Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN) – Bölüm 4 / Ejderha Halkının Eğitimi

Ejderha Halkının Eğitimi

İlk yıl boyunca Dola-sama yalnızca bana dili öğretmeye odaklandı. Dilde ustalaşmadan başka hiçbir şeyi öğrenmem mümkün değildi zaten. Dola-sama’nın tahminine göre dili tam anlamıyla sökmem yaklaşık on yılımı alacaktı.

Ne de olsa vahşi bir Kızıl Ejderha evcilleştirilirken Ejderha halkının dilini anlayabilmesi genellikle o kadar sürerdi. Ben de dilin varlığından bile habersiz bir dünyada yaşamış olduğumdan, benim de aynı sürede öğreneceğimi varsaymış olmalıydı.

Fakat Dola-sama’nın beklentilerinin aksine öğrenme kabiliyetim olağanüstüydü. Hatta öğrenme yeteneğimden de öte, öğrenmeye duyduğum açlık göze çarpıyordu. Ağzından çıkan her kelimeyi aklıma kazıyor, durmadan pratik yapıyor ve anlamlarını kavramak için çabalıyordum. Suyu içine çeken bir sünger gibi bilgiyi adeta emdim ve bir yıl bile dolmadan Ejderha halkının dilinde ustalaştım. Ondan sonraysa her şey hızla ilerledi.

Dola-sama bana harfleri, tarihi, dünyayı, toplumsal rolleri, hiyerarşiyi, görgü kurallarını ve zanaatları; kısacası Ejderha halkı arasında genel kültür sayılan her şeyi öğretmeye başladı.

“――Gökyüzünde dağlar yükselir; yeryüzünün olması gereken yerdeyse gök kubbe uzanır. Dağların eteklerinde Yeryüzü Ejderhaları yaşar, Kızıl ve Mavi Ejderhalar ise yuvalarını zirvelere daha yakın kurar.”

“Evet.”

“Kızıl ile Mavi arasındaki yaşam alanı farkı, bulutların üstünde mi yoksa altında mı yaşadıklarıdır. Mavi Ejderhalar daha alçaktan uçar. Yalnızca birkaç yüz yılda bir, üreme mevsimi geldiğinde dağlara inerler. Kızıl Ejderhalar ise çok daha vahşidir ve bölge sahiplenme içgüdüleri daha güçlüdür. Dağın yamaçlarında yaşayan halkımıza saldırıp onları avlayanlar da işte bu Kızıl Ejderhalardı.”

“Evet. Ama artık geçmişte kaldı.”

“Doğru. Kızıl Ejderhaların Ejderha halkıyla ‘savaştığı’ günler çok geride kaldı. Artık Kızıl Ejderhalar yalnızca birer avdan ibaret. Üstelik bu ejderhaların evcilleştirilmesinde de epey yol katedildi.”

“Ve bu evcilleştirme işini yöneten de Dola-sama.”

“Doğru. İyi hatırlıyorsun. Buraya kadar sormak istediğin bir şey var mı?”

“Evet. Gökyüzünün altında ne var?”

“Düşen cesetleri yutan devasa, kara bir yılanın olduğu söylenir. Gerçi ben de kendi gözlerimle hiç görmedim.”

Dola-sama sorularımı her daim yanıtlardı.

Bilmediği ya da bizzat görmediği bir şey olduğunda bunu açık yüreklilikle kabul eder, yine de bilgisinin yettiği kadarıyla açıklamaya çalışırdı. Kimi zamansa bilmediği fakat bana öğretilmesini elzem gördüğü bir konu olursa, daha sonra bana aktarabilmek adına bizzat kendisi öğrenirdi.

Normal şartlar altında Dola-sama bu kadar özverili olmayabilirdi. Ne var ki beş Ejderha Generali arasındaki en sadık kişi olarak bilinirdi; Ejderha Tanrısı-sama’nın doğrudan verdiği bir emri savsaklamak onun için akıl almaz bir şeydi.

Bir eğitmen olarak eşi benzeri yoktu.

Geriye dönüp baktığımda, Dola-sama’dan eğitim almış olmak başlı başına bir onurdu. Ejderha Tanrısı-sama’nın benden yana beklentisi epey yüksek olmalıydı. Dola-sama sayesinde Ejderha Dünyası hakkında tepeden tırnağa kapsamlı bir bilgi edindim.

Ne tür bilgiler mi diyeceksiniz?

Şey, o kadar çok şey var ki bir çırpıda anlatmak pek kolay değil… Öncelikle, o zamanki konumumuz. Ejderha Dünyası’nın tam merkezindeki en ulu dağın adı Ejderha Kükreyişi Dağı’ydı.

Ha? Şu an üzerinde yaşadığımız dağla aynı adı taşıdığını mı söylüyorsunuz? E tabii ki öyle, ne de olsa bu dağa o kadim dağın anısına bizzat ben bu ismi verdim.

Ama şimdilik bunu bir kenara bırakalım.

Ejderha Kükreyişi Dağı’nın kalbine oyulmuş, Chaos adında bir şehir vardı.❮09❯

Burası Ejderha halkının başkenti vazifesini görüyordu.

Bütün klanlar orada barındığı için nüfusu en yoğun yerleşimdi.

Hayati önem taşıyan pek çok tesise ev sahipliği yapıyordu: Ejderha Tanrısı-sama’nın malikânesi, idare binaları, posta teşkilatı, kütüphaneler, araştırma laboratuvarları, binek ahırları, erzak depoları ve Ejderha Savaşçılarının karargâhları.

Elbette Ejderha halkı yalnızca Ejderha Kükreyişi Dağı’nda yaşamıyordu.

Dünyanın dört bir yanına yayılmış, her biri farklı Ejderha halkı klanlarına ev sahipliği yapan 122 kasaba vardı. Ejderha Kükreyişi Dağı’ndaki Chaos ile kıyaslandığında diğer kasabalar yalnızca ufak yerleşim yerleri sayılırdı.

Ne var ki tehlikeli ejderhalarla kaynayan Ejderha Dünyası’nda ‘ufak yerleşim’ diye bir kavram yoktu. Her yerleşim, bir Kızıl Ejderha yuvasını haritadan silebilecek kadar askeri gücü elinde tutardı. Aksi takdirde Kızıl Ejderhaların topyekûn bir saldırısıyla yok olup giderlerdi.

Hımm?

Kulağa pek bir efsane gibi gelmedi, öyle değil mi?

Duyduklarınıza bakılırsa günümüz kasabalarından o kadar da farklı görünmüyor, ha? Gelgelelim, ben oraya vardığımda vaziyet zaten bu şekildeydi.

Ne de olsa bu kasabaların inşa edilme yöntemleri ve yerleşim düzeni büyük ölçüde insanların etkisinden ileri geliyordu. Tanrılar bir araya toplanmadan önce durum farklı olabilirdi belki, fakat o zamana gelindiğinde muhtemelen her dünya birbirine benzer hale gelmişti.

Ama şimdilik bunu bir kenara bırakalım.

Ejderha Tanrısı-sama sevgisini tüm Ejderha halkına cömertçe sunar, bütün Ejderha Klanlarını korumaya çabalardı. Yine de 122 kasabanın her birini birden korumak imkânsızdı.

Ejderha Tanrısı-sama ne kadar akıl almaz biri olsa da her şeyi bilen veya her şeye kadir bir varlık değildi.

Bazı bölgelerin gözünden kaçtığı zamanlar olurdu.

Bu yüzden Ejderha Tanrısı-sama, tüm dünyayı muhafaza etmeleri adına Ejderha halkının en güçlü beş ferdini Ejderha Generali olarak atadı.

İşte bu kişiler Beş Ejderha Generali’ydi:

Kutsal Ejderha Klanı’nın Ejderha Generali Szilard.

Karanlık Ejderha Klanı’nın Ejderha Generali Maxwell.

Çılgın Ejderha Klanı’nın Ejderha Generali Kháos.❮10❯

Çelik Ejderha Klanı’nın Ejderha Generali Crystal.❮11❯

Zırhlı Ejderha Klanı’nın Ejderha Generali Dola.

İşleri başından aşkın olan Ejderha Tanrısı-sama’nın yerine Ejderha halkını koruyup kollarlardı.

Beş Ejderha Generali, Ejderha Tanrısı-sama’ya mutlak bir sadakatle bağlıydı; o da buna karşılık en kritik vazifeleri onlara emanet ederdi. Ejderha halkının nüfusu artıp da korunmaya duydukları ihtiyaç azaldığı günümüzde bile bu düzen hiç değişmedi.

Hatta aralarındaki bağ, zaman geçtikçe daha da güçlendi.

Dola-sama’nın, Beş Ejderha Generali arasındaki en sadık kişi olduğu söylenirdi.

Kendisi de bu namıyla gurur duyardı.

Kendi klanı da dâhil olmak üzere tüm Ejderha klanlarının da kendisi kadar sadık olmasını isterdi. Özel bir sebebi yoktu; yalnızca kendi şahsi tercihiydi. Olması gerekenin sadece bu olduğuna inanırdı.

“Madem Ejderha Tanrısı-sama hayatını kurtardı, o halde tüm benliğini hiç tereddüt etmeden ona hizmet etmeye adamalısın.”

Bu yüzden bana da aynısını öğretti.

Eline geçen her fırsatta bu inancı zihnime aşıladı.

“Evet, Dola-sama. Ejderha Tanrısı-sama için varımı yoğumu ortaya koyacağım.”

Doğal olarak ben de tüm kalbimle ona hak veriyordum.

Öğretme yöntemleri adeta bir beyin yıkamayı andırıyor olabilirdi belki, fakat ben zaten en başından beri onun rehberliğini izlemeye kararlıydım. Ne de olsa İblis Dünyası’nda tattığım o derin yalnızlığı, ölümle yüzleşirken hissettiğim çaresizliği ve oradan kurtarıldığım o günü hâlâ dün gibi hatırlıyordum.

“Hehe, bugüne kadar eğittiğim en umut vadeden öğrenci sensin.”

İçimden taşan bu sadakati gören Dola-sama halinden gayet memnundu.

Dola-sama bir şeyi bu denli üstüne basa basa vurguladığında çoğu kişi eninde sonunda bıkkınlıkla, “Anladım işte, defalarca tekrar edip durmana gerek yok,” diye çıkışırdı. Elbette bu, Ejderha Tanrısı-sama’yı hiçe saydıkları anlamına gelmiyordu.

Ejderha halkının her bir ferdi, Ejderha Tanrısı-sama’ya bir ilah gibi tapar ve ona sadakat yemini ederdi. Fakat Dola-sama’ya göre birinin ağzından “Tekrar edip durma,” sözünün çıktığı o an, sadakatinin noksan olduğunu gösterirdi.

Ne de olsa insan gerçekten sadıksa, koşullar ne olursa olsun bunu her an sözleriyle dile getirebilmeliydi.

Tıpkı benim gibi.

Ha, bir de tam o sıralarda Lunaria-sama hakkında bir şeyler öğrenmiştim.

“Lunaria-sama, Ejderha Tanrısı-sama’nın eşidir. Başka bir dünyanın tanrısı olan İnsan-Tanrı’nın kızı olduğunu duymuştum. Gerçi tüm detayları ben de bilmiyorum.”

Lunaria-sama, vaktiyle Ejderha Tanrısı-sama’nın bizzat getirdiği bir kadındı. Üzerinden yaklaşık bin yıl geçmiş olmalıydı; Dola-sama ve diğerleri için bu pek de eski bir zaman sayılmazdı. Günün birinde Ejderha Tanrısı-sama aniden Lunaria-sama’yı yanında getirmiş ve onun eşi olacağını ilan etmişti. Ejderha Tanrısı-sama’nın kendi soyundan, yani Ejderha halkından biri yerine başka bir ırktan birini neden seçtiği ise hâlâ bir sır perdesiydi.

Bunun sebebini hiçbir zaman açıklamamıştı.

Doğal olarak bu durumdan rahatsızlık duyanlar olmuştu.

Neden kendi aralarından birini seçmediğini sorguluyorlardı. Oysa Ejderha halkı içinde Ejderha Tanrısı-sama’ya layık pek çok kadın vardı; hatta Dola-sama bile onlardan biri olabilirdi.

Yine de Dola-sama, kendisinin seçilmemiş olmasına hiçbir zaman itiraz etmemişti.

Şöyle derdi:

“Ejderha Tanrısı-sama’nın muhakkak derin bir sebebi vardır. Karar verirken her daim Ejderha halkını gözetir. Biz bunu kavrayamasak bile, kesinlikle Ejderha halkının geleceği içindir. Bunu sorgulamak bize düşmez.”

Kulağa körü körüne bir inanç gibi mi geliyor?

Eğer öyleyse, onun sadakatinin ne denli derin olduğunu bilmediğinizdendir.

Neyse, biz Lunaria-sama konusuna geri dönelim.

Elbette Ejderha halkının vaktiyle Lunaria-sama’ya beslediği o hoşnutsuzluk çoktan geçmişte kalmıştı; gelişinin üzerinden yaklaşık yüz yıl geçtikten sonra bu huzursuzluğun tamamen dindiği söylenirdi.

Lunaria-sama, merhamet dolu, adeta bir tanrıçayı andıran bir kadındı.

Ne hikmetse onunla konuşan herkesin içi şefkatle dolup taşar, sanki her günah bağışlanabilirmiş gibi hissettirirdi. Öyle ki onunla iki çift laf eden kim olsa, onu Ejderha Tanrısı-sama’nın eşi olarak tereddütsüz kabulleniverirdi.

Ben de Lunaria-sama’yı sırf sadakatten ötürü değil, çok daha derin duygularla severdim.

Bir yıl önce beni nasıl sahiplenip koruduğunu, beni ne denli içten karşıladığını asla unutmamıştım.

Belki de Ejderha Tanrısı-sama’nın emri gereğiydi; gerçi öyle çok konuşan biri de değildi ama bana karşı en ufak bir soğukluk göstermemiş, aksine benimle özenle ilgilenmişti.

Ve tam da burası onun yuvası olduğu için, yalnızca Ejderha Tanrısı-sama’ya sadık kalmakla yetinmeyip sürüyü ve sürünün yaşadığı bu malikâneyi de korumaya ant içmiştim. Asla yüksek sesle dile getiremezdim, haddim de değildi gerçi ama… O benim için bir anne gibiydi.

…Böylelikle Ejderha Dünyası hakkındaki bilgileri bir sünger gibi emmeye devam ettim. Aradan yaklaşık beş yıl geçtiğindeyse neredeyse bilmediğim hiçbir şey kalmamıştı.

Gerçi buraları kendi gözlerimle pek görmediğim için, her şeyi gerçekten bildiğimi öne süremezdim.

••●══••●۩۞۩●••══●••

Dili söküp yeterince bilgi edindikten sonra Dola-sama beni dışarı çıkarmaya başladı. Dört bir yanda uçuşan Ejderha halkıyla dolup taşan o capcanlı kasaba beni fazlasıyla heyecanlandırıyordu.

Ta İblis Dünyası’ndaki günlerimden beri böyle bir kasabaya adım atmanın hayalini kurardım hep. Uçsuz bucaksız alanlar, sıra sıra evler, hayat dolu dükkânlar ve türlü etkinliklerin düzenlendiği o meydan…

Her şey öylesine yeni ve taptazeydi ki.

Yine de yanımdan geçip giden Ejderha halkından tek bir kişi bile beni hoş karşılamadı. Uğursuz saçlarımı görünce kaşlarını çatar, mesafelerini korurlardı. Buna rağmen ne açıkça düşmanlık gösterdiler ne etrafımı sardılar ne de beni kasabadan kovmaya yeltendiler. Ejderha Tanrısı-sama’nın bizzat getirdiği bir çocuk olduğum zaten herkesçe biliniyordu ama asıl önemlisi, beni kucağında taşıyanın Dola-sama olmasıydı. Dola-sama’yı gören herkes yumruklarını sıkar ve kollarını göğüslerinde çaprazlardı.

Buradan kovulmayacaktım. Bunu bilmek içimdeki keşfetme arzusunu iyice alevlendirdi. Şu koca binalar neyin nesiydi acaba? Ya ta şuradaki neydi? Son dönemde aldığım dersler sayesinde az çok bilgim vardı elbet, ancak kendi gözlerimle görmediğim daha nice şey bulunuyordu.

İçimdeki merakın ucu bucağı yoktu.

Bu merakın peşine takılıp etrafıma bakınarak Dola-sama’ya durmadan bir şeyler sordum.

“Dola-sama, şu ne?”

“Kıyafet dükkânı.”

“Dola-sama, peki ya şu?”

“Orası Doğu Meydanı. Görünüşe göre bugün bir temsil sergiliyorlar.”

“Dola-sama, elinde silahla uçan biri var.”

“Bir Ejderha Savaşçısı o. Silahlar Chaos’un elinden çıkmadır.”

Dola-sama sorduğum her soruya sabırla karşılık verdi. En bariz olanları bile bir bir, bıkıp usanmadan yanıtladı. Ben onun yerinde olsaydım daha yarı yoldayken sustururdum herhalde.

“Dola-sama, şu binanın içini görmek istiyorum!”

“Şimdi değil. Geldik.”

Dola-sama kanatlarını toplayıp yere indi.

Çapı yüz metreyi aşan devasa bir meydandaydık. Meydanda iri cüsseli Ejderha halkı ikişerli eşleşmiş güreş tutuyordu. İçlerinden bazıları Dola-sama’yı fark eder etmez ona en derin hürmetleriyle eğildi.

Dola-sama onların bu selamını vakur bir edayla kabul ettikten sonra bana döndü.

“Dola-sama, burası bir talim alanı, değil mi?”

“Öyle.”

Bir talim alanı.

Ejderha halkı savaşçılarının bedenlerini eğittiği bir yer.

“Ejderha halkı güçlü olmak zorundadır. Bilhassa Ejderha Tanrısı-sama’nın bizzat yanına aldığı sen, ona yönelebilecek her türlü tehdidi alt edebilmelisin. Öyle değil mi?”

“Evet!”

“Güzel cevap! Öyleyse burada ne yapman gerektiğini biliyorsun!”

“Evet!”

Bilgi faslının ardından sıra dövüş eğitimine gelmişti.

Kasabanın hemen ötesinde azgın ejderhalarla burun buruna yaşayan Ejderha halkı için savaşmak, en az lisan bilmek kadar hayatiydi. Bu yüzden Ejderha halkının kadın erkek tüm fertleri, belirli bir yaşa geldiklerinde dövüşmeyi öğrenirdi.

Gerçi işin aslı, lisan ile dövüş arasında, sıradan Ejderha çocuklarının ilk önce öğrendiği elzem bir husus daha vardı; ama şimdilik o bahsi bir kenara bırakalım.

“Pekâlâ, gel bakalım üzerime! Sana Ejderha halkının nasıl dövüştüğünü öğreteceğim.”

Dola-sama karşımda dövüş gardını aldı.

Belini kırıp yan döndü; delici vuruşlara hazır ellerini bel hizasında gövdesinin merkez çizgisine yerleştirdi ve her an havalanmaya hazır bir halde kanatlarını geriye çekti. Ben de elimden geldiğince onun bu duruşunu taklit ettim.

“Ahmak!”

Dola-sama aniden öyle bir payladı ki beni, olduğum yerde irkildim.

“Sana gard al diyen kim?! Üzerime gel dedim ben! Üzerime gel dediğimde öldürme arzunu sonuna kadar kuşanmalı, beni katletmeyi kafana koymalısın!”

Ah… Şimdi bile ne zaman hatırlasam, sözleri kulağıma pek bir haşin gelir.

Belli başlı teknikler yerine, işe doğrudan savaşma iradesini aşılayarak başlamıştı.

İlk başlarda incelikli teknikler öğretmeye hiç yanaşmazdı. Bir savaşın en can alıcı noktası hasmını öldürme iradesidir… o niyetin saf şiddetidir. Dola-sama bunu dile getirdiğinde Ejderha halkının çoğu afallardı. Zira Dola-sama’yı öldürmek akıllarının ucundan dahi geçmez, bunu imkânsız görürlerdi.

Lakin neyse ki ben farklıydım.

Bu sözlerin ardından gardımı bozup dört ayağımın üzerine çöktüm. İblis Dünyası’nda yaşarken benimsediğim duruşun ta kendisiydi bu. Gözlerimi eğitmenim Dola-sama’ya dikerek, tam karşımda dikilen bu varlığın katledip mideye indirmem gereken bir hasım olduğuna karar verdim.

İçimde en ufak bir tereddüt var mıydı?

Zerresi bile yoktu. Savaşın ne anlama geldiğini gayet iyi biliyordum. Üstelik Dola-sama bana öyle emretmişti. Haliyle itaat etmekten başka seçeneğim yoktu.

“İşte böyle, gel üzerime!”

Dola-sama yaydığım öldürme niyetini dosdoğru göğüsledi.

“Hmph…!”

Bacaklarımı iyice büküp var gücümle Dola-sama’ya doğru fırladım. En kestirme yoldan doğrudan boynunu hedeflemiştim. Fakat boynu ile aramda kolu duruyordu. Bodoslama atılsam hiç şüphesiz elini savurup beni delip geçecek, kaçınılmaz bir hezimete uğrayacaktım. Bu yüzden kanatlarımı devreye soktum. Eylemsizlik yasalarına meydan okurcasına havada keskin bir kavis çizdim.

Bir yanıltmacaydı bu.

İblis Dünyası’nda pençeleştiğim yaratıklar vahşi canavarlardı; onlara karşı dümdüz hücum etmek hiçbir işe yaramazdı. Bu tür manevralar bu sayede benim için adeta refleks haline gelmişti. Gövdemi Dola-sama’ya dönük tutarak keskin bir dönüş yaptım ve ayağımı yere vurup ona doğru bir kez daha atıldım.

Tam yandan, doğrudan bir taarruzdu.

Artık kolunun kalkan gibi örtmediği savunmasız boğazı gözlerimin önündeydi. Dişlerim o gırtlağı parçalayacak, işini oracıkta bitirecekti.

“Gyaah!”

Fakat ne olduğunu anlayamadan, bir köpek gibi viyaklayıp geriye savruldum; dehşet bir şaşkınlık içindeydim. Yerde yuvarlanıp alelacele ayağa kalktım ama omzumda yakıcı bir sancı zonkladı. Aşağı baktığımda omzumda açılmış bir delik ve oradan sızan al kanı gördüm. Dola-sama ise gardını hiç bozmamış, gözlerini üzerime dikmişti.

Yanından dolanmış olmam gerekirken yine tam karşımda dikiliyordu. Omzumdaki acının da etkisiyle ne olup bittiğini bir türlü aklım almıyordu. Derken Dola-sama bana kükredi:

“Ne oldu? Bütün marifetin bu kadar mı? Kıpırda! Yoksa seni öldürürüm!”

Dişlerimi gösterdim.

Neler olup bittiğini kavrayamamıştım ama dövüş henüz bitmemişti. Birden şiddetli bir darbe hissettim ve geriye doğru savruldum.

Yerde yuvarlandıktan sonra başımı kaldırdığımda, Dola-sama tam az önce benim bulunduğum yerde dikiliyordu. Bunu fark ettiğim anda, ayaklarının dibindeki kumlar havaya savruldu.

Dola-sama tanrısal bir süratle hareket etmiş ve beni gerisin geri fırlatmıştı.

Doğrusunu söylemek gerekirse, o an kazanma şansımın olmadığını anlamıştım. Yine de savaşma azmimin kırılmasına izin vermeyip yeniden dört ayağımın üzerine çöktüm.

Saldıran taraf ben olmalıydım.

“…!”

Soluğumu düzene sokup çıt çıkarmadan atıldım.

Savaş narası yoktu.

Hayatım boyunca hep yapayalnızdım; hasmımın gözünü korkutmak gibi bir alışkanlığım hiç olmamıştı. Yalnızca sessizce saldırır, rakibimi katledip mideye indirmeyi amaçlardım.

Bendeki yegâne haslet buydu.

“Gaah!”

Fakat Dola-sama, bendeki bu tek vasfı dahi yerle bir etmek üzereydi.

Yüzü doğrudan bana dönüktü.

Gardını bir an olsun düşürmeden elini bana doğrulttu. Hiçbir hamle yapmamış gibiydi. En azından bana öyle gelmişti; fakat gerçek bambaşkaydı. Dola-sama yaptığım hareketlere anında karşılık vermişti. Sahte hamleme kanmadığı gibi, kanatlarını kullanarak göz açıp kapayıncaya dek yön değiştirmiş ve çıplak eliyle gövdemi delip geçmişti.

“Ne oldu? Hadi! Geberene kadar üstüme gelmeye devam et! Yoksa seni bizzat ben öldürürüm!”

Dola-sama bir yandan hakaretler savururken bir yandan da saldırılarını sürdürdü. Ne zaman ayağa kalksam bir uzvum deşiliyor, yarılan etimden kanlar fışkırıyordu.

“Hadi ama! Ejderha Halkı’nın pulları söküldükçe daha da güçlenir! Sende pul olmayabilir ama senin için de aynı şey geçerli! Çelikleş biraz!”

Pes etmedim.

Bedenim delinip bir kenara savrulduğum her seferinde yeniden ayağa kalktım ve Dola-sama’nın karşısına dikildim.

Bunu neden mi yapıyordum?

Çünkü Dola-sama bana öyle söylemişti.

Yalnızca eğitmenimin emirlerine itaat ediyordum.

Dövüş eğitimi bilincimi kaybedene dek sürdü.

••●══••●۩۞۩●••══●••

Birkaç günlük eğitimin ardından yeni bir şey öğrendim. O gün de her zamanki gibi bir temiz dayak yiyip bilincimi kaybetmiştim. Normalde gözlerimi Ejderha Tanrısı-sama’nın malikânesindeki odamda açardım.

“Uyan! Hey, uyansana!”

Fakat o gün, biraz daha farklı bir yerde kendime geldim.

“Bugünden itibaren, dövüş eğitiminin ardından hava kararana dek başka bir şeyle meşgul olacaksın.”

Ne kumla kaplı o dairesel talim alanıydı ne de içinde yalnızca bir yatak bulunan odam. Hafif eğimli, tatlı bir yamaçtı burası.

Yamaçta atlama pistlerini andıran birkaç platform göze çarpıyordu; benden çok daha küçük yaştaki çocuklar buralara doğru koşup kendilerini boşluğa bırakıyor, var güçleriyle kanat çırpıp yere çakılıyorlardı. Yaklaşık dört beş metrelik bir yükseklikten düşüyorlardı düşmesine ama ne de olsa Ejderha Halkı’ndandılar. Bedenlerindeki sıyrıklara aldırış etmeden çabucak toparlanıp yeniden yamaca tırmanıyorlardı.

“…Burası neresi?”

“Uçuş talim alanı.”

Dola-sama bunu söyler söylemez birkaç çocuk seğirterek yanına geldi.

“Dola-sama!”

“Ejderha Generali Dola!”

“Size hayranım! Lütfen bana da uçmayı öğretin!”

“Şu tuhaf saçlı tip de kim!?”

Çocuklar Dola-sama’ya yaklaşıp yumruklarını çaprazlayarak derin bir hürmetle selam verdiler. İçlerinden biri selam durmak yerine parmağıyla beni işaret ettiyse de Dola-sama buna aldırış etmedi. Çocuklar arasında olağan bir durumdu bu ne de olsa.

“Bugün buraya henüz uçmayı beceremeyen bu çocuğu eğitmeye geldim. Hepinize birden uçuş dersi verecek vaktim yok. Yine de uçmak Ejderha Halkı’nın temelidir, bu konuda ustalaşmak zorundasınız. Her şey Ejderha Tanrısı-sama’nın uğruna!”

“O herif hâlâ uçamıyor mu yani?”

“Ne ezik ama! Boyu posu benden bile büyük oysa!”

“Bugün sarı çizgiye kadar uçmayı başardım!”

“Ben de mavi çizgiye ulaştım!”

“Ahmaklar! Başkalarını hor görmeyin!”

“Emredersiniz efendim!” “Peki!” “Tamam!”

Dola-sama çocukları başından savdı ve beni yamacın zirvesine doğru götürdü.

“Laplace. Neredeyiz biz? Söyle bakalım.”

“Uçuş talim alanı. Ejderha Halkı’nın çocuklarının uçmayı öğrendiği yer.”

Gerçekten de burası, Ejderha Kükreyişi Dağı’nda bulunan sayısız eğitim alanından biriydi ve özellikle uçuş talimlerine tahsis edilmişti. Resmî bir adı yoktu gerçi ama çocuklar buraya Uçuş Meydanı derdi.

Ejderha Halkı uzun ömürlü bir ırktı fakat ancak birkaç bin yılda bir çocuk sahibi olurlardı. Bu yüzden çocukların sayısı hiçbir zaman fazla olmazdı. Bu azlık da Ejderha Halkı nezdinde çocukların eğitimini en büyük öncelik haline getirmişti; yetkin eğitmenler kendilerini tümüyle onları yetiştirmeye adardı.

Ne var ki bu uçuş talim alanında tek bir öğretmen dahi bulunmazdı.

Çünkü uçmayı öğrenmek zaman isterdi. Çocuklar nihayetinde göklere kanat açana dek yüz yıl boyunca defalarca yere çakılırlardı. Burada gereken şey bir eğitmen değildi.

Gereken tek şey bıkıp usanmadan, durmaksızın tekrar yapmaktı.

Elbette başlangıç aşamasında eğitmenler onlara yol gösterirdi ancak sonrasında çocuklar kendi başlarına öğrenirlerdi. Ta ki uçmayı başarana kadar. Yere çakılmaları onlarca, hatta yüzlerce yıl sürse bile uçabilene dek vazgeçmezlerdi. Ejderha Halkı’nın büyük çoğunluğu uçmayı eninde sonunda işte böyle öğrenirdi.

Tıpkı uçamayan bir kuşun düşünülemeyeceği gibi, Ejderha Halkı da er ya da geç muhakkak uçmayı öğrenirdi. En azından hedeflenen ideal buydu. Fakat her daim birkaç istisna çıkardı. Ejderha Halkı’ndan çok az sayıda da olsa bazıları uçmayı hiçbir vakit beceremezdi.

Peki ya onların akıbeti ne olurdu?

Ne yazık ki birer başarısızlık abidesi olarak damgalanır, kimsenin yapmak istemediği angarya işlere sürülürlerdi. Çocuklar da bunun gayet farkında olduklarından canlarını dişlerine takar, uçmayı beceremeyenler ise acımasızca hor görülürdü. Oysa nihayetinde hepsi Ejderha Tanrısı-sama’nın hizmetindeydi.

“Burada ne öğreneceksin?”

“Uçmayı.”

“Güzel, o halde uç.”

“Emredersiniz.”

Dola-sama’nın talimatına uyup atlama platformuna adım attım. Aşağıda talim meydanı ve Ejderha Halkı’nın kasabası boylu boyunca uzanıyordu. Aşağıdan bakıldığında gözüme o kadar da yüksek görünmemişti belki ama tepeden bakınca boyutu hiç de azımsanacak gibi değildi. Kanatlarımı iki yana açtım, hareket kabiliyetlerini tartmak için sırt kaslarımı gerdim. Ardından dizlerimi kırıp hiç tereddüt etmeden boşluğa atıldım.

İki, üç kez kanat çırparak yukarıya doğru hamle yaptım.

Fakat ivmem çok geçmeden kesildi ve döne döne aşağıya doğru düşmeye başladım.

Havada bedenimi döndürmeyi başarıp dört ayağımın üzerine indim. Hiçbir şey olmamış gibi davranarak platforma geri döndüm. Bu atlayıp düşme döngüsünü birkaç kez tekrarladım. Diğer çocukların aksine gayet düzgün iniş yapıyor, en ufak bir yara bile almıyordum. İblis Dünyası’ndaki tecrübelerim meyvesini veriyordu.

Gelgelelim, İblis Dünyası’ndayken hiç uçmamıştım. Hatta uçmanın mümkün olduğundan bile haberim yoktu. İşte bu yüzden uçmayı bir türlü beceremiyordum.

“Bekle.”

Peş peşe gelen birkaç başarısız denemenin ardından Dola-sama beni durdurdu.

“Nasıl uçulacağını biliyor musun?”

Başımı iki yana salladım. Bunun üzerine Dola-sama sabırla anlatmaya koyuldu.

“Kanatlarına ‘Ejderha Aurası’ aktararak bir güç alanı oluştur. Havada asılı kalabilmek için o güç alanını kontrol et, süzülmek içinse rüzgârdan faydalan. Anladın mı?”

Bu yalın açıklamaya rağmen öyle bir çırpıda kavrayabileceğim bir mesele değildi. Belki de uçuş taliminde bir eğitmene gerek duyulmamasının sebebi tam olarak buydu.

Ejderha Halkı’nın kanatları kuşlarınkine benzemez. Uçmaya yarayan uzuvlar olsalar da havalanmak için rüzgâra bel bağlamazlar; yerçekimini kıran bir güç alanı üreterek uçarlar. Elbette bir kez havalandıktan sonra hava direnciyle baş etmek, rüzgârı kaldırma kuvvetine dönüştürüp süzülmek için kanatları açıyla yönlendirmek gerekir. Yine de Ejderha Halkı’nın uçuşu esasen bu güç alanına dayanır, kaldırma kuvveti yalnızca ek bir destektir. Bu arada, Kızıl Ejderhalar ile Mavi Ejderhalar’ın kanatları da benzer biçimde işler.

“Anladım.”

Diye cevap verdim.

Kanatlarıma Ejderha Aurası aktaramıyor değildim. İblis Dünyası’ndayken hiç uçmamış olsam da kanatlarımı kullanarak hava muharebelerine girmişliğim vardı.

Fakat uçmak apayrı bir meseleydi.

Kelimelerle izah etmesi güç bir şeydi bu. Zaten tam da bu yüzden Ejderha Halkı’nın çocuklarının bunu öğrenebilmesi yüz yıllık bir pratik gerektiriyordu.

“Anladıysan güzel. Uçabilene kadar tekrarla.”

“Evet.”

“Geri geleceğim.”

Dola-sama bu sözlerin ardından beni geride bırakarak havalandı.

Uçuşu hem örnek teşkil edecek kadar kusursuz hem de son derece zarifti.

Kanat hareketleri son derece ölçülüydü; pürüzsüz ve hızlı bir şekilde yükseldi. Çocuklar onun peşinden gitmeye kalkışsalar da hızına yetişemeyip birer birer aşağı düştüler.

Gidişini seyrettikten sonra tekrar platforma döndüm.

••●══••●۩۞۩●••══●••

Böylece teori, muharebe ve uçuş dersleriyle dolu günler akıp gitmeye devam etti.

Teori ve muharebe dersleri gayet iyi gidiyordu. Doğrusu teori dersleri hakkında anlatacak pek fazla bir şey yoktu. Muharebede ise başlarda yalnızca körü körüne atılır ve dayak yerdim; fakat zamanla taktikleri ve duruşları kavradım. Dola-sama ile her gün yaptığımız talimler sayesinde temel dövüş becerilerim istikrarlı bir şekilde gelişti.

Ne var ki uçmak, çetin bir engel olarak kalmayı sürdürdü.

Muharebe taliminin ardından, öğleden geceye dek durmaksızın atlayıp düşmeye devam ettim. Her gece Dola-sama uçmayı öğrenip öğrenemediğimi görmek için geri gelirdi. Hâlâ uçamadığımı duyduğunda ise yalnızca, “Anlıyorum,” diye mırıldanır ve beni malikâneye geri taşırdı.

Dola-sama bu sürece asla müdahale etmedi.

Bana müsamaha göstermeyeceğini açıkça belirtmiş olsa da uçuş eğitimi konusunda söyleyecek tek bir lafı dahi yoktu. Ejderha Halkı uçmayı yalnızca kendi başına, defalarca pratik yaparak öğrenirdi; bu zaten herkesin bildiği aşikâr bir gerçekti.

Elbette hiç şikâyet etmedim.

Çıtımı dahi çıkarmadan, diğer çocuklardan on kat daha fazla atlama platformuna tırmandım ve on kat daha fazla yere çakıldım. Ben düşüp dururken, o kadar çocuğun arasından bazıları kanatlarından güç alanı oluşturmanın püf noktasını kapmayı başardı. Birkaçı da havadaki duruşunu nasıl kontrol edeceğini çözdü.

Hatta içlerinden biri uçmayı bile öğrendi.

İster istemez bende de bir telaş, bir huzursuzluk baş göstermişti.

Ne de olsa bana en iyi eğitmen, bizzat Dola-sama verilmişti; gelgelelim ortada en ufak bir başarım yoktu. Dürüst olmak gerekirse, hem güç alanı yaymanın inceliğini hem de duruşu kontrol etmeyi zaten biliyor ve becerebiliyordum. Fakat bu yalnızca ayaklarım yere basarken geçerliydi.

Ayaklarım yere sağlam bastığı müddetçe İblis Dünyası’ndaki canavarları bile geride bırakan bir hızla hareket edebilir, onların manevralarını kolayca boşa çıkarabilirdim. Daha o zamanlar bile çoğu Ejderha Savaşçısı’nın hakkından ter bile dökmeden gelebiliyordum.

Ancak bu alışkanlıklar muhtemelen uçma kabiliyetime köstek oluyordu. Karada yürümek ile gökte uçmak temelden farklı şeylerdi. Bedenin yerçekimine karşı dikey olarak hizalanması gerekiyordu ve güç alanını oluşturma doğrultusu da alışık olduğumdan bambaşkaydı.

Uçmak öyle bir gecede ustalaşılabilecek bir şey değildi. İçimdeki sıkıntı ve hırs tam da bu yüzden giderek büyüyordu. Yapabileceğimi biliyordum ama yapamıyordum işte. Yine de tek kelime sızlanmadım. Dola-sama şikâyet etmemi ya da yapamadığımı söylememi kesin bir dille yasaklamıştı. Böylece günler hiçbir neticeye varamadan akıp gitti.

Dola-sama her gün uçmayı başarıp başaramadığımı görmek için gelirdi. Bense her defasında, “Henüz değil,” diye cevap verirdim; o da yalnızca başını sallar ve çekip giderdi. Talimin ardından pestilim çıkmış bir hâlde eve dönerdim ve beni Lunaria-sama karşılardı.

Ejderha Tanrısı-sama’ya minnettarlığımı ve sadakatimi sunduktan sonra, hizmetkârlar bile beni kendilerinden biri olarak kabullenmeye başlamıştı. Yine de beni tam manasıyla Ejderha Tanrısı-sama’nın çocuklarından biri gibi gördükleri söylenemezdi.

Ki bu son derece anlaşılırdı. Zira ben bile kendimi evlatlık bir çocuk olarak değil, bir köpekten farksız görüyordum.

Ah, belki de bu yüzdendi.

Özellikle fena dayak yemiş, hırpalanmış olarak döndüğüm günlerde gizlice bana yiyecek verirlerdi. Gerçi bir yandan da, “Belirlenen vakitlerin haricinde bir şey yememen gerekir,” falan derlerdi ya, neyse.

Şimdi geriye dönüp bakınca, sahiden de tam köpeğe davranıldığı gibiymiş…

Haha, belki de o zamanlar hizmetkârların hisleriyle benim hissettiklerim tamamen aynıydı. Şimdi geriye dönüp bakınca hepsi güzel birer hatıra gibi geliyor.

Her geçen yıl biraz daha belirginleşen karnını usulca okşayan Lunaria-sama, bana tıpkı bir anne gibi şefkat gösterirdi. Gerçi onun annelik tecrübesinin olmamasından mıdır, yoksa benim bir annenin nasıl olması gerektiğini bilmeyişimden midir bilinmez; benim gözümde bir Tanrıça’dan farksızdı. Nasıl desem… biraz mesafeliydi işte.

Yine de sadece onun huzurunda bulunmak bile içimi rahatlatmaya yeterdi. Şimdi düşününce, bana hissettirdiği o sükûnet ve güven duygusu bir yarı-tanrı olduğunun kanıtı olmalıydı.

Kusursuz bir ortamdı.

Sımsıcak bir yuvanın eşlik ettiği çetin, amansız talimler.

Böylesi bir ortamın kucağında, tam anlamıyla yetkin bir Ejderha Halkı ferdine dönüşmem onlarca yılımı aldı.

••●══••●۩۞۩●••══●••

“Şey, ondan sonra ben… Ha?”

Laplace sandalyeye doğru göz attığında, küçük kızın iki yana sallanarak uyukladığını gördü. Yoksa anlattıkları o kadar mı sıkıcı gelmişti de uyuyakalmıştı? Hayır, öyle bir durum yok gibiydi.

“Çoktan gece olmuş…”

Pencereden dışarı bakan Laplace, uçsuz bucaksız yıldızlı bir gökyüzüyle karşılaştı. Ejderha Dünyası’nın aksine yıldızlar tam tepelerinde parıldıyordu.

Laplace’a sanki yalnızca birkaç saat geçmiş gibi geliyordu. Fakat Rostelina için koca bir gün tükenmiş olmalıydı.

“Geçmişin hülyasına öyle bir kapılmışım ki farkında olmadan lafı uzattıkça uzatmışım. Gördün mü yaptığımı… Rostelina’nın kısacık gününün tamamını çaldım.”

O pencereden dışarı bakarken, devasa bir şey aniden görüşünü kapattı.

Kızıl bir ejderha.

Kızıl ejderha Laplace’ı tanıyıp sanki bir şeyler istiyormuşçasına derinden homurdandı.

“Kusura bakma yahu. İşim beklediğimden uzun sürdü. Yine de koskoca ejderhasın, gidip kendi yemeğini kendin avlayabilirdin en azından.”

“Hrrr…”

“Öyle deme hemen. Zamanın bu kadar çabuk akıp gideceğini ben de tahmin etmemiştim. Yaşlandıkça vaktin su gibi geçtiğini söylerler, anlaşılan benim gibi bir melez için de durum pek farklı değilmiş.”

Laplace bunları söyledikten sonra Rostelina’yı incitmeden kucağına aldı. Sessizce odadan çıkıp dar koridoru geçti ve bir kapının önünde durdu.

“Oysa ne düşündüğünü en azından bir kez olsun duymayı çok isterdim…”

Kapıyı usulca araladı.

Evin geri kalanındaki dağınıklığa kıyasla odanın içi şaşılacak derecede derli topluydu. Laplace, Rostelina’yı yavaşça yatağa yatırıp üzerine bir battaniye örttü. Işıkları söndürmeye gerek yoktu; ne de olsa en başından beri yanan tek bir ışık bile yoktu.

Laplace’ın gözleri zifiri karanlıkta bile hiç zorlanmadan görebiliyordu.

“İyi geceler, Rostelina. Yarına görüşürüz.”

Laplace bu sözlerin ardından kapıyı kapattı ve kendi odasına geri döndü.

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei – Kadim Ejderha Masalı (WN)

Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale
Puan 8.4
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Yayınlanma Tarihi: 2017 Anadil: Japonca
Mushoku Tensei: Old Dragon's Tale, ana serinin binlerce yıl öncesine giderek altı yüzlü dünyanın yaratılışını, tanrıların yükselişini ve dünyayı kökten sarsan o kadim savaşı gözler önüne seriyor. İkinci Ejderha Tanrısı Laplace’ın gözünden anlatılan bu destansı önbölüm (prequel), sadece ana serideki gizemlerin perdesini aralamakla kalmıyor; aynı zamanda sadakat, ihanet, yıkım ve hayatta kalma mücadelesiyle dolu karanlık bir geçmişi keşfetmenizi sağlıyor. Ejderha kabilesinin ihtişamlı günlerine, dünyaların nasıl parçalandığına ve bugünkü Mushoku Tensei evrenini şekillendiren efsanelerin gerçek yüzüne tanıklık etmeye hazır olun. Geçmişin küllerinden doğan bu büyüleyici hikayeyi okurken, bildiğiniz tüm doğruları sorgulayacaksınız!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla