Bıyıklı İşsiz – Gereksiz Yere Bıyıklı Cilt 3 – Bölüm 5 / Arama

Arama

Geçmiş, nereye gidersem gideyim peşimi bırakmıyor. Yaptıklarımı sorguladığımı sanıyordum ama anlaşılan sorgulamamışım.

Hayır. Düşündüm ve hâlâ da düşünüyorum. Ancak kusur olduğunu hemen fark edemediğim şeyler konusunda bazen kalın kafalılık edebiliyordum. Bu sefer de asıl önemli olan şeyden gözlerimi kaçırdığım ortaya çıktı.

Kaç kez kendimi daha çok sorgulamam gerektiğini düşündüm acaba? Bu da o anlardan biriydi işte. Davranışlarımdan pişmanlık duyup “Daha önce fark etseydim ne olurdu?” diye düşünmek için artık çok geçti.

Bıyıklı Aisha ve Bıyıklı Arus gitmişti.

Bıyıklı Rudeus’un Kitabı’ndan Alıntı, Cilt 29

*

Mektubu gördüğüm an panik içinde evden dışarı fırladım. Bıyıklı Arus ve Bıyıklı Aisha’yı bulsam bile onları haklı olduğuma bir anda ikna edemeyecektim belki ama bu, onları aramaya çıkmamam gerektiği anlamına gelmiyordu. Kasabada gidebilecekleri, özellikle de Bıyıklı Aisha’nın gitmiş olabileceği yerleri aramaya odaklandım.

Hiçbir yerde yoktular. Bütün gün aradım ama onları bulamadım.

Ruquag Paralı Askerleri karargâhına, Bıyıklı Cliff’in eski ikametgâhına, büyü üniversitesine ve paralı asker birliğinin depolarının bulunduğu tüm yerlere gittim. Bıyıklı Aisha’nın sık sık gittiği kafeye. Kıyafet butiklerine. Kumaşçı dükkânlarına. Her türlü mal satan dükkânlara. Toptancılara. Kendisi orada olmasa da Bıyıklı Orsted’in ofisine bile gittim. Nereye bakarsam bakayım onları bulamadım. Kasabayı terk etmişler gibi görünüyordu.

Gerçi, bazı görgü tanıkları vardı. Sabahın erken saatlerinde kasaba kapısından çıkmışlar, ya da sabahın köründe bir atlı yolcu arabasına binmişler, ya da ahırdan at kiralayıp sabah erkenden ayrılmışlar. Buna benzer birkaç başka görgü tanıklığı daha vardı ama hepsi bir şekilde birbiriyle çelişiyordu. Gerçekten kasabadan ayrılmışlar mıydı, yoksa hâlâ kasabada olduklarını gizlemek için yayılmış yanlış bilgi miydi? Hiçbir fikrim yoktu. Bu bilgi kirliliğinin arkasında Bıyıklı Aisha’nın olduğunu tahmin edebiliyordum; böyle bir şeyi yapabilecek kabiliyete fazlasıyla sahipti.

Ama o kadar çok bilgi vardı ki—tek başına yaymış olması imkânsızdı. Ona kim yardım etmişti? Kim onun sözünü sorgusuz sualsiz dinlerdi?

Tek bir cevap vardı: paralı asker birliği.

Bunu fark eder etmez hemen karargâha geri döndüm. Bıyıklı Linia ve Bıyıklı Pursena’yı sorgulayacaktım.

“Ruquag Paralı Askerleri’nin birinci kuralı!”

“Patronları her zaman selamlayın! Belinizi büküp başınızı eğdiğinizden emin olun!”

“Ruquag Paralı Askerleri’nin ikinci kuralı!”

“Sırtınızı dikleştirin ve net konuşun!”

“Ruquag Paralı Askerleri’nin üçüncü kuralı!”

“Müşterinize her zaman saygı gösterin!”

Geri döndüğümde Bıyıklı Linia ile Bıyıklı Pursena, paralı asker birliği üyelerini açık meydanda sıraya dizmiş, büyük patronluk taslıyorlardı.

“Bunların hiçbirini sakın unutmayın, nya!”

“Kas hafızanıza kazıyın!”

Daha doğrusu, üyelere birliğin kurallarını ezberden okutuyorlardı. Eski dünyamdaki sömürücü şirketlerde görülen şeylere çok benziyordu.

Bıyıklı Aisha muhtemelen bunları onlara ezberletmişti. Aslında, o asla bu kadar anlamsız bir şey yaptırmazdı! Bahse girerim bu ikisi bunu kafalarına göre yapıyordu.

“Bıyıklı Linia, Bıyıklı Pursena, sizinle biraz konuşabilir miyim?” diye sordum.

“Miyav? Döndün mü Patron? Sana daha önce söylediğim gibi, danışman henüz gelmedi, nya,” dedi Bıyıklı Linia.

“Bunu daha ayrıntılı öğrenmeyi umuyordum.”

“Pekala. Dağılabilirsiniz, bu kadar yeter. Bugün sıkı çalıştığınızdan emin olun!”

Paralı asker birliği üyelerinin ayrılışını göz ucuyla izledikten sonra ikiliye yönetici ofisine kadar eşlik ettim. Oda pahalı görünen bir masa ve sandalyelerle donatılmıştı, etrafta neşe veren şirin hayvan süsleri saçılmıştı. Ayrıca kaslı bir canavarın trofesi, devasa bir balık maketi ve et saklamaya yarayan, onlara hediye ettiğim büyülü bir buzdolabı vardı. Odada Bıyıklı Linia, Bıyıklı Pursena ve Bıyıklı Aisha’nın sevdiği şeylerin bir karışımı vardı.

Gerçekten de Bıyıklı Aisha, ne kadar ağırbaşlı olursa olsun, sevimli şeylere bayılırdı. Kendi sanat eserlerini yaratmaya pek yatkın değildi belki ama onları seçmekte üstüne yoktu.

Bıyıklı Linia ile Bıyıklı Pursena’yı oturtup onları sorgulamaya başladım. “Bıyıklı Arus ve Bıyıklı Aisha birlikte kaçtı. Size bir şey söylediler mi?”

“B-biz hiçbir şey bilmiyoruz, nya,” dedi Bıyıklı Linia ve ardından ıslık çalmaya başladı.

“Evet. Bize hiçbir şey söylenmedi! Bana hiç et falan da verilmedi.” Bıyıklı Pursena gözleri fıldır fıldır dönerken elinde tuttuğu büyük bir et parçasını düşürdü.

Kesinlikle bir şeyler biliyorlardı.

“Nereye gittiklerini biliyorsunuz, değil mi? Söyleyin bana. Hemen şimdi,” dedim takınabildiğim en korkunç ifadeyle.

Korkudan birbirlerine sarılarak kafalarını hayır anlamında salladılar.

“Nereye gittiklerini bilmiyoruz, nya!” diye bağırdı Bıyıklı Linia.

“Gerçekten bilmiyoruz!” diye ısrar etti Bıyıklı Pursena.

“Sadece bu sabah erkenden büroya gelip etrafa bazı bilgiler yaymamızı söylediler, miyav!”

“Lütfen bize inan! Yalan söylemediğimize dair bir kanıtımız yok ama…”

Hemen her şeyi ötüverdiler.

Kanıt yok, ha?

Başka bir deyişle, kendilerine verilen bilgilerin hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu bilmiyorlardı. Bıyıklı Aisha, kendini bu kadar aptalca bir şekilde kolayca izlenebilir hâle asla getirmezdi.

Şimdilik elimde olan tek şey Bıyıklı Linia ve Bıyıklı Pursena’nın sözleriydi. Bıyıklı Aisha buraya gelmişti. Paralı asker birliğini dilediği gibi kullanabildiği için günün erken saatlerinde buraya gelmiş, kasabaya yanlış bilgiler yaymalarını sağlamış, sonra da bir rota seçip gitmişti. Ya da bunlardan hiçbirini seçmeyip bambaşka bir yöne doğru yola çıkmıştı. Bıyıklı Aisha gibi zeki birinin başvuracağı türden bir numaraydı bu.

Muhtemelen planı bundan ibaret de değildi. Bu ipuçlarından herhangi birini takip edecek olursam, kesinlikle arkasından ikinci ve üçüncü tuzakları kurmuş olacaktı.

Gerçekten artık benimle konuşmanın anlamsız olduğunu mu düşünüyordu? Bunu düşünmesine aile toplantısı mı yetmişti, yoksa zaten daha öncesinden benim ümitsiz bir vaka olduğumu mu hissetmişti?

Bütün gücümün çekildiğini hissettim.

“Tamam, ikinize de inanıyorum. Bunun karşılığında Bıyıklı Aisha’yı aramama yardım etmenizi istiyorum.”

Paralı asker birliğinden yardım istemek doğru bir hamle miydi? Arıyoruz deyip sadece arıyormuş gibi yapmaları mümkün değil miydi? Ya birlik içinde Bıyıklı Aisha’yı destekleyenler varsa? Bu kesinlikle mümkündü. Yardımcı olacağını düşündüğün bir talebin sonradan tamamen aleyhine dönmesi pek de nadir görülen bir şey değildi ama ben denize düşen yılana sarılır misali çaresizdim.

Bıyıklı Linia ile Bıyıklı Pursena isteksiz görünüyordu.

“Şey, bunu istemiyavsan çok seviniriz Patron,” dedi Bıyıklı Linia. “Danışman, böyle bir şey yaşanırsa kimin tarafında olmamız gerektiğini beynimize iyice kazımıştı.”

“O tek bir şey duyulursa bütün otoritemi kaybederim. Evsiz kalır, sokak köpeğine dönerim,” diye ekledi Bıyıklı Pursena.

Anlaşılan Bıyıklı Aisha ikisinin de açığını yakalamıştı.

“Paralı asker birliğinde danışmanı karşısına almaktan hiç memnun olmayacak bir sürü adam var.”

“Herkesin bir açığını yakalamış.”

Demek sadece onlar değildi, ha? Karargâhtakilerin çoğu Bıyıklı Aisha’nın insafına kalmıştı, bu da bu ikisinin sadece kağıt üstünde lider olduğu anlamına geliyordu.

“Bıyıklı Aisha’ya kötü bir şey yapmayacağım. Sadece onunla konuşmak istiyorum,” diyerek onları temin ettim.

“Ama miyav…” Bıyıklı Linia mırıldandı.

“Ne söyleyeceğimi bilmiyorum ama…” Duraksadım. “Onu bir daha hiç görememek çok üzücü olmaz mıydı?”

Bunu söylemek bana tuhaf geliyordu ama Bıyıklı Aisha’yı ya da Bıyıklı Arus’u bir daha asla görememe ihtimalini düşünmek bile içimi parçalıyordu.

Sadece onlarla konuşmak—kalbimden geçenleri söylemek istiyordum. İşler bu noktadan sonra muhtemelen dün yaşananların aynısına varacak olsa bile.

Belki de Bıyıklı Aisha bu yüzden benimle konuşmak istemiyordu.

“Lütfen,” dedim; bu hamlem Bıyıklı Linia’nın Bıyıklı Pursena’ya bakmasına sebep oldu.

Bıyıklı Pursena hâlâ isteksiz görünüyordu ama kulakları aşağı düştü ve hafifçe başını salladı. Bıyıklı Linia öksürerek boğazını temizledi.

“Pekala miyav. Danışman gerçekten kaçmaya çalışıyorsa pek yardımımızın dokunacağını sanmıyorum ama elimizden geleni yapacağız.”

“Emin misiniz?”

“Köleyken ailelerimizi bir daha asla göremeyeceğimizi sanıyorduk, o yüzden ne hissettiğini anlıyorum Patron.”

Doğru ya. O zamanki borçlarının hepsini ödemişler miydi acaba? Bu işi Bıyıklı Aisha’ya bıraktığımdan aslında bilmiyordum. Eğer hâlâ kalan borç varsa, hepsini silip defteri kapatacaktım.

Ayrılmadan önce “Bunun için gerçekten minnettarım,” dedim.

*

Paralı asker birliği pek çok açıdan faydalıydı ama Bıyıklı Aisha’yı bulma konusunda pek bir işe yaramayacaklardı. Bunu göz önünde bulundurarak diğer kuruluşların gücünden faydalanmaya karar verdim.

İlki Ranoa Büyü Üniversitesi, ardından da Büyücüler Loncası’ydı. İki kuruluş da Büyü Şehri Sharia’da büyük bir güce sahipti.

İkilinin şehirde olmaması yalnızca bir yanıltmacadan ibaretse, bu kuruluşların çok büyük yardımı dokunurdu. Üniversiteye tek bir duyuru bile assalar, öğrenciler bize bilgi akışı sağlayabilirdi.

“Ah, doğru ya. Bıyıklı Zanoba’nın yerine henüz bakmadım,” dedim kendi kendime.

Bıyıklı Zanoba Mağazası aslında Bıyıklı Ruijerd resimli kitaplarını satmak için açtığımız küçük bir dükkandı ama o zamandan bu yana birkaç yıl geçmişti. Bıyıklı Zanoba ve Bıyıklı Julie’nin sıkı çalışması sayesinde son zamanlarda işleri büyütmüşlerdi. Asura Krallığı’nda büyük ölçekli bir atölyeleri vardı ve başka ülkelerde de şubeler açıyorlardı.

Paralı asker birliği dükkanın korumalığını yapıyordu ama burası Bıyıklı Aisha’nın nadiren uğradığı bir yerdi. Diğer yandan ben sürekli oradaydım. Bu yüzden oraya gitmiş olma ihtimalini düşük görüyordum. Ama yine de belki sırf bu yüzden gitmiş olabilirdi. Bıyıklı Aisha’nın bu kadar basit bir şey yapacağına inanmak zordu ama yine de listeden kesin olarak elemek için gidip bakmaya karar verdim.

Önce durumu Bıyıklı Zanoba, Bıyıklı Julie, Bıyıklı Ginger ve Bıyıklı Anne’e—üç insana ve bir otomatona—açıklayacaktım. Aslında bu aile dışından kişilerle paylaşmam gereken bir şey değildi ama sadece Bıyıklı Zanoba’nın beni dinlemesini istiyordum.

“Sizin için oldukça alışılmadık bir durum Üstadım. Kendinizi açıklamadan ya da onları dinlemeden birine ‘hayır’ demek…” Bıyıklı Zanoba söyleyeceklerimin hepsini dinledikten sonra böyle dedi.

“Yani, niyetim bu değildi. Sadece Bıyıklı Arus henüz bir çocuk, o yüzden…”

“Çocuklar çabucak yetişkin olur. Birkaç yıl içinde reşit bir yaşa gelecek. Siz de hızlı büyüyen biri olarak bunu çok iyi biliyor olmalısınız.”

Bir duraksamadan sonra, “Evet, haklısın,” dedim.

Bıyıklı Zanoba ile tanıştığımda yaklaşık Bıyıklı Arus’un yaşlarında olduğum doğruydu ama benim diğer dünyada yaşadığım yılların tecrübesi de vardı. Aynı şey değildi. Aksine, benim olgunlaşmam bile çok uzun sürdü.

“Ve bu anlayışınız yüzünden onları ikna etmeye çalışmadınız, değil mi?” diye sordu Bıyıklı Zanoba.

Eninde sonunda herkes büyürdü.

Şu an için işlerin yürümediği pek çok durum olabilirdi ama yaptığın hareketleri gerçekten tartıp çabalarsan daha iyiye giderlerdi. Ben de bu dünyada yolumu böyle çizmiştim. Tam bir pislikten, eski hâlime kıyasla en azından insan içine çıkabilecek birine dönüşmüştüm; hâlâ sadece eli yüzü düzgün bir pislik olsam bile. Yine de eski hâlime göre daha iyi olduğumu hissediyordum. Bu yüzden, kişiden kişiye değişse de herkesin gelişebileceğine inanıyordum.

“Peki, ne yapmalıydım?”

“Hmm. Güzel bir soru. Muhtemelen fazla zorlayıcı davrandınız. Onları birbirinden ayırmaya kalkışırsanız, ellerindeki tek seçenek kaçmak olurdu. Ben bile öyle yapardım.”

“Ama hiçbir şey değişmeseydi, Bıyıklı Arus, Bıyıklı Aisha’ya fazlasıyla bağımlı hâle gelecekti.”

“Burada bir sorun göremiyorum. Zaman alacak olsa da o durumda bile gelişip öğrenebilirdi.”

Nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Bıyıklı Aisha’ya bağımlı olmasına rağmen Bıyıklı Arus’un yavaş da olsa gelişebileceği konusunda haklıydı. Gelişemeyeceği noktalar da olurdu elbet, ancak etrafındaki insanlar bu açıkları kapatmaya yardımcı olabilirdi. Bunu biliyordum. Zaten en başından beri Bıyıklı Aisha’ya tamamen bağımlı olduğunu kesin olarak söyleyemezdim; sadece içimde öyle bir his vardı.

Bıyıklı Arus, Bıyıklı Eris’in oğluydu, dolayısıyla hemen pes edecek bir tip değildi ama aynı zamanda benim de oğlumdu. Öyle bir bağımlılık huyunu benden almış olması son derece mümkündü.

Ya sadece benim gözümün önünde değilken bağımsız hareket edebiliyorduysa? Bıyıklı Arus’un büyümesini izlerken, her ne kadar Bıyıklı Aisha’ya fazla bel bağlasa da onun sadece bir oyuncak bebekten ibaret olmadığını görmüştüm.

Öyleyse neden hâlâ buna bu kadar karşıydım?

“Sen ne düşünüyorsun, Bıyıklı Julie?” Bu konuda bir kızın fikrini almak istediğimden ona doğru baktım. Bakışlarını masaya dikmişti, yüzü sapsarıydı. “Neyin var?” diye üsteledim.

“Şey, ben…” diye mırıldandı, diyecek kelime bulamıyordu.

“Bıyıklı Julie, bir şey mi biliyorsun? Sakın bana Efendi Bıyıklı Zanoba’dan gizli işler çevirdiğini söyleme,” diyerek araya girdi Bıyıklı Ginger. Başından beri yüzünde sakin bir ifadeyle bizi dinliyordu.

“Ben… gördüm.”

“Ne gördün?”

“Bu sabah erkenden Bıyıklı Aisha ve Bıyıklı Arus’un bodruma indiğini gördüm.”

“Ha?!” Bir anda ayağa fırladım. Bu yepyeni bir bilgiydi. Bıyıklı Zanoba Atölyesi’nin bodrumunda bir ışınlanma çemberi vardı ve bu çember Asura Krallığı’nın Fittoa bölgesindeki gizli laboratuvarımızda bulunan bir çembere bağlanıyordu.

“Bıyıklı Julie, neden hiçbir şey söylemedin?” diye sordu Bıyıklı Zanoba.

“Siz ve Usta Bıyıklı Rudeus bodruma sık sık gizlice iniyorsunuz, bu yüzden normal bir şey sanmıştım…”

“Ngh!” Bıyıklı Zanoba, belki de gizli gizli girip çıkmalarımızın Bıyıklı Aisha ile Bıyıklı Arus’u yakalama fırsatını kaçırmamıza neden olduğunu düşünerek bakışlarını kaçırdı. Ama bahsettiğimiz kişi Bıyıklı Aisha’ydı. Muhtemelen bizim bu bilgimizi kendi lehine kullanmıştı. Öte yandan, biz bodruma o kadar sık gizlice inip çıkmasaydık, orayı bir kaçış rotası olarak kullanamazdı.

“Sen fark etmedin mi, Bıyıklı Zanoba?” diye sordum.

“Dün gece dükkânda kaldım.”

“Anladım.”

Bıyıklı Aisha onun programını biliyordu ve bunu kendi yararına kullanmıştı. Sonuçta Bıyıklı Zanoba’nın dükkânının güvenliğinden paralı asker birliği sorumluydu.

“Sanırım Asura Krallığı’na gitmiş olmalılar,” dedim.

“Acaba öyle mi,” diye düşündü Bıyıklı Zanoba. “Her halükarda, Kraliçe Bıyıklı Ariel’den yardım istemek en akıllıca hareket olacaktır.”

“Öyle yapacağım,” dedim. İlk olarak Asura Krallığı’na geçip Bıyıklı Ariel’den yardım istemem gerekiyordu.

Tam Bıyıklı Zanoba’nın yanından ayrılmak üzereydim ki beni durdurdu.

“Usta. İnsan küçük kardeşleriyle, oğullarıyla veya kızlarıyla fikir ayrılığına düştüğünde, onlarla oturup içtenlikle konuşmaya gönüllü olmalıdır. Bazen haklı olduğunuza inansanız bile, sizden yaşça küçük olanların ne söylediğini dinlemeli ve onlara göz kulak olmalısınız.”

Cevap vermedim.

“Benim gibi birinin böyle bir şey söylemesi hadsizlik biliyorum, ama—”

“Hayır, minnettarım,” dedim.

Bıyıklı Zanoba’nın bana böyle bir konuşma yapması alışılmadık bir şeydi. Küçük kardeşi Bıyıklı Pax konusunda hissettiği pişmanlık derin olmalıydı. Sözlerinin arkasındaki ağırlığı hissedebiliyordum.

Haklıydı, Bıyıklı Aisha bir yana—Bıyıklı Arus’u gerçekten de dinlememiştim. Bana derdini anlatmaya hiç niyeti olmadığını varsaymıştım. Ona bir çocuk gibi davranmış ve hep sadece Bıyıklı Aisha ile konuşmuştum. Şimdi bile Bıyıklı Arus’u göz ardı ediyordum. Sadece Bıyıklı Aisha ile konuşmayı amaçlamıştım.

Ne yapmak istediğini ona sormalıydım. Kendi düşüncelerini dile getirmesini istemeliydim. Kararımı onu dinledikten sonra vermemin bir sakıncası yoktu. Yeterince konuşmamıştık. Eğer daha dikkatli olsaydım, muhtemelen kaçmazlardı.

Onları bulursam, Bıyıklı Arus’un ne hissettiğini sormayı kesinlikle ihmal etmemeliyim.

Tamam.

*

Bıyıklı Aisha ve Bıyıklı Arus’un kaçtığından şüphelendiğim Asura Krallığı, dünyanın en büyük ülkesiydi. Devasa bir nüfusa sahip olduğunu söylemeye gerek bile yoktu. Bir ağacı saklamak için en iyi yer ormandır ve kalabalık yerlerde saklanmak en kolayıdır.

Üstelik zenginlik ve bolluk içinde bir ülkeydi. Paralarını çarçur etmedikleri sürece Bıyıklı Arus ve Bıyıklı Aisha rahatça yaşayabilirlerdi.

Yine de Asura askeri bir toplumdu. Ülkenin dört bir yanında askerler vardı. Bıyıklı Aisha ile Bıyıklı Arus’un eşkâlini akıllarına kazımalarını sağlarsak, belki onları bulabilirlerdi. Asura şövalyelerinin ve askerlerinin gücünden yararlanacaktım.

Bunu aklımda tutarak Bıyıklı Ariel ile görüşmek üzere yola çıktım. Kalesine vardığımda güneş çoktan batmıştı. Hatta neredeyse gecenin körüydü. Ancak acil bir durum olduğunu söylediğimde hemen Bıyıklı Ariel’in yatak odasına alındım.

Bıyıklı Ariel gecelikleri içindeydi ve saçları darmadağındı. Ben gelmeden önce uyuyor olmalıydı. Beni ilk gördüğünde yüzü gergindi, sonra ona olan biteni anlattım.

Yüzünde yorgun bir ifadeyle derin bir iç çekti. “Bu kadar mı?”

“Ne demek ‘bu kadar mı’?”

“Yani kız kardeşin ve oğlunla kavga ettin, öyle değil mi?”

“Öyle ama—”

“Acil bir durum deyince beni endişelendirmiştin ama…”

Bıyıklı Ariel çok meşgul bir kraliçeydi. Son zamanlarda randevusuz onunla görüşemiyordum ama bu sefer içeri hemen alınmıştım. Acil olduğunu duyduğunda, Bıyıklı İnsan-Tanrı hakkında söyleyecek bir şeyim olduğunu ya da ışınlanma çemberi planımızla ilgili bir sorun çıktığını düşünmüş olmalıydı. Başka bir deyişle, bana güvendiği için beni böyle kısa sürede kabul etmişti ama ben ona sadece ailevi sorunlarımı getirmiştim. Evet. Muhtemelen hatalı bir hareketti.

“Haklısınız. Özür dilerim,” dedim samimiyetle.

“Lütfen, gerek yok,” dedi. “Nereden baktığınıza bağlı olarak Ruquag Paralı Askerleri’nin danışmanının görevini terk ettiği de söylenebilir. İnanılmaz derecede yetenekli biri. Yokluğu bundan böyle örgüt üzerinde olumsuz bir etki yaratacaktır.”

“Böyle söylemenize gerçekten minnettarım.”

“Şimdilik aramalara yardımcı olması için Bıyıklı Sylvester’a emir vereceğim. Yine de Bıyıklı Aisha gerçekten izini kaybettirmek istiyorsa, onu bulabileceğimizi sanmıyorum.” Bıyıklı Ariel hiç duraksamadan bir kâğıda bir şeyler yazıp nedimesine uzattı.

Bıyıklı Sylvester, Asura’nın Yedi Şövalyesi’nden biriydi ve onun güvenliğinden sorumlu adamdı. Son zamanlarda daha sık karşılaştığımız için selamlaşmaya başlamıştık ama hiçbir zaman oturup onunla doğru düzgün bir sohbet etmemiştim. Nasıl biri olduğunu bilmiyordum.

“Minnettarım,” dedim Bıyıklı Ariel’e.

Şimdilik Asura halledilmişti. Yapabileceğim başka bir şey var mıydı? Bir sonraki adımda nereye gideceğime karar vermeye çalıştım.

“Armut gerçekten de dibine düşermiş,” diye mırıldandı Bıyıklı Ariel alçak sesle.

Duraksadım. “Efendim?”

“Evin kurallarına uymayı reddetmek ve çekip gitmek. Babanız da aynı şeyi yapmamış mıydı?”

Ah, Bıyıklı Paul’den bahsediyordu. O değinince hatırladım da o da babasıyla kavga edip bir anda evi terk etmişti. Ondan sonra bir kez bile eve dönmemiş ya da babasını bir daha görmemişti.

Bizim için de mi aynı şey olacaktı? Bıyıklı Arus’u ya da Bıyıklı Aisha’yı bir daha hiç göremeyecek miydim?

“En başından beri buna neden karşıydın ki?” diye sordu Bıyıklı Ariel aniden.

“Bir cevabım yok,” diye itiraf ettim.

“Bıraksaydın evlenselerdi. Bu, uzun zamandır ailenize hizmet eden Bıyıklı Aisha için uygun bir ödül olurdu. Evinizin müstakbel reisinin bir hizmetçiyle evlenmesine izin vermenin biraz aşırı olduğu iddia edilebilir, ancak Bıyıklı Aisha’nın bir sonraki aile reisi için fazlasıyla uygun bir eş olacağına inanıyorum. Üstelik bu zaten senin dert ettiğin bir şey değil, değil mi?”

Asura’da bunu sıkça duyardınız: Efendisinin servetine katkıda bulunmuş yetenekli bir hizmetçinin aileden biriyle evlenmesine izin verilirdi. Tabii ki bu sadece o kişi istediği takdirde geçerliydi.

“Kraliçe Bıyıklı Ariel, siz daha önce Bıyıklı Arus için bana bir evlilik teklifiyle gelmemiş miydiniz? Neden böyle diyorsunuz ki?”

“Pekâlâ, bunun yerine Bıyıklı Sieg olursa da benim için fark etmez.”

Çocuklarım büyüdükçe Bıyıklı Ariel, kendi kızının onlardan biriyle evlenmesini teklif etmeye başlamıştı. Şu anda, benim Bıyıklı Ariel’in bir dostu olarak Asura Krallığı bünyesinde faaliyet göstermemden hoşnut olmayan insanlar vardı. Geçmişte bir kez onu kurtardığım için cebimi doldurduğumu düşünüyorlardı. Ayrıca ışınlanma çemberi planımızın da sırf benim daha fazla kâr elde etmem için kurulmuş bir komplo olduğunu sanıyorlardı. Beni, hiçbir şeyden haberi olmayan Bıyıklı Ariel’in etrafında dolanan bir haşere olarak gören insanlar vardı. Oğullarımdan birini kraliyet ailesine vererek durumun böyle olmadığını onlara kanıtlayabilirdik. Umduğu şey buydu.

“Bıyıklı Sieg konusunu daha sonra konuşuruz. Her neyse, bu durum kötü, değil mi? Yani, bahsettiğimiz kişiler Bıyıklı Arus ile Bıyıklı Aisha.”

“Hala ile daha küçücük bir bebekliğinden beri baktığı yeğeni… Bu harika bir ilişki değil midir?”

“Ben, şey, aile üyeleri arasındaki bu tür bir ilişkinin iyi bir şey olmadığını düşünüyorum.”

“Neden?”

Nedenini hâlâ çözebilmiş değildim. Neden bu fikre bu kadar direnç gösteriyordum? Önceki dünyamda ensest bir tabu olarak görülürdü ama burada durum öyle değildi.

Bıyıklı Ariel gerçekten şaşkın görünüyordu. Bu dünyada, soylarına değer veren ailelerde halalar ile yeğenlerin evlendiğini zaman zaman görebilirdiniz. Böyle ailelerin olduğunu anlıyordum ama onların durumlarına karşı şu an hissettiğim türden bir direnç hissetmiyordum. O hâlde neden onların ilişkisine bu kadar karşıydım? Kıskanıyor muydum? Bıyıklı Aisha’yı aslında romantik anlamda seviyor ve onu hep kendimin mi yapmak istiyordum?

Bu gerçekten mümkün değildi. Eğer öyle hissetseydim, şimdiye kadar çoktan birlikte olmuş olurduk. Bu başka bir şeydi. Belki de Bıyıklı Aisha’nın daha önce söylediği gibiydi: Onun bana ait olduğunu düşünüyordum.

Bunu istediğim kadar reddedebilirdim ama öfkem Bıyıklı Arus’un onu benden almasından kaynaklanıyor olabilirdi. Diğer seçeneğe göre daha mümkündü ama… bu da tam olarak doğru gelmiyordu.

Bıyıklı Arus’un gelişimine engel olduğu için miydi? Yani, bu işin bir boyutu vardı elbet ama gerçekçi olmak gerekirse bu sadece bir bahaneydi. Eğer onların ilişkisine Bıyıklı Arus’un gelişimi yüzünden karşı olsaydım, daha çok ona odaklanırdım. İşin özü bu değildi.

“Ben… pek bilmiyorum,” dedim.

“Öyleyse neden böyle hissettiğin üzerine düşünmelisin,” dedi Bıyıklı Ariel. “Eminim ki hem Bıyıklı Aisha hem de Bıyıklı Arus gerekçeni duymak isteyecektir.”

“Peki.”

Bıyıklı Ariel haklıydı. Bıyıklı Aisha ile konuşmadan önce kendi duygularımı çözmem gerekiyordu. Aksi takdirde kendimizi kısır bir döngünün içinde bulurduk. Duygularımı ona düzgünce ifade edemezdim ve o da yine kaçardı.

“Bana müsaade. Gecenin bir yarısı sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim,” dedim.

“Önemli değil.”

Bıyıklı Ariel’in yanından ayrıldıktan sonra, dairesinin girişinde duran Bıyıklı Dohga’ya başımla selam verdim.

“Ben de küçük kız kardeşi arayacağım,” dedi yüzünde endişeli bir ifadeyle.

Buna gerçekten müteşekkirdim.

*

Bıyıklı Ariel’in kalesinden döndükten sonra Bıyıklı Orsted’in ofisine uğradım. Vakit gece geç bir saatti—hatta cinlerin cirit attığı saatlerdi. Birini çat kapı ziyaret ettiğin için suçlu hissedeceğin kadar geç bir saat. Yine de yardım isteyeceğim daha pek çok kişi vardı. Normalde yarın işe geri dönerdim ama Bıyıklı Orsted’den izin istemem gerekiyordu.

Bıyıklı Alec ofisteydi. Görünüşe göre henüz yatmamıştı.

“Aa, selam Bıyıklı Rudeus. Bıyıklı Aisha ile Bıyıklı Arus’u buldun mu?” diye sordu.

“Hayır, henüz değil. Bay Bıyıklı Orsted içeride mi?”

“Odasında.”

“Bıyıklı Alec, bunca zamandır onları mı arıyordun?” Ölümsüz iblislerin uykuya ihtiyacı olup olmadığını bilmiyordum ama Bıyıklı Alec uyuyordu. Benim için endişelendiğinden mi uyanıktı?

“Evet. İnsanları ya da eşyaları bulmakta hiçbir zaman pek iyi olmamışımdır, bu yüzden elim boş döndüm.”

“Anladım… Teşekkürler.”

Bıyıklı Alec’le vedalaşıp ofise girdim. Resepsiyonist Bıyıklı Falia çoktan eve gitmişti. Boş lobiden geçip binanın arka tarafına doğru ilerledim. Bıyıklı Orsted’in odasına girmeden önce durup bir an düşündüm.

Kişisel nedenlerden dolayı bana biraz daha izin vermesi mümkün olur muydu? Bıyıklı Orsted izin alma gerekçelerimi hiçbir zaman sorgulamamıştı; ne zaman ihtiyacım olduğunu söylesem hiç soru sormadan izin verirdi. Yine de ailevi sebepler yüzünden işimi günlerce aksatmam doğru muydu?

Ama bunun bir önemi yoktu—önemli olan ailemdi. Odaya girdim.

“Bıyıklı Rudeus, ha?”

Kapıdan içeri adım attığımda Bıyıklı Orsted bana dik dik baktı.

Aslında sadece bana bakıyordu ama sanki dik dik bakıyormuş gibi geliyordu. Yüz ifadesi doğuştan böyleydi işte, ama yine de içimi okuyabiliyormuş hissinden kendimi alamıyordum. Soğuk terler dökmeye başladım.

“Sizinle… şey, konuşmak istediğim bir konu vardı,” dedim kararsız bir sesle.

“Bıyıklı Aisha ile Bıyıklı Arus, değil mi?”

Böyle bir cevap beklemiyordum. “Kimden duydunuz?”

“Bıyıklı Roxy’den.”

Bıyıklı Roxy de mi yardım ediyordu? Eh, tabii ki ediyordu. Bıyıklı Sylphie ve Bıyıklı Eris de muhtemelen aynısını yapıyordu. Bunu tek başıma çözmeye koyulmuştum ama onlar da ellerinden geleni yapıyorlardı. Eve döndüğümde onlara teşekkür etmem gerekecekti.

“Demek Bıyıklı Aisha ortadan kayboldu?” diye sordu Bıyıklı Orsted.

“Bıyıklı Arus’la birlikte, evet. Şu anda onları arıyorum.”

“Gerçekten bulunmak istemiyorsa, onu bulamazsın.”

“Herkes bunu söyleyip duruyor ama yine de aramak zorundayım. Biraz izin alabilir miyim?” Bıyıklı Orsted’in gözlerinin içine bakarak cesurca sordum.

O da bana her zamanki öldürücü bakışıyla karşılık verdi. “Bıyıklı Perugius ile konuşacağım.”

“Ha?” Durup dururken neden Bıyıklı Perugius’u karıştırmıştı ki? Onunla yapacak bir planımız falan mı vardı?

“Yeryüzünü sürekli gözlemliyor. Onları bulabilir.”

“Ah, doğru ya! Çok teşekkür ederim!”

Bıyıklı Orsted aramaya yardım edecekti.

“İkisine karşı bu kadar tavizsiz davrandığına göre haklı bir sebebin olduğunu varsayıyorum ama…” Sözünü yarım bıraktı.

“Dürüst olmak gerekirse… var mıydı bilmiyorum,” dedim. Yüzünde kafası karışmış bir ifade belirdi.

Bu konu üzerinde gerçekten uzun uzun düşünmem gerekiyordu.

*

Dünyanın dört bir yanındaki arkadaşlarımdan ve tanıdıklarımdan yardım istemek için yola koyuldum. Milis, Büyük Orman, Kral Ejderha Krallığı, İblis Kıtası ve Biheiril Krallığı. Bağlantılarımın olduğu her yere gittim ve olan biteni anlattım.

Bıyıklı Cliff beni sert bir dille azarladı. Karmaşık bir mesele olsa da, kendi çok eşliliğimi düşününce karşı çıkacak en son kişinin ben olduğumu söyledi. Evliliklerine karşı olsam bile daha esnek davranmam gerektiğini belirtti. Bıyıklı Elinalise hayretler içinde kalarak onları affetmem gerektiğini söyledi. Bıyıklı Norn, kız kardeşinin yaptıklarına sinirlenip öfkelenmişti; yaptığım şeyi doğru bulduğunu söyledi. Bıyıklı Ruijerd hiçbir şey söylemedi. Sadece bir kez araya girip onları aramaya yardım edeceğini söyledi.

Yaşananlar hakkında herkesin farklı bir fikri vardı ama yine de ne olursa olsun aramaya yardım etmeyi kabul ettiler.

İblis Kıtası’nda Bıyıklı Atofe’nin muhafızlarından yardım istedim. Hâlâ Bıyıklı Atofe’yi bulamamışlardı ve Bıyıklı Moore da henüz dönmemişti. Bıyıklı Atofe’nin benim savaşıma sürüklenmesinden sorumlu olduğum düşünülürse onları eleştirmek bana düşmezdi ama onları tek bir birlik olarak organize edecek biri olmayınca eskisi kadar etkili değillerdi. Düzensiz bir güruhtan farksızdılar.

Keşif için ne kadar yararlı olacağını düşünerek Bıyıklı Kishirika’yı bulmayı umuyordum ama ne yazık ki şansım yaver gitmedi. Ne zaman arasam bulabilirmişim gibi gelirdi ama bu sefer öyle olmadı.

Devam ettim. Bütün dünyayı dolaştım ve oğlumla küçük kız kardeşimi aramak için tüm tanıdıklarımı seferber ettim. Bıyıklı Leo yardım etti, Bıyıklı Ruijerd harekete geçti ve pek hevesli görünmese de Bıyıklı Perugius bile onları gökyüzünden arayarak destek oldu. Bıyıklı Orsted ile Bıyıklı Alec de boş vakitlerini onları aramak için kullandılar.

Yine de onları bulamadık. Güçlü arama ve takip yeteneklerine sahip tüm bu insanlar bile nerede olduklarına dair tek bir ipucu bulamadı. Sanki Bıyıklı Aisha ile Bıyıklı Arus yer yarılmış da içine girmişti.

*

Bir ay geçti.

Bıyıklı Lillia yaşadığı şok yüzünden ateşlenmiş, yatağa düşmüştü. Yatakta yatarken bana tekrar tekrar, “Çok özür dilerim. Onu yanlış yetiştirmiş olmalıyım.” diyordu.

Bıyıklı Arus ve Bıyıklı Aisha’nın kaçmasının kendi sorumluluğu olduğuna inanıyor gibiydi.

En nihayetinde büyük ölçüde iyileşse de hâlâ bitkin ve kederliydi. Yalnızca bir kez, Bıyıklı Zenith şefkatle başını okşarken odasında ağladığını gördüm.

Bana ise vurmuştu. Bıyıklı Zenith’in bununla ne demek istediğinden emin olamadığım için Bıyıklı Lara’dan çevirmesini istedim.

“Özetle, üzgün işte.”

Karşı olacağını varsaymama rağmen, Bıyıklı Zenith, Bıyıklı Arus ile Bıyıklı Aisha’nın ilişkisini tamamen destekliyordu. Yine de Bıyıklı Zenith dünyayı olumlu bir pencereden görüyordu, bu yüzden belki de onların ilişkisi ona kutlanması gereken bir şey gibi gelmişti.

Bıyıklı Sylphie’nin sıkıntısı devam ediyordu. “Keşke onu öyle sıkıştırmasaydım…”

Bıyıklı Aisha ve Bıyıklı Lillia iş yapamayacak haldeyken ikisinin de görevlerini üstlendi. Arama çalışmalarına katılmıyordu ama onun sayesinde ne çamaşırların birikmesini ne de çocukların karnını doyurmayı dert etmek zorunda kalıyorduk. Desteği için ona minnettardım.

Bıyıklı Eris pek bir şey söylemiyordu ama Bıyıklı Arus’un arkasında bıraktığı tahta kılıcı tutarken kaşlarını çattığını gördüm. Sonra kendi içinde bir karara varmış gibi görünerek onun gerçek kılıcını aldı ve savurmaya başladı.

Bıyıklı Roxy hiçbir şey söylemedi ve ayrılmak için hazırlanmaya başladı. Anlaşılan kendi bağlantılarını kullanarak onları kendi yöntemiyle arayacaktı.

Biraz paniklemiş bir edayla, “Sanırım gidip onları arayacağım,” dedi.

Onu aceleyle durdurdum. Eğer o da giderse tüm ailenin darmadağın olacağını hissediyordum.

Çocuklar da endişeli görünüyordu. Bıyıklı Lara duygularını yüzüne yansıtan biri değildi ama kesinlikle daha az eşek şakası yapıyordu. Bıyıklı Sieg çok sessizleşmişti. Normalde çok konuşkan bir çocuktu ama evde artık pek ağzını açmıyordu. Bıyıklı Lily öteden beri biraz içine kapanıktı ama şimdilerde arada bir evden çıkıyor, Bıyıklı Byt’ı kucağına alıp kapının tepesine tırmanıyor ve ana caddenin olduğu tarafa dik dik bakıyordu. Bıyıklı Chris ağlayarak soruyordu: “Bıyıklı Arus ile Bıyıklı Aisha nerede? Onları görmek istiyorum.”

Bıyıklı Lucie, Bıyıklı Arus’a kızgındı ama bir yandan da endişeleniyordu. Büyü üniversitesinden çoktan mezun olmuştu ve Asura Krallığı’ndaki soylular akademisine devam ediyordu. Orada daha yeni başlamıştı, bu da yurt hayatının henüz başında olduğu anlamına geliyordu. Başında yeterince dert olmasına rağmen yine de eski büyü üniversitesi arkadaşlarından yardım istedi.

*

Zaman akıp gitmeye devam ederken ben işime geri döndüm. Bıyıklı Aisha da Bıyıklı Arus da benim için önemliydi ama yapmam gereken hâlâ pek çok şey vardı.

Onları aramaya ayırabildiğim saatler azaldı, derin derin düşünmeye harcadığım zaman ise arttı. Yemek yerken düşünüyordum. Banyo yaparken düşünüyordum. Uyumadan önce düşünüyordum. Uyandıktan hemen sonra düşünüyordum.

Neden o şekilde karşı çıkmıştım ki? Neden onları dinlemeden kestirip atıp hayır demiştim? Son sözümü söylemeden önce neden kendimi açıklamamıştım? Olayları bu şekilde halletmenin hiçbir işe yaramayacağını bilmeliydim.

Hiçbir yanıt bulamadan iki ay, sonra da üç ay geçip gitti ve biz hâlâ Bıyıklı Aisha ile Bıyıklı Arus’u bulamamıştık.

*

Ortadan kaybolmalarının üzerinden yarım yıl geçtikten sonra bir gün Bıyıklı Nanahoshi ile buluştum.

Bıyıklı Aisha ve Bıyıklı Arus kaybolduğundan beri ilk kez bir araya gelişimiz değildi. Olay ilk yaşandığında her şey hakkında onun fikrini almak istemiştim. Bıyıklı Arus ile Bıyıklı Aisha’nın ilişkisinin ayrıntılarını duyunca tiksinmiş bir ifadeye bürünmüştü ama yine de beni sonuna kadar dinlemişti. Pek yapıcı bir tavsiye verememiş olsa da dinlemiş olması bile benim için kıymetliydi.

Bugün, uzun zamandan sonra ilk kez farklı bir şey hakkında konuştuk: öteki dünya. Bıyıklı Nanahoshi bana evinin yakınındaki küçük bir takoyaki dükkânından bahsetti. Çok uzun zamandır oradaymış. Ben de küçükken takoyaki yemeye oraya giderdim. Birkaç tane yesek ne güzel olurdu gibi şeylerden bahsettik. Ciddi bir şey değildi.

Eve dönerken, neredeyse otuz yıl öncesinden bir şeyi hatırladım—asla unutamayacağım bir günü.

Bu dünyaya gelmeden, burada doğmadan öncesine ait bir hikâyeydi. Ama bir bakıma tüm yolculuğumun gerçek başlangıcıydı. Başka bir deyişle, öldüğüm günden bir şeyler hatırladım.

O hayatımda kardeşlerim vardı. Ağabeyim evli ve çocukluydu. Hatta iki çocuğu vardı. İkisi de kızdı. Japon oldukları için doğal olarak Bıyıklı Norn ve Bıyıklı Aisha’ya hiç benzemiyorlardı ama masumiyetleri açısından şaşırtıcı derecede benzerdiler. Evi yakındı, bu yüzden sık sık aile evimizde kalmaya gelirlerdi. O, karısı ve iki kızı.

Bunu kullanmıştım.

Bir gün çocuk havuzunu çıkarmışlardı ve kızlar oynuyordu. Ağabeyim kameraman olduğu için yeni aldığı dijital fotoğraf makinesiyle onların fotoğraflarını çekmişti.

Fotoğraf makinesinden hafıza kartını gizlice çıkarıp fotoğrafları kopyalamış ve kendime almıştım. Fotoğraflarda yeğenlerim mayolarıyla görülüyordu. Kızlara özellikle ilgi duyduğumdan değil — sadece yapabileceğim için fotoğrafları çaldım.

Sonra annemle babamın öldüğü gün geldi.

O fotoğrafları kullandım. Ve ağabeyim beni iş üstünde yakaladı.

O güne kadar benimle konuşmaya hâlâ istekliydi sanırım. Bu yüzden eve uğramıştı. Ablamla küçük kardeşim beni fena hâlde dövmeye hazır olabilirdi ama ağabeyim öyle değildi. Benden büyük ölçüde umudunu kesmiş olsa da bana son bir şans vermeye hazırdı.

Annemle babam öldü. Seni koruyacak kimse kalmadı. Artık hayatını yeniden rayına oturtmanın zamanı gelmedi mi? Seni desteklemek için elimden geleni yapacağım, derdi.

Eğer fikrimi değiştirip hayatımı yeniden kurmaya karar verseydim, muhtemelen bana maddi destek sağlardı. Ağabeyim işte böyle biriydi; onca zaman benden vazgeçmeden beni kollayıp gözetmişti.

Ta ki o fotoğrafları görene kadar. Ta ki ne yaptığımı anlayana kadar.

Ağabeyim o anda kendini kaybetti. Geriye bakıp düşününce, bana ilk yumruğu atan oydu. Ne benden çoktan tiksinmeye başlamış olan ablamdı ne de beni dövmeyi kafasına koyup yanında bir beyzbol sopası getiren küçük kardeşim.

Ağabeyim, mastürbasyon yapmak için kullandığım fotoğrafları gördüğünde, yaklaşık beş saniye durakladı, kükredi ve bana vurdu.

Artık onun tepkisini anlıyorum. Elbette anlıyorum. Ben de aynısını yapardım. Onun çok sevdiği çocuklarını mastürbasyon malzemesi olarak kullanmıştım. Ağabeyimin yerinde olsaydım, ben de kendime vururdum.

Şimdi ağabeyimin yerindeydim. Hissettiğim şey buydu.

Ama Bıyıklı Aisha benim gibi değildi. O bir kadındı ve önceki hayatımda benim hiç yapamadığım kadar düzgün yaşamış, çalışıp çabalamıştı. Sorumluluklarını yerine getirmişti. Bu yüzden ona vurmamıştım. Bunun yerine, sanki onları mutlaka ayırmak zorundaymışım gibi, ilişkilerine şiddetle karşı çıkmıştım. Bunun mantıkla ilgisi yoktu; tamamen duygularıma ve kendi ahlak anlayışıma dayanıyordu.

Geçmişte yaşananlardan duyduğum suçluluk ve pişmanlık, bu hayatımda beni ileriye taşıyan şeydi. Eski hatalarımı tekrarlamak istemiyordum. Muhtemelen Bıyıklı Aisha ile Bıyıklı Norn’un yanında kendimi hiç aşağılık hissetmememin sebebi de buydu. Eskiden nasıl biri olduğumu düşününce, sevimli küçük kız kardeşlerimle kendimi kıyaslayıp hiç yetersizlik hissine kapılmamış olmam tuhaftı.

Her hâlükârda, dışarıdan benzer görünseler de benim o zaman yaptığım şeyle Bıyıklı Aisha ve Bıyıklı Arus’un yaptığı şey aynı değildi.

Bıyıklı Aisha ile Bıyıklı Arus birbirlerinin fotoğraflarını çalmamışlardı. Kendi duygularıyla dürüstçe yüzleşmiş, ilişkilerini zaman içinde kurmuşlardı. Elbette Bıyıklı Arus küçüktü ve Bıyıklı Aisha’ya bu denli bağlanmasında bunun da payı olabilirdi. Kesin bir şey söyleyemezdim ama muhtemelen nedenlerden biri buydu. Yine de Bıyıklı Aisha ile Bıyıklı Arus on yılı—hayır, on yıldan da fazlasını—birlikte geçirmişlerdi. Bu uzun bir süreydi.

Bıyıklı Aisha’nın Bıyıklı Arus’un gelişimini engellediği iddiam, sonradan bulduğum bir gerekçeden ibaretti. Bütün bunların temelinde benim aşırı tepkim yatıyordu. Ağabeyimin o gün yaptığı gibi davranıyordum ama benim davranışım onunki kadar haklı değildi.

O günden sonra ağabeyimle bir daha görüşmedik. Ben öldüm ve ilişkimiz bir anda sona erdi. Ama yaşasaydım ve ondan özür dileseydim ne olurdu acaba? Neredeyse kesin olarak benimle bağlarını koparırdı ama en azından özür dilemiş olurdum. Beni affedeceğini sanmıyordum ve ilişkimiz de asla eskisi gibi olmazdı ama yine de bir şeyler olurdu. Ne olacağını bilmiyordum ama…

En azından artık Bıyıklı Aisha ile Bıyıklı Arus’un ilişkisine neden bu kadar karşı çıktığımı anlıyordum. O gün bende bir travma bırakmıştı. Yaptıklarım ve bunların yol açtığı korkunç sonuçlar yüzünden, insanın kendi ailesinden biriyle böyle bir yakınlık kurmasını bu kadar yanlış buluyordum.

Yaşadığım travmanın, hissettiğim tiksintinin, ağabeyimin o gün hissettikleri kadar güçlü olması mümkün değildi. Ama Bıyıklı Aisha’yı bir daha görürsem her şeyden önce özür dilemeliydim. Önce, kendimi açıklamadan onları zorla ayırmaya çalıştığım için özür dilemem gerekiyordu. Bunu yapmazsam konuşmamız mümkün değildi. Aramızdaki sorunu çözmeye başlayamazdık bile.

Bıyıklı Aisha o aile toplantısında benden özür dilemiş, hatta ilişkilerine neden karşı çıktığımı açıklamamı istemişti. İlk adımı benim atmam gerekiyordu: Özür dilemeli ve önceki hayatımı anlatmalıydım. Sonra onların geleceğini yeniden konuşurduk. Bu sefer doğru düzgün konuşacaktık. Belki tatmin edici bir sonuca varamazdık ama hiçbirimiz tartışma sırasında istediğini diğerlerine zorla kabul ettirme ihtiyacı duymazdı.

En azından vardığım sonuç buydu.

*

Mektubu bulduktan ancak bir yıl sonra izlerine ulaşabildik.

Bıyıklı İşsiz – Gereksiz Yere Bıyıklı

Bıyıklı İşsiz – Gereksiz Yere Bıyıklı

Bıyıklı Amca - Gereksiz Yere Bıyıklı, Bıyıklı Dayı - Gereksiz Yere Bıyıklı, Pala Bıyıklının Yaşamı - Gereksiz Yere Bıyıklı
Puan 0.0
Durum: Devam Ediyor Yayınlanma Tarihi: 2026 Anadil: Türkçe
Bıyıklı İşsizlerin dünyasında ibretlik hikayeler bitmemiştir. Şimdi dünya çapında süren Birinci Bıyık Savaşlarından sonraki dünyadaki Bıyıklıların neler yaptığına, bıyık bakımına ve bıyıkların nasılda süper bir şey olduğuna odaklanıyoruz.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla