Ejderha Kükreyişi Dağı’nın bağrındaki o gösterişsiz kulübede, genç bir kız her zamanki gibi harıl harıl bir şeyleri oradan oraya taşıyordu.
Su muydu? Et mi?
Fakat biraz daha dikkatli bakılsa, bugün taşıdığı şeyin bambaşka olduğu hemen anlaşılırdı.
“Oh be… tamamdır!”
Taşıdığı şeyler kitaptı.
Çalışma odasındaki kitapları başka bir odaya taşıyor, hepsini özenle yan yana diziyordu. Yoksa yine bir yaramazlık peşinde miydi?
Hayır, hiç de öyle değildi.
Kitapları havalandırıyordu.
Laplace’ın kitaplarında kullandığı kâğıt, dayanıklılığıyla nam salmış ejderha derisinden yapılmıştı. Bu kitaplar hiçbir bakım görmeden on binlerce yıl bozulmadan durabilirdi. Yine de neme ve böceklere uzun süre maruz kalmaları, kaçınılmaz olarak yıpranmalarını hızlandırırdı.
Bu yüzden de düzenli aralıklarla havalandırılmaları gerekiyordu.
Halinden memnun bir şekilde başını sallayarak, “Hımm… Sanırım bugünlük bu kadarı yeter,” dedi.
Gelgelelim çalışma odasındaki kitapların haddi hesabı yoktu. Hepsini tek bir günde havalandırmak imkânsızdı. O da kendini fazla hırpalamadan, her aya bir kitaplık düşecek şekilde kendi temposunda ilerliyordu.
“Aaah! Pestilim çıktı…” diye sızlandı Rostelina; kollarını yukarı doğru esnetip ardından sızlayan belini tuttu.
Şu an koca bir kitaplık dolusu kadim eser, Rostelina’nın önünde düzgün sıralar halinde serili duruyordu. Bunlar öyle alelade eski kitaplar falan değildi; resmen çağlar öncesinden kalmaydı.
Zaten bugün de çalışma odasındaki en eski rafın kitaplarını seçmişti.
“……”
Kitapları şöyle bir süzerken içinde ansızın bir merak kıvılcımı çaktı.
“Acaba bunlarda ne yazıyor?”
Rostelina’nın bildiği kadarıyla Laplace vaktini başlıca üç şeyle geçirirdi:
Yolculuk yapmak, ona hikâyeler anlatmak ve yazı yazmak.
Rostelina sürekli ilgi bekleyen biri olmadığından, Laplace evde kaldığı zamanların neredeyse tamamında yazı yazardı. Genç kız onu defalarca uzun uzun izlemişti; yemeden içmeden, gözünü bile kırpmadan yorulmak bilmeksizin yazardı. Kayda geçirdiği her neyse, akıl almaz derecede önemli olmalıydı.
“Hımm…”
Laplace evdeki kitapları okumasını hiçbir zaman yasaklamamıştı. Hatta bir keresinde, zarar vermediği, bir kenara fırlatıp atmadığı ya da yakmadığı sürece canının istediği her şeyi okuyabileceğini söylemişti.
“…Ama zaten okuyamıyorum ki.”
Asıl mesele yazıların kendisindeydi.
Laplace’ın kullandığı semboller ve yazı sistemi, Rostelina’nın aşina olduğu İnsan Dili’nden çok farklıydı. Rostelina insan dilini okuyabiliyordu; ne de olsa kendi soydaşları da dahil olmak üzere kıta genelinde yaygın olarak kullanılan dil oydu.
Fakat bu kadim kitaplar bambaşka bir dille kaleme alınmıştı. Laplace’ın dediğine göre Kadim Ejderha Tanrısı Dili’nde yazılmışlardı; bu yüzden de Rostelina için onları sökmek imkânsızdı.
Ancak daha yeni kitaplar farklıydı; Laplace onları İnsan Dili’nde yazmıştı. Belki de unutulup gitmiş kadim bir dil yerine, gelecekteki okuyucuların daha rahat anlayabileceğini düşünmüştü.
Yine de neden eski eserlerini oturup baştan İnsan Dili’yle yeniden yazmamıştı ki? Belki de bu kadarı sadece fazlasıyla zahmetli gelmişti.
“…Aa!”
Tam o sırada Rostelina, az önce dizdiği sıranın en ucunda duran bir kitabı fark etti. İnsan Dili’nde yazılmış tek kitaptı bu. Başlığında şöyle yazıyordu:
“Kadim Ejderha Tanrısı Dili Çeviri Rehberi…”
Anlaşılan Laplace, o bilgeliğine yaraşır şekilde, eski kitaplarının her birini tek tek baştan yazma zahmetine girmektense bir sözlük hazırlamayı tercih etmişti.
“Bununla onları gerçekten de okuyabilirim!”
Heyecana kapılan Rostelina, rehber kitabı ve muhtemelen ilk yazılan eser olduğunu tahmin ettiği oldukça eski, yıpranmış bir cildi hemen eline aldı. Yere oturup rehberin dizinini incelemeye koyuldu; kadim metinle karşılaştıra karşılaştıra, binbir emekle başlığı sökmeye çalıştı.
“Ma… ka… ri. Ejderha… Generali. Hım, Ejderha Generallerinin Görevi, Otuz İkinci Bölüm.”
Yaklaşık on beş dakikalık bir çabanın ardından nihayet parçaları bir araya getirmeyi başarmıştı.
Başlıkta şöyle yazıyordu: “Ejderha Generallerinin Görevi, 32. Bölüm.”
Rostelina, Ejderha Generali unvanını hatırlıyordu. Laplace anlattığı hikâyelerde bundan söz etmişti; Ejderha Tanrısı’nın en güvendiği astları olan beş Ejderha Kralı’na verilen unvandı bu. Bizzat Laplace da vaktiyle onlardan birinin, Zırhlı Ejderha Kralı Dola’nın emrinde hizmet etmişti.
“Ha?”
Ama aklına bir soru takıldı.
Laplace, Dola’nın astıydı. Öyleyse neden Ejderha Generallerinin görevine dair bir kitap yazmıştı ki? Yoksa ona böyle bir emir mi verilmişti?
Belki de bu sorunun cevabı, serinin buralarda bir yerlerde olması gereken ama bir türlü bulunamayan Birinci Bölüm’ünde saklıydı…
“Haaaa… Ama bu gidişle onu bulmam bile bir ömür sürecek,” diye iç geçirdi.
Yine de sadece başlığı sesli okumak bile epey bir vaktini almıştı. Onca çabanın ardından topu topu on kadar kelime sökebilmişti ve önünde yüzden fazla kitap duruyordu. Kitapların bu denli çok olması, bir de her bir başlığı çözmek için harcanması gereken emek hesaba katılınca göz korkutucuydu. Belirli bir cildi bulmak şöyle dursun, hepsini okumak bile başlı başına devasa bir uğraştı.
“…Ah!”
Tam o sırada, keskin kulakları uzaktan gelen devasa kanat çırpışlarını yakaladı. Bu dağlarda eve yaklaşırken böylesi bir ses çıkaran tek bir yaratık vardı.
Evet, evlerinin arkasında yaşayan Kızıl Ejderha Saleyakt’tı bu. Ve o ejderhanın sırtında gelen de çok sevdiği efendisi Laplace’tan başkası değildi.
Rostelina yerinden fırlayıp kurutma odasından dışarı koştu. Laplace tam eve adımını attığı sırada koşarak ön kapıya vardı.
“Hoş geldiniz, efendim!”
“Döndüm, Rostelina. Kurutma işini bitirdin mi?”
“Evet!”
“Aferin. İşte benim kızım.”
“Hehehe~!”
Laplace başını okşarken Rostelina’nın yüzü sevinçle aydınlandı. Fakat tam o anda, zihnini kurcalayıp duran o soru aklına geliverdi.
“Baksanıza, baksanıza efendim! Demin aklıma takılan bir şey oldu da.”
“Hım? Neymiş o?” Laplace merakla başını yana eğdi.
Rostelina, az önce zihninden geçenleri bir bir anlattı.
“Şu raflardaki kitapların hepsi… Hepsini siz yazdınız, değil mi?”
“Evet, aynen öyle.”
“Öyleyse neden ‘Ejderha Generallerinin Görevi’ adında bir kitap yazdınız? Siz Dola-sama’nın astıydınız, değil mi? Yoksa bunu yapmanızı Dola-sama mı emretti?”
“Vay canına, gerçekten etkileyici Rostelina. Kadim Ejderha Tanrısı dilini okuyabiliyor musun?”
“Hehehe, Rostelina her geçen gün büyüyor ve öğreniyor!”
Elinde bir rehber kitap olduğunu gizleyen Rostelina, minik göğsünü gururla kabarttı.
“Fufu, ama okuyabildiğine göre anlıyorsundur da, değil mi? Ne de olsa hepsi kitapta yazıyor.”
Ne var ki, böylesi sığ yalanların foyası çabuk ortaya çıkardı.
“Şey… yani… özür dilerim. Aslında çeviri rehberine bakarak sadece başlığı okuyabildim.”
“Hahaha, öyle tahmin etmiştim zaten.”
Laplace gülerek evin iç kısımlarına doğru yürüdü.
Muhtemelen alt dünyadan getirdiği karmakarışık birkaç eşyayı yere bırakıp bir sandalyeye oturdu. Ardından Rostelina’ya da yakındaki bir sandalyeye oturması için işaret etti.
“Hadi gel de bu sefer beraber bir yemek yiyelim. Bayağı zaman oldu, karnım da acıktı doğrusu.”
“Tabii ki, siz bana bırakın efendim!”
Sevinçten havalara uçan Rostelina, büyük bir hevesle yemeği hazırlamaya koyuldu. Neredeyse hiçbir şey yemeyen Laplace için yemek pişirmek, Rostelina’nın en büyük gizli mutluluklarından biriydi.
Zaten Laplace ne zaman bir şeyler yiyecek olsa kurt gibi acıkmış olur, her lokmanın tadını çıkara çıkara büyük bir keyifle yerdi.
Rostelina ocağın üzerine eğilmiş, tüm maharetini yemeğe dökerken arkasından sessizliği bozan Laplace’ın sesi duyuldu.
“Yemek yerken sorularını cevaplarım.”
Ses tonu, çoktan geride kalmış uzak günleri yâd etmenin ağırlığını taşıyordu; içinde hem neşe ve pişmanlık hem de derin bir çaresizlik barındıran bir sesti bu.
Laplace gururlu bir sesle konuştu fakat tınısına koyu gölgeler sinmişti.
“O kitabı yazdım, çünkü ben Ejderha Generallerinden biriyim.”
Ve böylece Laplace hikâyesini anlatmaya başladı.
Çok ama çok uzun zaman öncesinden, efsanelerin o uzak çağından kalma bir hikâyeydi bu.
••●══••●۩۞۩●••══●••
Peki, nereden başlasam?
Sanırım oradan başlamak en doğrusu.
“Laplace.”
Her şeyin yolunda gittiği günlerden birinde Dola-sama beni çağırdı. Dört bir yana uçup durmaktan başını kaldıramazdı, bu yüzden Ejderha Kükremesi Dağı’nda bulunan Chaos’un ehlileştirme tesislerini ziyaret etmesine pek rastlanmazdı.
Ancak ne zaman gelse, neredeyse her defasında beni dövüş talimine çağırırdı.
Güya günlük talimlerimi aksatmadığımdan emin olmak için yaptığını söylerdi… ama işin aslı, dövüşte onun dengi olabilecek pek kimsenin bulunmayışıydı.
Neyse ki ona talim partneri olabilecek kadar güçlüydüm.
“Bugün de mi?”
“Bugün de. Zahmet veriyorum, kusura bakma.”
Böyle günlerde işlerimi astlarıma devreder, Dola-sama ile birlikte askeri talim alanına geçerdim. Ardından da hevesini alana kadar beni pestilim çıkana dek dövmesine izin verirdim.
Her seferinde beni dayaktan perişan ederdi.
…Kendi başımın çaresine bakabilsem de Beş Ejderha Generalinden birini yenebilecek kadar güçlü değildim. Yine de Dola-sama ile düzenli talim yapmak, yeteneklerimi hızla geliştirmemi sağlamıştı.
Belki kibrimden öyle geliyordu ama artık sıradan hiçbir Ejderha Savaşçısının karşımda en ufak bir şansı kalmayacak kadar güçlenmiştim.
“…Seninle konuşmak istediğim bir mesele var.”
Normalde talim, ben iyice dayak yedikten sonra biterdi. Ancak o gün Dola-sama, yüzünde alışılmadık derecede ciddi bir ifadeyle konuştu. Doğal olarak onu geri çevirmek için hiçbir sebebim yoktu.
Konuşmak için uçuş talim alanına geçmeye karar verdik.
Dola-sama ile baş başa konuşabileceğimiz ideal yerler dendiğinde akla ilk gelen yer ya Ejderha Tanrısı-sama’nın Malikânesi ya da burası olurdu. Burayı seçmesinin sebebi de muhtemelen Chaos’un şehir manzarasını boylu boyunca gözler önüne seren bir yer olmasıydı; sohbetimiz için biçilmiş kaftandı.
“Son zamanlardaki başarıların gerçekten takdire şayan.”
“Tamamen sizin rehberliğiniz sayesinde, Dola-sama.”
“Yok, sana hiç öğretmediğim şeyleri bile başardın. Hatta geçen gün Maxwell bile, ‘Doğrusu iyi iş çıkardı,’ diyerek bana biraz takılmıştı.”
“Bu benim için büyük bir onur.”
“Böyle devam ettiğin takdirde, vazifelerini hakkıyla yerine getireceksin.”
Bahsi geçen “vazifeler”, Ejderha Tanrısı-sama’nın belirlediği üç hedeften ikisine işaret ediyordu: Ejderha halkının melezlere karşı beslediği husumeti azaltmak ve iblislere iyi niyet göstermek.
Gerçekten de yeniden eğitme işi her geçen gün daha da önem kazanıyordu. Terbiye yöntemleri öylesine ilerlemişti ki, yakında “yeniden eğitim” kelimesinin bile tarihe karışacağı söyleniyordu. Ortaya koyduğum başarı işte böylesine derin bir anlam taşıyıyordu.
“Senden bir ricam olacak.”
“Rica” kelimesi beni şaşırtmıştı.
Ne de olsa Dola-sama bu zamana dek benden hiçbir şey istememişti.
“Siz yeter ki isteyin.”
Doğal olarak bu şekilde karşılık verdim.
Ben Ejderha Tanrısı-sama’nın uğruna yaşıyordum, evet; fakat Dola-sama’ya da çok şey borçluydum. Üstelik onun benden isteyeceği herhangi bir şey, şüphesiz Ejderha Tanrısı-sama’nın arzularıyla da örtüşürdü. Bu yüzden hiç çekinmeden kabul etmeye hazırdım.
“Bir süreliğine benim vazifelerimi devralmanı istiyorum.”
“Vazifelerinizi… devralmak mı?”
“Evet. Kısacası, Ejderha Dünyası’ndaki tüm terbiye tesislerini denetlemeni istiyorum.”
“Sebebini sorabilir miyim?”
“Yakında çiftleşme dönemim gelecek. Yumurtlayacağım.”
Ejderha halkının inanılmaz uzun ömürleri vardı. On binlerce yıl yaşarlardı; neredeyse ölümsüzdüler. Fakat bunun bedeli olarak çiftleşme dönemleri oldukça kısaydı ve yalnızca birkaç bin yılda bir denk gelirdi.
Dolayısıyla çiftleşme dönemine giren Ejderha halkı mensupları, bu sürece bilfiil katılmakla yükümlüydü.
“Şey… tebrik ederim.”
“Teşekkür ederim.”
“Eşiniz kim peki?”
Ne de olsa çocuk sahibi olmak için bir eşe ihtiyaç duyulurdu.
Hehe, belki de bu konu Rostelina için biraz fazla ilgi çekiciydi.
“Beş Ejderha Generali’nden Crystal. Çiftleşme dönemlerimiz tesadüfen denk geldi… Üstelik Ejderha Tanrısı-sama bizden güçlü yavrular bekliyor.”
Görünüşe göre Ejderha Generalleri’nin pek çok çocuğu vardı fakat ne yazık ki ben hiçbiriyle tanışmamıştım.
Ejderha halkında aile kavramı pek gelişmemişti. Yumurtlanan yumurtalar ebeveynleri tarafından ısıtılmaz; kuluçka tesisindeki uzman bakıcılar tarafından kuluçkaya yatırılıp büyütülürdü. Elbette anne babalarının kim olduğunu bilirlerdi lakin Ejderha Generalleri’nin çocukları diğerlerinden farklı bir muamele görmezdi.
Anlaşılan o ki Dola-sama çoktan birkaç çocuk dünyaya getirmişti. Kimi yetişkinliğe erişip Ejderha Savaşçısı olarak ya da terbiye tesislerinde görev alırken, kimisi de ejderhalarla girdikleri savaşlarda can vermişti.
Lakin görünüşe göre, iki Ejderha Generali’nden bir çocuğun dünyaya gelmesi bir ilkti. Ebeveynlerin kabiliyetleri ne kadar üstün olursa, doğacak yavrunun da o denli kudretli olacağına inanılırdı.
İki Ejderha Generali’nin evladı.
Beklentiler haliyle çok büyüktü.
“İşte bu yüzden, yumurtlama dönemim boyunca terbiye tesislerinin idaresini senin üstlenmeni istiyorum. Kabul eder misin?”
Ejderha Tanrısı-sama’nın Beş Ejderha Generali’ne emanet ettiği bir vazife artık benim sorumluluğumda olacaktı. Bundan daha büyük bir onur tahayyül dahi edemezdim; oracıkta neredeyse gözyaşlarına boğulacaktım. Dola-sama’nın bana ne denli kıymet verdiğini işte o an bir kez daha anlamıştım.
“Beni seçmeniz benim için büyük bir onurdur.”
Elbette hiç tereddüt etmeden önünde hürmetle eğildim ve vazifeyi kabul ettim.
••●══••●۩۞۩●••══●••
O günden bu yana yaklaşık 30 yıl geçmişti.
Dola-sama sağ salim gebe kalmış ve Chaos’un birkaç on kilometre güneyinde yer alan kuluçka tesisine geçmişti. Yerleşirken kendisine ben de eşlik etmiştim; doğrusu son derece büyüleyici bir yerdi.
Dışarıdan bakıldığında adeta devasa bir arı kovanını andırıyordu.
Sıra sıra dizilmiş çok sayıda hususi oda mevcuttu ve gebe kadınlar yumurtalarını buralara bırakırlardı. Odalar sabit bir ısı ve nem seviyesinde tutulduğundan, yumurtalar neredeyse kendiliğinden çatlardı. Ardından her bölme, yumurtadan çıkan yavrunun şahsi odasına dönüşürdü. Fakat Ejderha halkının gebelik süreci akıl almaz derecede uzundur. Nihayetinde yüz binlerce yıl yaşayabilen bir ırktan bahsediyoruz; yumurtayı karınlarında taşıdıkları süre 50 yılı, yumurtanın kuluçka süresi ise bir diğer 50 yılı bulur.
Üstelik her canlı türünde olduğu gibi gebe kadınlar fazlasıyla alıngan ve fevri olurlar. Ejderha halkının kadınlarında ise bu hassasiyet, hamilelik boyunca ekseriyetle aşırı bir hırçınlık ve saldırganlık şeklinde kendini gösterir.
Sıradan yerleşim alanlarından tecrit edilmiş bu özel tesislerin kurulma gayesi de tam olarak buydu; böylece gebe kadınlar yalnızca doğuma odaklanabilecekti. Bilhassa döllenmiş yumurtalar mevzubahis olduğunda bu tedbir çok daha elzemdi.
Dola-sama tesise geçtiğinde artık son derece hırçınlaşmıştı. Önüne çıkan her şeye saldırmıyordu belki ama en ufak bir kışkırtmada parlıyor, öfkesini yakınındaki her şeyden ve herkesten çıkarıyordu. Dola-sama tarafından yaralanmak benim için alışılmadık bir durum değildi lakin onu ilk kez böylesine akıl almaz bir şiddete başvururken görüyordum. Geride kalan 30 yıl boyunca bedenimden taze yaralar hiç eksik olmadı.
Yine de Dola-sama’nın vazifelerini sorunsuzca yerine getirmeyi başardım. Mesuliyetim, Ejderha Dünyası’nın dört bir yanındaki terbiye tesislerini denetlemek ve yönetmekten ibaretti.
Bu seyahatlerimde Saleyakt’ın sırtına biniyordum. O huysuz Kızıl Ejderha, son ana dek yalnızca bana sadık kaldı. Benim açımdan bakıldığında, Saleyakt’ı terbiye tesislerine götürmek gayet isabetli bir fikirdi. Saleyakt diğer ejderhalarla konuşabiliyor, aralarındaki en inatçı olanları bile ikna etme becerisine sahipti. Gittiğimiz her yerde vazgeçilmez bir yardımcı olduğunu kanıtladı. Doğrusunu söylemek gerekirse, terbiye tesislerinin baş denetçisi konumuna yükselmemde en büyük pay onundu.
Baş denetçi olmamla birlikte adım da doğal olarak tüm Ejderha Dünyası’na yayıldı. İnsanlar benden üstün nitelikli ejderhalar yetiştiren bir dâhi olarak söz etmeye başladı. Artan itibarım sayesinde beni hor görenlerin sayısı giderek azaldı. Hatta Ejderha Tanrısı-sama’nın malikânesine dönerken önümde hürmetle eğilenler bile oluyordu. Elbette yarı iblis olduğum için benden hazzetmeyenler hâlâ vardı fakat insanlar artık kabiliyetlerimi takdir etmeye başlamıştı.
Sabahları uyanır, uçarak bir terbiye tesisine giderdim. Saleyakt ile birlikte tesisi teftiş eder, hırçın ejderhalarla ilgilenirdim. Kimi zaman da Saleyakt’a binip başka kasabalara yol alırdım. Nereye gidersem gideyim yapılan iş aynı kalıyordu. Lakin karşılaştığım yüzler değişiyor, varlığım günden güne daha geniş kitlelerce tanınıyordu.
Malikâneye döndüğümde Lunaria-sama orada olur, hizmetkârlar önüme sıcak bir yemek sunardı. Kimi zaman Ejderha Tanrısı-sama bile aramıza katılırdı. Onlara gün içinde olup bitenleri anlatırdım. Şimdilerde buna herhalde aile saadeti denirdi.
O otuz yıl hakikaten huzur doluydu. Ne muharebeler vardı, ne zorlu idmanlar, ne de bir telaş… Yalnızca yapılması gerekenleri aheste aheste yerine getiriyor, kaçınılmaz sonu bekliyordum. Zaman ağır ve sükûnet içinde akıp gidiyordu.
Ne var ki böylesi dingin günler sonsuza dek sürmez. Her durgunluk eninde sonunda bir dönüm noktasıyla bölünür. Aynı yolda durmaksızın yürüyebilenlerin sayısı pek azdır. Ve işte o dönüm noktası çıkageldi; benim için, daha doğrusu bütün Ejderha Dünyası için.
Muazzam bir dönüm noktası.
Dola-sama’nın yumurtlamasının an meselesi olduğu haberini aldığımız sıralardaydı. Ejderha Dünyası kahredici bir haberle sarsıldı.
Beş Ejderha Generali’nden birinin ölümü.
Çelik Ejderha Kralı Crystal.
••●══••●۩۞۩●••══●••
General Crystal, Ejderha Dünyası’nın kuzey ucunda, Kral Ejderhalar’ın yuvasının yakınlarında bulunmuştu. Bedeni korkunç bir haldeydi; uzuvları koparılmış, beyni tamamen boşaltılmıştı. Ejderha halkı ne kadar dirençli olursa olsun, hiç kimse böyle yaralardan sağ çıkamazdı. Bulunduğunda çoktan can vermişti. Etrafında ise kendi Ejderha Muhafızları’nın ve birkaç Kral Ejderha’nın cesetleri yatıyordu.
İlk bakışta Kral Ejderhalar ile çarpışıp ya yenilmiş ya da yenişememiş gibi görünüyordu. Oysa General Crystal, alelade Kral Ejderhalara boyun eğecek biri kesinlikle değildi. Tüm bu hadise koyu bir sır perdesine bürünmüştü. Beş Ejderha Generali’nden birinin ölümü… Bunun Ejderha Dünyası için ne denli akılalmaz bir sarsıntı olduğunu anlatmak bile imkânsızdı.
Beş Ejderha Generali, yalnızca Ejderha Tanrısı Hazretleri’nin ardında duran güçleriyle Ejderha halkının en kudretli savaşçılarıydı. Kendi ırklarının sıradan mensuplarıyla kıyaslandığında dahi güçlerinin sınırı tahayyül edilemezdi. Şayet işi ciddiye alacak olsalar, koca dağları bir çırpıda yerle bir edebilirlerdi.
O vakitler ben de epey güçlü sayılırdım fakat yine de onların karşısında en ufak bir şansım olamazdı. Dola Hazretleri’nin talimlerinde sık sık antrenman partneri olmama rağmen, şayet var gücüyle saldırsaydı bir göz açıp kapayıncaya dek paramparça olurdum. Beş Ejderha Generali işte böylesine muazzam bir kuvvete sahipti. Ve şimdi onlardan biri, Crystal ölmüştü.
Herkesin zihninde aynı soru yankılanıyordu: Bunu kim yapmış olabilirdi? Hem de nasıl?
Bir Ejderha Generali’ni katledebilecek varlıkların sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Ejderha Dünyası sınırları dahilinde bunu başarabilecek yegâne kişiler, diğer Dört Ejderha Generali ya da bizzat Ejderha Tanrısı Hazretleri’ydi. Elbette mutasyona uğramış bir canavar ihtimali de vardı lakin… Bir canavar ne kadar azgın ya da kudretli olursa olsun, bir Ejderha Generali’nin canını alabileceğine inanmak çok güçtü. Üstelik bu denli dehşetli bir canavar vardıysa, bugüne kadar hakkında tek bir bilginin dahi gün yüzüne çıkmamış olması fazlasıyla tuhaftı. Ne de olsa canavarlar, doğaları gereği yaşamın ve canlılığın kaynadığı bölgelere çekilirdi.
Nihayetinde böylesi felaket bir hadise vuku buldu ve Ejderha Tanrısı Hazretleri meclisi topladı. Geriye kalan Dört Ejderha Generali, bizzat Ejderha Tanrısı Hazretleri tarafından huzura çağrıldı. Bunu işittiğimde durumu biraz alışılmadık bulmuştum.
Zira bana kalırsa Ejderha Tanrısı Hazretleri, her daim kararlarını tek başına alan biri gibi görünürdü. Fakat Ejderha Dünyası’nda büyük bir buhran patlak verdiğinde böylesi toplantılar düzenlemek köklü bir adetti.
Toplantı, Ejderha Tanrısı Hazretleri’nin Konağı’nda gerçekleştirildi. Dola Hazretleri ileri derecede hamile olduğundan ve yumurtlama vakti iyice yaklaştığından ötürü onun vekili sıfatıyla mecliste ben de yer almıştım.
Ejderha Tanrısı Hazretleri’nin konağındaki odalardan birinde, etrafına altı sandalye yerleştirilmiş devasa taştan bir masa duruyordu. Bu düzeni önceden de biliyordum lakin… Beş Ejderha Generali’nin orada toplandığını görmek tek kelimeyle huşu vericiydi. Gerçi, içlerinden ikisi eksikti.
Yeşilimsi gümüş pullara ve kırılgan, uçucu bakışlara sahip Ejderha Generali Szilard oradaydı.
Siyah-gümüş pulları ve derin, delip geçen bakışlarıyla Ejderha Generali Chaos.
Mavi-gümüş pulları ve kararlı, çelik gibi bakışlarıyla Ejderha Generali Maxwell.
Ve nihayetinde, başka hiçbir rengi yansıtmayan saf gümüş pulları ve sanki koca evreni kucaklayan bakışlarıyla yüce Ejderha Tanrısı Hazretleri.
Orada otururken kendimi öylesine yersiz ve eğreti hissediyordum ki.
“……”
Ejderha Tanrısı Hazretleri konuşana dek diğerleri yalnızca o tek boş sandalyeye bakakalacaktı. Crystal’ın oturması gereken o sandalyeye.
“İnanamıyorum… Crystal öldü mü yani?”
Fakat sessizliği bozan kişi Chaos oldu.
Onunla pek temasım olmamıştı ama epey nevi şahsına münhasır biri olduğunu duymuştum. Ejderha Tanrısı Hazretleri’nin emriyle Ejderha halkının kullandığı silahları yapmakla görevlendirilmişti. O zamanlar silahlar en hafif tabirle ilkeldi. Ejderha dişlerinden yontulmuş kılıç ve mızraklar ya da ejderha pullarından derme çatma yapılmış zırhlardan ibaretti.
Bunların kulağa hiç de öyle kaba saba gelmediğini mi düşünüyorsunuz?
Ah, belki günümüzün ölçütlerine göre etkileyici gelebilirler. Fakat o dönemde Ejderha halkı, Ejderha Aurası ile bürünmüş kendi pençelerine ve pullarına bu tür aletlerden katbekat fazla güvenirlerdi.
“Crystal’ın Kral Ejderhalar tarafından öldürüldüğünü aklım almıyor. Bırakın onları, alelade bir canavara yem olması bile imkânsız. Bu işte bir terslik var.”
Bunu söyleyen Maxwell’di. Kısa boylu ve ciddiyetsiz biriydi. Onunla tanışan hemen herkes aynı izlenime kapılırdı. Diğer Ejderha halkına kıyasla Maxwell bilhassa ufak tefek kalıyordu. Üstelik yüzünde her daim tasasız bir sırıtış vardı ve kaba saba bir üslupla konuşurdu.
Pek çok kişi onun gibi birinin nasıl olup da Beş Ejderha Generali’nden biri olabildiğini merak ederdi. Arkasından bu tür şüpheleri fısıldayanlar az değildi ama vaktiyle Dola Hazretleri şöyle demişti:
“En azından Maxwell’i gerçekten tanıyan hiç kimse onunla alay etmez.”
Çünkü dış görünüşünün aksine Maxwell yetenekli, özenli, çalışkan ve son derece sadık biriydi. Ejderha Dünyası genelindeki canavarları temizlemekten sorumluydu. Sıradan Ejderha halkının canavarlara neredeyse hiç kurban vermemesi büyük ölçüde onun sayesindeydi.
Olay yerinde Crystal’ın cesedini bizzat inceleyen de Maxwell’di. Ekibindeki diğerleri bunun canavarların işi olduğu hükmüne varsa da, anlatılana göre başını iki yana sallayıp “Böyle bir şey imkânsız,” diye direten tek kişi oydu. Çünkü Maxwell, Beş Ejderha Generali’nin gücünü çok iyi bildiğinden, alelade bir canavarın Crystal’ı öldürmüş olabileceğine bir türlü ihtimal veremiyordu.
En son söze giren Szilard, “Durum buysa eğer, bir iblis olmalı,” dedi.
Beş Ejderha Generali’nin lideri olan Szilard, tüm Ejderha halkını bir arada tutan birleştirici bir güç vazifesi görüyordu.
Sayısız sorumluluğu vardı; lakin bunların başında şehirlerdeki işleyişi denetlemek geliyordu. Aslına bakılırsa, Ejderha Tanrısı Hazretleri’nin yokluğunda onun adına Ejderha Dünyası’nı fiilen o yönetirdi. Onu Ejderha Dünyası’nın ikinci adamı olarak nitelendirmek hiç de abartı olmazdı.
Szilard her daim sakin, vakur ve keskin bir muhakeme yeteneğine sahip biriydi. Beş Ejderha Generali’nin fikirlerini derleyip toparlamak ve en doğru çözümü Ejderha Tanrısı Hazretleri’ne sunmak çoğunlukla onun göreviydi.
“Bu tam bir saçmalık!”
“İmkânsız!”
Gelgelelim bu kez sözleri, Maxwell’in öfkeyle parlamasına ve Chaos’un açıkça hoşnutsuzluk göstermesine yol açmıştı. Yine de istifini bozmayan Szilard, ikisine sakince bir göz atıp konuşmasını sürdürdü.
“Bir Kral Ejderha olması ihtimal dışı. Crystal’ı öldürebilecek güçte bir canavar var olsaydı şayet, şimdiye dek çoktan ortaya çıkar ve ortalığı birbirine katardı. Ejderha Dünyası’nda Crystal’ın canını alabilecek yegâne varlıklar, Ejderha Tanrısı Hazretleri ile biz Beş Ejderha Generali’nden ibaret.”
Szilard, Ejderha Tanrısı Hazretleri’ne doğru kaçamak bir bakış fırlattı. Ağzından dökülmese de bakışları adeta şunu fısıldıyordu: Akıl almaz bir ihtimalle, Ejderha Tanrısı Hazretleri’nin Crystal’ı öldürmek için bir gerekçesi var idiyse bile, sebebi her ne olursa olsun sizin kararınıza ve takdirinize sorgusuz sualsiz boyun eğeriz.
Ejderha Tanrısı Hazretleri ağırbaşlı bir tavırla başını iki yana salladı. Kendi evladı gibi gördüğü Crystal’ı onun katletmiş olmasına imkân yoktu. Beş Ejderha Generali’nin lideri dahi olsa, Szilard’ın bunu uluorta dile getirmesi, hürmetsizliği yüzünden Chaos ya da Maxwell tarafından oracıkta öldürülmesine neden olabilirdi.
Elbette ben de sessiz kalmazdım fakat ne yazık ki bu mecliste söz hakkım yoktu. Benim vazifem, Dola Hazretleri adına gözlemcilik yapmak, tek bir kelimeyi dahi kaçırmadan her şeyi dinleyip ona raporlamaktı. Toplantıyı baltalayacak sorumsuzca bir laf edip Dola Hazretleri’nin şerefine leke süremezdim.
“Biz Beş Ejderha Generali’nden hiçbiri, Ejderha Tanrısı Hazretleri’nin itimadına asla ihanet etmez. Şayet içimizden biri böyle bir hıyanette bulunacak olsaydı, Ejderha Tanrısı Hazretleri’nden af dilemek adına tam da burada kollarını bacaklarını koparır, kendi kalbini bizzat ezerdi. Haliyle, varılabilecek en mantıklı hüküm, sorumlunun dışarıdan biri olduğudur.”
“Yani bunun iblislerin işi olduğunu mu söylüyorsun?”
“İblisler bize oldum olası düşmandı. Crystal’ı öldürmek için bir tezgâh kurmuş olmalarında garipsenecek ne var?”
“İblis kılıklılardan birinin Beş Ejderha Generali’nden birini alt edebileceğini mi sanıyorsun yani!?”
“Kháos, en güçlü olmakla övünüyor olsak da Sekiz İblis Kralı da yabana atılacak rakipler değildir. Kibir felaketimiz olabilir. Yoksa rakibinin gücünü tartmaktan bile aciz misin?”
Szilard’ın bu sivri çıkışı karşısında Kháos sessizliğe gömüldü.
Sekiz İblis Kralı, iblis tarafının Beş Ejderha Generali’ne denk mevkide sayılırdı. Hatta zamanında pestilim çıkana kadar dövülüp püskürtülmemin müsebbibi de onlardan biriydi.
İblisler, Ejderha Halkı kadar kudretli değildi. Bize kıyasla daha yavaşlardı ve sert pullarımızın sağladığı korumadan yoksundular. Fakat neredeyse ölümsüz bir dayanıklılığa sahiptiler ve büyü kullanma konusunda bizden fersah fersah maharetliydiler.
Altı dünyada iblisler, en güçlü ikinci ırktı. Sıradan bir iblisin Crystal’a diş geçirebilmesi dahi hayaldi. Ancak Sekiz İblis Kralı’ndan birine karşı, Beş Ejderha Generali’nden biri bile kolay bir zafer bekleyemezdi. Ya da en azından herkes öyle inanıyordu.
“Yine de vaziyet buysa, iblislerin ‘Sınır’ı aşmanın bir yolunu tamamlayıp bunu izinsizce kullandıkları manasına gelir.”
“……”
“Sınır”, dünyaları birbirinden ayıran duvar misali bir engeli ifade ediyordu. Sınır’ı aşmak, bir başka dünyaya seyahat etmek demekti. O vakitler bunun ne anlama geldiğini tam olarak kavrayamamıştım, lakin… O dönemde tüm dünyalardan insanlar esrarengiz biçimde ortadan kayboluyor ve bu hadiseler üzerine araştırmalar yapılıyordu.
Evet, başka bir deyişle ışınlanma büyüsü araştırılıyordu.
…Tabii ışınlanma büyüsü henüz tamamlanmamıştı. Tamamlanmış olsaydı bile, kullanılması şüphesiz Tanrıların onayını gerektirirdi; hem terk edilen dünyanın hem de ayak basılan dünyanın tanrısının.
“Sınır’ı geçmenin bir yolunu sahiden bulmuşlarsa bu son derece vahim bir vaziyet demektir. Fakat şu an için bunu doğrulayacak hiçbir imkânımız yok. Crystal’ı katledeni bulup intikam alacak bir çaremiz de bulunmuyor…”
Szilard’ın sözlerine buruk bir acılık sinmişti.
Neticede Beş Ejderha Generali’nden birini yok edebilecek raddede bir şey, her ne ise, sıradan bir hasım olamazdı. Bu, bin kişilik bir orduya tek başına kafa tutabilecek güçte olduğu manasına geliyordu. İster bir canavar ister bir iblis olsun, hazırlıksız bir arama birliği yollamak yalnızca daha fazla zayiat verilmesine yol açardı.
“Kháos! Crystal’ın intikamını bana bırak!”
“Madem böyle bir vazife söz konusu, o hâlde icabına bakması gereken kişi ben değil miyim?”
İki Ejderha Generali hararetle kükrüyordu fakat karar vermek ne onlara düşerdi ne de Szilard’a. Bu mecliste nihai hükmü verme yetkisi, her zaman tek bir adamın ellerindeydi.
“Ejderha Tanrısı-sama, nasıl bir yol izleyelim? Elbette vazifeyi bana lütfederseniz, suçlunun izini şüphesiz bulur ve Ejderha Halkı’nın kudretini cümle aleme gösteririm…”
Bunun üzerine Szilard bakışlarını bana çevirdi. Bütün toplantı boyunca bir köşede sessiz sedasız not tutan şahsıma yönelmişti o bakışlar.
“Bu vazifeyi Laplace’a bıraksak nasıl olur?”
Bu teklifin ardından salonda bir uğultu koptu.
“Ahmaklık bu! Dola olsa neyse de, damarlarında iblis kanı taşıyan melez birine böyle bir vazife vermek de nereden çıktı!?”
İtirazını kükreyerek dile getiren kişi Kháos’tu. Bir yandan Szilard’a haykırıyor, bir yandan da dişlerini gösterip o derin, delici gözlerini üzerime dikiyordu.
Kháos, nasıl desem… fazlasıyla inatçı bir adamdı.
İblislerin habis olduğuna bir kez hükmetmeye görsün, bu önyargısını ömrünün sonuna kadar taşırdı.
“Bırak bu saçmalıkları! Ejderha Tanrısı-sama’nın evlatlığı olsa dahi, onun gibi biri Beş Ejderha Generali’nden birini katleden suçluyu bulma vazifesinin altından nasıl kalkabilir!?”
“Denemesine fırsat vermeden bunu bilemezsin.”
Szilard bu hiddetli çıkışı, sanki ılık bir meltem esip geçmişçesine sükûnetle karşıladı. Kháos’un ona bağırması muhtemelen günlük sıradan bir olaydı; fakat benim için düpedüz dehşet vericiydi.
Çılgın Ejderha Kralı Kháos, hakikaten de korkunç bir şahsiyetti.
“Dola bana, bu gencin henüz tecrübesiz olsa da biz Beş Ejderha Generali ile boy ölçüşebilecek bir güce sahip olduğunu söylemişti. Ejderha Generalleri’nin —hatta daha da beteri, bizzat Ejderha Tanrısı-sama’nın— vaktini varlığı meçhul bir suçluyu aramakla heba etmektense, benzer bir kudrete sahip birini göndermek çok daha mantıklı.”
Doğrusunu söylemek gerekirse, Beş Ejderha Generali’ne denk görülmemin fazlasıyla abartılı bir değerlendirme olduğunu düşünüyordum. O vakitler kendime olan güvenim hâlâ tam değildi.
“Suçluyu bulsa bile nafile yere canından olmaktan öteye gidemez!”
“Öyle olsa dahi, o da biz Ejderha Halkı’ndan biridir. En azından işimize yarayacak faydalı bir malumatla dönebilir.”
“Hah, bu laflarla bir yere varamayız! Maxwell! Sen de bir şey söylesene!”
Ağzından adeta alevler püsküren Kháos, yüzünü Maxwell’e çevirdi. Muhtemelen Maxwell’in kendi tarafını tutup bu fikre karşı çıkacağını sanıyordu. Ne var ki Maxwell, her zamanki umursamaz ifadesini muhafaza ediyordu.
“…Şey, neden olmasın ki? Bence bir mahzuru yok. Bırak denesin.”
Ağzından dökülen sözler insanı hayrete düşürecek kadar rahattı.
“Ne!? Sen ne saçmalıyorsun be adam!? Hiç senin gibi birine yakışıyor mu bu sözler!”
Maxwell, savaşa ve dövüşe Kháos’tan bile daha düşkündü. Böyle durumlarda ekseriyetle öne atılan ve başı çeken ilk kişi o olurdu. Kháos’un, böylesine ehemmiyetli bir vazifeyi onun kolay kolay kaptırmayacağını düşünmesi de bu yüzdendi. Zira öncü olmak, her şeyden evvel bir onur meselesiydi.
“Vaziyetin ne kadar vahim olduğunu kavrayamıyor musun!? Kadim zamanlardan beri yoldaşımız olan Beş Ejderha Generali’nden biri katledildi yahu!”
“Evet, biliyorum. Söylesene Kháos, sence bir sonraki kim olacak?”
“Bir sonraki mi dedin…?”
“Szilard’ın bu meseleyi neden açtığını düşünüyordum. Eğer suçlu planlı hareket ediyor ve doğrudan Beş Ejderha Generali’ni hedef alıyorsa, muhtemelen her birimizi teker teker avlamaya çalışacaktır.”
Kháos, Maxwell’in neye varmak istediğini anlamış gibiydi. Bir dövüşçü olsa da aptal biri değildi. Eğer suçlunun gayesi Beş Ejderha Generali’nin kökünü kazımaksa, Crystal gibi birini bile alt edip öldürebilecek tuzaklar kurması son derece muhtemeldi.
Ne tarz tuzakların kullanılabileceğini kestiremiyordum fakat diğerlerine karşı da kesinlikle işe yarayacakları aşikârdı.
“Beş Ejderha Generali harekete geçecekse, ikişerli gruplar halinde hareket etmek en doğrusu olurdu. Ancak Dola aramızda yokken ikimizin birden aynı anda ayrılmasına göz yumamayız. Bizzat Ejderha Tanrısı Hazretleri’ni ön cepheye sürmekse zaten söz konusu bile edilemez.”
Maxwell, vardığı mantıklı sonucu gururla dile getirdi. Haklı olup olmadığı bir yana, Szilard’ın yüzündeki buruk tebessüm her şeyi ele veriyordu. Kısacası, benim hayatım feda edilebilir görülüyordu. Hayır, belki de bu pek doğru bir tabir değildi. O zamana dek ne denli işe yarar olduğumu zaten çoktan kanıtlamıştım. Fakat Beş Ejderha Generali’nden birini daha kaybetme ihtimaliyle kıyaslandığında, benim kaybım çok daha ufak bir bedeldi.
“Anlıyorum. Asıl mesele, bu veledin görevi tamamlayacak güce sahip olup olmadığı…”
“O hususta Dola’nın sözüne güvenmekten başka çaremiz yok.”
Maxwell’in bu son sözleri Kháos’tan derin bir baş onayı aldı. Dola Hazretleri’nin muhakemesine duydukları sarsılmaz güven, kelimelere dökülmesine gerek kalmayacak kadar ortadaydı.
“Öyleyse ne yapacağız?”
Yine de son karar Szilard’a ait değildi. Kararı, tüm bu süre boyunca tek kelime etmeden sessizliğini koruyan yegâne kişiye bıraktı.
“……”
Ejderha Tanrısı Hazretleri bir an sessiz kaldı; yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı bile olmaksızın odayı süzdü. Bakışları sırasıyla Kháos, Maxwell ve Szilard’ın üzerinden geçip nihayet bende durdu.
“Laplace. Yapabilir misin?”
“Emriniz buysa, tereddütsüz yerine getiririm!”
Ejderha Tanrısı Hazretleri bizzat yapıp yapamayacağımı sormuşken, buna “hayır” dememin zaten imkânı yoktu.
Doğrusunu söylemek gerekirse, kendime hiç mi hiç güvenmiyordum.
