Yi Feng yaklaşıp Cang Sheng’ın omzuna dokundu ve güldü. Vay, kızın arkasından bakakaldın ha!
Cang Sheng bir anda kulaklarına kadar kızardı.
Yanakları alev alev yanıyordu.
Yi Feng abi, saçmalama lütfen.
Kendini toparlayıp sordu: Şimdi nereye gideceksin, Yi Feng abi?
Hua Şehri’nde bir süre kalmak istiyorum. Ama burayı bilmiyorum. Sizde bir süre kalabileceğim boş bir oda var mı?
Cang Sheng sevinçle cevap verdi: Var! Evde boş bir odam var zaten. Başımın üstünde yerin var, Yi Feng abi. İstediğin kadar kalabilirsin.
Ama beni biraz beklemen gerekecek. Şu malları konağa taşıyayım, sonra seni evime götürürüm!
Acele yok. Benim vaktim bol. Sen işini bitir, ben burada beklerim.
Tamam.
Cang Sheng çok mutluydu. Yi Feng’e içi iyice ısınmıştı.
Sonuçta Üçüncü Hanım dışında, onun hava atmasını küçümsemeden, dikkatle dinleyen başka biriyle hiç karşılaşmamıştı.
Üstelik Yi Feng abisi yol boyunca onu cesaretlendirmiş, kendine güvenini yeniden kazanmasına yardım etmişti.
Cang Sheng’ın evi anne babasından kalmıştı. İkisi birbiri ardına öldükten sonra odaları boş duruyordu.
Boş olsa da odayı sık sık temizlerdi. Onlardan bir hatıra olarak koruyordu.
Bu yüzden Yi Feng sözünü eder etmez sevinçle kabul etmişti.
Güneş batıya inerken Cang Sheng sonunda işlerini bitirdi. Canlı adımlarla Yi Feng’e yürüdü.
Yaklaşınca şaşırdı. Yi Feng’in elinde bir sürü sebze ve et vardı.
Yi Feng abi, bunlar da ne?
Elim lezzetlidir. Sana birkaç yemek yapayım. Evinde bedavaya kalacak değilim ya.
Cang Sheng gülümsedi. Yi Feng abi, misafirsin sen. Hem alışverişi hem yemeği sana nasıl yaptırırım? Ben…
Yi Feng doğrudan sözünü kesti.
Hadi gidelim. Eve varınca konuşuruz.
Şehrin batı tarafında…
Küçük bir ev vardı.
Evin küçük bir avlusu, küçük bir mutfağı ve iki yan odası bulunuyordu.
Avludaki süs kayalığının yanında taş bir masa duruyordu.
Bahçeye türlü çiçekler ve bitkiler dikilmişti. Küçük avlu tertemiz, düzenli ve bakımlıydı.
Cang Sheng, Yi Feng’in aldığı sebzeleri ve eti mutfağa taşıdı. Sonra onu anne babasının odasına götürdü.
Odanın eşyaları çok sadeydi: bir çay masası, bir tuvalet masası ve bir yatak.
Sade olsa da temiz ve sıcaktı. İnsana evinde olduğunu hissettiriyordu.
Yi Feng abi, ailemden bir ben kaldım. Burası eskiden anne babamın odasıydı. İstediğin kadar kalabilirsin.
Yi Feng gülümseyip Cang Sheng’ın başını okşadı. Sağ ol, delikanlı. Sen biraz dinlen. Yemeği ben yaparım.
Yi Feng abi, yardım edeyim. Ben de fena yemek yapmam!
Gerek yok. Sen gidip yaralarınla ilgilen. Sonra yemeği bekle.
Ama…
Hadi, git. Dert etme.
Cang Sheng kabul edip odasına döndü.
Yi Feng ateşi yaktı, sebzeleri ayıkladı, eti doğradı. Sanki gündelik işlerle geçen eski huzurlu hayatına dönmüştü.
Geçmişte yaşananları düşündükçe içine ister istemez bir hüzün çöktü.
Bir iç çekip mutfaktaki hünerlerini konuşturmaya başladı.
Mutfaktan gelen sesleri duyan Cang Sheng’ın içini tarifsiz bir huzur kapladı.
Odasında en son annesi hayattayken böyle yemek beklemişti…
O huzuru hatırlarken farkına bile varmadan uyuyakaldı.
Bir süre sonra avludan Yi Feng’in sesi geldi.
Delikanlı, gel bakalım, yemek hazır!
Geliyorum.
Cang Sheng gülümseyip taş masaya koştu.
Yetişimciler yemek yemeden yaşayabilirdi. Ama renkleriyle, kokularıyla, lezzetiyle dolup taşan bu sofra Cang Sheng’ın iştahını iyice açmıştı.
Ben başlıyorum!
Yi Feng abisine bir kâse pilav doldurdu. Sonra kendi ağzına iri lokmalar tıkıştırmaya başladı.
Yüzü sevinçli bir şaşkınlıkla doluydu. Ağzı pilav ve yemekle doluyken anlaşılmaz biçimde konuştu: Bu çok güzel olmuş, Yi Feng abi. Annemden bile iyi yemek yapıyorsun. Yok, Hua Şehri’nin en iyisi Sarhoş Ölümsüz Köşkü’nden bile iyi yapıyorsun!
Yavaş ye, acelemiz yok, dedi Yi Feng gülümseyerek. O da Cang Sheng’la birlikte yiyordu.
Babam öldükten sonra annem de bir kazada hayatını kaybetti. O zamandan beri doğru düzgün yemek yemedim. Hele böyle lezzetlisini hiç. Sarhoş Ölümsüz Köşkü’ne eskiden babam götürürdü. Hatırladığım en güzel yemekler oradaydı!
Cang Sheng içinden geldiği gibi konuşmuştu. Ama sözleri dinleyenin yüreğine oturdu.
Yi Feng’in yüreği sıkışmış gibiydi. İçini bir keder dalgası kapladı.
Madem bu kadar sevdin, burada kaldığım sürece sana her gün yemek yaparım.
Cang Sheng’ın gözleri sevinçle parladı.
Gerçekten mi, Yi Feng abi? Ama zahmet olacaksa yapmana gerek yok. Ben yemek yemeden de dururum.
Zahmet değil. Zaten biraz cılızsın. Sürekli aç durmak yetişimine de yaramaz.
Tamam. Sağ ol, Yi Feng abi.
Parlak ay gökte asılıydı. Işığını yeryüzüne döküyordu.
Yi Feng içinden bir ah çekti. Bugünün insanı eski çağların ayını göremez. Ama bugünkü ay, geçmişte yaşayanları da aydınlatmıştı.
Cang Sheng’a durmadan yavaş yemesini hatırlatıyordu.
Ama delikanlı yedikçe keyiflenmişti. Sonunda bütün pilavı ve yemekleri silip süpürdü. Geğirdi, ama tadı hâlâ damağında kalmış gibiydi.
İştahın yerinde maşallah. Yarın biraz daha fazla alırım.
Gerçekten çok lezzetliydi, Yi Feng abi.
Cang Sheng mahcup bir şekilde başını kaşıdı.
…
Gece Yi Feng ahşap yatağa uzandı. Kolunu yastık yaptı. Yüzünde hafif bir gülümsemeyle huzur içinde uyudu.
Ü-ürü-üü!
Horoz ötüşleri uzun geceyi yardı.
Sabah güneşi tembel tembel yükseldi. Başını ağır ağır uzatıyordu.
Cang Sheng yatağında dönüp doğruldu.
Her gün horoz öttüğünde kalkar, kılıç çalışırdı. Bir yetişimcinin disiplini buydu.
Gıcır…
Kılıcı elinde kapıyı itip açtı. Beyaz cüppeli birinin taş taburede çoktan oturduğunu gördü.
Yi Feng abi, ne kadar erken kalkmışsın. Yoksa hiç uyumadın mı?
Cang Sheng, yüksek mertebeli yetişimcilerin uykuya ihtiyaç duymadığını biliyordu.
Yi Feng gülümsedi. Biraz kestirdim. Kılıç mı çalışacaksın?
Evet.
O zaman birkaç hamleni göster bakalım.
Olur!
Cang Sheng kılıç tekniğine oldukça güveniyordu. Eskiden babası öğretmişti.
Bu kılıç sanatının özelliği hız, çeviklik ve zarif, serbest bir akıştı.
Cang Sheng kılıcını savurunca silah uçan bir anka gibi hareket etti. Duruşu hafif ve zarifti.
Çekme, yöneltme, kaldırma, saplama, kesme, süpürme ve sıyırma… Her vuruş tekniğini birer kez uyguladı.
Ardından havaya sıçradı. Daha yere inmeden çeşitli duruşlar arasında dans eder gibi geçti.
Çang, çang, çang! Savrulan uzun kılıç uğulduyor, rüzgârı yaran sesler çıkarıyordu.
Bir dizi kılıç hareketini bitirince biraz gururla sordu: Yi Feng abi, kılıcım fena değil, ha?
Yi Feng hafifçe başını salladı. Temelin çok sağlam. Ama biraz daha akıcı olmalı.
Cang Sheng hemen meraklandı.
Yi Feng abi, sen kılıçtan da mı anlıyorsun?
Az çok. Kılıcı sallarken kabzayı fazla sıkma. Yoksa hamlelerin çevikliğini kaybeder.
Saplarken nefesini aşağı indir. Gücü bastığın yerden alıp eklemlerinden geçirerek kılıcın ucuna kadar ilet. Bir daha dene bakalım.
Cang Sheng önce bir süre düşündü. Yi Feng’in sözlerini dikkatle sindirdi.
Sonra birden meseleyi kavramış gibi söylenenleri uyguladı. Gerçekten de gözle görülür biçimde gelişmişti.
