Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu – Bölüm 185 / Lapis Lazuli Volkanı

Lapis Lazuli Volkanı

“Ve böylece, serbest zaman. Dışarı çıkmak için izni tereyağından kıl çeker gibi aldık da… ne yapsak?” (Makoto)

Şeytan Lordu’yla aşırı yorucu mülakatı bitirip bize ayrılan odaya döndük, soluklandık.

Bakışlarımı Mio ile Shiki’ye çeviriyorum.

Vay~ şahaneydi.

Gerçekten Şeytan Lordu-sama idi.

Dört çocuğu da gülümseyen bir havayla bana konu atıyorlardı ama sanki sadece cevaplarıma değil, daha fazlasına bakıyor gibiydiler.

Ama tek taraflı soru yağmuruna da tutulmadık; bizim sorularımıza da gayet açık cevap verdiler, böylece ne koruma ne gözetim olmadan dışarıda dolaşma iznini koparmayı başardım.

“Ben Rona ile biraz laflasam diye düşünüyordum.” (Shiki)

“Rona ile mi? Aa, doğru. Rona senin eski tanıdığın, değil mi Shiki?” (Makoto)

“Evet, lâkin eski dostluğu ısıtacağım da değil. Bize karşı gereğinden fazla ihtiyatlı görünüyor. Ziyafet vaktine hâlâ var; ben gidip o ‘yanlış anlamayı’ çözeceğim. Muhtemelen Şeytan Lordu bizzat görüşmemizin muhtevasını ona çoktan aktarmıştır; madem öyle, hızlı davranmak evlâdır.” (Shiki)

Yanlış anlama mı?

Hımm, Rona onu temkinli kılacak ne yaptı ki?

Pek özel bir şey yaptığını sanmıyorum.

Belki de “bir şey yapabilecek gözler”e sahip diye hissediyordur.

“…Anladım. O zaman şehir dışına çıkmayacaksın, değil mi?” (Makoto)

“Evet. Onu daha sonra yapacağım.” (Shiki)

“Peki ya Mio?” (Makoto)

“Şehri hemen kontrol edeceğim. İlginç görünen birkaç yer vardı.” (Mio)

Mio’nun pır pır eden sözleri.

Geçitte (parad) ilgisiz bir yüzü var sanmıştım ama çevreyi gayet rahat taramış. Takdire şayan.

Oyuncuların heyecanını bastırmak için kullanılan şu laf geldi aklıma: “Seyircileri sanki patatesmiş gibi düşün.”

Mio için, bütün o iblislerin ve yarı-insanların bakışlarıyla tezahüratları patatesten farksızdı.

…Yok, patates sonuçta yiyecek; belki gözünde onlardan bile aşağıdalar?

Her hâlükârda, öğrenmek isteyeceğim türden gözü pek bir ruh.

İmparatorluk ziyaretimizde Mio, Tomoe’nin yerine Asora(İç Düzlem)’a bakıyordu, ama bu sefer ille bizimle geleceğim diye tutturdu.

“Geçen sefer Tomoe gitti, bu sefer sen evde kalıyorsun.” mantığıyla.

“Çocuk mu bu?” diye düşündüm.

İmparatorluktan döndüğümüzden beri Tomoe’nun keyfi yerinde; Mio’nun sözlerine tek itiraz etmeden, çarçabuk ev bekçiliğini kabul etti.

Gerçi bir işi olduğunu söylemişti; demek ki zaten bizimle gelmeye niyeti yokmuş.

Benim açımdan, üst üste iki sefer yanımda olmasına içim acıyan kişi aslında Shiki.

Ama yanıma geldiğinde en çok içimi rahatlatan da o; farkında olmadan hep ona yaslanıyorum.

Sadece Shiki’yi bıraksaydım, Rotsgard’daki dersleri iptal etmeden sürdürmek de mümkündü sanki.

Bunu bir düşüneyim.

“Yeme-içme turu ha. Akşam ziyafet var, çok tıkınma, olur mu? Bir de—onların bize koruma vereceğine dair bir şey duymadım ama peşine biri takılsa bile, lüzumsuz delirmemeye çalış.” (Makoto)

“Evet, biliyorum. Sadece hafifçe dokunurum, Waka-sama. Ama endişeleniyorsanız, beraber gidelim mi?” (Mio)

“Ben mi? İsterim ama hazır fırsat varken önce Root’un işini bitireceğim.” (Makoto)

“Root’un… aa, yumurtaydı değil mi?” (Mio)

Root deyince Mio hafif düşünür bir hâl aldı; sanki bir şey hatırladı, ellerini şap diye çırptı.

Evet, doğru bildi.

“Evet, Crimson Red’in yumurtası.” (Makoto)

“Doğru–desu wa. Öyleyse ben de sizinle—” (Mio)

“Ah, olmaz. Geçmişteki senin çok önceleri bir şeyler karıştırdığı bir yere yakınmış. Bir şey olursa iyi olmaz.” (Makoto)

“Geçmişteki ben mi?” (Mio)

“Ben hızlıca gidip gelirim. Görüşmede duyduğuma göre buradan sadece birkaç saatlik mesafe.” (Makoto)

“Evet. Onlar da kuzeye birkaç gün dediler. Beyaz Kum Denizi’ni baz alırsak, Waka-sama birkaç saate varır; dönüşte de sis kullanmak kâfidir.” (Shiki)

Shiki sözlerimi destekledi.

Sanırım iblis tarafı o yere dair soru soracağımı beklemiyordu; sorunca yüzleri şaşkınlaştı.

İblis ırkının topraklarında bir yerin adını zikretmem garip kaçar tabii.

Bu kez Root’un ayarladığı zemin doğrudan bu işle ilgili kişilerle; iblislerin çoğu da pek haberdar değil gibiydi.

Geçen seferden farklı olarak koruyuculuk yapacaklar var; ben sadece oraya ulaşayım, görev tamam.

“O zaman yapacak bir şey yok. Üzücü ama yeni tarifler kapmaya çalışacağım–desu wa. Sonra Asora sakinlerine hediye olacak bir şeyler de bakarım.” (Mio)

“Süper. Güzel dükkânları sonra bana da anlat. Hediye olabilecek şeyleri de.” (Makoto)

“Evet! Yeme turuna çıkıyorum.” (Mio)

“Peki, ben gidiyorum.” (Makoto)

Odanın penceresini açıp verandaya çıktım.

Aşağıdaki bahçeden yayılan ışık ortalığı hayal âlemine çevirmiş; gerçekten güzeldi.

Ama bakışımı biraz yukarı diktim.

Zifiri siyah göğe.

“Güle güle. Çabuk dön.” (Shiki)

“Üşütme, tamam mı?” (Mio)

İkisini arkamda bırakan bu sözleri duyarken, balkon kadar geniş verandadan atladım.

Havada büyü gücünü sertleştirip ayak basacağı yerler yaptım, bir sıçrayış daha.

Öylece göğe yükseldim.

Başkent’i saran bariyerin dışına çıktım; rüzgâr ile karın hüküm sürdüğü dış çevreye indim. Hedefimin yönünü teyit edip uzakta bir işaret koydum.

Gözle göremiyorum ama hissedebiliyorum.

Bununla, bu tip bir tipide yolumu kaybetmem.

Odada dönüş için kullanacağım bir sis kapısı zaten hazır.

Dönünce imha ederim.

Şimdi hedefim, kar diyarı yanardağı.

Bunun adı hiç şüphesiz ıssız bölge.

“Lapis Lazuli Yanardağı ha. Adı gibi mavi mi acaba? Kulağa güzel geliyor; görmeye değer olabilir.” (Makoto)

Az biraz beklentiyle, tipiye daldım.

◇◆◇◆◇◆◇◆

Büyüm olmasaydı kesin kaybolmuştum. Zifiri karanlık bir kar fırtınasının içindeyken aklımdan geçen bu.

Başkentin ışıkları artık görünmeyecek kadar uzak.

Beyaz Çöl kadar cehennemî bir ortam olmalı.

Sıcak–soğuk farkı var; sıcak olan tuzak doluydu, burası ise doğanın hiddeti.

Ama Crimson Red ateşe hükmeden bir ejderha, peki neden bu kadar soğuk bir yerde?

Gerçi, burası bir yanardağ; belki dağın içi soğuk değildir.

Dışarısı böyle ama.

Sofia’nın yeteneklerini düşününce, Crimson Red gökte süzülen ve ateş püskürten bir ejderhaydı muhtemelen.

Ama bulunduğum yer o imgeye uymuyor.

Lazer gibi ısı ışını atan bir ejderha. Fantazyanın sembolü sayılacak türden, üstelik düzlük (dürüst) bir yol yürümüş bir ejderha.

Lazer kısmı fanteziyi aşıyor ama; tam bir Kızıl Ejder.

Şanlı günlerindeki hâlini şimdi görmeyi isterdim doğrusu.

Çantaya göz ucuyla bakıyorum. Şu an yumurta.

Ejderhaların büyümesi hızlı bile olsa, benim ömrümde görmem zor.

Şu Sofia yok mu, ne büyük israf etti.

“Aa, şu mu? Mesafeye göre… o olmalı. Ama kıpkırmızı?” (Makoto)

Uzakta soluk pembe bir şey görür gibi oldum.

Gökte birkaç kez daha sıçrayınca, bu kar diyarına hiç uymayan parlak kırmızı bir ışık gördüm.

Dağ şeklinde; yaklaştıkça yakut gibi parladığını gördüm. Olağanüstü yüksek bir dağ oradaydı.

“Buna böyle, Yakut Yanardağı demek daha uygun sanki. Hı?” (Makoto)

Adsız bir yer olduğunu sanmıyorum.

Aşırı göze batıyor, normal dışı bir hâli var.

Şimdilik ineceğim.

Ayaklarımın altındaki zemin pırıl pırıl kırmızı.

Eğer bu yakutsa, muazzam.

Milyarderlik düzeyinde muazzam.

Renkli cam olsa… yok, o bile muazzam.

Evet, Lapis Lazuli Yanardağı (muhtemelen), görmeye fazlasıyla değer.

Biraz “hasat” da yapmalı sonradan.

Güneydeki kumsallara gidip deniz kabuğu toplama dürtüsü böyle bir şey mi acaba?

Hiç yaşamadım gerçi.

Bir parça açgözlülükten sızan bir düşünce bu.

“Burada biri yaşıyor olmalı.” (Makoto)

[Sakai]’yi aramaya çevirip tüm dağa yaydım.

Büyü zırhını biraz daraltmam gerekti; bu yüzden büyü gücümün azı dışarı sızıyor. Tüketimi %100 verimle sabitlemeyi hâlâ başaramıyorum çünkü.

Yapabilsem, sonsuza dek kalırdı yerinde.

Hedef olarak koymaya değer.

Hem saldırıda hem savunmada çalışıyor; gücün açığa çıkmasının da pek bir zararı yok. Sorun sayılacak tek şey, görünür modda dolaşırsam insanların yanıma yaklaşmaması.

Böyle görünür hâlde yürürsem, günde kaç kez “Üzerine musallat olmuşlar” derler, bilmiyorum.

Görünür olmak baş belâsı. Asla istemem.

“İşte orada. Bir mağara var demek. Anlaşıldı.” (Makoto)

Dağın yarılarına doğru girilebilir bir mağara var.

İçeride yüzden az canlı tepkisi.

Yarı-insanlar… ya da mamono olabilir.

Tamam, gidelim.

Tuzak yok gibi, mamono da çıkmıyor.

Şimdiye kadarkilerle kıyaslayınca, bura güvenli tarafta.

Sadece dalgınlığımdan koca bir Buz Ejderhası’na denk geldim, bir şaplak atıp savuşturdum. “Dövüş” denecek bir şey olmadı; neredeyse sıfır engelle hedefe vardım.

Ama karşılaşma oranı aslında hayli yüksekti.

Hepsiyle ilgilenmiş olsaydım, geçtiğim güzergâh açık açık iz bırakırdı.

Gene de, burası güvenliymiş gibi geliyor.

Burada yaşayanlar düzenli devriye atıp güvenliği sağlıyor olmalı.

“Oo, heh~” (Makoto)

Mağaraya vardım.

Tereddüt etmeden girdim; manzara biraz değişti.

Anladım.

Sesim gayriihtiyarî sızdı. Durup etrafa baktım.

“Anladım, Lapis Lazuli. Dışarı kırmızıysa… içerisi lacivert.” (Makoto)

Dış kırmızı, iç mavi.

…Ne var ki ortamı da sayınca, burada yaşamak istemezdim.

Güzel ama, gezip görmekle sınırlarım.

“Aa, karşılamaya mı geliyorlar?” (Makoto)

Biraz ilerledikten sonra buraya doğru gelen bir varlık sezdim. Durup bekledim.

Tek kişi.

Ne büyü kuruyor, ne de saldırı duruşu alıyor.

Ama çok mavi.

Mavi ışığın sakin uyku verdiğini duymuştum; ama böyle olursa, güvenilirliğinden şüphe ederim.

Uydurma olabilir.

Hiç de sakinleşemiyorum.

“…Lütfen adınızı söyler misiniz.”

Gelen, bana bakıp hafifçe telaşlandı.

Ama seslenip kendini tanıtma talep etti.

Şaşırtıcı biçimde, ortak dilde.

“Adım Raidou. Root’un isteğini kabul ettim ve üstün ejderha Crimson Red…-sama’nın, yumurtasını getirdim.” (Makoto)

Az kalsın.

“-sama” demeyi unutuyordum.

Grount hadisesinden sonra daha dikkatli olmaya karar vermiştim; ama karşıma çıkan kişi biraz meçhul bir tipti, ağzım sürçüyordu az daha.

Slime?

Evet, o yarı katı, mavi jöle kıvamındaki beden, hyuman şeklinde. Yüz hatlarını andıran bir pürüzlülük var ama nasıl desem…

Aa, kadın.

Göğüs diyeceğim bir kısım var.

Üstünde kıyafet yok; ben şu an çıplak biriyle konuşuyorum.

Ve sanırım kadın.

İtiraf edeyim: Tıpatıp şeffaf, hiçbir cinsel çekim hissetmiyorum.

Aşırı kabalık sayılacak bir rahatlıkla centilmen kalabiliyorum.

Bu kadar “özel”e karşı cazibe duymak da çok “özel” bir adam ister doğrusu.

Tomoki bile… yok, o herhâlde ayrım yapmadan dalar.

Ama yani…

Dur, ne düşünüyorum ben?

Her neyse, kusura bakma.

Madem Root’un bilgisi doğru; geçmişteki Mio, bunları yok olma eşiğine sürmüş… onun için de kusura bakın.

Dilime dökmeyeceğim ama içimden özür dileyeyim.

“O, Azuma-sama mı?”

Azuma?

Kalp atışım bir an sıçradı sanki.

Aşırı tanıdık bir isim.

Ama bu slime-soyundan (geçici) kişinin bu adı kullanması, benim için ne ifade ettiğini bilerek değildir herhâlde.

Kalbimi yatıştırıyorum.

Aa, yumurtaya bakıyor.

Yoksa…

“…Kaba olacağım ama, o Crimson Red-sama mı?”

Dediğim gibi, ejderhanın adı.

Demek adı Azuma.

Bir yakınlık hissi veriyor.

Çünkü çok yakın bir dostumun adıyla aynı.

Japonca bile değil; sırf isim diye bu kadar tepki vermemem lâzım.

Zaten bu dünyadaki Azuma’nın erkek olduğunu duydum.

Demek üstün ejderhaların dördü erkek, üçü kadın, ha.

…Yok dur, Root aslında kadındı; o hâlde kadın daha fazla?

Ama şu an erkek, değil mi?

Bunu düşünmek psikolojime iyi gelmez ama; “çocuğunu yapalım” falan demişti, demek ki kadın da olabiliyor. O hâlde…

En iyisi ortasını bulalım.

Üç erkek üstün ejderha, üç dişi, bir de “diğer”.

“Uhm, Raidou-sama?”

“Aa! Evet, bu Crimson Red-sama! Üzgünüm, azıcık dalmışım.” (Makoto)

“Yorgunsunuzdur. Normaldir. Bu diyara hangi yoldan gelinse zorlu olur. Sonra sizi bedeninizi dinlendireceğiniz bir yere götüreceğim ama önce yumurta… uygun mudur?”

Çantayı kadının göreceği şekilde açıp yumurtayı çıkardım.

Görür görmez slime-soyunun yüzünde huşu okunur oldu.

Yumurta hâliyle bile ayırt edebilmesi… beklenir, koruyucu neticede.

“Kesin olarak teyit ettim. Şüphe ettiğim için bağışlayın. Buyurun, sizi Crimson Red-sama’nın koruyucularının meskenine götüreyim, Raidou-sama.”

İyi oldu.

Bu sefer de saçma sapan bir şey olmadan bitecek gibi.

Aa, doğru.

Dışarı kırmızı, içeri mavi bu yerden; azıcık alabilir miyim, sorayım.

Bir de Root onlara ne söyledi, onu da sorayım.

…O sapığın kavalına göre oynayacak değilim.

Grount’la olan zamanki gibi lüzumsuz bir kavgaya dönmesin iş.

Sonunda, Grount-san içine kapanıklaştı sanki…

Bir de… evet. Başkente vaktinde dönmeliyim.

Burada zaman algım kayacak gibi hissediyorum.

Belki de gevşekliktir, ama yavaş adımlarla ilerliyorum.

İkinci yumurta işini sağ salim nihayete erdirirken, bu ıssız diyarın manzarasının tadını çıkarıyor, hafif bir rahatlama duyuyorum.

Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu

Tsuki ga Michibiku Isekai Douchuu

Moon-led Journey Across Another World, TsukiMichi, Tsukimichi: Moonlit Fantasy, 月が導く異世界道中, 月光下的异世界之旅
Puan 7.6
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Lise öğrencisi Misumi Makoto, tanrı Tsukuyomi tarafından kahraman olması için fantastik bir dünyaya çağrılır. Ancak, dünyayı yöneten Tanrıça onu çok çirkin bulur ve onun orada olmasından pek memnun olmayarak dünyanın köşesine atar. Tsukuyomi, Makoto'nun diğer Tanrıça tarafından terk edilmesinin ardından Makoto'nun kendi yolunu bulmakta özgür olduğunu ilan eder.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm yorumları göster

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla