Çoraklık Sarayı’nın İkinci Kıdemlisi kaçarken bir yandan hap yutuyordu. Sonunda saray göründü.
İçi karmakarışıktı.
Biraz önce yediği korkunç dayağın ezikliği, ölümden kurtulmanın sevinci, az sonra Saray Efendisi’nin öfkesiyle yüzleşecek olmanın korkusu birbirine karışmıştı.
Bunca duygunun arasında İkinci Kıdemli’nin kaçış hızı bile yavaşladı.
Kendini toparlayıp düşüncelerini sakinleştirdi. Ardından korka korka Çoraklık Sarayı’na girdi.
Önce, daha perişan görünmek için saçlarını dağıtmayı, siyah cüppesini biraz daha yırtmayı düşündü. Ama yaralarının ağırlığını hissedince fazladan bir şey yapmaktan vazgeçti.
Saray Efendisi gibi güçlü biri, yaralarının gerçek durumunu tek bakışta anlardı. Onu kandıramazdı.
Sonra var gücüyle sarayın en derinine koştu. Tahtın önüne varıp belli belirsiz görünen kara gölgenin ayaklarına kapandı.
O sırada salonda, kendisi de dâhil, toplam altı kıdemli vardı.
Kara gölgenin kızıl gözleri parıldadı. Ağır yaralı, perişan İkinci Kıdemli’ye yakıcı bir bakış attı.
İkinci Kıdemli sorulmasını beklemeden konuştu. Sesi titriyor, dudakları seğiriyordu.
Saray Efendim… O dördünün gücü beklentilerimizin çok ötesindeydi. Beşinci Kıdemli’yi, Sekizinci Kıdemli’yi ve yüzü aşkın öğrenciyi kolayca katlettiler.
Şeytani pençelerinden güç bela kurtulup durumu size bildirmeye geldim. Bendenizin yetişimi yetersiz kaldı. Güveninize layık olamadım. Lütfen beni bağışlayın, Saray Efendim!
İkinci Kıdemli bütün duygularını sesine yüklüyor, içtenlikle yalvarıyordu.
Dört dostun onu bilerek bıraktığından söz etmedi. Bunu söylese iyice işe yaramaz görünecekti.
Saray Efendisi öfkesini kendisinden çıkarmasın diye şans eseri kaçtığını söylemek zorundaydı.
Hep sakin ve soğukkanlı duran kara gölge hafifçe titredi.
Gözlerindeki kızıl ışık daha da harlandı. Sonunda onun da duyguları kıpırdamıştı.
Ardından altı kıdemlinin zihninde gölgenin belli belirsiz, tuhaf sesi yankılandı. Hem heybetli hem ürkütücüydü.
Görünüşe bakılırsa bizzat gitmem gerekecek!
İkinci Kıdemli yere kapanmış, korkudan titriyordu. Başını kaldırmaya cesaret edemedi.
Kara gölgenin sesi yeniden duyuldu.
Bu dördü böyle bir güç sergiliyorsa kehanetteki dengeleri değiştirecek kişiler olmaya layıklar demektir. Onları biraz olsun ciddiye alabilirim. Ama yalnızca biraz.
Diğer beş kıdemlinin ağzını bıçak açmıyordu.
Bir yandan İkinci Kıdemli’nin hâline üzülüyorlardı.
Bir yandan da Saray Efendisi’nin yetişiminin derinliğine bir kez daha akıl erdiremiyorlardı.
Üç kıdemli birlikte gitmiş, düşmanı yok etmek bir yana, böyle perişan edilmişti. Hem kıdemliler hem öğrenciler kaybedilmişti.
Bu, dört kardeşin kendileri gibi kıdemlilerin baş edebileceği kişiler olmadığını gösteriyordu.
O yüzden hiçbiri öne çıkıp o dört deliyi öldürmeye gönüllü olmadı. Hepsi sessizliğini korudu.
Bu işi ancak Saray Efendisi bizzat çözebilirdi. Onun harekete geçtiğini kendi gözleriyle görmeyi sabırsızlıkla bekliyorlardı.
Wu Tian’ın yüreği şiddetle sarsıldı.
Dört kardeşin böylesine vahşi çıkacağını düşünmemişti. Kutsal toprağı katletmiş, Çoraklık Sarayı’nın iki kıdemlisini ve yüzü aşkın öğrencisini öldürmüşlerdi.
Wu Tian yüksek yetişimiyle gurur duyardı. Ama İkinci Kıdemli bu hâldeyken… Kendisi Üçüncü Kıdemli’ydi; yetişimi de onunkinden aşağıdaydı.
Demek o gün dört kardeşin kendisini ciddiye almaması son derece doğaldı.
İçini belli belirsiz bir endişe kapladı.
Sıcak İçki Şehri’ne baskını düzenleyip katliama öncülük eden kendisiydi sonuçta.
Neyse ki Saray Efendisi bizzat harekete geçecek. Artık bu dördü ortalığı karıştıramaz herhâlde!
Tam o sırada salonda gür bir haykırış patladı.
Hiç zahmet etme, biz geldik!
Ses yankılanırken dört dost, Çoraklık Sarayı’nın sıkı korunan ana salonunun en derinine çoktan varmıştı. Ne zaman girdiklerini kimse fark etmemişti.
Havada dimdik duruyor, kara gölgeyle altı kıdemliye tepeden bakıyorlardı.
Wu Tian’ın içine buz gibi bir korku düştü. Yüzü bir anda değişti.
Bu deliler Çoraklık Sarayı’nın ana salonuna kadar girmiş! Cesaretlerinin sınırı yok!
İkinci Kıdemli can evinden vurulmuş gibi yerinden sıçradı. İstemeden birkaç adım geri çekildi.
Dört kardeşin düşündüğünden de gözü kara olabileceği aklının ucundan geçmemişti. Onu haber götürsün diye bırakmamışlar, doğrudan peşine takılıp Çoraklık Sarayı’nın merkezine gelmişlerdi!
Siyahlı adam öfkeyle haykırdı: Biz yokken Sıcak İçki Şehri’ni kana bulamaya cüret ettiniz! Bugün döktüğünüz kanın bedelini kendi kanınızla ödeyeceksiniz!
Kurbağa kükredi: Aynen! Bize bulaştığınıza göre Çoraklık Sarayı’nın sonu geldi!
Altı kıdemli de sustu. Her biri büyülü eserini çıkarıp düşmana karşı hazırlandı.
Kara gölgenin dudakları kıvrıldı. Ürpertici sesi herkesin zihnine işledi.
Hehe, cesaretiniz etkileyici!
Böyle de olur. Sizi arama zahmetinden kurtuldum.
Beyler, bu hayvanlarla lafı uzatmayalım. Kara gölge bende. Siz önce buradaki diğerlerini temizleyin!
Yi Feng gözlerini kıstı. Onlara tek kelime daha harcamak istemiyordu. İçindeki tek istek katliamdı.
Salyangoz zaten sabırsızlıktan çatlıyordu. Tek kelime etmeden binlerce fit büyüklüğüne ulaştı ve gök gürültüsü gibi bir sesle kıdemlilerin üzerine çöktü.
Siyahlı adam bir haykırışla kılıcını çekip Wu Tian’a saldırdı. Parça parça etmek istediği ilk kişi oydu!
Kurbağa kuvvetle nefes alıp enerji bulutları püskürttü. Güçlü bir Qi dalgasını sıkıştırarak lazer topuna dönüştürdü.
Yi Feng başka bir şey söylemedi. Uzun kılıcının ucu doğrudan o tuhaf kara gölgeyi gösteriyordu.
Şiddetli savaş bir anda patlak verdi.
Tam o sırada…
Kara gölge kötü kötü sırıtarak ağır ağır yükseldi. Ondan korkunç, uğursuz bir soğukluk yayılıyordu.
Aranızda dengeleri en çok değiştirebilecek kişinin sen olduğunu görüyorum. O yüzden seninle biraz oynayacağım.
Bakışlarını kıdemlilere çevirip kayıtsızca ekledi: Şu üç çöpü size bırakıyorum!
Yi Feng’in yüzü buz gibiydi. Uzun kılıcını savurup olağanüstü bir hızla kara gölgeye atıldı. Tek kılıç darbesi üç bin mil boyunca uzandı!
Yi Feng’in darbesi savaş alanını bir anda ikiye böldü.
Diğer üç dostun tarafında…
Salyangoz göğe yükselip kendini aşağı bıraktı. Dev gövdesi yeri göğü kaplıyordu.
GÜÜÜM!
Yeri göğü sarsan bir patlama koptu. Bütün Çoraklık Sarayı sallandı.
Beş kıdemli var güçleriyle kaçındı. Yalnızca en ağır yaralıları, İkinci Kıdemli, kaçacak zaman bulamadı.
Kırık, üç uçlu, iki ağızlı mızrağıyla umutsuzca direndi. Ama silahının parça parça ezilişini izlemekten başka bir şey yapamadı.
Ardından kolları, sonra da hilal biçimindeki yüzü ezildi.
Sıra kamburlaşmış bedenine geldi.
Bu hızlı ve şiddetli darbe, İkinci Kıdemli’nin hem bedenini hem ruhunu ezdi. Daha ses bile çıkaramadan ölmüş, Dao’su sönmüştü.
Tek hamlede işi bitmişti!
