Bir zamanlar bir ablam vardı.
Onun gibi bir ablam olduğu için her zaman büyük bir gurur duyardım.
Aramızda tam on yaş vardı; bu yüzden ben etrafımı yeni yeni algılamaya başladığımda, ablam çoktan parmakla gösterilen dahi bir öğrenci ve etrafındaki herkese örnek olan asil bir genç kız olmuştu bile.
Ailemizin göz bebeği ve tek umuduydu. Ben ablama adeta taparak büyüdüm.
O da benden yaşça çok büyük olmasına rağmen bana her zaman çok şefkatli ve nazik davranırdı.
Söylenenlere göre okulda herkes onu bir ilah gibi gördüğü için pek yakın arkadaşı olmamış; bu yüzden benim peşinden “Abla! Ablacığım!” diye koşturup durmam onu her şeyden çok mutlu ediyormuş.
Ablamın saçlarımı örmesine bayılırdım. Elinden her iş gelen o dahi kız, nedense saç örme konusunda inanılmaz beceriksizdi.
Saçlarım hep bir tarafa eğri büğrü, yamuk yumuk olurdu. Ben ise o yamuk yumuk saçlarla ortalıkta dolanmayı çok severdim. Onu başımda gururla taşıdığım bir madalya, ablamın sevgisinin bir nişanesi olarak görürdüm. Ablam okulundan mezun olduktan sonra şövalye oldu. Biz zaten nesiller boyu şövalye yetiştirmiş bir aileden geliyorduk ve ablam da bu aile geleneğini sürdürmeye kararlıydı.
O dönemde ülke Büyük Savaş’ın tam ortasındaydı ve cepheye sürülebilecek her bir askere ihtiyaç vardı.
Üstün yetenekleri sayesinde ablam, şövalye olduktan kısa süre sonra rütbeleri birer birer tırmandı. Birkaç yıl içinde kendi müfrezesinin başına geçmeyi başarmıştı.
Yılda bir kez aile ocağına döner, cephede yaşadığı maceraları anlatarak hepimizin ağzını açık bırakırdı. Birkaç yıl içinde kendi müfrezesinin başına geçmeyi başarmıştı.
Yılda bir kez aile ocağına döner, cephede yaşadığı maceraları anlatarak hepimizin ağzını açık bırakırdı.
Bir İblis Lordu’nu katletmek ve sayısız büyük zafer kazanmak gibi muazzam başarıları vardı ablamın. Kısa süre sonra savaşın seyri Dört Irk İttifakı’nın lehine dönmeye başlamıştı. Savaşın yakında biteceği aşikardı. Ablam eve son gelişinde bana, “Savaş biter bitmez tamamen seni eğitmeye odaklanacağım! Tabii ki sen de bir şövalye olacaksın. İşe sana kılıç kullanmayı öğreterek başlayacağım. Heh-heh. Bakarsın benim müfrezeme bile atanırsın! Ama bak, evdeki gibi gevşek olmak yok ha! Canını dişine taktırıp seni inim inim inleteceğim, ona göre!” demişti.
Evet… Yüzünde kocaman bir gülümsemeyle aynen böyle söylemişti.
Fakat bundan sadece birkaç ay sonra, ablamın müfrezesi tamamen haritadan silindi. Kendisi de orklara esir düşüp savaş tutsağı olarak alıkonuldu.
Bu kara haber ailemizi resmen yıktı.
Annemle babamın suratı, sanki dünyanın sonu gelmiş gibi darmadağın olmuştu. Hatta ablamın orada sağ kalmasındansa ölmüş olmasının çok daha iyi olacağına dair korkunç laflar ettiler.
O zamanlar buna hiç anlam verememiştim. Anne ve baba dediğin, kendi öz evlatları hakkında nasıl böyle bir şey söyleyebilirdi ki?
Bahsettikleri kişi benim canım ablamdı. Üstelik hem annem hem babam daha düne kadar onun üzerine titrer, onu el üstünde tutarlardı.
Onlara öfkeyle, “Kendi kızınız hakkında nasıl böyle konuşmaya cüret edersiniz! Sizden iğreniyorum!” diye bağırdığımı hatırlıyorum. Sonra da kendimi odama kilitlemiştim.
Bu hadiseden sonra uzun süre anne babamın yüzüne bile bakmadım, tek kelime etmedim.
Derken aradan birkaç yıl geçti.
Büyük Savaş nihayete erdi.
İnsanların da dahil olduğu Dört Irk İttifakı savaşı kazanmıştı. Orkların safında yer aldığı Yedi Irk Koalisyonu ise mağlup olmuştu.
Orkların elindeki tüm savaş esirleri serbest bırakıldı.
Ablam da evine, yuvasına geri döndü.
İşte o zaman, bir kadının orklara esir düşmesinin gerçekte ne anlama geldiğini acı bir şekilde idrak ettim.
Ablam resmen… kirletilmişti.
Gözlerindeki o yaşama sevinci tamamen sönmüş, feri gitmişti; saçları ise kuş yuvasından farksızdı. Eskiden her zaman dimdik, asil bir duruşu varken, şimdi sanki kendini etraftaki gözlerden saklamak ister gibi iki büklüm, kamburunu çıkararak süklüm püklüm yürüyordu.
Ağzını bıçak açmıyor, yanına bir erkek yaklaşacak olsa çığlıklar atıp zangır zangır titriyordu.
O erkek öz babamız olsa bile durum değişmiyordu.
Sonradan öğrendiğime göre ablam, büyük bir ork reisiyle zorla evlendirilmiş ve savaş nihayet bulana kadar o yaratıktan tam altı çocuk doğurmak zorunda kalmıştı.
Bu kadar kısa bir süre içinde defalarca hamile kalıp doğum yapmak, ablamın hem bedenini hem de akıl sağlığını tamamen çökertmişti. Eve döndüğünde artık şövalyelik mesleğine devam etmesi imkansız, içi boşalmış bir kabuktan ibaretti.
Aynı zamanda bir daha evlenebilmesi için de ruhu çok fazla yara almıştı.
Ablamın geleceği, hayatı… Hepsi ama hepsi karartılmıştı. Hem de ebediyen.
O gün, orklardan intikam alacağıma dair kendi kendime yemin ettim.
Aptal bir kadın değilim. Dünyanın nasıl döndüğünü, işlerin nasıl yürüdüğünü çok iyi biliyorum. Ork ırkı… Onların doğası böyle yaratılmış. Hayata bizim baktığımız pencereden bakmıyorlar. Bizim değerlerimizi paylaşmıyorlar. Kedilerin karanlık ve dar köşeleri araması, köpeklerin işemek için ağaç diplerini seçmesi gibi, orklar da sadece kendi törelerini ve içgüdülerini takip ediyorlar. Orklar tüm bu kötülükleri bize duydukları husumetten değil, sadece kendi yaşam tarzları bu olduğu için yapmışlardı.
Fakat mantık başka, duygu başkaydı.
Karşıma çıkan her bir orku kendi ellerimle boğup gebertmek istiyordum.
İşte bu yüzden şövalye oldum.
Gerçi zaten en başından beri planım buydu. Ama artık içimdeki bu hırs her zamankinden daha kararlı olmamı sağlıyordu.
Savaş bittikten sonra orduda muazzam bir küçülmeye gidildi. Doğal olarak şövalyelere olan ihtiyaç da azaldı. Benim için biraz sancılı ve uzun bir süreç oldu ama ne yapıp edip sonunda şövalye olmayı başardım.
Görev yeri olarak en çok istediğim yer Krassel Müstahkem Şehri’ydi.
Krassel, ork diyarına en yakın olan yerleşimdi. Eğer bir gün savaş yeniden patlak verecek olursa, orkların gazabını ilk tadacak olan şehir burasıydı. Ayrıca, Domuz Katili Houston da burada konuşlanmıştı.
Tayin talebim nihayet kabul edildi.
Etrafımdaki pek çok kişi, benim gibi kadın bir şövalyenin ork diyarının hemen burnunun dibine gitmesi hususunda derin endişelerini dile getirdi. Ama ben hiçbirine kulak asmadım.
Bu arada, Domuz Katili Houston tam da insanların anlattığı gibi bir adam çıktı.
Ork diyarından sızıp gelen kaçak orklara karşı zerre merhamet göstermiyordu.
Onları sorguya çekip ork topraklarından neden sürgün edildiklerini tek tek öğrenirdi. Fakat orklar ne anlatırsa anlatsın, Houston’ın zerre umurunda olmazdı.

Ne iddia ederlerse etsinler, ne kadar dil dökerlerse döksünler, hepsini tek tek idam ederdi. İşledikleri suçlar herkesçe bilinen orklar da, hal ve hareketleri kusursuz olan orklar da onun gözünde birdi… Houston hiçbirini ayırt etmez, hepsinin cezasını aynı şekilde keserdi.
Aslında Houston’ın mantığı bana son derece doğru geliyordu. Sonuçta bu sürgün edilmiş orklar, kendi ülkelerinde zaten suç işlemiş suçlulardı. İnsan topraklarına ayak bastıklarından beri uslu durmuş olmalarının zerre önemi yoktu. Ne yaparlarsa yapsınlar, onlar hâlâ birer suçluydu. Bizim topraklarımızda da suç işlemelerini öylece eli kolu bağlı beklemenin hiçbir anlamı olamazdı. O vakit geldiğinde zaten iş işten geçmiş olurdu.
Houston’ın orklara karşı takındığı bu amansız ve acımasız tavrı gördüğümde, onun izinden gitmeye kesin olarak karar vermiştim.
Savaştan sonra herkes diğer ırkları tanımaya, onların düşünce yapılarını ve adetlerini öğrenmeye odaklanmıştı. Ama Houston öyle değildi. Orklara karşı son derece gaddardı. Onun bu yönüne bayılıyordum.
Houston’ın yanında kalırsam, peşinde olduğum intikamın bir gün mutlaka ellerime teslim edileceğini biliyordum. Hepsini, o orkların son tekini bile kendi ellerimle gebertmek istiyordum.
Houston’ın yanındayken buna inancım tamdı.
Fakat sonradan öğrendim ki, Houston’ın bu katı ork politikasında bir istisna, bir açık kapı varmış.
Kanun kaçağı olmayan orklardan bahsediyorum.
Yani kendi ülkeleri adına özel bir görevle gelenlerden ya da resmi seyyahlardan. Houston, bu tarz orkları sadece sorguya çeker ve ardından serbest bırakırdı.
Gelgelelim, Krassel’e tayin edildiğimden beri şehre bu tanıma uyan tek bir ork bile uğramamıştı. Bu yüzden kanun kaçağı olmayan orkların varlığını tamamen unutup gitmiştim.
Ta ki o gün kasabaya onlardan biri çıkıp gelene kadar.
Bash adını taşıyan o ork… Şimdiye kadar bildiğim, gördüğüm hiçbir orka benzemiyordu.
Cüsse olarak diğer orklara kıyasla biraz daha ufak tefek görünse de, kas yapısı onlarınkinden fersah fersah daha muazzam ve gelişmişti. Ve duruşunda asil, ağırbaşlı bir hava vardı.
Bu sadece hareketlerinden ya da yürüyüşünden de kaynaklanmıyordu. Suratında bile o mağrur ve ağırbaşlı ifade okunabiliyordu.
Kanun kaçağı orklar ise her an sizinle alay ediyormuş gibi bakarlardı. Ne zaman beni görseler, istisnasız her seferinde o iğrenç azı dişlerini sergileyen şehvetli sırıtışlarıyla gözlerini göğüslerime ve kalçalarıma diker, beni bakışlarıyla soyarlardı.
O bakışlardan nefret ediyordum. Hem de iliklerime kadar nefret ediyordum! Fakat Bash, en azından bana o şekilde arsızca ve pis pis bakmamıştı.
Evet, göğüslerimi ve kalçalarımı süzmüştü, yalan yok. Ama ne olmuş yani? Bunu insan erkeklerinin hepsi yapıyordu zaten. Abartılacak bir durum değildi. Elbette biraz rahatsız ediciydi ama neyse neydi.
Benim asıl derdim Houston’laydı; Bash ortaya çıktığından beri takındığı o garip tavırlarlaydı.
Dürüst olmak gerekirse, içimde büyük bir hayal kırıklığı uyanmıştı.
Yani, neydi şimdi o sergilediği maskaralık? O koskoca “Domuz Katili”ne ne olmuştu böyle?
Anlaşılan bu Bash denilen ork, kendi memleketinde epey önemli, sözü geçen biriydi.
Bunu ben de fark etmiştim, tamam. Ama Houston’ın onun karşısında öyle yaltaklanmasına, el pençe divan durup dalkavukluk yapmasına hiç gerek yoktu. Yani sonuçta… alt tarafı bir orktu işte.
Üstelik bunun hemen ardından Houston, hep birlikte ormanı teftiş edeceğimizi ilan etmişti. Ve kelimenin tam anlamıyla her konuda dönüp Bash’in fikrini sorup duruyordu.
Houston’ın, sebebi her neyse, o orkun gözünde küçük düşmemek için adeta çırpındığı gün gibi ortadaydı. Sırf bu yüzden, ana yoldaki pusu olayını çözmek için resmen göz boyamaya, büyük bir şov yapmaya kalkışıyordu.
Dakikalar geçtikçe içimdeki şüphe dağ gibi büyüyordu.
İşte bu yüzden isyan bayrağını çekip emirlerine karşı geldim. Tamamen kendi içgüdülerime dayanarak hareket etmiştim. Belki de sadece çocukça bir başkaldırıydı.
Hayır, aslında bundan çok daha fazlası vardı.
Kız kardeşimin yıllarca esir tutulup hem bedeninin hem de ruhunun parça parça edilmesinden kaynaklanıyordu bu öfkem.
Yenilgi kaçınılmaz, kardeşimin kirletilmesi de önüne geçilemez bir yazgı olmuş olsa bile; eğer ona biraz daha erken ulaşılsaydı, belki de ruhundan geriye kalanlar kurtarılabilirdi.
Bu yüzden, ne pahasına olursa olsun savaş esirlerini kurtarmak için derhal harekete geçilmesi gerektiğine yürekten inanıyordum.
Bu defaki esir, benim için zerre önem taşımayan bir peri olsa bile fikrim değişmemişti.
Geçmişimi bilen askerler de hiç ikiletmeden arkamda durmuş, bana katılmışlardı.
Emirlere itaatsizlik etmiş olsak bile, günün sonunda görev başarıyla tamamlanırsa bunun bir önemi kalmazdı. Elbette maaşlarımız kesilebilir ya da zorunlu bir açığa alınma cezasıyla karşı karşıya kalabilirdik ama paçayı bir şekilde sıyırırdık. Doğrusunu söylemek gerekirse, hepimiz bu meseleyi fazlasıyla hafife almıştık.
Yaptıklarımızın doğuracağı sonuçları ya da Houston’ın verdiği emirlerin arkasındaki gerçek manayı hiç düşünmemiştik. Ve en önemlisi, düşmanımızın ne kadar dişli olduğunu hesaba katamamıştık.
“Guh-heh-heh… Yarın sabahı iple çekiyorum.”
Bu kibrimizin bedeli olarak, şimdi benim de askerlerimin de hayatı pamuk ipliğine bağlı görünüyordu.
“Guh…”
“Ugh…”
Hepimiz sımsıkı bağlanmış, öylece soğuk ve sert zeminde yatıyorduk.
Herkes ağır yaralar almıştı. Kemikleri kırılanlar vardı, bilincini yitirenler vardı.
Henüz kimse ölmemişti ama birkaç adam çok fazla kan kaybetmişti; sabaha çıkamayacakları, cesetlerinin buz keseceği gün gibi ortadaydı.
Savaşın hiçbirimizin canını oracıkta almadan son bulması tamamen büyük bir şans eseriydi.
Mağaraya sızdığımız an pusuya düşürülmüştük.
İlk olarak ışık kaynaklarımızı hedef almışlardı.
Mağaranın o zifiri karanlığında kaç düşmanla karşı karşıya olduğumuzu kestirmek imkansızdı. Teker teker yere serilmiştik.
Çarpışmanın ardından kendimizi, yaklaşık bir düzine kadar insan ile bir o kadar bugbearın ayakları dibinde uzanırken bulduk.
Ha, bir de bir ork vardı.
Evet… bir ork.
Üstelik sıradan bir ork da değildi. Bir canavar terbiyecisiydi.
Ona öfke ve nefretle dik dik bakarken, o çirkin suratındaki şehvet dolu, aşağılayıcı ifadeyle bana pis pis sırıttı.
İçimi amansız bir korku kapladı.
“Bakın hele, periden sonra ağımıza başka ne takılmış! Üstelik tam dişimize göre, taptaze bir et parçası!”
“Geh-heh-heh… Reis, bu kadını bana vermeye ne dersin?”
“Aptal! Hepimiz bölüşeceğiz onu, değil mi kardeşler?”
“Aynen öyle, aynen öyle! Hatunu tek başına sahiplenmek yok.”
“Pekala, şuna ne dersiniz? Kadını kapatırız, erkeklerin hepsini gebertip cesetlerini de dışarı fırlatırız.”
Bu sözleri işittiğim an, benim için nasıl bir son hazırladıklarını dehşetle anladım.
“Guh… Yalvarırım… Öldürün beni…”
Kendi güçsüz, titreyen sesimdeki korkuyu net bir şekilde duyabiliyordum.
Ama yine de ölmek istemediğimi çok iyi biliyordum. Daha gerçekten hiçbir şey yapamamıştım ki. Bunca çileyi sırf bir şövalye olmak, sonra da gelip burada öylece ölmek için mi çekmiştim yani? Bu düşünceye katlanamıyordum. Ne olur… Bana dokunmayın, yalvarırım.
Tam o anda, karanlığın içinden incecik, cırtlak bir ses yükseldi.
“Hey! O kadar acele etmeyin bakayım! Onları hemen şimdi öldürmenin hiçbir mantığı yok yahu! Üstelik operasyonunuzu kimseye çaktırmadan işleri buraya kadar getirmişken! Eğer kasabalılar cesetleri bulursa, kendinizi düzinelerce şövalye tarafından köşe bucak avlanırken bulursunuz, benden söylemesi!”
Bu küçük yaratık havada süzülüyor, karanlıkta bile fark edilen hafif bir ışık yayıyordu.
“Ben size ne yapacağınızı tam olarak söyleyeyim! Sabahı bekleyin, sonra da onları dışarıda infaz edin! Sahneyi öyle bir kurun ki, sanki en sonunda aradıkları bugbearları bulmuşlar gibi görünsün. ‘Aman efendim, tam biz peşlerindeyken, ormanın hemen çıkışında, küt! Bugbear saldırısı! Her yer kan gölü!’ Ah, unutmadan, ortalığa birkaç bugbear leşi de bırakın ki tam bir ölüm kalım savaşı gibi dursun. İnsanlar aptaldır; bu numarayı kesin yerler! Yahu, cidden bunca güzel emeğinizin boşa gitmesini mi istiyorsunuz? Yok yok, valla çok yazık olur! Sizin bütün bu işi şu aşamada berbat etmeyecek kadar zeki ve kurnaz olduğunuzu biliyorum patron! Hem burası da zifiri karanlık canım. Onları gebertirken o suratlarını gün ışığında şöyle doya doya izlemek istemez misiniz? Gözlerindeki o ‘Bu başıma gelenler gerçek olamaz!’ ifadesini görmeyi yani…?” O bakışları şarap gibi yudumlarken onları gebertmek çok daha keyifli olacaktır, haksız mıyım ama?”
Bu ses Zell’e aitti.
Kulaklarıma inanamıyordum.
Küçük perinin sadece yakalandığını sanmıştım ama hayır, durum hiç de öyle değildi. Bu hain küçük mahluk, başından beri bu haydut çetesinin tarafındaymış meğer.
Doğrudan içine düştüğümüz o pusu da hiç şüphesiz bu uğursuz perinin verdiği istihbarat sayesinde kurulmuştu.
“Haklılık payın olabilir, peri bozuntusu. Pekala adamlar. Hepsini içeri tıkın. Heh, Şövalye Hanım… Benim adamlar bizi izlerken, ben seni zevkten bulutların üzerine çıkaracağım…”
Ork saçlarımdan kavradığı gibi beni peşinden sürüklemeye, mağaranın daha da derinlerine doğru çekmeye başladı.
Ben oradan uzaklaştırılırken, haydutların attığı o iğrenç kahkahalar ve aşağılık alaylar kulaklarımda çınlıyordu.

Mağaranın zifiri derinliklerinde, içinde pis bir saman yataktan başka hiçbir şey olmayan bir odaya doğru sürüklendim. Ardından acımasızca yere fırlatıldım.
Kafamı çevirdiğimde, o orkun tepeme dikilmiş olduğunu gördüm. Sadece tek bir ork vardı.
Geri kalanların hepsi insandı.
Üstleri başları dökülen, kıllı sakallı, kirli bir haydut sürüsünden farkları yoktu. Yine de, şüpheye yer bırakmayacak şekilde insandılar.
“Sizi aşağılık pislikler… Pis bir orkla nasıl işbirliği yaparsınız? Sizde hiç mi insanlık onuru yok?”
“Pis bir ork mu? Şuna bak hele, bu yaptığın düpedüz ırkçılık ama. Savaş bitti, bilmiyor musun? Artık hepimiz aynı taraftayız. Birbirimizle iyi geçinmemiz gerek… değil mi?”
Bu sözler üzerine haydutların hepsi kahkahayı patlattı ve “Ağzına sağlık!”, “Çok doğru!” niyetine haykırışlarla orkun omzunu patpatlamaya başladılar. Ork da bu durumdan keyif alarak sırıttı ve aynı şekilde haydutların omuzlarına vurarak karşılık verdi.
Başımın belada olduğunu biliyordum ama durum tahmin ettiğimden de feciydi.
Orkların ve insanların işbirliği yapabileceği olasılığı aklımın ucundan bile geçmemişti.
Mantıklı düşününce, aslında bu o kadar da şaşılacak bir şey değildi.
Yabani hayvanları ehlileştirmek eski bir iblis tekniğiydi ve orklar tarafından da yaygın olarak benimsenmişti.
Bugbearlar da bu yolla manipüle edilen en yaygın yaratıklardan biriydi. Bunu şövalyelik okulunda öğrenmiştik.
Yani etrafta, son zamanlardaki bugbear saldırılarını planlayabilecek yetenekte birden fazla ork bulunuyor olabilirdi.
Üstelik ork diyarı da buraya epey yakındı. Taşlar şimdi yerine oturuyordu. Fakat bir ork, tüccarlara saldırıp şüphe çekmeyecek kadar kararında ganimetle ortadan kaybolacak kadar ince bir zekaya sahip olamazdı.
Eğer bir ork kendi kafasına göre bir tüccara saldırsaydı, her şeyi yağmalar ve geride kırıntı bile bırakmazdı.
Ancak insanların o kurnaz ve ince dokunuşlarından faydalanıyorlarsa, işte o zaman hikaye değişirdi…
Neden bunu daha önce akıl edememiştim ki?
Her şey bu kadar barizken. Gerçi nedenini biliyordum.
Çünkü insanların ve orkların asla ortaklık kurmayacağı yanılgısına kapılmıştım.
Orkların diğer ırklarla gerçek ittifaklar kurma yeteneğinden yoksun olduğuna inanıyordum. Ve o üstün insan ırkının, asla bir orkla düşüp kalkacak kadar alçalmayacağını sanıyordum.
Şimdi ise bu toyluğumun beni getirdiği noktaya bak.
“Pekala, ilk kim başlıyor?
İlki reisin hakkıdır, değil mi?” “Yok, yok.
Önce siz tadını çıkarın. Ben sizden sonra gelirim.” “Ciddi olamazsın reis.
Şövalye kadınlar orkların gözdesidir, öyle değil mi?” “Ork adetlerine göre ilk sıra alt rütbelilerindir.”
“Eh, insan adetlerine göre de öncelik patronundur.
Senin bugbearların olmasaydı buraya kadar gelemezdik zaten reis.” “Öyle mi?
O zaman otoriteden nefret ettiğinize ve üstlerinize asla boyun eğmeyeceğinize dair attığınız o nutuklar ne ayak?” “Saygı duyduğumuz biri olunca iş değişir reis.
Hepimizin sana güveni tam, biliyorsun.” “Heh-heh.
Madem öyle, bana da sırayı bozmamak düşer.” Ork, o iğrenç ve etli elleriyle bana doğru uzandı.
Beni de kirletecekti, tıpkı kız kardeşime yaptıkları gibi.
Bu gerçeğin yüzüme çarpması korkunç ve mutlak oldu. Bütün kanımın çekildiğini hissettim. Ellerim ve ayaklarım buz kesmişti, tir tir titremeye başlamıştım.
“H-hayır…!
Dur…!” “Şşt, Şövalye Hanım, bu hiç yakışık alan bir tavır değil ama.
İçinde bulunduğun bu durumu düşününce, bunun yerine ölmek için yalvarman gerekmez miydi? Öyle çok daha eğlenceli olurdu. Az önce söylediklerine ne oldu peki? Hadi, onları bir daha duyalım bakalım, ha?” “Hayır!
Hayır, hayır, hayır!!!” Aklımdan sadece kız kardeşimin o geri dönülemez şekilde paramparça olmuş hali geçiyordu.
Babamız ne zaman yanına çok yaklaşsa, onun dehşet içinde attığı çığlıklar hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
Öz babamızdan bile korkar olmuştu. Doğurmaya zorlandığı altı ork çocuğunu bize anlatırken gözlerindeki o korkunç, bomboş bakışı hâlâ görebiliyordum… İçim öfkeyle patlayacak gibi oldu.
Ona bunu yapan o lanet orklardı. Hayatımı onların son tekini bile yeryüzünden silmeye adayacağımı biliyordum. Bash’in o…
kabarmış halini… görmek zorunda kaldığımda, içimde ne bir utanç ne de bir histeri uyanmıştı. Hayır, saf ve yakıcı bir öfkeden başka hiçbir şey hissetmemiştim. Başıma bundan daha kötü bir şey gelebileceğini asla hayal edemezdim.
Ne kadar da safmışım.
Kız kardeşimin katlandığı o vahşetin bir gün benim de başıma gelebileceği rüyamda görsem inanmazdım. “Çekil üzerimden!
Hayır! Hayır! Hayır! Hayır!!!” “Hey!
Rahat dur artık, değil mi?” Ellerim arkamdan bağlı olduğu için, orkun ağır metal sesleri eşliğinde zırhımı üzerimden çekip almasına engel olmam imkansızdı.
Elimden gelen tek şey hıçkıra hıçkıra ağlamak ve çığlık atmaktı.
Zırhım çıktığında, tüm adamlar daha da yaklaştı; gözleriyle, dar pamuklu iç çamaşırımın altından belli olan vücut hatlarımı açgözlülükle süzdüler.
“Daha fazla bekleyemeyeceğim!”
“Hayırrr!!!”
Orkun elleri öne doğru uzandı ve iç çamaşırımı göğsümün ortasından aşağıya doğru cart diye yırttı.
Diğer adamların ağır soluklarının sesi aniden daha da yükseldi. Orkun o pis ağzının kenarından salyalar akmaya başlamıştı. “…
Şşt! O da ne sesi?” Adamlardan biri endişeli bir ifadeyle aniden ciyakladı.
adamlardan biri endişeli bir ifadeyle aniden ciyakladı.
“Ne?”
Adamların soluk soluğa kalışı bir anda bıçak gibi kesildi ve odaya derin bir sessizlik çöktü. Tam o sırada, çok yakın bir yerlerden gelen bir çatışma sesi kulaklarına ulaştı.
Aslında bu tam olarak bir çatışma sesine de benzemiyordu. Daha ziyade, tek bir kişinin karşısına çıkan her şeyi hiç zorlanmadan ezip geçme sesini andırıyordu.
Derken, adamlardan bir diğeri panik içinde kendi ayaklarına takıla takıla odaya daldı.
“Reis! Düşman geldi!”
“Ne?! Daha fazlası mı vardı? Kaç kişiler?!”
“Şey… sadece iki kişi…”
“Ne?! O zaman kendine gel ve icaplarına bak! Kaçmalarına izin vermeyin!”
Sadece iki kişi mi? Bu durum haydutların zerre umurunda olmamıştı.
Adamların aklı fikri şu anki meselelerindeydi. Kim bilir ne kadar zamandan sonra ilk kez bir kadının tadını sırayla çıkarmanın eşiğindeydiler. Hepsi gözlerini yeniden açgözlülükle bana dikti.
Yine de bazılarının aklı, haber getiren adamın o panik dolu haline takılmış gibi görünüyordu.
Yakından bakınca, adamın suratına kan sıçradığı fark ediliyordu; ama bu kanın altındaki teni bembeyaz olmuş, adeta sararıp solmuştu.
Haber getiren adam bir kez daha feryat etti.
“İcaplarına bakacak kimse kalmadı ki! Neredeyse hepimizin kökünü kazıdı! Hemen kaçmalıyız, hemen…”
Tam o saniyede, oda duvarı muazzam bir gürültüyle patladı.
Tüm haydutlar buz kesilerek bu hengamenin koptuğu yöne doğru döndü.
Havaya kalkan toz bulutunun içinden, hafifçe ışık saçan minik bir yaratık süzülerek geldi.
“Ah, harika iş çıkardın patron! Tam isabet valla.”
Perinin sesi son derece sakin ve rahattı; az önce dışarıda sergilediği o aşırı heyecanlı ve geveze hallerinden eser yoktu.
Toz bulutu yavaşça dağıldı.
Duvarda kocaman, kapkara bir delik açılmıştı.
Ardından o devasa delikten içeriye, dağ gibi cüsseli bir karaltı adım attı.
Bu silueti görmek, içimdeki son umut kırıntılarını da söküp aldı.
Yeşil bir ten, uzun azı dişleri. Bir ork daha gelmişti. Sanki başımdaki tek bir tanesi yetmezmiş gibi.
Şimdi eskisinden de beter, tir tir titremeye başlamıştım.
Başıma gelecekleri sadece hayal etmek bile korkudan uzuvlarımın uyuşmasına yetti. Gözyaşlarımın yanaklarımdan aşağı süzüldüğünü hissedebiliyordum.
İçimi tam bir kabulleniş kapladı, kaderime boyun eğdim…
“…”
Ancak yeni gelen ork odayı şöyle bir süzdükten sonra, en sonunda gözlerini bana dikti.
Üzerimdeki açık saçık, çıplak tene arsızca bakmıyordu. Hayır, bu ork doğrudan gözlerimin içine bakıyordu.
Sonra, son birkaç gündür iyice aşina olduğum o sesle konuştu.
“Yardıma geldim.”
Ork, aynen böyle söyledi.
