ON GÜN GEÇTİ.
Bu süreyi, gün doğumundan gün batımına kadar antrenman yaparken şirket ofisimizde yaşayarak geçirdim. Orsted etraftayken sabahları dayanıklılığımı artırmaya çalışıyor, öğleden sonraları idman dövüşleri yapıyor ve akşamları bina içinde ders alıyordum. Yatmadan önce odamı temizlediğimden ve belgeleri düzenlediğimden emin oluyordum. Döngü bu şekilde tekrar tekrar devam edecekti.
Orsted’in etrafta olmadığı günlerde bütün günümü antrenman yaparak geçiriyordum. Büyülü Zırh’ımı kuşanır ve devam edemeyecek kadar bitkin düşene kadar Orsted’in bana öğrettiği farklı duruşlar üzerinde çalışırdım. Sonra da farklı koordineli saldırı kalıpları üzerine kafa yorardım. Sylphie ara sıra bana öğle yemeği kutusu getirirdi ve o etraftayken, koordineli saldırılarımın gerçekte nasıl sonuç verdiğini görmek için onunla takım olurdum. Ama bugün burada değildi.
Orsted’in bana öğrettiği duruşlar, dört yüz yıl önce Ejderha Tanrısı Urupen’in geliştirip geride bıraktığı duruşlardı. Halk arasında daha çok Üç Tanrı Katili’nden biri olarak biliniyordu, bu da onu Perugius’un yoldaşlarından biri yapıyordu.
En azından Orsted’e göre, tarihteki tüm Ejderha Tanrıları arasında en küçük mana havuzuna sahip olan Urupen’di. O zamanlar Ejderha Tanrısı unvanı için adayların en zayıfıydı ve kimse onun bu unvanı kazanmayı başarabileceğini düşünmüyordu. Ancak tamamen yeni ve kendine özgü bir Ejderha Tanrısı Stili geliştiren kişi Urupen’di. Böylece yalnızca unvanı kendisi almakla kalmadı, aynı zamanda Laplace’ın yenilgisinde de önemli bir rol oynadı. Urupen günümüzde hâlâ tarihin en seçkin dehası olarak saygı görüyordu.
Urupen’in Ejderha Tanrısı Stili, bir rakibi köşeye sıkıştırmak için mümkün olduğunca az mana ve güç kullanmayı içeriyordu. Orsted onun geride bıraktığı gizemler kitabını bulmayı başarmış ve bunu Urupen’in dövüş stilini ve en temel tekniği olan Kutsal Ejderha Aurası’nı kendi kendine öğrenmek için başarıyla kullanmıştı.
Mana kullanmama kısmı benim için pek kullanışlı değildi ama bir rakibi minimum çabayla etkisiz hale getirme fikri destekleyebileceğim bir şeydi. Ayrıca, yakın dövüşte dövüş sanatlarını büyüyle harmanlama stili bana ve Büyülü Zırh’ıma çok iyi uyuyordu.
Bugünün planı yine zihnimde koordineli saldırıları simüle etmeyi içeriyordu. İlk sırada kullandığım Taş Gülesi vardı. Doğrudan bir vuruşla Orsted’i bile yaralayabilecek güçteydi. Etkisi sarsıcıydı—Işık Kılıcı ile aynı seviyedeydi. Bu da onu koordineli saldırılarımın doğal kilit noktası yapıyordu.
Sırada Bataklık vardı. O kadar çok kullanmıştım ki repertuarımda en hızlı yapabildiğim tek büyü oydu. Rakip son hızla ileri atılırken bunu ayaklarının altına koymak en iyisiydi, bu da hücuma geçmek için iyi bir başlangıç noktası işlevi görüyordu.
Elektrik’i yapmak Bataklık’a kıyasla biraz daha fazla zaman alıyordu ama bir kişinin savaş aurasını delip geçebildiği ve onu felç edebildiği için son derece etkiliydi. Elektrik’in, Bataklık’tan etkilenmeyen rakiplere karşı işe yaradığı pek çok an olmuştu. İkisini birleştirmek en iyisiydi: Önce Elektrik’i kullanmak, ardından Bataklık ile devam etmek. Düşmanı olduğu yere sabitledikten sonra dengesini bozmak için Yoğun Sis veya Ayaz Patlaması kullanabilirdim.
Taş Gülesi saf saldırı için genellikle fazlasıyla yeterliydi. Büyülerimin geri kalanı rakibimi olduğu yerde durdurmak veya hareketlerini sınırlandırmaya çalışmak içindi. Ne pahasına olursa olsun, savunmalarını düşürmelerini sağlamalıydım ki saldırılarımdan kaçamasınlar ya da onları savuşturamasınlar. Ardından Taş Gülesi ile işlerini bitirirdim. Eğer işleri bu sırayla halledebilirsem, herhangi bir rakibe karşı zaferim neredeyse garantiydi… ya da Orsted bana öyle güvence vermişti.
En önemlisi bu saldırı dizilimini refleks hâline getirmekti. Eğer bunu yapabilirsem, rakibimin daha önce hiç görmediğim hamleler yapmasının bir önemi kalmazdı. Yine de gecikmeden karşılık verebilirdim.
Özetlemek gerekirse ana hat şuydu:
Bataklık → Rakip bir hamle yapar → Karşılık vermek için büyü kullanırım → Başka bir hamle yapar → Büyümle buna tekrar karşılık verir, onu sabitler ve Taş Gülesi ile vururum.
Evet. Hakkında konuşmak yeterince kolaydı. Asıl sorun, bazı kılıç ustalarının hem manayı hem de büyüyü doğrudan kesebilmesiydi ve her seferinde onları hazırlıksız yakalayacağımın garantisi yoktu. Denediğim herhangi bir takviye büyünün etkisiz kalması son derece muhtemeldi. Bu da işi zorlaştırıyordu.
Bu arada Orsted bana birden fazla farklı element okulu için Kral Seviyesi üzerindeki bazı büyüleri öğretmişti. Yine de bu bilgiyle pek bir şey başaramamıştım. Kral Seviyesi üzerindeki çoğu saldırı büyüsü görünüşe göre Kutsal Seviye veya altındaki büyülerin bir kombinasyonunu düzenlemekten oluşuyordu.
Örnek olarak İmparator Seviye su büyüsü Mutlak Sıfır’ı alalım. Tek yapmanız gereken, kendisi Su Çağlayanı ve Buzul Alanı’nın bir birleşimi olan Don büyüsünün hızını ve etkisini artırmaktı. Mutlak Sıfır, rakibi Su Sıçratma ile ıslatmayı atlamanızı sağlıyor, bunun yerine geniş bir alanı bir anda dondurmanıza imkan tanıyordu.
Mutlak Sıfır’ı zaten kullanabiliyordum. Büyütülecek bir şey değildi; zaten İmparator Seviyesi’ne kadar olan büyüleri edinmiştim. fırlattığım Taş Gülesi’ni gördüğünde Badigadi’nin kendime İmparator Seviye Toprak Büyücüsü diyebileceğimi söylemesinin nedeni de buydu. Normalde Taş Gülesi’nin etkisini artırmanın bir yolu yoktu ama teoride Mutlak Sıfır’daki gibi büyüleri birleştirme süreci kullanılarak güçlendirilebilirdi.
Dört saldırı okulunun her birinde Kutsal Seviye’ye kadar olan büyüleri zaten öğrenmiş olduğumdan, ustalaşılması gereken her şeyde zaten ustalaştığım söylenebilirdi. Tanrı Seviye büyülere gelince, büyük ihtimalle onları zaten kullanamazdım. Görünüşe göre büyüyü kontrol etmeye yardımcı olması için olağanüstü uzun bir büyü sözü ve büyü çemberi kullanmanın yanı sıra devasa miktarda manaya ve söz konusu mana üzerinde son derece hassas bir kontrole ihtiyacınız vardı. Orsted’in anlattığına göre bu büyülerin gücü araziyi değiştirebilecek düzeydeydi. Bu dünyadaki bazı garip coğrafi şekiller aslında böyle büyülerin sonuçlarıydı.
Dürüst olmak gerekirse büyü çemberleri çizme konusunda hâlâ oldukça berbattım ve bu kadar büyük ölçekli büyü kullanmanın bir anlamını görmüyordum. Sağlam temeller, pratik deneyim ve birleşik büyü—ihtiyacım olan üç şey bunlardı. Her şeyde olduğu gibi en temelden başlamak en iyisiydi.
“Rudeus.”
Ben büyü antrenmanıma dalmışken Orsted geri döndü. Hemen arkamı dönüp önünde eğildim. “Hoş geldiniz efendim!”
“Evet.”
Şirket yöneticisi ofiste göründüğünde selam vermek için düzgünce eğilmek bir çalışanın göreviydi. Tek bir çalışana sahip olmak ona muhtemelen kendini biraz yalnız hissettiriyordu ama Cliff araştırmasını bitirene kadar sabretmemiz gerekiyordu. Eninde sonunda daha fazla çalışan işe aldığımızda hepsinin şirket yöneticisine hep birlikte baş eğmesini sağlamak istiyordum. Bunun sonucunda şirketimize tekinsiz deseler ne olurdu ki?
“İşimiz var,” dedi Orsted.
İlk başlarda önünde eğilip aşırı kibar davrandığımda bana “normal davranmamı” emretmişti ama bu noktada artık maskaralıklarıma alışmıştı.
“Üç gün sonra yola çıkacaksın. Detayları şimdi anlatacağım,” dedi Orsted.
“Sizin için bir görevi yerine getirmek benim için bir onurdur, efendim!”
Görevlerimi doğrudan Orsted’in kendisinden alıyordum. Görünüşe göre bir sonraki görevimi çoktan belirlemişti.
“Her zamanki gibi pek de zorlu bir iş değil ama gitmeden önce ailenle vedalaşmalısın.”
“Anlaşıldı efendim!”
Böylece kısa bir süreliğine eve döndüm.
“Eve hoş geldin, miyav! Patron! Ah, hayır… Patron değil… Efendi!”
Eve adımımı attığım anda kedi kız hizmetçimizin ana girişin yanında, bacaklarını düzgünce altına toplamış oturduğunu gördüm. Bu küçük afacan yine ne halt yemişti acaba? Bir şeyi mi yüzüne gözüne bulaştırmıştı?
“Evet, hoş bulduk Linia. Ama sen burada ne halt ediyorsun?”
“Miyavhaha… Şey, küçücük minicik bir hata yaptım da miyav-hatalarımın üzerinde düşünmek için buraya geçtim.” Kulakları sarkmıştı, sesi kadar efkârlı görünüyordu.
“Demek öyle.” Yaptığı eşekliği düşünmekle meşgulse kendi haline bırakmak en iyisiydi. Yanından geçip eve doğru yürüdüm.
“Ben geldim!” diye seslendim.
Lucie oturma odasına açılan kapının gölgesinden dışarı dikizledi. Ah, yine kaçmaya kalkışacak, değil mi?
Beni fazlasıyla şaşırtarak gölgeden fırladığı gibi bana doğru koştu, minik ayak sesleri yankılanırken bacağıma sarıldı.
“Baba! Hoş geldin!”
Ne oluyordu böyle? Bugün döndüğüme neden bu kadar sevinmiş görünüyordu?
“Evet, geldim Lucie!” Onu kucağıma almak için eğildim ama arkama fırlayıp cübbeme sıkıca tutundu. Nedense bugün acayip sevecen davranıyordu. Babanın keyfine diyecek yoktu doğrusu!
“Anne! Baba geldi!” diye bağırdı.
“Evet, duydum seni!” diye karşılık verdi Sylphie, banyodan sesi yankılanarak. “Bir saniye bekle!”
“Anneee!”
Sylphie çamaşır yıkıyor ya da banyoyu temizliyor olmalıydı. Her halükarda Lucie annesine tekrar tekrar seslendi. En sonunda beklemekten sıkılıp cübbemi bırakarak banyoya doğru koşturdu.
Bütün bunlar neyin nesiydi böyle? Neyse, sebebi ne olursa olsun kafayı yormaya gerek yoktu. Çocuk çocukluğunu yapardı. İlgi görmek için sürekli arkasında koşan ben oluyordum, belki de bir kereliğine düşüncelilik edip gönlümü almaya karar vermişti.
Evin içinde amaçsızca dolandım. Lara ve Leo oturma odasındaydı, Lara mışıl mışıl uyuyordu. Bugün sağlığı yerinde görünüyordu. Oradan mutfağa geçtim ve Lilia’yı bir sonraki yemek için hazırlık yaparken buldum. Yüzünde oldukça ağır bir yorgunluk ifadesi vardı. Onu bu kadar yoracak ne olabilirdi ki?
“Lilia Hanım, ben döndüm,” dedim.
“Hoş geldiniz, efendim.”
“Yorgun musunuz?”
“Hayır.”
İnkâr etmesine rağmen yüzü normale göre biraz daha solgundu. “Bence biraz dinlenmelisiniz.”
Lilia başını salladı. “Endişelenecek bir şey yok.”
“Emin misiniz?”
“Evet.”
Israr ediyorsa üstelemeyecektim ama yine de kendisine fazla yükleniyor olabileceğim düşüncesi beni endişelendiriyordu. “Fiziksel olarak kötü hissediyorsanız lütfen ara vermekten çekinmeyin,” dedim ona.
“Düşünceli davranışınız için teşekkür ederim ama gerçekten iyiyim.”
Sözüne güvenecektim ama bu fiziksel bir yorgunluk değilse belki de zihinsel bir şeydi. Başka bir deyişle, kaygı. “Bir şey mi oldu?” diye sordum rota değiştirerek.
Kısa bir duraksamanın ardından cevap verdi: “Kısa bir süre önce Eris Hanım okula gitmek üzere evden çıktı.”
“Eris mi? Neden?”
“Bugün Norn Hanım’a kılıç ustalığı öğreteceğini söyledi.”
Kılıç ustalığı, ha? Ah, hamile karım gerçekten de hiç yerinde duramayan biriydi, değil mi? Belki de Eris bir eğitmen olmaya hevesleniyordu. Buna karşı çıkmazdım elbette ama hamileyken kendisini biraz dizginlemesini isterdim. Beni endişelendiriyordu.
“Özür dilerim,” dedi Lilia. “Hepimiz gitmesini engellemeye çalıştık ama ne olduğunu anlayamadan çıkıp gitti…”
“Ah, sorun değil. Çabaladığınız için teşekkürler.”
Eris zaten kendisine söyleneni yapacak biri değildi. Lilia’nın bitkin düşmesine şaşmamalıydı. Belki de kendim onunla sert bir konuşma yapmalıydım… Gerçi benim söyleyeceğim bir şeyi dinleyip dinlemeyeceği de şüpheliydi. Hımm. Sylphie’nin de ona laf anlatabilmesi aynı derecede imkânsızdı ama Aisha ikna edici argümanlar sunmada herkesten daha iyiydi, bu yüzden belki Eris’i o ikna edebilirdi.
“Aklıma gelmişken, Aisha nerede?” diye sordum.
Lilia zoraki gülümsedi. “Arka bahçede.”
Lilia’nın dediği gibi, Aisha gerçekten de arka bahçedeydi. Bir köşede oturuyordu, arkadan bakıldığında omuzlarının bariz bir şekilde titrediği görülüyordu. Ne kadar güçlü olursa olsun, şu anda garip bir şekilde savunmasız görünüyordu. Ağlıyor muydu?
“Aisha?”
“A-Ağabey… hoş geldin.” Aisha omzunun üzerinden bana bir göz attı, ses tonu son derece normaldi. Yüzünü dikkatle inceledim ama ağladığına dair en ufak bir iz bulamadım. “Haah…” Ama hemen ardından iç çekti.
Elinde bir kürek olduğunu ve bahçenin bir köşesinde çukur kazdığını fark ettim. Bahsi geçen çukura baktığımda bir sürü porselen kırığı gördüm. Üzerlerindeki desenleri tanıdım. Orada bir fincan kulpu da vardı, onu da bir yerden hatırlıyordum. Bunu, Aisha’nın çok önceleri kendi harçlığıyla aldığı süslü bir çay fincanında görmüştüm. Bildiğim kadarıyla bu fincanı inanılmaz çok seviyordu. Ne zaman çay içse her zaman onu kullanırdı.
Aisha geçmişte bu fincanı kullanmama yalnızca bir kez izin vermişti. Yüzünde mutlu bir tebessümle, “Bu fincanı kullanmasına izin vereceğim tek kişi sensin,” diye ilan etmişti. Ayrıca şöyle bir şey de söylemişti: “Gördün mü? Güzel bir fincandan içmek çayı çok daha lezzetli kılmıyor mu?”
Dürüst olmak gerekirse ben hiçbir fark görmemiştim. Aklımda kalan tek şey ne kadar mutlu göründüğü ve çayın oldukça lezzetli olduğuydu.
Ve şimdi, o çok sevdiği fincanı paramparça olmuştu.
“Şey, Ağabey…” Sesi, daha önce hiç duymadığım şekilde alçak ve tehditkârdı.
“… N-ne oldu?”
Küplere binmişti, sessiz bir öfkeyle köpürüyordu. Kahretsin. Yanlış bir şey mi yapmıştım? Durum gerektiriyorsa özür dilemekten çekinmezdim ama neyi yanlış yaptığımı bile bilmeden özür dilemek, öfkesinin yangınına körükle gitmek gibi olurdu.
Peki ne yapacaktım? Buna ne sebep olmuş olabilirdi?
Ben bunun üzerine kafa yorarken Aisha bakışlarını bana çevirdi ve, “Şu kediden kurtulabilir miyiz?” dedi.
“Efendim?”
Şu kedi mi? Hangi kedi? Ah, dur bir dakika. Muhtemelen ön girişte bacaklarını düzgünce altına toplamış oturan kedigilden bahsediyordu.
Aisha başını salladı. “Ah, sanırım ondan kurtulmak yanlış olur. Onu şu köle tüccarlarına satabiliriz… ya da daha doğrusu Eris Hanım’ın ailesine. Konuşma şekillerine bakılırsa, ailesi onun için yüksek bir fiyat öder, değil mi? Belki bize bin beş yüz Asura altın sikkesi vermezler ama en azından yarısını verirler, değil mi?”
“D-dur bir dakika. Sakin ol. Şöyle bir oturalım, tamam mı?” Toprak büyümle bir sandalye oluşturdum ve oturması için işaret ettim.
Aisha çukurdan kırık bir parça çıkardı, sandalyeye çökerken parçayı ayaklarımın dibine fırlattı. “Gördün mü bunu? Aşırı pahalı bir şey değildi belki ama artık ele geçirebileceğin bir şey de değil. Onu yapan kişi öldü, satan dükkân da battı.”
“Bilirsin, böyle şeyler eninde sonunda kırılır zaten,” dedim kendime de bir sandalye oluşturup karşısına otururken. İlk önce biraz sakinleşmesini sağlamaya çalışmak istiyordum.
“Biliyorum. Tek bir kırık fincan için bu kadar sinirlenecek değilim ya.”
“Pekâlâ.”
Anlaşılan fincanı kıran Linia olmuştu ve bu da Aisha’yı çileden çıkarmıştı. Öfkeli olmadığını iddia ediyordu ama bariz bir şekilde köpürüyordu.
“Sadece… O kedinin bizim evde hizmetçi olmaya uygun olduğunu sanmıyorum. Bulaşıkları yıkamaya çalışsa kırıyor. Evi temizlemeye kalksa aynaları tuzla buz ediyor. Çamaşır yıkamaya çalışsa çarşafları tüye boğuyor.”
“Herkes ilk başladığında hata yapar,” diye hatırlattım ona. “Linia biraz yontulmamış gibi görünebilir ama aslında bayağı soylu bir aileden geliyor ve biraz şımartılmış.”
“Şey, ama ben…!” Aisha sesini yükseltip bir şeyler söylemeye yeltendi ama sonra lafını yuttu. Belki de ilk başladığında kendisinin asla böyle hatalar yapmadığını iddia edecekti. “Oturma odasını temizlerken zavallı küçük Lara’nın üzerine az kalsın su sıçratıyordu, biliyor musun?”
“Ne yaptı dedin? N-nasıl oldu o iş?”
“Yüksek bir yeri temizliyordu; bir elinde su kovası, diğer elinde bez vardı. Sonra nasıl olduysa dengesini kaybedip düşmeye başladı.” Aisha duraksadı ve, “Gerçi neyse ki sonu pek büyük bir olaya varmadı,” dedi.
O lanet kedi temizlik yapmayı bile bilmiyor muydu? Geriye dönüp düşündüğümde, daha önce bir kez onun yurt odasına gitmiştim. Hatırladığım kadarıyla tam bir çöplük gibiydi.
“Yaptığı şeyin iyi bir tarafı olduğundan değil tabii,” diye düzeltti Aisha. “Ama önemsiz bir şey yüzünden burada çalıştırılmasına itiraz edecek değilim. Norn Hanım ondan da beter, üstelik öğrenmesi de yavaş.”
“Pardon da. Durduk yere Norn’a laf atmana gerek yok.”
“Laf atmak mı?” Aisha kaşlarını çattı. “Aman, onu kötülemeye falan çalıştığımdan değil. Demek istediğim, o kedi bir şeyleri öğrenmekte o kadar da kötü değil. Bir kez hata yaptı mı, genelde onu tekrarlamıyor. Ama yine de…” Derin bir iç çekti. “O tüy yumağı özür dilemiyor.”
“Öyle mi?” Özür dilemiyor muydu? Pekâlâ, bu kesinlikle iyi değildi.
“Ne zaman bir hata yapsa, en ufak bir utanç belirtisi göstermeden sadece, ‘Miyavhahaha! Benim hatam, benim hatam. Bir dahakine daha dikkatli olurum, miyav!’ diyor.”
Ne de olsa bu büyük ihtimalle Linia’nın kendince özür dileme şekliydi. Ancak özür dilenen kişi bundan tatmin olmadıkça, özrün pek bir değeri yoktu. Karşındakini sadece daha çok sinir ediyorsan, özrün hiçbir anlamı kalmazdı.
“Bu hiç iyi değil,” dedim.
“Sen de öyle düşünüyorsun, değil mi?”
Şahsen ben muhtemelen Linia’yı affederdim ama Aisha onun amiriydi. Bu konuda kafasının son derece net olması gerekiyordu.
“O yüzden, hadi ama Ağabey. Onu kovalım, lütfen? Sana yalvarıyorum. Artık onunla çalışmaya dayanamıyorum.”
Aisha’nın birisi hakkında bu kadar aşağılayıcı konuşması nadir bir durumdu. Sabrı gerçekten de tükenme noktasına gelmiş olmalıydı. Yine de o kadar felaket bir şey yaşanmamıştı. Kırılan fincan, bir dizi küçük ve önemsiz kabahatin ardından bardağı taşıran son damla olmuştu sadece. Tek başlarına gülünüp geçilecek, affedilecek basit şeylerdi ama Aisha’nın sabrını taşırmaya yetecek kadar birikmişlerdi.
Evet, ama yine de…
“Ne demek istediğini anlıyorum. Linia’nın kendini kaptırma gibi bir huyu var ve eksikleri de yok değil. Yine de bu onun için zor bir durum olmalı. Muhtemelen sırf yeni çevresine çaresizce alışmaya çalıştığı için böyle neşeli davranıyor. Belki de bu yüzden yaptığı hatalardan hiç utanmıyormuş gibi görünüyordur. Ama aynı hataları bir daha yapmadığını sen de söyledin, değil mi?”
Linia’nın elinden geleni yapıyor olması gerektiğini düşündüm. İnsanların aynı hataları yapma huyu vardı ama bunun gerçekleşme ihtimalini azaltmak mümkündü. Kendi hareketleri üzerine düşünmenin amacı da buydu zaten. Eğer Linia aynı falsoyu tekrarlamadıysa, kendini geliştirmeye çalıştığı ortadaydı. Onu ön kapının orada gördüğümde, yaptığı şey üzerinde samimiyetle düşünüyor gibiydi. Üstelik bu yüzden kendini kötü hissettiği izlenimine de kapılmıştım.
“Saçmalık. O tüy yumağı muhtemelen en ufak bir pişmanlık bile duymuyordur. Yani, bir kere tavırları baştan aşağı garip. Roxy Hanım, Eris Hanım ve Leo’ya karşı aşırı hürmetkâr davranıyor ama konu Sylphie Hanım’a gelince bir nevi ukalalaşıyor.” Aisha dudaklarını bükerek Linia’nın haksız olduğu konusunda ısrar etti. Hakikaten inatçı olabiliyordu.
“Sylphie’ye karşı tavırlı olduğunu mu düşünüyorsun?”
“Yani, Eris Hanım’a kıyasla ona karşı çok daha teklifsiz. Üstelik bazen ona ‘Fitz’ diye sesleniyor.”
Bir süre önceydi ve o kadar da uzun sürmemişti ama Büyü Üniversitesi’ndeyken ikisinin arası pek iyi değildi. Bir bakıma, birbirlerine karşı çok daha az resmi olmaları doğaldı. Omuz silktim. “O durum muhtemelen sadece birbirlerini uzun zamandır tanıyor olmalarındandır.”
“Umarım gerçekten sadece bundan ibarettir ama Linia geldiğinden beri bütün evin havası bir garip.”
Garip, ha? Düşününce, Roxy veya Eris burada kalmaya geldiğinde hiç böyle sorunlar yaşamamıştık. “Neyse, bir daha hata yaparsa adamakıllı özür dilemesini sağlarım,” dedim. “Kırdığı döktüğü şeylere gelince, onları borcuna ekleyebiliriz. Ayrıca tavırlarını düzeltmesi ve adamakıllı bir hizmetçi gibi davranması konusunda kulağını çekerim. Bütün bunlardan sonra, ona biraz daha zaman tanıyıp gidişatı görmeye ne dersin? Benim için?”
“Iıhh…” Aisha, dudakları hâlâ büzülü halde hırladı. Gözlerini sıkıca kapatıp başını başka yöne çevirdi. Onun bu halini görünce, aslında sadece içini dökmek istediğini ve öfkesinin neredeyse tamamen geçtiğini hissettim.
“Hadi ama Aisha. Beceriksizin teki olduğunu biliyorum ama o benim arkadaşım.”
Çok, çok uzun bir duraksamanın ardından Aisha nihayet, “Pekâla, senin hatırın için onu bu seferlik affedebilirim sanırım,” dedi. Yerinden fırlayıp yüzünü bana döndü. “Ama Ağabey, benim bu konudaki hislerimi bir kenara bıraksak bile, işler böyle gitmeye devam ederse sonu hiç iyi bitmeyecek.” Sonra eve geri döndü.
Ardından Linia’yı karşıma alıp iyice bir nasihat çektim. Bana baştan savma bir, “Anlaşıldı efendim, miyav,” dedi ama tavrı hoşuma gitmeyecek kadar rahattı. Umarım laflarımı ciddiye almıştır.
Daha sonra, Eris Roxy ile eve döndüğünde, onu bir süre ağır egzersizler yapmaması konusunda uyardım. Kollarını kavuşturup kaşlarını çatarak, “Biliyorum herhalde!” diye soludu.
Anladım dediği ama aslında zerre kadar anlamadığı durumlardan biri olduğu her halinden belliydi. En azından dışarı fırlayıp her yerde kılıç sallamıyordu. Karnı ve bacakları biraz daha büyüyünce muhtemelen ağırdan almaya başlardı. Yine de bu durum endişelenmemi engellemiyordu. Umarım bebek orada sıkı tutunuyordur. Annen Eris, baban da benim, bu yüzden başarabileceğine eminim. Dayan bakalım küçük bebek!
Aisha’nın surat asması yüzünden o akşamki akşam yemeği alışılmadık derecede kasvetli geçti. Yemeğimizi bitirdiğimizde Sylphie kulağıma, “Linia henüz burada yaşamaya alışamadı,” diye fısıldadı. Kendisini sorumlu hissediyormuşçasına suçlu bir ifade taşıyordu. Böyle hissetmesi için hiçbir sebep yoktu ama belki de evi onun sorumluluğuna bıraktığım için bunu bir görev olarak görüyordu.
Aisha’nın beni uyardığı gibi, belki de işler gerçekten tatsız bir yöne doğru gidiyordu. Bir sonraki görevim için yola çıkmadan önce olaya el atıp halletmem en iyisi mi olurdu? Yoksa biraz daha bekleyip gidişatı gözlemlemek mi daha akıllıcaydı? Hmmm…
***
Hem Sylphie’nin hem de Roxy’nin muayyen günlerinde olmaları sebebiyle o gece yalnız uyumaya karar verdim. Dürüst olmak gerekirse, eğitim sırasında tam on gün boyunca perhiz yaptıktan sonra yine bir şey elde edememek biraz zordu. Elden bir şey gelmezdi yine de; böyle günler olurdu.
“Rudeus.”
Libidomun ihtiyaçlarını hissetmişçesine, ya da belki de kendi arzularının dürtüsüyle, Eris tam yatak odamın dışında belirdi. Her zamanki gibi kollarını kavuşturmuş, bacaklarını iki yana açıp kurulmuştu. Son zamanlarda daha sıcak tutan pijamalar giyiyordu ama bugün özel bir durum olduğu açıktı, çünkü üzerinde normalde sadece sevişirken gördüğüm bir kombinezon vardı. İnce kumaş, belirginleşen karnını zor örtüyordu.
Cık cık cık, Eris. Onu giyersen karnını üşüteceksin.
“Yapıyoruz,” diye ilan etti.
“Hayır, yapmıyoruz.”
Bebeğimiz çok kıymetliydi. Kızlardan biri hamileyken seks yapmamak buranın kuralıydı.
“Ama istiyorsun, değil mi? Sylphie ile Roxy’nin yapamadığını duydum zaten.”
“Sorun değil,” diye güvence verdim ona. “Bugünlük idare ederim.”
“Sen benim kocamsın. İdare etmene gerek yok.” Eris hemen elimi kavrayıp beni ayağa kaldırdı. O kadar güçlüydü ki yatak odasına doğru sürüklenmekten başka çarem kalmamıştı.
Kahretsin. İşlerin gidişatı hiç hoşuma gitmiyor. Bir kez yaparsak frene basıp orada duramayız. Asıl sorun da buydu zaten. Hamileliği boyunca zaten ne kadar egzersiz yaptığını geçtim—bu fiziksel aktivitenin üstüne bir de yenisini ekleyemezdik.
“Dur, Eris. Durmalıyız. Hamileyken bunu yapmak iyi değil. Düşük falan yaparsan ikimiz de pişman oluruz. Bunu kaldırabilmem imkânsız. Gerçekten söylüyorum.”
“Biliyorum onu. O yüzden başından beri kendime dikkat ediyorum zaten.”
Kendine dikkat etmek mi? Okula gitmek ve köpeği gezdirmek—buna “kendine dikkat etmek” mi diyordu? Yani, elbette bütün gün pineklemek yerine biraz egzersiz yapmak iyi olabilirdi ama, ıı, yine de. Belki de sadece neyin uygun olduğuna dair fikirlerimizin farklı olmasından kaynaklanıyordu. Belki de ben sadece evhamlı biriydim.
Yok, yok. Bu tamamen farklı bir konu.
“İşte bu yüzden, al bakalım!” Eris beni yatağın kenarına kadar sürükledi ve yorganı geriye çekti.
“M-miyav…” Linia yatağımda, yorganın altında yatıyordu. Eris’in geceliğine benzer bir şey giymişti; vücudunu içeri doğru bükmüş olsa bile gayet çekici görünüyordu.
“Benimle olamıyorsan, Linia’yla ne istersen yap!” dedi Eris.
“Miyav…” Linia, sanki buna karşı koymaktan vazgeçmiş gibi, kabullenmiş bir kararlılıkla başını kaldırıp bana baktı. Geceliğinin kumaşı o kadar şeffaftı ki göğüs uçlarını neredeyse görebiliyordum. İncecik bir beli vardı ama vücudunun geri kalanı kaslıydı, bu da bacaklarını hoş bir şekilde dolgun kılıyordu. Kedi gözleri karanlıkta ışıldıyordu.
Bu manzara karşısında tahrik olmaktan ziyade, o kadar donakalmış durumdaydım ki ağzım açık Eris’e bakakaldım. “Burada neler oluyor?”
“Söyledim ya!” “Linia!”
Benim Eris’im, Linia’yla birlikte olmamı mı söylüyordu? Umursamaz tavırlarına rağmen aslında oldukça kıskanç biriydi; benimle Sylphie’nin birbirimize ilgi gösterdiğini gördüğünde surat asardı… Ama şimdi aynı kız bana başkasıyla yatmamı mı söylüyordu?
“Şey, Eris, bu biraz…” “bilirsin işte, aldatmaya girmiyor mu?”
“O bir köle olduğu için aldatmak sayılmaz.” “Dede ve babam her zaman öyle derdi.” “Ayrıca ben tam burada olduğuma göre gizli saklı bir şey de yok, yani ortada bir sorun yok!”
Sauros, Philip, çabuk kıçınızı buraya getirin ve yere oturun. Dik durun! Bayan Hilda? Bayan Hilda, orada mısınız? Lütfen benim yerime bu iki adama ağzının payını verin. Kocanız kızınıza çok tuhaf ve uygunsuz şeyler öğretmiş!
“Ahh, Büyük Orman’daki anneciğim ve babacığım…” “zavallı küçük kızınız köle oldu ve bugünden itibaren bir seks oyuncağına dönüşecek, miyav…” Linia kısık sesle söylenerek adeta bir çeşit dua okuyordu.
Demek ki kendi isteğiyle yapmıyordu. Buna bir son vermek en iyisiydi. Eris’in bencil isteklerine alet edilmesine izin veremezdim.
“Sana gelince, Pursena…” “seni geride bırakacağım, ezik.” “Bu sefer zafer benim, miyav.” “Avucunu yala.”
Pekala, galiba düşündüğüm kadar isteksiz değilmiş. Rızası varsa bir sakıncası yok muydu yani?
“Linia,” diyerek elimi ona doğru uzattım.
Linia’nın bütün vücudu irkildi. “Miyav?!” Kaskatı kesildi ama kaçmaya çalışmadı.
Elimi uyluklarının üzerinden kuyruğuna doğru kaydırdım. Bir etoburdan beklenecek türden esnek kaslara sahipti ama bir kadının yumuşak olması gereken her yeri de yumuşacıktı. Elim sırtından yukarı çıkıp belini hissetti. Sıkı ve kaslı bel yapısı beni baştan çıkarıyordu.
“İ-İlk kez yapıyorum.” “Bana nazik davran, miyav.”
Onun bu ricasına cevap vermedim.
“H-Hiçbir şey söylemeyince korkutucu oluyor, miyav!” “Mihaha, istediğini biliyorsun…” “Şaka yaptım!” “Miyaaav?!”
Gücümü toplayıp onu kucağıma alarak prenses stilinde kaldırdım. Onu taşırken yan odaya doğru ilerledim, ayağımla kapı kolunu kurcalayıp kapıyı hafifçe iterek açtım. Soğuk koridorda önüme karanlık serildi. Ve Linia’yı öylece oracıkta yere bıraktım.
“Miyavv?!”
Küt diye yere düştü. Kapıyı suratına kapattım ve ne olur ne olmaz diye kilitledim. İşte bu kadar. Artık huzurla dinlenebilirim. Kötülük defedildi.
“Hey!” “Patron, biraz fazla soğuk davranmıyor musun?!”
Seni duymuyorum. Evimde artık baştan çıkarıcı canavar kedi falan yok, kesinlikle yok. Sadakatim lekelenmedi.
“Hey, Rudeus!” “Ne yapıyorsun?!” Eris neredeyse sırtıma yapışmış hâlde beni takip etmişti ama itirazları kararlılığımı sarsamayacaktı.
“Eris, lütfen hakkımda yanlış fikirlere kapılma.” “Yatağımda görmek istediğim kişi sensin.” “O kediye ihtiyacım yok.”
“G-Gerçekten mi?” “Madem eminsin, o zaman sanırım…” “ama bebek doğana kadar seninle yapamam.” “Anladın mı?”
“Tabii ki, anlıyorum.”
İşte böyle.
“Patron, aç kapıyı!” “Beni böyle dışarıda bırakırsan bir kadın olarak gururumu ayaklar altına almış olacaksın, miyav!” Linia kapıya vuruyordu ama onu duymazdan geldim. Bana kalırsa orada öyle biri hiç yoktu bile. Aynen öyle! Dışarıda rüzgardan başka bir şey yok.
“Patron!” Linia bu sefer sesini daha da yükselterek tekrar seslendi. “Sana yalvarıyorum, miyav!” “Aisha’nın sürekli tepeme binmesinden bıktım artık!”
Böyle bir şey söylediğine göre, belki de Aisha ile kişilikleri gerçekten hiç uyuşmuyordu. Tuhaftı. Daha birkaç gün önce Aisha onun için o hizmetçi kıyafetini dikmişti ve o zamanlar araları iyi gibi görünüyordu.
“En azından burada rütbemi yükseltebilmek için sevgilin olmak istiyorum, miyav!” “Beni sadece bedenim için kullansan bile umurumda değil, miyav.” “Sana yalvarıyorum, Patron!” “Lütfen!” “Kesinlikle senden hamile kalıp doğum yaparak dördüncü karın olmayı ve böylece sana olan tüm borcumu sıfırlamayı umut ediyor falan değilim.” “Valla bak, miyav!”
Vay be. Demek planın buydu. Yine de bu yüzden onu pek suçlayamazdım. Bize o kadar fahiş bir borcu vardı ki hepsini geri ödemesi bir ömürden fazla sürerdi. Yine de onu bir seks kölesi olarak kullanmaya hiç niyetim yoktu. İşleri ileri götürmek istemediğimi söylesem yalan olurdu ama Linia benim arkadaşımdı. Arkadaş kalmak istiyordum. Zaten iki kızım vardı ve bu öğleden sonra Aisha ile yaptığım o konuşmadan sonra, şimdi Linia ile yatarsam Aisha küplere binerdi. Roxy ve Sylphie de muhtemelen buna pek sıcak bakmazdı. Anlık bir arzuya yenik düşüp onları böyle aldatırsam, bu durum tüm ailemizin dağılmasına yol açabilirdi. Buna izin veremezdim.
“Gwaaah!” “Waaaah!” “Aaaah!”
Evde bir ağlama sesi yankılandı. Görünüşe göre Linia’nın bağırması Lara’yı uyandırmayı başarmıştı. E, şimdi ne olacaktı? Şimdilik kapıyı açıp en azından Linia’yı sustursa mıydım?
Ne yapacağımı bilemeyip tereddüt ettiğim o anda, dışarıdaki bir kapı pat diye açıldı.
“Hey, Linia!” “Saatin kaç olduğundan haberin var mı senin?!” “Hem Lucie’yi hem de Lara’yı uyandırdın!”
“Miyavv!” “Fitts!” “Ç-Çok özür dilerim, miyav.” “Kötü bir niyetim yoktu, valla bak, miyav!”
“Benim adım Fitts değil, Sylphie!” “Neyse, saat geç oldu, sesini çıkarıp durma!”
“E-Evet efendim.”
Sylphie’nin fırçalaması Linia’yı susturmaya yetti. Ayaklarını sürüye sürüye yavaşça uzaklaşırken isteksiz adımlarının patırtısını duyabiliyordum. Muhtemelen genellikle uyuduğu Eris’in odasına çekildiğini varsaymak güvenliydi.
Lara bundan sonra bir süre daha ağlamaya devam etti ama çok geçmeden o da sustu. Böylece Greyrat hanesine bir kez daha sessizlik çöktü.
Linia için üzülmeden edemiyordum. Bunun bir kısmının kendi suçu olduğu bir gerçekti ama borçlu olduğu parayı geri ödemesinin hiçbir yolu yokken adeta bir evcil hayvan gibi tutuluyordu. İş performansı berbattı ve baş hizmetçi Aisha ile geçimli bir şekilde çalışmakta zorlanıyordu. Başka çaresi kalmayınca, kendisinden hoşlanacağını umarak bedenini efendisine satmayı düşünmüş, ama karşılığında reddedilmişti. Kim bilir, belki de şu anda yastığına sarılıp ağlıyordu.
Eve huzursuz bir hava çökmüştü. Aisha kasvetliydi, Lilia tükenmişti, Sylphie’nin çok uzun zaman sonra ilk kez bağırdığını duymuştum ve Lara gözlerinden yaşlar boşanarak ağlıyordu. Belki de Eris’in daha önce okula gitmesi ve Linia’yla yatmama izin verme çabaları, evdeki bu havayla başa çıkma yöntemiydi. Yanlış anlamayın, hareketleri olan bitenle nasıl başa çıkacağını pek anlamadığını net bir şekilde gösteriyordu ama kendince çabalıyordu.
Ne olursa olsun, gerilim giderek tırmanıyordu. İşin en kötü yanı, asıl suçlu olan Linia’nın tüm bunlara kendi tavırlarının neden olduğunu fark etmiyor gibi görünmesiydi. Onun her zaman ortamın havasını koklayabilen biri olduğunu düşünürdüm. Köle olduğu, devasa bir borcun altına girdiği ve tanımadığı insanlara satılmaktan kıl payı kurtulduğu düşünülürse, belki de şu anda duygusal olarak dengeli değildi. Durum buysa, onu satın almak için parayı veren kişi olarak bunu çözmenin bir yolunu bulmak benim görevimdi.
Yarından itibaren temizlik, çamaşır veya yemek pişirme gerektirmeyen, yapabileceği bir iş arayacağım sanırım.
