Eve dönerken aileme Shirone’a gideceğimi söylemeye karar verdim. Son zamanlarda “iş seyahatlerimin” ayrıntılarını kendime saklıyordum ama bu iş uzun sürebilirdi. En azından nerede olduğumu bilmelerini istiyordum.
İlk sorun, “ofisimizde” doğrudan Shirone’a açılan bir Işınlanma çemberinin bulunmamasıydı. Yolculuğa oradan başlarsak Kral Ejderha Diyarı’nda bir araba satın alıp kara yoluyla Shirone’a gitmemiz gerekecekti. Bu yolculuğu son yaptığımda tam dört ay sürmüştü. Elbette yolumuzun üzerindeki şehirlerde biraz oyalanmıştık. Acele edersek yaklaşık iki ayda varabilirdik. Bu da yalnızca gidip gelmenin toplam dört ay süreceği anlamına geliyordu. Eris üç ay sonra doğuracaktı… Bu yolu seçersem çocuğumun doğumunu kesinlikle kaçıracaktım.
Perugius’tan bizi doğrudan Shirone’a götürmesini isteme seçeneği de vardı. Şüphesiz çok daha hızlı olurdu. Üstelik son zamanlarda aramız gayet iyiydi; güzelce rica edersem muhtemelen beni geri çevirmezdi.
Yine de yolculuk süresini bir ayın altına indirsem bile kısa zamanda geri döneceğimin garantisi yoktu. Zanoba’yı dönmeye ikna edene kadar Shirone’da ne kadar kalacağımı bilmek imkânsızdı. Orada tam olarak ne yapacağımdan bile emin değildim. Hedefimin kim olduğunu bilsem onu bulmanın ne kadar süreceğini tahmin etmek kolay olurdu. Fakat düşmanımız büyük ihtimalle Pax’tı ve ona zarar vermem yasaktı. Bu işin karmaşık ve uzun soluklu bir göreve dönüşme ihtimali yüksekti.
“…Başka bir deyişle ne zaman döneceğimden tam olarak emin değilim.”
Akşam yemeğinden sonra bütün bunları elimden geldiğince açıkladım. Norn bugün evde değildi ama Zenith dışında herkesi toplamıştım. Durumu ayrıntılarıyla da anlattım. Söz etmemeyi seçtiğim tek nokta, İnsan-Tanrı’nın tuzağına yürüyor olabileceğimdi. Şimdilik bu yalnızca bir ihtimaldi; ayrıca Eris’in, ben istesem de istemesem de benimle geleceğine karar vermesini istemiyordum. Kabul ediyorum, benim açımdan biraz korkakça bir hamleydi. Fakat işe yaradı. Kimse planın kendisine itiraz etmedi.
Kısa bir sessizliğin ardından Sylphie çekinerek söze girdi. “Şey, ben sorun yaşamam ama…”
Bütün gözler aynı anda Eris’e çevrildi.
Eris şişmiş karnının üzerinde kollarını her zamanki gibi bağladı ve başını salladı. “Anladım. Demek böyle olacak.”
Bütün meseleyi hayli rahat karşılamış gibiydi. Sylphie şaşkınlıkla irkildi. “Hadi ama Eris! Biraz daha üzülmen gerekmiyor mu?”
“Neden? Bebeği doğurmak için Rudeus’un yanımda olmasına ihtiyacım yok.”
“Doğum yapmak o kadar kolay değil, biliyorsun değil mi?”
“Evet, biliyorum. Ama elimi tutmaktan başka ne yardımı olacak?”
“Yani doğum sancısı çekerken elini tutması bile insan için çok şey ifade ediyor…”
Sylphie’nin sesi giderek kısıldı ve sustu. Masanın öbür tarafında Roxy ellerini birbirine kenetlemiş, belli belirsiz gülümsüyordu. Anlaşılan bu tecrübeyi yaşayanlar, doğum sürecinde elimin önemli bir rol oynadığına inanıyordu.
“Rudeus’un yanımda olmasına ihtiyacım yok,” diye kesin bir sesle tekrarlayan Eris biraz da dudak büktü.

Yanında bulunmamın gerekli olmadığını düşünmesi beni biraz üzmüştü ama günün sonunda Lilia ile Aisha onunla ilgilenecekti. İşin aslı, orada bulunmam mutlak anlamda şart değildi.
“Eve döndüğünde ona iri, sağlıklı bir oğul verdiğim için bana teşekkür eder. Ondan istediğim tek şey bu.”
Doğrusu Eris bütün bu mesele karşısında son derece metindi. Muhtemelen işi benim için biraz kolaylaştırmaya çalışıyordu. Ondan beklenmedik ölçüde ince bir davranıştı. Minnettardım ama biraz da üzülüyordum. Acaba kocaları Ben olmadan da doğurursun deyip iş seyahatine çıkan kadınlar da böyle mi hissediyordu? Gerçi… bu senaryoda hamile kadın ben değildim…
“Bu bana bir şeyi hatırlattı Eris. İsmi çoktan seçmiştin, değil mi?”
“Evet. Hem de çok iyi bir isim. Bekleyip gör!”
Ama yalnızca bir isim seçmişti ve o da erkek ismiydi. Ben Shirone’dayken küçük bir kız doğurursa ne olacaktı? Aynı ismi kullanıp onu erkek gibi mi yetiştirecekti?
“Şey… kız olursa annenden esinlenip adını Hilda koysak nasıl olur?”
“Olmaz! Çocuğuma yaşlı kadın ismi vermem!”
Ah. Zavallı Bayan Greyrat mezarında ters dönüyordu herhâlde…
“Pekâlâ, millet,” diye araya girdi Aisha, “bu konuyu burada bıraksak nasıl olur? Eris’in bir sorunu yok. Üstelik Sylphie’nin hep söylediği gibi, o da perde arkasından Rudeus’a destek olmak için burada. Bence gayet iyi idare ederiz.”
Durumu güzelce özetlemişti; hepimiz başımızı salladık.
Anlaşılan Sylphie herkese, bana kendi yöntemiyle “destek olmaya” çalıştığını söylüyordu. Evimizin en kıdemli eşi olarak böyle güvenilir bir kadının bulunması gerçekten güzeldi. Eris’i burada bensiz bırakmaktan hâlâ biraz kaygılıydım ama onunla benim yerime ilgilenecek şefkatli ve kararlı bir sürü insan vardı. Her şey yoluna girecekti. Onların bana güvendiği gibi ben de onlara güvenmeliydim.
“Yine de keşke ben de gelebilsem! Rudeus’un tek başına ne belaya bulaşacağı hiç belli olmaz!”
Hımm. Anlaşılan Eris benim için endişeleniyordu. Roller biraz tersine dönmüş gibiydi…
Gerçi bu, alışılmadık derecede tehlikeli bir görevdi. Hele ki dosdoğru İnsan-Tanrı’nın tuzağına atlıyor olabileceğimi düşünürsek… Endişelenmekte haklı olabilirdi.
Harika, şimdi ben de biraz gerilmeye başladım. Bu sefer eve sağ dönebilecek miyim acaba…?
Neyin ters gidebileceğini düşünüp durmanın anlamı yoktu. Yapılması gerekeni yapmalıydım. Düşmanlarım üzerime gelirse elimde ne varsa karşılarına dikecektim. Duruma göre hareket etmek zorundaydım. Başka seçeneğim yoktu.
“Biraz kaygılı görünüyorsun Rudy,” dedi Roxy usulca ve düşüncelerimi böldü.
Ona döndüm. Lara her zamanki yerinde, annesinin göğsüne sokulmuştu. Gözleri yine uykuluydu ama hiç ayrılmadan bana bakıyordu.
“Evet, biraz. Bu sefer bir savaşın ortasında kalma ihtimalim var, o yüzden…”
Sözlerini geçiştirmek için yaptığım bu belirsiz açıklama ters tepmişti; yüzü daha da ciddileşti. “Doğrusu bu durumun sorumluluğunda benim de payım olduğunu düşünüyorum.”
“Ne? Ama neden?”
“Çünkü Prens Pax’a gençliğinde bizzat ben ders verdim.”
Doğru ya. Yıllarca Shirone’da kraliyet öğretmeni olarak çalışmıştı, değil mi?
“Ama bir sürü başka öğretmeni de olmuştur. Onu bugünkü hâline tek başına sen getirmedin ki…”
“Doğru. Fakat kişiliği, benim orada bulunduğum dönemde birdenbire çok daha kötüye gitti.”
Bunun Roxy’nin suçu olmadığı açıktı. O harika bir eğitimciydi; derslerinin bir insanın karakteri üzerinde kötü etki yaratması mümkün değildi. Eski öğrencilerinden biri olarak bunu güvenle söyleyebilirdim.
Gerçi… Pax hakkında gerçekten ne kadar şey biliyordum ki? Orsted’in anlattığına göre önemli bir hükümdar olma potansiyeli vardı. Belki Roxy’nin yöntemleri ona uymamış, bu yüzden başka türlü olacağından biraz daha akılsız birine dönüşmüştü…
Yok, bu doğru olamaz.
Roxy’nin birkaç aylık dersi, zavallı bir rezili yarı yarıya düzgün bir insana dönüştürmüştü. Pax’ın onun yüzünden bu hâle gelmiş olması imkânsızdı. Mutlaka başka bir açıklaması vardı.
“Bunun kesinlikle sizin suçunuz olmadığını düşünüyorum, Roxy Öğretmenim.”
“…Rudy, bana her öğretmenim deyişinde öyle şehvetle bakmasan keşke.”
Hımm? Şehvetle mi bakıyordum? Elbette hayır! Ona öğretmenim diye seslenmem, bir eğitimci olarak kendisine duyduğum ölümsüz saygının ifadesiydi. Doğrusu çok uzun zaman önce değil, yatak odasında karşılıklı tatmin sağlayan küçük bir öğretmen-öğrenci rol oyununa girişmiştik ama bu yalnızca işleri biraz renklendirmek içindi. Fetişim falan yoktu. Yok canım, ne alakası var.
“Açıkçası Pax konusunda bazı pişmanlıklarım var… ama sanırım benim de gelmem ters etki yaratabilir…”
Roxy bunları söylerken gözlerini Lara’ya indirdi. Küçük kız uykulu gözlerle bana bakıyordu. Sanki söylemek istediği bir şey var gibiydi.
Roxy’nin çelişkili duygular yaşadığını anlayabiliyordum. Kızımız ve üniversitedeki işi olmasa muhtemelen benimle gelmeyi teklif ederdi.
“Ciddiyim Roxy, yaptığın hiçbir şeyin bu duruma yol açtığını düşünmüyorum.”
Bu konuda gerçekten kendime güveniyordum. Benim var olmadığım zaman çizgilerinde Roxy’nin Pax’a ders verip vermediğini bilmek zordu. Fakat başka neler yaşanırsa yaşansın, bir darbe başlatıp tahtı ele geçirmesinin az çok kaderinde olduğu anlaşılıyordu.
Üstelik bu kez İnsan-Tanrı’nın onu kukla gibi yönetiyor olma ihtimali yüksekti. Eğitimi Roxy’nin varlığı yüzünden biraz farklılaşmış olsa bile, olayların bu noktaya gelmesinde önemli bir etken olduğunu düşünmek zordu. İşin içinde çok fazla başka değişken vardı.
Yani mevcut durum hiçbir şekilde onun suçu değildi. Kesinlikle.
“Pax büyük ihtimalle İnsan-Tanrı tarafından yönlendiriliyor.”
“Belki, ama… Boş ver. Sanırım haklısın.”
Roxy konuyu kapattı ama tam anlamıyla ikna olmuş görünmüyordu. Bu durumun canını sıkmasını anlayabiliyordum. Eski öğrencilerinden birinin kötülük peşinde olduğunu bilmek zor olmalıydı.
Sylphie’ye baktım. Aslında hiçbir zaman tam anlamıyla öğrencim olmamıştı ama büyünün temellerini ve daha pek çok şeyi ona ben öğretmiştim. Metastaz Olayı’ndan sonra tek başına kalsa ve öğrettiğim büyüleri insanları öldürüp soymak için kullanmaya başlasaydı ne olurdu? Bunu öğrendiğimde belki ben de suçluluk hissederdim. Belki onu durdurmak ya da yaptığı hatayı yüzüne vurmak isterdim.
“Ee, ne oldu Rudy?”
“Hiç. Eskiden sana ne söylesem yaptığını düşünüyordum.”
“Bu da nereden çıktı? Hâlâ söylediklerini yapıyorum. Geçen geceyi hatırlamıyor musun? Çok utandığımı söyledim ama sen ısrar edince ben de—”
“Çocukların yanında bundan söz etmeyelim, hayatım.”
“Ah. Doğru.”
Annesinin yanında oturan Lucie meraklı bir ifadeyle önce Sylphie’nin, sonra benim yüzüme baktı. Çok tatlıydı. Gece yaptığımız güreş müsabakalarını öğrenmesi için kesinlikle çok erkendi.
Neyse, herkes söyleyeceğini söylediğine göre küçük aile toplantımızı bitirmenin tam zamanıydı. “Pekâlâ millet. Sanırım her şeyi konuştuk, o hâlde—”
“Vaaah! Vaaaaah!”
Hiç beklemediğim öfkeli bir itiraz çığlığı sözümü yarıda kesti. Dönüp baktığımda Lara’nın Roxy’nin kollarında avaz avaz ağladığını gördüm. Bu çocuk neredeyse hiç ağlamazdı ama şimdi gözyaşlarına boğulmuş… tombul, kısa kollarını bana doğru uzatıyordu.
“Buaaaah! Aaaaah!”
“Ne oldu Lara? Tamam, tamam…”
Roxy kızımızı yatıştırmak için elinden geleni yaptı ama Lara susmayı reddetti. Onu ilk kez bu kadar yüksek sesle ağlarken görüyordum. Belki havadaki gerginliği sezmişti. Gerçi özellikle bana bakıyor ve kollarını bana uzatıyor gibiydi.
“Rudy…”
“Tabii.”
Kızımı Roxy’nin kollarından alıp usulca kendime çektim. O anda ağlamayı kesti. Minik elleriyle omzuma tutunup ağaca yapışmış bir ağustos böceği gibi bana sarıldı.
Bir yere gideceğimi mi anlamıştı? Bu yüzden mi bu kadar üzülmüştü? Düşüncesi neredeyse gözlerimi yaşartacaktı ama daha önce de iş seyahatlerine çıkmış, onun böyle tepki verdiğini bir kez bile görmemiştim. Belki bu seferkinin farklı olduğunu sezmişti.
“Merak etme Lara. Baban yakında dönecek, tamam mı? Ben yokken uslu bir kız ol.”
En azından şimdilik sakinleşmişti. Sırtını usulca sıvazladıktan sonra onu dikkatlice Roxy’ye geri verdim… daha doğrusu vermeye çalıştım.
Lara beni bırakmıyordu. Minik ellerinin bütün gücüyle cübbeme inatla yapışmıştı. Bu bir kız bebek miydi, yoksa gergedan böceği mi?
“Hayıııır! Aaaah!”
Lara’yı nazikçe üzerimden ayırmaya çalıştım ama yüksek sesle itiraz etti. Gerçekten babasının yanında kalmaya kararlıydı. Ne de tatlı mı tatlı, minnacık bir kızdı. Eve döner dönmez onunla uzun, güzel bir banyo yapmam gerekecekti…
“Pekâlâ Roxy. Bundan sonrasını sen halledebilir misin?”
“Hımm? Ee, tamam…”
Lara bütün kararlılığına rağmen sıradan bir bebeğin gücüne sahipti. Onu üzerimden ayırıp Roxy’ye vermek yeterince kolaydı.
“Aaaah! Gyaaaah!”
Fakat annesinin kollarına döndüğü anda Lara kıyameti koparmaya başladı. Şu an Eris kadar yüksek sesle çığlık atıyordu ve bu, normal ağlayışına hiç benzemiyordu. Cidden huzursuz olmaya başlamıştım. Sanki kendi çocuğuma işkence ediyordum.
“Ee, yani… ben yokken sanırım…”
“Hayıııır! Babaaaa! Vaaaaa!”
Neredeyse Hayır baba! Bekle! diye bağırıyor gibiydi. Yahu, böyle yaparsa gitmek benim için hiç kolay olmayacaktı.
Ama başka seçeneğim yoktu. Gitmem gerekiyordu. En yakın dostumun hayatı tehlikedeydi.
“Buaaaah! Aaaah! Aaaah!”
Lara’ya baktım. Buruşmuş minik yüzünden yaşlar süzülüyor, gerçek bir çaresizlikle kollarını bana uzatıyordu.
Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Diğerleri de en az benim kadar şaşırmış hâlde ona bakıyordu.
“Tamam, tamam, her şey yolunda,” diye mırıldandı Roxy. “Neden bu kadar üzüldüğünü anlamıyorum. Daha önce hiç böyle olmadı… Lilia, aklına bir şey geliyor mu?”
“Hayır. Ben de daha önce böyle bir şey görmedim…”
Roxy bebeği yatıştırmak için elinden geleni yapıyordu ama hiçbir faydası olmuyordu.
Bu noktada ciddi biçimde endişelenmeye başlamıştım. Bu… normal değildi, öyle değil mi? Gerçekten onu bu hâlde bırakıp kapıdan çıkmalı mıydım? Lara’nın, Kutsal Canavar Leo tarafından seçilmiş bir çeşit kurtarıcı olması gerekiyordu. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini bilmiyorduk ama belki doğuştan özel güçlere sahipti.
Mesela… kehanet yeteneği. Ya da yaklaşan ölümü sezme gücü.
Ee, bir dakika. Shirone’da ölecek miydim?
“Aaaaah, buaaaaa!”
Lara’nın acı dolu, perişan çığlıkları bir kez daha havada yankılandı. Peygamber olsun ya da olmasın, beni biraz korkutmaya başlamıştı.
“Pekâlâ Lara, anladım.”
Geri kalanımız donup kalmış onu izlerken bir kadın harekete geçti. Lara’yı göz hizasına kaldıran Roxy, doğrudan onunla konuştu.
“Babanla birlikte gidecek ve onu koruyacağım.”
Yalnızca birkaç basit kelimeydi. Ama onları söylerken tanrıçam güneş kadar parlak görünüyordu.
Lara anında ağlamayı kesti.
***
Roxy benimle geliyordu.
Elbette onu durdurmaya çalıştım. Kesin bir dille gelemeyeceğini söyledim ve bütün gerekçelerimi sıraladım. Hiçbirinde zerre kadar geri adım atmadı.
Önce tehlikeyi vurgulamaya çalıştım; İnsan-Tanrı’nın hazır bekleyen bir tuzak kurmuş olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu anlattım. Ayrıca savaş çıkarsa Roxy’nin beni yavaşlatmaktan başka bir işe yaramayacağını ileri sürdüm.
Buna karşılık, “Demek bir tuzak var? Lara’nın neden bu kadar üzüldüğünü açıklar. Bu küçük ayrıntıdan daha önce neden söz etmediğini anlatmak ister misin? Üstelik savaşta pek işe yaramasam bile başka konularda faydalı olacağıma inanıyorum,” dedi.
Bu sav elimde patlayınca bir sonraki noktaya geçtim: Perugius, iblis ırkından hiç kimsenin Uçan Kale’sine girmesine izin vermiyordu.
“Perugius kaleye girmeme izin vermezse başka bir yoldan tek başıma Shirone’a giderim.”
Daha da önemlisi, üniversitedeki hayalindeki öğretmenlik işini kaybedebileceğini söyledim.
“Evet,” dedi, “her zaman öğretmen olmak istedim. Fakat tatmin edici bir kariyer uğruna kocamın hayatından vazgeçmem.”
Cephaneliğimde başka hiçbir şey kalmayınca, sırf bebeğiniz size ağladı diye böyle bir karar verilmeyeceğini savunmak zorunda kaldım.
“Çocuğumu teselli etmek bir anne olarak görevim değil mi?”
Birkaç dakika içinde bütün savlarım paramparça olmuş, söyleyecek sözüm kalmamıştı. Ailemin geri kalanının temelde Roxy’nin tarafında olması da işimi kolaylaştırmıyordu. Onu tehlikeye atmaya can attıklarından falan değildi. Fakat bir tuzak ihtimalinden söz ettiğimde genel tepki “Demek öyle!” olmuştu; “Eyvah!” değil.
Gerçeği sakladığım için beni güzelce azarladıktan sonra Eris de geleceğini söyledi. Sylphie onu vazgeçirmeyi başardı ama ardından kendisinin bana katılmak istediğini belirtti. Sanırım Lara’nın o tuhaf, çaresiz davranışı hepimizi biraz tedirgin etmişti.
“Rudy’nin tek başına gitmesine gerçekten izin vermeli miyiz? Bu işin üstesinden yalnız gelebilir mi? Çok uğursuz bir alamet gibi geliyor. Ya orada başına bir şey gelirse?”
Sonunda herkesi sakinleştirip uzlaştırmayı başaran kişi Roxy oldu. Diğerlerinin temsilcisi olarak bana eşlik edeceğini kesin bir dille ilan etti. Verdiği güvenceler Sylphie ile Eris’i geri adım atmaya ikna etti.
Kadın tartışmanın hakkını gerçekten veriyordu. Tabii bu kez bu becerisi tamamen benim yararıma işlemiyordu. Bu fikir hakkında birbirine zıt bir sürü duygu taşıyordum. Sevdiğim her şeyi ve herkesi her an olabildiğince güvende tutmak isterdim. Roxy benim hazinemdi; içimdeki bir parça onu güzel, güvenli bir kutuya kilitlemek istiyordu.
Ama elbette Roxy kendi iradesi olan kararlı bir kadındı. Hatta bazen düpedüz inatçı olabiliyordu. Onu açıkça reddetmeye kalkarsam gerçekten de tek başına Shirone’a doğru yola çıkacağına dair kötü bir his vardı içimde. Böyle olacağına yanımda gelmesi daha iyiydi. Yakınımda olursa onu korumam da kolaylaşırdı.
Üstelik… doğruyu söylemek gerekirse bu görev beni de biraz geriyordu. Düşünmeden içine daldığım pusulardan kurtarmak için Orsted etrafta olmayacaktı. Zanoba’yı benimle eve dönmeye nasıl ikna edeceğime dair net bir fikrim yoktu. Muhtemel tehlikelerle dolu, sisli bir bataklığa sendeleyerek giriyordum.
Ama artık durumu aşmama yardım edecek Roxy yanımda olacaktı; bütün dünyada herkesten çok saygı duyduğum kadın. Bu gerçekten içimi rahatlatıyordu.
Ertesi gün Shirone yolculuğu için hazırlıklara başladık. Elbette her zamanki seyahat malzemeleriyle erzakı toplamak da buna dâhildi ama o ayrıntıların çoğunu atlayacağım.
İlk ele almak istediğim konu Zanoba’nın teçhizatıydı. Her şeyden önce kendi canımı korumak istiyordum ama onun ölmesine de izin verecek değildim. Bu yüzden Orsted’in ofislerindeki küçük cephaneliği bir süre karıştırıp Zanoba’nın kullanabileceği silah ve zırhları aradım.
Öncelikle, kendim için fazla hantal bulup elediğim ağır bir zırh takımında karar kıldım. Bu, ateş büyüsüne karşı tam dokunulmazlık sağlayan büyülü bir eşyaydı. O elemente karşı doğuştan zayıf olan Zanoba için kusursuzdu.
…Sanırım onu bu şekilde tarif etmek biraz tuhaf gelebilir. Çoğu insan ateşe verilince pek iyi durumda olmaz. Bu yalnızca onun genel kuralın istisnası olmadığı alanlardan biriydi.
Sırada ona bir silah bulmak vardı.
Orsted’in söylediğine göre Zanoba gibi bir Kutsanmış Çocuk’un kaba gücüne dayanabilecek silah yoktu. Onun elinde en sağlam büyülü kılıç bile bir çırpıdan farksızdı; en fazla birkaç savaşın ardından eğilir ya da kırılırdı.
Bunu göz önünde bulundurup Zanoba’ya özel bir sopa yapmaya karar verdim. Tasarım açısından temelde devasa bir taş beyzbol sopasıydı ama gücünü ve dayanıklılığını artırmak için büyümle tekrar tekrar sağlamlaştırdım.
İlk bakışta sıradan bir adamın yerden bile kaldıramayacağı kadar büyük görünüyordu ama Zanoba onu parmaklarıyla rahatça tutup oyuncak gibi savurabiliyordu. Aslında onunla vurduğu hemen her şey anında ölecekti. Dostumu, elinde sopa taşıyan klasik bir deve dönüştürmüştüm.
Fakat o muazzam fiziksel gücüne rağmen Zanoba biraz… beceriksizdi. Ayakları da yavaştı. Bu yüzden bu zayıflıklarını giderecek yardımcı bir eşya daha buldum. Daha açık söylemek gerekirse Obur Balıkçının Fırlatma Ağı adlı büyülü bir eşya. Nasıl çalıştığını bilmiyordum ama birine fırlatıldığında hedefe kilitleniyor, onu çaresizce sarıp sarmalayana kadar peşini bırakmıyordu. O noktadan sonra Zanoba’nın hedefi yere çekip yumruk mesafesine getirmesi yeterince kolaydı.
Bu üç eşya, Zanoba’nın savaş kabiliyetini artıracak gayet iyi bir takım gibi görünüyordu. İri ve hantal zırhın içindeki hâlinden pek memnun değildi ama bunun dışında önerilerimden oldukça hoşnut görünüyordu.
Roxy’nin teçhizatını geliştirmeye de biraz vakit ayırdım. Elbette onun ölmesine de izin vermeyecektim. Savunması için sağlam bir şey istiyordum. İçimdeki bir parça, onu Zanoba gibi koca bir plaka zırhın içine mühürlemek istese de bu, onun durumunda uygulanabilir değildi. Her şeyden önce kendine özgü savaş tarzı olan tecrübeli bir maceracıydı; onu hiç bilmediği teçhizata sokmak ritmini bozarak ters tepebilirdi.
Bu kısıtlamalar altında iki hafif büyülü eşya seçtim: Fiziksel saldırıya karşı otomatik olarak savunma bariyeri açan bir yüzük ve taşıyan kişinin alacağı tek bir ölümcül darbeyi emip ardından parçalanan bir kolye. Cübbesiyle asasını olduğu gibi bırakmak en iyisi görünüyordu.
Elbette onun için hâlâ endişeliydim. Kendimizi bir savaşın içinde bulursak her şeye hâkim olduğumdan emin olmalıydım. Nasıl bir tuzağa yürüyeceğimizi bilmenin yolu yoktu ama İnsan-Tanrı’nın karşıma çıkarabileceği her şeyle baş etmek için sıkı biçimde eğitim görmüştüm.
Planlarımızı üniversiteye de bildirdik. Zanoba öğrencilikten ayrılacak, Roxy ise süresiz izne çıkacaktı. Bu yüzden onu işten atmalarını istemiyordum; Zanoba’ya, Roxy’yi kalıcı olarak saray büyücülüğü yapması için Shirone’a götüreceğini açıklayan bir mektup yazdırdım.
Üniversite bu plana itiraz etti; Zanoba ile Roxy meseleyi bizzat Rektör’le konuşmak üzere uzun bir toplantı yaptı. Böyle yetenekli bir öğretmeni ellerinden kaçırmaya ciddi biçimde karşı çıkmış olmalıydılar. Yaşlı adamın yerinde olsam ben de aynısını yapardım.
Zanoba söze tepeden bakan bir tavırla girdi ve konumunun bütün ağırlığını kullandı: “Bayan Roxy yıllar önce Shirone’un saray büyücüsü olarak atanmıştı. Bazı siyasi gelişmeler yüzünden görevinden ayrıldı ama bir büyücü olarak liyakati hiçbir zaman sorgulanmadı. Onu hak ettiği makama geri getirmekte son derece kararlıyız.”
Buna karşılık Roxy, aslında saray büyücüsü olmayı pek de istemediğini dikkatli ve dolaylı biçimde dile getirdi. Rektör hemen bu noktaya sarıldı; Roxy’nin üniversitenin resmî öğretim görevlisi olduğunu ve dolayısıyla kurumun koruması altında bulunduğunu ısrarla vurguladı.
Özenle sahnelenen bir saatlik tartışmanın ardından Zanoba nihayet “pes edip” ilk taleplerinden geri adım attı. Yeni kralı tanıdığı için mevcut durumla başa çıkmasına yardımcı olması amacıyla Roxy’yi yanında götürecek, ancak işler çözüldükten sonra üniversiteye dönmesine lütfedip izin verecekti.
Aslında yeterince basit bir taktikti. İşe saçma bir taleple başlamış, pazarlık ederek Rektör’ü bize tam olarak istediğimiz şeyi vermeye yöneltmiştik.
En azından Roxy bunun uğruna kariyerini feda etmeyecekti. İçim rahatlamıştı.
Doğal olarak kendi teçhizatımı gözden geçirmeye de vakit ayırdım. Roxy ve Zanoba’yla kıyaslandığında herhangi bir değişikliğe ihtiyacım yoktu. Her zamanki gibi Büyülü Zırh Mk-I’i, Büyülü Zırh Mk-II’yi ve Gatling silahımı götürecektim.
Şimdi düşününce, eski dostum Aqua Heartia’yı son kullanışımın üzerinden epey zaman geçmişti. Eris’in armağanını tozlanmaya bırakmak bana kötü hissettiriyordu ama kullanabileceğim en iyi teçhizatı seçmeme kendisi de karşı değildi. O kız pek duygusal sayılmazdı, biliyor musunuz? Bu bazen beni biraz hüzünlendiriyordu. O geceyi… göğsüne dokunduğumda hissettiklerimi düşününce hâlâ gözlerim buğulanıyordu…
Öhö. Her neyse, eski asam şu anda yatak odamın duvarındaki onur köşesinde dinleniyordu.
Onu resmen Sylphie’ye devretmeyi düşünmüştüm. Kılıçlarını her an değiştirmeye hazır Eris’in aksine Sylphie, yıllar önce ona armağan ettiğim başlangıç asasını hâlâ kullanıyordu.
Gerçi Aqua Heartia’yı ona armağan edersem nasıl tepki vereceğinden emin değildim. Sevinçten havalara mı uçardı? Yoksa sinirlenir miydi? Neticede bu, başka bir kadının bana verdiği hediyeydi… Gerçi o başlangıç asasını da bana ilk veren kişi Roxy’ydi.
Her neyse, savaşların çoğunda günlük kullanım için daha hareketli ve elverişli olan Büyülü Zırh Mk-II’yi giymeyi planlıyordum. Özellikle ölümcül bir düşmana rastlarsak Mk-I’i çıkarıp bütün gücümle saldırırdım. Her zamanki stratejimdi.
Her şey yoluna girecekti. En güçlü rakiplerle bile kafa kafaya dövüşebilmek için eğitim görmüştüm. Bunun üstesinden gelebilirdim.
Büyülü Zırh Mk-I hantal bir teçhizattı ve Mk-II’nin aksine gün boyu üzerimde taşıyamazdım. Onu parçalar hâlinde hedefimize götürecek, vardıktan sonra yeniden birleştirecektik. Böylece eşyaları toplamak çok daha kolay olacaktı. Üstelik İnsan-Tanrı zırhın varlığından haberdardı; onu yanımda götürdüğümü biraz daha az belli etmenin zararı olmazdı.
Grubun teçhizatını halletmiştik. Şimdi Shirone’a nasıl gideceğimize karar vermeliydik.
Böylece Zanoba’yla birlikte Perugius’un ayaklarına kapanmaya gittik.
***
Uçan Kale’ye vardığımızda ikimiz son derece gösterişli döşenmiş bir odaya alındık. Aslında burayı daha önce hiç görmemiştim; görünüşe bakılırsa bir çeşit sanat galerisiydi. Duvarlarda tablolar sıralanmış, raflara avuç içi büyüklüğünde heykellerden oluşan bir koleksiyon yerleştirilmişti.
Buradaki eserler, her nasılsa kalede gördüğüm diğer her şeyden farklı hissettiriyordu. Perugius’un koridorlarıyla kabul salonlarındaki tablolar daha değerli görünürdü; buradaki eserler ise daha çok çarpıcı ya da ilginç sayılabilecek türdendi. Müzayedede daha düşük fiyata satılabilirlerdi ama bu onları daha değersiz sanat eserleri yapmazdı.
“Burası epey güzel bir oda, değil mi?” diye mırıldandım Zanoba’ya.
“Öyle mi? Buraya ilk kez mi geliyorsunuz Üstat?” diye cevap verdi; sesi biraz şaşkındı.
“Evet. Sanırım genellikle kabul salonlarında ya da bahçelerde konuşuyoruz…”
Kapının yanında duran Sylvaril, “Perugius Efendi bu odaya yalnızca en değer verdiği sırdaşlarını davet eder,” dedi.
Çok büyük bir yanılgı içinde değilsem Perugius’un bugüne kadar bana hiçbir zaman tam anlamıyla güvenmediğini ima ediyordu. Bazen bu kadının benden pek hoşlanmadığını düşünüyordum. Ama dürüst olmak gerekirse, asıl hoşlanmadığı kişi muhtemelen benim patronumdu.
“Lütfen Bayan Sylvaril,” dedi Zanoba azarlayan bir tavırla. “Üstat Rudeus’un herhangi bir açıdan benden aşağı olduğunu ima etmeniz oldukça kaba.”
Yeri gelmişken söyleyeyim Zanoba… Birine doğru dönmeden onunla konuşmak da biraz kaba sayılır…
“Perugius Efendi bu odaya her zaman sizi getirmemi emreder, Zanoba Efendi; yol arkadaşınızı değil. Gerçi bugün nedense bir istisna yapmış görünüyor…”
Sylvaril’in sesi sakindi ama sözleri Zanoba’yı rahatsız etmiş gibiydi. En azından başını hızla ona çevirmesine yetecek kadar. “Sanırım Üstat Rudeus, Perugius Efendi’yle tanıştığında figür yapmayı neredeyse tamamen bırakmıştı; bu yüzden onun değerini küçümsemenizi pek suçlayamam. Fakat bir zanaatkâr olarak becerileri benim akademik uzmanlığımı gölgede bırakır. Kendimi onun dengi saymaya asla cüret etmem.”
“Fakat Perugius Efendi’nin düşüncesi—”
“Rudeus Greyrat benim üstadımdır. Perugius Efendi’yle benim sahip olduğumuz derin sanat bilgisinden yoksun olduğunu kabul ediyorum. Fakat onun rehberliği olmasaydı yüce Perugius’un takdirine layık bir adam asla olamazdım.”
Sylvaril bir süre sessiz kaldı. O maskeyle anlamak zordu ama sanırım yüzünü asmıştı.
Bu noktada Zanoba’nın beni övgü yağmuruna tutmasına alışmıştım ama nedense bu son konuşması beni biraz duygulandırmıştı. Elbette bir sanatçı olarak “yeteneğimin” büyük kısmı, önceki hayatımdan figürlere dair biraz bilgi getirmiş olmamdan kaynaklanıyordu; bu yüzden şımaracak değildim.
“Anlıyorum. Özür dilerim, Zanoba Efendi.”
Sylvaril genel olarak bulunduğumuz yöne doğru eğilirken Zanoba, soylulara özgü bir edayla “Hiç önemli değil,” diyerek özrünü kabul etti.
Bana saygıyla davranıp davranmaması pek umurumda değildi ama bunu söylemenin sırası değildi.
“Ah, Zanoba. Gelmene sevindim!”
Yalnızca birkaç dakika sonra odanın arkasındaki kapı birden açıldı ve Perugius içeri girdi. Fakat birkaç adım attıktan sonra durup sırayla Zanoba ile Sylvaril’i süzdü. Belki havada kalan o hafif gerginliği sezmişti.
“…Ne oldu? Sylvaril seni bir şekilde gücendirdi mi?”
“Hiç de değil,” diye cevap veren Zanoba gülümsedi. “Yalnızca Üstat Rudeus’un bugüne kadar bu odaya hiç adım atmamış olmasını konuşuyorduk.”
Bizi patrona ispiyonlamaması incelikliydi. Zanoba özünde gerçekten iyi bir adamdı.
“Ah, evet… Sanırım daha önce uygun bir fırsat çıkmadı. Peki Rudeus? Küçük koleksiyonum hakkında ne düşünüyorsun?”
“Aslında tam da ona hayranlıkla bakıyordum. Koridorlarınızdaki eserlerle kıyaslandığında buradaki her şeyin gerçekten… özgün bir tarzı var.”
“Öyle mi?”
Buradaki sanatın tam olarak nesini çekici bulduğumu açıklayamadığım için övgüm biraz belirsiz kalmıştı. Yine de Perugius gayet memnun görünüyordu; ben de biraz daha açmaya karar verdim.
“Başka yerlerde sergilediğiniz eserlerin yüksek kalitede olduğu çok belli; neredeyse herkese hitap edecek türdeler. Ama sanırım buradakileri kişisel zevkinize göre seçtiniz.”
“Tam isabet.”
Perugius genişçe gülümseyip ortadaki masanın başındaki sandalyeye oturdu.
Vay canına, gerçekten doğru mu bildim? Demek bütünüyle zevksiz bir barbar değilmişim! Haha, Sylvaril çok şaşırmış görünüyor… galiba. Şu maske yüzünden kesin olarak anlamak zor, biliyorsunuz.
Davet üzerine Zanoba’yla ben de Perugius’a masada katıldık. Ev sahibimizin karşısında yan yana oturduk. Ortam biraz veli-öğretmen görüşmesine benziyordu.
“Pekâlâ,” dedi Perugius; sesine hoşnut bir sıcaklık yayılmıştı. “Bugün sizin için ne yapabilirim? Yoksa bana yine ilginç derecede sıra dışı bir figür mü getirdiniz, hımm?”
Zanoba mutlulukla gülümsedi ama başını iki yana salladı. “Ne yazık ki hayır, Perugius Efendi. Yakında vatanıma döneceğimi bildirmek ve size veda etmek için geldim.”
“Hımm…”
Perugius kararsızlıkla kaşlarını çatıp Zanoba’nın yüzünü inceledi. Bakışları üzerinde kaldıkça ifadesi hızla kararmaya başladı.
Perugius’un sessiz bakışlarına rağmen Zanoba, Shirone’dan aldığı mektubu ve oradaki şartları bildiği kadarıyla akıcı biçimde anlattı. Perugius bu anlatım boyunca bir kez bile başını sallamadı; yalnızca Zanoba’nın yüzüne bakmayı sürdürdü.
“…Takdir edeceğiniz üzere derhâl Shirone’a döneceğim.”
Zanoba konuşmayı kestikten sonra Perugius birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Meseleyi düşünüyor gibiydi. Sonra dostunun gözlerine bakıp konuştu.
“Ölmeye niyetlisin.”
Zanoba ifadesizce Perugius’a baktı. “İzninizle sorayım, bunu düşünmenizin sebebi nedir?”
“Yüzünde yazıyor,” dedi Perugius sertçe. “Ömrüm boyunca bu ifadeyi gereğinden fazla yüzde gördüm.”
Bu biraz zorlama bir çıkarım gibiydi ama Zanoba’yı vazgeçirmeye çalışmasını engelleyecek değildim. Burada kalmayı seçmesi, herkes için olabilecek en iyi sonuçtu. Eğlence olsun diye bir tuzağa atlamaya can atmıyordum sonuçta.
“Tartışma uğruna haklı olduğunuzu varsayalım,” dedi Zanoba; yüzü hâlâ ifadesiz ve okunaksızdı. “Bu konuda ne yapmamı önerirdiniz?”
Perugius buna sırıttı. “Savaşmak istiyorsan sana yardım ederim. Ne de olsa sanat üzerine sohbetlerimize büyük değer veriyorum. Onları bozmakla tehdit eden herkesi… örneğin kendini kral sanan bir sahtekârı ortadan kaldırmakta hiç tereddüt etmem.”
“Ne yazık ki bu teklifi reddetmek zorundayım.”
“Hah! Evet, reddedeceğini tahmin etmiştim.”
Bu sırada Perugius’un gözleri aniden bana çevrildi. Bir işaret gibiydi ama ne anlama geldiğinden tam emin olamadım. Bir şey söylememi mi istiyordu?
Ben karar veremeden dikkatini yeniden Zanoba’ya çevirmişti.
“Söyle bana Zanoba… Bu adam intihar girişimini onayladı mı?”
“Tam olarak değil ama bana eşlik etmeyi teklif etti…”
“Öyle mi? Sen de bu teklifi kabul ettin?”
“Pek seçeneğim olduğunu sanmıyorum. Üstat Rudeus isterse beni zorla burada tutabilecek güce sahip.”
Ha. Benim de geleceğimi söylediğimde tartışmaya çalışmamasının sebebi bu muydu? Hayır cevabını kabul etmeyeceğimi mi düşünmüştü?
Haksız değildi. Beni fazlasıyla iyi tanıyordu.
“Anlıyorum. İş o noktaya gelirse Rudeus’un seni korumak için kendi canını feda edeceğini tahmin ediyorum.”
“Hahaha! Saçmalamayın Perugius Efendi,” dedi Zanoba. Yüksek sesle gülse de kahkahası tuhaf biçimde boş çıkmıştı. “Üstat Rudeus evli, çocuklu bir adamdır ve yerine getirmesi gereken bir görevi vardır. Gerekli hâle gelirse kendi güvenliğine öncelik vereceğinden kesinlikle eminim.”
“Savaş meydanında kendi dostunu terk edecek bir adamın öğrencisi misin, Zanoba?”
“Elbette değilim! Fakat Üstat Rudeus şaşırtıcı yeteneklere sahip bir adamdır. Hem beni korumanın hem de kendi güvenliğini sağlamanın bir yolunu mutlaka bulacaktır!”
Ee, insanüstü güçlerim yok Zanoba…
Bazen dostumun beni gerçekten çelikten yapılmış sandığını düşünmeden edemiyordum. Fakat şimdilik bunu bir yana bırakırsak… Perugius’un ölümüne ilişkin sözlerini tuhaf bir rahatlıkla savuşturuyordu. Shirone’a gitmeme seçeneğinin aklından bir kez bile geçmediği apaçıktı.
Perugius da bunu anlamış gibiydi. Sohbete ilgisini kaybetmişçesine yüzünü yumruğuna yaslayıp derin bir iç çekti. “Pekâlâ. Sanırım buraya yalnızca veda etmeye gelmedin. Benden istediğin bir şey var mı?”
Zanoba başını salladı. “Shirone Krallığı’na açılan bir Işınlanma çemberini kullanmayı, Büyülü Zırh’ı kalenize getirmeyi ve Üstat Rudeus’un eşi olup iblis ırkından gelen Roxy Migurdia’nın koridorlarınızdan güvenle geçmesini rica ediyoruz.”
“Çemberi sizin için hemen hazırlatırım. Büyülü Zırh’ı da koridorlarımdan geçirebilirsiniz. Fakat bir iblisin kaleme ayak basmasına izin veremem.”
Perugius yalnızca bu düşünce karşısında bile gözle görülür biçimde yüzünü buruşturdu. Doğrusu şaşırmamıştım. Hizmetkâr ruhu Arumanfi, Roxy’yi daha önce de kapılarından çevirmişti; bütün iblis ırklarına duyduğu nefretin köklü olduğu açıktı.
“Onu gerçekten içeri almayacak mısınız, Perugius Efendi?” dedi Zanoba ağır ağır. “Zanoba Shirone’un şahsi ricasına rağmen mi?”
“Öyleyse söyle,” diye karşılık verdi Perugius. “Zanoba Shirone benim neyim olur ki onun her hevesine boyun eğeyim?”
“Zevkleri sizinkinden pek farklı olmayan bir sanat tutkunu ve umarım iyi bir dostunuz.”
“Kendine Zırhlı Ejderha Kralı’nın dostu mu diyorsun? Sen, çöldeki küçük bir ülkenin sıradan prensçiği?”
“Size mümkün olan en büyük saygıyla söylüyorum Perugius Efendi… Dostluk meselelerinde ne makamın ne de ırkın pek önemi vardır.”
Perugius Zanoba’ya sertçe baktı. Zanoba gözünü bile kırpmadan bakışlarına karşılık verdi. Odanın öbür ucunda Sylvaril de dikkatle Zanoba’yı izliyordu. Başka bir deyişle odada gözleri huzursuzlukla oradan oraya kaçan tek kişi bendim. Buradaki hava ağırdı. Zanoba’nın yerinde olsam çoktan çöküp özür dilemeye başlamış olurdum.
Sonra Perugius çenesini birden yukarı kaldırıp kahkahayı bastı. “Pekâlâ. İblisin koridorlarımdan geçmesine izin vereceğim.”
“Bu iyiliğiniz için en içten teşekkürlerimi sunarım.”
“Ancak bazı şartlarım olacak.”
Perugius uymamız gereken üç kural sıraladı. Roxy kale duvarlarının içine girdikten sonra tek kelime edemeyecek, hiçbir şeye dokunamayacak ve Perugius’un kendisini göremeyecekti. Yalnızca geçip gideceğimiz için bunların hiçbiri büyük sorun değildi. Zanoba’yla hemen kabul ettik.
“Pekâlâ… Sylvaril, Işınlanma çemberini hazırlat.”
“Emredersiniz efendim!”
Hizmetkâr ruhu aceleyle koridora çıkarken Perugius masanın karşısından Zanoba’yı son bir kez, hafifçe hoşnutsuzlukla kaşlarını çatarak süzdü.
“Zanoba Shirone…”
“Efendim?”
“Sohbetlerimizi özleyeceğim.”
Perugius ile Zanoba aynı anda yerlerinden kalktı. Perugius uzaklaşırken Zanoba tek kelime etmeden ona doğru eğildi.
Perugius her zamanki kadar kararlı adımlarla yürüyordu ama omuzlarını tutuşunda belli belirsiz bir hüzün gördüğümü sandım.
Büyülü Zırh Mk-I’i parçalarına ayırdıktan sonra önce Shirone Krallığı’na gidip zırhı hedefimizde güvenli bir yere sakladık. Ginger’ın oduncular loncasına üye bir dostu, parçaları taş blokları gibi göstermemize yardım etti ve başkente yakın bir depoya taşınmalarını ayarladı. Yanlarında gidecek vaktim yoktu ama Ginger bizden önce yola çıktı. Ondan birkaç gün boyunca Shirone’daki durum hakkında bilgi toplamasını istemiştim. Kuzeyden geleceği söylenen işgalin bütünüyle uydurma çıkmasını umuyordum. Ne de olsa Zanoba’yı Sharia’da kalmaya ikna etmek için son şansımız buydu.
Fakat Ginger’ın öğrenebildiği kadarıyla Bista Krallığı sınır boyunca gerçekten kuvvet topluyordu. Shirone’un tamamı savaş için hazır ve tetikteydi; sokaklar dövüşmek için can atan paralı askerler ve pejmürde haydutlarla doluydu.
Başka birkaç ayrıntı daha öğrenmişti: “Anlaşılan Kral Pax’a, Kral Ejderha Diyarı’nın en yetenekli on şövalyesi emanet edilmiş. Darbeden sonra düşmanlarını doğrayanlar onlarmış.”
Yalnızca on şövalye kulağa büyük bir destek gibi gelmeyebilirdi ama bu şövalyeler gerçekten dehşet verici olmalıydı. Darbeyi başlatanlar yalnızca Pax ve bu on kişi değildi ama başarıya ulaşmasını sağlayan onların çabasıydı. İnsan-Tanrı’nın planında bir şekilde rol oynuyor olabileceklerini göz ardı edemezdim.
“O on şövalyenin adlarını öğrenebildin mi Ginger?”
“Ne yazık ki hayır. Ama iskelet gibi, çökmüş yüzlü bir adamın Kral Pax nereye giderse peşinden ayrılmadığına dair söylentiler duydum. Bazıları onun Yedi Büyük Güç’ten biri olan Ölüm Tanrısı olduğunu söylüyor.”
“Ah. Anlıyorum.”
Söylentinin doğru olabileceğinden şüphe etsem de bu düşünce karşısında yüzümü buruşturdum. Kral Ejderha Diyarı’nın dünyanın en güçlü yedi insanından birini Pax’ın şahsi kullanımına vermesi akla yatkın değildi. Yine de ne olur ne olmaz Orsted’e bundan söz etmeliydim.
Ama “iskelet gibi” bir yüz de ne demekti?
Ginger’ın bulduklarını Zanoba’ya anlattığımda yalnızca, “Hımm. Demek işgal için çoktan hazır durumdalar. Sanırım acele etmeliyiz,” dedi.
Sesi her zamanki kadar sakindi ama gözlerinde bir kaygı parıltısı gördüm. Onu vazgeçirmek için kullanabileceğim bütün yollar tükenmişti; birkaç gün içinde yola çıkmaya karar verdik. Bu kez dört kişilik bir gruptuk: Ben, Zanoba, Ginger ve Roxy. Tehlike geçene dek Julie ailemle kalacaktı.
