Son zamanlarda kendimi sık sık yetişkin olmanın ne anlama geldiğini düşünürken buluyorum. Reşit olmak, büyümek ne demektir?
Önceki dünyamda bir yetişkin olduğumu, büyüdüğümü sanıyordum ama durum pek de öyle değildi. Burada tecrübesiz bir velet olduğumu anladım ve o zamandan beri olgunlaşmak için çok çabaladım. Yine de gerçekten olgunlaştığımı söyleyebilmekten hâlâ çok uzağım.
Çocuklar göz açıp kapayıncaya kadar yetişkin oluveriyor ama bizim açımızdan bakılınca içlerinde hâlâ fazlasıyla hamlık var. Çocuklarımız hâlâ ne kadar tecrübesiz ve ham olduklarının farkında değilmiş gibi. Ama gerçekten öyle mi? Belki farkındalardır da doğru seçimleri nasıl yapacaklarını bilmiyorlardır.
Bu toyluktan kurtulmak gerekip gerekmediğinden emin değilim. Büyümek gerçekten bu mudur, onu da bilmiyorum.
Bıyıklı Rudeus’un Kitabı’ndan Bir Kesit, Cilt 29
*
Bıyıklı Aisha ve Bıyıklı Arus’u Milis Kıtası’nda bulduk. Milis Teokrasisi’nin sınırında, bir nehir kenarındaki küçük bir köyde, ufak bir evde yaşıyorlardı.
Nerede olduklarını çözen kişi Bıyıklı Roxy’ydi.
Daha doğrusu, ilk önce onları bir maceracı bulmuştu. Milis’te çalışan maceracılardan biri bir işi tamamlamak için köye uğramış ve şans eseri Bıyıklı Aisha ile Bıyıklı Arus’a rastlamıştı. Macera Loncası’na onlar hakkında bilgi almak için ilan bırakmıştık, bu yüzden bilgiyi doğrudan Ruquag Paralı Askerleri’ne göndermişlerdi. Ancak Bıyıklı Aisha önceden zemin hazırladığı için bu bilgi sümen altı edilmişti.
Ama işler burada bitmedi.
Bıyıklı Roxy’nin onları aramak için sürekli dışarı çıkmasını engellemiştim ama o yine de gizlice Işınlanma çemberlerini kullanarak dünyanın dört bir yanından bilgi toplamıştı. Her zamanki gibi güvenilir öğretmenimden de bu beklenirdi zaten.
Loncanın gizlilik yükümlülüğü vardı, bu yüzden bilgi toplama talepleri söz konusu olduğunda bilgiyi müşteriden başkasına asla vermezlerdi. Neyse ki Bıyıklı Roxy’nin Milis Macera Loncası’nda görevli olarak çalışan eski bir arkadaşı vardı. Bu arkadaşı sayesinde Bıyıklı Roxy onları gören maceracının verdiği bilgilere ulaştı ve paralı asker grubunun söz konusu bilgiyi sümen altı ettiğini öğrendi.
İkilinin gerçekten orada olduğunu doğrulamak için Bıyıklı Roxy köye koştu ve onları uzaktan gözlemledi. O an onlarla temas kurmaktan kaçınmaya karar verdi. Bunun yerine, durumu bana anlatmak için eve döndü. Bense o ortadan kaybolunca endişeden deliye dönmeye başlamıştım.
*
Sonunda Bıyıklı Sylphie, Bıyıklı Roxy ve Bıyıklı Eris ile birlikte ben de köye geldim. Bıyıklı Lilia da gelmek istemişti ama evde kalıp evi kollamasını istemiştim. Bıyıklı Aisha ile kendim konuşmam gerektiğini hissediyordum.
Huzurlu bir köydü ama kayda değer pek bir şey yoktu. Duyduğuma göre köy, kereste taşımacılığı için bir aktarma noktasıydı; bu yüzden işlerin yürütülmesinde Oduncular Loncası büyük rol oynuyordu. İşçiler nehrin yukarısından gelen keresteleri topluyor, ardından tüccarlara teslim ediyordu. Tüccarların da keresteyi daha büyük kasabalara taşıyacak örgütlerle bağlantıları vardı.
Ayrıca hayvancılık ve çiftçilikle uğraşıyorlardı—günlük yaşam için gereken temel şeyler işte.
Ormana bu kadar yakın olmasına rağmen canavar saldırıları pek yaşanmıyordu ve köy, Macera Loncası’ndan nadiren talepte bulunuyordu. Nehrin yukarısındaki odunculuk işleri sona erdiğinde köy doğal olarak boşalacağı için buranın bir adı bile yoktu ve haritalarda yer almıyordu. Çoğu insan burada insanların yaşadığını bile bilmiyordu.
Bıyıklı Aisha ve Bıyıklı Arus bu köyün kıyısında yaşıyorlardı.
Muhtemelen ikinci el olan küçük, müstakil bir evdi. Yanında minik bir su çarkı, küçük bir tarla ve çiçek tarhı ile ufak bir tavuk kümesi vardı.
O evin önünde dikiliyordum. İçeri girip Bıyıklı Aisha ile konuşmak istiyordum ama yapamıyordum çünkü yolumu kesen küçük bir muhafız vardı: Bıyıklı Arus. Gözlerinde sert ve kararlı bir bakışla bana dik dik bakıyordu. Bakışları sertti; sanki beni öldürmeye niyetliydi. Çocuklarımdan hiçbiri bana daha önce böyle bakmamıştı.
Bir anda kendimi gözyaşlarının eşiğinde buldum; arkamı dönüp eve gitmek istiyordum. Tabii ki öyle bir niyetim yoktu ama…
“Bıyıklı Arus,” dedim.
Yanıt vermeden önce biraz duraksadı. “Baba.”
Onu uzun zamandır ilk kez görüyordum ve çok daha olgun görünüyordu. Üstündekiler yüzünden miydi acaba? Tıpkı bir maceracı gibi deri zırh giyiyordu ve kılıcı vardı. Ancak her şey kir pas içindeydi. Bizimle yaşarken onda olmayan vahşi bir hava vardı üstünde.
Sadece Bıyıklı Aisha ile değil, onunla da konuşmam gerekiyordu.
“Bıyıklı Arus… Doğru seçim bu muydu?”
Onunla konuşmam gerektiğine karar vereli bir yıl olmuştu. Söylemek istediğim her şey çoktan zihnimden uçup gitmişti, bu yüzden ağzımdan dökülen kelimeler bunlar oldu.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordu.
“Bıyıklı Aisha ile olan ilişkin, kaçıp gitmeniz, tüm bu durumunuz… Pişman mısın?”
“Ben… buna hazırlıklıydım.”
Ona hazırlıklı olup olmadığını değil, seçimlerinden pişman olup olmadığını sormuştum. Ne olursa olsun, tereddüt etmedi. Onda beklediğimden çok daha güçlü bir kararlılık hissedebiliyordum. Bıyıklı Aisha’nın peşine bir ördek yavrusu gibi düşünmeden takılıp gitmediğini hissettirdi.
Ona, “O gün de böyle davransaydın keşke,” dedim.
“Haklısın. Öyle yapmalıydım.”
“Ben de seninle konuşmalıydım.”
“O zamanlar sana düzgün bir cevap verebileceğimi sanmıyorum,” dedi açıkça.
Geçen bir yıl içinde değiştiğini mi ima ediyordu?

“Bıyıklı Aisha ile hayatına bu şekilde devam etmeyi mi planlıyorsun?” diye sordum.
Buna cevabı biraz daha uzun oldu. “Bıyıklı Aisha’yı seviyorum. Tüm hayatım boyunca bana göz kulak oldu, yardım etti ve beni büyüttü. Sana ve annelerime minnettarım ama Bıyıklı Aisha benim yanımdaydı—herkesten çok. Eğer benimle olmak istediğini söylüyorsa, ben de onu korumak ve yanında kalmak istiyorum. Onun yapmak istediği şeyleri yapmasına yardım etmek istiyorum.”
Cevabı aradığım şeyden biraz farklıydı ama tahmin ettiğim gibi onda hiçbir tereddüt yoktu. Sanırım bu, son bir yılda kendince kafa yorduğu anlamına geliyordu. Hayatının merkezine hâlâ Bıyıklı Aisha’yı koyuyor gibi görünmesi beni biraz endişelendiriyordu ama… Şey, bazı ilişkiler böyleydi işte. Sorun değildi.
Eğer o zamanlar bunları söyleseydi—böyle davransaydı—işler farklı olurdu. Yine de, ilişkilerini reddetme sebebimin bunların hiçbiriyle ilgisi yoktu, bu yüzden belki de yine eninde sonunda kaçacaklardı… En azından Bıyıklı Eris ona vurmazdı.
Bu durum, son bir yılda dönüştüğü kişinin temellerini atmasına yardımcı mı olmuştu? Evde kalmak yerine daha zorlu bir ortamda yaşamak ona iyi gelmiş olabilirdi. Yine de bana hâlâ çok küçük görünüyordu. Dünyanın nasıl işlediğini henüz anlamadığı için tüm bunları söylüyor gibiydi. Kendi gücünü gözünde büyütmüştü.
“Ona gerçekten bu şekilde yardım edebileceğini mi sanıyorsun?” diye sordum.
“Edebilirim.”
“Edebileceğini sanmıyorum. Henüz değil,” dedim dürüstçe.
Bıyıklı Arus kaşlarını çatarak bana baktı. Evet ya da hayır demedi. Lanet olsun, ağlamak üzereymiş gibi görünüyordu. Sanki “Ben yeterince güçlüyüm.” demek istiyordu. “Neden anlamıyorsun?”
Ne yapacaktım ki? Yoldan çekilecek gibi durmuyordu. Tam ben öyle düşünürken Bıyıklı Eris öne çıktı.
“Bunun doğru olup olmadığını göreceğiz.”
Sözlerin yetersiz kaldığı konusunda benimle aynı fikirde gibiydi.
Başımı salladım; o da belindeki kılıcı çekip Bıyıklı Arus’a doğrulttu. Ondan yayılan öldürme niyeti sahiciydi ve Bıyıklı Arus an geçtikçe daha da soluklaşıyordu. Tüm vücudu titremeye başladı.
Ama yüzündeki kan çekilse bile kaçmadı. Kendi kılıcını kınından çıkarıp dövüş duruşu aldı.
Bıyıklı Arus doğrudan annesinin karşısına dikildi.
“Onu koruyabilir misin?” diye sordu kısaca.
“Koruyacağım,” diye yanıtladı Bıyıklı Arus.
Bıyıklı Eris hemen bir sonraki an harekete geçti. Kılıcını inanılmaz bir hızla çekip Bıyıklı Arus’a savurdu. Hızı ve zamanlaması öyleydi ki ben asla zamanında tepki veremezdim.
Bıyıklı Arus verdi. Saldırısını engellemeyi başardı ama tamamen değil; savrulup yere yuvarlandı.
Düşerken bile kılıcını savurup Bıyıklı Eris’in ayak bileğini hedef aldı.
Annesinin ayak bileğinden kan fışkırdı ama Bıyıklı Arus onu sadece sıyırabilmişti. Bu annesini durdurmaya yetmedi, Bıyıklı Arus ise dengesini kaybetmişti. Sakatlanan bacağıyla Bıyıklı Arus’a doğru bir adım attı ve kılıcını üzerine indirdi.
Kılıcının tersiyle Bıyıklı Arus’a vurma sesini değil, etin kesilme sesini duydum. Havaya kan sıçradı ve Bıyıklı Eris’in ayaklarının dibine damladı. Fışkıran kan yüzüme çarpacak kadar uzağa sıçradı. Geri dönülemez bir şeyin sesiydi bu. Geri dönülemez bir şeyin görüntüsüydü.
Bıyıklı Arus’u sonsuza dek kaybetmiştim. Bu tek acı gerçek karşısında boğazımın titrediğini hissettim.
Ancak durum öyle değildi. Bir sonraki an Bıyıklı Arus, Bıyıklı Eris’in bacaklarının arasından fırladı. Omuzlarının birinin üstünden kanlar akarken bile dişlerini göstererek Bıyıklı Eris’e dik dik baktı. Dinmeyen savaş ruhuyla annesine meydan okudu.
“Gaaah!”
Bıyıklı Eris, ayak bileğinden süzülen kanı hiç umursamadan yeniden saldırıya geçti.
“Grahhh!”
Bıyıklı Arus da ona karşılık verdi. Omuzundaki yara derindi ve kıyafetleri kendi kanıyla kıpkırmızı olmuştu ama o hiç yaralanmamış gibi davranıyordu.
Bıyıklı Eris’in kılıç savuruşları onunkinden çok daha hızlı ve ağırdı. Bıyıklı Eris kılıcını her salladığında ve Bıyıklı Arus bunu kendi kılıcıyla karşıladığında, darbenin şiddetiyle tüm vücudu neredeyse geriye fırlıyor, sendeleyip duruyordu. Bazen geriye savruluyor, bazen yere kapaklanıyor ve bu sırada sürekli irili ufaklı yaralar alıyordu. Tekmeler yiyor, Bıyıklı Eris’in kılıcının kabzasıyla darbe alıyordu. Çok geçmeden her yeri yara bere içinde kaldı.
Yine de pes edip yere serilmiyordu. Her seferinde zar zor da olsa dengesini topluyor, duruşunu düzeltiyor ve tekrar Bıyıklı Eris’in üzerine atılıyordu. Tekrar ve tekrar.
Aralarındaki güç farkı eziciydi. Başlangıçta Bıyıklı Eris’in ayak bileğine indirdiği o tek darbeden sonra Bıyıklı Arus ona bir kez bile vurmayı başaramamıştı. Bıyıklı Eris onu tamamen baskı altına almıştı ama Bıyıklı Arus hâlâ vazgeçmiyordu.
Kendi oğlu olduğu için mi onu yere sermekte zorlanıyordu? Onu öldürmemek için kendini mi tutuyordu? Belki bunun da ufak bir payı vardı ama hepsi bundan ibaret değildi. Bıyıklı Eris başladığı işi yarım bırakacak türden bir kılıç ustası değildi.
Bıyıklı Arus zaten bakılamayacak kadar yara bere içindeydi. Bıyıklı Eris’i yenemeyeceğini kendisi de anlamış olmalıydı. Buna rağmen pes etmeyi veya yenilgiyi kabul etmeyi reddediyordu.
Bunu yapmak zorunda hissettiği için böyle davrandığını anlayabiliyordum. Bıyıklı Aisha’yı koruyacağını söylerken yalan söylemediğini kanıtlamaya çalışıyordu.
Yine de yapabileceklerinin bir sınırı vardı.
“Ugh!”
Çınlayan bir metal sesi duyuldu ve Bıyıklı Arus’un kılıcı elinden fırlayıp havada dönmeye başladı. Havada süzülerek gelip ayaklarımın dibine düştü.
O an dehşet içinde kaldım. Havaya fırlayan şey sadece kılıcı değildi. Eli hâlâ kılıca yapışıktı. Vücudundan kopmuş olmasına rağmen kılıcın kabzasını hâlâ sımsıkı tutuyordu.
“Ngh!”
Araya girip onları durdurmak, artık bu kadarının yeterli olduğunu söylemek istedim. Ama Bıyıklı Arus’un henüz pes etmediğini görünce duraksadım. Kolundan geriye kalan güdük kısmı tutarken bile duruşunu alçaltıp yeniden Bıyıklı Eris’in üzerine atılmaya hazırlandı.
Annesi bunu görünce kendi kılıcını yere fırlattı. Onunla çıplak elleriyle dövüşecekti.
“Rrrgh!”
Bıyıklı Arus, Bıyıklı Eris’in üzerine atılırken haykırdı. Artık bir planı yoktu. Sadece kaba kuvvetle üzerine çullanacaktı.
Bıyıklı Eris ise gayet sakindi. Kafasına indirdiği bir yumrukla karşı koydu ve onu sırtüstü yere serdi. Ardından üzerine çıktı. Dizleriyle Bıyıklı Arus’un kolunu sabitleyerek tepesine çöktü. Bundan sonra yaşananlar, fazlasıyla tanıdık olduğum bir manzaraydı.
“Gargh!”
Yumruklarını Bıyıklı Arus’a indirmeye başladı, Bıyıklı Arus’un ise karşılık verecek hiçbir gücü yoktu. Buna rağmen pes etmeden bağırmaya devam ediyordu. Bıyıklı Eris ona yumruk attı. Tekrar, tekrar ve tekrar. Yumruklarının etine inerken çıkardığı tok sesler etrafta yankılanıyordu.
Yavaş yavaş yumruklarının şiddeti azalmaya başladı. Oğlunu bu şekilde dövmekten zevk alıyor olamazdı.
Aniden Bıyıklı Eris’in suratında bir patlama oldu ve geriye doğru savruldu. Güvenli bir şekilde yere indi ve hemen doğruldu ancak saçları ve yüzü yanmıştı.
Bu büyüydü. Bıyıklı Arus, kolunu Bıyıklı Eris’in dizinin altından kurtarmayı başarmış ve Alev Topu büyüsü savurmuştu.
Yüzü davul gibi şişmiş hâlde, kopan kolunun güdük kısmını tutarak ayağa kalktı. Bacakları titriyordu ama ayakta durmayı başardı. Yakındaki Bıyıklı Eris’in kılıcını alıp gard almaya çalıştı ama takati kalmamıştı. Kılıç yere düştü ama kabzasını bırakmadı. Dizlerinin üzerine düşmesine rağmen hem kılıcı hem de gövdesini ileriye doğru sürükledi.
Hedefi Bıyıklı Eris değildi. Kaçıyor muydu?
Hayır, evinin önüne geri dönüyordu. Kapının önüne ulaşmayı başardığında iki dizinin üzerinde durup kılıcı kaldırmaya çalıştı. Yine gücü yetmedi ve kılıcın ucu toprağa saplandı.
Bu hâlde dövüşmeye devam etmesinin imkânı yoktu; yine de kâküllerinin arasından bakan gözleri alev alev yanıyordu. Bakışları Bıyıklı Eris’e ve geri kalanımıza kilitlenmişti.
Tam araya girip artık yeter diyecektim ki sözlerimi yuttum. Bıyıklı Eris halledeceğini söylemişti. İşi ona bırakmam gerekiyordu. Bu işi sonuna kadar götürecekti.
“Ee, ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu Bıyıklı Eris. Gardını bozup kollarını kavuşturmuş, oğlumuza tepeden bakıyordu.
Bıyıklı Arus dişlerini sıkarak nefret dolu bakışlarla ona baktı. “Ölürüm… yine de… geçmene… izin vermem…”
“Cidden babanın oğlusun,” dedi Bıyıklı Eris, çenesini sertçe yukarı kaldırarak. “Ama bu kafayla onu gerçekten koruyamazsın!”
“Bili… biliyorum…” diye mırıldandı.
“Şu anki hâlinle koruyabilirsin belki ama onu gerçekten güvende tutamazsın!”
“Biliyorum dedik ya!” dedi, sesi yükselerek.
“O zaman…!”
Bıyıklı Eris’in yüzü buruştu. Yine aynı yüz ifadesiyle bana dönüp kollarını kavuşturdu. Heybetli bir duruştu şüphesiz ama ne düşündüğünü anlayabiliyordum: Ne yapacağımı bilmiyorum. Anlatmak istediği şeyi aktarmayı başaramamış gibi görünüyordu.
Bunu fark ettiğim anda Bıyıklı Roxy öne çıktı. Bıyıklı Arus’un önüne geçip diz çöktü ve gözlerinin içine baktı. “Bıyıklı Aisha’yı korumak için kendini feda etmek doğru olan şey mi?”
“Evet… Evet!” diye boğuk bir sesle haykırdı Bıyıklı Arus.
“Yenemeyeceğin birine meydan okuyup savaşta ölürsen Bıyıklı Aisha’ya ne olacağını sanıyorsun?”
“Ben… o zaman… ne yapmam gerekiyor ki?!”
“Bıyıklı Rudy de diz çökmüştü,” dedi Bıyıklı Roxy birdenbire. Bütün vücudum kaskatı kesildi.
“Bir keresinde Bıyıklı Ejderha Tanrısı Orsted Efendi ile savaştı, Büyülü Zırhı’nı ve kollarını kaybetti. Tamamen yenilmeden hemen önce dizlerinin üzerine çöktü, başını yere koydu ve bizi bağışlaması için Bıyıklı Orsted Efendi’ye yalvardı. Bu işe yaramayınca da onu ısırdı. Bıyıklı Ejderha Tanrısı Orsted Efendi’yi ısırdı.”
“Y-yok artık. İmkânı yok! Babamla Bıyıklı Ejderha Tanrısı Efendi çok yakınlar bir kere!”
“İlk başta değillerdi.”
Bıyıklı Arus bana doğru baktı, ben de başımla onayladım. Oğlumun diz çöküp yalvardığımı öğrenmesi utanç vericiydi ama hepsi gerçekti.
“Ne yapacaksın? Bıyıklı Eris ile dövüşmeye devam edip ölecek misin? Sonrasında ne olacağı umurunda değil mi? Sen öldükten sonra Bıyıklı Aisha’ya ne olacağı gerçekten hiç umurunda değil mi?”
Bıyıklı Arus sessiz kaldı.
Onu sorguluyordu ama sesi gayet yumuşaktı.
En sonunda kılıç Bıyıklı Arus’un elinden kayıp düştü. Silah dizlerinin üzerinden kayıp toprağa düştü ve yere çarparken kuru bir çınlama sesi çıkardı. Aynı anda gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Bu gözyaşları ne kadar zayıf olduğunu anlamasından mı kaynaklanıyordu? Yoksa bambaşka bir şeyin gözyaşları mıydı?
Sonunda bedenindeki tüm güç çekildi ve öne doğru kayarak Bıyıklı Roxy’nin kollarına yığıldı.
Onu ayakta tutan adrenalinin etkisi geçmiş olmalıydı. Ayaklarının dibinde bir kan birikintisi vardı. Yüzü her yerinden şişmişti ve kanlar içindeydi. Yine de bir şekilde, oğluma bakarken endişelenmiyordum. Aksine, onunla gurur duyuyordum.
Bıyıklı Arus kesinlikle toydu; hâlâ zayıftı ve çocuk gibi düşünüyordu. Savaşmayı ve ölmeyi kabul etmesi hiç de şaşırtıcı değildi. Geçen bir yıl içinde olgunlaşmıştı ama dünya hakkında öğreneceği daha çok şey vardı. Fakat dünyada kaç kişi Bıyıklı Eris ile teke tek dövüşüp tüm bunlardan sonra pes etmeden durabilirdi ki? Baskın elini kaybetmişti, Bıyıklı Eris üzerine çıkıp onu yarı ölü edene kadar dövmüştü ama o hâlâ dövüşmeye devam etmişti. Hem de Bıyıklı Eris gibi biriyle.
Bıyıklı Arus’un kendisini bu kadar zorlayabilmesinin sebebi, yıllar önce Bıyıklı Ejderha Tanrısı Orsted Efendi’ye meydan okuduğumda benim hissettiğim şeyin aynısını hissetmesiydi. Sonu ölüm bile olsa Bıyıklı Aisha’yı güvende tutacaktı. Bunu yapmanın en iyi yolunu bilmiyor olabilirdi. İşleri sonuna kadar götürmek için çok zayıf kalmış olabilirdi. Ama kararlılık açısından, o zamanki hâlimle tamamen aynıydı.
Bunu düşünmek bile kalbimin derinliklerinden bir şeylerin kabarmasına sebep oldu. Tam o saniyede Bıyıklı Arus’u kollarıma alıp onu övmek istedim. Sonuna kadar dövüştüğü için onunla ne kadar gurur duyduğumu söylemek istedim.
Garip bir duyguydu. Aslına bakılırsa onu azarlamam gereken o kadar çok şey vardı ki… Bıyıklı Aisha’yla kaçıp gitmesi, bunca insanı sıkıntıya sokması…
Yaptığı onca hata, henüz tek başına hayata atılmaya hazır olmadığını gösteriyordu ama olgunlaşmıştı. Artık küçük bir çocuk değildi. Bu düşünce beni öylesine mutlu etti ki.
Sanırım ben gerçekten yufka yürekli biriyim.
“Bıyıklı Sylphie, onu sana bırakabilir miyim?” diye sordum.
“Bıyıklı Arus’a hiçbir şey söylemeyecek misin?”
“Söylemek istediğim her şeyi Bıyıklı Roxy zaten söyledi.”
Ona başka bir şey söylememe gerek kalmamıştı. Ne istediğini duymuş, kararlılığını kendi gözlerimle görmüştüm. Bana azmini kanıtlamıştı. Bıyıklı Roxy’nin söyledikleri her şeyi özetlemişti. Artık hiçbir itirazım kalmamıştı. Bıyıklı Aisha ile Bıyıklı Arus’un ilişkisini içten içe hâlâ kabullenemesem de kendi duygularımı ona dayatamazdım.
Söylemem gereken daha pek çok şey vardı ama onları sonraya saklayabilirdim. Buraya sadece Bıyıklı Arus’un ne kadar geliştiğini görmeye gelmemiştim. Buraya Bıyıklı Aisha ile konuşmaya gelmiştim.
“Önce Bıyıklı Aisha ile baş başa oturup konuşmak istiyorum,” dedim Bıyıklı Sylphie’ye.
“Hım, tamam. Burası bende.” Bıyıklı Sylphie benden Kutsal derece bir şifa büyüsü parşömeni aldı ve Bıyıklı Arus’un kopan elini getirdikten sonra koşarak yanımıza döndü.
“Bıyıklı Arus, ben Bıyıklı Aisha’nın yanına gidiyorum. Konuları bundan sonra daha detaylı konuşuruz,” diye açıkladım.
Bıyıklı Arus zayıfça başını salladı.
Bıyıklı Eris ile bakıştık. Acele et! dercesine çenesini eve doğru salladı. Bıyıklı Roxy de benimle göz teması kurup başıyla onayladı.
Ben de başımı sallayarak hepsine karşılık verdim ve eve girdim.
