「Hey, Onee-chan? Ne oldu? Yarın dönmen gerekmiyor muydu?」 (Chiya)
Hibiki, yüzünde mahcup bir ifadeyle cevap verir.
「… Plan öyleydi. Ama galiba size yetişmiş oldum.」 (Hibiki)
「Rotsgard’daki işlerin yolunda mı gitti?」 (Chiya)
「Evet. Lorel’e girmeden hemen önce toplanmamız gerekiyordu ama şimdi Altın Şose’nin manzarasının tadını çıkarabileceğim.」 (Hibiki)
「Onee-chan’la beraber olmak beni mutlu ediyor!」 (Chiya)
「Ben de öyle. Ah, üzgünüm Chiya-chan. Bugün yoğundum, o yüzden önce yatacağım.」 (Hibiki)
「Mhmm, yarın görüşürüz. İyi geceler.」 (Chiya)
Hibiki’nin yüzü gerçekten biraz solgun görünüyordu. Chiya onu yolcu ederken bunun sadece yorgunluk olduğunu varsaydı.
Hibiki, ekibinin geri kalanından biraz uzakta, handa fazladan bir oda tuttu. Odaya girip kendini yatağa bıraktı.
Derin bir iç çekti.
(Şu kafam lapa gibi. Rotsgard’da yapmam gereken her şeyi yaptım ama Kuzunoha Ticaret Şirketi’yle olan son mesele resmen suyumu çıkardı. Krallığın yeniden imarına yardım etmeleri ve akademinin büyü kolordusunun komutasını almak için müzakere edebilmiş olmamız sevindirici; ama şu imparatorluktan olan kişi dışında burada bir başka Japon daha olması… Hem de tanıdığım biri. Bu gidişle, Japonya’daki senpai–kouhai (kıdemli–ast) ilişkimizden faydalanıp ondan güvenilir bilgiler alabilirim. Ama Raidou olarak kimliği sorunlu. Etkisi meçhul bir şirketin temsilcisi. Majesteleri dahi, Joshua-sama dahi güçlerini kabul ediyor. Şirketi müttefik yapmak istiyor gibiler ama…)
Hibiki, Raidou yani Makoto ile konuşmasından elde ettiği bilgileri, zaten bildiği Kuzunoha hakkındaki bilgilerle birlikte düşünür.
(Saklıyor ama sahte isim kullanmasının sebebi Tanrıça’nın onu bulmasını istememesi, değil mi? Sözlerinde Tanrıça’ya dair zerre hürmet hissetmedim. Ben bir şatoda çağrıldım, o ise dünyanın bir köşesinde çağrıldığını söyledi. Büyük ihtimalle doğru; ama öyleyse bu, dolaylı bir cinayet demek. Demek ki Misumi-kun ile Tanrıça’nın arası pek iyi değil. Böyle birini müttefik olarak kabul etmekte sakınca var mı? O şirketin ekipmanı ve Mio-san kesinlikle mükemmel. Ne yapmalıyım, bilemiyorum. Tomoki kadar endişe etmiyorum ama savaş bittikten sonra neler olabileceğini düşününce, Misumi-kun’un varlığı…)
İnsanlarla iblisler arasındaki savaş nihayete erdiğinde, Limia Krallığı’nın varlığını tehlikeye atacak herkes arzu edilmezdir.
Hibiki, bu dünyada Tanrıça’nın kurduğu sistemin savaş sonrasında da sürmesi gerektiğini düşünen biri olarak, Makoto’yu çekici bir askerî güç kaynağı olarak görür. Ama aynı zamanda, kötülüğe de kaynak olabilecek işaretler gösterdiğini düşünür.
(İblisler mağlup edildikten sonra Tomoki’nin dünyayı birleştirmeye girişeceğine şüphe yok. Saklamaya zerre zahmet etmediği o hırslar blöf çıkarsa şaşırırım—ama hiç sanmıyorum. Misumi-kun’dan yardım ister ve o da Tanrıça’nın düşmanı çıkarsa, bu, imparatorluğun hyumanlar arasında savaş başlatması için müthiş bir gerekçe olur. Fena. İblislere karşı savaşı kazanıp kazanamayacağımız belirsizken sırf önümüze bakamayız. O hâlde en güvenlisi: önce onlarla salt şirket düzeyinde ilişki kurmak, sonra yavaş yavaş askerî güç talep etmek. Gene de, sırf Limia’nın ve benim talebimle yapılacak bir istek, ancak başka çare kalmadığında oynanacak bir el.)
Kuzunoha’nın güçlü olduğunu biliyor.
Hibiki bunu bizzat görmüştü.
Hibiki, iblisler neredeyse yok olma noktasına getirildiği anda, Kuzunoha’nın “Şeytan”ı kullanarak imparatorlukla yüzleşmesini, iki tarafın birbirini yıpratmasını ve ardından mağlup edilmelerini içeren, gerçekten ideal bir senaryo düşünür.
Japon olmalarına rağmen, Makoto ile kıyaslandığında kalpsiz görünebilir. Ama sohbetleri sırasında, Makoto’nun ne hyumanlardan yana ne de iblislerden yana olduğu izlenimini edinmedi. Ondan yayılan o uğursuz his bir türlü kaybolmuyor. Bu yüzden bir kahraman olarak, kişisel hislerini işin içine katmadan karar vermesi gerektiğine hükmetti.
Onun aldığı kararlar “Onu tanıyorum diye inanacağım” ya da “Aynı liseye gittik, rahatımdır” diyebileceği kadar küçük etkiler taşımıyordu.
(Larva’nın ve o beyaz herifin arka planını dahi bilmiyoruz. Sırf bir his ama, Stella’yı uçuran o beyaz Şeytan’dı. Akademi şehrine gelirsem bir iz yakalarım diye düşünmüştüm ama tek günde o tür bir bilgi bulmak imkânsızmış meğer. Lorel’de de bir şeyler çözebileceğim hissim var, ümit tükenmiş değil. Misumi-kun’a gelince, Joshua-sama onu çağırıyor, ben de krallığa dönmek zorundayım; yakında krallıkta görüşüp niyetini orada tartacağım. Tomoe-san denen kişi beni uyarmışken şu anda fazla kurcalamak iyi değil.)
Hibiki, ekibiyle bu kadar çabuk buluşabilmesinin asıl sebebi olan, mavi saçlı kadını hatırlar.
Tomoe hakkında ne düşüneceğini bilememektedir.
(İhtimal, gücü Mio-san’la aşağı yukarı birdir. Ne kadar uğraşsam da çözemediğim biriydi. Katana’yı temel seviyede tutuyor gibiydi; ama ya katana-kullanıcıları arasında gerçek bir müsabaka görmemiş, ya da dövüş tecrübesi ham. Yine de duruşu çok sağlamdı. Ah, aklıma şimdi geldi. Sanki sahnelenmiş bir kılıç dövüşü gibiydi. Ne edip de böyle bir kılıç kullanımı öğrenmiş? Anlamıyorum. Misumi-kun’un kendo ya da kılıç üzerine bir fikri olduğunu sanmıyorum; ama sırf rapor dinleyerek bu kadar sağlam bir temel edinilebilir mi? Şirketin sırrı bitmiyor.)
Tomoe’nin diretmesiyle, akademide neredeyse bir saat katana düellosu yaptılar.
Kullandıkları tek büyü, güçlendirme ve iyileştirme büyüleriydi; gerçek anlamda bir kılıç teknikleri kapışmasıydı. On rauntun dokuzunu Hibiki kazandı.
Tomoe’nin fiziksel kabiliyetini kullanan güçlü tekniği Hibiki’yi ilk anda hazırlıksız yakaladı; ama sonrası Hibiki’nin galibiyetleri oldu.
Uzun yıllar kendo çalışmış, üstüne usulüne uygun kılıç talimi görmüş Hibiki için Tomoe, tecrübesiz bir kılıç kadınıydı.
Ancak—
(Kestim, ama hemen toparladı, değil mi? Gerçi önceden iyileştirme büyüsü hazırladığını söylemişti.)
Gerçekten de nefes kesici bir büyüydü.
Öyle ki Hibiki farkında olmadan büyülenmiş gibi onu seyretmişti.
Hibiki, Tomoe’nin hayatını dahi tehlikeye atabilecek kadar derin bir darbeden sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalkmasına tamamen şok olmuştu.
Hemen, Tomoe’nin bu yeteneği ikinci kez de sergileyip sergileyemeyeceğini öğrenmeyi hedeflerinden biri yaptı.
Tomoe bir açıklama da sundu.
Büyünün nasıl çalıştığını, isteyerek Hibiki’ye anlattı.
Birebir anlaşma denemez ama karşılığında, Hibiki Tomoe’ye Japon kılıcının iai* talimini öğretmenin bir yolunu gösterdi.
*TLN: Iai, kılıcı kından çekişle aynı anda bir darbede rakibi biçip ardından kılıcı kına sokma sanatıdır.
(Bir kılıç ustası olarak fizik gücü dehşet; ama bunun dışında pek hususi değil. Muhtemelen normalde büyüyle savaşır. Onu o kadar kere yendim, yine de en ufak alınmadı. Ama daha mühimi…)
Tomoe, Mio, Makoto.
Ve Lorel’de ipuçlarını bulabileceğini düşündüğü Larva.
Bunlara ek olarak krallığın yeniden inşası, imparatorluğun hareketleri ve iblislerle savaş.
Bitap düşmüş olmasına rağmen, Hibiki uykusuz gecesinde zihninden gelip geçen başlıklara düşünmeyi bırakmadı.
◇◆◇◆◇◆◇◆
Kışın arazi geliştirmeyi durduracağını sanmak saflıkmış.
Ciddi misiniz?
Ema, ki genelde keyiflidir, bu sefer kötü bir ruh hâlindeydi. Durumu dinleyince, Kaleneon’un ekilebilir alanlarının beklendiğinden yavaş genişlemesinden hoşnutsuz olduğu anlaşıldı.
Kar yağmasını, makul bir gerekçe sanmakla saflık ediyormuşum meğer.
Kaleneon kuzeyde, dağlık ve iç bölgede bir yer; kışın arazi geliştirmeye kalkmanın mantıksız olacağını düşünmüştüm sadece.
Süper Sekreter Ema’ya göre büyü kullanılırsa mesele olmazmış.
Rotsgard’ın onarımında da aklımdan geçmişti: Şu anda her tür işe büyü katmak zorundayız.
… Kaleneon’da geçici olarak çalışan yarı-insanlar arasında bunu yapabilecek işgücü eksik değil ama…
Ema’nın anlattıklarından fazlasına ihtiyacım var; Kaleneon’daki Ansland kardeşlerden haber alıp öyle karar vereceğim.
Daha önemlisi, şu anki meseleye odaklanmalıyım.
「Tomoe, izah et. Bu lime lime kıyafetler neyin nesi?」 (Makoto)
Şu anki problem bu.
「Sormanız ne hoş! Kahraman Hibiki’den hakiki kılıç sanatına dair malumat ve icra rica ettim. Hâsılı, ufak bir müsabaka ettik. Bu yaralar—tabir caiz ise—şeref nişaneleridir!」 (Tomoe)
「Hobin için kapışıp şeref mi çıkardın yani? Neresi onurlu bunun?」 (Makoto)
「Cüz’î teferruatlara takılmayalım dahi! Muhteşem idi, Waka. Kılıcı şöyle bir anda akıp geçiyor, hemen müteakip lahzada bana geri dönüp kesiyordu! İşin esbabı zannımca el bileği ile sırtı kullanmakta. Pek şaşırttı doğrusu!」 (Tomoe)
「… Sadece kıyafetlerinin yırtılmış olması da ayrı mucize.」 (Makoto)
「Yoo? Kanım havada birkaç kez savruldu. Aynı anda kendimi iyileştirdim, o yüzden sorun olmadı. Lakin giysiyi onaramam; işbu hâle ondan düştüm.」 (Tomoe)
Tomoe, yırtık kıyafetlerine dokunuyor. Keyfi yerinde sanki.
Gerçek kılıçlarla dövüşmüşler…
「Senpai’yi tehlikeye maruz kalmaktan alıkoyman gerekmiyor muydu?!」 (Makoto)
「Elbette. Büyülerimin ekserini kullanmadım; yalnız kılıçla vuruştuk; şu hâlimle ona isabet ettirmem imkânsız idi.」 (Tomoe)
「‘Nasıl olsa vuramam’ diye düşünüp de olur olmaz işe kalkıştın ha, cidden mi. Kesilince kendini iyileştirmekle bitmiyor mesele! Kesildiğini hayal etmemi eğlenceli bulacağımı mı sanıyorsun?」 (Makoto)
Bunda eğlence mi olur?
Aksine, endişelenirim!
「Muh, bu… Biraz fevrî davrandım.」 (Tomoe)
「Katana şöyle, katana böyle… Katana ile sana rakip olamayacağımı biliyorum. Ama kendine biraz daha dikkat et! Anlıyor musun?」 (Makoto)
「Bundan böyle azamî ihtimam göstereceğim.」 (Tomoe)
「Güzel.」 (Makoto)
Tomoe’nun ciddiyetle kendini muhasebe ettiğini görünce affediyorum.
「Ee? Senpai’ye ne oldu peki?」 (Makoto)
「Ana maksatları, krallığın onarımına akademinin yardımını temin etmek ve şirketimizden—kendilerinin de işi olduğundan—muavenet talep etmek imiş idi.」 (Tomoe)
「Tomoe-san! Bu hâlin de ne? ‘Sakin ol’ dedin, sonra gidip Hibiki’yi cezalandırdın, değil mi?! Haksızlık bu!」 (Mio)
Mio, Tomoe’nun açıklamasının orta yerinde içeri dalıyor.
Elinde… ahtapot mu var?
Kıpkırmızı bir ahtapotu tutuyor.
Bütün hâliyle haşlanmış?
Yeni bir yemek için bile epey iddialı.
Ama ahtapot, ha.
「Sadece yere kapaklandım! Hibiki ile bir alakası yok!」 (Tomoe)
「Nereye düşersen kıyafetin böyle lime lime olur ki?! Saçmalayacaksan bari daha iyi bir bahane bul! Benim de Hibiki’ye söyleyeceklerim vardı, tuttum kendimi! Madem böyle yapıyorsun Tomoe-san, ben de canım ne isterse onu yapacağım!」 (Mio)
Hey!
「Maalesef, Hibiki artık Rotsgard’da değil. Kendilerini nezaketle ekibine iade eyledim.」 (Tomoe)
「… Waka-sama! Tomoe-san çok fena!」 (Mio)
「Ah, cık. Tomoe’yu az önce azarladım zaten. Şu ahtapot leziz görünüyor. Haşladın mı?」 (Makoto)
「Ahtapot? A-a. Sadece tuz ayarını kontrol ediyorum ama gayet güzel haşlandı. Waka-sama’nın tatmasını çok isterim.」 (Mio)
Mio, nasıl pişirdiğini anlatmaya bile başladı.
「Waka, Mio ile baş etmeye alıştınız. Bu gönlümü ferahlatır.」 (Tomoe)
「Sen önce gidip üstünü değiştir. Mio ile Shiki’nin bu aralar deniz ürünlerine kafayı taktığını biliyorsun, değil mi? Beraber yiyelim. Ayrıntıları o zaman dinlerim.」 (Makoto)
Mio ve Shiki son zamanlarda liman şehirlerine gidip deniz mahsulü stoğuna abanıyorlar.
Bana tanıdık malzeme denk gelirse ara sıra ben de pişirmeye katılıyorum.
Mio deniz ürünleri tariflerini artırmak istiyor; Shiki ise Gotetsu ile işbirliği yapıp deniz mahsullü nabe (Japon güveci) üzerine araştırma yapmak niyetinde. İlgi alanları çakışınca sık sık birlikte çıkıyorlar.
Shiki bugün mest olmuştu; güvece yengeç atacağını söylüyordu.
Asora(İç Düzlem)’ın mutfağına kapanıp türlü türlü sulu baz ve sebze kombinasyonlarını deneme-yanılma usulüyle kurcalıyor.
Gotetsu’dan aldığı farklı suları hevesle birbirine karıştırıyordu.
Karıştırmak diyorum ama bu daha çok iksir imalatı gibi. Son ürünü merakla bekliyorum.
「Shiki bugün nabe yapıyor, değil mi? Sırf malzemeyi haşlamakla yetinen Mio’ya kıyasla daha ümitvâr görünür. Merakla beklemekteyim.」 (Tomoe)
「… ‘Sırf haşlamak’ mı?」 (Mio)
Mio’nun kaşları kalktı.
Eyvah, araya girmeli miyim?
Mio’nun getirdiği ahtapottan bir bacağını kesip elime alıyorum.
「… Tomoe.」 (Makoto)
「Ha? … Muguuh!」 (Tomoe)
「Bu, ‘sırf haşlanmış’ bir şeyin tadı mı?」 (Makoto)
「… Leziz imiş. Hımm.」 (Tomoe)
「Mio’ya söylemek istediğin bir şey var mı?」 (Makoto)
「… Mio, özür dilerim. Bu pek leziz. ‘Sırf haşlanmış’ demekle hata ettim. Affola.」 (Tomoe)
Tomoe, samimiyetle başını eğip özür diler.
「… Anladığın sürece mesele yok. Başka yemekler de hazırladım, onlara da bakarsın.」 (Mio)
Ahtapot ha…
Mükemmel!
「Bu arada, Mio. Ahtapotu hangi yemeklerde kullanacaksın?」 (Makoto)
「Şöyle…」 (Mio)
Mio, planladığı menüyü sıralıyor.
Benim yapabildiğim hiçbir şey listede yok.
Masaya iki parça da ben ekleyeyim.
Hâlâ vakit var.
「Öyleyse ben de bir şeyler yapıyorum.」 (Makoto)
「Oo! Epeydir görmemiş idik!」 (Tomoe)
「Ne pişireceksin?」 (Mio)
「Biri güveç, diğeri unla yapılan bir atıştırmalık. Tako-şabu ve takoyaki!」 (Makoto)
TLN: Tako = ahtapot. Şabu, şabu-şabunun kısası; genelde çok ince dilim etle yapılan bir tür nabe/sıcak tencere yemeği. Takoyaki hamurun içine ahtapot konup yuvarlak döküm plaka üzerinde pişirilen toplar. (Ve evet, acıktım.)
Shiki’nin hoşuna gider; sonuçta nabe.
Onlara hiç şabu-şabu göstermedim, taze gelecektir.
Mio yeni yemekte her zaman hevesli.
Tomoe da benim yemek yapmamı dört gözle bekliyor.
Bu aynı zamanda itibarımı kurtarma şansım.
Cücelere takoyaki için döküm plaka yaptırdığım zamanı hatırlıyorum.
Acı bir anı.
Malzemeleri hazırladıktan sonra fark etmiştim.
Ahtapot yoktu.
Kimse satmıyordu. Ağlayacaktım.
Sonunda içine tavuk didikleyip toriyaki yaptım*, ama o gün gerçek bir yenilgi hissi yaşadım.
TLN: Tori = kuş; yani toriyaki, ahtapot yerine tavukla yapılan “başarısız takoyaki” denemesi. (Fena da sayılmaz sanki.)
Kimseye rezil olamayacağım için hepsini tek başıma yedim.
Nihayet bu travmayı süpürüp atabilirim.
Hadi, mutfağa.
