıç kullanmaya gelince, rakibin zayıf noktalarını isabetle hedeflemek, kaba fiziksel güçten çok daha önemlidir.
Elimdeki karanlık nitelikli bıçakla onu bastırır bastırmaz, buz nitelikli iblis kılıcını canavar adamın sol gözüne tekmeyle geçirdim.
Nggghhh!
Tek gözü oyulan canavar adam, insanı felç eden bir acıyla kükredi.
…Güç her şey demek değildir, dedim acı bir tebessümle. Bir At veya kılıç ustasıysan, önemli olan tekniktir.
Evet, ustamın bana öğrettiği şey buydu. Gereken teknikle bunu telafi edebildiğin ve bir açık bulduğunda darbeni vurabildiğin sürece, rakibinden fiziksel olarak daha zayıf olmanda hiçbir sakınca yoktu.
Canavar adam bunu duyduğunda, yüzündeki ifade yerini dizginlenemez bir öfkeye bıraktı. Seni lanet veleet! İşin bitti senin! Geberteceğim seni!
Canavar adam iki elinden de keskin pençelerini çıkararak bana doğru savruldu.
O son saldırıdan sonra gücüm tükenmişti, bu yüzden darbesinden kaçmamın imkanı yoktu.
Ölümcül bir darbe alacağımı bilerek kendimi en kötüsüne hazırlamıştım ki—
Kendi bölgesine girdiğini fark edemeyecek kadar aptal bir Kaçak’sın… Öğrenmen gereken çok şey var, diye tanıdık bir ses yankılandı.
Hışırrr…
Etraftaki ağaçlar uğuldadı.
Geciktiğimiz için üzgünüm.
Yok yerden Souji Okita, benimle canavar adam arasında belirdi ve bana kazananlara has bir tebessüm sundu.
Peki ya canavar adamın saldırısı…? Ancak o zaman rakibimin donup kalmış gibi durduğunu fark ettim. Kısa bir duraksamanın ardından, vücudu dört temiz parçaya ayrılarak yere yığıldı.
Ustam geldiği salisede onu doğramıştı; o kadar hızlıydı ki bırakın kılıcını kınından çekmesini, hareketlerini bile seçememiştim.
Ustam ve Rias Gremory ile birlikte kırılan mezar taşlarını tamir etmeye odaklandım.
Genç adam, dedi ustam yumuşak bir sesle, Şeytanların insanlığın düşmanı olduğunu söylediğini hatırlıyorum, yanlış mıyım?
Doğru. Balık tutma gezilerimizden birinde böyle bir şey söylemiştim.
Bir zamanlar ben de öyle düşünürdüm, dedi ustam yeni yaptığı bir kılıcı toprağa saplarken. İlk reenkarne olduğumda, bir Şeytan haline geldiğimi öğrenmek beni çok yaralamıştı. İşte o zaman efendim Sirzechs Lucifer şöyle demişti: ‘Kendi kararlarını kendin vermeni istiyorum. Benim yaptığı tek şey sana bir şans vermek oldu. Nasıl yaşamayı ve vaktini nasıl geçirmeyi seçeceğin sana kalmış. Senden tek istediğim, arada sırada bir hizmetkarım olarak bana yardım etmen. Kılıç ustalığının amaçlarım için hayati bir önem taşıyacağına inanıyorum… Ama insanlık için bir tehdit haline gelirsen, efendin olarak sorumluluğu üstlenip seni yok ederim. Şunu asla unutma. Sırf varlığından dolayı yok edilmeyi hak eden hiçbir ırk yoktur; Şeytan, insan, melek ya da başka bir şey olsun.’
Ustam bir anlığına duraksadı. İnsanlık için bir tehdit haline gelip gelmeyecekleri her Şeytan’ın kendi elindedir. Bu senin, benim ve buradaki Leydi Rias için de geçerli. Sen de katılmıyor musun?
O zamanlar ne demek istediğini tam olarak anlayamamıştım.
Yine de…
Kırılan mezarların tamir edilmesine yardım ederken, kendimi o kızıl saçlı kıza güvenmeye başlarken buldum.
Hepsi restore edildikten sonra, grup halinde dağ patikası boyunca yola koyulduk.
Yürürken ustam Rias Gremory’ye sordu: — Bu arada leydim, onun için bir isme karar verdiniz mi?
Evet. Umarım hoşuna gider… Nazik bakışlarını bana çevirdi ve ardından şöyle dedi: — Yuuto. Kiba. Üzerinde çok düşündüm ama içimden gelen ses buydu. Sen ne dersin?
Gülümseyerek onun bu önerisini onaylarcasına başımı salladım. Evet. Bence gayet güzel.
Tepkimi gören hem ustam hem de Rias Gremory bana gülümsedi.
Gülümsemeler… Doğru ya. Ben de daha fazla gülümsemeye çalışmalıydım. Gerçi hiçbir zaman bu insanlar gibi olup olamayacağımı bilmiyordum ama…?
Yine de hayattaydım, bu yüzden elimden geldiğince çok gülümsemeye çalışmalıydım.
Eğitim dojosuna döndüğümüzde, güneş ışığının altında ustama ve kızıl saçlı leydime bir teklifle geldim: — Topaç çevirmece oynamak ister misiniz?
Şeytan olmamıza rağmen, o parıl parıl parlayan güneşin altında birlikte oynadık.
