Uçsuz bucaksız yıldızlı gökte…
Bir ışık demeti, kuyrukluyıldız gibi evrenin derinliklerine daldı.
Yi Feng ellerini arkasında kavuşturmuş, dudaklarında hafif bir gülümsemeyle olanları sessizce izliyordu.
Köpek ve diğerleri, dördü de hâlâ onun yanındaydı.
Köpek’le Çıyan’ın ayrılığa üzüldüğünü görünce gülümsedi. “Onu bulmak istiyorsanız gidin.”
İkisinin de gözleri heyecanla parladı. “Teşekkür ederiz, Efendim!”
Köpek’le Çıyan birer ışık çizgisine dönüşüp az önceki ışığın kaybolduğu yöne hızla gitti.
Kara Ayı ve Ruh Kralı hep bir ağızdan sordu. “Peki ya biz, Efendim?”
Yi Feng sakin bir gülümsemeyle cevap verdi. “Nai Ji, senin soyun sıradan değil. Yüce Ebedî Felaket’in geride bıraktığı ruhani canavar sensin. Sana bir miras bıraktı. Benimle dönüp onu alman gerekiyor.”
Kara Ayı saygıyla karşılık verdi. “Emredersiniz, Efendim.”
Yi Feng, Ruh Kralı’na döndü. “Sana gelince…”
“Sen de Yüce Ebedî Felaket’in geride bıraktığı büyük bir generaldin. Şimdi yalnızca ruhun kaldı. Sana doğrudan bir beden bulabilirim ama o, senin asıl bedenin olmaz.”
“Geleceğin ve ulaşabileceğin başarılar için benimle dön. Benim dünyamda yeniden doğ.”
Ruh Kralı hürmetle cevap verdi. “Emredersiniz, Efendim.”
Birkaç gün göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
Yi Feng bütün işleri yoluna koyduktan sonra nihayet huzur bulabildi.
Eski dağ köyünün bulunduğu yere gitti. Küçük bir avlunun girişinde durup sessizce uzaklara baktı, sevdiğini bekledi.
Zaman su gibi akıyor, mevsimler değişiyordu.
Güneş doğup batıyor, günler gelip geçiyordu.
Yi Feng’in acelesi yoktu.
Dağın eteğindeki yakın bir köye gidip bir parça araziyi temizledi.
Günlerce uğraşıp emek vererek, hatırladığı gibi beyaz badanalı duvarları ve yeşil kiremitleri olan avlulu küçük bir ev yaptı.
Masayı, sandalyeleri, yatağı, hatta fincanlarla kâseleri bile kendi elleriyle hazırladı.
Avlunun arkasında bir parça toprağı da tarıma elverişli hâle getirdi.
Oraya çeşit çeşit sebze ve meyve ekti. Hepsi Bai Piaopiao’nun sevdiklerindendi.
Bunları yapmak Yi Feng’e iyi geliyordu. Bekleyişinin sıkıntısını hafifletiyor, Bai Piaopiao’ya karşı borcunu biraz olsun ödediğini hissettiriyordu.
Özlemini işe dönüştürüyordu. Sevdiği geri geldiğinde yuvanın sıcaklığını hissetsin, eskisi gibi mutlu yaşasınlar istiyordu.
Diğerlerinden hiçbir farkı olmayan, sıradan bir gündü.
Yi Feng avluda şarap yaparken birden içinde bir şey kıpırdadı.
Başını kaldırdı.
Küçük avluya doğru hafif ve zarif adımlarla yürüyen, sanki bu dünyaya ait olmayan bir kadın vardı.
Göz göze geldiler. Bakışlarında söylenmemiş binlerce söz vardı ama ikisi de konuşamadı; gözleri kızarmakla kaldı.
Yi Feng avludan fırlayıp hasretini çektiği kadına koştu.
Bai Piaopiao daha kendine gelememiş gibiydi. Şaşkın şaşkın ona bakıyordu. Bunun rüya ya da yanılsama olmadığından emin olmaya mı çalışıyordu, yoksa sevinçten mi donakalmıştı, belli değildi.
Tepki vermesine fırsat kalmadan Yi Feng önüne gelmiş, onu kollarına alıp sımsıkı sarmıştı.
Bai Piaopiao bir an dondu. Yi Feng’in sıcaklığını, şefkatini hissedince nihayet kendine geldi.
Boğazı düğümlenerek seslendi. “Kocacığım…”
Bu kelime ağzından çıkar çıkmaz yüreği sıkıştı, burnunun direği sızladı. Gözlerinden yaşlar boşandı.
Görüşü gözyaşlarıyla bulanmıştı. Artık konuşamıyordu.
Yi Feng sevdiğine sımsıkı sarıldı.
Onun duygularının nasıl altüst olduğunu hissetmek, yüreğine bir bıçak saplanmış gibi acı veriyordu.
Usulca fısıldadı. “Piaopiao, seni çok özledim. Bunca zamandır çok çektin, çok endişelendin. Hepsini telafi edeceğim.”
Bai Piaopiao, yaralı ve yolunu kaybetmiş küçük bir kuş gibi Yi Feng’in kollarında titreyip hıçkırıyordu.
Yi Feng’in tek eşi ve Dao eşi olan Bai Piaopiao, ona sayısız bağla bağlıydı.
O zamanlar Yi Feng’e yakın hemen herkes yeniden doğmuştu. Amaç, Yüce Kızıl Ay’ın karma bağlarını izleyerek Yi Feng’in dünyasını özümseme sürecini gözetlemesine engel olmaktı.
Böylece Yüce Kızıl Ay’ı yanıltmış, Yi Feng’in kimliğini gizlemiş ve geçmişiyle arasındaki bütün karma bağlarını koparmışlardı.
Şimdi Yüce Kızıl Ay, Yi Feng tarafından yenilmişti. Bai Piaopiao da sanal âlem sayesinde uyanmıştı. Sonunda kimliklerini gizlemeden bir arada olabiliyorlardı.
Yi Feng yumuşak bir sesle konuştu. “Geçti artık. Bundan sonra her gün birlikte olabiliriz.”
Bai Piaopiao başını sallayıp ona daha sıkı sarıldı.
Söylemek istediği o kadar çok şey vardı ki… İçine attıklarını, yeniden doğduktan sonra bile dinmeyen özlemini, geri dönmenin mutluluğunu anlatmak istiyordu.
Ama sonunda yapabildiği tek şey ona sıkıca sarılmak oldu.
Yi Feng sevdiğinin yeşim gibi sırtını nazikçe okşayıp onu yatıştırdı. Bai Piaopiao yavaş yavaş sakinleşti.
Kulağına onu ne kadar özlediğini, çizdiği portreleri ve yaptığı kil heykelcikleri anlattı.
Bai Piaopiao’nun alnını şefkatle öptü. Narin yüzünde parlayan gözyaşlarını sildi, kızarmış yanaklarına ve yumuşak dudaklarına öpücükler kondurdu.
Orkideyi andıran kokusu Yi Feng’in başını döndürüyordu. Kaybettiğine yeniden kavuşmak, içini sonsuz bir mutlulukla doldurmuştu.
Birbirlerine sarılıyor; hem tanıdık hem yabancı gelen varlıklarını, sıcaklıklarını, soluklarını hissediyorlardı.
O anda…
Güneş artık yakmıyor, rüzgâr uğuldamıyor, kuşların ötüşü gürültü gibi gelmiyordu.
Her şey aynıydı sanki ama bir yandan da daha güzeldi.
Zaman yavaşça geçiyordu.
Küçük avludaki hayat huzurlu ve güzeldi.
Bai Piaopiao’nun bakımıyla avlunun her yanında çiçekler açmıştı. Her yer güzel ve sakindi.
Çiçekliğin yabani otlarını temizlerken seslendi. “Kocacığım, benim için biraz beyaz manolya toplar mısın? Yapraklarını ve dallarını da almayı unutma.”
“Olur. Başka bir isteğin var mı, canım?”
Bai Piaopiao derin düşüncelere dalmış gibi yaptı. Bir süre sonra konuştu. “Bir de dağ pınarından su getir. Öğleden sonra sana çay yapayım.”
“Anlaşıldı!”
Yi Feng tatlı tatlı gülümsedi.
Onun bu hâlini görünce Bai Piaopiao gülmeden duramadı.
Öğleden sonra…
Bai Piaopiao su kaynatmak için kömürü yaktı. Fincanları, çay kâselerini temizleyip Yi Feng’e çay demledi.
Çay yapraklarını kendi kavurmuştu. Çiçeklerle ve bitkilerle karıştırdığı için hoş kokulu, daha tatlı bir çay olmuştu.
Yi Feng, sevgili eşinin demlediği çayı ağır ağır yudumluyordu. Keyfine diyecek yoktu.
Canı sıkılan Bai Piaopiao konuştu. “Kocacığım, eskisi gibi yakınlarda bir okul kurup köyün çocuklarına okuma yazma öğretmek istiyorum. Ne dersin?”
“Olur. Hemen bir araziyi düzleyeyim, okulunu yapmana yardım edeyim.”
Gündelik hayatlarında bol bol boş vakitleri vardı.
Yi Feng, Bai Piaopiao’nun boş duramadığını ve çocukları sevdiğini biliyordu. Elbette istediği uğraşta ona destek olacaktı.
“Sen de sonra ufaklıklara yumruk çalıştırırsın. Hem okumayı yazmayı hem dövüşmeyi öğrenirler.”
“Sen nasıl istersen.”
Bai Piaopiao memnuniyetle başını salladı. Yüzünde güzel bir gülümseme vardı.
Sonraki günler huzurlu ve dolu dolu geçti.
Birlikte çiçek dikiyor, birlikte çocuklara ders veriyorlardı…
Hayat sanki eski günlerine dönmüştü.
Sadelikte tatlı bir mutluluk, sessizlikte güven vardı.
