I Am Unaware That I Am the Peerless Martial God – Bölüm 1546 / Bunca Yıl Çok Emek Verdin

Bunca Yıl Çok Emek Verdin

Yi Feng gülümsedi; ihtiyarın sorusuna doğrudan cevap vermedi.

Benimle gel. Sana bir hediye hazırladım.

Bunu söyleyip tek başına ufka doğru uçtu.

İhtiyarın kafası iyice karışmıştı. Kısa bir süre düşündükten sonra peşine takıldı.

Yi Feng’in sözünü ettiği “hediye” merakını uyandırmıştı. Ne olduğunu görmek istiyordu.

Yıldızlarla dolu uzaya çıkıp yan yana durdular.

Az önce ayrıldıkları çorak gezegene uzaktan baktılar. Galaksinin ortasında ne kadar da solgun ve önemsiz görünüyordu.

Yi Feng’in dudaklarına bir gülümseme yerleşti. Elini salladı.

O çorak, solgun gezegen bir anda değişti.

Üzerinde dolanan kara toz fırtınaları tamamen silindi. Gezegen, ışıl ışıl parlayan saydam bir cam küreye benzedi.

Çekirdeğinde devasa bir kara iblis ejderhası hapsedilmişti.

Ejderha öylesine büyüktü ki dümdüz uzansa gezegenin çevresini birkaç kez dolanabilirdi.

Ama artık hiçbir yaşam belirtisi göstermiyordu.

Bunu gören ihtiyarın yüzü şaşkınlıktan bembeyaz kesildi.

Bir deri bir kemik bedeni durduramadığı titremelere kapıldı. Çökük göğsü hızla inip kalkıyordu.

Güçlükle nefes alarak haykırdı. İblis ejderhası… O iblis ejderhası gerçekten ölmüş mü?!

Sesindeki şaşkınlık ve heyecan tarif edilemezdi. Hissettiklerini anlatmaya kelimeler yetmezdi.

İhtiyar, sırf bu iblis ejderhasını baskı altında tutmak için sayısız yıldır bu gezegende nöbet tutuyordu.

Bu uğurda ailesini ve dostlarını geride bırakmış, ejderha gibi kendisi de bu gezegene sürülüp hapsolmuştu.

Tek yoldaşları dinmek bilmeyen kum fırtınaları ve sonsuz yalnızlıktı.

Duyguları zamanla körelmiş, anıları silikleşmiş, yaşam gücü yavaş yavaş tükenmeye başlamıştı.

Yine de inancından bir kez olsun şüphe etmemiş, burada nöbet tutma kararından dönmemişti.

Eskiden öldürülemeyen, yalnızca mühürlenebilen iblis ejderhası bugün gerçekten ölmüştü.

Bu, özgür olduğu anlamına geliyordu.

Artık ejderhaya bağlı değildi. Burada yapayalnız kalıp çile çekmesine gerek yoktu.

Eski dostlarından ve ailesinden kaç kişinin hâlâ hayatta olduğunu merak ediyordu.

Kurumuş bir ağacın bahara kavuşması gibi, yüreğinde sessizce sayısız duygu filizlenip çiçek açtı.

Yi Feng’e gözleri parlayarak baktı. Gözle görülür biçimde canlanmıştı.

Hayranlıkla sordu: Dao dostum, kimsiniz siz? Neden yardım ettiniz?

Üslubu son derece nazik ve saygılı bir hâl almıştı. Yi Feng’i şimdiden velinimeti olarak görüyordu.

Yi Feng, az önce çorak olup şimdi saydamlaşan gezegene sakince baktı.

Yenini hafifçe salladı. Göz açıp kapayıncaya kadar gezegen küle dönüp iz bırakmadan yok oldu. Tek bir ses bile çıkmadı.

Yi Feng duygulanarak iç çekti. O zamanlar her şeyi size borçluyduk. Siz karşılık beklemeden kendinizi adayıp ömrünüzü yabancı ırklarla savaşmaya harcadınız. Sonunda zafer kazandıysak sizin sayenizde.

İhtiyarın gözleri büyüdü. Daha yeni yatıştırdığı duyguları yeniden fırtınaya tutuldu.

Tozlanmış eski anıları, gözlerinin önünden ışık ve gölge gibi geçerek yavaşça bilinç denizine dönüyordu.

Yi Feng’i dikkatle süzdü. Heyecandan titreyen sesiyle konuştu. Siz… Siz yoksa…

Yi Feng’in belirgin yüz hatlarına baktıkça tanıdıklık hissi güçleniyordu.

Mühürlenmiş anıları tümüyle uyandı. Yi Feng’in yüzü, yüreğinin derinlerinde sakladığı bir yüzle yavaş yavaş örtüştü.

Tam o anda…

İhtiyar her şeyi hatırladı.

Bir anda sümüklerini çeke çeke, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Kendini durduramıyordu.

Boşlukta diz çöküp Yi Feng’in önünde yere kapanırcasına eğildi. Boğuk bir sesle konuştu. Li Da huzurunuzda, Efendim! Huzurunuzda, Efendim! Bu yaşlı hizmetkârınız sizi tanıyamadı. Ne olur bağışlayın!

Geçmişten sahneler zihninde yeniden canlandı.

Silah arkadaşlarıyla birlikte yabancı ırklara karşı verdikleri kanlı savaşlar…

Hep birlikte iblis ejderhasını mühürleyişleri ve kendisinin nöbet tutmak için gönüllü oluşu…

Sayısız yıl geçti. Gözlerinin önündeki sahneler zamanla birbirinin aynı, tekdüze görüntülere dönüştü.

Yüz bin yıl!

Göz açıp kapayıncaya kadar gerçekten yüz bin yıl geçmişti.

O yeri göğü sarsan savaş ise sanki daha dün yaşanmıştı.

Omuz omuza kan döktüğü, korkusuzca düşmana saldırdığı silah arkadaşlarının yüzleri anılarında hâlâ gencecikti.

Kendisi ise artık yüzü kırış kırış, ömrünün sonuna yaklaşmış bir ihtiyardı.

Li Da durmadan iç çekiyordu. Bir yandan da içine sığmayan bir coşku duyuyordu.

Çünkü az önce Efendisi’nin ağzından “zafer” kelimesini duymuştu.

Amaçları bu değil miydi?

Yüz bin yıl boyunca her gün burada nöbet tutmasını sağlayan kararlılığın kaynağı bu değil miydi?

Altın zırhlarıyla sarı kumlarda yüzlerce savaşa girmişlerdi; düşmanı yenmeden dönmeyeceklerdi.

Yüz bin yıl boyunca sarsılmadan sürdürdüğü görev, bugün Efendisi’nin bizzat gelişiyle karşılığını bulmuştu.

Demek ki Efendisi onu unutmamıştı. Demek ki gösterdiği sabrı ve kararlılığı takdir ediyordu.

Heyecan, sevinç, hüzün, minnet, özlem…

Bütün bu duygular sıcak bir sel olup Li Da’nın içine doldu. Burnunun direği sızlıyor, gözleri doluyordu.

Tüm bedeni elinde olmadan titriyordu.

Gözyaşları yüzünden boşanırken acı acı ağladı. Duygularının önünde hiçbir engel kalmamıştı.

Yüz bin yıldır bastırılan bir yanardağ gibiydi. İçine attığı her şeyi bugün dışarı püskürtüyordu.

Yüreğindeki şaşkınlık, tereddüt ve çaresizlik silinip gitmişti.

Yi Feng de derinden etkilenmişti. İçinde dalga dalga duygular kabarıyordu.

Bu eski komutanların karşılıksız adanmışlığına minnettardı.

Fedakârlıkları karşısında kendini borçlu hissediyordu.

Li Da’nın yüz bin yıl boyunca sarsılmayan direncine hayranlık duyuyordu.

Kaybettiği silah arkadaşlarının acısını ve özlemini taşıyordu…

Yi Feng kendini toparladı. Li Da’yı nazikçe kaldırıp içtenlikle konuştu. Bunca yıl çok emek verdin.

Li Da yırtılmış, aşınmış yeniyle gözyaşlarını ve burnunu sildi.

Kendini yatıştırmaya çalışarak karşılık verdi. Hiç zor gelmedi, hiç! Yapmam gereken buydu. Size hizmet edebildikten sonra bunların ne önemi var, Efendim? Biz görevimizi yaptık!

Yi Feng, Li Da’nın üstünü başını düzeltti.

Gülümseyerek konuştu. Yabancı iblisler yok edildi, yıldızlar huzura kavuştu. Artık bütün büyük dünyaları gezip dolaşabilirsin. Kendine dinlenip toparlanacak güzel bir yer bul. Biraz hayatın tadını çıkar!

Yi Feng’in tek bir el hareketiyle Li Da’nın vücudunda birikmiş bütün hastalıklar ve yorgunluk silindi.

Li Da’nın yüzündeki çöküklük gitti. Bir anda orta yaşlı bir adama dönüştü.

Solgun, kurumuş yüzüne sağlıklı bir renk geldi.

Kollarına, bacaklarına, iliklerine kadar yoğun bir yaşam gücü yayıldı.

Beyaz saçları siyaha döndü. Cılız bedeni bir anda iri yarı, kuvvetli bir hâl aldı.

Yeniden orta yaşlı görünümüne kavuşan Li Da sevinçten havalara uçuyordu.

İçindeki muazzam canlılığı ve bol enerjiyi hissettikçe mutluluğuna sınır kalmıyordu.

Efendisi’ne tekrar tekrar teşekkür etti.

Ama aynı anda, sonsuz yıldızlara bakarken derin bir şaşkınlığa da kapıldı.

Yüz bin yıl burada nöbet tutmuş, bu tekdüze hayata ve kökleşmiş alışkanlıklarına iyice bağlanmıştı.

Geçen yüz bin yılda yıldızların arasında nelerin değiştiğine dair hiçbir fikri yoktu.

Birden özgür kalınca ne yapacağını şaşırmıştı. Nereye gideceğini, neyle uğraşacağını bilmiyordu.

Efendim… Ben… Li Da söyleyeceklerini bir türlü dile getiremedi.

Nereye gideceğini bilmiyordu. Eskiden Efendisi’ni ölene dek takip edeceğine yemin ettiğini hatırladı.

Yi Feng’in peşinden gitmek istiyordu. Ama reddedilmekten korktuğu için bunu istemeye cesaret edemiyordu.

Yi Feng ona baktı. Hafifçe gülümseyip kırmızı bir davetiye uzattı.

Düğün birkaç gün sonra. Geç kalma.

Li Da davetiyeyi açtı. Üzerindeki soyadını görünce yüreği birden sarsıldı.

Heyecanla sordu. Efendim, bu Cang ailesinin torunu mu?!

Yi Feng başını salladı.

Efendisi’nden doğrulama gelince Li Da’nın içinde duygular yeniden kabardı.

Geçmişi anarak konuştu. O zamanlar Cang kardeşimin heybetine, gücüne denk biri yoktu. Benim de hayatımı kurtarmıştı. Ama gökler böylesi kahramanları kıskanıyor işte. Daha sonra silah arkadaşlarını kurtarmak için bir tuzağa düştü ve kahramanca can verdi.

Meğer Cang kardeşimin soyundan gelenler varmış. Soyunun sürmesi ne güzel! Demek biz eski toprakların kanı hâlâ bir yerlerde akıyor…

Li Da iyice canlanmıştı. İçindeki ateş sanki yeniden tutuşmuştu.

Efendim, tam vaktinde geleceğim!

Yi Feng gülümseyerek başını salladı.

Li Da’yı böylesine coşkulu görmek onun da içini ısıtmıştı.

Öyleyse git, toparlanıp güzelce hazırlan!

Bunu söyledikten sonra Yi Feng yürüyüp uzaklaştı. Boşluğun içinde yavaşça gözden kayboldu.

Li Da, Yi Feng’in uzaklaşan siluetine doğru saygıyla derin bir selam verdi…

Eşsiz Savaş Tanrısı Olduğumun Farkında Değilim

Eşsiz Savaş Tanrısı Olduğumun Farkında Değilim

Above Ten Thousand People (Manhua), I Am Unaware That I Am the Peerless Martial God
Puan 7.6
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Yayınlanma Tarihi: 2020 Anadil: Çince
Yi Feng bir gelişim dünyasına reenkarne oldu, ancak ne yazık ki ölümsüzlük yolunda ilerleme umudu yoktu ve yalnızca sıradan bir fani olarak yaşayabiliyordu. Tek isteği huzurlu bir yaşam sürmekti. Fakat bilmediği bir şey vardı— Sahiplendiği köpek, onun yemeklerini yediği için efsanevi bir iblis kralına dönüşmüş; öylesine dövdüğü mutfak bıçağı, sayısız uzmanın uğrunda ölesiye dövüştüğü eşsiz bir ilahi silah haline gelmiş; yanına aldığı genç mürit, Ye Feng'in öğrettiği teknikleri çalışarak bir çağa yön veren ölümsüz bir lorda dönüşmüştü. En çok küçümsediği iskelet bile sayısız dünyayı baskılayan uğursuz iblis kralıydı. Yıllar sonra, tek bir yumruğuyla parçalanan boşluğa bakan Ye Feng kendi kendine mırıldandı: "Meğer en başından beri o eşsiz kral benmişim..."

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla