Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 19 – Bölüm 2 / İlk Çatışma

İlk Çatışma

Hepimiz dondurucu bir çorağa, tamamen beyaz ve gümüşten oluşan bir dünyaya ışınlanmıştık. Neredeyse Guy’ın kalesine pat diye düşmüşüm gibi hissettiriyordu.

Nakil büyü çemberimizi kullanmayı denemiştim ama büyü tetiklenmedi, ben de bunun yerine gözlem büyüsü Argos ile görebildiğim en uzak sınıra gitmek için Mekânsal Transfer kullandım. Ancak diğer tarafa ulaştığımız anda bizi bu keskin, dondurucu hava karşıladı. Öyle dondurucuydu ki kalbim buz tutacak sandım.

İşe bak sen, değil mi? Beni bile saf dışı bırakacak kadar soğuksa, bu kesinlikle Velzard’ın işi olmalıydı.

Atmosferi tir tir titretiyormuş gibi duran bir varlık hissi vardı. Bize buranın hiç şüphesiz bir savaş alanı olduğunu söylüyordu ve bu varlık hissinin en büyük kaynağı Guy ile Velzard’ın yüzleştiği noktadan geliyordu. Başka kimsenin müdahale edemeyeceği devasa bir ölüm ve yıkım alanı yaratmışlardı.

Bu yüzden ben de onları kendi hallerine bıraktım. Birinin gözü üzerimdeymiş gibi görünüyordu ama bunu görmezden geldim. O kişiden adeta, “Kahretsin, beni görmezden gelmeye nasıl cüret edersin?!” der gibi kısa bir öfke dalgası hissettim, ama bunun üzerinde durmanın anlamı yoktu. Bir dışarıdan biri olarak buraya burnumu sokacak durumda değildim.

Birinin buna canının sıkıldığına dair bir iki emare tespit ettim ama bu, az önce vardığım sonucu sarsacak değildi. Tehlikeli olduğunu bildiğin bir yere balıklama atlamak, akıllı bir insanın yapacağı bir seçim değildir.

Ben de burnumu sokmam gereken başka nereler var diye biraz daha bakındım. Yakında yakaladığım bir sonraki işaret—oğ, bu Diablo mu? Zarario’ya karşı savaşıyor gibi görünüyordu ama yine de, onları yalnız bırakalım. Yani, Diablo tam oradayken işleri ona bırakmak dert olmamalı. Eğer o bu konuda bir şey yapamıyorsa, benim de pek yapabileceğim bir şey yok demektir.

Hayır, gerçekten öyle düşünmüyorum—

Hi-hi-hi! Anlamıyorsun, değil mi Ciel?

Bu son zamanlarda fark ettiğim bir şey ama Diablo konusundaki olayı biliyor musun? Ne zaman onu izlesem kaytarıyor. Bence kendisi bile bunun farkında değil. Bunun yerine benim ne yapacağımı görmek için sabırsızlandığından tam çaba göstermeyi bırakıyor gibi hissediyorum.

Ah, evet. Bu bana mantıklı geldi.

Vay be. Bir tartışmada Ciel’i yenmeyeli uzun zaman olmuştu.

Bundan biraz cesaret alarak herkese emirlerimi vermeye başladım.

“Dışarıyı kendi haline bırakalım. Leon’a doğru gitmek istiyorum. Aynı anda birkaç savaş dönüyor gibi görünüyor, bu yüzden uygun gördüğünüz şekilde katılın!”

Benimaru, Souei, Ranga ve Kumara bana başlarıyla onay verdiler. Verdiğim emirler tam olarak kesin ve detaylı sayılmazdı ama acil bir durumdaydık. Hep birlikte hareket edersek en iyi seçeneğimizin bu olacağını düşündüm.

Bu arada, dışarıda savaşa tutuşmuş başka bir çift (?) daha vardı. Yüzeye yakın bir yerden yoğun büyü kullanımının kalıntılarını hissetmiştim… ama içgüdülerim bana onu kendi haline bırakmamı söyledi. Neden acaba? Bu seçimim için kesinlikle hiçbir nedenim veya dayanağım yoktu ama kafamdaki o sese güvenmeye karar verdim. Aklımı kurcalama zamanı değildi—hızlıca harekete geçmem gerekiyordu.

Böylece, kimseden bir itiraz gelmeksizin kale yolunu tuttuk.

Görüş alanı berbattı. Evrensel Algı yeteneğimi sonuna kadar açmış olsam da mesafe hissini bile tam kavrayamıyordum. Nedeni basitti: Velzard’ın tipi fırtınası büyü zerrecikleriyle doluydu ve bu da Doğal Elementleri İptal Etme yeteneğimi boşa çıkarmaya fazlasıyla yetiyordu. Mesafeleri atmosferdeki büyü zerreciklerinin maddelerden yansımasına göre tayin ettiğim için, her tarafa savrulan büyü zerreciği sürüleri olduğunda her şey muğlaklaşıyordu.

Bu yüzden yapabileceğimiz tek şey, büyü zerreciklerinin en çok çalkalanıp savrulduğu yöne doğru ilerlemekti. Bu da doğru karar olmuştu; zira çok geçmeden Leon’un kalesine vardık.

İçeride durum çok daha iyiydi. Görüşümün tamamen yerine gelmesi içimi rahatlattı. Şimdi bir dövüşün izlerini arama vaktiydi.

“Tamam, Leon’un varlığını hissediyorum,” dedim. “Benimaru ile ben oraya gideceğiz, siz diğerleri de savaş alanının geri kalanına desteğe gidin.”

“Derhal!”

“Anlaşıldı!”

“Hemen ilgileniyorum.”

Ranga, Kumara ve Souei hemen yola koyuldu. Gidişlerini izlemekle vakit kaybetmeyip kendimi ve Benimaru’yu oradan çıkarmak için Mekânsal Transfer‘i kullandım. Nitekim içeriye adım attığımız anda, bu savaşın o muazzam aurası zihnimde patlar gibi oldu. İçimi ürpertti. Şu anki tam gücümden bile daha büyük, öyle yoğun bir enerji vardı ki işlerin epeyce çığırından çıktığını anlayabiliyordum.

Transfer sonrasında bizi karşılayan manzara adeta zamana karşı bir yarıştı. Durumu okumak, olayları normalden yüz milyonlarca kat daha hızlı analiz etmek için Düşünce Hızlandırma‘yı kullanmaya çalıştım ama işler zaten yeterince ortadaydı.

Gücünün son damlasını harcıyor gibi görünen Yuuki ön safta duruyor, arkasındaki Laplace ve Teare ise bir kadını koruyordu. Kadın bana tanıdık geliyordu—Yuuki’nin sekreteri, İblis Kralı Kazalim tarafından ele geçirilen beden. Adı Kagali’ydi ve onu en son gördüğümde Teğmen Kondo’nun kontrolü altındaydı. Başına ne geldiğini kestiremiyordum ama görünüşe göre özgür iradesini geri kazanmıştı… Gerçi asıl mesele bu değildi. Asıl mesele, düşmanın salmak üzere olduğu devasa alev topuydu. Bir nihai yetenekle güçlendirilmiş bu devasa patlama; artırılmış, arındırılmış ısısı ve yıkıcı gücüyle ruhani parçacıkları bile yok oluşa sürükleyecek nitelikteydi. Başka bir deyişle, ruhları bile yok edebilirdi… ve ben henüz varmadan çok önce zaten salınmıştı.

Ben güvendeydim. Boşluk Tanrısı Azathoth bu yıkıcı gücü yutup yok ettiği için, her türlü mermi veya menzilli saldırıya karşı fazlasıyla koruma altındaydım. Benimaru da doğal olarak Azathoth’un etkisi altındaydı, bu yüzden onun için de endişelenmeye gerek yoktu. Ancak Yuuki ve diğerleri o devasa alev topuna doğrudan maruz kalmışlardı—aslında tam isabet almışlardı. Biz içeri girdiğimizde, çoktan hasar almaya başlamışlardı bile.

【Bu noktadan sonra emin olamıyorum—】

【Hayır.】 【Belki, Boşluk Tanrısı Azathoth ile yutmayı denerseniz—】

“Tamam, yap şunu!”

Ciel daha her şeyi açıklamayı bitiremeden emri verdim ve göz açıp kapayıncaya kadar harekete geçti. Ancak sonuç… kaleyi parçalara ayıran devasa bir patlama oldu. Yuuki ışığın içinde kaybolup gitti, keza Laplace da öyle. Patlama o kadar geniş kapsamlıydı ki uzayın kendisini bile büktü. Gücümle patlamanın epeyce bir kısmını bastırmayı başardım ama doğrudan darbeyi alan o iki kişiye gelince…

“Sana çok sorun çıkardığımı biliyorum ama senden hiçbir zaman nefret etmedim, Rimuru.”

“Evet, ben de öyle. Hem artık sen buradasın ya, her şey yoluna girecektir eminim!”

O sesleri duyar gibi oldum. Yine de muhtemelen sadece bana öyle gelmişti. Yuuki ve Laplace arkalarında hiçbir iz bırakmadan yok olmuşlardı.

Ve evet, gerçekten de bana dertten başka bir şey açmamışlardı. Ama Yuuki memleketimden gelen bir yolcuydu, Shizu’nun bana emanet ettiği biriydi. Ve bu raddeye geldikten sonra Laplace’tan da pek nefret edemezdim. Hatta bir tür dostluk kurabileceğimizi bile düşünmüştüm…

Fakat ikisi de o kadar inatçı ki bir yerlerde hâlâ hayatta olma ihtimalleri sıfır değildi.

Başsağlığı dileklerine gerek yok, kalsın. Gördüklerime bakılırsa hayatta kalma umutlarının bir ham hayalden ibaret olduğu ortadaydı.

Yine de Ciel’in sözleri beni gerçekliğe döndürdü. Zihnimi toparlayıp bir sonraki sayfayı açarken Ciel’e teşekkür ettim. Yuuki ve Laplace en büyük fedakarlığı yapmış olabilirdi ama bu seferki hedeflerimizle hiçbir ilgileri yoktu. Üstelik ikisi de hayatımda gördüğüm en inatçı piçlerdendi, dolayısıyla kim bilir, belki gerçekten bir şansları vardı. Duygusallığı sonraya bırakabilirdim—yapmam gereken bir iş vardı ve o işi bitirmeden pişmanlıklara kapılmak onlara saygısızlık olurdu.

Açıkçası, Yuuki ve Laplace’ın benim için kazandığı zaman boşa gitmemişti. Tüm güçlerini ortaya koyarak kurdukları (ve Teare’in de var gücüyle desteklediği) bariyer, kendisini ve Kagali’yi ağır yaralanmaktan korumuştu. Bunu biliyordum çünkü durumlarını gözlemlemek için onları çoktan Mide‘mde izole etmiştim. Bütün işi Ciel yapıyordu ama öyle ya da böyle, Yuuki ile Laplace’ın hamlesi sayesinde Teare ve Kagali zamanında kurtarılmıştı.

O ikisinin güvende olduğunu doğruladıktan sonra dikkatimi düşmana çevirdim. Biri Feldway’di, diğeri ise Footman… ya da değildi. Sadece ona bakmak bile tamamen farklı biriymiş gibi hissettirmeye yetiyordu. Ve az önce nerede olduğunu merak ettiğim Leon ise hiç tanımadığım biriyle dövüşüyordu. Elmesia’ya acayip benziyordu ama başkası olduğunu anlayabiliyordum. Aynı güçlü varlığa sahipti ama onda farklı bir öz vardı. Bizim tarafımızda olduğunu kestirebiliyordum ama tam olarak ne sıfatla olduğunu sonra çözecektim. Ne olursa olsun, bu kadın Leon ile başa baş dövüşüyor gibi görünüyordu; ben de onları kendi haline bırakıp gözümüzün önündeki düşmanlara odaklanmaya karar verdim.

“Bilirsiniz ya,” diye söze başladım, “Leon’un peşine düşeceğinizi tahmin ediyordum ama beklediğimden çok daha az kişi toplanmışsınız.”

Bu onları kışkırtma girişimimdi. Hiç belli etmiyordum ama Yuuki ile Laplace’ı kurtaramamak canımı sıkmıştı. Hatta beni acayip öfkelendirmişti ve en ufak bir merhamet göstermeye hiç niyetim yoktu.

“Sen de kimsin? Bana müdahale etmeye nasıl cüret edersin? Küstahlık!” diye bağırdı Feldway’in karşısındaki adam.

“Jahil,” dedi Feldway, “o İblis Kralı Rimuru, kilit figürlerden biridir. Aklında tutsan iyi edersin.”

Pekala. Footman’i ele geçirdiğini varsaydığım adamın adı Jahil’di. Az önceki o devasa alev topunu salan kişi oydu, yani kesinlikle başa bela bir tipti.

Yani ikiye iki durumdaydık. Ben Feldway ile ilgilenirdim, Benimaru da Jahil’in icabına bakabilirdi. Ancak gidişata bakılırsa…

“Jahil mi dedin? Rakibin benim.”

Şey, ee, Benimaru? Vay be. Ben ne düşünürsem düşüneyim, savaşa dalmaktan acayip keyif alıyordu. Artık onun için endişelenmenin bir anlamı yoktu sanırım. Ne olacaksa olsun, diye düşündüm.

“Heh. Seninle burada dövüşmeyi beklemiyordum ama bu kesinlikle beni büyük bir dertten kurtardı,” diye alay etti Feldway.

“Aynı şeyi ben de senin için diyecektim!” diye karşılık verdim kılıcımı çekerken.

Madem bu işe girdim, sonuna kadar gideceğim. Michael’ın Kale Muhafızı var, bu da onu alt etmeyi epeyce zorlaştırıyor ama şansımıza kendisi burada değil. Bu bir fırsattı ve en azından Feldway’den ışık hızıyla kurtulmak için bu fırsatı kesinlikle değerlendirmek istiyordum.

Hem zaten ben bir kez karar verdi mi asla tereddüt etmeyen bir adamım. Uzayıp giden savaşların ya da ayağıma dolanan dikkat dağıtıcı şeylerin bana hiçbir faydası olmaz. Böyle zamanlarda işi bitirici tek bir darbeyle halletmen gerekir. Ve ben bu tür durumlar için hazırlık yapmıştım. Özel yeteneklerim vardı—shounen manga serilerinin kahramanlarının yıllardır sahip olduğu türden bitirici hamleler diyebilirsiniz.

“Hayali Kılıç!!”

Birden fazla hedefe karşı kullanabileceğiniz en var gücüyle yapılmış, en güçlü kılıç tekniği nedir? Bana sorarsanız cevap ortada. Ruhani parçacıkları bile kesip geçebilen Meltslash. Peki ya tek bir hedefe karşı kullanılabilecek en ustaca, en çevik kılıç darbesi nedir? Hiç şüphesiz Akan Su Yüz Çiçek Açımı olmalı.

Bu iki hamlenin özlerini harmanlayan birleşimi, Benimaru’nun göz kamaştırıcı bitirici hamlesi olan Akan Su Kara Alev Yüz Çiçek Açımı‘dır. En iyi kılıç hamlelerinin biçimini koruyordu ama eklenen nihai yetenek sayesinde gücü katlanmıştı. Bu da onu ruhani parçacık ezme noktasının ötesine taşıyarak Meltslash ile boy ölçüşebilir kılıyordu. Uzmanlık ve saf güç bakımından açık ara piyasadaki en iyisiydi.

Ve bilirsiniz ya, düşününce… Benimaru’nun beni geride bırakmasına izin veremezdim. Bu yüzden Ciel’den yeteneklerime daha uygun bir bitirici hamle tasarlamasını istedim—ve ona geri bildirimde bulunmaktan da geri durmadım. Defalarca açıklanmasına rağmen hâlâ tam olarak anlayamadığım bir yetenek olan Boşluk Çöküşü‘nü alıp kılıç güçlerimi artıracak şekilde uyarlamasını istedim.

Hayali Kılıç işte böyle doğdu. Görüyorsunuz ya, ruhani parçacıkları hiç kesip geçmiyordu—bunun yerine onları yiyordu. Onu özel kılan da buydu. Ruhani parçacıkları Karmaşık Uzay‘a yutan bu yeteneği engellemenin hiçbir yolu yoktu. Buna karşı koymanın tek yolu tamamen kaçınmaktı. Onu kılıcınızla karşılamak savaşı anında bitirirdi, yani kelimenin tam anlamıyla tek atan bir hamleydi.

Bu tür şeylerdeki felsefem, savaşı oracıkta bitirmediği sürece bir bitirici hamlenin gerçekten bitirici hamle sayılmayacağıdır. Yakın arkadaşlarım arasında hiçbir şey üzerlerinde ikinci kez işe yaramazdı nitekim. Onlara bir yetenek gösterdiğiniz anda ona karşı önlem alırlardı. Gerçekten ama gerçekten hayati bir önem taşımayana kadar gerçek bitirici hamlelerimi gösteremezdim. Ve elbette, Velgrynd’in yapmayı sevdiği gibi Paralel Varlıklar gibi şeylerle Hayali Kılıç’a karşı koyabilirdiniz—ama üst düzey iki ruhani yaşam formu arasındaki bir savaşta asıl odak noktası enerji yönetimidir. Bir nevi, rakibini ilk kim tüketirse kazanan o olur. En iyi hamlenizle işi bitirmeyi başaramasanız bile, bu durum Hayali Kılıç’ı daha az tehlikeli kılmıyordu.

İşte bu noktaya geldiğimizde, Feldway’in işini anında bitirme arzum o kadar güçlüydü ki bu bitirici hamlemi sergilemekte hiç vakit kaybetmedim. Yine de, havanın baskı altında inlediği hissini veren bir sesle kılıcım durduruldu.

…?!

Ciel’in şaşırdığını anlayabiliyordum. Şaşırmıştır tabii. Ben de acayip derecede şoke olmuştum.

【Korktuğunuz uğursuzluğun bu şekilde kanıtlanacağı hiç aklıma gelmezdi, Efendim…】

Hmm? “Uğursuzluk mu dedin?”

【Evet.】 【Shounen mangalarında ilk hamlenizde bitirici bir teknik çıkarırsanız bunun her zaman engellenmesi çok yaygın bir temadır…】

Pffft!!

Bak sen şuna! İşler bu kadar ciddiyken beni kahkahalarla güldürüyor musun?

Ve evet, öyle söylemiştim, tamam mı? Söylediğimi biliyorum. Ama… hadi ama, hiç bekler miydin… bunu?

Öf. Pekala, devam edelim. Olur böyle şeyler. Kılıcımın bu kadar kolay durdurulması o kadar trajikomikti ki beni azıcık afallattı.

Zihnimi toparlayıp dikkatimi Feldway’e odakladım. Benden her zaman bir adım önde olan Ciel, saldırının neden engellendiğini araştırmaya başlamıştı bile. Buradan bir sonuç alana kadar saldırmak faydasız olurdu ama yine de bu durumun beni hiç sarsmadığını ima etmek zorundaydım. Baştan sona blöf yaparak Feldway ile biraz laflamaya karar verdim.

“Vay be. Bunu iyi engelledin,” dedim.

Hiç istifimi bozmamış gibi davranarak kılıcımı ona doğru savurdum. Beni görmezden geleceğini sanıyordum ama şaşırtıcı bir şekilde öyle yapmadı.

“Noir’in takdirini kazandığını biliyordum, bu yüzden ne kadar güçlü olduğunu merak ediyordum… ama görünüşe göre hiç de bir tehdit oluşturmuyorsun.”

Damarıma basmayı biliyor, değil mi? Beni Diablo ile mi karşılaştırıyor ne yapıyorsa yapsın umrumda değil ama uydurduğum bu harika yeni bitirici hamleyi zerre takmaması…

Hayır, bu çok doğal dışı. Başka herhangi biri tehdit altında hissederdi. Böyle bir tepki vereceğini düşünebileceğim tek kişi Kale Muhafızı tarafından korunan Michael’dı—

Evet, öyle diyorsun ama bir zırnık bile işe yaramadı dostum.

Labirentte Carrera’nın patlattığını gördüğüm Abis İmhası‘nın bile işe yarayıp yaramayacağından emin değildim. Feldway de Tanrı Sınıfı bir kılıçla dövüşüyor gibi görünüyordu ve eğer Hayali Kılıç işe yaramadıysa, belki de işin içinde ilahi bir güç vardı. Daha alt seviyede olan Meltslash’in ona karşı daha iyi bir performans göstermesi pek olası değildi.

Bu yüzden normal kılıç dövüşü tarzında öylece kılıç savurmayı düşündüm ama bu da pek kolay bir şey değildi. Feldway normal anlamda da oldukça güçlüydü, bunu onunla sadece kılıç tokuşturarak bile hissedebiliyordum. Sırf kılıç ustalığına bakarsak, en az benim kadar iyi hatta benden üstündü. Bahse girerim Benimaru ile kapışsa başa baş bir mücadele olurdu. Ben de artık sahte bir Gerçek Ejderha sayılırım ki bu da fiziksel kabiliyetlerimi muazzam derecede artırdı. Hareket kabiliyeti bakımından eskiden yapabildiklerimin katbekat ötesindeydim ve bu kesinlikle mecazi bir anlatım değildi. Ayrıca yaptığım antrenmanlar sayesinde artık daha iyi bir kılıç ustası olduğumu düşünüyordum… ama Feldway’e hiçbir şey sökmedi.

Yine de idare ediyordum (başvurduğum birkaç hile sayesinde tabii) ve acil bir durumda kontrolü ele alması için her zaman Ciel’e başvurabilirdim. Fakat adil bir dövüşte hiç şansım yokmuş gibi hissetmeye başlamıştım. Bu da kılıçla saptırılamayacak büyü saldırılarına geçme ihtiyacını doğuruyordu—ancak geniş çaplı herhangi bir büyü Leon’un krallığına tarif edilemez zararlar verirdi. Savuracağım her büyünün tek bir kişiyi hedef alacak ölçekte olması gerekiyordu.

Demin bahsettiğim gibi Abis İmhası, bu gezegenin geleceğini etkileyecek kadar yıkıcıydı, bu yüzden en başından seçenekler arasından çıkmıştı. Bundan bahsediyorum çünkü saf güç açısından var olan en güçlü yeteneklerden biri… ama tek bir hedefi vuran büyüler arasında bundan daha güçlü bir şey gerçekten aklıma gelmiyordu. Disintegration onunla zar zor da olsa kıyaslanabilirdi fakat bunun dışında durum gün gibi ortadaydı. Zaten Nükleer Top ve diğer kullanışlı tek hedefli nükleer büyüler Disintegration’ın eline su bile dökemezdi. Ayrıca her vuruşumu bir nihai yeteneğimle güçlendirebilirdim ama rakibimde de bir nihai yetenek varsa bununla başa çıkabilirdi. Gerçekten de bu adama karşı elimde etkili bir şey olup olmadığından emin değildim.

Tek teselli, Feldway’in bana karşı “gör ve bekle” taktiği uyguluyor oluşuydu. Eğer karşı saldırıya geçmeye kalksaydı sınırlarımı sonuna kadar zorlamak zorunda kalırdım. Şimdilik en mantıklı hareket onunla laflamak ve bir tür çıkış yolu aramaktı. Bu yüzden ne kadar sinirlendiğimi anlamasın diye konuşmaya devam ettim.

“Sonuçta ben zararsız bir balçığım. Beni bir tehdit olarak görmemene şaşmamalı.”

“Heh. Hâlâ benimle konuşmaya mı çalışıyorsun? Şimdi onun sana neden hizmet ettiği netleşti işte.”

“Bunu duyduğuma pek sevinmedim açıkçası.”

“Öyle mi? Pekala, başıma belanın tekisin, bu yüzden sana yağ çekmek için hiçbir nedenim yok. Buna içerlemeye başladıysan benim için hava hoş.”

Beni kestirip atmasını bekliyordum fakat tuhaf bir şekilde sohbet etmeye açıktı. Bu durum işleri daha da can sıkıcı hale getiriyordu. Hiç konuşmaya yanaşmasaydı vicdan azabı çekmeden kıçını tekmelerdim… ama şu an hâlâ etkili bir yöntem arıyorum, bu yüzden zaten ona karşı büyüklük taslayacak durumda da değildim.

Yine de merak etmeden duramıyorum. Feldway neden hiç karşı koymaya çalışmıyor? Bu benim için gerçekten yararlı bir şey ama böyle giderse kıyamete kadar aynı temel hamleleri tekrarlayıp duracağız. Ben Boşluk Çöküşü’nü kullanıyorum ama bu dışarı saldığım değil, emilim tipi bir yetenek olduğu için beni pek yormuyor. Ancak henüz hiç hasar almamış olan Feldway için de durum aynıydı. Savunmasını güçlendirmek için bir yetenek kullanıyor gibiydi ama ona savurduğum her şeyi bu şekilde savuşturmak, aşırı nefessiz kalmasını engelliyordu.

Başvurabileceğim yöntemlerden biri, Feldway’in bile yakalayamayacağı türden bir kılıç hamlesi savurmaktı. Aslına bakılırsa, heybemde gizli bir kozum daha vardı; Benimaru ve Carrera’nın Yüz Çiçek Açımı yeteneğini temel alarak geliştirdiğim yeni bir şey. Ciel’in tam desteği olmadan tam kapasiteyle kullanamayacağım süper bir bitirici hamleydi bu. Yani kendi başıma çıkarabileceğim bir şeyin ötesindeydi, bu yüzden böylesine hile gibi görünen bir şeyi kullanmakta tereddüt ediyordum. Ama şimdi bunun için sızlanacak değildim, bu yüzden fırsatını bulursam onu ortaya çıkarmayı düşünüyordum…

fakat bir şekilde işe yarayacağını gözümde canlandıramıyordum. Bu bir nevi ürperticiydi. Ve Ciel de aynı fikirde görünüyordu. Bu yüzden şimdilik ilk iş, Feldway’in sırrını çözmekti. Bu, şimdilik bu dövüşte sadece dostlar alışverişte görsün diye takıldığımız anlamına geliyordu ama diğer yandan sakinleşip genel durumumuzu kontrol etmem için bana bir fırsat veriyordu. Diğer herkesin güvenliğinden endişeleniyordum, bu yüzden bir gözümü Feldway’den ayırmadan dikkatimi arkadaşlarıma çevirdim.

Benimaru aklımı kurcalıyordu. Rakibi bariz bir şekilde üstündü, ben de gözlerimi ona çevirmeden onları izleyebilmek için Evrensel Algı’yı kullanmayı denedim.

Hmm… O da ne?! Vay canına, Jahil’in taşıdığı şu meşum kızıllaşmış mızrağa da bakın. Ne zaman ya da nereden aldı bilmiyorum ama mızraktan inanılmaz miktarda bir güç hissedebiliyordum.

Adı Yarı Tanrı’nın Kan Mızrağı sanırım. Az önce, “Seni en sevdiğim yarı tanrının bana bahşettiği mızrakla deşeceğim!” diye böbürleniyordu.

Ha, şey, peki…

Benim aksime Ciel, Benimaru’nun durumunu yakından takip ediyor olmalıydı. Ve evet, şu anda gardımı düşüremem ama öyle kriz modunda falan da değilim. En kötü senaryoda bile hâlâ Veldora’ya sahibim, yani ölsem bile dirilebilirim. Belki de durumu biraz fazla hafife alıyordum ama bir strateji bulana kadar acele etme lüksüm yoktu. Bu yüzden gözlemlemeye devam ettim.

Jahil’in tam olarak ne tür bir varlık olduğunu bilmiyordum ama Footman’in bedenini ele geçirmiş olması kesinlikle cuk oturmuş gibiydi. Çevik ayak hareketleri ve mızrak kullanmadaki hüneri gerçekten örnek gösterilecek düzeydeydi. Milyon kat hızlandırılmış algımla bile her iki konuda da tam bir usta olduğunu anlayabiliyordum. Bunun başkasının bedeni olduğuna inanmak neredeyse imkânsızdı; bu da Jahil’in ne kadar büyük bir tehdit olduğunu kanıtlıyordu.

Üstelik Jahil, Benimaru’nun üç katından fazla varlık puanına sahipti. Ve inanılmaz bir şekilde, o silahın, yani Yarı Tanrı’nın Kan Mızrağı’nın en az on milyon VP’ye sahip olduğu tahmin ediliyordu. Tam bir hileli silah! Ramiris’in labirentinin dışında olduğumuz için kesin rakamlar veremiyordum ama silahı ve sahibini topladığımızda Benimaru’nun gücünün dört katından fazlasından bahsediyorduk. Benimaru çok daha yetenekli bir dövüşçüydü, zaten bu dövüşün hâlâ devam ediyor olmasının tek nedeni de buydu—ve Pırıltılı Sis yeteneği olmasaydı çoktan yenilmiş olurdu.

Şu Jahil denen pislik işte bu kadar baş belası bir şeydi. Ve tüm bunlar doğruysa, gerçekten gidip ona biraz yardım etmek istiyordum. Fakat gerçek şu ki, şu anda hiç vaktim yoktu, bu yüzden Benimaru’nun iyi iş çıkarmaya devam edeceğine güvenmekten başka çarem kalmıyordu.

Diğer gruba gelince—şey, onlar da stratejik bir çıkmazdaydı. Şu anda Leon’la kapışan gizemli Elmesia klonu (imparatorla bir şekilde akraba olduğunu tahmin ediyordum) uyanmış bir iblis kralı kadar iyiydi. Belki de daha iyiydi? Bir nihai yeteneğe sahip gibi görünüyordu ve bu sayede Leon’un attığı her adıma ayak uydurabiliyordu.

Leon ile onun dövüş tarzları birbirine çok benziyordu. Usta ve öğrenci oldukları bile sürülebilirdi belki de.

Hmmm.

Farklı silah türleri kullandıkları için bunu fark etmemiştim ama Ciel söyleyince neredeyse birebir aynı olduklarını gördüm. Belki de bu kadın Leon’un askeri eğitmeni falandı.

Bunun yanında, Ciel’in belirttiğine göre nihai yetenekleri de aynı soydan geliyordu. Birbirlerinin hamlelerini okuyor olmalıydılar, şu anda çıkmaza girmelerinin nedeni de buydu. Bu durumun yakın zamanda çözüleceğini sanmıyordum, hayır. Dışarıdan bir yardım da bekleyemezdik ama en azından takviyelerin henüz şart olmadığını düşünüyorduk.

“Rimuru, değil mi? Bizi gözlemleyecek kadar vaktin varsa, burada biraz yardım etmenin bir sakıncası olmazdı hani.”

Ha. Vay canına, oldukça keskin duyulu biriymiş. Doğrudan ona baktığımı fark etti sanırım. Benim de pek vaktim olduğu söylenemezdi ama her hareketini izlediğimi kabul etmek gerektiğinden, ona hayır demekte zorlanıyordum. Bunun yerine dürüst olmaya karar verdim.

“Kusura bakma. Ben de burada bir çıkmaza girdim ama sana bakmaktan kendimi alamadım.”

“Ha? O kadar meşgul olmana rağmen hâlâ bana mı bakıyordun? Nasıl bir insansın sen ya? El bana hiç mantığın olmadığını söylemişti ama artık bunu bırakman gerekiyor, anlaşıldı mı?”

Sonuna kadar haklıydı tabii ki. Benden şüphelendiğini düşünmüyordum—ama evet, savaş sırasında böyle dikkatinin dağılması pek de akıllıca bir hareket değildi.

“Eleştirilerini merkez ofisime götürüp hak ettikleri değeri vermek isterdim, evet.”

“Hmm… Pek bir şey yapmaya niyetin varmış gibi durmuyor ama neyse. Yani kazanabileceğini mi düşünüyorsun?”

Vay be, amma da zekiymiş. Şaka yapmaya çalışıyordum ama niyetimi şıp diye anladı.

Eyvah. Bir an önce ciddileşsem iyi olacak. Şimdi de Feldway yüzünde o kaçık ifadeyle bana dik dik bakıyor.

Her an yapabileceği bir karşı saldırıya karşı kendimi hazırlayarak “Şimdilik durum pek iyi görünmüyor,” diye cevap verdim. “Yararlanabileceğim en ufak bir açık bile göremiyorum.”

Feldway bu sözlerime kıkırdadı ve aniden aramızdaki bu atışmaya dahil oldu. “Heh. Önce savaş ortasında arkana dönüyorsun, şimdi de gündelik havadan sudan sohbetler mi ediyorsun? Çok etkileyici. Ve yine de sana hiç açık vermediğimi iddia ediyorsun. Saçmalık. Sorabilir miyim, bu cüreti nereden buluyorsun?”

“Kapa çeneni be! Sana en güçlü bitirici vuruşumu savurdum ama sen hiçbir şey olmamış gibi engelledin! İşte bu yüzden durum şu an böyle! Kıçını devirip kötek yemeyi kabullenseydin ben de bu kadar uğraşmak zorunda kalmazdım!”

“Beni güldürme. Sen bana müdahale etmeseydin planlarımız çok daha önce gerçekleşmiş olacaktı. Tabii bir de hizmetkarın Noir’ın da diğer birkaç planımızı yerle bir etmiş olması var!”

Sanırım onu fazla damarına bastım. Tepesi atmaya başlamıştı.

“Diablo’nun yaptığı hiçbir şeyle bir alakam yok,” diye üsteledim.

“Bal gibi de var. Sen onun efendisisin.”

“Yok ya, ben onu daha o kadar zamandır tanımıyorum bile.”

Hiç alakamın olmadığı bir şeyin sorumluluğunu alacak değildim. Suçlanacak kişi ben değilim—hikayem bu ve arkasındayım.

“Zaten kendisi çok küstahın tekidir,” diye fikrimi belirttim.

“Mmm, sana katılıyorum,” diye cevap verdi kadın. “Bu arada, bu durumdayken nasıl bu kadar rahat davranabildiğine de biraz hayran kaldım doğrusu!”

İçimden bir ses bunu bir iltifat olarak söylemediğini fısıldıyordu. O zaman kendisi neden Leon’a odaklanmıyordu ki? Sormak istedim ama arı kovanına fazla çomak sokmak olurdu.

“Sen kimsin bu arada?”

“Oh, ben mi? Ben El’in annesiyim. Bana Sylvia diyebilirsin!”

Oldukça şaşırtıcı bir kendini tanıtma şekliydi. Yani, elflerin uzun ömürlü olduğunu biliyorum, bu yüzden belki de bunu görmek gayet makuldür… ama kadın sadece Elmesia’nın tıpatıp ikizi gibi görünmekle kalmıyor, aynı zamanda onun annesi miydi yani? Önceki hayatımdan kalma mantığıma hâlâ yeterince sahip olduğum için bu bana inanılmaz derecede tuhaf geldi.

Ona gizlice bir bakış daha attım. Yakın dövüşe girmişti—o kadar yakındı ki sohbet edecek kadar rahat olabileceğini düşünmezdim. Leon ve Sylvia’nın birbirlerinin darbelerinden kıl payı kaçıp doğrudan karşı saldırıya geçmesi sanki son milimetresine kadar koreografisi hazırlanmış bir dans gibiydi. Bu şartlar altında laf yetiştirecek kapasiteye sahipse, gerçekten büyük bir cesareti olmalıydı.

“Yani Leon’la baş edebileceğini mi düşünüyorsun? Onun öğretmenisin, değil mi?” diye sordum.

“Oh, anladın mı? Şey, bunu inkar etmeyeceğim ama şu anda onunla ‘baş edebileceğimden’ pek emin değilim, hayır. Hatta dürüst olmak gerekirse—Leon’un bu kadar iyi olmasını beklemiyordum…”

Bunu bir şakaymış gibi sunuyordu ama bence söylediği her şeyde ciddiydi. Biz gelmeden önce hepsi zaten ip üstünde yürüyorlardı, bu yüzden yakın zamanda odaklanmayı kaybetseydi onu suçlamazdım. Şu anki dengemiz, işler tek bir yöne fazla yattığı anda çökerdi, bu yüzden hiçbirimiz şansımız konusunda fazla rahat olamazdık.

Ben de Leon hakkında biraz düşündüm. Ona karşı alabileceğim bazı önlemler vardı ama bunları gerçekten ortaya çıkarmalı mıydım? En etkili oldukları anı beklemeyi tercih ederdim ve şu an o an gibi görünmüyordu. Zor bir durumdaydık ama hâlâ o dengeyi koruyorduk. Şansımı zorlamaya kalkışırsam kendimi tehlikeye atmış olabilirdim.

Leon’a göz kulak olmaya karar vermişken aniden Benimaru’nun bana kendi şikayetlerini ilettiğini duydum.

“Rimuru-sama, şu anda oldukça rahat olduğunuzu açıkça görebiliyorum ama ben… burada boğazıma kadar batağa saplanmış durumdayım!”

Benimaru’nun böyle sızlandığını duymak nadir bir şeydi… Yine de onu suçlayamazdım. Aradaki o dört katlık fark şaka değildi.

“Batağa mı?”

“Yani… gerçekten boğazıma kadar…!”

Evet.

Jahil’in uzmanlığı alev saldırılarında gibi görünüyordu, bu da neyse ki Benimaru’ya bir avantaj sağlıyordu. Aksi takdirde çoktan kaybetmiş olurdu, yani gerçekten bir nevi mucizeydi.

Peki şimdi ne olacaktı…?

Bu geçici yumuşama her an bozulabilir ve savaşı tam orada belirleyebilirdi, üstelik ben de tam olarak bir seyirci sayılmazdım. Kolumun altında birkaç kozum vardı ama bunları ne zaman ortaya çıkaracağım konusunda kararsızdım. Leon bir yana, Feldway ve Jahil de pek zorlanıyor gibi görünmüyorlardı.

Kesin bir dezavantaj içindeydik. Başkasının düşmanlarını yenip buraya koşarak gelmesini mi beklemeliydik? Yoksa kozlarımdan biri olan bir İblis Çağırma gerçekleştirip Testarossa’yı falan mı çağırmalıydım acaba? Ah, ama düşmanlarım da aynı şeyi yapabilirdi, değil mi? O zaman gerçekten bir bataklığa dönerdi iş.

Dürüst olmak gerekirse en iyi seçim biraz daha bekleyip işlerin nasıl gelişeceğini görmek gibi duruyordu.

“Pekala Benimaru, birazcık daha dayan!”

“Hey! Gerçekten size o kadar zaman kazandıramam!”

Benimaru’nun bu kadar acınası konuştuğunu uzun zamandır duymamıştım.

Ciel ile bu durumdan sıyrılmanın bir yolu olup olmadığını tartışmaya başladım.

Kumara, Ranga ve Souei, Rimuru’dan uzakta bir takım halinde çalışarak her biri farklı bir düşmana karşı destek vermek üzere harekete geçti. Aralarında sözlü bir danışma olmadı; her düşmanın yaklaşık gücüne dayanarak nereye gideceklerine doğal bir şekilde karar verdiler.

Ranga doğruca Vega’ya yöneldi. Bölgedeki herkesten daha büyük bir auraya sahipti ve ivmesi onu Ranga’dan bile daha güçlü kılıyordu. Beklendiği gibi, aralarındaki en çetin savaşı o yürütüyordu.

Hmm, benden daha güçlü görünüyor… diye düşündü Ranga. Ama yeterince zaman kazanırsam, Souei-sama ve diğerleri düşmanlarının işini bitirip yardımıma koşacaktır…

Dostlarına asla şüphe duymayacak kadar çok güveniyordu. Böyle heybetli bir savaşçıyla yüzleşmekten hiç korkmamasının sebebi de buydu.

“Yardıma geldim!” diye bağırdı Vega’nın üzerine atlarken.

Leon’un Beyaz Şövalyeleri’nin lideri Maeter için bu sevindirici bir manzaraydı. Bir şifacı olarak elinden geleni yapıyordu ama sadece mevcut güçleriyle kazanabilecekleri zamanın bir sınırı vardı.

Rain ve Mizari’ye hizmet eden beş iblis—Misora, Squall, Ulrich, Alban ve Georg—eski iblis kralları kadar güçlü birer İblis Soylusu’ydu. Fakat rakipleri Vega, on milyonun üzerinde bir VP’ye sahipti ki bu da aradaki farkın çok büyük olması demekti.

Komutadan sorumlu Soylu olan Misora, Rain’in en yakın yardımcısı olarak hizmet edecek kadar yetenekliydi. Rain ne zaman kaytaracak olsa (ki bunu sık sık yapardı), onun işleriyle ilgilenen Misora olurdu; bu da ona olaylara geniş bir perspektiften bakma ve ayrıntıları görme yeteneği kazandırmıştı. Ancak İblis Soyluları’ndan bazılarını tek bir darbeyle saf dışı bırakabilen Vega’ya karşı komuta becerilerini sergileme şansı pek yoktu. Yine de onun yoğun çabası ve Maeter’ın hummalı iyileştirme desteği sayesinde ön cephe henüz çökmemişti.

Normalde gururlu ve bireysel tipler olan bu beş iblis, zorluklar karşısında sıra dışı bir takım çalışması sergilemeleri—ve illüzyon büyülerine dayalı birkaç numara—sayesinde bu hattı ayakta tutuyorlardı. Fakat Ulrich ve Alban aynı anda yere serilince, hayatta kalanların üzerindeki yük katlanarak arttı. Maeter artık iyileştirme taleplerine yetişemiyordu ve takım neredeyse yok olmak üzereydi.

Ranga’nın savaşa dahil olduğu an tam da bu kritik andı.

“Bu enik de kim böyle?!” “Siktir git yolumdan!”

Vega bir vecit halindeydi. Sonsuz gibi görünen bir güç elde etmişti, bu da onun yenilmez olduğuna inanmasına yol açmıştı. Tek bir canavarın eklenmesi ona hiç de bir tehdit gibi görünmüyordu.

Ama bu bir hataydı. Ranga, Vega’nın VP’sinin yarısından azına sahipti ama savaş tecrübesi asla küçümsenemezdi. Sürekli Rimuru’nun gölgesinde var olan biri olarak, şimdiye kadar her türlü savaşa tanıklık etmişti—bu da Ranga’nın karşılaştığı her düşmana hızla uyum sağlamasına olanak tanıyordu. Bu kez stratejik bir zafer, savaşı hiç kayıp vermeden atlatmak anlamına geliyordu… ve bunu anlamış olması, bu dövüştür kendi rolünü gün gibi netleştiriyordu.

“Mevzilerinizi yeniden kurarken beni kalkan olarak kullanın,” dedi Ranga kuyruğunu sallayarak. “Takviyeler gelecek. Efendim asla yenilmez!”

Bu, iblislere bilmeleri gereken şeyi söyledi. Rimuru buradaydı—ve Ranga’nın niyetini anlayan Misora, bir sonraki hamlelerini hızla planladı.

“Bu teklifinizi kabul ediyorum. Maeter-sama, lütfen çabalarınızı Ranga-sama üzerinde yoğunlaştırın.”

Taktikteki bu hızlı değişiklikle birlikte, savaşın kilit oyuncusu artık Ranga olmuştu. Bu noktadan itibaren Vega’nın bir nevi yenilmezlik serisi sona erdi. Kendi kalibresinin çok altında biri diyerek kestirip attığı Ranga, beklentilerin çok ötesinde bir performans sergiledi. Bilinçli bir şekilde düşünmeden, Vega onu ortadan kaldırmaya çalıştı. Ranga’yı sırf kaba güçle boyun eğdirmeye o kadar kararlıydı ki, nihai yeteneği Karanlık Ejderha Kralı (Azhdahak)‘tan yararlanmaktan bile çekinmiyordu…

Nihai yetenek Azhdahak, Vega’nın yaşadığı hayat biçiminden edindiği bir güçtü. Rozzo ailesinin araştırmalarının başarılı sonuçlarından biri olan bir “büyülü engizisyoncu”nun kanını miras almıştı ve bu da ona hem canavar hem de insan özellikleri kazandırıyordu. İlkinin bir parçası, beslendiği sürece ciddi yaraları bile iyileştirme yeteneğini içeriyordu. Yuuki daha sonra onu bir tür taklit balçığa veya proto-balçığa dönüştürmek için vücudunda bazı modifikasyonlar yapmıştı—ama bu sıkı korunan bir sırdı.

Bu sayede Vega’nın vücudu, büyü-bakterisi olarak bilinen mikroskobik parçacıkların bir kümesiydi; vücudu kendini yenileyebiliyordu. Vücudunun belirli bir kısmı sağlam kaldığı sürece, geri kalan tüm kısmı sorunsuzca diriltilebiliyordu. Bu da Vega’yı her türlü canlı varlığın yapısını taklit edebilen bir taklit ustası yapıyordu ve ayrıca beslendiği avının yeteneklerini kazanma şansına da sahipti.

Azhdahak’ı elde edebilmesinin tam nedeni de buydu. Bu nihai yeteneğin özü, kullanıcının avından güç emmesini içeriyordu ki bu da Vega’nın iradesinin merkezinde yer alıyordu. Pratikte Rimuru’nun Oburluk Kralı (Beelzebuth) yeteneğine oldukça benziyordu ve endişe verici yeteneklerle dolu bir yelpaze sunuyordu—Aşırı Düşünce Hızlandırma, Paralel Düşünce, Tahlil ve Değerlendirme, Organik Hakimiyet, Seri Üretim, Yetenek Emişi, Çok Katmanlı Bariyer ve daha fazlası.

Şüphesiz en üst düzey bir performansa sahipti. Vega’nın avının fiziksel bir bedeni varsa, türe özgü yeteneklerini elde etmek için Organik Hakimiyet ile ondan veri okuyabiliyordu. Talihsiz kurban ruhani bir yaşam formuysa, Yetenek Emişi onun enerjisini çalabilir ve yeteneklerini de Vega’nınki yapabilirdi. Ve yakınlarda çalışabileceği yararlı herhangi bir organik malzeme olduğu sürece, kendisinin istediği kadar Kopyasını oluşturabilirdi.

Genel olarak, doğru ellerde Azhdahak neredeyse sınırsız bir güç sunabilirdi—ama sadece doğru ellerde. Ne yazık ki Vega doğduğundan beri hayatında o kadar da tecrübe biriktirmemişti. Korkutucu bir hızla büyüdü, gücü (ve başka hiçbir şeyi değil) katlanarak arttı ama yeteneklerinde uzmanlaşması henüz gerçekleşmemişti. Gerçekten yapabildiği tek şey Organik Hakimiyet ile vücudunu güçlendirmek, Tahlil ve Değerlendirme ile düşmanının zayıflıklarını okumak ve Yetenek Emişi ile düşmanlarını zayıflatmaktı. Bilinçsizce de olsa Aşırı Düşünce Hızlandırma‘dan da yararlanıyordu, bu yüzden belirli bir düzeyde muhakeme yeteneğine sahipti… ama Paralel Düşünce henüz zihninde çakmamıştı, bu yüzden bu dövüştür ezici avantajına rağmen zaferi hâlâ garantileyememişti.

Ve elbette Vega, kazanmak için en iyi şansını az önce kaçırdığını fark edemeyecek kadar kendi gücünün tadını çıkarıyordu.

Sonra Vega’nın acımasız gücüyle dolu yumruğu, Ranga’yı ezip geçti.

“…” “Mmm?”

Vega’nın kafası karışmıştı. Eti yarıp geçmiş gibi hissettirmemişti. Hedefinden hiç enerji alamadı ve hatta üzerinde Tahlil ve Değerlendirme bile gerçekleştiremedi. Sebebi mi? Ranga güçlerini tam kapasiteyle kullanıyordu.

Nihai yetenek Yıldız Rüzgarı Kralı (Hastur), kullanıcının kendisini dokunduğu her şeyi kirleten korkunç bir büyülü rüzgara dönüştürmesine olanak tanıyordu. Ranga’ya hiçbir fiziksel saldırı sökmedi—hatta biri onunla temas ettiği anda, Ölüm Çağıran Rüzgar etkisinden hasar alıyordu.

Ranga artık büyünün kendisiydi. Carrion’un Patlama Kükremesi yeteneğinin çalışmasına benzer şekilde, şeklini ve kütlesini koruyordu ama tıpkı ruhani bir yaşam formu gibi, tarif edilemez bir yıkıcı enerjiyi barındıran bilinçli parçacıklardan oluşan bir kütleye dönüşmüştü. Basit bir kafa darbesi bile yıkıcı bir saldırıya dönüşebilirdi ve bunun ne kadar korkunç bir tehdit oluşturduğunu söylemeye gerek bile yoktu. Ranga’nın durumunda Hastur, Patlama Kükremesi’nin “yetenek” sınıflandırmasının aksine bir durum değişimi olarak sınıflandırılmıştı. Büyük miktarda enerji tüketiyordu fakat “büyülü rüzgâr” modunda olmak ona başka bir kısıtlama getirmiyordu.

İşte bir kimse yeteneklerine tamamen hükmettiğinde övünebileceği güç tam da buydu. Vega’nın Varlık Puanı (EP) Ranga’dan fazla olabilirdi ama dövüş yeteneği açısından kazanan netti.

“Ha-ha-ha! Görünüşe göre yumruğun bana sökmedi.”

Ranga aslında en az onun kadar şaşkındı. Vega’nın kendisinden daha güçlü olduğunu varsayarak tedbiri elden bırakmamıştı. Rimuru her zaman temkinli bir dövüşçüydü; Ranga da bu alışkanlığı örnek alarak büyümüştü. Söz konusu Vega’nın kendi enerjisinin iki katından fazlasına sahip olması olunca, ona karşı gardını düşürmeye cesaret edememişti. Peki ya bu da neydi? Bunun bir çeşit tuzak olduğundan neredeyse şüpheleniyordu.

“Lanet olsun sana! Aptal bir köpekten başka bir şey değilsin, bir de benimle uğraşmaya mı cüret ediyorsun?!”

Öfkeden deliye dönen Vega, yumruklarını savurarak Ranga’nın üzerine atıldı. Ranga rakibinin pek de zeki olmadığını ancak o zaman anladı. “Büyülü rüzgâr” modundaki Ranga’ya rastgele saldırmak, insanın kendi kendini yaralamasından farksızdı. Vega kendi bedenine bile bile zarar veriyordu ve Ranga buna nasıl tepki vereceğini bile bilemiyordu.

Hastur’a karşı doğru savunma yöntemi, yumruk atmaya kalkışmadan önce yumruğu yetenek tabanlı bir hareyle kaplamaktı. Bir silahla saldırırken de aynı şey geçerliydi. Böyle bir yeteneğe karşı tek yaklaşım yine başka bir yetenekti. Ruhani bir yaşam formu, nihai düzeye denk bir etki yaratmak için enerjisini artırabilirdi fakat Vega bunların hiçbirini zerre kadar hesaba katmamıştı. Nihai Yetenek Azhdahak‘a tam anlamıyla hâkim olsaydı, kendisini asla böyle bir aptal durumuna düşürmezdi.

“Aptal. Beni kandırmaya çalıştığını sanmıştım ama görünüşe göre bunu bilerek yapıyormuşsun. Öyleyse, izin ver de derhal üzerine çökeyim.”

Bu bildirimin ardından Ranga tam sürat koşmaya başladı. Artık Vega ile neşeyle oynayan, sesi gerisinde bırakıp yerden gökyüzüne kadar havayı kendi art görüntüleriyle dolduran kapkara bir rüzgârdı. Uzayın derinliklerinde yankılanan muazzam bir ulumaya dönüştü.

Hastur’u Rüzgâr ve Ses Hâkimiyeti yeteneğiyle birleştiren Ranga, hızını ve yıkıcı gücünü katbekat artırdı. Mekân Hâkimiyeti‘nin hızlıca uygulanması bir güç alanı yarattı ve bunun içinde bitirici darbe için Ölüm Fırtınası yaratarak Hava Durumu Hâkimiyeti‘ni çağırdı. Fırtına büyüdü de büyüdü ve zamanla araziyi kükreyerek kaplayıp her şeyi yok eden Kıyamet yeteneğine dönüştü.

Baştan sona tüm bu süreç, Ranga’nın kendi elleriyle ördüğü ve tek hedefli saldırıların en güçlüsü olan Kıyamet Uluması olarak adlandırılıyordu.

Normalde, bu durumdayken geniş erimli bir uluma salıverseydi, bu durum hasar veren yönlendirilmiş bir ışına dönüşürdü. Aslında bunu çağırmanın daha kolay—hatta daha doğru—bir yolu buydu fakat Ranga mümkün olduğunca fazla hasar vermek istiyordu, bu yüzden yeteneğin işlediği alan miktarını kasten kısıtladı. Düşmanını bu güç alanının içine hapsetmek enerji israfını ortadan kaldırıyor ve potansiyel olarak çok daha büyük bir etkiye olanak tanıyordu.

Vega tüm bunlardan doğrudan bir darbe almıştı fakat şaşırtıcı bir şekilde hâlâ hayattaydı. Azhdahak’a tam anlamıyla hâkim değildi ama nihai yetenek bilincinin derinliklerine çoktan kazınmıştı. Bunun yanı sıra, Vega takıntılı derecede inatçı birinden başka bir şey değildi. Yara almamış olmaktan çok uzaktı fakat Organik Hâkimiyet ve Seri Üretim, varlığı sona ermeden hemen önce bedenini tam zamanında yenilemesini sağladı. Başka bir deyişle, muazzam büyü zerrecikleri (magicules) miktarı sadece gösterişten ibaret değildi.

Bu yüzden derin bir nefes aldı ve var gücüyle kükredi.

“Lanet olsun! Lanet olsun! Lanaaaaaaet olsuuuuun!!”

Sonra pürdikkat Ranga’ya dik dik baktı. Sakinleşmek için derin bir nefes alarak tekrar konuştu.

“Tch! Üst üste dövüşüp duruyoruz. Sanırım ben de yorulmaya başladım. Bugünlük buna berabere diyelim, o yüzden bir dahaki sefere karşılaştığımızda ayağını denk al! Görüşürüz.”

Başka bir şey olmasa bile, Vega’nın tehlikeyi sezmede bu kadar iyi olmasının nedeni korkaklığıydı. Rüzgârın kendi aleyhine döndüğünü fark edince hemen kaçma kararı aldı. Ranga’nın buna hiçbir itirazı yoktu. Vega, Varlık Puanı (EP) bakımından ondan üstündü ve nitekim Ranga’nın en güçlü hamlesine az önce dayanmıştı. Eğer bu darbe onun işini bitirmediyse, Ranga, Vega’yı yenmesinin hiçbir yolu olmadığını biliyordu. Bunu daha fazla zorlamaya gerek yoktu. Taktiksel görevleri zaman kazanmaktı ve eğer Vega’yı geri çekilmeye zorladıysa, bundan daha iyi bir sonuç isteyemezdi.

Böylece Ranga’nın Vega ile daha fazla çatışmaya girmeme kararı taktiksel açıdan son derece isabetliydi—ve böylece mevcut savaş alanlarının en çetin olanı nihayet duruldu.

Ranga’nın müttefikleri bu desteği aldıkları için doğal olarak çok sevinmişlerdi… fakat Misora’nın farklı düşünceleri vardı.

Ranga, o iblis kurt… İblis Kralı Rimuru’nun evcil hayvanıydı, değil mi? Nasıl oldu da bu kadar güçlenebildi?!

Bu neredeyse haksızlık gibi görünüyordu. Misora, Vega ve Ranga’nın ne kadar enerjiye sahip olduğuna dair aşağı yukarı bir fikre sahipti; onun seviyesindeki her kim olursa olsun, bir gün daha hayatta kalmak istiyorsa düşmanlarını keskin bir şekilde değerlendirmek zorundaydı. Misora’nın gördüğü kadarıyla Ranga hiç de kolay bir lokma değildi ama Vega yine de daha çetin bir rakipti—buna rağmen Ranga ona üstünlük kurmuştu. Misora hâlâ Ranga’nın kendilerini koruyacağı varsayımıyla taktiklerini yeniden düzenlemekle meşguldü fakat bu durum inanılmaz derecede hayal kırıklığı yaratacak kadar olaysız bitti.

Misora, patronunun bir zamanlar ona söylediği şeyi hatırladı: “Her zaman kendinden daha muazzam şeylerle karşılaşacaksın, Misora. Sadece Efendi Rimuru’ya bak, sanırım o zaman ne hissettiğimi anlayacaksın.”

“… Ah. Evcil hayvanın, sahibi hakkında çok şey anlatacağını söylerler. Leydi Rain’in sözlerinden asla şüphe etmemiştim ama şimdi onları yürekten anlıyorum.”

Diğer dört İblis Soylusu da onaylayarak başlarını salladılar.

Bu sırada Beyaz Şövalye Maeter şaşkına dönmüştü. Büyüsü neredeyse tükenmişti ama bu dövüşte bir rol oynayacağını varsaymıştı.

Köpekleri severim, diye düşündü bu gerçeklikten kaçmaya çalışarak. Her zaman bir tane edinmek istemişimdir. Efendileri için bu kadarını yapıyorlarsa, bu iş bittikten sonra doğruca bir evcil hayvan dükkânına koşacağım!

Bunu şu an idrak etmeye çalışmak bile bünyeye fazlaydı.

Bu arada, bu dünyadaki evcil hayvan dükkânları öyle küçük kucak köpekleri falan satmıyordu. Profesyonel bir eğitimden geçmiş ve efendileri uğruna kelimenin tam anlamıyla ölesiye dövüşecek hayvanların (ve canavarların) ticaretini yapıyorlardı. Bu da onları epey pahalı birer yatırım haline getiriyordu fakat bu durum Maeter’ı caydırmadı—daha sonra satın aldığı orman kurduna “Ranga II” adını verecekti ama bu başka bir hikâyenin konusu.

Kırmızı Şövalyelerin lideri Fran ile Sarı Şövalyelerin başındaki Kizona, Orlia’ya karşı zorlu bir mücadele veriyorlardı. Aslına bakılırsa “zorlu mücadele” kelimesi durumu anlatmaya yetmezdi bile. Orlia ikisini de öldürmeyi gerçekten kafaya koymuş olsaydı, zafer daha o anda ilan edilmiş olurdu.

“Ngh… bu kadarı fazla,” diye mırıldandı Fran, dudağını ısırarak.

Başka bir saldırıyı savuşturan Kizona ona katıldı. “Bizimle oyuncak gibi oynuyor. Sırada gürz mü var? Demin bir hançerdi. Gittikçe daha zayıf silahlar kullanmaya devam ediyor—sanırım performanslarını üzerimizde test ediyor.”

Haklıydı. Orlia savaşa dikenli gürzünü havaya kaldırarak başlamıştı ve tek bir darbesi Kizona’nın tüm zırhını darmadağın etmişti. Kizona bir sonraki darbede ölmeye hazırlanmıştı ama sonra Orlia silah değiştirmeye karar verdi. İki şövalyeyi korkulacak bir şey olarak görmediği açıktı ama bu durum bir bakıma şanslı bir fırsattı.

“Böyle bir aptal muamelesi görmekten nefret ediyorum ama aramızdaki uçurum bu kadar büyükken elimizden ne gelir ki…?”

“Olumlu düşünelim. Zaman kazanmaya devam edersek, Efendi Leon’un yardımımıza geleceğinden eminim!”

Bu imkânsız bir umuttu ama Fran ve Kizona, bu tür umutların bir illüzyon olduğunu ne kadar fark ederlerse etsinler, Orlia ile yüzleşirken pes etmeyip onu yüreklerinde taşıdılar. Efendileri İblis Kralı Leon hiç şüphesiz daha da kötü bir durumla karşı karşıyaydı; aksi takdirde kendi şövalyelerini asla terk etmezdi.

Tek yapabilecekleri yardım gelene kadar hayatta kalmaya çalışmaktı… fakat sınırlarını çoktan aşmışlardı. Güç farkı çok fazlaydı. Savaşın başlamasının üzerinden ten dakika bile geçmemişti ki ikisi de tepeden tırnağa morluklar içinde kalmıştı.

Orlia da tatmin olmuştu. Şimdiye kadar tüm yeteneklerini bir dereceye kadar test etmişti.

“Pekala. Bu kadar yeterli mi?”

Bu sözlerle silahını üç dişli mızrağa dönüştürdü—bu, bir zamanlar Orca olarak adlandırılan kadının gerçekten dövüşmeye hazır olduğunda tercih ettiği silahtı.

Fran ve Kizona düşmanlarındaki değişimi hissedebiliyorlardı.

İşte bu kadar… Elimden geleni yaptım ama görevimi yerine getiremediğim için üzgünüm—

Fran umutsuzluğa kapılmıştı. Kizona ise daha gerçekçi bir yaklaşım benimsedi:

Son yemeğim olarak keşke pasta yiyebilseydim…

Kendi tarzlarında son anlarının gelmesini beklediler. Bunun yerine…

“Görünüşe göre başınız belada. Araya girmemin nezaketsizlik olacağını düşünmüştüm ama lütfen durumla ilgilenmeme izin verin.”

Güzel bir kadına dönüşmüş olan Kumara, sanki iki şövalyeyi koruyormuşçasına Orlia’nın karşısına dikildi.

Böylece aralarındaki savaş başladı ve bu savaş—bir kez daha—tek taraflı olduğunu kanıtladı. Şimdi umutsuzca ezilen taraf Orlia’ydı.

“Hayır! Neden böyle?!”

Orlia hayretle haykırmaktan kendini alamadı. Nihai büyülemesi Çoklu Silah, her türden Tanrı Sınıfı silah yaratmasına olanak tanıyordu ve buna uygun Tanrı Sınıfı zırha da sahipti. Fakat Kumara’nın Dokuz Kuyruk Oyucu Darbeleri, Orlia’ya hasar verirken o zırhı tamamen görmezden geliyordu. Ekipmanı parçalanmamıştı ama kuyruk darbelerinin katıksız etkisi hedefini buluyor, gücünü tüketiyordu.

“Epey zayıfsın, değil mi?” dedi Kumara. “Bu durumda, Sekiz Birliğimi sahaya sürmeme pek gerek kalmıyor.”

Kumara, düşmanın gücünü ölçmek için kuyruk canavarlarından herhangi birini gönderip göndermeyi düşünmüştü ama ilk çatışmalarından sonra bu hiç de gerekli görünmüyordu. Orlia birinci sınıf bir dövüşçüydü ve gelişmiş büyüsüyle bir tehditti ama hamleleri herhangi bir insanın yapabileceğinden farksızdı ve Kumara’yı hiçbir şekilde şaşırtmamıştı. Carrion ve Frey gibi güç merkezlerine karşı deneyim kazandıktan sonra, bu rakip onu zorlamaya yetecek kadar bile değildi.

Orlia’nın ekipmanını göz önünde bulundurması gerekiyordu ama bu bile bir tehdit oluşturmuyordu. Çünkü Kumara başka bir evrim geçirmiş—türü dokuz kuyruktan kutsal tilkiye dönüşmüştü—ve bu yeni kutsallık onun gücünü büyük ölçüde artırmıştı. Orlia da içindeki seraphim sayesinde doğası gereği kutsaldı. Sadece Varlık Puanı (EP) açısından bakıldığında, aralarında o kadar da büyük bir fark yoktu. Kumara’nınki biraz artmıştı ama hâlâ iki milyonun biraz altındaydı, Orlia’nınki ise bunun biraz üzerindeydi. Sadece sayılar açısından bakıldığında Orlia üstünlüğe sahipti.

Ancak Orlia’nın belirgin bir dezavantajı vardı. Dünyayı yalnızca bir insan olarak deneyimlemişti ve bu nedenle güçlerini nasıl kullanacağına dair bakış açısı çok dardı.

Orlia’yı oluşturan iki insan olan Orca ve Alia, Yuuki önderliğindeki Karma Tümen’in en kıdemli subaylarından ikisiydi. İmparatorluk’un en güçlü grubu olan İmparatorluk Şövalyeleri kadar güçlüydüler—ve şimdi ruhları birbirine karışmış, yürüyen bir ölüye yerleştirilmiş ve hatta bir seraphim’in gücüyle donatılmıştı. Michael’ın ona bahşettiği nihai büyüleme Alternative, Çoklu Silah’a bile dönüşmüş ve bu gezegendeki hiçbir kimsenin onu yenemeyeceği konusunda ona güven vermişti.

Fran ve Kizona ile yaptığı deneyler de bunu doğrular gibi görünmüş, ona daha da fazla güven vermişti. Yeteneğinin yarattığı silahlar, var olan herhangi bir Tanrı Sınıfı eşya kadar iyiydi. Fran ve Kizona’nın saldırılarının üzerinde hiçbir işe yaramamış olması bunun yeterli bir kanıtıydı. Bedenine dokunamıyorlardı bile—Tanrı Sınıfı zırhı onları tamamen püskürtüyor ve silahının tek bir savruluşu düşmanlarının teçhizatını parçalıyordu.

Orlia gücüne aşırı derecede güven duymuştu. Ve şimdi bu durum, karşılaştığı gerçekliğe karşı bocalayıp kabullenmesini zorlaştırıyordu.

“Benimle dalga geçmeye cüret etme! Şimdi gerçekten ciddileşiyorum!”

Deney bitmişti. Orlia elindeki tüm maharetle üç dişli mızrağını savurdu. Aria’nın uzmanlaştığı büyüyü şimşeğe dönüştürerek, bunu bir zamanlar Orca’nın böylesine keskinlikle savurduğu mızrağın etrafına sardı. Kumara bile bundan ölümcül şekilde yaralanmak zorunda kalırdı… fakat kutsal enerji haresiyle kaplı dokuz kuyruğu, üç dişli mızrağı engellemek için bağımsızca harekete geçti.

Bu noktada, gerçek yetenek farkı herkes için fazlasıyla açıktı. Benzer bedenlere sahip insanların farklı güç seviyeleriyle övünebilmesi gibi, burada da bir dövüş sanatçısının amatör bir sokak dövüşçüsüyle karşılaşması gibi—hatta bundan daha da geniş—net bir uçurum vardı.

Bu iki büyük güç arasındaki savaşı çaresizce izleyen Fran ve Kizona bile aradaki farkı görebiliyordu.

“V-vay be…”

“Hey, o kız da mı İblis Kralı Rimuru’ya hizmet ediyor?”

“Bilmiyorum ama bence kesinlikle bizim tarafımızda.”

“Nasıl desem ki…?” “Onu karşıma almayı kesinlikle istemem. Yani, hiç tanımadığımız bu kız tutmuş onu yerle bir ediyor…”

“Lafını bitirme. Ne demek istediğini zaten gayet iyi anladım.”

Kumara’nın o kahramanca duruşu karşısında büyülenmişlerdi. Tek bir adım bile atmadan, tüm o büyüleyici güzelliğiyle öylece duruyordu. Arka planındaki gerçek gücü kavradıktan sonra, kimin daha güçlü bir dövüşçü olduğunu tartışmanın hiçbir anlamı kalmıyordu.

Kumara’nın gülümsemesi genişlerken, “Eee,” dedi, “hazır mısın?”

“Bunu kabul edemem. Bunu asla kabul etmeyeceğim. Ben… Biz var olan en büyük güce sahibiz. Yüce Lord Michael’a hizmet etmek için ihtiyacımız olan güce!”

“Hmm. Öyle mi? Ama bu bana sökmez,” dedi çileden çıkmış Orlia’ya merhametsizce. Bu kadarı kanıtlanmış bir gerçekti fakat bu aşağılama Orlia’yı daha da çileden çıkarmaya yetti.

“Saçmalamayı kes! Ben Orlia’yım… Lord Michael’ın düşmanlarını yok etmeye hazır olan Orlia!”

Bu son direnişte tüm gururunu ortaya koyarak elinde ne var ne yoksa Kumara’ya savurdu. Ancak bu, düşüncesizlikten başka bir şey değildi. Arkasında hiçbir plan olmayan bir intihar saldırısının Kumara karşısında hiçbir anlamı yoktu. Kuyruklarından biri mızrağı elinden söküp attı; diğer dördü ise uzuvlarını yakaladı—ve kırılan eklemlerin tok sesiyle birlikte Orlia, muhtemelen son derece zalimce hissettiren bir sonla karşılaştı.

“Benim adım Kumara—Kimera Lordu Kumara. Ve umarım öbür dünyaya giderken bu anıyı da yanında götürürsün.”

Kumara’nın, hareketsiz kalan Orlia’ya kuyruklarıyla tekrar tekrar vururken adını duyurması belki de biraz geç kalmış bir hamleydi.

Arius, Yargı Kralı Sandalphon adlı nihai büyüye sahipti ve bunu gayet iyi kullanıyordu. Misery’nin baş görevlisi Khan ile birlikte savaşan Mavi Şövalyeler’den Oxian’a üstünlük sağlıyordu. Arius’un taşıdığı tek elli kılıç da Orlia’dan ödünç alınmış Tanrı Sınıfı bir silahtı. Bir insan olarak asla hayal edemeyeceği bir güce erişmişti ve bu da kılıcını her geçen an daha da ölümcül kılıyordu.

Arius’un onları öldürmeyi ertelemesinin sebebi tam da buydu. Bu iki alt kademe dövüşçü, gücünü yeniden test etmek için mükemmel birer oyun arkadaşıydı.

Hem kendisi hem de Orlia zayıfları ezmenin övgüye değer bir davranış olmadığını iyi biliyordu. Vega’nın aksine hâlâ mantıklarını koruyorlardı ve bir görev sırasındayken böyle kişisel meselelerle vakit kaybetmezlerdi. Fakat bu durum farklıydı. İkisinin de ortak düşüncesi, yeni edindikleri ve eskisinden çok farklı olan bu güçleri test etmezlerse bunun gelecekteki savaşlarda sadece ayaklarına dolanacağı yönündeydi. Neler yapabileceklerini ve kendilerini ne kadar zorlayabileceklerini öğrenmek, bir sınıf savaşçı için zorunluluktu. Bu yüzden burada biraz eğlenmeyi tamamen makul bir gerekçe olarak görüyordu.

Oxian ve Khan tabii ki onun niyetini açıkça görebiliyordu. Bu iki gururlu adam için aşağılayıcı bir sınavdı ama bu seferlik durum işlerine de geliyordu. Buradaki amaçları zaman kazanmaktı—yetenekleri göz önüne alındığında bu oldukça zor bir görevdi—bu yüzden bunun zalimce bir deney olduğunu bilseler bile Arius’un karşısına tüm güçleriyle çıkmaktan başka çareleri yoktu.

Fakat Oxian hâlâ soğukkanlılığını korurken, kadim bir büyük iblis olan Khan’ın içi sıcak bir lav gibi kaynıyordu.

Onu öldüreceğim. Bu yanına kalmamalı!

Misery’ye hizmet eden ilk kişi olarak Khan normalde sakin ve soğukkanlı bir adamdı. Ancak Misora kadar sabırlı değildi. Çalışma arkadaşlarına her zaman hayret eder, Leydi Raine’in onlara çektirdiği tüm eziyetlere nasıl katlanabildiklerini merak ederdi. Bu derece bir aşağılanmaya maruz kalmak öfkesini zirveye tırmandırmıştı.

Ne var ki kendisi ile Arius arasında acımasız bir duvar duruyordu. Savaş yeteneği açısından aralarında pek bir fark yoktu—hatta Oxian ve Khan muhtemelen ondan üstündü. Ancak Arius ikisinin de katbekat üstünde Varlık Puanı’na sahipti ve bu da savaşın tek taraflı geçeceğini neredeyse garanti ediyordu. Daha da kötüsü, Arius korkunç Sandalphon’a sahipti. Tanrı Sınıfı bir silah bir yana, nihai sınıf bir yeteneğe karşı koyabilecek hiçbir şeyleri yoktu.

Savaşçılara sonsuz bir ızdırap gibi gelse de dövüş çok uzun sürmemişti—ve birazdan sona erecekti.

Arius’un yüzündeki ifade değişmişti. Bir şey sezmişti.

“Heh-heh! Pekala, bu kadarı yeterli sanırım. Siz de bayağı güçlüydünüz, ha? Çok eğlendim, bu yüzden size daha fazla acı çektirmek yerine doğrudan işinizi bitireceğim.”

Bütün bu testlerden sonra nihayet bu işe bir nokta koyma vaktinin geldiğini düşünmüş olmalıydı. Oxian onun sözünü ciddiye aldı. Artık yapabileceği hiçbir şey kalmamıştı.

Sir Leon bir çaresini bulmak zorunda kalacak. Görevimde başarısız olduğum için öbür dünyada özür dilemem gerekecek!

Khan da öfkesini öz ruhuna kazıyordu.

Burada ölsem bile kinimi asla unutmayacağım. Adını unutmayacağım Arius—ve yeniden dirildiğimde seni öldüreceğim!

Bir iblis için ölüm, yalnızca bir durum değişimidir. Kalp çekirdekleri sağlam kaldığı sürece birkaç yıl içinde yeniden dirilebilirlerdi. O kadar ağır hasar alırlarsa bu birkaç yüzyıl sürebilirdi ama yine de her zaman hayata dönerlerdi. Bu yüzden Khan, bir gün bunu gerçekleştirebileceğinden emin olarak intikam yemini etti.

Bir kalp çekirdeğine hasar vermek ruhani parçacık düzeyinde müdahale gerektirirdi. Ayrışma veya benzeri bir şeyle yok edilmedikçe hiç kimse o veri parçacıklarına dokunamazdı. Arius Sandalphon’a sahipti, yani bu gerçeğin farkında olsaydı ikisinin de kalp çekirdeğini ezebilirdi… ama Khan bu konuda pek endişeli değildi. Arius’un kılıç ustalığı, fiziksel gücü, yetenekleri ve diğer her şeyi üst düzeydi; bu abartı sayılmazdı ancak ruhu sıradan bir insanınkinden farklı değildi. İnsan dışı varlıklarla savaşma deneyimi neredeyse sıfırdı ve iblislerin işini nasıl bitireceği konusunda pek bilgili görünmüyordu. Bu yüzden Khan ölü taklidi yapmanın kendisine kaçma şansı vereceğini düşündü.

Arius kılıcını Oxian’a doğrulttu ve diğer elindeki silahı Khan’a çevirdi. Khan’ın bedeni sınırındaydı ve artık Arius bu işi ciddiye aldığına göre devam etmek imkansızdı. Oxian için üzülüyordu ama Khan’ın gücü her zaman sakin kararlar alabilmesinde yatıyordu.

Pekala, bu kadar. Şimdi geri çekilme zamanı—

Tam böyle düşünürken Arius kahkahayı bastı. Parmağı tetikte Khan’a baktı.

“Ya-ha! Önce senden başlayalım—”

İstediğin kadar gül bakalım, diye düşündü Khan. Ama sonra gözleri ardına kadar açıldı. Arius’un ayaklarının dibindeki gölgeden bir kılıç savurarak biri belirdi—ve bununla birlikte tüm tehlike yok olup gitti.

Khan bu adamı tanıdı. Kendine Soei diyordu ve İblis Kralı Rimuru’ya hizmet ediyordu. Oxian da neredeyse aynı anda onu tanıdı.

“Bay Soei! Takviye kuvvetler tam zamanında yetişti demek?!”

Sarı Şövalye sevinçten havalara uçmuş olabilirdi ama Soei’nin yüzü öfkeyle asıldı.

“Çe. İşini tek darbede bitirmeyi hedefliyordum ama sanırım fazla iyimser davranmışım. Hâlâ hayatta, bu yüzden teyakkuzda kalın.”

Soei, Rimuru’nun yanında tam bir beyefendiydi fakat özünde hem son derece özgüvenli hem de aşırı bencil biriydi. Devlet başkanları bir yana, üst düzey yetkililer de dahil olmak üzere başka kimseye yaranmak için vakit kaybetmezdi. Acil bir durum söz konusu olduğu için sanki en doğal hakkıymış gibi ipleri eline almaya ve Oxian ile Khan’ı kendi emri altına sokmaya karar verdi.

Arius gafil avlanmıştı ama Soei’nin dediği gibi hâlâ hayattaydı. Ağzından azımsanmayacak miktarda kan gelse de dengesini yeniden sağlamıştı. Suikastçının darbesini—kör noktasına yöneltilmiş bir tek atışta öldürme hamlesini—son anda fark etmiş ve kalbini delip geçmeden önce bu saldırıdan kıl payı kaçmayı başarmıştı.

“Vay vay, bak sen şu yaptığına…”

“Reflekslerin bayağı iyiymiş bakıyorum. Ama ikinci kez ıskalamayacağım.”

Sadece bu sözlerin ardından iki adam amansız bir savaşa tutuştu.

Arius kibirli biriydi fakat aynı zamanda tedbirliydi de. Mistik bir melek olarak yeniden doğmadan önce, suikast görevlerinde fazlasıyla tecrübeli ve her türlü teknikte uzmanlaşmış oldukça güçlü bir öteki dünyalıydı. İnsan hedeflerle savaşma konusunda uzmandı ve birinin kendisini hedef alması durumunda ne yapması gerektiğini çok iyi bilirdi. Durum ne olursa olsun gardını asla düşürmezdi; Oxian ile Khan’a diz çöktürürken bile etrafını tetikte gözlemlemeyi bir an olsun ihmal etmemişti.

Hayatını kurtaran da işte bu teyakkuz haliydi—ama hepsi bu kadardı.

“Hmm. Benden daha mı güçlü? Standart bir yaklaşım riskli olur.”

“O halde ne yapacaksın?”

Gücün güçle yarıştığı, canların ortaya konduğu bir mücadeleydi. Arius kendisini hiç bu kadar canlı hissetmemişti. Az önce aldığı yara tamamen iyileşmişti bile. Yaşam gücü hayallerin ötesinde artmış, hatta bir seraphim’in gücünü bile kendi gücü haline getirmişti. İnsanlık günlerinden kalma eski alışkanlıklarını henüz tamamen üzerinden atamamıştı ama Arius sıradan bir insanın çok ötesindeki bir boyuta erişmişti bile.

İblis Kralları’nın bile ötesinde bir güce sahibim! Karşıma kim çıkarsa çıksın, beni terletmeyi bile başaramaz!

Bu böbürlenmeyle birlikte Soei’nin bir sonraki hamlesini kestirmeye çalıştı. Soei’nin de bizzat kabul ettiği gibi, güç bakımından Soei’den katbekat üstün olduğunun farkındaydı ve aralarındaki beceri farkı o kadar da büyük görünmediği için zaferinden bir an bile şüphe duymadı. Bu gardını düşürdüğü anlamına gelmiyordu… ancak bu dövüşe fazlasıyla küstahça ve özgüvenli yaklaşmıştı.

Hayır, Soei’nin en başından beri Arius ile ciddi bir savaşa tutuşmak gibi bir niyeti yoktu. Dövüşler her şeyden önce kazanılmak içindi—mücadele ne kadar eğlenceli olursa olsun, kaybettiği takdirde her şey biterdi. Bu yüzden Soei yöntemler konusunda pek seçici değildi. En başından beri Ayrık Beden’ini gizli tutmuş, Arius’un bir açığını kolluyordu. Rakibine yakın durarak yavaş yavaş zorlanmaya başladığı izlenimini verdi ve Arius’u biraz gevşemeye sevk etti.

Böylece var gücüyle çabalıyormuş gibi görünürken zafere giden en kesin yolu inşa etti ve Arius’un elindeki tüm kozları tek tek etkisiz hale getirdi.

Derken o an geldi.

“Hya-ha! Güçlü birisin, hakkını vermeliyim. İşte bu yüzden seni elimdeki en iyi şeyle öldüreceğim!”

Bu uyarıyla birlikte Sandalphon’un en öldürücü darbesini fırlattı—bir Yargı Mermisi. Mermi Soei’nin Ayrık Beden’ini delip geçerek bir duman bulutu içinde yok etti ve Arius anında kazandığını varsaydı. Nasıl varsaymasındı ki? Yargı Mermileri günde sadece bir kez ateşlenebilirdi ama elindeki en güçlü saldırı aracıydı. Belki Üsteğmen Kondo’nun sıktığı mermiler kadar güçlü değildi ama yine de hiçbir şey o mermiyi yiyip parçalanmaktan kurtulamazdı.

Soei’nin ölümünün kaçınılmaz olduğunu düşündüğü için suçlanamazdı. Fakat Soei’nin tam da istediği şey buydu.

“Bin Gölge Ölümü.”

“Ha?”

Gölge uzayarak Arius’u kıskıvrak yakaladı.

“B-bekle—”

Ve böylece Soei, onu çaresizce yere sabitledikten sonra ellerindeki ikiz kılıçları kullanarak rakibinin kalbini yok etti.

Bu kilitlenmeyi kıran şey, en başta Feldway’in söylediği bir söz oldu.

“…” “Pekala, vakti geldi. Daha fazla savaşmanın bir anlamı kalmadı sanırım.”

Bunu duyduğumda aklımdan geçen ilk şey şu oldu: Onu daha önce söylesene be adam! Onu tam da burada, hemen şimdi köşeye sıkıştırabilseydim en iyisi olurdu… ama ne yazık ki burada durumu pek de parlak olmayan taraf bizdik. Savaşmaya bu şekilde devam etseydik takviye kuvvetlerin geleceğini düşünüyordum ama dürüst olmak gerekirse bundan pek de emin olamıyordum. Ranga’nın ya da diğerlerinden birinin kaybetmek üzere olduğunu düşünmüyordum ama bunun aşırı iyimser bir düşünce olabileceğini de göz ardı edemezdim. Bütün kaleyi saran bir tehlike havası vardı, bu yüzden artık ben de gerilmeye başlamıştım. Zorlanıyorlar mıydı acaba?

Genel olarak konuşmak gerekirse, kesin olarak kazanacağımı bilmediğim sürece hiç savaşmak istemezdim. Ancak bu sefer yeterince hazırlanmadan dalmıştık. Düşman kuvvetlerini tam olarak analiz etmeden düşman bölgesine uçmuştuk—sonuçta iletişimimizin bu şekilde kesileceğini tahmin etmemiştim. Dino’nun gevezelikleri sayesinde elimizde en azından bir tablo vardı ama bu beklediğimden çok daha büyük bir direnişti.

Yani, Jahil şurada Benimaru’yu resmen ezip geçiyor. Hiç adil değil. Benimaru’nun her zamanki gibi adamını hızlıca halledeceği düşüncesiyle hareket ediyordum. Ama bu inanması zor bir durumdu. Hatta hâlâ ayakta durabiliyor olması bile bir mucizeydi.

Yani evet, tüyüp gidecekse ona engel olacak değildim. Değildim… ama onu biraz kışkırtmaktan da geri kalmayacaktım.

“Ooo? Seni öyle kolayca salacağımı mı sanıyorsun?”

Hâlâ Leon ile savaşmakta olan Sylvia, buna en çok şaşıran kişi gibi görünüyordu. Şansımı fazla zorlamamam için adeta çığlık atar gibi bana dik dik baktı. Kızı Elmesia kadar sosyal açıdan anlayışlı biri olmadığı izlenimine kapıldım. Böyle zamanlarda gerçek duygularını gizlemek daha iyidir. Zorlandığın anlarda düşmanlarını kandırmak için düşündüğünün tam tersini söylemelisin. Değil mi? Kitabın kuralı budur.

“Heh. Sadece Saflık Kralı (Metatron)’a sahip olan Leon’u saflarımıza katma hedefimize ulaşmakla kalmadık; aynı zamanda yolumuzdaki haini de tespit edip ortadan kaldırdık. Üstelik tüm yeteneklerini baştan sona inceledim. Burada epey şey başardık.”

Hmm… Bu tür bir kışkırtmaya pabuç bırakacak gibi değildi, ha? Ama zaten buradaki bütün görevim buydu. Kötü bir kaybeden gibi görünmek istemem ama rakibimin buradan tatmin olmuş bir şekilde ayrılmasını istiyordum. Bu noktada “Aslında vazgeçtim” derse, bu benim başımı derde sokardı. Bu yüzden içimden Git buradan, çek git! diye tekrarlarken bir yandan da Feldway’e takılmaya devam ettim.

“Ne o, benden mi korktun? Yakında arkadaşlarım buraya doluşacak. O zaman kesin kazanırım, bu yüzden kaçmak istemeni anlıyorum!”

Konuşurken bir saldırı dalgası daha başlattım. Feldway, sözlerimden biraz sarsılmış olacak ki bir anlığına yavaşladı. Kılıcımın onu sıyırdığını hissedebiliyordum ama hiç zarar görmemişti. Yoksa yanılıyor muydum? Hayır, hayır, şimdiye kadar onu birkaç kez sıyırdığımı hissediyorum…

“Çok sinir bozucu bir küstahlığın var, biliyor musun? Tam da Noir’in efendisine yakışır şekilde. Seni bir sonraki görüşümde, daha önce hiç görmediğin bir güçle ezip geçeceğim. Umarım hazırsındır.”

“Ben önce yapmazsam tabii! Diablo ile başın epey dertte gibi görünüyor, bu yüzden bir dahakine seni onun önüne atacağım!”

“…”

Genç suçluları konu alan bir çizgi romandaki karakterler gibi konuşuyordum ama Feldway şu an rezil olmuş gibi görünüyordu. Yüzünde, bu dünyada en son isteyeceği şey buymuş gibi bir ifade vardı—bu ifadeyi kaçırmak imkansızdı. En gizli tekniğim—işi başkasına yıkmak! Ama bu sefer o kadar etkili olmuştu ki, ne kadar sızlanırsa sızlansın Diablo’yu gerçekten de onun üzerine salmayı düşündüm.

Biliyorsunuz, benim gibi bir yetişkin için ortamın havasını okuyabilmek ve insanların tepkilerini ölçebilmek temel yeteneklerdir. İnsanları dikkatle gözlemlerseniz, neden hoşlanıp neden hoşlanmadıklarına dair temel bir fikir edinebilirsiniz. Sosyal becerilerin her şeyi değiştirdiği inşaat sektöründe on yıldan fazla çalıştıktan sonra, bu tür sataşmaları savurmak benim için oldukça çocuk oyuncağıydı.

Feldway’in sözlerinden ve hareketlerinden, Diablo ile başa çıkmakta zorlandığı açıkça belli oluyordu. Onunla konuşurken yanılıyor olmaktan korkup duruyordum ama öyle görünmüyordum, bu da içimi rahatlatmıştı.

“Gerçekten de başımın belasısın…”

“Övgünüzle onur duydum.”

“… Tch. Madem öyle, tadını çıkar çıkarabildiğin kadar. Jahil! Leon! Geri çekiliyoruz.”

Atışmamızdan kaçan Feldway, odadakilere geri çekildiklerini ilan etti. Bu benim için zihinsel bir zaferdi—ve şaka bir yana, hepimiz için taktiksel bir zaferdi.

“Hmm? Hesabı burada kesmeyecek miyiz?”

“Hayır. “Lord Michael’ın emirlerine uyuyoruz.”

“…” “Pekala. Sana borçlandım, ayrıca ben de pek iyi durumda sayılmam. Bu seferlik sana uyacağım.”

Jahil o an Benimaru’ya üstünlük kuruyordu ama yine de istemeye istemeye bunu kabul etti. İşi büyük bir tartışmaya dökmek isteseydi dürüst olmak gerekirse başım belaya girerdi, bu yüzden bu gerçekten büyük bir kolaylık oldu.

Ama sonra Benimaru, Jahil’i kışkırtmaya karar verdi.

“Heh. Kaçıyor musun? Zafer yolunu garantilemeye bu kadar yaklaşmıştım ama sanırım seni burada bitirecek kadar tecrübeli değilmişim. Yine de bir dahakine kazanacağıma bahse girebilirsin.”

İçimden ne halt etmeye çalıştığını düşündüm ama sanırım sadece benim izimden gidiyordu, bu yüzden ona gerçekten kızamadım. Sylvia’nın “Sizin derdiniz ne böyle?” diyen… …sert bakışlarını üzerimizde hissedebiliyordum ve ne hissettiğini gayet iyi anlıyordum. Dışarıdan bakan biri olsaydım, muhtemelen bizim bir grup aptal olduğumuzu düşünürdüm.

“Haddini bil, seni gidi önemsiz sinek! Beni, Büyücü İmparatoru’nu kışkırtmaya cüret edersen—”

“Jahil,” dedi Feldway, “o slime böyle çalışır. Sağduyunu elinden almasına izin verirsen, kazanabileceğin bir savaşı kaybetmene neden olur.”

Benim yerime bunu böyle yanlış anladığın için sağ ol ya! Kışkırtma işinin dozunu biraz kaçırdığımızı hissediyordum ama olayı o şekilde yorumladıysa ne ala. Bugün ilk defa Feldway’in aslında oldukça iyi bir adam olabileceğini düşünmeye başladım. Buralarda yaptığım tüm o düzgün, dürüst yaşamın bir sonucu mudur bilmiyorum ama görünüşe göre onu gerekenden fazla temkinli hale getirmişim.

“Hmm… Evet. Şimdilik kararı sana bırakıyorum. Siz ikiniz de… Bir dahakine sağ çıkmayı beklemeyin.”

Jahil de o çabuk parlayan yapısına rağmen şaşırtıcı derecede düşünceli görünüyordu. Bir kez daha patlamasına hazırlıklıydım ama bunun yerine uysalca Feldway’in dediklerine uyuyordu. Zihin kontrolü altında olan Leon da zaten itiraz etmedi—böylece hepsi birbiriyle uzlaşınca, üçlü kırık tavandan fırlayıp göklere doğru uçup gitti.

Benimaru ve ben gidişlerini izledik. Ardından, en sonunda yorgunluğumuza yenik düşerek kendimizi yere bıraktık. Bir dövüşün asıl kazananının, rakibini en çok çileden çıkaran kişi olduğunu düşünürüm hep ama sanırım bu sefer fazla ileri gitmiştim. Bir dahakine kendi başımı yakmamak için daha dikkatli olmam gerekecekti.

Ben bunları düşünürken Benimaru tamamen tükenmiş bir sesle, “Rimuru-sama,” diye sızlandı, “o durumda onları kışkırtmaya çalışmak fazlasıyla tehlikeliydi!”

Bunu bana söylemesine gerek var mıydı emin değildim.

“Bunu söylemeye ne hakkın var be! Tam ortalık yatışmışken Jahil’e laf atmaya başlayan sendin! Ne olacağından ben bile emin değildim!”

“Ben sadece sizin izinizden gidiyordum, Rimuru-sama. Efendim geri adım atmıyorken benim atacak halim yok ya. Aksi takdirde kendimi fazla yenilmiş hissederdim.”

Bana gülümsedi, bu da söylediklerinde gerçekten samimi olduğunu gösteriyordu. Bu bir yana, Sylvia’nın bize dehşet dolu sert bir bakış fırlattığını gördüm ama Benimaru da ben de görmezden geldik.

Vega, Ranga’dan kaçmış olabilirdi ama kendisini yenilmiş saymıyordu. Bu özeleştiri yoksunluğu onun bir kusuruydu belki ama en azından sınırsız iyimserliği takdire şayandı.

İşte Vega, Kumara ile Orlia’nın savaş alanına bu zihniyetle vardı. Varlığını gizleyerek gelişmeleri izledi—ve çok geçmeden savaş bitti. Bir kuyruk sürüsü Orlia’yı yere sererek ona ölümcül bir hasar verdi—ama Vega’nın şansına, kadının bedeni tam da onun saklandığı yere doğru savruldu.

Vay be, ne şans ama! Sanki gökler bunu yememi emrediyor!

Vega’nın sözlüğünde yoldaşlık diye bir şey yoktu; başkalarına, özellikle de değersiz gördüğü kişilere yardım etmek gibi övgüye değer bir şeyi asla yapmazdı.

Dudaklarını yalayarak Orlia’ya doğru süzüldü. “Vay, pek de iyi görünüyorsun…”

“V-Vega? Of. Seni gördüğüme sevindim. O benden o kadar güçlü ki—”

“Aha, gördüm. Ama merak etme. Senin öcünü sonra alacağım.”

Orlia, Vega’nın iyi bir yanı olabileceğini düşünmüştü. Ancak hemen ardından keskin bir acı hissettiğinde hatasını anlamak zorunda kaldı.

“Ahhh! N-ne yapıyorsun sen—?”

“Seni ve ruhunu yiyeceğim… bu yüzden o yeteneğini bana ver. Böylece o eziği kolayca paspas edebilirim.”

“L-Lord Michael buna asla izin vermez—”

“Kapa çeneni! Bu dünyada ya yersin ya da yenirsin, biliyorsun. Hem ben ne kadar güçlenirsem Michael o kadar mutlu olacak!”

Vega yüksek, kaba bir kahkaha patlattı. Ardından, büyük acılar çeken Orlia’ya hiç acımadan onu tüketme hızını artırdı. Ancak en sonunda boynuna ulaştığında kadın son nefesini verdi.

“Gerçekten bir canavarın işi… Gerçekten çirkin bir manzara, değil mi?”

“Bu benim için bir iltifattır.”

Hatta, Orlia gibi bir müttefiki yemek başkalarına ne kadar canice ve gaddarca görünse de Vega bunu doğal, ömrü uzatan bir eylem olarak görüyordu. Sadece içgüdülerini takip ediyor, Nihai Yetenek’i Azhdahak (Karanlık Ejderhalar Kralı)’nı sonuna kadar kullanıyordu.

Sonuç olarak, Organik Hâkimiyet Orlia’yı tamamen ayrıştırdı ve parçalayarak Vega’nın bedeninin bir parçası hâline getirdi.

“Güzel… Güzel! Gittikçe güçlendiğimi hissedebiliyorum!”

Vega, Orlia’dan aldığı gücü denerken coşku içindeydi. Turkuaz Ejderha Mızrağı’na Kontrol Metalini uygulayarak hazırlanan ve tüm bedenini kaplayan o yabancı görünümlü zırh, kan kırmızı bir renkle parıldıyordu. Elleri, ayakları, dizleri ve dirsekleri—her yeri bir canavarın dişleri ve pençeleri gibi tepeden tırnağa zırhlanmıştı. İşte o an, Vega’nın büyü doğumlu formu daha da iğrenç bir şeye evrimleşti.

Bu olayın gerçekleşmesini izleyen Kumara, en başından beri azami teyakkuzdaydı. Doğrudan kendisini delip geçiyor gibi görünen o ısrarcı bakış karşısında eli kaydığı için son dokunuşları yapmadan Orlia’yı kenara fırlatmıştı. Vega o uğursuz, her şeye gücü yeten varlığını işte bu kadar az gizleyebiliyordu—ve bu sayede Orlia ölmüş, Vega daha da güçlenmişti. Ve Orlia Vega’nın eline düşmeden önce aldığı yaralar göz önüne alındığında, bu durum açıkça tamamen Kumara’nın hatası gibi görünüyordu.

Bu benim hatamdı, diye düşündü Kumara. Önemli olan nicelik değil niteliktir—ama burada kendi düşmanımı güçlendiriyorum. Rimuru-sama’nın eline su bile dökemezdim.

İçten içe soğuk terler döken Kumara, bunu nasıl telafi edebileceğini merak etti. Önce Carrion’un, ardından da Frey’in ellerinde yenilgiyi tattığı için gücü konusunda aşırı özgüvenli biri değildi. Vega’nın işini hemen oracıkta bitirmek en iyisi olurdu ama bunun belki de kendisinden istenemeyecek kadar çok şey olduğunu anlıyordu.

Güçlü bir rakiple karşılaştığında, her şeyden önce onun gücünü doğru değerlendirmen gerekir. Bunu başaramazsan seni bekleyen tek şey yenilgidir—yani ölüm. Kumara bunu kalbinin derinliklerinden biliyordu, bu kesinlikle bağışlanamazdı. Ölümün asla kalıcı olmadığı zindandan çıkarılmıştı ve kendisini öldürtmek gibi aptalca bir şey yapmaya niyeti yoktu. Bu nedenle, Vega’nın güçlenmesine izin vermek utanç verici olsa da işi uzatmamak ve bir dahakine daha vahim bir hata yapmadığından emin olmak en iyisiydi.

Tek bir an bile burada devasa bir fark yaratıyordu. Kumara öfkesine yenilip Vega’ya saldırsaydı, kendisi de dayak yiyecek ve yem olacaktı. Ancak Kumara’nın bekle-gör yaklaşımı, üçüncü bir tarafın müdahale etmesi için yeterli zamanı sağladı.

“Geri çekilme emri aldık, Vega. Savaş bitti.”

Aniden bir kadın ortaya çıktı ve tekrar savaşmaya hazırlanan Vega’yı durdurdu. Sessizce izlemekte olan Mai Furuki’ydi bu. Feldway herkesin çekilmesini emretmişti ve o da Orlia’nın bulunduğu yere ulaşmak için Anlık Hareket’i kullanmıştı. Ama Orlia orada değildi ve Mai bunun yerine Vega’nın gözü dönmüş bir cinnete girmesini engellemiş oldu.

Vega uysalca ona uydu. Sözlere sığmaz güçler elde etmişti ve şu an için daha fazla besin ememeyeceğini içgüdüsel olarak anlıyordu. Böylece Kumara artık tehlikede olmadığı için savaş sona ermişti.

Mai, Vega’yı dizginledikten sonra Arius’un can çekiştiği yere yöneldi. Yenilgisi zaten kesinleşmişti, kalbi Souei tarafından tamamen yok edilmişti. Ancak gizemli bir melek olarak, kalbini kaybetmek bile Arius’un ölmesine neden olmazdı. Kan pompalayan şey kalbi değil, gücünün kaynağı olan büyüsel veya ruhani kuvvetti. Yeterli beceriyle, bu kuvveti istediği gibi kontrol etmek için kullanabilirdi… ama bir kalp olmadan, bunu pek de ortaya koyamıyordu. Bu kesinlikle kritik bir durumdu ve Arius vakasında, insan olduğu günlerin kalıntıları hâlâ bedenini tamamen terk etmediği için ölümcül şekilde zayıflıyordu. Bir şey yapılmazsa, yarası çok geçmeden ölümcül olacaktı.

“Kimsin sen?” diye sordu Souei.

Varlığı hissettiği anda geriye sıçramıştı, şimdi de o yöne doğru dönmüştü.

“Benim adım Vega… ve senin gibi değersiz bir hamsiye adımı lütfettiğim için yatıp kalkıp şükretmelisin.”

Souei bunu duyunca yüz ifadesi karardı. Öfkesine kolayca yenik düşme eğiliminde olduğunun farkındaydı ama kendisi gibi bir Gizli Ajan için bu hiç akıl kârı değildi, bu yüzden mantığını duygularından ayırmayı ve öfkesini güce dönüştürmeyi öğrenmişti. Normalde öfkesine rağmen yüzünde soğuk bir tebessüm belirir ve düşmanlarına sakince eziyet ederdi—ancak şu anda bunu yapmak zor gibi görünüyordu. Vega’ya tek bir bakış atması bile onun kaçıkça bir seviyede güçlendiğini anlamasına yetti.

Bu Cerberus’un liderlerinden ‘Güç’ Vega sanırım. Daha önceki araştırma sonuçlarımızla hiç uyuşmuyor. Bu kadar kısa sürede ne yaşanmış olabilir?

Bu dünyada bir iki beklenmedik olay, kişiyi bambaşka birine dönüştürmeye yetecek kadar güç kazandırabilirdi. Souei ve diğerlerinin efendisi Rimuru, önce bir İblis Kralı, ardından da Gerçek Ejderha olurken benzer bir muazzam güçlenme yaşamıştı—Souei bu gerçeğin gayet bilincindeydi. Ama bu, öylece başını sallayıp olayı geçiştireceği anlamına gelmiyordu. Vega’ya belirgin şekilde bir şey olmuştu ve Souei ne olup bittiğini kavramanın şart olduğuna inanıyordu.

Ne var ki fırsatı çoktan kaçırmıştı. Lüzumundan fazla konuşmayı hiç sevmeyen Mai, çoktan tüymüştü bile.

“…” “Buraya gelirken fark edilmemeyi başardı,” diye mırıldandı Souei kendi kendine, “ardından da hiç haber vermeden kaybolup gitti. Vega’dan bile daha büyük bir baş belası olabilir.”

“Büyük ihtimalle Anlık Hareket,” dedi Khan, Souei’nin yanına gelerek başını salladı. “İster büyü ister bir yetenek vasıtasıyla olsun, uzayda yol alırken her zaman önce belirli ön adımları gerçekleştirmen gerekir. Bunları es geçip hiçbir iz bırakmadan anında uzaklaşmak, Özgün varlıklar dışındaki herkes için imkânsız olmalıdır. Teorik olarak mümkün, evet, ama henüz kimse bunu başaramadı. Bu tam anlamıyla bir mucize gerektirir.”

Bedeninde yara bereler olsa da Khan her zamanki gibi heybetli duruyordu. Kendi diyarında büyük bir iblisti, yine de Souei’ye yardımlarından ötürü teşekkür etmeyi ihmal etmedi. Yanlarına geldiğinde Oxian da aynısını yaptı.

“Bana teşekkür etmenize gerek yok. Sadece Rimuru-sama’nın emirlerini yerine getiriyordum.”

Souei bu minnettarlığı pek önemsemiş gibi görünmüyordu. Düşmanının kaçmasına izin vermek, onun gözünde büyük bir başarısızlıktı.

“Üstelik şuradaki Arius’un işini bitirmekte bile başarısız oldum,” diye ekledi son derece soğukkanlılıkla. “Düşmanın artık hakkımızda daha fazla istihbarata sahip olduğunu varsaymalıyız. Bir dahaki sefere daha çetin bir savaş bizi bekliyor olacak. Hayatta kalma yönündeki taktiksel hedefimizi gerçekleştirmiş olabiliriz ama bundan öyle sevinç duyacak hâlimiz yok.”

Khan ile Oxian birbirlerine baktılar. Onların açısından bakıldığında, bugün sadece hayatta kalabilmek bile beklentilerin katbekat ötesindeydi. Souei’nin ise bunun üzerinde duracak vakti yoktu; bundan sonra ne olacağını düşünmek onun göreviydi. Kendisi de düşman hakkında yeni istihbaratlar elde etmişti—ve yaptığı başarısızlığı değerlendirirken, bu yeni bilgilerin geleceğe dair taze bir strateji gerektirdiğini kavradı.

Savaş sona ermişti. Kale dışında savaşan birlikler, Feldway’in geri çekilmesiyle aynı anda alandan çekilmişti.

Bu yüzden hepimiz kalenin henüz zarar görmemiş olan toplantı salonunda toplanmıştık. Benimaru, Souei ve ben, yanımızda Diablo ile birlikte tartışmaya sonradan dahil olduk; bizi Leon’un birliklerinin şövalye kaptanları, Guy ve iblisler karşıladı. Elmesia’nın annesi olduğunu iddia eden gizemli müttefikimiz Sylvia da toplantıdaydı.

Bütün bunlara hayati bir tanık olan eski İblis Kralı Kazalim, yani Kagali’yi de unutmamak gerek. Onu tam zamanında tecrit etmeyi başardığım için ciddi bir yara almadan hayatta kalmıştı. Ama Kagali’yi koruyan Teare’in durumu çok daha kötüydü; en iyi iyileştirme iksiri bile ona pek fayda etmemişti, bu yüzden şu anda revirde yatıyordu ve iyileştirme ile yenilenme konusunda bir uzman olan Beyaz Şövalye Maeter kendisiyle bizzat ilgileniyordu. Nihai düzeydeki bir saldırının üstesinden gelmenin tek yolu, sırf irade gücüyle dayanıp bunu atlatmaktı. Şimdilik sadece bir an önce iyileşmesi için dua etmekten başka elimizden bir şey gelmiyordu.

Yani evet, Teare için endişelensem de kişisel olarak yapabileceğim pek bir şey yoktu. Şu an önemli olan gelecekti ve buraya toplanmamızın sebebi de buydu. Birbirimize raporlarımızı sunmamız, düşman hakkında bilgi paylaşmamız ve bu iş bittiğinde de kapsamlı bir strateji değerlendirmesi yapmamız gerekiyordu.

Toplantıdaki üyelerden biri, göz göze geldiğimiz an bana çıkışmaya başladı.

“Rimuru…”

Bu Guy’dı. Savaş alanında onu görmezden geldiğim için içten içe bana bilenmiş olmalıydı, bu yüzden bana söylenmeye başlayacağından emindim. Bunu atlatana kadar “mantıklı inkar” yeteneklerimi sonuna kadar kullanma vakti gelmişti.

“Az önce beni güzel görmezden geldin ama, seni pislik.”

“Ne? Hadi ama! Seni görmezden gelmek mi? Neden bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim yok.”

“Göz göze geldik be!”

“Ş-şey, ben kesinlikle hiçbir şey fark etmedim. Ama buradaki herkesin iyi olması ne güzel, değil mi?”

“Vay vay, konuyu değiştirme hemen. Ayrıca pek de iyi sayılmayız, öyle değil mi? Leon’u kaçırdılar!”

Doğruydu. Ama bunu zaten hesaba katmıştık, değil mi?

“Biliyorum, biliyorum ama Leon için planımız aşağı yukarı böyle bir şeydi zaten, değil mi?”

“Aha, şu ortaya attığın fikir mi? Bana sadece sorunu ileriye ötelemek gibi geliyor ama gerçekten iyi olacağından emin misin?”

“… Muhtemelen?”

Guy bakışlarını adeta üzerime dikmişti. Fakat tüm bunlardan önce Leon için aklımda gerçekten de bir plan vardı. Ciel’in önerdiği gibi, Leon’un üzerindeki baskılama devresini yok etmek için ona her an Yutucu uygulayabilirdim; bu kesin bir yöntemdi. Bunu uygulamama sebebim Leon’a güvenmemdi.

Tamam, pek sayılmaz. Asıl sebep, içgüdüsel olarak bundan şiddetle kaçınmamdı.

Bunu söylerken sadece yüzde 10 kadar ciddiyim (belki biraz daha fazla?) ama onu kendi haline bırakmanın gerçek bir sebebi vardı. İlki, Michael’ın gereksiz yere bizden şüphelenip tetikte olmasını istemiyordum. Leon’u kendi haline bırakarak, Michael’a elimizde ona karşı kullanacak hiçbir şey olmadığını düşündürtmek istiyordum. İkincisi—ve bu daha çok “keşke olsa” türden bir stratejiydi ama:

“Ama lafını açtığımda sen de bana hak vermiştin, değil mi? Eğer Leon geri dönüp bize saldırırsa ve biz de düşmanın onun üzerindeki kontrolünü söküp alırsak, aradaki güç farkını tek hamlede tersine çevirebiliriz.”

“Tabii. Bu Leon’un güvende olduğunu varsayıyor ama evet, yeterince sağlam bir strateji. Leon nereye saldırırsa saldırsın sen orada olursan, bu tek başına bize büyük bir avantaj sağlar.”

Yani Guy da benim açımdan bakabiliyordu. Ve evet, işi biraz ertelemiş oluyorduk ve Leon’un belirdiği her yerde sihirli bir şekilde biteceğimi garanti edemezdim—ama işe yararsa, düşmanın en hayati kalelerinden birini kolayca çökertebilirdik. Ne kadar askerleri olursa olsun, Leon seviyesinde bir güç aniden taraf değiştirirse, savaş kazanılmış sayılırdı. Ciel bu tavsiyeyi verdiği anda kararımı vermiştim.

Her halükarda olan olmuştu bir kere. Leon zaten götürülmüştü, bu yüzden her şeyin yoluna gireceğine güvenmekten başka çarem yoktu.

“Şey, yani Lord Leon iyi mi?” diye sordu Arlos.

Ona kararlı bir şekilde başımla onay verdim. “Endişelenmeyin. Onu kurtarmanın bir yoluna sahibiz.”

Onu aniden idam falan ederlerse çok kötü olurdu ama Michael’ın bile bu kadar mantıksız bir şey yapacağını sanmıyordum. En başta Ciel’in planını kabul etme sebebim de buydu zaten.

“Pekala, onun için yapabileceğimiz başka bir şey yoktu zaten. Bu konuda size güveneceğim, Lord Rimuru. Şimdi sonraki adımlarımızı tartışmamız gerekiyor.”

Claude konuyu değiştirmeye hazır görünüyordu. Guy hâlâ pek memnun görünmüyordu ama en azından odağı artık benim üzerimde değildi—

“Evet, şimdilik Leon’u bir kenara bırakırsak… az önce orada benimle göz göze geldin, değil mi Rimuru?”

Öf… Bu aptal illa bunu uzatacak, değil mi?

“Şey, tam olarak ne zamandan bahsediyorsun…?”

“Bana ayağa yatma! Ben orada Velzard’a karşı tek başıma dövüşüyordum, sen ise bir an olsun durup yardım bile etmeden kaçıp gittin!”

“Kaçmadım ben. Ben— Şey, onu sana emanet ediyordum!”

“Ne? Amma da ağzı iyi laf yapan birisin, biliyorsun değil mi? En başında yardımıma koşmuş olsaydın, bu kadar uğraşmak zorunda kalmayacaktım!”

Bir dakika. Bunların hiçbirinde benim bir suçum olduğunu sanmıyorum.

“Hey, hey, neden bahsediyorsun sen? Bana haber bile vermedin. Kulağım kirişteydi yani. Elimden geldiğince çabuk karşılık verirdim.”

“Ha, öyle mi? Peki, ışınlanma büyü çemberleri ne güne duruyordu o zaman?!”

“Evet ve hiçbir zaman etkinleştirilmedi! Yani, bu yüzüğe sahip olduğuna göre her koşulda benimle iletişime geçebilirdin, değil mi?”

Doğruydu. Octagram üyeleri, iblis kralı olduklarında aldıkları İblis Yüzüğü sayesinde istedikleri an birbirleriyle iletişime geçebiliyorlardı. Buna rağmen Guy ya da Leon’dan hiçbir haber alamamıştım. Deeno bana haber vermemiş olsaydı, harekete geçmekte daha da gecikecektim. Bu konuda gerçekten daha fazla takdiri hak ediyordum.

“Ah, o mesele. Bu yüzükleri Velzard yaptığı için onları sabote etmesi onun için çocuk oyuncağı. Kusura bakma. Ben de bunu unutmuşum.”

Vay be. En azından dürüstçe itiraf ediyordu. Buna hazırcevap bir karşılık vermek pek mümkün değildi.

“Ah… şey, evet. Eh, sanırım ikimizin de biraz suçu var o zaman.”

“Kesinlikle. Aramızda uzayıp giden bir gerginlik olsun istemiyorum, o yüzden bu tartışmayı burada kapatsak nasıl olur?”

Biz de öyle yaptık. Sonuçtan tam olarak memnun muydum emin değildim ama dürüst olmak gerekirse tüm bunlardan biraz bıkmaya başlamıştım. Artık olgun taraf olma vaktiydi.

Bu yüzden konuyu değiştirerek devam ettim:

“Bu arada, bu ikisi neden yerde öyle diz çökmüş duruyor?”

Raine ve Mizeri’ye baktım. İçeri davet edildiklerinden beri orada oturtuluyorlardı—ve Leon’un kalesi tamamen taştan yapıldığı için zeminler mermerdendi. Tatamiler üzerinde bile böyle oturmak yeterince zorken, mermer herhalde çok daha beteriydi.

“Ah, onlar mı? Öğrenmek mi istiyorsun?”

Buna nasıl cevap vereceğimi bilemedim. Guy’ın gözlerindeki bakışı hiç sevmemiştim ve kesinlikle hiçbir şeye sürüklenmek istemiyordum.

“Yok, pek sayılmaz—”

“Hepimiz canımız pahasına savaşırken bu aptallar dışarıda içki içip kafayı çekiyordu. Tepemi attırdı desek yeridir. Onlara ne yapacağıma hâlâ karar vermeye çalışıyorum.”

Ha, öyle bir şey miydi? İlgilenmediğimi söylemiştim ama sanırım Guy yine de biraz daha söylenmek ve sızlanmak istiyordu. Ama gerçekten böyle bir şey yapmışlar mıydı?

“Bu doğru mu?” diye sordum, Guy yerine Raine ve Mizeri’ye yönelerek. Mizeri gözlerinde uzak bir bakışla sessiz kalırken, gözleri yaşlı Raine doğrudan bana baktı.

“Hayır, değil. Hepsı üzücü bir yanlış anlamadan ibaret, Lord Rimuru.”

Bunu duymak, bunun hiç de bir yanlış anlama olmadığına beni ikna etti.

“Onları dinleme,” dedi Guy bana. “Sadece kulaklarını kirletirler.”

“Anlaşıldı. Zamanımız az, bu yüzden biraz bilgi alışverişinde bulunalım, olur mu?”

Guy’ın bu sözlerine hemen atladım. Odadaki diğer herkes bu konuda sessizdi, sadece Diablo bıkkınlıkla başını sallıyordu. Yine de lafımızı kesecek değildi. Bu yüzden hıçkıran Raine’den ve yeni bir meditasyona dalan Mizeri’den kafamı çevirip asıl meseleye odaklandım.

Artık herkesin görüşlerini teker teker alma vakti gelmişti. Olayların ortasında yaşanan oldukça lüzumsuz bir sahneye rağmen her şey yolunda gitti.

Bu lüzumsuz sahne, Khan ile Misora’nın raporlarını sunarken aralarında geçen bir diyalogdan ibaretti. Konuşma sırası geldiğinde hem Khan hem de Oxian ayağa kalktı—ancak Khan sözünü bitirdikten sonra Guy’a doğru eğilerek selam verdi.

“Efendim, efendimiz Rouge ile doğrudan konuşmamın normalde affedilemez büyük bir günah olduğunu biliyorum. Ancak, yine de bana kulak vermenizi istirham ediyorum…”

Son derece samimi görünüyordu, bu yüzden Guy konuşmasına izin verdi.

“Efendim,” dedi Khan, “efendim Leydi Mizeri’yi suçlarından dolayı affetmeniz için size yalvarıyorum.”

Ben de bu fikri tamamen destekliyordum. Mizeri başından beri çıplak mermerin üzerinde diz çökmüş duruyordu; iblisler için sorun olmayabilirdi ama artık ona bir af tanıma vaktinin geldiğini düşünmeye başlamıştım. Fakat kurban kendisi olmasına rağmen Guy yerine öfkeye kapılan kişi Mizeri oldu.

“Khan, seni aptal! Böyle şeyleri söylemene kim izin verdi—?!”

Hâlâ yerde olmasına rağmen Khan’ı oldukça sert bir şekilde azarlıyordu. Ama Guy onu durdurdu.

“Bir dakika dur bakalım. Khan, benimle konuşmaya cesaret edebildiğine göre bayağı büyümüşsün, değil mi? Pekala. Bunu göz önünde bulundurarak Mizeri’yi serbest bırakacağım.”

Bunun üzerine Guy, Mizeri’yi affetti ve hizmetkarına herkes için içki hazırlamasını emretti.

Buraya kadar her şey güzeldi ama bu durum başka sorunlara yol açtı. Şu ana kadar sadece Mizeri hakkında konuşmuştuk—ve beklendiği üzere Raine hemen aceleci bir sonuca vardı. Konuşmak üzere ayağa kalkan kişi bu kez Misora’ydı ve tıpkı Khan gibi o da efendisi Raine’in serbest bırakılmasını istiyordu. Ancak Guy bunu kesinlikle kabul etmedi; üstelik muhtemelen karşısında konuların ısıtılıp ısıtılıp tekrar açılmasından hoşlanmadığı için de değildi bu. Ortamın havasını okumakta iyiyimdir, bu yüzden Guy’ın için için sinirlendiğini anlayabiliyordum. Misora da bunu sezmiş olmalıydı çünkü Guy “hayır” der demez hemen geri adım attı. Ne zaman pes edeceğini bilmek yeteneğin iyi bir göstergesidir. Misora, Raine’in emrinde çalışmasına rağmen bana bayağı yetenekli birine benziyordu.

Ama bazı insanlar gerçekten ortamın havasını okuyamıyordu.

“Ama neden Misora? Neden bu kadar kolay vazgeçtin? Sen Khan’dan katbekat daha yeteneklisin! Bana yardım etmek için biraz daha çabalasana! Mizeri serbest bırakıldığı halde ben neden hâlâ burada diz çöküyorum? Bu hiç mantıklı değil!”

Ve söylenmeye devam etti. Artık emindim. Raine bu ailenin en küçük çocuğuydu—şımartılmış bir velet.

“Lütfen artık vazgeçin,” dedi Misora, bu çocuğu uyararak. “Suç listenizi kabartmaya devam ederseniz…”

Bu sözler Raine’i sakinleştirmeye yetti. Ne kadar kötü bir durumda olduğunu fark ederek Guy’a kaçamak bir bakış attı.

“Yaptıkların üzerine gerçekten daha fazla düşünmen gerekiyor, anladın mı? Yaptığının neden yanlış olduğunu bile anlıyor musun?”

“Efendim?”

Raine boş gözlerle Guy’a baktı. Şirin görünüyordu ama artık gerçekte nasıl biri olduğunu bildiğim için bu bana sadece lüzumsuz bir kurnazlık gibi geliyordu.

“Hiç sırası değil gerçekten,” dedi Guy, son derece bitkin görünerek, “ama bu suçları yanına kar bırakırsam başım her zaman belaya girer. O kardan kulübenin etrafında boş şişeler bulduk—onlar etraftaki en nadir, en kaliteli içkilerdendi, değil mi? Onları nasıl elde ettin? Çaldığını sanmıyorum, yani o içkiler için emrindeki iblislerin tepesine binmiş olmalısın, değil mi?”

Ha. Bu kadarını yapıyorsa gerçekten küstah küçük bir kızdan başka bir şey değilmiş, ha? Hem bir iblisin içki için hizmetkarlarının “tepesine binmesi” de ne demekti? Bu tür şeylere başvurmak zorunda kalmayacak kadar parası olduğunu sanıyordum…

“Konuşabilir miyim?” Ben bunları düşünürken Misora sordu. Artık buna daha fazla dayanamayacakmış gibi görünüyordu.

“Devam et,” diye yanıtladı Guy.

“Efendim pek çok şey olabilir ama o kadar alçak değildir.”

“Alçak…”

Raine bir şeyler söylemek istiyor gibiydi ama herkes onu görmezden geldi. Bu durum bana saygının saygı getireceğine dair o eski kuralı hatırlattı.

“En azından asgari düzeyde prensipleri vardır, bu konuda ona güveneceğinizi umuyorum.”

“Hmm-hmm.”

“Ayrıca Leydi Raine’in bu içki için paraya hiç ihtiyacı yoktu.”

“Yok muydu? O zaman nasıl…?”

Guy’ın Raine’e ayıracak vakti yoktu ama Misora’nın savunmasını gayet ciddiye aldı. Bu durum Guy’ın bana şaşırtıcı derecede makul ve normal görünmesini sağladı. Ama sonra garip bir şey oldu.

“Şey, bu kadar yeterli değil mi? Geleceğe dair önemli bir konuşmanın ortasındayız. Raine’in cezası bunun yanında pek önemsiz kalır.”

Raine için öne çıkan kişi bu kez Diablo’ydu. Bu tavrı o kadar bariz bir şekilde doğallıktan uzaktı ki hem Guy hem de ben ona dik dik baktık. Bir işler dönüyordu. İçimdeki ses bana bunu söylüyordu.

“Bunda bir şüphe var,” diye mırıldandı Guy, benimle aynı fikirde olarak.

“Diablo, bizden bir şey saklamaya çalışmamalısın.”

“Kuh-huh… Kuh-huh-huh-huh-huh… Sizden hiçbir şey saklamıyorum, Lord Rimuru. Sadece hâline acıdım, bu yüzden biraz yardım eli uzatayım dedim.”

Yok ya. İmkânı yok. Onda öyle bir kişilik kesinlikle yoktu. Ona tam da bunu söyleyecektim ama kendimi tuttum. Bunun yerine sadece ona dik dik baktım—böyle zamanlarda son derece etkili bir stratejiydi bu.

Beklediğim gibi, Diablo bakışlarını benden kaçırmaya başladı. İblis standartlarına göre zihinsel olarak biraz zayıf olduğunu zaten hep düşünürdüm ve haklıymışım. Eli ayağı birbirine dolanarak sonunda bize gerçeği itiraf etti.

“Şey, o kaliteli içkiler… benden Raine’e bir hediyeydi.”

“Ha?”

“Peki, bu garip değil mi? Bir mukavele yapmış olabiliriz ama daha kısa süre öncesine kadar bize karşı savaşmıyor muydunuz? Şimdi neden Raine’i hediyelere boğasın ki?”

Guy son derece haklıydı. Diablo’nun neden onu savunmak için bu kadar can attığını şimdi anlıyordum. Elimzde fiziksel kanıt olarak boş şişeler varken, nereden geldiklerini takip etmek kolaydı. Ayrıca yanımda Souei de vardı.

Diablo artık bundan paçayı kurtaramayacağına karar vermiş olmalıydı. Asıl sorun ise satıcının alıcıyla olan ilişkisiydi.

Guy ve Diablo tartışırken Souei’ye bir bakış attım. Benden ne istediğimi hemen anlayarak kanıtları benim için derhal emniyete aldı. Kara büyü pirincinden yapılmış tatlı amazake, sahte sake, koyu sake… Tüm bunların şişeleri, alkol oranına göre sırayla dizilmişti. Hatta birkaç tane az miktarda üretilmiş deneme serisi bile vardı.

Bu eşyaların hiçbiri pazarda satılık değildi, yani kelimenin tam anlamıyla paha biçilemezdi. Sadece Tempest sınırları içinde mevcuttu—ve buradaki suçluyu tespit etmek için Souei’ye kesinlikle ihtiyacım yoktu.

Ve gerçekten…

“Şey, az önce biraz içtiğinizden bahsetmiştin ama hepsini tek seferde mi devirdiniz?” diye sordum.

“Gördün mü?” dedi Guy. “Kızmaya sonuna kadar hakkım var, değil mi? Benim için onu biraz daha fırçalaman lazım, Rimuru.”

Doğru, bu insanı gerçekten çıldırtırdı.

“Ciddi olamazsın! Herkes canla başla savaşırken siz oturup bunu mu yapıyordunuz…?”

Guy için üzüleceğim hiç aklıma gelmezdi… ama çalışanlarının açtığı pislikleri temizlemek bir patronun görevidir. Hatta Raine’i sadece böyle çıplak zeminde diz çökmeye zorladığı için Guy oldukça müsamahakar davranıyordu bile denebilirdi. Ama Raine’in bahaneleri henüz bitmemişti.

“Hayır, hayır, bunlar yürüttüğümüz gelişmiş psikolojik harp için gerekliydi. Sadece kendi başımıza keyif çatmıyorduk!”

“Psikolojik mi…?”

“Doğru. Pico ve Garasha’nın sırlarını ortaya dökmesini sağlamak için bu şişeleri binbir güçlükle temin ettik. Bunda bir şey varsa, bence bunun için biraz övgüyü hak ediyorum!”

İnanılmaz. Bu şartlar altında bile hâlâ bunun kendisi adına büyük bir başarı olduğunu iddia ediyordu. İnanamıyordum. Bu Özgün İblisler ayak takımının seviyesine indiğinde gerçekten sonuna kadar gidiyorlardı. Diablo da Raine’in “asla kabul etmezsem asla kaybetmiş olmam” zihniyetini paylaşıyor gibiydi—sanırım bu onların türündeki iblislerin genlerinde vardı.

“Ee, Diablo, merak ettim. Bunların hepsi dükkandan puanla satın alınabilir, değil mi? Ve bunları Raine’e bedavaya verdiğini hiç sanmıyorum. Nasıl bir anlaşma yaptınız?”

Raine’in ifadesini yargılamayı Guy’a bırakarak, Diablo’nun bu işteki parmağını tek başıma sorgulamaya başladım.

“Ş-şey…”

Diablo konuşmakta tereddüt etti—sanırım doğrudan yüzüme yalan söylemeyi akıllıca bulmadı—ama bu uzun sürmedi.

Sonuçta Souei de buradaydı. “Dökül bakalım,” dedi ona—ve Diablo sonunda pes etti. Raine’den aldığı bazı tablolar karşılığında bu şişeleri ona verdiği ortaya çıktı.

“Ah, demek benim portrelerimi etrafa dağıtan o bilinmeyen ressam sensin, Raine?”

“Demek bu yüzdendi…”

Bu durum, izlerini neden süremediğimizi açıklıyordu. Ama en azından Diablo’nun o sanat eserlerini yapmakla bir ilgisi olmadığını öğrenmiştim—bu gelmiş geçmiş en kötü son olurdu. Eğer ressam değil de sadece bir dağıtıcıysa, bu tamamen yasal bir davranıştı ve onu azarlayabileceğim bir şey yoktu. Yine de bu, portrelerimi ortalıkta başıboş bırakacağım anlamına gelmiyordu, bu yüzden Souei’ye benim için bunların icabına bakmasını emrettim.

“Endişelenmenize gerek yok,” dedi. “Souka’ya Diablo’nun odasını aramasını çoktan emrettim.”

“Bu biraz fazla ileri gitmek olmuyor mu?”

“Hayır. Bu sizin kişilik haklarınızın ihlalidir ve ciddi bir karşılığı hak eden ağır bir suçtur. Arama iznini çoktan çıkardık, yani bu konudaki her şey yasaldır.”

Hızlı çalışıyor! Souei yine döktürüyor anlaşılan. Diablo geçirdiği şokla yere kapaklanmıştı ama ben bunu görmemiş gibi davrandım.

Souei ile ben bu gizemi çözerken, Rain de Guy’a açıklamasını bitirmek üzereydi. İkimizin de canını sıkacak şekilde, aslında bayağı faydalı bilgiler edinmişti—düşmanın üssünün yeri, nasıl bir güç topladıkları falan filan. Bu bilginin ne kadar güvenilir olduğunu bilmiyorduk ama hepsi gayet makul görünüyordu. Ben konuyu sadece yarım kulak dinliyordum ama duyduklarım şaşkınlıkla Rain’e dönmeme yetti.

“… İşte o kızlardan istihbaratı bu şekilde elde ettim! O sırada zaten savaş bitmiş gibiydi, derken Pico, ‘A, Feldway’den dönme vaktinin geldiğini söyleyen bir arama aldım,’ dedi. Böylece kız kıza takılmaca—şey, yani sorgulama oturumumuz sona ermiş oldu!”

Bu buluşmanın asıl amacının başka bir şey olduğu hissine kapılmıştım ama Rain’in anlattıklarını da görmezden gelemezdik.

Benim ilgimi çeken şey Pico ile Garasha’nın onlara gösterdiği tepkiydi. Michael’ın tam hakimiyeti Leon’un düşmanın eline geçmesine sebep olmuştu, Diablo da Zarario’nun benzer bir şekilde ele geçirildiğini bana bildirmişti… ama Pico ve Garasha hiç de etkilenmiş gibi görünmüyorlardı. Aksi takdirde, son ana kadar bu içki partisinin tadını çıkarmış olmalarının hiçbir anlamı yoktu.

Yine de aklımda bir cevap vardı sanırım. Belki de Michael’ın hakimiyeti, kişiler sürüden izole olduklarında üzerlerinde o kadar da etkili olmuyordu.

Bence bu oldukça güvenilir bir istihbarattı. Bu hakimiyet, ister Michael’ın doğrudan görüş alanında olsunlar ister onları izlemek için Büyü Algısı kullansın, ancak net bir hedefi olduğunda etkisini gösteriyordu. Bu da büyük ihtimalle Michael tarafından kontrol edilen biri onun görüş alanından çıktığında, gerçekten kontrol edilip edilmediklerini bilmesinin pek mümkün olmadığı anlamına geliyordu. Eğer Michael düzenli emirler göndermek ve bunların düzgünce yerine getirilip getirilmediğini denetlemek için Düşünce İletişimi veya benzeri bir şey kullanıyorsa, kontrolünün hâlâ işleyip işlemediğini belki bu yolla kontrol edebilirdi. Ama Michael orada yokken Leon’u gizlice büyüsünden kurtarırsak, sonraki savaşı düşmanın ruhu bile duymadan bitirmemiz gayet mümkündü.

Guy’a bir göz attım. O da zaten bana bakıyordu.

“Rain bizim için çok şey yaptı,” dedim. Guy isteksizce başıyla onayladı.

“Doğru. En çok gerektiğinde asla işe yaramayan tam bir aptalın tekidir ama bazen insanı böyle şaşırtabiliyor. Kabul etmekten nefret ediyorum ama yine yapacağını yaptı.”

Ben de kabul etmekten nefret ediyordum ama bu dünyadaki bazı insanların iş bitirme konusunda harbiden doğal bir yeteneği vardı. Güya öylesine takılıyormuş gibi davranan ama yine de sürekli sonuç ortaya koyan türden insanlar. Bir nevi dâhi gibi belki de, fakat böyle insanların işini gerçekten takdir edebilmek için epey hoşgörülü bir patron olmak gerekiyordu. Başkasının başarılarına konuyor olsalardı bu bir sorun olurdu ama durum bu değilse, övgüyü hak ediyorlardı.

Bizi gizlice dinleyen Rain, sanki kurtarılmak üzere olduğunu anlamış gibi gözleri yaşararak bize bakıyordu. Hatta zihninden, Çok iyi dediniz, Efendi Rimuru! diye bağırdığını hissedebiliyordum. Yani, zihninden geldiğini sanmıştım. Gerçi aslında doğrudan ağzından da dökülüyordu bu sözler.

“Efendi Rimuru’nun beni gerçekte olduğum gibi göreceğini biliyordum. Gelecekte neye ihtiyacınız olursa olsun Efendi Rimuru, tek bir kelimeniz yeter!”

İçten söylenmiş olabilirlerdi ama yerde diz çökmüş duran bir kadından gelince biraz tuhaf görünüyordu. Bu huyunu biraz düzeltmesi gerekiyordu. O kadar da takdire şayan bir iblis olmadığını bir kez daha anlamamı sağladı.

“Böyle davranmaya devam etmenin Guy’ı daha da öfkelendirmekten başka bir işe yaramadığının farkındasın, değil mi? Biraz daha pişmanlık göstermelisin.”

Ona bu tavsiyeyi vermekten kendimi alamadım… ama evet, onun gibi birinden beklenmeyecek derecede büyük bir başarıydı bu. Rain’in davranışlarını pek övemezdim ama ortaya bir sonuç koyduğu da bir gerçekti. Daha fazla cezalandırılmasına gerek görmedim.

“Eh, burada ödül ve cezayı dengeli tutmak gerekiyor sanki. Bu doğrultuda, onu artık salıversek nasıl olur?”

“Evet… Bence yeterince cezasını çekti.”

Guy ile birbirimize başımızla onay verdik—ve böylece Rain gözaltından kurtulmuş oldu.

Misora ve diğerleri Rain’i tebrik ettiler.

Mizeri ona bir fincan çay ikram ederken, “Kabul etmeliyim ki,” dedi, “tam bir tembel tipisin, değil mi? Sen bile bazen iyi iş çıkarıyorsun. Yine de keşke her zamanki tavırlarına biraz çeki düzen versen.”

“Hi-hi-hi!”

Rain kendisiyle bayağı gurur duyuyordu.

“Nasıl buldun, Misora? Mizeri bile beni övüyor artık. Benim gibi yetenekli bir kadın, bilirsin işte—saklamaya çalışsak da yeteneğimiz kazandan taşmaya devam ediyor!”

Bu atışmayı dinlemek, hayatımda bu kadınla hiçbir işim olsun istemediğime beni tamamen ikna etti. Guy da aynı fikirde gibi görünüyordu. “Tembel olarak adlandırılmak bir övgü değildir,” dedi sertçe. Ve evet, ilk başlarda—ya da aslında yakın zamana kadar—onun harika bir hizmetçi olduğunu düşünüyordum ama Guy’ı bu kadar çileden çıkarmak gerçekten özel bir yetenek gerektiriyor olmalıydı.

Fakat tam onu gözden çıkarmak üzereyken, Rain ve iblis hizmetkârları kendi aralarında küçük bir parti veriyorlardı.

“Muhteşem bir iş çıkardınız, Leydi Rain!”

Misora bile onu gaza getiriyordu. Neden böyle yapıyordu ki? Rain işte tam da bu yüzden bu kadar havalara giriyordu. Aslında bana bir déjà vu yaşatıyordu—Treyni’nin Ramiris’e davranma şeklinin birebir aynısıydı. Onu bu kadar şımartırsanız, elbette ortaya hayal kırıklığı yaratan bir çocuk çıkarırsınız. Artık Rain’i değiştirmek için çok geçti; yolunu düzeltmeye çalışmak bana meyvesiz bir çaba gibi görünüyordu. Henüz fırsatımız varken Ramiris’i doğru yöne sevk etmeye çalışacağıma dair kendi kendime söz verdim.

Konudan biraz sapmış olsak da geri kalan bilgi alışverişi gayet sorunsuz geçti. Düşmanımız hakkında şu ana kadar öğrendiğimiz her şeyi bir özetleyelim.

Yuuki’nin arkadaşı sanıp geçtiğim Vega, anlaşılan güç bakımından muazzam bir gelişme kaydetmişti. Ranga hızla araya girip onu püskürtmeseydi Misora ve ekibini yok edecekmiş. Dahası, sonrasında Kumara tarafından mağlup edilen düşmanlardan Orlia’yı yutmuş; bu sayede tüm yaralarını iyileştirmekle kalmayıp savaş gücünü daha da artırmıştı. Elimizde net rakamlar yoktu ama varlık puanı kıyaslaması yapacak olursak, ihtimalen Ranga veya Kumara’dan daha güçlüydü.

Kişilik açısından ise tam bir aşağılıktı; güçlüye boyun eğerken zayıfı eziyordu. Yine de sürekli büyümesi ve olgunlaşmasının gösterdiği üzere, mükemmel bir hayatta kalma içgüdüsüne sahipti. Genel olarak, bu herifle başımızın biraz belaya gireceği izlenimine kapılmıştım.

Bu arada, Orlia denen bu kız sahip olduğu yetenekle Tanrı sınıfı ekipmanlar yaratabiliyormuş. Velgrynd’in yaptığı gibi bizzat işlemekten ziyade, eşyaları yoktan var ediyor gibiydi fakat Vega onu yuttuktan sonra bile Orlia’nın silahları yok olup gitmemişti.

Bütün bunları Leon’un hizmetindeki şövalye kaptanlarından ikisi olan Fran ve Kizona’dan öğrenmiştik, ben de Kumara ile doğrulattım. Vega’nın artık bu “silah yaratma” yeteneğine de sahip olduğunu söylemek yanlış olmazdı. Onun gibi birini kendi haline bırakmak yakında bizim için gerçekten tehlikeli bir hal alacaktı, ben de bir an önce harekete geçmeye karar verdim. Ne de olsa birçok bakımdan ona benziyorum, bu yüzden tehdit benim gözüme çok daha gerçekçi görünüyordu.

Souei’nin bize anlattığına göre, baskın yapıp yendiği düşman kendisine Arius diyen bir savaşçıymış. Ne yazık ki Souei işini bitiremeden kaçmayı başarmıştı—Souei açısından nadir görülen bir faul ama olayların nasıl geliştiğini dinledikten sonra, durumu kurtarmanın bir yolu var mıydı emin olamadım.

Düşmanın elinde Anlık Hareket yeteneğine sahip kişiler vardı ne de olsa; Khan da bu gerçeği doğrulamıştı. İkisi de bunun bir büyü olmadığını, bir yetenek olduğunu bildirdi; böylece önceden hiçbir hesaplama yapmaya gerek kalmadan mekânda sıçramak mümkün oluyordu. Ölçmesi zor ama insanı yine de endişelendiren türden oldukça güçlü bir yetenekti. Bu yetenekte yeterince uzmanlaşmışlarsa bizi hazırlıksız yakalayabilirlerdi. Düşmanın elindeki kartlar arasında Anlık Hareket olduğunu önceden bilmek bile bizim için büyük bir kazançtı. Bu Anlık Hareket yeteneği Mai Furuki adında bir kız tarafından tetikleniyordu ve onun bu gücünü gelecekteki stratejimize kesinlikle dahil etmemiz gerekecekti.

Böylece daha zayıf tarafta yer alan dört düşmanı ele almış olduk—fakat her birinin kendine has huyları ve tuhaflıkları vardı, bu da baş ağrısını artırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Karşı taraftaki bazı kişiler—Rain ve Mizeri’nin içki alemindeki ortakları Pico ve Garasha gibi—bu davaya hiç de sadık değillerdi ama Michael’ın Nihai Hakimiyet yeteneği onları bize karşı savaşmaya zorluyordu.

Bu zihin kontrolünü nasıl kırabileceğimiz konusu, gelecekteki planlarımızın kilit bir parçası haline gelecekti. Yani, Ciel’in bir yolunu bulacağından emindim ama muhtemelen epeyce zahmetli bir süreç olacaktı. Kurbanların kendi iradeleriyle bu esaretten kurtulmaları da mümkün olabileceğinden, karşılaştığımız düşmanları dikkatlice değerlendirmemiz gerekiyordu.

Geriye düşmanın ana gücünü tartışmak kalıyordu—Velzard, Zarario ve Feldway. Bu adamları tanımlamanın tek yolu ölümcül tehditler olduklarıydı. Feldway ile zaten savaşmıştım, bu yüzden gücünü bizzat gözlerimle görmüştüm. Savaşımızı hiçbir zaman ciddiye alıyor gibi görünmüyordu, bu yüzden onunla Diablo’nun ilgilenmesine izin vermenin gerçekten iyi bir fikir olduğunu düşündüm.

Onu sonraya saklayalım öyleyse.

“Bu arada Guy, Velzard’ın iyi olacağını düşünüyor musun?”

“Ooo tabii, benim meselemmiş gibi davran bakalım. Sanki yardım etmek için parmağını kıpırdatmışsın gibi…” “Yok, yani, ikinizin arasındaki şey daha çok bir sevgililer kavgasına benziyor, ben de araya girmesem daha iyi olur diye düşündüm…”

“Sen benimle dalga mı geçiyorsun?!”

Bilmediğim şey canımı sıkmaz hesabı işte!

Ama bunu söylemenin onu gerçekten tepesini attıracağını bildiğimden, bu düşünceyi zihnimin derinliklerine gömdüm. İç ısıtan bu tarz birkaç atışmanın ardından Guy en sonunda öfkeyle karışık derin bir iç çekti.

“Peki,” diye düşündü, “aklını kaçırdığını falan sanmıyorum. Bence epeyce stres biriktirdi ve sırf bana bolca tacizde bulunmak istiyor.” Görünüşe göre Guy, koca ülkeyi yok etmesini önlemek için epeyce zoraki bir çaba sarf ediyordu.

“Normalde içinde savaşacağımız başka bir boyut yaratırdım ama Velzard’ı o şekilde bile tamamen kontrol altında tutamam.

Buna razı gelecek durumda değilse, kendi irademi ona dikte ettirecek halim yok.” Anlıyorum.

Hayır, Walpurgis Meclisi sırasında kurduğumuz Bariyer’in Velzard’ı pek durdurabileceğini sanmıyordum. Savurabileceğimiz daha güçlü büyüler vardı belki ama Guy bunların bile yeterli olacağını düşünmüyordu. “Bayağı zor bir rol üstlenmiş gibisin Guy.”

“Vay be, bir dakika bekle—”

“Hiçbirimizin bunun altından kalkabileceğini sanmıyorum, o yüzden…

bilirsin işte… bize o havalı numaralarını göstermeye devam et, tamam mı Guy?” Guy bir şey söylemek üzereydi ama onu duymazdan gelip konuşmayı sürdürdüm.

Öyle yapmalıydım çünkü içgüdülerim beni bu Gerçek Ejderha savaşına sürükleyeceğini söylüyordu. Ne neyse ki, bana pis bir bakış fırlatan suratındaki o kasvetli ifadeye rağmen Guy benimle aynı fikirde görünüyordu. Rahatlayarak sayfayı çevirdim ve bir sonraki düşmanımızı gündeme getirdim. “Şimdi Diablo, Zarario nasıldı?”

“Kuk-kuk-kuk-kuk-kuk…

Dürüst olmak gerekirse heybetli biriydi. Sadece güç bazında bir kıyaslama yapacak olsaydım, onun Feldway’den daha güçlü olduğunu söylerdim.” “Vay canına, gerçekten mi?”

“Evet.

Feldway kışkırtmalara tepki veren ve karşılık veren türden biridir, ancak Zarario soğukkanlı ve tecrübeli bir savaşçıdır. Psikolojik harp onun üzerinde işe yarıyor gibi görünmüyor. Savaş yaklaşımında hiç de ilgi çekici bir taraf yok ama tam da bu yüzden ona karşı her şey gerçek beceriye dayanacak.” “Evet.”

Guy başıyla onayladı. “Zarario, Cornu ya da diğerlerine benzemez. En başından beri güçlüydü. Dünyayı Yıkan Ejderha Ivalage’e karşı yapılan savaşta da epeyce faydası dokunmuştu.” Hım-hım.

Demek ki kendi tarzından pek sapması muhtemel olmayan sağlam bir rakip. Sanırım aklı başında olmanın gerçek gücün bir işareti olması bu dünyada da genel geçer bir kuraldı. Biri kaybettiği bir savaşta olduğunu düşündüğü anda kaçıp gidiyorsa, ne kadar yetenekli olursa olsun asla bir tehdit olamazdı. Öte yandan, işler ne kadar sarpa sararsa sarsın asla pes etmeyen bir rakiple baş etmek oldukça zordur, çünkü son ana kadar yakanızı bırakmaz. Cornu ilk türe giriyorsa, Zarario kesinlikle ikinci türe giriyordu. Özellikle Cornu mükemmel bir ikinci adamdı, hatta bir noktada Guy’ın bile temkinli dikkatini çekmeyi başarmıştı… ama çetesi tamamen yok edildi, bu yüzden artık ondan bahsetmenin bir anlamı yoktu.

Ne olursa olsun, Zarario’nun bir tehdit olduğu benim için son derece açıktı. Derken Diablo epeyce ilgi çekici bir şey söyledi.

“Ancak Feldway yeniden ortaya çıktıktan hemen sonra Zarario’nun hamleleri aniden çok daha tekdüze bir hal aldı. Acaba başına bir şey mi geldi diye merak ettim.”

Bu yüzden Diablo temkinli bir şekilde onu bir süre gözlemledi ve ardından bunun bir tuzak olmadığına, adamın üzerinde bir tür anormallik yaşandığına karar verdi. Ama bu durum neden tam da Feldway harekete geçtikten hemen sonra yaşanmıştı? Hem Feldway’in oradaki amacı neydi ki?

“Seninle olan savaşa katılmadı bile, değil mi Kagali?”

“Hayır, katılmadı. Feldway’i gördüğüm an Michael’ın kontrolü altına girdim ama kendisi olayları izlemekten başka hiçbir şey yapmadı.”

Benimaru ile göz göze geldik. Feldway savaşa daha önce dahil olsaydı, biz yetişemeden Kagali öldürülmüş olurdu. Sylvia bile tehlikede olurdu. Ama hiçbir şey yapmamıştı, ki bu da son derece garipti. Harekete geçmeyi planlamıyorduysa, en başında Kagali’nin savaştığı yere neden gitmişti ki? Neden bir yere gitsindi ki?

“Sanırım bir tür amacı vardı.”

“Sanırım öyle, evet. Ayrıca, şey—”

“Hmm. İhtimallerden biri, teorimizin doğru olduğu.”

Guy da tam benim aklıma gelen şeyi sezmişti. Pek hoşuma gitmemişti ama tek gerçek açıklama buydu.

“Feldway’in de Nihai Hakimiyet’i kullanabildiği sonucuna varmamız gerekecek,” dedi Diablo.

Guy, lafının ağzından alınmasından pek memnun görünmüyordu.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordu Sylvia. Kagali birkaç an düşüncelere daldı; bu durum ona bir şeyleri hatırlatmış olabilirdi. Sonra:

“Şey, bunu söylediğimde bana inanır mısınız bilmiyorum ama…”

Kagali’nin sesi biraz tereddütlü geliyordu; burada hassas bir konumda olduğunu anlamış olmalıydı. Ama Guy daha fazla lafı dolandırmasına izin vermeyecekti.

“Sana güveniyoruz, tamam mı Kazalim? Bizden bir şey saklama.”

Guy’ın onun eski İblis Kralı Kazalim olduğunu anlaması için Kagali’ye şöyle bir bakması yetmiş olmalıydı. Buna rağmen hiç umursuyor gibi görünmüyordu. Sadece Kagali’nin anlatacaklarını dinlemek istiyordu ve onun gibi birinden gelince bu bana epey alicenap bir jest gibi geldi.

“Her zamanki gibi kendinden eminsin, değil mi Guy? Ben artık o iblis kralı değilim, bu yüzden Kagali demen yeterli.”

Gülümseyerek, duraksaya duraksaya aklındakileri dile getirmeye başladı.

Hikâyesini özetlemek gerekirse, Feldway ortaya çıkana kadar kendi zihninin kontrolünün tamamen elinde olduğunu söyledi. Kontrol elindeyken, Feldway’e ihanet etme konusunda Leon ile gizlice danışmıştı. Bir sürü tehlikenin arasından sıyrılıp tam ışınlanma büyü çemberine atlamak üzereyken Feldway çıkagelmişti. Hemen ardından da direnmek için fırsat bile bulamadan zihni anında ele geçirilmişti.

Zamanlama inanılmaz derecede talihsizdi ama elimizden bunu kötü şansa bağlamaktan başka bir şey gelmiyordu. O zamana kadar Yuuki’nin kendi iradesini yeniden kazandığını ve Tempest’e kaçabilselerdi hepimiz için mutlu bir son olacağını söyledi. Ama bu noktada bunlar sadece “ya şöyle olsaydı” ihtimallerinden ibaretti; üstünde durmanın bir anlamı yoktu.

Her neyse, artık Feldway ile zihin denetimi arasındaki yakın ilişki konusunda hiçbir şüphe kalmamıştı. Bu durum Diablo’nun teorisini daha da güçlendiriyordu ama bunu itiraf etmeye pek gönüllü olmadığımdan şeytanın avukatlığını yaptım.

“Asıl soru, Mutlak Hakimiyet’in (Ultimate Dominion) nasıl tetiklendiği,” dedim. “Michael, yeteneklerinin belirli bir kısmını başkalarına aktarabiliyor gibi görünüyor. Olay yerinde aracı olarak kullanabileceği birileri olduğu sürece, bunu çok uzaktan da tetikleyebilir belki de.”

Benim durumumda, gözlem büyüm Argos ile görebildiğim her alanda yeteneklerimi belli bir dereceye kadar kullanabiliyordum. Bunu yapmak çok uzak mesafelerden baskın düzenlememi sağlıyordu; mümkün olduğunca gizli tutmak istediğim küçük bir numaraydı. Ama ben bunu yapabiliyorsam başkalarının da yapabileceğini fark etmeliydim.

Söylediklerimin arkasındaki mantık buydu ama Guy bunu kestirip attı.

“Hmm, mümkün ama doğrudan insanların zihniyle etkileşime giren bir yetenekten bahsediyoruz. Etkinleştirme koşullarının bundan çok daha katı olduğunu düşünürüm.”

Mantık bana da yatmıştı. Bahsettiğim gibi, Mekânsal Taşıma gideceğiniz yerin konum koordinatlarını bilmenizi gerektirir. Bunu elde ettiğinizde, bu bilgiyi o konumda yetenekleri tetiklemek için kullanabilirsiniz—ya da orayı hedef alan bir büyü savurabilirsiniz. Nasıl yapılacağını bildikten sonra kolaydır ve ne de olsa şimdi bana o kadar da süslü bir “gizli numara” gibi gelmiyordu. Üstelik Michael “gözleri” olarak sadece Feldway’i değil, daha fazla kişiyi de kullanıyor olabilir. Michael’ın Feldway’e o güçleri verdiği sırada Kagali’nin kontrolünden azat edilmiş olması bir nevi mucizeydi; muhtemelen Obera kendisine ihanet ettikten sonra bu tür şeyler konusunda daha tedbirli hale gelmişti. Bundan sonra Mutlak Hakimiyet‘in herhangi bir kullanımı en başta Feldway’e bağlı kalmayacaktı… ama yine de Feldway aracılığıyla yapıyorduysa, bunun sebebi neydi? Yoksa Diablo haklıydı da Feldway’e doğrudan Mutlak Hakimiyet mi verilmişti?

Ya da…

【Michael’ın, Velgrynd’in Ejderha Faktörlerini bünyesine kattığına dair bir teorim var.】 【Eğer öyleyse, Paralel Varlık yeteneğine erişimi olması şaşırtıcı olmaz.】

Aah, böyle bir ihtimal de mi vardı?

Michael’ın hakimiyet yeteneklerinin sadece bir kısmını ödünç verdiğini düşünmüştüm ama onları tam güçte kopyalayabileceğini düşünmemiştim. Yine de Ciel’in fikrini göz ardı edemezdim—ve geriye dönüp bakınca, orada sanki bizzat Michael ile dövüşüyormuşum gibi hissettirmişti.

Bu kesinlikle Mutlak Hakimiyet‘e neden erişimi olduğunu açıklıyordu. Hatta Kale Muhafızı‘na bile sahipti, bu yüzden ona hiçbir darbe indirememiş olmam gayet doğaldı. Benimle sadece blöf yapmak için dövüşüyordu; aslında kendini savunmasına hiç gerek yoktu. En gizli hamlelerimin hiçbirini ona göstermemiş olmam iyi bir şeydi. Rahatlayarak derin bir nefes verdim.

“Haklısın Guy, ama Feldway, Michael’ın sahip olduğu birebir aynı yetenekleri kullanabiliyor olsaydı bu durumu açıklamaz mıydı?”

“Ha? Michael’ın kendi yeteneklerini Feldway’e ödünç verdiğini mi söylüyorsun?”

“Hayır, öyle değil. İtiraf etmekten nefret ediyorum ama belki de her ikisi de aynı yetenekler üzerinde kontrole sahipti demek istiyorum.”

“Ha? Neden bahsediyorsun sen—? Aha, bir dakika! Velgrynd’in Paralel Varlık yeteneğini mi kastediyorsun?!”

Guy’dan da bu beklenirdi zaten. Ne söylemeye çalıştığımı her zaman böyle şıp diye anlardı.

Bu tatsız teori karşısında ikimiz de yüzümüzü buruşturduk. Yanılıyor olsaydım harika olurdu diye düşündüm ama bu konuda haklı olduğumdan oldukça emindim.

“En azından hepimizin zihni aynı anda ele geçirilmedi. Bu da bardağın dolu tarafı.”

Hakimiyetin herkese aynı anda işlemediği gerçeği, Zarario’nun zihninin ele geçirilmesi ile aynı şeyin Leon ve Kagali’nin başına gelmesi arasındaki zaman farkından açıkça belliydi. Bu yeteneğin işleyebildiği sınırlı bir menzil var denebilirdi; üstelik sadece kalenin içi veya dışı olması anlamında da değil. İglu benzeri yapılarıyla dış dünyadan soyutlanan Pico ve Garasha’nın ancak çok daha sonra yeniden denetim altına alınmış olması bunun net bir kanıtıydı. İglunun bunda bir rolü olsun ya da olmasın, bu bizim için paha biçilmez bir bilgiydi. Zihin denetiminin, hedefin onu algılayabileceği bir yol olmadan işleyemeyeceğini neredeyse kesinleştirmişti.

“Evet. Rain’in görevlerini aksatmasından pek hoşlanmıyorum ama bu bilgi o açığı fazlasıyla kapatır. Hedefinizi denetim altına almak için onu doğrudan görmeniz ve algılamanız gerektiğini artık biliyoruz.”

Guy bana hak verdi ama pek de memnun kalmış gibi bir hali yoktu. Rain’in gözden düşen itibarı hızla toparlanıyordu, bunun da Guy’ın pek hoşuna gitmediğine emindim. Yine de her iki durumda da artık düşmanımız hakkında daha düzgün bir bilgiye sahiptik.

“Şey, ben bunların hiçbirini takip edemiyorum…”

Sylvia çekingen bir tavırla elini kaldırınca ben de ona durumu kısaca özetledim. Elmesia zehir gibi zekiydi ama Sylvia bana o kadar da zeki gelmemişti—ya da belki de en başta ikisini kıyaslamak benim kabalığımdı. Odada bulunan Leon’un şövalye kaptanları da benzer şekilde olaya fransız kalmış görünüyordu; kaldı ki bir Nihai Yetenek sahibi olmadığınız sürece bu konuyu kavramak zaten oldukça zordu.

Elmesia koca bir ülkenin imparatoriçesiydi, dolayısıyla bu tür konularda annesinden daha becerikli olması doğaldı. Sylvia ikisi arasında daha güçlü olandı ama Elmesia sezgi ve uyum sağlama konusunda, siyasi yeteneklerinden bahsetmeye bile gerek yok, annesine fark atıyordu. İkisinin de üstlendiği roller birbirine göre oldukça farklıydı.

Bu yüzden durumu Sylvia ve şövalyelere açıklayarak hepimizin aynı noktada olmasını sağladım. Görünüşe göre Michael yeteneklerini kopyalayıp Feldway’e veriyordu, dolayısıyla Kale Muhafızı‘nı aşamadığımız sürece Feldway’i yenmenin fiilen hiçbir yolu yoktu. Ayrıca Mutlak Hakimiyet de dahil olmak üzere denetim türü yetenekler üzerinde kontrole sahipti, bu yüzden bir Nihai Yetenek sahibi dışında hiç kimse onunla boy ölçüşemezdi. Bu da onunla veya Michael ile yüzleşebilecek kişilerin sayısını son derece kısıtlıyordu.

“Ama şey, her şey de kötü haberden ibaret değil.”

“Ha?”

“Saldırılarımın hiçbiri Feldway’e işlemedi ama en azından artık nedenini biliyorum. Bu beni çok daha rahatlatıyor. Ayrıca Velgrynd’in söylediğine göre o yetenek, yetenek kullanıcısına sadık olanların enerjisinden güç alıyormuş. Rudra onu kullanırken, imparatorluk tebaası kendisine sadık olduğu sürece neredeyse yenilmezdi ama Feldway böyle bir şeye sahip değil.” “Yok, ona o gücü sağlayanlar muhtemelen Mistikler, bu yüzden icabında onları ortadan kaldırmak zorunda kalırsam kendimi o kadar da suçlu hissetmem.”

Masum imparatorluk tebaasını öldürmek benim için asla kabul edilemez bir şeydi. Yani, gerçekten tek yol bu olsaydı zihnimde “çoğunluğun çıkarı, azınlığın çıkarından üstündür” türünden zihinsel jimnastikler yapmak zorunda kalırdım… Ama buna tamamen karar vermiş olsaydım bile, böyle bir şeyi gerçekten sonuna kadar götürebileceğimden şüpheliydim. Michael’ın karşısında bolca blöf yapıyordum ama sanırım gerçekte asla böyle bir şey yapamazdım.

Mistikler ise tam aksine, bu dava uğruna canlarını seve seve feda etmeye hazır işgalcilerdi. Onlara var gücümüzle direnmek bir nevi nezaket kuralıydı ve bu durum vicdanımı da kesinlikle sızlatmazdı.

Düşüncelerimi bu kadar dobra bir şekilde dile getirmem Guy’ın gözlerini devirmesine yetti.

“Ha! Hâlâ o kadar safsın, ha? Gerçi tam senin harcın bir hareket ama her şeyi böyle ince eleyip sık dokumaya devam edersen sonunda canından olan sen olursun.”

En azından bu dostça tavsiye için minnettardım. Kendisi arkadaşlarına karşı bu şekilde “nazik” olabiliyordu işte.

Asıl düşmanlarımızı tartıştığımıza göre, geriye ele alınması gereken tek bir kişi kalmıştı.

“Peki şu Jahil denilen adam kimdi?”

“Dövüştüğüm o pislik mi?” Benimaru söze girdi. “Doğrusunu söylemek gerekirse, artık oldukça güçlü olduğumu düşünmek hoşuma gidiyor ama o serseri şaşırtıcı derecede güçlüydü. Hayatta kalabilmemin temel nedeni, ikimizin de aynı ateş niteliğine sahip olmasıydı.”

Dövüşlerde her zaman çok hevesli ve baskın bir tutum sergilerdi ama işte buradaydı, düşmanını övüyordu. Aslında bu tam bir övgü de değildi; Jahil’in gücünün soğukkanlı bir tahliliydi.

“Yenilgiyi böyle dürüstçe kabul ettiğini görmek nadirdir, Benimaru.”

“Yenilmedim ama. Tek söylediğim, bir dahaki sefere kazanacağımı şimdiden garanti edemeyeceğim.”

Arada pek bir fark olup olmadığından emin değildim ama Benimaru’nun özgüvenini kaybetmediğini görmek güzeldi. Ancak Varlık Puanı (EP) arasındaki dört katlık fark düşünüldüğünde, savaş becerisinde Jahil’den üstün olmak tek başına yeterli gelmeyecekti. Benimaru mevcut seviyesine ulaşmak için dağlar kadar antrenman yapmıştı, bu yüzden buradan sonra daha fazla hızlı bir büyüme beklemiyordum…

Kesin olan bir şey vardı ki, kalbinde yenilgiyi gerçekten kabul edene kadar ona karşı durmaya devam edecekti. Çok fazla cahilce cesaret gösterip kendini tehlikeye atmadığından emin olmam gerekecekti.

“Ağzına sağlık! İşte ruh diye buna derim!”

Guy öteden beri Benimaru’yu seviyordu sanırım. Sonra Guy bir şey hatırlamış gibi başını salladı.

“Ha? Aklıma gelmişken, beni çağıran o pisliğin adı neydi?”

Misery ve Rain cevap vermek için öne çıktı.

“Kendisine Yüce Büyü İmparatorluğu’nun lideri, büyü hanedanı Jahil diyen bir adamdı.”

“Evet, o kaçık—şey, yani yarı tanrı tarafından yaratılan bir Yüce İnsandı. Sanırım o yarı tanrı, zihinsel bazı yetersizlikleri nedeniyle onu bir başarısızlık olarak sınıflandırmıştı.”

Guy’ı çağırıp çok uzun zaman önce öldürülen adam buydu; okuduğum çeşitli büyü kitaplarında ve tarih kitaplarında adı geçiyordu. Ingrassia’da basılan hiçbir şeyde adı geçmiyordu ama dünyaya mümkün olan en kötü iblisi salan bu aptal, oldukça kötü bir şöhrete sahipti. Tabii ki Guy ve Diablo gibi Özgün İblisler’den bahsediyoruz, bu yüzden Elmesia ve Gazel’in en başta ondan bu kadar tedirgin olmalarına şaşmamak gerek. Yine de artık bunun için endişelenmenin bir anlamı yoktu. O “mümkün olan en kötü iblis” zaten bizim tarafımızdaydı.

Yani o aptalın adı Jahil’se, bunun tesadüf olması pek mümkün değildi, değil mi? Ben böyle düşünürken Kagali şaşırtıcı bir şey dile getirdi.

“Olmaz… O Jahil kesinlikle benim babamdı.”

Jahil bedenini kaybedip avare bir ruha dönüşmüştü ve Feldway onu kanatları altına alıp Footman’ın bedenine yerleştirdiği an da işte o andı. Yaptığımız konuşma zaten onun Kagali’nin babası olduğunu açıkça ortaya koymuştu. Ancak Sylvia pek emin değildi.

“Hayır, bu hiç mantıklı değil. Beni meslektaşı olarak görürdü. O yarı tanrının ilk yüce çömeziydi, bense üçüncüsüydüm. Bu arada Luminus da ikincisiydi.”

Görünüşe göre Jahil, yarı tanrı tarafından yaratılan Yüce İnsan ırkının zirvesindeydi. Luminus ise kendi payına vampir ırkının yaratıcısıydı. Bu durumda Sylvia yüce elf ırkının ilki mi oluyordu? Duyduğuma göre böyle başka çömezler de vardı ama şu an varlıkları doğrulanmamıştı—bizzat Jahil gibi onlar da tarihe karışmışlardı.

Sırası gelmişken, Gazel’in büyükbabası ve cücelerin ilk Kahraman Kralı olan Gran Dwargo, orijinal yüce cüceler çağından kalma bir nevi mirastı; onların kanından epey bir miktar devralmıştı. Aynı zamanda Sylvia’nın bir arkadaşıydı. Uzun ömürlü türlerden insanların tüm bu tarihi şahsiyetlerle tanıdık olması ne garip, değil mi? Sylvia ve Guy tarihin canlı tanıkları gibiydiler ve bunu yanlış hatırladıklarından şüpheliydim.

“Ha? Ama bu çok garip… Benim babam şüpheye yer bırakmayacak şekilde bir yüce elfti.”

Kagali’nin sesi şaşkın geliyordu ama insanların onun hikayesine pek inanmadığını anlamıştı. Bu çelişkinin nedenini anlamak için kafasını patlatıyordu—ancak ikimiz cevaba aynı anda ulaştık.

“Bedenini ele geçirdi…”

“Jahil tarafından, değil mi?” dedim.

“Eh, o konuda tam bir şerefsizdi,” diye ekledi Guy. “Rain ve Misery’nin ondan kurtulamamasına şaşmamalı. Bize ne kadar da bela açtı.”

Hepimiz bu konuda hemfikir olduk ve bu da Jahil’in gerçek kimliğini doğrular gibiydi.

“Yani babam…”

Kagali sandalyesine yaslandı. Ona ne diyeceğimi bilemiyordum, bu yüzden şimdilik onu kendi haline bırakmaya karar verdik.

O gece Guy ve ben başka bir odada içki içiyorduk. İçtiğimiz sake aslında benim Mide depomdan çıkarılıp ikram ediliyordu. Guy, Rain ve ekibinin kendi aralarındaki küçük partide keyifle içtikleri şişelerden bir iki numune isteyip durdu, çenesini hiç kapatmayınca ben de pes ettim. Gerçekten yakamdan düşmesini isterdim ama ona hayır diyebileceğimden değil tabii. Guy’a karşı kendi dediğimde diretmeye çalışmak sadece yorucu bir angaryaya sebep oluyordu, bu yüzden boyun eğip ona bir iyilik borçlandırdım.

Rain ve Misery de Diablo ve Benimaru ile birlikte bu tadıma katıldılar. Sylvia da oradaydı ve bu ekiple birlikte gece yarısı buluşmamız akıp gitmeye başladı.

Leon gitmişken onun topraklarını ne yapacaktık? İşte burada bunu tartışıyorduk. Gündüzki konuşmalarımız bize düşmanın gücü hakkında bir fikir vermişti, bu yüzden geleceğe dair planlarımızın üzerinden tekrar geçmemiz gerekiyordu.

Neyse ki şehir o kadar da hasar görmemişti ama Leon’un kalesi tam bir enkaz halindeydi ve birçok insan evsiz kalmıştı. Tahliye edilenleri kabul edecek bir yerin olmaması sorundu. Şövalye kaptanlarının ortak fikri burada kalıp şehri ve kaleyi yeniden inşa etmekti ama Mütecavizler bu toprakları hedef alırsa tek başlarına başa çıkmakta zorlanırlardı. Böyle bir saldırıya karşı koyacak yeterli güçleri yoktu ve kısa sürede çiğnenip geçilmeyi engellemekte çaresiz kalırlardı. Leon artık burada olmadığı için böyle bir işgal pek olası görünmeyebilirdi ama hiçbir şey yapmamak da bana kötü bir fikir gibi geliyordu.

“Kalmak istiyorlarsa,” diye fikrini belirtti Guy, “bırakalım istediklerini yapsınlar?”

Katılmıyordum ama bunu söylemek çok tehlikeli olurdu.

“İdealler üzerinden konuşmanın âlemi yok,” diye ekledi Sylvia. “El’e sorabilirsin ama Thalion’da onları kabul edecek bir yer olduğunu sanmıyorum.”

Leon’un topraklarının toplam nüfusu yirmi milyonun biraz altındaydı. Bu kadar çok insanı tek seferde beslemeye çalışmak pek gerçekçi değildi. Belki bunu birkaç gün sürdürebilirdik ama sonsuza kadar değil. Yapacak bir iş olmadan barındırılmak El Dorado halkı üzerinde psikolojik bir baskı da oluştururdu—işinden çok uzun süre uzak kalmak herkesi huzursuz ederdi. Dolayısıyla tüm ulusu tahliye etmenin imkânsız olduğunu kimsenin belirtmesine gerek yoktu—ama gerçekten onları burada korumak için personel görevlendirmeli miydik?

“Bu arada Guy, sen burada kalmayacaksın, değil mi?”

“Ha? Kalırım, benim için sakıncası yok.”

“Evet, ben de kalacağını sanmı— Bir dakika, ne?”

“Ne demek ne? Başka ne şansımız var ki? El Dorado artık onlar için oldukça düşük bir öncelik ama ne olacağı bilinmez. Belki de biraz hırs çıkarmak için bize saldırmayı denerler.”

Hoppala. Şaka mı yapıyorsun benimle? Guy’ın buna bu kadar istekle razı olacağını hiç düşünmemiştim, bu yüzden ilk başta nasıl tepki vereceğimi bilemedim.

“Vay be… İşte karşımızda zalim, soğuk kalpli müstebit Rouge, meğer oradaki en aklı başında iblislerden biriymiş…”

Sylvia dedikoduları duymuş olmalıydı ama Guy hepsini az önce çürütmüştü. Ben de en az onun kadar şaşırmıştım.

“Baksanıza siz ikiniz benimle kavga etmeye falan mı çalışıyorsunuz, yoksa…?”

“Aman, yok, hayır! Neden öyle bir şey yapayım ki? Kazanmamın imkânı yok bir kere!”

“Ah, öyle yapma Guy. Burada sana güveniyoruz!”

“…”

Bize dik dik baktı. Sylvia ve ben birbirimize baktık, ardından aynı anda gülümseyerek onu yatıştırmaya çalıştık.

Böylece Leon’un topraklarını kimin savunacağına dair endişelerimiz son buldu. Derken Kagali çıkageldi.

“Oh, Kagali. Daha iyi hissediyor musun?”

“Evet. Zaten o kadar uzun zaman önceydi ki tüm detayları hatırlamıyorum. Şimdi bunun için duygusallaşmak enerji kaybı olur.”

Açıkça sadece güçlü görünmeye çalışıyordu. Misery düşünceli bir şekilde onun için bir sandalye hazırladı; o da teşekkür ederek oturdu.

“Ee, bir şey hakkında konuşmak mı istiyordun?” diye sordu Guy. Bu kadar doğrudan olabilme yeteneği bence bir güçtü.

“Sadece bildiğim her şeyi size anlatayım diye düşündüm,” diye yanıtladı Kagali buruk bir tebessümle.

Sanki biraz hırsını almış gibi eskisine göre çok daha rahatlamış görünüyordu ve bu konuşmanın muhtemelen biraz uzun süreceği konusunda bizi uyardı. Günün erken saatlerinde bundan bazı kesitler vermişti ama bunun büyük bir kısmının Kagali’nin kişisel hayatıyla ilgili olacağından emindim, bu yüzden önce onunla teyit etmeyi uygun gördüm.

“Bunu dinlememizde bir sakınca olmadığına emin misin?”

“Evet. Size minnettarım Rimuru-sama, bu yüzden siz istemediğiniz sürece…”

Hayır demek için bir sebebim yoktu, bu yüzden sessiz kalıp ona kulak verdim.

………

……

Temelde bize hayat hikayesini anlattı—büyük bir ulusun prensesi olarak doğmasıyla başlayan uzun yaşamının bir özeti. Milim’e karşı duyduğu suçluluğu, Guy’a duyduğu hayranlığı, Leon’a olan kırgınlığını ve olayların oradan buraya nasıl geldiğini anlattı.

Onu dinlerken Clayman’i öldürdüğüm için neredeyse suçluluk duymaya başlayacaktım. Kagali’nin hikayesindeki Clayman nazik, düşünceli ve yoldaşları tarafından çok sevilen bir adama benziyordu—ya da kulağa öyle geliyordu. İşler ancak iblis kralı rolünü üstlendiğinde raydan çıkmıştı ve sonunda Teğmen Kondo tarafından kullanılıp istismar edilmişti. Bu sayede etrafa talihsizlik yaymaya başlamış, bu da Guy ve diğer iblis krallarının onu topluca gözden çıkarmasına neden olmuştu.

Ve sonra ben de, bilirsiniz işte, onu öldürdüm.

“Şey, Clayman hakkında…” diye başladım sözlerime.

“Ah, özür dilemenize gerek yok. “Planı bizzat ben hazırladım; siz sadece uygulamada benden daha iyiydiniz Rimuru Efendi. Sonuçta bu dünyada güçlü olan hayatta kalır. Yenilenlere merhamet göstermeye gerek yok.”

Kagali haklıydı. Bizim açımızdan Clayman katıksız bir kötüydü ve onu ortadan kaldıramamış olsaydık bize muazzam bir zarar verirdi. O zamanlar biri bize onun bu diğer yüzünden bahsetseydi, verebileceğim tek yanıt, “Hadi ya, kesin böyledir,” olurdu. Zihin kontrolü altında olduğunu da göz önünde bulundurmam gerekiyordu elbette… Ve her ne kadar mantıksız olsa da, belki de içimde ona karşı bir empati gelişiyordu. Bu yüzden açıp açmama konusunda kararsız kaldığım bir konuyu Kagali’ye anlatmaya karar verdim.

“Biliyor musun, sana Teare hakkında bir şey söylemek istiyordum…”

Teare de Ilımlı Palyaçolar’ın bir parçası olarak başımıza her türlü belayı açmıştı—Clayman ya da Footman kadar olmasa da yine de ayağıma batan bir dikendi. Yine de vardığımız anlaşmayla birlikte artık düşman değildik. Bize arkadaş der miydim bilmem ama bir ortak olarak bize yardım etmesi doğaldı. Jahil tam işini bitirmek üzereyken onu bu yüzden kurtarmıştık ama Kagali’yi korurken ağır şekilde yaralanmıştı. Halen hastane odasında iyileşmeye çalışıyordu ve Ciel de onun durumuyla ilgilenmeyi teklif etmişti.

Clayman’in kalp çekirdeğini oluşturan veri parçacıkları İzole Et ile koruma altındaydı. 【Teare’ın eksik parçalarının yerine bunları toplayıp koyayım mı?】

Ciel’e izin verdim. Düşününce, Clayman’i tam da varlığının son noktasında yutup emmiştim. Hepsini enerji olarak emdiğimi sanıyordum ama görünüşe göre kalıntıları üzerinde İzole Et kullanmışım. Dürüst olmak gerekirse kalıntılarının sonsuza dek içimde dolanıp durmasını istemiyordum; ayrıca Clayman’in olduğu yerde kalmaktansa arkadaşlarının yanına dönmeyi çok daha fazla tercih edeceğini düşündüm.

Aslında ne bileyim, belki Ciel, Clayman’i tamamen bile diriltebilirdi. Veri parçacıklarının kalıntılarını sahte bir ruha aşılayıp ona geçici bir beden verseydim, işe yarama ihtimali epey yüksekti.

Ama bunu kurcalamaya hiç niyetim yoktu. Clayman ölmüştü ve ben ona yardım etmesi için Teare’ın bir parçası olmasını istedim. Bu tamamen benim bencilce kararımdı, bu yüzden Kagali’ye ya da başkasına söyleyip söylememe konusunda emin değildim ama artık kendimi bunu açıklamak zorunda hissediyordum.

“Ah… Anlıyorum. Demek Teare ile birlikte olacak… Bunun için teşekkür ederim,” diye fısıldadı Kagali hüzünlü bir tebessümle.

Bunun sadece kendi egomu tatmin etmek olduğunu biliyordum ama yine de Kagali’nin bunu onaylar görünmesine sevindim. Ne yazık ki benim için sohbet burada bitmedi.

“Bu arada, Rimuru,” diye söze başladı Guy. “Aklıma takıldı da… Biraz fazla bildiğini okumuyor musun?”

“Evet,” dedi Sylvia, Guy’ı onaylayarak başını salladı. “Ölü bir adamdan parçalar alıp başka birine nakletmek mi… Yarı tanrının kendisi bile bu kadar çılgınca bir şeye kalkışmamıştı!”

Bu heriflerin burada olduğunu unutmuşum. Keşke bunu görmezden gelselerdi ama ağzımdan çıkan her kelimeye takılıp kalıyorlardı.

“Hey, siz ikiniz ne zamandan beri bu kadar fıkır fıkırsınız?” diye sordum.

“Ha? Arkadaş falan değiliz. Ona katlanabiliyorum, ama…”

“E-evet! Ayrıca söylemeliyim ki, dehşetin vücut bulmuş hali olan Karanlık Lordu ile bu kadar rahatça sohbet etmen bana çok daha anlaşılmaz geliyor!”

Yani, ne istiyorsunuz ki? Guy sanıldığından çok daha geniş mezhepli biri. Önemsiz şeylere sinirlenmez, bu yüzden onunla nasıl geçineceğini bildiğin sürece dışarıdan göründüğünden çok daha kolay anlaşılan biridir.

“Gerçekten olağanüstüsün Rimuru. El’in tarif ettiğinden bile daha fazlasısın. Yani, şuradaki Guy Crimson’ın, iblis kralı olmak için çalışma arkadaşım Jahil’i saniyeler içinde öldüren o korkunç iblis olduğunu sanıyordum. Onunla bu kadar kolay arkadaş olabiliyorsan, bunca yaygara niye koptu merak ediyorum.”

Sylvia o kadar hızlı konuşuyordu ki kendimi savunamadım. Ama bahsettiğimiz adam bu atışmaya güldü.

“Benim yüzüme karşı tüm bunları söyleyecek kadar yüzsüzsün sen de.”

Ah. Görünüşe göre Guy da Sylvia’dan hoşlanmaya başladı. Kendisinden korkup büzülmeyen insanlara saygı duymasını seviyorum. Geleceği düşününce, ikisinin dostluk kurması bizim için muhtemelen iyi bir alametti.

Her neyse, konuyu yeterince saptırdığımızı düşünmüştüm ama bu kadarla kalmadı.

“Şimdi Rimuru, Clayman’in kalıntılarına ne yaptın demiştin?”

Ne yazık ki Guy tüm bunları unutmamıştı. Açıklamaktan başka çarem yoktu.

“Şey, hepsi tamamen bir tesadüftü biliyor musun. Onu Jahil’in saldırısından kurtardığım zamanki gibi…”

Zaman kazanmak için rastgele bir sürü düşünceyi birbirine bağladım. Bu tür şeylere bu kadar alışmış olmam biraz üzücü ama yeteneklerimi burada ifşa etmeye hiç niyetim yoktu ve iş sıkışırsa susma hakkımı kullanmaktan çekinmezdim.

“Bana oldukça şüpheli geldi,” diye belirtti Sylvia. “Bir şey mi saklıyorsun?”

“Hah, ağzının payını ver. Böyle zamanlarda hikayenin en önemli kısmını her zaman atlar.”

“K-kesin sesinizi yahu! Benim de anlamadığım pek çok şey var! Bu sefer nasıl işe yaradığı hakkında en ufak bir fikrim bile yok!”

Zaten her şeyi yapan gerçekten Ciel’di. İşte tam da bu yüzden bu konunun üzerine gitmelerini istemiyordum… Ve gerçekten, Guy ile Sylvia neden bu kadar uyumlu? Daha önce karşılaşmamışlardı bile ve ben de Sylvia’yı bugüne kadar tanımıyordum ama Elmesia’ya o kadar benziyor ki bana hiç de yabancı gelmiyor.

Böylece bu gece yarısı toplantısında şaşırtıcı derecede canlı, samimi bir sohbet gerçekleştirdik. Sylvia’nın da dili biraz çözülüyordu.

“Bu arada Lady Kagali,” diye söze başladı, “Bunu size sormam doğru olur mu emin değildim ama bana biraz arkadaşlarınızdan bahsedebilir misiniz acaba?”

Sesi yeterince dostça geliyordu. Art bir niyet hissetmedim.

“Ha?” diye yanıtladı Kagali, Sylvia kadar şaşkın bir halde. Ama sonra bir şey hatırlamış gibi göründü. “… Nereye varmaya çalıştığını anladım galiba. Sorun değil. Ayrıca bana unvanlarla hitap etmene de gerek yok.”

“Öyle mi? Teşekkür ederim. Bu durumda bana da sadece Sylvia demen yeterli. Öyleyse—”

“Laplace’ı mı öğrenmek istiyorsun?”

“Evet. Duyduğunu tahmin etmeliydim, ha?”

“Evet. ‘Thalion’ dediğinde Laplace kesinlikle tepki verdi. Ve Büyü Hanedanlığı’nın adı aynı zamanda Laplace’ın gerçek adıysa, sanırım oldukça yüce bir şahsiyetle arkadaşmışım…”

Sohbetleri bir süre daha devam etti. Neden bahsettikleri hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama sanırım Laplace’ın gerçek kimliği üzerinde fikir yürütüyorlardı.

Ve…

“Bekle—Laplace eskiden bir Kahraman mıydı?!”

“Evet, öyleydi. Ayrıca benim kocamdı. El’in de babasıydı.”

“… Ciddi misin?”

“Âlâsıyla ciddiyim.”

Kagali’ye şaşkınlıkla baktım. O da sakince başıyla beni onayladı. Sanırım kendisi tüm bunları zihninde çoktan tartıp kabullenmişti, ancak aynı şeyin Sylvia için de geçerli olup olmadığını merak ediyordum. Tüm bu olayların asırlar önce yaşandığına emindim ama Sylvia, Kagali’nin çoktan kaybettiği ve öldüğünü sandığı kocasını bir yürüyen ölüye dönüştürdüğünü öğrenmesine rağmen en ufak bir kin belirtisi göstermedi.

“Bunun için özür dilemeliyim,” dedi Kagali. “Bu yüzden bana kin beslesen seni tamamen anlardım…” “Ama yine de Laplace ile tanışabildiğim için gerçekten çok mutluyum.”

“Açıkçası bunu duyduğuma sevindim! Bana ne düşündürdü biliyor musun—öldükten sonra bile kişiliği hiç değişmedi, değil mi? Ve son anlarında seni koruduğunu gördüğümde sanki… Vay be, sevdiğim adam artık burada değil dedirtti…”

Sylvia’nın ifade ediş biçimine bakılırsa, Laplace isteseydi o olay yerinden kaçabilirdi. Ama kaçmamıştı ve sanırım bu da Ilımlı Palyaçolar’ın bir üyesi olarak gurur taşıdığını gösteriyordu. Gerçeği artık asla öğrenemeyeceğiz ama…

“Şey, pek sayılmaz.”

Onlara teselli vermeye falan çalışmıyordum ama bu sözlerin ağzımdan dökülmesine engel olamadım. Belki benim bencilliğimdi ama umudumu öyle kolayca kaybetmeye niyetim yoktu. Ciel bile onun hâlâ hayatta olma ihtimalinin sıfır olmadığını söylemişti, ben de Yuuki ve Laplace söz konusu olduğunda buna inanmayı seçtim. Yuuki başıma her türlü belayı açmıştı ama yine de Japon bir soydaşımdı ve Shizu’nun öğrencisiydi. Ölümüne tanık olmanın beni şoka sokacağını sanıyordum ama içimde gerçekten bir üzüntü yoktu—belki de ölümünün gerçekte hiç yaşanmadığından şüphelendiğim içindi.

Yani, saçma olduğunu biliyorum. Gözlerimin önünde buharlaştığını gördüm. Ama o adama bu konuda güvenilmez işte. Daha önce beni milyon kez kandırdı. İşte bu yüzden o hâlâ hayatta. Ben buna inandığım sürece de yas tutmaya gerek görmüyordum.

“Hayır, belki de değildir. Patron bu konuda her zaman inatçıydı zaten.”

“Değil mi? Thalion da benimle hiç iletişime geçmeden bunca zaman yaşadı. Bu adam düzelmez, değil mi? Sırf bir yürüyen ölü olarak yeniden doğdu ve tüm hafızasını kaybetti diye beni terk etmek de neymiş. Böyle işe yaramaz biri için endişelenmeye hiç gerek yok, evet. Bence artık yeni bir sayfa açma vakti!”

Sanırım söylediklerim boşa gitmemişti. Kulağa patavatsızca gelmekten korkmuştum ama Kagali ve Sylvia’nın içini bir nebze olsun ferahlatabildiysem ne mutlu bana.

Gece yarısı sohbetimiz devam etti—günün kederlerini geride bırakmamıza yardımcı oluyordu, böylece yarının savaşını kazanabilirdik.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla