Lycant’ın kalbi. Kraliyet sarayı, Lycaon.
Evlenecek olan üçüncü prenses için sarayın bahçesi, binaları ve iç mekânı sil baştan yenilenmiş; altın, gümüş ve mücevherlerle göz alıcı bir şekilde süslenmişti.
Üstelik hepsi bu kadar da değildi.
Üçüncü prensesin evleneceği davul zurnayla duyurulalı bir ay olmuş, düğün hazırlıkları tüm hızıyla ve tıkır tıkır ilerliyordu.
Hayvamsıların üçüncü prensesi Innuella, elflerin yüzbaşılarından Aconitum ile dünya evine girecekti.
Bütün dünya ölçeğinde bakıldığında bile son derece hayırlı bir olaydı bu.
Bu izdivaç sadece büyük bir şans olarak görülmekle kalmıyor, aynı zamanda iki ülke arasındaki bağları perçinlediği ve diğer ülkelere gözdağı verdiği için siyasi açıdan da muazzam bir ehemmiyet taşıyordu.
Bu doğrultuda elf ve hayvamsı kraliyet aileleri, uzun süren savaşın ardından dünyanın göreceği en şaşalı düğünü organize etmek için ellerinde ne var ne yok seferber etmişlerdi.
Servet saçarak festivaller düzenliyor, haberleri dört bir yana yayıyor ve davetli listesini nüfuzlu isimlerle dolduruyorlardı.
Ancak elbette herkes bu durumdan hoşnut değildi.
Elflerin ve hayvamsıların güç kazanmasını istemeyen insan soyluları bu taraflardan biriydi. Cüce tüccarlar da fena halde huzursuzdu. İşin dışında bırakılmışlar, muazzam bir kâr kapısını kaçırmışlardı. Son hoşnutsuz grup ise Aconitum ve klanına muhalif olan elf klikleriydi.
“… Yani uzun lafın kısası, bu numarayı kullanırsanız, işin içinde zehir olduğundan şüphelenildiği an alibi gösteremeyen şüpheli kuzu kuzu öne çıkacaktır! Evet, aynen öyle!”
Lycaon Sarayı’nın içindeki odalardan birinde büyük bir patırtı kopuyordu.
Düğüne davet edilen her ülkeden nüfuzlu isimler bir araya gelmiş, tek bir kadının sözlerine kulak kesilmişlerdi.
Sarı uzun saçlarına ve sivri kulaklarına bakılırsa bir elf olmalıydı.
Ancak yüzü bir maskenin arkasına gizlendiğinden gerçek kimliği bir türlü çıkarılamıyordu.
Ordakilerin hepsi onun kim olduğunu biliyordu elbette. Ama aynı zamanda bilmiyorlardı da. Bu hususta aralarında zımnı bir anlaşma vardı neticede.
“Bougainvillea.”
“…!”
Maskeli kadın başka bir kadını köşeye sıkıştırdı.
Sıkıştırılan kadın kısa sarı saçlı ve uzun kulaklıydı. Kulaklarının birinde kocaman bir küpe sallanıyordu. Maskeli kadın ise diğer küpeyi avucunun içinde sıkıca tutuyordu.
“Konuş! Bunu neden yapmaya kalkıştın? Aconitum senin çocukluk arkadaşın değil miydi?”
Bougainvillea.
Bu ismi taşıyan kadın, tir tir titreyerek başını öne eğdi.
Fakat çok geçmeden başını dik bir edayla kaldırıp haykırdı.
“… Sen ne anlarsın ki?! Yüzlerce yıldır bir erkeğin elini bile tutmamış bakirenin tekisin!”
“Hey! Kapat çeneni artık!”
“Ben Aconitum’a ezelden beri âşıktım! Amansız savaşların ortasındaki kaçamak buluşmalarımızı yüreğime merhem ettim ben! Savaş bittiğinde nihayet onunla olabileceğim hayalleri kuruyordum. Nasıl olur da böyle leş gibi hayvan kokan bir sarayda, tüy yumağı bir mahlukla evlenebilir?! Buna asla seyirci kalmayacağım!”
“Tüm bunların benim bakirliğimle ne alakası var be kadın?!”
“Sevgili Aconitum için ne kadar ağır olursa olsun her görevi seve seve üstlenirdim! Emretselerdi yaşlıları, çoluk çocuğu bile acımadan öldürürdüm! Ama ben evlendikten sonra durulmayı planlıyordum! Onu her şeyden çok sevdiğim için! Lakin bir kraliyet mensubunun, suikast timinin eski lideriyle evlenmesinin onun itibarını zedeleyeceğini söylediler bana! Üstelik savaşta orklar tarafından esir alınıp hırpalandığım için bedenim artık arzulanan bir beden değilmiş! Neler hissettiğimi anlamana imkân yok! Feleğin bana vurduğu bu kahpe darbeyi sen asla anlayamazsın!”
“Ama anlıyorum! Gerçekten… Yani, ben bile…”
“Sen nasıl anlayabilirsin ki? Seni gidi… Seni gidi sevgisiz bakire!”
“Şey, bir ork tarafından esir alınıp sırf… Sırf koktuğum gerekçesiyle el sürülmeden serbest bırakıldığımı hatırlıyor musun? Bunun bana ne hissettirdiğini tahmin edebiliyor musun sen, ha?”
“O ork sana evlenme teklif etti! Ve sen bir anlığına bu fikre kendini tamamen kaptırdın!”
“Şey… yani… Eh, sanırım bu doğru. Evet. Hislerini anlayamadım galiba… Özür dilerim…”
Maskeli kadın soğuk terler dökerek öksürdü ve özür diledi.
“Her neyse! Aconitum karşıtı grubun seni kullanmasına ve günah keçisi yapmasına izin verdin, öyle mi?”
Maskeli kadın küpesiyle oynadı.
Ucundan bir damla sıvı damladı.
Uğursuz, mor renkte bir sıvı. Ölümcül bir zehir gibi görünüyordu.
“…”
“Biliyor musun… Belki onlar da senin hislerini anlamıyordur?”
Kelimelerini özenle seçen maskeli kadına dik dik bakan Bougainvillea’nın yüzü gizemli bir ifadeye büründü.
Bunun bir önemi yoktu artık. Dönüşü olmayan noktayı çoktan geçmişlerdi.
Aconitum burada değildi ancak düğünü iptal ettirmek için hayvamsı soylulardan birine suikast düzenlemeye çalıştığı çoktan ortaya çıkmıştı.
Geleceği yok olmuştu.
“Öyleyse başka çarem kalmadı demektir…”
Bougainvillea koynundan bir hançer çıkardı.
Uğursuz, kıvrımlı bir hançer. Elf ordusunun suikast birliğinde üstün başarılar göstermiş olanlara verilen bir onur nişanesi.
Suikast birliğinin en mahir suikastçısı olan Bougainvillea, öldürme arzusunu serbest bıraktı.
“Ne—? Hey, dur! Cazip bir delilik yapma!”
“Hepinizi öldüreceğim! Innuella’yı da Aconitum’u da! Hatta seni bile! Bu… bu komedi gibi evliliğin gerçekleşmesine izin vermeyeceğim! Her şeyi yok edeceğim!”
Bütün alan bir anda kaosa sürüklendi.
Kimi kılıcını çekti, kimi büyü gücünü odakladı.
Bougainvillea, suikast birliğinin en iyisi olsa da tek başınaydı. Orada bulunanların hepsi savaştan sağ çıkmış cesur askerlerdi. Birçoğu en az Bougainvillea kadar güçlü, hatta ondan da üstündü. Kazanma şansı yoktu.
“Hey, Bougainvillea. Hislerini anlayamadığım doğru. Ama ben seni de Aconitum’u da küçüklüğünüzden beri tanıyorum. Aconitum’a karşı böyle hislerin olduğunu fark edemedim ama senin kötü biri olmadığını biliyorum! Sen her zaman güçlüydün ve onu zorbalardan hep korurdun…”
Maskeli kadının sözlerini dinleyen Bougainvillea’nın gözleri parıldadı.
“Aşkının karşılıksız kalması çok üzücü. Elfler uğruna feda ettiğin her şeyden sonra seni kirli hissettiren o insanlara… Onlara yakıcı bir lanet yapacağım. Ya da istersen, başarılarını herkesin önünde bizzat övebilirim. Evet, en başından beri bunu yapmalıydım! Kendi derdime o kadar düşmüştüm ki senin nasıl acı çekebileceğini aklıma bile getirmedim. Lütfen beni bağışla.”
Maskeli kadının sesi, Bougainvillea’yı daha mutlu zamanlara götürdü.
Çok uzun zaman önce, emsallerinden biriyle kavga edip ağladığında da bu maskeli kadın yine böyle gelip onu teselli etmişti.
Savaşta ebeveynlerini kaybeden elfler için bu maskeli kadın bir nevi anne figürü, bir öğretmendi. Ne pahasına olursa olsun korunmaya değer biri.
“Sana seveceğin yeni bir adam bulalım. Evet. Mesela Cymbidium’a ne dersin? O da suikast birliğinin bir üyesiydi, değil mi? Hâlâ bekar, öyle değil mi? Pekala, seninle kıyaslandığında o kadar etkileyici olmayabilir ama kötü biri de değildir. Onu romantik bir aday olarak değerlendirmeye ne dersin? Sana yardım bile ederim. Olur mu?”
Maskeli kadın yatıştırıcı bir tonla konuşarak yavaşça yaklaştı.
Bougainvillea’yı ürkütmemek için dikkatle hareket ediyordu. Amacı hançeri güvenli bir şekilde çekip almaktı.
Ancak sözleri samimiydi. Bougainvillea için derinden endişeleniyordu.
“…!”
Bougainvillea aniden ne yaptığının farkına vardı.
Kılıcını, asla doğrultmaması gereken birine doğrultuyordu.
Bütün elflerin anasına, ulusal bir hazineye kılıç çekiyordu.
“Haydi gel. O hançeri bana verir misin?”
Maskeli kadın nazikçe Bougainvillea’nın yanağına dokundu.
Bu yumuşak temasla birlikte Bougainvillea’nın bütün gücü tükendi.
Hançer tıkırtıyla yere düştü.
“… Özür dilerim… Çok özür dilerim.”
Gözlerinden yaşlar, burnundan mukus akarken hıçkırıklara boğuldu.
Ve böylece hem korkunç bir olay hem de karşılıksız bir aşk sona erdi.
O akşam maskeli kadın, Lycaon Sarayı’nın konuk odalarından birinde meyve şarabı içiyordu.
“…”
Günün erken saatlerinde yaşanan o sahneyi tekrar düşündü.
Bugün düğüne davet edilen konuklardan biri az kalsın zehirlenecekti.
Suikast girişimi engellenmiş olsa da o konuk ölseydi düğün iptal edilebilir, hatta belki de hayvamsılar ile elfler arasında bir savaş patlak verebilirdi.
“Çok ucuz atlattık…”
Suçlu, maskeli kadının çok iyi tanıdığı biriydi.
Bougainvillea.
Onu küçüklüğünden beri tanıyordu. Gerçi maskeli kadın elflerin çoğunun adını, yüzünü ve geçmişini bilirdi ama neyse, bu konuyu bir kenara bırakalım.
Bougainvillea umutsuz bir kızdı ama maskeli kadının onun adına ikna edici konuşmaları ve ricaları sayesinde idam cezası almayacak gibi görünüyordu. Yine de yeterince ağır bir cezadan kaçınamazdı.
Maskeli kadın, Bougainvillea’nın köşeye sıkıştığında söylediği şeyleri anımsadı.
Dürüst olmak gerekirse bu sözler maskeli kadının içinde bir şeylere dokunmuştu.
Göğsü hâlâ acıyordu.
“Aconitum neden bu kadar popüler ki…?”
Kendi kendine mırıldanırken içkisinden bir yudum aldı.
Seksi olmaktan fersah fersah uzak pijamalarının üzerine kalın bir karın sıcak tutucusu giymiş, sandalyesine yayılmış bir halde oturuyordu.
“Ha?”
Kapı çalınmıştı.
Maskeli kadın hâlâ yaylanmış bir şekilde seslendi:
“Kim o? Açık, gelebilirsin!”
“Benim. Geciktiğim için kusura bakma.”
Bu bir erkek sesiydi. Kadın bu adamı da tanıyordu.
Maskeli kadın, yalnızca savaş alanında bir iki kez gösterdiği bir hızla kapıya fırladı ve dönen kapı koluna can havliyle tutundu.
“Ha? Açık değil gibi ama?”
“Üzgünüm, şimdi kilitledim. Evet. Lütfen orada bir saniye bekle. Hemen açıyorum.”
“Tamamdır.”
Maskeli kadın o andan itibaren ışık hızında hareket etti.
Pijamalarını ve karın sargısını büyük bir hızla çıkarıp çantasına fırlattı.
Sonra misafir gelir diye yanında getirdiği transparan, seksi ev kıyafetlerini giydi. Soğuktan donarak, “Yo, yo, bu fazla cesur oldu,” diye mırıldandı ve çantasından bir hırka kapıp üzerine attı.
Seksi ama abartısız göründüğünden emin olmak için boy aynasında kendini süzdü. Başını onaylarcasına sallayarak az önce oturduğu sandalyeye kuruldu ve meyve şarabı kadehini eline aldı.
“T-tamam… Gelebilirsin artık.”
“Ah, kilidi açtın mı?”
“Açık.”
Kapının diğer tarafından gelen seste hafif bir tebessüm iması vardı ama maskeli kadın bunun sebebini anlayamadı.
Ne de olsa öz akrabası olmayan bir erkek kendisini ilk kez bu kadar geç bir saatte ziyaret ediyordu, bu yüzden gergin olmasına hak vermek gerekirdi.
“Rahatsız ediyorum.”
“Ah, merhaba… Ha?”
Maskeli kadının dili bir anlığına tutuldu.
Sesinden, kapının ardındakinin kim olduğunu az çok tahmin etmişti. O kişi içeri girdiğinde ise şüpheleri kesinleşti.
Adam, bir kadın yüzünü andıran tuhaf bir maske takıyordu.
“Hey, bu garip maske de neyin nesi? Şaka falan mı yapıyorsun?”
“Ya sen, Thunder Sonia? Kendi odanda tek başınayken bile maske takmak da ne…?”
“Gah! Aptal! Şşşt!” Şu anda ben Maskeli Azize Aurantiaca’yım. Thunder Sonia burada yok!”
“Yine mi o eski numara…?”
“Düşünsene bir! Geldiğim öğrenilseydi Aconitum’un eli ayağı birbirine dolanmaz mıydı? Oturma düzenini değiştirmek ya da beni lüks bir süite geçirmek gibi şeylerle uğraşacaktı… Zaten düğün hazırlıkları yüzünden başından aşkındır! Bana pofpofçuluk yapacak vakti yok ki!”
“Anlıyorum.”
Maskeli adam başını salladı ama yüzündeki tebessüm hiç eksilmedi.
Thunder Sonia aslında bu maskeyi savaş sırasında takıyordu. Büyü gücünü artıran türden bir maskeydi bu.
Bu yüzden pek tanımadığı insanların yanında maske takması onun için daha doğaldı.
Maskesini takıp normal bir şekilde dolaşırsa, kimse onun kılık değiştirmiş halinden şüphelenmezdi.
Yüzünde maske varken, sırf Thunder Sonia olduğu için özel muamele görmek istemediğini söylediğinde insanlar onun bu isteğine saygı duyuyordu.
“Peki senin maskenin arkasındaki hikaye nedir bakalım?”
“Benim gerekçem de seninkine benziyor. Şu anda ben aşkın ve barışın elçisi Errol’um… Ama her şeyi bir kenara bırakırsak, bugünkü tavrın gerçekten etkileyiciydi. O kızı gölgelerin arasından korudun.”
“Hmph, ne de olsa o benim insanlarımdan biri. Açtığı pisliği temizlemek bana düşerdi.”
“Görünüşe göre bu tür iyilikleri her yerde yapıyorsun.”
“Savaş bitmiş olabilir ama ırkdaşlarımın arasında huzursuz olan çok fazla kişi var.”
Maskeli kadın… daha doğrusu Thunder Sonia derin bir iç çekti.
Shiwanashi Ormanı’ndan yola çıktığından beri her yerde hayırlı bir kısmet arıyordu.
Önce insanların ülkesini, sonra elflerin diyarını denemiş ama iki yerde de şansı yaver gitmemişti.
Anlaşılan o ki, savaş bittiğinden beri elfler farklı farklı yerlerde sorun çıkarıp duruyordu.
Özellikle de bir sonraki kral olması beklenen Prens Aconitum ile tahtı Aconitum’un elinden zorla almaya çalışan Prens Erigeron arasında amansız bir çekişme vardı. Üstelik kavgaları sadece ülke içiyle sınırlı kalmıyor, en çok yabancı müttefiki toplama yarışına kadar varıyordu.
Thunder Sonia ne zaman bir bela kokusu alsa müdahale ediyordu ama bu durum, onun kimliğini gizleyerek etrafta dolaştığı ve halkının yaptığı haksızlıkları cezalandırdığı yönünde söylentilerin yayılmasına yol açmıştı.
Oysa tek amacı kendine bir koca bulmaktı!
“Eee, neymiş bakayım bu konu Errol? Böyle kılık değiştirip bakire kızların yatak odalarını ziyaret etmeye devam edersen hakkında dedikodular çıkacak, biliyorsun değil mi? Elf İstihbarat Dairesi peşine düşer, maskeni zorla söküp alır ve seni bizzat sorumlu tutarlar.”
Aklınca bu sözler, adamın maskesini çıkarması, gerçek adıyla cevap vermesi ve bu gece aralarında yaşanacak her şeyin… şey… sorumluluğunu üstlenmesi için bir davetti.
Hatta sadece bu gece değil, tercihen her gece.
Ancak konuyu o kadar dolandırıyordu ki, adamın bu imaları anlamamasına hak vermemek elde değildi.
“… Haklısın. Bakire Azize Aurantiaca’yı gece vakti ziyaret etmemin nasıl anlaşılacağını yeterince iyi düşünemedim doğrusu. İşimi bitirir bitirmez hemen ayrılacağımdan emin olabilirsin.”
“Ah… Anladım. Evet… Öyle yap…”
Lafını geri alamayan Thunder Sonia, adeta günden güne küçüldüğünü hissetti.
Adamın üzerine yürüyüp mırıldanarak, Sorumluluğu üstlendiğim sürece sorun yok, değil mi? demesini beklemişti. Ama aklı başında hiçbir adam, elflerin simge ismi Thunder Sonia ile böyle rastgele bir gece kaçamağı riskine girmezdi. En arsız adam bile ona el kaldırma riskini alacak kadar aptal olamazdı.
“Kulağına fısıldamak istediğim ufak bir şey var.”
“Ne?”
“Beklendiği gibi harekete geçtiler.”
Thunder Sonia kaşlarını çattı.
“Öyle mi?”
“Çoktan bu ülkeye de sızmış olabilirler.”
“Peki ya düğün? İptal mi etmeliyiz?”
“Amaçlarının ne olduğunu bilmeden yapabileceğimiz pek bir şey yok… Ancak Kraliçe her şeyi plana uygun şekilde sürdürme niyetinde gibi görünüyor.”
“Buna hiç şaşırmadım… Kraliçe bazen çok inatçı olabiliyor… Peki benim ne yapmam gerekiyor?”
“Şimdilik sadece bilgi sağlıyoruz ve zamanı geldiğinde harekete geçebilecek durumda olanları önceden uyarıyoruz.”
“… Anlıyorum. Bilgilendirme için teşekkürler. Yani dikkatli olalım… hepsi bu mu?”
“Hepsi bu.”
“Gerçekten hepsi bu mu?”
“Gerçekten hepsi bu.”
“Anlıyorum…”
Yıldırım Sonia’nın zihni son hızla çalışıyordu.
Karşısındaki adam, sevgi ve barış elçisi Errol’dan başkası değildi.
Yıldırım Sonia onun bekar olduğunu biliyordu.
Maskenin arkasındaki yüzün ne kadar yakışıklı olduğunun da farkındaydı. Soyunu, savaş alanındaki şanlı zaferlerini ve daha pek çok şeyini gayet iyi biliyordu.
Hiç de fena bir kısmet sayılmazdı.
“Şey, nihayetinde hepimizin gerçekleşmesini istediği bir düğün bu. Pürüzsüzce hallolacağından emin olalım! Kendi adıma üzerime düşeni yapacağım!”
“Bunu duyduğuma sevindim.”
“D-düğün düşüncesi veya ne bileyim, böylesi kutlamalar seni hiç heyecanlandırmıyor mu? Hı? Yani demek istiyorum ki, günün birinde sen evlenecek olsan tüm dünyada büyük bir coşku yaşanırdı, değil mi? Aklında belirli biri yoksa eğer, yani şey, ben…”
“Zihnimi kurcalayan bir kadın var.”
Yıldırım Sonia bunu duyunca derin bir sessizliğe gömüldü.
O kadının kim olduğunu sormaya cesaret edemedi.
Böyle bir gerçeği öğrenmek ona ölümcül bir darbe vurabilirdi.
“A-anlıyorum… Madem aklında biri var, o zaman sorun yok demektir. Evet.”
“Şüphesiz. Müsaadenizle öyleyse.”
“Ah, evet. Anlıyorum. Seni bu kadar tuttuğum için kusura bakma…”
“Kendinize dikkat edin, Yıldırım—şey, yani… Aurantiaca.”
“Elbette. Ben yüce elf büyücüsü Yıldırım Sonia’yım! Dikkatli olacağım. Hem de çok dikkatli.”
Errol hafifçe eğilerek selam verdi ve çıkışa doğru yöneldi.
Yıldırım Sonia gidişini izlerken dudaklarını ısırdı. Belki de onu hâlâ geri çağırabilirdi?
Tam o sırada Errol duraksadı.
“Ah, az kalsın unutuyordum.”
“N-ne oldu?!”
“Ork Kahramanı kasabaya geldi.”
“Bash mı?”
“Prensesin düğününü kutlamaya gelmiş olmalı.”
“Anlıyorum…”
Yıldırım Sonia, Ork Kahramanı’nın adını duyunca sarsıldı.
Fakat düşününce, Bash’in burada olması o kadar da garip değildi.
Orklar ve hayvamsılar arasındaki dostluk göz önüne alındığında… Bu düğün biçilmiş kaftandı.
“Kusursuz resmi kıyafetler, mütevazı bir duruş… Üstelik edebini bozmamak adına içkiyi de fazlasıyla sınırlandırmış gibiydi. Hayvamsı kralliyet ailesinin karşısında nasıl görünmesi gerektiğinin tamamen bilincindeydi sanki. Pek çok orkun akıl edebileceği türden bir şey değil bu.”
“Değil mi? Bana evlenme teklif etmeye geldiğinde de elf resmi giysileri içindeydi. Tabii ki reddettim! Yani, son derece doğaldı bu!”
Normalde bir ork, savaş meydanında katlettiği kişilerin aileleri önünde asla başını eğmezdi.
Bir orkun “Soyunuzdan tek bir kişi bile kalmayana dek hepinizi geberteceğim!” gibi şeyler söylemesi çok daha olasıydı.
Ancak Bash, klanının gururu ve onuru uğruna başını eğmeye hazırdı.
Elbette Bash’in bu yaptıkları, sıradan bir özrün biraz ötesindeydi.
Başka bir ırkın resmi kıyafetlerini giymek, resmi törenlerde boy göstermek ve gururla bir tebrik konuşması sunmak…
Bir gövde gösterisiydi bu… “Biz orklar diğer ırklara saygı duyuyoruz ve size zarar verme niyetimiz yok” diyen açık bir gösterge.
“Ne var ki hayvamsı kralliyet ailesi Ork Kahramanı kadar anlayışlı görünmüyor. Ben odada yokken ona acımasızca davranıp kapı dışarı etmişler. Ah, keşke ben de orada olsaydım.”
“Ne…? Bu hayvamsı kralliyet mensupları aptal mı? Ne hissettiklerini anlıyorum, evet ama bu yapılan hiç doğru değil. Kinlerini çok fazla uzatıyorlar. Savaş bitti, herkes iyi geçinmeye çalışıyor ama bunlar hâlâ sadece orklara olan nefretlerine mi tutunuyor? Çocuk mu bunlar?!”
“Haklısınız… Fakat örneğin siz Shiwanashi Ormanı’nın Kabusu tarafından öldürülseydiniz, elflerin de aşağı yukarı aynı tepkiyi vereceğini düşünüyorum.”
“Ah… Şey, bizde de o yola gelmez, dik kafalı çocuklardan bolca var tabii.”
Errol kıkırdadı.
Yüzlerce yıl yaşamış elflerin “çocuk” olarak nitelendirildiğini duymak, bunu söyleyen Yıldırım Sonia bile olsa komikti.
“Umarım Ork Kahramanı kendi içinde bir kin beslemiyordur ve intikam almayı düşünmüyordur.”
“Yok canım… Bence öyle bir şey yapmaz. Tarafımdan reddedildikten sonra bile üzerindeki tozu silkeleyip doğruca bir sonraki kasabanın yolunu tuttu… Başka bir orkun bu kadar medeni bir tepki vereceğinden şüpheliyim.”
“Umarım öyledir… Yine de onlar ve tuttukları yol için endişelenmeden edemiyorum… Yıldırım Sonia, sen de dikkatli olmalısın.”
“Elbette. Gardımı düşüreceğimi falan mı sanıyorsun yoksa, hım?”
“Heh, sanırım dünyada endişelenmemem gereken en son kişi sensin. Müsaadenizle öyleyse.”
Errol bir kez daha başıyla selam verip odadan ayrıldı.
Odada tek başına kalan Yıldırım Sonia, kadehinde kalan meyve şarabını bir dikişte bitirdi ve kendini masanın üzerine bıraktı.
Onlar için endişelenmediğini söylese yalan olurdu; Bash’in de orada olduğunu öğrendikten sonra içinde kabaran meraktan bahsetmiyordu bile.
Fakat onu en çok sarsan şey… bambaşka bir şeydi.
“Aah…”
Yıldırım Sonia derin bir iç çekti, ardından masaya kapaklanmış hâlde, neredeyse duyulmayacak bir fısıltıyla mırıldandı.
“Böyle bir adamın hayatında bir kadının olması çok doğal tabii…”
Yıldırım Sonia bir kez daha iç geçirdi. Yolculuğa çıktığından beri karşılaştığı tek şey çıkmaz sokaklardı…
