Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 17 – Bölüm 5 / Özel Bonus – Vester’in Tavsiyenize İhtiyacı Var

Özel Bonus - Vester'in Tavsiyenize İhtiyacı Var

(ASLINDA JAPONYA’DAKİ BİR ANİME MAĞAZA ZİNCİRİ OLAN ANIMATE TARAFINDAN YÜRÜTÜLEN SLIME ÜRÜN KAMPANYASI İÇİN YAZILMIŞTIR)

Adım Vester; yüce Kahraman Kral Gazel’e hizmet ederken tüm dünya için faydalı araştırmalar yürütmek her zaman en büyük hayalimdi. İşler benim için pek de o şekilde gitmedi; bunun yerine babamın izinden giderek Silahlı Dwargon Ulusu’nda bir bakan oldum.

Ya da eskiden öyle biriydim, sanırım. Fakat kendi aptalca kıskançlığım yüzünden bu konumumu uzun zaman önce kaybettim.

O sıralar atandığım mühendislik kolu, yeni bir tür silah geliştirmek üzere elf teknisyenlerle birlikte çalışıyordu. Kendi aramızda “büyülü zırhlı asker projesi” dediğimiz çok gizli bir projeydi bu ve onu yönetmesi için Kaijin adında bir adam seçilmişti. Ailesi demirci ocağı işleten sıradan bir halktan biriydi fakat geniş bir bilgi birikimine sahipti ve sergilediği aralıksız çaba, ekibinin takdirini kazanmasını sağlıyordu. Zaman zaman parlamaya meyilliydi ama bir patron olarak yetenekleri inkâr edilemezdi.

Yine de ne kadar uğraşırsam uğraşayım, onunla bir türlü yıldızım barışmıyordu. Aklınızda bulunsun, sıradan biri olduğu için değil. O zamanlar bile yetenekleri, ona usta bir zanaatkâr denmesi için fazlasıyla yeterliydi. İşte bu yüzden onu deli gibi kıskanıyordum.

Kaijin sadece aile mesleği sayesinde tanınmakla kalmamış, aynı zamanda ciddi araştırma sonuçları da ortaya koymuştu. Ben ise onun yanında tek bir numarası olan, mütevazı bir araştırmacıdan ibarettim. Soylu bir aileden geliyordum; babam bir markizdi ve ben de zamanı geldiğinde bir bakanlık makamına kurulmaya zaten adaymışım gibi görünüyordu. Babam henüz topraklarını yönetecek güçteyken ben orduda hizmet edecek ve kendimi araştırmalara adayacaktım ama bu benim için bir hobiden öteye geçmeyecekti.

Bu son derece hırpalayıcı bir durumdu. Siyasete hiç yeteneğim yok. Babamın soğukkanlılığına sahip değilim ve Kral Gazel’in o katıksız karizmasına kesinlikle sahip değilim. Yine de markizin malikanesindeki personel son derece yetenekli kişilerden oluşuyordu ve fazla çabalamadan siyasette tutunabileceğim bir ortam bana garantilenmişti. Üstelik bazılarının kendisi de bakanlık makamındaydı.

Ancak hükümet yönetimi ve politikalar gibi şeyler tamamen Kral Gazel ve onun yaşlılar heyeti tarafından kararlaştırılıyordu. Benim koltuğum gösterişten ibaret olacaktı; bir toplantıya katılmasam kimse eksikliğimi hissetmezdi ve ne kadar çabalarsam çabalayayım krala asla gerçekten faydam dokunmayacaktı. O zamanlar ulusum için kayda değer hiçbir şey yapmama asla izin verilmeyeceğinden emindim.

İşte bu yüzden Kaijin’e bu kadar karşıydım. O, demircilik rolüyle bile kralımıza hizmet edebiliyordu. Bende ise araştırma yeteneğinden başka hiçbir şey yoktu ve bu durum bana son derece adaletsiz geliyordu.

Üstelik kendimi ağırdan alarak araştırmalara adayacak vaktim de yoktu. Babam hastalanmıştı; durumu her geçen gün kötüleşiyordu ve soylu mülkümüzün başına geçeceğim gün yakındı. Bir an önce ciddi sonuçlar ortaya koymalıydım, yoksa Kral Gazel beni hiç fark etmeden hayatım sona erecekti. Bunu düşünmek bile katlanılamayacak kadar acı vericiydi.

Bu yüzden gelişim sürecimizi yavaş ve kararlı tutmamız gerektiği yönündeki Kaijin’in fikrini görmezden geldim. Zorla bir deney gerçekleştirdim ve bu da tüm projemizin anahtarı olan ruh çekirdeklerinden birinin kontrolden çıkmasına yol açtı. Her şey tam bir fiyaskoyla sonuçlandı ve projenin tamamı gün yüzü göremeden rafa kaldırıldı.

Sonrasında neye uğradığımı şaşırmış haldeydim ama ailem perde arkasında benim için birtakım dolaplar çevirdi. Bir şekilde Kaijin, olayın tüm sorumluluğunu üstlenerek ordudan ayrıldı. Bir de baktım ki bakan olmuşum.

Artık kimseden dürüstçe özür dileyebilecek bir konumda bile değildim. Hayatta bulduğum tek neşenin Kaijin’i bir şeyler yüzünden darlamaktan ibaret olduğu gerçeğine körleşmiştim—korkunç derecede sıkıcı bir yaşama şekli.

“Evet, o zamanlar için özür dilerim.”

Durup dururken içimden gelen bir dürtüyle Kaijin’den özür dilemiştim. Ne hakkında konuştuğumdan habersizmiş gibi bana garip bir bakış attı.

“Ne için özür?” “Rimuru o modellerin üretimini artırman için bütçe vermedi yoksa, ondan mı?”

“Hayır, onun için onayı çoktan verdi.” “Majesteleri, ihtiyacımız olan tüm finansmanı sağlaması için Efendi Mjöllmile’i tatlı dille ikna etti.”

“Harika.” “E o zaman bu özür niye?”

“Ah, çok öncesinden bahsediyorum.” “Bilirsin işte… seni darlamam, ordudan attırmam…” “Yarısı doğrudan benden ziyade emirlerimi uygulayan adamlarımın işiydi ama yine de…” “Çok geç olduğunun farkındayım ama hiçbiri için senden asla özür dilemediğimi fark ettim.”

“Bayağı geç kaldığı kesin.” “Ama bunun için bana asırlar önce özür dilememiş miydin zaten?”

Kaijin kıkırdadı. Sanırım bu ülkeye geldikten kısa süre sonra bir kez dilemiştim. Söylediğim her sözde ciddiydim ama yine de bir ara ona resmi bir özür sunmak istiyordum.

………

……

Bu ülkedeki her bir gün adeta bir sürprizler geçidi gibiydi. Kulağa mazeretten başka bir şey gibi gelmediğini biliyorum ama her şeyden önce bu yükü içimden atmak istedim.

Bana şu an bunu düşünemeyecek kadar meşgul olduğunu söylüyor!

Kral Gazel oldukça kaprisli bir adam olabilirdi ama Efendi Rimuru hayatımda karşılaştığım en özgür ruhlu ve dizginlenemez kişiydi. Şuna baksanıza—böyle önemli bir işte bana güveniyor.

Aldığım ilk zorlu görev canavarları eğitmekti. Benden onlara okuma, yazma ve aritmetiğin temellerini öğretmemi istediğinde kafamdaki ilk düşünce (kabul etmek gerekir ki kabaca) “Bu adam aklını mı kaçırmış?” olmuştu. (Bu arada, matematik öğretmek için bir araç olarak sunduğu “abaküs”, Dwargon’da benimseyeceğimiz kadar kullanışlı bir alet çıkmıştı. Efendi Rimuru bizim için bir numune üretmişti ve kullandığımız modelin tasarımı neredeyse birebir aynıydı.)

Üstelik onlara temel kavrayışın ötesinde şeyler öğretiyordum. Pratik becerilere ayrılmış dersler de vardı ve aynı zamanda onlara görgü kurallarını öğretmekle de görevlendirilmiştim. Görgü kuralları! Canavarlara! Tüm bu operasyonun bir maskaralık olduğunu düşündüğüm için suçlanabilir miydim?

Efendi Rimuru’ya bunun amacının ne olduğunu sorduğumda sadece gülümsedi ve “Eh, bilirsin işte, gelecekte insanlarla etkileşim kurmamızı istiyorum,” dedi. Bu bana delilik gibi gelmişti ama onu reddetmeye hakkım yoktu. Sadece başımla onaylayıp ona “peki, nasıl isterseniz” dedim.

Ancak iş, tahmin ettiğimden çok daha ilgi çekici çıktı. Lady Shuna önderliğinde eğittiğim dişi goblinler, kendilerini doğru şekilde ifade etmeyi ve davranmayı öğrenme konusunda oldukça hevesliydiler. Erkekler de geri kalmıyordu; genelde vahşi görünen dış görünüşlerini yumuşatmak umuduyla ziyaretçilere karşı nasıl kibarca davranacaklarını öğreniyorlardı.

Birlikte çalıştığım tüm canavarlar öğrenmeye beklediğimden çok daha istekliydi. Onlara bir şeyler öğretmek benim için eğlenceliydi. Benim için bir araştırma laboratuvarı hazırlayana kadar bu işe devam etmem konusunda anlaşmıştık ama şimdi bile düzenli olarak bu derslere katılıyorum—o zaman dilimi benim için bu kadar değerliydi.

Bu esnada Mühürlü Mağara denen yerin içinde laboratuvarın yapımını bitirdiler. Geriye dönüp baktığımda bana asgari düzeyden pek fazla bir şey vermemişlerdi ama kendimi yeniden araştırmaya adama düşüncesi bile kalbimi kıpır kıpır etmeye yetiyordu. Bu süreçte ejder-insan Gabil ile tanıştırıldım ve aynı misyonu paylaştığımızı fark edince onunla yakın dost olduk. Onun ezber bozan fikirleri beni müthish motive etti, neredeyse unutmak üzere olduğum araştırma ruhunu körükledi.

Buraya ilk getirildiğimde başıma ne geleceğinden hiç emin değildim ama geldiğimiz bu noktada Kral Gazel’e minnet duymaktan başka bir şey yapamıyorum. Burada mutlu olduğumu dürüstçe ifade edebilirim. Ama bu, hayatımın tamamen sorunsuz olduğu anlamına gelmiyor. Kaijin’in yanına tam da bunu konuşmak için gelmiştim.

………

……

Aklımdaki özrü çoktan dilediğime göre artık asıl konuma girmenin vakti gelmişti.

“Öyle mi?” “Pekala, bunu söylemene sevindim.”

“Tabii, tabii.” “Ama buraya sadece bunun için gelmedin, değil mi?”

“Ah, anladın mı?”

“Elbette.” “Önce havadan sudan biraz muhabbet edip, ancak ondan sonra çetrefilli bir konuyu açmak gibi bir alışkanlığın vardır hep.” “Bir nevi ertelemek gibi yani.”

Haklı bir noktaya değinmiş olabilirdi. Kaijin’i bir süredir tanıyordum, bu yüzden huyumu muhtemelen iyi biliyordu. Kendimi toparlayıp asıl konuma girdim—lafı dolandırmanın alemi yoktu.

“Şey, doğrusunu söylemek gerekirse seninle bir şey danışmak istiyordum.”

“Danışmak mı?” “Bütçeni koparabildiğine göre o kadar da ciddi bir şey olamaz herhalde.”

Bütçemiz önemliydi ama hayır, mesele o değildi.

“Ah, gayet ciddi.” “Hem de bütçemden çok daha fazla.”

“…” “Öyle mi?”

Bütçemden daha önemli bir şey yüzünden dertlenebileceğimi gözünün önüne getiremediği hissine kapıldım… ama neyse, boş ver. Çetrefilli bir konuydu ama Kaijin’in bana bir yanıt bulabileceğinden emindim.

“Şey, Efendi Rimuru’nun laboratuvarında…”

“Hoop, hop!” “Kendi kişisel işleri için kullandığı o çok gizli laboratuvardan mı bahsediyorsun? Bunun hakkında böyle rahatça konuşabildiğinden emin misin?”

Aslında hiç konuşmamam gerekiyordu. O söylemeden de bunu gayet iyi biliyordum… ama bu konuda artık daha fazla sessiz kalamazdım! Neticede Efendi Rimuru’nun orada aynı anda yüzlerce iblise fiziksel beden bahşettiğini kesin olarak biliyordum! Aralarında birkaç Üst İblis bile vardı—o korkunç yaratıkların beden alışını kendi gözlerimle görmüştüm. Hatta Efendi Rimuru’nun onlara isim verişine bile tanık olmuştum! Hissettiğim dehşeti nasıl anlatmaya başlayabilirdim ki?

Evet, sırları ifşa etmeme gibi bir yükümlülüğüm vardı ama bu gerçekten de Kral Gazel’e haber vermem gereken bir şey değil miydi? Şunu da unutmamak gerek, Efendi Rimuru benden bu konuda sessiz kalmamı hiç istememişti. Zaten yürürlükte olan bir teknoloji paylaşımı anlaşmamız var ve kişisel araştırmalarımın sonuçlarını Dwargon’a istediğim an sunmakta özgürüm.

Ama… şey, bilirsiniz ya…

“Pekala. O halde biraz soyut tutmaya çalışayım. O laboratuvarda şu anda tek başına tüm dünyaya kafa tutmasını sağlayacak türden bir askeri gücü seri üretime tabi tutuyor. Kral Gazel’in de bunu bilmesi gerektiğini düşündüm işte.”

Kaijin haklı bir noktaya değinmişti, bu yüzden olabildiğince üstü kapalı konuşmaya çalıştım. Fakat verdiği tepki beklediğimden çok daha şiddetli oldu.

“Dur. Dur, dur, dur, dur! Vester, durup dururken ne saçmalıyorsun sen?!”

“Hm? Anlayamayacağın kadar soyut mu kaldı?”

“Hayır seni aptal! Aksine, olabileceğinin en somut haliydi bu!”

Öyle miydi? Ben pek öyle düşünmüyordum. Daha önemli kısımları hâlâ gizliyordum.

“Ha-ha-ha! Endişelenme Kaijin. Bütün ayrıntıları versem senin de içinin içini yiyeceğine eminim. Ama şimdilik sadece buna vereceğin tepkiyi duymak istedim.”

“Buna endişelenmememi mi bekliyorsun? Çünkü ne zaman başına böyle kötü bir şey gelse gerçeklerden kaçmaya çalışmak gibi bir alışkanlığın var senin.”

Bunu oldukça kaba bulmuştum. Ama bildiklerim yüzünden o kadar endişeliydim ki bunu kafama takamadım.

“Peki sence ne yapmalıyım?”

Zihnime gömüp saklamalı mıydım, yoksa Kral Gazel’e rapor mu etmeliydim? Kaijin sorduğum soruyu biraz düşündü, başını kaşıyarak cevap verdi.

“Vester, bence sen biraz yorulmuşsun. Neden bugünlük eve gidip bir iki kadeh bir şey içmiyorsun?”

Bana sırıttı. Harika. Sorudan kaçıyordu.

“Bu tam olarak bir cevap değil, farkındasın değil mi!”

“Amann, düş yakamdan seni aptal! Ayrıca beni bu kadar hayati bir meseleye sürüklemeyi de kes!”

Son derece haklıydı ama geri adım atmaya niyetim yoktu.

“Hadi ama, öyle söyleme! Bana bir iyilik ediyorsun şurada!”

“Ülkemi terk ettiğimin farkındasın herhalde. Senin gibi bir Dwargon markisinin sahip olduğu türden sorumluluklarım yok benim.”

“Oh, bu kadar mesafeli olma! Sen artık benim patronumsun Kaijin! Sana çok saygı duyuyorum! Elemanlarına her zaman soyluluk unvanlarının sosyal konum kadar önemli olmadığını söylemez miydin?”

“Tabii tabii, tam zamanında hatırlattın! Daha önce bu yüzden mi özür diliyordun? Zaten her zaman böyle kurnaz bir adamdın…”

Ben Kaijin’i bu işe sürüklemeye, o da sıyrılıp kaçmaya çalışırken ağız kavgamız bir süre daha devam etti. Ama işin nereye varacağını şimdiden görebiliyordum. Kaijin sorumluluk sahibi bir adamdı ve bu kadarını duyduktan sonra asla öylece benden kaçmaya çalışmayacağını biliyordum.

“Cık… Pekala. Detayların geri kalanını da ver bakalım.”

“Eninde sonunda böyle diyeceğini biliyordum.”

Beklendiği gibi Kaijin beni dinlemeyi kabul etmişti. Ona tatmin olmuş bir gülümsemeyle baktım.

Böylece labirentin içinde bulunan lüks bir meyhaneye geçtik. Cüceler ile içki asla birbirinden uzak kalamaz; dışarıdan bakıldığında daha çok bir elfe benzesem de bu benim için de hâlâ gözde bir hobidir. Üstelik bu ülkede ürettikleri o harika içkilerin hepsi birer harika! Bu meyhanenin personeli de kimseye sır ifşa etmemek üzere tepeden tırnağa eğitilmiştir; bu yüzden duymamaları gereken bir şeye kulak misafiri olsalar bile asla tek bir ruha bile bahsetmezler. Burada güvende olacağımız garantiydi, yani böyle hassas meseleleri tartışmak için biçilmiş kaftandı.

“Eee, ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sordu Kaijin. Ona karşı dürüst olmaya karar verdim.

“Sessiz kalırsam ve sonrasında kötü bir şey yaşanırsa kendimi berbat hissederim. Bu konuda sessiz kalmam söylenmedi, bu yüzden bir rapor sunma yükümlülüğüm olduğunu hissediyorum.”

Kaijin cevabımı düşünceli bir şekilde başıyla onayladı. “Evet. Orijinal anlaşmamızın şartlarına göre bu durum yasadışı bir bilgi sızdırma sayılmaz, eminim. Hem sen hâlâ resmi olarak Dwargon’un bir markisi değil misin?”

Öyleydim. Arada sırada benim bile unuttuğum bir şeydi bu ama ana vatanım beni soyluluk unvanımdan asla mahrum bırakmamıştı, ben de kendi isteğimle bundan vazgeçmemiştim. Yani açıkçası, evimde öylece sersemlemiş bir halde oturuyordum; bir de baktım ki Kral Gazel beni kaçırmış ve Efendi Rimuru’ya göndermiş. O zamanlar Dwargon’daki konumumun ne olacağını çözecek hiç vakit olmamıştı.

Cüce Krallığı’ndaki soyluların kendilerine ait toprakları yoktur. Teknik olarak tüm topraklar krala aittir ve bizler o toprağı denetleme hakkını elde etmek için hükümete kira öderiz. “Toprak” tanımı da muhtemelen diğer uluslarınkinden oldukça farklıdır. Dwargon’un sadece üç büyük şehri vardır; bunlar ülkenin merkezinde, doğusunda ve batısında yer alır. Bunun ötesinde, dağlarımızın eteklerinde sıralanan malikaneler ve doğal mağaraların içinde kazılan madenlere inşa edilmiş yaşam alanları vardı.

Bölgelere ayrılmış bu yaşam alanları, soyluların yönettiği yerlerdir. Efendi Rimuru’nun tabiriyle söyleyecek olursak, aile kütüklerini denetliyorduk. Yani bu, yönettiğimiz bölgenin sakinleriyle ilgilendiğimiz, bize ödedikleri vergileri kabul ettiğimiz ve soylular olarak diğer görevlerimizi yerine getirdiğimiz anlamına gelir. Denetlediğimiz aile sayısı soyluluk unvanımıza bağlıdır ama bir marki olarak aslında oldukça iyi bir gelir elde ediyordum.

Kral Gazel’in güvenine mal olan o büyük potu kırdıktan sonra unvanımın da elimden alınacağından emindim. Ama bugün bile bana hâlâ bir marki gibi davranılıyordu, bu da yıllık vergi gelirimin akmaya devam ettiği anlamına geliyordu. Ailemizi destekleyen yetenekli kethüdalar şimdi bile tüm o işleri benim yerime hallediyorlardı. Ailem ödemelerini almaya devam ediyordu ve vatanımdan resmi olarak sürgün edilmediğim için aslında istediğim an geri dönüp orada yaşamakta özgürdüm.

Tabii ki bunu yapmak istemiyordum ve yapmaya da niyetim yoktu. Kıyaslandığında burada yaşamak son derece eğlenceliydi. Kişisel hizmetkarlarım da burada bana katılmıştı ve Tempest’ta oradakinden çok daha lüks bir yaşam tarzının tadını çıkarıyordum. Yemekler harika, içki ortamı muhteşem ve istediğim tüm araştırma işlerini yapabiliyorum. Benim için cennet gibi bir yer. Efendi Mjöllmile bazen bütçem konusunda cimri olabiliyor… ama neyse, konudan iyice saptım.

“Mmm, evet, öyleyim. Ve marki olarak konumum göz önüne alındığında, bunu Kral Gazel’e söylememek onun güvenine ihanet etmekle eşdeğer olur.”

“Sessiz kalmanın ona ihanet etmekle aynı şey olduğunu düşünmüyorum ama evet, bir rapor vermenin senin görevin olduğunu düşünüyorum.”

Evet, galiba öyle…

Zaten bunu bana söylemesine pek de ihtiyacım yoktu. Ama sorun şuydu ki, bunu nasıl rapor edecektim?

“Yani her şeyi olduğu gibi söylemem gerektiğini mi düşünüyorsun? Mesela, dünyayı yok edecek kadar büyük bir ateş gücü inşa ettiğini mi?”

“Hoop, hoop, çok mu kaçırdın sen? Ayrıca bu mesele en başta o kadar vahim bir şey mi ki?”

Mmm… Bu cidden iyi bir içki. Bu yumuşak tadına doyamıyordum. Ferahlatıcıydı, aromatikti ve öyle harika bir şekilde hafifti ki. Tüm endişelerimden beni arındırdığını hissedebiliyordum. Ama… evet.

“Ultima ve Carrera’yı biliyorsun, değil mi?”

“Ha? Şey, tabii ki ama ciddi soruyorum, iyi misin sen? Bu konu değişikliklerinden boynum sakatlanacak.”

“Konuyu değiştirmiyorum. Ayrıca bu tür bir şey hakkında konuşabilmek için sarhoş olmam gerekirdi zaten.”

“Dur, yani sen bana…?”

“Doğru tahmin ettin. O ikisi, inşa ettiği o ateş gücünün bir parçası.”

“Ha… Anlıyorum. Eh, macera perilerini denetleyen polisin neden bu kadar lanet olasıca güçlü olduğunu açıklıyor bu. Onları Tempest güvenlik güçlerinde hiç görmemiştim, ben de vahşi doğada bir yerlerde eğitim gören gizli bir güç falandırlar diye düşünmüştüm.”

Kaijin’in sonunda tüm bunların ciddiyetini kavramaya başladığını düşünmeye başladım. Tempest’ta hiç kimse şehrin polis gücüne karşı gelmeye cesaret edemezdi ve hiç kimse mahkeme kararlarından birini şikayet etmeyi aklından bile geçirmezdi. Neden mi? Çünkü suçluların davranışlarını mutlak, ezici bir güçle dizginliyorlardı. Onları gören herkes aşılmaz derecede güçlü savaşçılar olduklarını anlayabilirdi; maceracı rütbeleri açısından bakarsak, en sıradan polis memuru bile A rütbesinin üstüne çıkardı.

“Ama… Bekle, ne? Yani polis gücü onların dünyayı fethedecek ateş gücü mü?”

“Evet. Mükemmel bir kamuflaj, değil mi?”

“Peki… Pek emin değilim ama…”

Kaijin’in kafası karışmış görünüyordu. Nedenini anlayabiliyordum. Dünyayı yok edebilecek güçteki bu korkunç iblislerin vatandaşlarımızı koruyan polis gücü olarak hizmet vermesi fikri…

“Farz edelim ki bunu Kral Gazel’e anlattım, sence nasıl bir tepki verirdi?”

“Ş-şey… şey… hmm. Bunu ona anlatmak epey zor olurdu, değil mi?”

“Değil mi? Bana kimsenin inanmasına imkan yok. Hatta aklımı kaçırdığıma dair utanç verici dedikodular bile çıkarmaya başlayabilirler. Kralın güvenine hâlâ sahip olurdum sanırım ama onunla benim aramdaki tüm o aracılar buna şüphe düşürmeye çalışırlardı, eminim.”

“Evet,” diye mırıldandı Kaijin kadehini bitirirken. Bana dik dik bakıyordu, kendisini bu işe bulaştırdığım için içinden bana lanet okuduğuna şüphe yoktu. Bu yüzden ona sırıttım.

“Sence ne yapmalıyım?”

“Şey… şimdi ona bunu öylece kuzu kuzu anlatman gerektiğinden pek emin olamadım. Benim için de çetrefilli bir soru bu…”

Kaijin ve ben doğru cevabı tartarak bir süre sessizliğe büründük. Bu monotonluk, ancak masamıza davet ettiğimiz Efendi Deeno ile bozulabildi.

“Vay, Vester! İki kişi bütün eğlenceyi kendinize saklamanız hiç adil değil. Beni daha önce çağırmalıydınız! Ayrıca gelmişken bana da bir içki ısmarlayın! O zaman benim için ne derdiniz varsa dinlerim!”

Bana güven veren geniş bir gülümsemeyle baktı. Vakit kaybetmeden ona sordum.

“Pekala Efendi Deeno, sence ne yapmalıyım?”

Sarhoştum. Bu da onun da bir İblis Kralı olduğunu tamamen unuttuğum anlamına geliyordu.

“Boş ver gitsin! Sorumluluğu başkasına kitle gitsin! Eğer o azar işitirse de bu sadece onun şanssızlığı olur!”

Efendi Deeno düşüncesini vurgulamak için bize başparmağını kaldırdı.

“Hayır, gerçekten böyle olması gerektiğini sanmı—”

“Sorun yok, sorun yok,” diyerek endişeli Kaijin’in sözünü kesti. “Yani dürüst olmak gerekirse bana da bir sürü şeyi rapor etmem söylendi ama ben o sorumluluğu çabucak başımdan attım. Bu yüzden bayağı azar işittim, ben de kendime daha fazla rapor vereceğime dair söz verdim… ama kime rapor vereceğim bana kalmış, değil mi? Ben de öylesine seçtiğim herhangi bir adama anlatıverdim, işler de harika bir şekilde çözüldü. Sonunda azarı onlar yiyor, ben de başım dik bir şekilde benden isteneni yaptığımı söyleyebiliyorum. Artık her gün kendimi kuş gibi hafiflemiş hissediyorum. Kesinlikle tavsiye ederim!”

Ve bu bilgece tavsiyenin ardından Efendi Deeno ilk tur siparişini verip içmeye başladı. Sanırım bu sohbetle işi zaten bitmişti. Heh… Şimdi bu mesele yüzünden içimin içini yediğim için kendimi aptal gibi hissediyordum.

“Haklısın! Sanırım ben de tam olarak böyle yapacağım!”

“Harika! İyi fikir Vester! Boşuna patronum değilsin!”

Deeno gibi bir İblis Kralı‘nın bana böyle cesaret vermesi kendimle biraz gurur duymamı sağladı. Garipti.

“Zihnini zehirliyor adamım. Bu adamı kendine emsal alamazsın. İyice bir düşün!”

Kaijin bir süredir sızlanmaya devam ediyordu ama onun bu söylenmeleri bile kulağıma rahatlatıcı geliyordu.

“İçelim! Bu gece benden çocuklar. Bakalım nereye kadar gidebileceğiz!”

“İşte bu! Ruh diye buna derim!”

“Hoop, hop, iyi misin sen?! Çünkü senin gibi üst düzey bir yöneticinin bile bu mekanda çıldırmaya bütçesi yetmez sanırım—”

“Hey, ufak tefek şeylere takılmayı bırak ihtiyar! Sadece rahatına bak ve tadını çıkaralım!”

“Sen sadece başkasının hesabından içmek istiyorsun!”

“Yani, evet. Neden bir sorun olsun ki?”

“Kesinlikle bir sorun değil! Zihnim artık dertlerden arındı Kaijin, bu yüzden şimdi kutlama zamanı. Felekten bir gece çalalım!”

Kendimi dünyaların kralı gibi hissediyordum ve çok geçmeden parti ciddi anlamda başladı. Umarım yarın bir sürü başka saçma sapan dertle uğraşmak zorunda kalmam—üçümüz dolu kadehlerimizi tokuştururken zihnimdeki tek dilek buydu.

“Lord Vester, çok yorulmuş olmalısınız,” dedi raporumu sunduğum ajan.

Anlaşılan bana yine de inanmamıştı. Tam da beklediğim şey buydu ama yine de hiç pişman değildim. Sonuçta ayıldıktan sonra hesabı gördüğüm an o kadar pişman olmuştum ki, “pişmanlık” duygumu temelli bozmuşum gibi hissediyordum.

“Evet… belki de haklısın, ha-ha-ha. Ama sakın raporu sunmadığımı söyleme, tamam mı?”

Böylelikle düzenli irtibat görüşmemi sonlandırdım.

Raporumun doğruluğu çok sonra teyit edilecekti ama kimse sorumluluğun bende olup olmadığını sorgulamadı. Aslında sorgulayanlar oldu ama büyülü iletişim kayıtlarımız sayesinde bütün ihale o isimsiz ajanın üzerine kaldı. Gerçekten de tam Lord Deeno’nun söylediği gibi olmuştu. Bu konuyu onunla danışmayı akıl ettiğime o kadar memnunum ki.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla