Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 10 – Bölüm 7 / Açgözlülük Tuzağı Açgözlülük Tuzağı

Açgözlülük Tuzağı Açgözlülük Tuzağı

Tüm yetkililerimi bir araya topladıktan sonra öğrendiğim her şeyi onlarla paylaştım; Glenda’yı takdim edip onu kabullenmelerini sağladım. Bu durum elbette Glenda’yı onların gözetimi altına sokmak anlamına geliyordu; kızın hepsinin güvenini tek tek kazanması gerekecekti.

Ayrıca tabancasını inceleyebilmeleri için onu Kaijin ve Kurobe ile de tanıştırdım. Artık mühimmatını da burada tazeleyebilirdi. Hatta belki biz de bu şeylerin seri üretimine geçebilirdik? Açıkçası benim de canım çekmiyor değildi. Onları satışa çıkarmayı düşünmüyordum ama belki bir tür lisanslama sistemiyle önemli kişilere dağıtabilirdim. ‘Sahip olmak bayağı havalı olurdu ha,’ diye haince düşünceler geçirdim içimden günler ilerlerken.

Çok geçmeden harabe keşfimizin günü geldi çattı. Her şeyimizle yola çıkmaya hazırdık. Keşif kıyafetlerimiz mükemmeldi, hatta belimde prototip bir silah bile vardı.

Kaijin’in o kadar ilgisini çekmişti ki, araştırmalarından arta kalan zamanlarda silahın kalıbını döküvermişti. Ardından Dold, haznede küçük bir patlamayı tetiklemek için büyü gücü kullanan bir mühür kazıdı parçalara —ne barut gerekiyordu ne de boş kovan fırlatıyordu. Tek ihtiyacınız olan eliptik mermilerdi, sonrası çocuk oyuncağı. Üçte bir inç boyutundaydı ve on altı mermi alabiliyordu. Bir sonraki mermiyi doldurmak ve patlama gücünün tepmesini sönümlemek amacıyla her atışta mekanizmanın geriye kaymasını sağlayan bir geri tepme sistemi kullanıyordu.

Yapısı daha çok bir oyuncağı andırıyordu ama bu haliyle bile bir .44 Magnum gücündeydi. Bu durum, silahın darbelere karşı dayanıklılığını artıran büyü çeliğinden yapılmasına ve mühürle tetiklenen patlama gücünün mümkün olan en yüksek gücü sağlamasına borçluydu.

Bu arada, bu silahın gücü kullanılan merminin türüne bağlıydı. Normalde sıradan kurşun mermiler kullanıyordu ama canavarlar için büyü emdirilmiş mitril mermilerimiz de vardı. Ne kadar büyü yüklediğinize bağlı olarak gücü değişebiliyordu, yani bu silahın potansiyelini konuşturabilmesi için doğru kişinin elinde olması gerekiyordu denebilirdi.

Sınıflandırma açısından Nadir bir silahtı, yine de Benzersiz bir silah kadar sert vurabiliyordu. Üretimi sırasında Kaijin’in ekibini bile şaşırtan son derece ilgi çekici bir silahtı. Sahip olduğu bu yetenekle yeni birliklerimize bunu standart teçhizat olarak vermek çok isterdim ama dediğim gibi, bu konu henüz tartışmaya açıktı.

Dürüst olmak gerekirse bu normalde asla yapmayacağımız bir şeydi. Bir bakıma bunu her şeyden çok klasik fantezileri yaşamak için yapmıştım; resmen envantere katma konusunda gönülsüzdüm. İşlerin nasıl gideceğini görmemiz gerekecekti, belki de sadece gerçekten gerekli olduğuna karar verirsek ödünç verirdik.

Mesela bugün olduğu gibi. Bunu yanımda taşımak tarzımı kesinlikle tamamlıyordu. Sonuçta her erkeğin hayatında birazcık klasik macera ruhu olmalıydı.

“Vay be, bu gerçekten çok havalı! Elinde şöyle bir tepmesi falan acayip hissettiriyor!” diye haykırdı Gobta.

Gördünüz mü? Gobta ile zevklerimiz tamamen aynı. Normalde bunları sadece ödünç vermek için tasarlamıştık ama madem öyle, Gobta’ya bir tane hediye edeyim bari.

“Ne demek istediğimi anladın değil mi, Gobta? Ama sakın insanlara doğrultayım deme, tamam mı? Tehlikelidir.”

“Tabii ki doğrultmam! Çok dikkatli olacağım!”

Gobta sevinçten havalara uçarken Ranga ona kıskançlıkla bakıyordu. Ranga, sen o şeyi kullanamazsın ki. Ama sana şık bir atkı vereceğim, onunla idare et artık.

“Hehe… Benim yanımda Goriki-maru V2 var zaten, teşekkür ederim. Efendim Rimuru’nun benim için seçtiği kıyafetten bahsetmiyorum bile…”

“Shion, o kıyafetle keşfe çıkmak yok, tamam mı? Burada ilk önceliğimiz güvenlik!”

Hediye ettiğim kıyafeti gerçekten çok beğenmiş olmalı ki Shion eline geçen her fırsatta onu giyiyordu. Ama o kıyafet şıklık içindi, keşif için değil.

“Ne yazık…”

Omuzlarını düşürerek her zamanki takım elbisesini giymeye gitti. Bu pek de büyük bir gelişme sayılmazdı ama neticede onun fiili savaş teçhizatıydı, neyse artık.

“Rimuru, ben nasıl olmuşum?”

Milim heyecandan adeta zıp zıp zıplıyordu.

“Ah… Çok yakışmış. Bugün için hazırlattığımıza değmiş doğrusu.”

Gobta ve benim gibi o da bugün için temin ettiğimiz keşif teçhizatını giymişti.

“Değil mi! Harika hissettiriyor—hem de hareket etmesi acayip kolay! Kaç tane cebi var baksana, inanabiliyor musun? Çok havalı!”

Altında bir şort vardı; bunun ne kadar iyi bir fikir olduğundan pek emin değildim ama ona yakışmıştı, ben de üstelemedim.

“Öyle gerçekten. Shuna’ya teşekkür etmeyi unutma, tamam mı?”

“Tamamdır!”

“Aynen öyle!”

Böylece hepimizin keyfi yerindeyken buluşma noktamıza—Englesia başkentindeki Serbest Lonca karargâhına doğru yola çıktık. Plan, oradan Kukla Ulusu Dhistav’a geçmekti.

Kagali ön girişte bizi bekliyordu.

“Sizi tekrar görmek güzel. Bugün yapacak çok işimiz var!”

“Galiba ilk defa karşılaşıyoruz? Ben Milim. Tanıştığıma memnun oldum!”

“Benim adım Kagali. Ben de sizinle tanıştığıma memnun oldum.”

Hepsi birbirine gülümsedikten sonra Kagali bize öncülük etti.

“Milim?”

“Mmm… Bence bir sorun yok. Ama biraz… şey…”

“…?”

Kagali konuşmamıza garip garip baktı. Yuuki için çalıştığından, her ihtimale karşı ona şüpheyle yaklaşıyorduk. Az önce Milim’e Ejderha Gözü ile onu kontrol ettirmiştim ve görünen o ki Milim’in dikkatini bir şey çekmişti—yine de pek bir sorun var gibi durmuyordu. İçime sinmemişti tabii, bu yüzden temkini elden bırakmamaya karar verdim.

“Ekibimizin tamamı burada, izninizle herkesi takdim edeyim.”

Kagali gözlerini hafifçe devirip keşif ekibini bize tanıtmaya başladı. Bizi Karargâhın yakınındaki açık alanda, tek sıra hâlinde dizilmiş bekliyorlardı. Doğrudan Kagali’nin eğittiği bir ekipti ve bugün aralarından en yetenekli, en deneyimli olanlar bize katılacaktı. Saldırıya uğrayabileceğimiz söylenmesine rağmen hepsi bu işe gönüllü olmuştu; kadınlı erkekli yaklaşık on kişilerdi. Yoldan geçen bazı kişiler meraklı bakışlar atsa da kimse oralı olmadı. Oldukça iyi eğitilmiş gibi görünüyorlardı.

Diğer yandan onların teçhizatı tepeden tırnağa eksiksizdi. Bizim üzerimizdeki çocuk oyuncağı gibi duran şeylerin aksine; kalın üst ve alt giysiler, kocaman sırt çantalarıyla dolu ağır takımlardı. Her biri keşifte üstlendiği role uygun aletler taşıyordu—yürüyüş bastonları, kazmalar, kürekler, ne ararsanız vardı.

“Teçhizatınızı sizin yerinize biz taşıyalım Lord Rimuru, ama eşyalarınızı nereye koydunuz?”

Hiç eşyamız yoktu ki. Sadece üzerimizdeki bu havalı yeni kıyafetler vardı.

“Yok, şey, özel bir şey hazırlamadık, sadece bunlar var.”

“Ha? Komik bir şaka gerçekten.”

Evet, biliyorum ama…

“Bakın, teninizin hiçbir yerinin açıkta kalmaması gerekir. Böcekler sokabilir, ayrıca bu şekilde yaralanmak çok daha kolaylaşır, değil mi?”

Arazi kıyafeti dediğin bütün tenini kapattığında işlevini tam yapardı. Üstelik Milim’in giysisi düpedüz baştan savmaydı.

“Hmm, öyle mi dersin? Ama benim tenim her daim bir aurayla korunuyor, o yüzden bana bir şey olmaz!”

“İyi de Kagali’yi kızdırmak mı istiyorsun?”

“Sen de tıpkı onun gibisin! Bana kalırsa ikinizin de teçhizatı çok yetersiz! Bu keşif gezisini çocuk oyuncağı sanıyorsunuz!”

Of, sert oldu. Gerçekten bu kadar kötü olan neydi ki?

“Tamam, tamam, sorun yok. İyiyiz biz, tamam mı? Öyle görünmeyebilirim ama epeyce maceracılık tecrübem var!”

Daha doğrusu, zaten dışarıda kamp yapmama gerek olmadığı için hafif takılmıştım. Bunu şu an uzun uzadıya açıklamaktansa bizzat göstermek daha iyiydi.

“Peki, madem ısrar ediyorsunuz… Ama bir sorun yaşarsanız lütfen hemen bize haber verin.”

O kadar sorun yaşayacağımızdan şüpheliydim. Bunu eğlenceli bir gezinti gibi görüyorduk ama bir gözümüz de tehlikenin üzerindeydi. Gobta, Ranga ve Shion’un da durumun farkında olduğundan emin oldum.

O zaman yola çıkma vaktiydi.

“Pekala. Bizim için bir at arabası hazırlattım…”

“Ha? At arabasına ihtiyacımız yok ki?”

Kagali boş boş yüzüme baktı. Ben de aynı şekilde ona baktım. Ne yani? At arabasıyla Dhistav’a ulaşmak neredeyse iki ay alırdı. Bu zaten hiçbir zaman bir seçenek olamazdı.

“Ne demek istiyorsun?”

Kafası karışmış olan Kagali’yi şimdilik şehirden dışarı çıkmaya davet ettim. Tenha bir alana ulaştığımızda, doğrudan Dhistav’a açılan bir nakil kapısı oluşturmak için Mekân Hâkimiyeti’ni kullandım. Bu işlem artık bana tanıdıktı; daha önce bulunduğum bir yerse oraya kapı açmak oldukça kolaydı.

“Hadi gelin bakalım. Bir yere kaybolacağı yok, o yüzden paniklemeyin.”

Şaşkına dönen keşif ekibi aynı anda konuşmaya başladı.

“Şaka yapıyor olmalısın! Buradan ne kadar uzakta olduğumuzun farkında mısın…?”

“Gerçekten de… bir iblis kralı muazzam bir şey…”

“İmkânsız. Tüm hazırlıklarımızın çoğunluğu boşa gitti…”

Bu durum için biraz suçlu hissettim ama—hey—en azından oldukça karizmatik görünmüştüm.

Böylece Kukla Ulusu Dhistav’a ulaşmış olduk.

Bizi karşılayan ilk kişiler, kale girişinde sıraya dizilmiş ve derin bir saygıyla eğilen kara elfler oldu.

“Dhistav’a hoş geldiniz! Yolculuktan bitap düşmüş olmalısınız!”

Aralarındaki yaşlı olan bana doğru bir adım attı. Yaşlı diyorum ama muhtemelen yirmilerinde gösteren, sarı saçlı ve koyu esmer tenli bir kadındı.

“Ah, yok, pek sayılmaz. Ama bizim için odalarınız var mı?”

“Elbette. Her biriniz için ayrı odalar tahsis edebiliriz fakat gerekirse daha büyük grup odalarımız da mevcut.”

Onlara önceden haber verdiğim için bizim için her şeyi eksiksiz hazırlamışlardı. Şimdilik tüm eşyalarımızı daha büyük olan grup odasına bırakabileceğğimizi düşündüm.

“Pekala, önce grup odasına geçelim. Eşyalarımızı orada tutabiliriz, böylece belki bugün bize kaleyi gezdirebilirsiniz?”

“Pekala. Size rehberlik etmekten memnuniyet duyarım.”

Yaşlı olan bizi odaya götürdü. Ekibe eşyalarını oraya bırakmalarını söyledim, onlar da senkronizasyonu bozulmuş robotlar gibi yürüyerek dediklerimi yaptılar.

“Şey, burada tam olarak ne oluyor?! Yola çıkalı daha bir saat bile olmadı ama şimdiden varış noktamıza geldik bile mi?!”

“Bu tam bir delilik! Aklımı kaçırıyor olmalıyım!”

“Ne? Özel odalar mı? Bu kalede bize resmen konuk muamelesi mi yapıyorlar?!”

Robot gibi yürümelerinin sebebi, sanırım beyinlerinin tüm bu olan biteni idrak etmekte hâlâ zorlanmasıydı. Alışılageldik keşif gezilerinden çok farklı bir durumdu ve bu da haklı olarak kafalarını karıştırmıştı.

“Lord Rimuru hepinizle yakından ilgilenmemizi emretti. Konaklamanız boyunca bir sorunla karşılaşırsanız lütfen bize bildirmekten çekinmeyin.”

Yaşlı kadın şaşkın ekibe yumuşak bir tebessümle hitap etti. Bu kadarı bile gerçeklerle yüzleşmelerine yetti. İçimi kaplayan tatlı bir sıcaklıkla hepsini seyrettim.

Ardından ekibi şatoda gezintiye çıkardık; burası eski İblis Kralı Clayman’in ikametgahıydı ve lüks kavramına yepyeni bir boyut kazandıran bir yerdi. Kara elfler sarayın bakımını eksiksiz üstlenmişti, baktığım her yer pırıl pırıldı.

“Keşif bittikten sonra burası senin olacak Milim ama sanırım tüm bu insanlar hâlâ burada yaşamak istiyor.”

“Hmm. Evet, farkındayım. Onlara düzenli olarak yiyecek ve erzak temin edilmesini sağlayalım.”

“Çok teşekkür ederiz, Leydi Milim.”

“Dert etmeyin! Sizler de benim halkımdansınız, bu yüzden üzerinize düşen görevi yaparsanız harika olur!”

Vay be, Milim gerçekten de gittikçe akıllanıyor. Frey’in çabaları meyvesini veriyor olmalı.

Etkilenmiş bir hâlde ona kale hakkında ve bir sıkıntısı olup olmadığına dair biraz daha soru sordum. Burası tüm kara elfler için fazlasıyla yeterli alana sahip, kocaman bir saraydı. Etrafta bir kale kasabası yoktu; büyü doğumlular için konutlar vardı ama hepsi şu anda Geld’in emrinde çalışmak üzere dışarıdaydı. Elfler, eninde sonunda geri döndüklerinde kullanabilsinler diye o konutların da bakımıyla ilgileniyorlardı.

“Burası da harabelerin girişi. Üç bölüme ayrılmıştır; en derindeki bölüm bir mahzen görevi görmektedir. Aramızdan yalnızca üst düzey yetkililerin girmesine izin verilir ve orta bölüm ile ötesinde ne olduğunu yalnızca İblis Kralı Clayman’in kendisi bilir.”

Hakuro bunu kendi raporunda belirtmişti ama harabe girişi tam da kalenin içindeydi.

“Yani en üst bölümün nasıl bir yapıya sahip olduğunu biliyorsunuz?”

“Evet. En üst bölümdeki tüm hazineler zaten çıkarıldı, bu yüzden şu anda bu alanı ikametgâhımız olarak kullanıyoruz.”

İçeride o kadar çok boş oda vardı ki rahatlıkla binden fazla yatağı barındırabilirdi.

Kapıyı açıp içeri girdik. Yerin altında olması gerekiyordu ama mekân yumuşak bir ışıkla kaplıydı.

“Bu ışık da ne…?”

“Ah evet, bu sürekli çalışan büyü kökenli bir etkidir. Güneşin hareketiyle senkronize edilmiştir, bu yüzden gece olduğunda burası da kararır.”

“Aman Tanrım! Uzak geçmişten kalma bir büyü günümüzde hâlâ işliyor mu yani?!”

“Bu… Sadece bu bile muazzam bir keşif. Burada en sıradan şeymiş gibi muamele görüyor ama bunu derinlemesine araştırmak isterim…”

“Bu büyü diğer bölümlerde de aktif mi?”

“Evet. Lord Clayman’e eşlik ettiğimde daha derinlere göz atma şansım olmuştu, orta bölüm de en az burası kadar aydınlıktı.”

Yaşlı kadın tüm sorularımızı sabırla yanıtladı ve bu karşılıklı konuşma bir süre daha devam etti. Ekibin ne kadar heyecanlı olduğunu görebiliyordum ve bu enerji yavaş yavaş bize de bulaşmaya başlamıştı.

“Onların yolundan çekilsek iyi olur Gobta.”

“Aynen valla! İnsanı biraz geriyor, değil mi?”

Birinci bölümün etrafına bakınırken kendi aramızda fısıldaştık. Oldukça yaşanmış bir havası vardı, bu yüzden kara elflerin burayı evleri bellediğine inanabiliyordum.

“Peki burada yaşadığınıza göre aşağıdan hiç canavar falan çıktığını görmüyor musunuz? Yani neticede bir mahzen olduğuna göre insan hayaletler falan bekliyor…”

Yaşlı kişi Gobta’nın sorusuna kıkırdadı. “Hayır, o konuda endişelenmenize hiç gerek yok. Yeraltına çıkan tek bir kapı var ve onu da yalnızca Lord Clayman açabilirdi.”

“Hmm?” Milim kaşını kaldırdı. “Peki, açılmıyorsa kırıp geçeriz olur biter!”

“Kesinlikle! Kılıcımı tek bir savuruşumla her şey un ufak olacak!”

“Hayır! Önce incelememiz gerek! Lütfen hiçbir şeyi kırmayın!”

Aşırılık yanlılarının bildiklerini okumalarını engellemek için hemen araya girdim.

“D-doğru. Haklısın. Daha dikkatli olsan iyi olur Shion!”

“Evet, ucuz atlattık. Bunu duymasaydım kendimi kaybedecektim.”

Tam da endişelendiğim şey buydu ama en azından söz dinlemeye açıklar.

Böylece epey geniş harabelerin içinden geçip kara elflerin yerleşim yerini geride bıraktık ve ilk kapıyla aynı boyutta, ancak üzerinde oldukça bariz bir büyü mührü bulunan tek ve devasa bir kapının önüne vardık.

“…Ah. Bu, antik büyüyle çalışan bir savunma mekanizmasının parçası gibi görünüyor. Dokunursak tüm şehrin savunma sistemini tetikleyebilir.”

“Savunma sistemi mi?! Hâlâ aktif mi?”

“Dikkatli olmamız gerekecek. Yanlışlıkla tetiklersek, keşif gezisini bir anda iptal etmek zorunda kalabiliriz.”

Kagali bu uyarıyı verirken kaskatı kesildi; ekibindekilerin yüzleri de gerilmişti. Clayman’in bu şeyi nasıl açabildiğini merak ediyordum doğrusu.

“Clayman bu harabelerin yönetimiyle falan mı ilgileniyordu?”

“Hayır, kendisi ancak son zamanlarda ön plana çıktı. O noktadan önce harabelerle bir ilgisi olduğunu sanmıyorum.”

“Sanırım bu büyü mührünü çözmeyi başardı. Doğru prosedürü izlersek, bence sorun çıkarmadan açılacaktır.”

Hımm, evet, evet. Yeterince vakti olduysa Clayman bile bunun üstesinden gelebilirdi. Onun bu tarz bir Benzersiz Yeteneği yok duydu?

《Doğrulanmıştır. Benzersiz Yetenek Manipülatör; bilgiyi gönderilip alınabilen şifreli mesajlara dönüştürme gücü.》

Doğru ya, o yetenek. Muhtemelen gördüğü her verinin şifresini çözmek için kullanabiliyordu; bu da böyle büyü mühürlerini tahlil edip kırmak için gayet iyi bir yöntemdi.

Bu arada, ben o yeteneği elde etmiş miydim?

《Anlaşıldı. Söz konusu yetenek, Efendimin halihazırda sahip olduğu güçlerin alt bir versiyonu olduğundan parçalanıp enerji olarak emilmiştir. Formalite icabı, Arazi Kontrolü yeteneği Kanun Kontrolü’ne eklenmiştir.》

Ah. Neden haberim olmadığına şaşmamalı. Rapor etmeye değmeyecek bir şeyse Raphael bana söylemiyor zaten. Ama Clayman yapabildiyse ben de yapabilirim. Gerçi yapan aslında Raphael ama neyse, boş ver.

“Bu uzun bir mücadele olabilir.”

“Başlangıç için oldukça zorlu bir engel. Ama daha önce karşılaştıklarımıza kıyasla burası yine de iyi bir ortam. Sakinleşelim ve şunu deşifre etmeye başlayalım!”

Ekip işe koyulma hususunda kesinlikle hevesliydi. Bu sırada elimi kapının üzerine koydum. Toprağın damarlarından akan enerjinin, büyü mühründen geçerken tüm duvara yayıldığını hissedebiliyordum.

“Anlıyorum. Bu kapıyı kırarsak, bu bölümdeki bütün ışıklar sönecek. Ardından tüm bu enerji davetsiz misafirleri ortadan kaldırmaya yönlendirilecek ve her şey tekrar güvenli hale geldiğinde muhtemelen kendisini onaracak. Bin yıldan uzun süredir bu şekilde çalışmaya devam etmesi… Bu, oldukça gelişmiş bir büyü medeniyetinin eseri.”

Tek başıma olsaydım bana tamamen yabancı bir dil gibi gelirdi ama sahip olduğum tüm destek sayesinde bunu takip etmek oldukça kolaydı. Hatta bulmaca çözmek gibi bir nevi eğlenceliydi bile.

Büyü mührünü matematik sorularıyla dolu bir alıştırma kağıdı gibi adım adım çözerek nasıl açılacağını bulmayı başardım.

“Aha, işte oldu. Buradan biraz büyü gücü verdiğimizde, şifreli bir büyü için veri giriş penceresi açılacak.”

Herkese doğru geri döndüm… ancak ekibin ağızları açık kalmış bir halde bana dik dik baktığını gördüm. Eyvah. Bir anda fazla ileri gittiğimi fark ettim. Çözümlemesi çok eğlenceliydi, tamam da bu adamların işiydi bu, değil mi?

“Kusura bakmayın, biraz kendimi kaptırdım…”

“H-hayır, hiç sorun değil.”

Kagali beni teselli etmeye çalışsa da birilerinin damarına basmış gibi hissetmekten kendimi alamadım. Fazla müdahale etmek pişmanlık getirebilirdi, bu yüzden geride durup bir süre Ranga’nın yelesini kabartmaya karar verdim…

…ama yanımda getirdiğim ekiple bunun gerçekleşmesine imkan yoktu.

“Vah-ha-ha-ha-ha! Ben de çözdüm işte!” Milim çoktan kapının etrafında zıplayıp durmaya başlamıştı bile.

“Aaa? Benim kafam hiç basmadı galiba.” Bu sırada Gobta, şaşkın bir edayla elini kafasına götürüyordu.

Ekip üyelerinden birkaçı, gözleri ve sesleri heyecanla parıldayarak kendi aralarında tartışmaya başlamıştı.

Bütün bunlar Kagali’nin sorduğu bir soru sayesinde yaşanmıştı.

“Lord Rimuru, bunu nasıl çözdüğünüzü açıklamanızın bir mahzuru var mı?”

Ranga’yı tarayıp tımar etmekle iyice meşguldüm ama madem sormuştu, cevap vermem gerekiyordu. Ben de öğrenmeye hevesli bu dinleyici kitlesinin önünde, büyü mührünü çözerken izlediğim adımların üzerinden geçtim.

“İlk olarak, şeklin bütününe bakmadan önce, üzerine ne tür bir büyü formülünün eklendiğini incelemeniz gerekir. Ardından bu formülü münferit bölümlere ayırırsınız.”

“Yani ilk önce en yeni büyüye mi bakıyorsunuz?”

“Aynen öyle. Çıkardığınızda şeklin tamamının doğru çalışmasını engelleyecek olan formülün hangisi olduğunu tespit ediyor, ardından büyünün temel özelliklerini kavramaya çalışırken bu işlemi tekrarlıyorsunuz. Sonrası sadece tüm doğru yanıtları alıp üst üste koymaktan ibaret.”

“Anlıyorum…”

“Yani sahte verilerden kurtulup doğru çalışan büyüleri tutuyoruz, değil mi?”

Buradakilerin seçkin kaşiflerden oluşan bir ekip olduğunu duymuştum ki cidden kavrayışları çok hızlıydı. Benden küçücük bir tavsiye aldıklarında bile anlayışları katlanarak derinleşiyordu.

“Tuzak büyülerine gelirsek, bunlar genelde kendi içlerinde eksiksiz birer pakettir, değil mi? Temeldeki akıştan ayrı olarak, ana ağaçtan çıkan dal ve yapraklar gibidirler. Tabii büyünün asıl amacının tuzağı tetiklemek olmadığını varsayarsak…”

“…Hmm. Yani mührün ana akışındalar ama onları görmezden gelme lüksümüz de yok, öyle mi?”

Sanırım çocukları eğitme deneyimim burada meyvesini veriyordu. Ekip, anlatım tarzımı kavramayı son derece kolay bulmuştu. Bu kadar başarılı olmak keyfimi yerine getirdiği için büyü mührü tahlili yaklaşımımı sergilemeye devam ettim.

Tüm bunlar yaşanırken Milim gidip kapının mührünü tamamen çözmeyi başardı. Hemen ardından birkaç kişi daha onu takip etti ama tam o sırada karanlık elf büyüğü yeniden söze girdi.

“Herkese merhaba, sizler için akşam yemeği hazırladık. Uzun yolculuğunuzdan dolayı yorulmuş olmalısınız, bu yüzden bugünkü çalışmayı burada bitirmeye ne dersiniz?”

Akşam saatlerinin geldiğini ancak şimdi fark etmiştim. Evet, asıl keşif yarın başlayabilirdi. Şimdilik burada toparlanalım—nasıl olsa çok geçmeden kapıyı temelli açabiliriz.

“Pekala, burada duralım mı?”

“Kulağa hoş geliyor. Bizimkine ‘uzun bir yolculuk’ demek biraz garip hissettiriyor ama yarından itibaren asıl işe koyulabiliriz.”

Kagali’nin de onaylamasıyla bugünkü çalışmamız sona erdi.

Ertesi sabah, Kagali arkasında tam teçhizatlı ekibi sıralanmış hâlde kapıyı resmen açtı. Kapı sessizce yana doğru kayarken mavi bir ışık titredi.

“İşte oldu.”

Ekip tezahürat yaptı. “Harika iş,” diyerek içeri doğru bir adım attım.

Bu orta bölümde ışık yukarıdaki kadar parlak değildi. Taş duvarlara monte edilmiş şamdanlardan yayılan, sonsuza dek parlamaya ayarlanmış loş bir ışıltı vardı. Büyü teknolojisinin etkileyici bir başka örneğiydi; gerçek mumlar değil, büyüyle çalışan bir aydınlatmaydı.

Bunlar karşısında şaşkınlığımı gizleyemeyerek yürürken Milim yanıma geldi.

“Bir anda çok daha basık hissettirmeye başladı, değil mi?”

“Evet. Tavan çok daha alçak ve şu taş duvarlar üstümüze üstümüze geliyormuş gibi hissettiriyor. Bayağı dar bir koridor üstelik. Burasının bir tür labirent gibi tasarlandığına bahse girerim.”

Koridor belki iki metre genişliğindeydi; yan yana duran iki kişi kendini biraz sıkışmış hissederdi. Milim ve ben ufak tefek olduğumuz için sorun değildi ama arkamızda büyük çantalar taşıyanlar muhtemelen epey zorlanıyordu.

“Efendim Rimuru, en önde kim gitsin?”

Burası labirent benzeri bir alansa, koridorlardaki her yol ayrımında hangi tarafa gideceğimize karar vermemiz gerekecekti. Üstelik kurulmuş tuzaklar da olabilirdi.

“Liderlerimiz olarak tuzakları sizin yerinize biz tespit edebiliriz. En önde gitmemizin bir mahzuru var mı?”

“Bunu bizim yerimize üstlenmenizin bir sakıncası yoksa tabii.”

“Elbette! Ben yanınızdayken karşımıza ne çıkarsa çıksın güvendesiniz!”

Ben daha lafa giremeden Milim güven veren bir edayla başını salladı. Kimse buna itiraz etmeyince tüm ekibin önünde biz yürümeye başladık; Kagali ve yardımcısı hemen arkamızdaydı. Shion ile Gobta ekibin geri kalanına korumalık yaparak en arkayı kolluyordu; Ranga gölgemdeydi, yaşlı kadın ise bizim için kapıya göz kulak oluyordu. Bu akşam onun hazırlayacağı yemeği iple çekiyordum.

Önümüzdeki yolu taramak için Büyü Algısı’nı kullanarak ağırdan ağırdan ilerledim. Koridor taştandı fakat zaman zaman duvarlardaki fresklerin—hem de oldukça güzel olanların—yanından geçiyorduk.

“Vay canına. Sadece bu freskler bile sanatsal açıdan çok değerli.”

“Öyle mi?”

“Elbette. Antik çağlardan sahneleri tasvir ediyor olmalılar, bu yüzden araştırmak için harika bir malzeme olacaklar. Gerçekten çok değerliler.”

“Hmm. Şöyle bir düşününce, bana çok eskiden gördüğüm şeyleri hatırlatmıyor değil.”

Ah, doğru ya. Benim için uzak bir geçmişti ama Milim için muhtemelen sadece bir nostalji yolculuğuydu. Bu durum her insanı biraz duygulandırırdı, eminim. Buradaki keşfimizde dikkatli olsak iyi olurdu; zamanın yıpratıcılığına ek olarak bir de biz zarar vermek istemezdim.

Ahım şahım bir tuzakla karşılaşmaksızın keşfimiz hız kesmeden devam ediyordu. Sonunda öğle yemeği molası verdik.

“Pekala. O zaman ben yemek pişirmeye başlayayım.”

“Ah, bir saniye bekle. Yaşlı kadın hepimiz için paket öğle yemekleri hazırladı, o yüzden onlarla idare edelim.”

Kamp ateşi yakmaya çalışan ekip üyesini durdurup herkese yetecek kadar öğle yemeği çıkardım. Yoktan var etmişim gibi görünmüş olmalıydı ama elbette Midemden çıkarıyordum. Bu sayede yemekler tazeliğini koruyordu; böyle uzun yolculuklar için son derece kullanışlı bir yetenekti.

“Şey…”

“Böyle bir şey mümkün mü ki?”

İnsanların hakkımda fısıldaştığını duyabiliyordum. Fısıldaşsınlar bakalım. Şaşkınlıklarına rağmen kutuları seve seve kabul ettiler.

Milim kutusunu açtığında, “Ooo, bu gerçekten harika görünüyor!” diye haykırdı. Bugünün menüsünde bol sebzeli, yumurtalı ve füme etli sandviçler vardı. Kara elf mutfağı kendine has yoğun soslarıyla meşhurdu; burada kullanılan sos mayoneze benziyordu ve oldukça sert olan ekmekleri yumuşatmada harika bir iş çıkarıyordu. Yine de ısırmakta zorlanan olursa, büyük ahşap kâselere doldurulan sebze çorbası imdada yetişiyordu. Doyurucu bir tavuk suyu kullanılmıştı; bu da çorbaya lezzetli ve zengin bir kıvam vererek sebzelerle mükemmel bir uyum yakalamasını sağlıyordu.

“Daha çok var, çekinmeyin!”

Ben öyle bağırır bağırmaz, ellerinde boş kâselerle ekip üyeleri etrafımı sardı. İlk sırada Milim vardı, anlaşılan o da lezzete bayılmıştı.

“Dışarıdayken neredeyse hiç bu kadar lezzetli yemekler yiyemeyiz. Bugün ekibimizi gerçekten çok mutlu ettin.”

Kagali bunu söylerken bana biraz takılmadan edememişti. Ne de olsa olaylara çok fazla burnumu sokmamaya daha yeni karar vermiştim, bu yüzden lafın nereye vardığını anlayabiliyordum—ama eğer bunun bir tür hile olduğunu düşünüyorsa da görmezden geleceğini umuyordum.

“Şey, bilirsiniz ya, elimizden geldiğince bu mekânda ateş kullanmaktan kaçınmak istiyorum.”

“Ateş mi?”

“Doğru. Burada bir yangının kontrolden çıkmasını istemeyiz, ayrıca yerin altındayız. Şu ana kadar havalandırma iyi görünüyordu ama her ihtimale karşı, bilirsiniz işte?”

“Bu kadar ilerisini düşünüyordun demek, ha…?”

“Açık havada olsaydık bu kadar endişelenmezdim ama.”

İşin aslı buydu. Burası dar bir koridordu ve etrafta hazır bir su kaynağı yoktu. Bir şey yaşanacak olsa kaçış yolumuz bile olmayabilirdi. En başından hazır paket öğle yemekleri getirmenin en tedbirli davranış olduğunu hissetmemin nedeni de buydu.

Bir de tuvalet molaları konusu vardı.

“Şey, bu arada, aranızdan tuvalete gitmek isteyen olursa girişe çıkan bir nakil kapısı kuracağım, bu yüzden öğle molamızda o işi de halledin, tamam mı?”

Bunun üzerine, bir nakil kapısının mecazi anlamda şalterini indirdim. Bazıları bana “şaka yapıyor olmalısın” der gibi baktı ama… bilirsiniz işte. Aksi takdirde muhtemelen bir kayanın arkasında falan işlerini hallederlerdi diye düşündüm ama bundan kaçınmak istedim. Sonuçta bu yol eninde sonunda bir mahzene çıkıyordu ve oraya hürmetsizlik etmek istemiyordum.

“Bence çok fazla endişeleniyorsun. Hem ölülerin zaten umurunda olmayabilir.”

“…Hayır, bence bundan ders çıkarabiliriz.”

Kagali bana hak vermişti. Bunu görmek güzeldi.

Böylece herkes tuvalet molası verirken:

Kagali’ye, “Şey, hızlıca bir şey denememde bir sakınca var mı?” dedim.

“O da neymiş? Senden geldiğine göre gerçekten öğrenmek isterim.”

“Şey, benim işlettiğim labirentte şu sıralar oldukça popüler olan stratejilerden biri Elemental İletişim’e dayanıyor. Buna erişmek için şaman ya da elementalist olman gerekiyor ama izlenecek en iyi yolu anında keşfetmeni sağlıyor.”

“Gerçekten mi? Kulağa cidden çok kullanışlı geliyor.”

Ooo, Kagali bunu bilmiyor muydu? Gerçi bu tür işlerle yakından ilgilenmediğin sürece bilmemen normaldi sanırım.

“Hey! Şey, ben bir şamanım! Bana Elemental İletişim hakkında daha fazla bilgi verebilir misiniz?!”

Ooo. İşte bu şanslı bir tesadüftü. Büyüyü bizzat yapma konusunda biraz çekiniyordum, bu yüzden mükemmel denk gelmişti. Gönüllü olan kadın ruh büyüsüne aşinaydı, ben de ona Elemental İletişim hakkında hızlıca bir ders verdim.

“Ah. Tamamdır. Evet, şimdi anladım!”

Rüzgâr elementine yatkınlığı vardı, bu da ruhlarla arasındaki iletişimin nispeten pürüzsüz ilerlemesini sağladı.

“Vay canına… Artık gerçekten de kaybolmayacağız, değil mi?” dedi. “İlerideki yol çıkmaz sokağa dayanıyor, bu yüzden üç kavşak geriye gidip doğuya dönmemiz gerekecek. Ama bunu haritaya dökmek epey zor olacak…”

Sayılırdı. Sürekli ruhların seslerini dinlemek iletişim kuran kişiyi yorardı. Bu yüzden yolu kâğıda dökmek isterdiniz… ama elbette ben bu işi Raphael’e hallettiriyordum; kâğıda aktardığım haritalar o kadar kusursuz oluyordu ki sanki bir harita hazırlama yazılımı kullanmışım sanırdınız.

Ama bir dakika…?

“Aklına gelen herhangi bir çizimi kâğıda döken bir büyü yok muydu…?”

Kesinlikle vardı, diye düşündüm. Kütüphanede bulduğum 101 Çılgın ve Garip Büyü kitabında görmüştüm.

【Rapor. Arama tamamlandı. Bahsi geçen büyü, illüzyon büyüsü Düşünce Fotoğrafçılığı’dır.】

Tam olarak buydu!

Hâlâ bilmediğim bir sürü kullanışlı ve önemli büyü varken böyle saçma sapan şeylerin zihnime bu kadar kolay kazınması ne komikti ama. Neticede bünyemde kaliteli slime hücreleri var, yani hafızam eskisine kıyasla çok daha iyi… Ancak böyle şeylere gelince sanki yine o eski insan zihnime dönüyordum.

“Hey, aranızda illüzyon büyüsü bilen var mı?”

“Ah, ben bir mistiğim! Hâlâ eğitim aşamasındayım ama…”

“Tamam, o zaman benim için şu büyüyü öğrenmeye çalış. Ayrıca…”

Arkadaşlarım ve ben fikirlerimizi paylaşmak için Düşünce İletişimi kullanıyorduk. Bu işleri hayli kolaylaştırıyordu ama sıradan birine böyle bir şey öğretmek istiyorsanız en iyi seçeneğiniz yine büyüydü.

Tam da böyle bir an için biçilmiş kaftan bir şeyim vardı:

【Öneri. En iyi seçenek, illüzyon büyüsü Kanalize Etme olacaktır.】

Ooh, bir de o vardı değil mi?

Böylece mistik yetenekleriyle gönüllü olan genç adama Düşünce Fotoğrafçılığı ve Kanalize Etme büyüsünü öğrettim. Şöyle bir deneyiverdi ve anında hiç zorlanmadan haritalar çizmeye başladı.

“Vay be! Artık asla kaybolmayacağız!”

“Hatta bu büyüyü kullanırsak bu kalıntıların tüm yapısını ortaya çıkarabiliriz…”

“Bu, gelecekteki keşifleri çok daha kolaylaştıracak!”

Eh, herkesin hoşuna gitmesine sevindim.

“Harita iyi hoş da bize tuzakları veya büyüyle çalışan mekanizmaları göstermez! Yelkenleri hemen suya indirmeyin!” Kagali’nin bu uyarısı, coşkuya kapılan ekibi tekrardan ayakları yere basan bir gerçekliğe döndürdü. Benim bir uyarıda bulunmama gerek kalmadan bu tehlikeyi fark etmiş olması takdire şayandı.

Bugünlük ilk iş olarak bu bölümün en dibine kadar ilerlemeye karar verdik. Akşam yemeğinden önce de oraya ulaşmayı başardık.

Üçüncü gün, üçüncü ve son bölümün kapısının önünde başladı.

Ayrılmaya karar verdik; bir ekip kapıdaki büyüyü etkisiz hale getirirken diğer ekip orta bölümdeki keşiflerine devam edecekti. Dün bu konuda onlara sahada uygulamalı bir eğitim vermiştim, bu yüzden bugün sadece denetim yapıyordum. Milim, Gobta ve Ranga keşif ekibindeydi.

“Pek yapacak bir şey yok, değil mi Efendim Rimuru?” dedi Shion.

“Madem öyle, neden gidip çalışanlara içecek bir şeyler hazırlamıyorsun?”

“Derhal!”

Shion haklıydı; gerçekten de yapacak pek bir işimiz yoktu. Ama ekip yine de arada bir bana sorular yağdırıyordu, bu yüzden halimden memnundum.

Neşeyle bir masa kuran Shion, dizdiği fincanlara mataradan kahve doldurdu. Garip bir şekilde duygulandırıcı bir manzaraydı. Daha kısa süre öncesine kadar Shion’un ağzınıza girebilecek herhangi bir şeye dokunmasına izin vermek kesinlikle yasaktı.

“Hepsini hazırladım! Herkes kısa bir mola vermek ister mi?”

Hepimiz biraz rahatlamak için yerleştik, ekip huzurlu bir anın tadını çıkararak onun kahvesini yudumladı. Tabii ki olası saldırılara karşı hâlâ tetikteydik ama şimdilik ortalıkta bir tehdit görünmüyordu. Umarım meseleleri fazla büyütmüyorumdur; ancak Veldora’dan uzakta olduğum şu günlerde Maribel ve ortakları bunu büyük bir fırsat olarak görebilirdi. Bir hamle yapacaklarsa tam zamanıydı. Olayların gidişatını izlerken tetikte olmam gerekiyordu.

Bir de Kagali ve ekibini korumam gerekiyordu. Hızlıca bir Tahlil ve Değerlendirme yaptım ama aralarında şüpheli görünen kimse yoktu. Hepsi iddia ettikleri yeteneklere sahipti ve ister arzuları aracılığıyla olsun ister başka türlü, birinin kontrolü altında olduklarına dair tek bir belirti bile yoktu. Eğer beyinleri yıkanmışsa, o zaman benim gözlerim —ya da doğrusu Raphael’in gözleri— beni yanıltıyor olmalıydı.

Bu ihtimali rahatlıkla göz ardı edebilirdim. Ama ya beyinleri yıkanmamışsa da gerçekten inandıkları emirleri uyguluyorlarsa? Bu da mümkündü, yani henüz rahat bir nefes alamazdım; yine de hiçbiri benim canım için bir tehdit oluşturmuyordu.

Ben de arkama yaslanıp kahvemin tadını çıkardım.

Bir süre sonra Milim kucağında bir yığın eşyayla geri döndü. “Rimuru! Şuna bak! Bir sürü ganimet buldum!!”

Doğrusunu söylemek gerekirse kendisi Ranga’nın sırtında eli boş oturuyordu; ganimetleri yüklenenler ise Gobta ve ekibin diğer üyeleriydi.

“Şunları bir incelesene! Hepsi büyü zerrecikleriyle mükemmel şekilde özleşmiş. Sadece bu bile bizim için devasa bir hasat sayılır, değil mi?”

Haklıydı. Buldukları ganimetin çoğu savaş teçhizatından oluşuyordu. Zamanında yetenekli ustaların ellerinden çıktıklarında şüphesiz harika parçalardı ancak içlerindeki büyü çeliği zamanla iyice işleyip yeteneklerini muazzam şekilde artırmıştı.

“Ooh, haklısın. Sanatsal değeri pek kalmamış ama bunlardan birçoğunu bugün bile rahatça kullanabilirsin.”

“Değil mi? Bir de şuna bak! Bu kesinlikle Benzersiz derece bir şey olmalı!”

Gerçekten de öyleydi. Son derece değerliydi. Öylesine ortalıkta bırakılacak türden bir şey değildi. Bu durum şüphelerimi iyice körükledi.

“Bunları nerede buldunuz? Çünkü Clayman’in bir sebebi olmadan bunlara dokunmadan bıraktığını hiç sanmıyorum…”

“Şey, aslında kazara tetiklediğim bir tuzak yüzünden bir sürü golem ağır adımlarla üzerimize doğru geldi. Bunların hepsini onlar taşıyordu!” diye açıkladı.

Şey, bu pek görmezden gelebileceğim bir şey gibi durmuyordu sanki…

“Tuzak mı tetikledin?”

“Ah! Şey, hayır, hayır! Tam şu koridora adım attığım anda çalıştı! Bence sen bile kaçınmakta zorlanırdın!”

“Evet! Girdiğimiz her koridorda tuzakları tespit etmek için büyü kullandık. Öyle dikkatsizlik falan etmiyorduk yani!” diye ekledi Gobta.

Milim ve Gobta dikkatli olduklarını iddia ediyorlardı; ekibin geri kalanının ifadelerine bakılırsa yalan da söylemiyorlardı. Belli ki bir şeyler belirli biyolojik yaşam formu kalıplarına göre programlanmıştı ve bunlarla eşleşmeyen davetsiz misafirleri püskürtüyordu. Uygun dalga boylarını önceden bilmiyorsanız, bunu herhangi birinin etkisiz hale getirmesi imkânsızdı. Geçmenin tek mantıklı yolu kaba kuvvetti.

“Anlaşılan başka çareniz yokmuş. Bu tuzakların bazıları epey karmaşık, değil mi?”

“Ah evet! Bana kesinlikle bir iki şey öğretti. Kendi Zindan’ımıza da böyle bir şey kurmalıyız.”

Sadece önceden seçilmiş kişilerin geçmesine izin veren bir koridor mu? Belki de harabelerin bu bölümünün tamamı insanları mahzenden uzak tutmak için tasarlanmıştı.

“O halde Benzersiz teçhizatlar taşıyan daha pek çok golem olduğunu varsaymalıyız. Silahları, bunca yıl beklemede kaldıkları süre boyunca ellerinde evrimleşmiş olmalı. Düşünmesi bile akıl almaz…”

Kagali haklıydı. Yanımızda Milim ve Gobta’nın olması iyi bir şanstı. Bu keşif ekibi tek başına olsaydı, golemlerin onları öldürme ihtimali epey yüksekti.

“Dün başımıza bir şey gelmemiş olabilir ama harabelerin bu kısmında bu tarz daha pek çok tuzak olduğuna bahse girerim. Yine de panik yapmaya gerek yok. Yarından itibaren daha dikkatli hareket etmeye çalışalım.”

“Haklısınız. Kapıyı analiz etmemiz biraz zaman alacak, bu yüzden yarın—”

Tam Kagali beni onayladığını dile getirirken yer sarsılmaya başladı. Bu harabeler de dâhil olmak üzere tüm bölge boyunca devasa bir enerji patlaması yayıldı. Tavandan düşen kaya parçaları, stresi ve korkuyu daha da artırdı.

“…?! O da neydi öyle…?!”

“Buradan hemen çıkmalıyız! Burası çökecek!”

Kagali ekibini sakinleştirmek için sesini yükseltti. “Kessin sesinizi! Sadece tek bir sarsıntıydı bu—deprem falan değil. Bu kadar sağlam bir yapı öyle kolay kolay yıkılmaz. Sakin olun ve tahliyeye başlayın.”

Bu kadarı ekip içinde düzeni sağlamaya yetti; ne kadar iyi eğitildiklerinin kanıtıydı sanki.

“Peki o neydi öyle?” diye gayet soğukkanlı bir şekilde sordu Gobta.

“Hmm… Sanırım yüzey boyunca bir tür şok dalgası yayıldı. Bayağı da büyüktü, bu yüzden sarayı bile etkilemiş olabilir…”

İhtiyaç anında kullanabileceğimiz bir nakil kapısı elimizin altında olduğu için ona cevap verirken paniklemiyordum. Yine de… Kagali’nin dediği gibi bu bir deprem değil, belirli bir bölgede gerçekleşen bir tür enerji patlamasıydı; bu da insan yapımı bir şey olduğu anlamına geliyordu.

Fakat tam etrafı kontrol etmek üzere yukarı dönmeyi düşünürken içgüdülerim alarm verdi.

【Rapor】 Düşman güç tespit edildi. Şu an itibarıyla harabelerin savunma sistemi devreye girdi. Çok sayıda aktifleşen golem saptandı. Ayrıca harabelere giren başka davetsiz misafirler de var.

Alarmlar çalmaya başladı ve ardından mekanik tınlayan bir ses duyuldu.

“Amrita’ya giren davetsiz misafirler tespit edildi. Derhal imha edin! Amrita’ya giren davetsiz misafirler tespit edildi. Derhal imha edin!”

Yankılanan bu ses tehlikeyi gün gibi ortaya koyuyordu. Durum artık kritik bir hal almıştı; yüzeyin güvende olduğunun bir garantisi kalmamıştı ve harabelerin içinde acil bir durumla karşı karşıyaydık.

“Şaka yapıyor olmalısın! Bu harabeler… Amrita’nın savunma sistemi kendi kendine mi devreye girdi yani?!” Kagali’nin o soğukkanlı, kendinden emin duruşundan eser kalmamıştı.

“İçeri giren davetsiz misafirler var,” dedim. “Belki de bir tür tuzağı tetiklediler. Ne yazık ki bu işe bulaşmadığımızı söylesek de golemler bizi dinlemeyecektir.”

Üstelik dürüst olmak gerekirse Kagali’nin kendisinden de şüphelenmeye başlamıştım. Kapının tam yanındaydı. Ben dikkat etmiyorken savunmayı o tetiklemiş olabilir miydi? Zamanlamaya bakılırsa, tam alarm çaldığı anda başkalarının da harabelere girmesi tesadüf olamazdı; bu iş kesinlikle kasıtlı yapılmıştı.

“Bir şey fark ettin mi, Milim?”

“Hayır, hiçbir şey duymadım.”

Milim çevresindeki tüm Düşünce İletişimlerini ve büyüsel konuşmaları yakalayabilirdi. Ondan herhangi bir şey gizlemeye çalışmak faydasızdı ama olağandışı hiçbir şey duymamıştı. Davetsiz misafirlerin Kagali ile bağlantılı olabileceğini sanmıştım ama belki de erken hüküm vermiştim.

Yani masum muydu?

【Rapor】 Kesin bir sonuca varılamıyor. Eğer bir Ruh Koridoru bağlantısı mevcutsa, gizli bir Düşünce İletişimi gerçekleştirmek mümkündür.

Demek henüz rahat bir nefes alamazdım. Bir yandan düşmanlarla uğraşırken diğer yandan potansiyel bir casusu korumak zorunda kalmaktan gerçekten nefret ediyordum… Şu noktada gerçek yüzünü gösterip beni kendi halime bırakma inceliğini gösterseydi işler çok daha kolaylaşırdı. Neyse, sağlık olsun.

“Kötü bir durumdayız. Sanırım bu davetsiz misafirler benim peşimdeki örgütten olmalı,” dedim.

“Ah, gerçekten doğruymuş…”

“Yani o deprem de mi…?!”

“Ama ne tür bir aptal bir iblis kralını karşısına almaya cesaret eder ki?”

Ekip tüm bunlara samimi bir şekilde şaşırmış görünüyordu. Niyetlerini sorgulamadım. Sanırım dişimi sıkmalı ve bu düşmanı püskürtürken onları da korumalıydım.

“Pekala, endişelenmeyin. Hepinizi güvende tutmak için elimden geleni yapacağıma söz veriyorum.”

Bana şaşkınlıkla baktılar. Eh, bu biraz kaba ama—hepsini burada kaderine terk edeceğimi mi sandılar yani? Gayet iyi anlaşıyorduk; bana biraz daha güvenmelerini umuyordum açıkçası.

“Tam da dilediğin gibi oldu, değil mi Rimuru?” dedi Milim.

“Evet. Yine de onlar mı beni yakaladı yoksa ben mi onları yakaladım pek emin değilim. Bunu hemen şimdi göreceğiz.”

Tam da Raphael’in öngördüğü gibi düşman yemi yutmuştu. İçeri girmeyi nasıl başardıklarını sorgulamayacağım. Ellerindeki insan kaynağı göz önüne alındığında, yukarıdaki kara elfleri çaktırmadan atlatmak onlar için çocuk oyuncağı olmalıydı.

Neyse, bu fırsatı değerlendirip işi burada bitirelim. Bunu zaten bekliyordum ve meselenin üstesinden nasıl geleceğimi tartıp duruyordum. Panikleyecek bir durum yoktu. Hızla hepimiz planlanan engelleme pozisyonlarımıza geçtik.

İkinci sarsıntı da hemen arkasından geldi.

“O da neydi öyle? Kulağa hiç de hoş gelmiyor!”

Gobta bile dışarıda olup bitenlerden endişelenmeye başlıyordu. Ama ona cevap verecek vaktim yoktu—çünkü artık görebiliyordum. Uzak göklerden üzerimize doğru ilerleyen meşum bir ejderha.

“Vay canına. Bu gerçekten çok kötü…”

Böyle harabelerin içindeyken zordu ama dışarıyı süzmek için Büyü Algısı‘nı kullanarak büyü zerreciklerini (magicules) takip ettim. Orada, görüp görebileceğim en vahşi ejderha duruyordu. Dışarıdan bakıldığında Veldora’ya benziyordu ama genel olarak ondan bir boy daha büyüktü. Derisi hırpalanmış, iltihaplanmış, neredeyse çürüyüp dökülüyordu ve devasa aurası kontrolden çıkmışçasına patlıyordu. Tek bir bakış bile “uyanmış” bir İblis Kralı‘nın sahip olduğunun çok ötesinde, muazzam miktarda büyü zerreciği enerjisine sahip olduğunu anlamama yetti. Bu, Afet Seviyesi bir tehditti.

“O kadar kötü mü?”

“Evet. Ejderhaya benziyor ama bir Ark Ejderha‘nın çok ötesinde. Hatta muhtemelen bir Ejderha Lordu‘ndan bile güçlü. Belki de Veldora’nın kardeşlerinden biridir…?”

“V-Veldora Efendimiz mi?!”

Bir ejderhayı tanımlayan sınırların tamamen dışındaydı. Tek tahminim bunun bir Gerçek Ejderha olduğuydu—ama Veldora’nın o heybetinden veya kişiliğinden eser yoktu. Aslında o şapşalı tanımlamak için “heybet” yanlış kelime olabilir ama bu ejderha ondan temelden farklı görünüyordu.

“Bu…!!” Derken Milim aniden gözlerini fal taşı gibi açtı. “Rimuru! Şey, galiba halletmem gereken bir iş çıktı. Şu ejderha…”

Önündeki boşluğa gözlerini kısarak baktı, ardından Mekânsal Taşıma kullanarak ortadan kayboldu.

Paniklemesine bakılırsa olayın nereye varacağını görebiliyordum. Milim bir şey yüzünden panikliyorsa bu genelde kendi başının altından çıkmış bir şey olurdu—bu da düşmanın onun geçmişinden ciddi bir kirli çamaşır çıkardığı anlamına geliyordu.

“Gerçekten inanamıyorum ama sanırım bu, Milim’in uzun zaman önce mühürlediği o ejderha ‘arkadaşı’. Yeniden diriltilmedi; birileri mührünü açmış ve şu an onun iradesini kontrol ediyor.”

“Ne?! Bu doğru mu, Rimuru Efendim?”

“Evet. Bu şiddetli şok dalgalarını hissedebiliyorum. Ben bile onu yenemeyebilirim.”

Doğruyu söylüyordum. Veldora’nın gücünün kalıntılarından doğan Charybdis, bunun yanında böcek gibi kalırdı; taşıdığı saf nefret ve öfke eziciydi. Tüm dünyayı yok edene kadar duracağından şüpheliydim… Ve korkunç olanı, zihnimde onun tüm duyguları siyaha boyanmıştı. Maribel’in duygusal ele geçirme yetenekleri o şeyi kontrol ediyordu.

“…Bir Kaos Ejderhası. Bu devirde böyle bir zalimi göreceğimi hiç düşünmezdim…” diye mırıldandı Kagali ve ben de ona gönülden katıldım.

Şükürler olsun ki Milim buradaydı! Onu yenebileceğinden ve bizim yerimize tekrar uyutabileceğinden emindim. O zaman endişelenecek bir şeyim kalmazdı. Şimdilik halletmemiz gereken kendi işlerimiz vardı.

“Gobta, Shion, karşılamamız gereken misafirlerimiz var.”

“Anlaşıldı!”

“Ben hallederim! O çelimsiz minik bebekler benim dengim bile olamaz!”

Keşif ekibini yüzeye tahliye etmek için bir taşıma kapısı açmayı düşündüm ama buna zamanım olacağını sanmıyordum. Biz kapının önünde dikilirken, organize bir golem lejyonu son hızla üzerimize çullanmak üzere buraya varmıştı bile.

Shion büyük kılıcını savurarak öne fırladı. Ne var ki kılıç koridorun alçak tavanına takıldı.

“Kahretsin! Etrafına dikkat et!”

“Ö-özür dilerim! Sadece küçük bir hata.”

“Küçük bir hata” insanın hayatına mal olabilirdi. Nitekim golemin birinden böğrüne yediği ve hâlâ üzerinde duran mızrağa bakılırsa, ona biraz pahalıya patlamıştı. Bu saçmalık onu tamamen açıkta bırakmıştı; artık bir kereliğine de olsa aklını başına toplamasını gerçekten çok isterdim.

“Burada dövüşmek için alan çok dar. İleride ne var bilmiyorum ama belki üçüncü bölümde daha geniş bir alan vardır.”

“O zaman belki de engelleri kaldırma işini hızlandırmalarını söyleriz—”

“Yok, bu saatten sonra kendim hallederim.” Kusura bakmayın çocuklar ama süre doldu. “Ranga, şu ikisine yardım et.”

Gobta, Shion ve Ranga benim için zaman kazanırken kapı işini çabucak hallettim. Alarmlar hâlâ bağıra bağıra ötüyor, bütün tuzaklar devreye giriyordu. Harabelere mümkün olduğunca zarar vermemek adına burada şiddete başvurmaktan kaçınmak istiyordum ama şükür ki kapı pek zorluk çıkarmadan açıldı.

“İçeri girin!”

Sözlerime kulak veren keşif ekibi, en ufak bir panik belirtisi bile göstermeden hızla içerideki merdivenlerden aşağı koştu. Kagali peşlerinden gitti; ben de herkes mahzen alanına girerken arkasını kollayarak ona katıldım.

Ölüler burada uykudaydı ama ortam hiç de öyle görünmüyordu. Geniş, çimlerle kaplı bir ovayı içine alabilecek kadar devasa ve pıl pıl aydınlatılmış bir alandı. Manzaranın güzelliğine kapılıp her şeyi unutmak üzereydim—ama şu an şaşırmanın sırası değildi.

Çok geçmeden Gobta da merdivenlerden indi, golem’ler de hemen peşindeydi ve savaş yeniden başladı. Ancak bu sefer işler tersine dönüyordu. Hareket özgürlüğünü tamamen eline alan Shion, o golem’leri adeta unufak ediyordu.

Bu radgeden sonra tek bir kişinin bile kaçmasına izin vermeye niyetim yoktu. Vurduğum zaman tam vururdum, düşmanlarım da muhtemelen aynı şekilde düşünüyordu. Ne de olsa Milim’in gazabını göze alma pahasına bile olsa beni burada tecrit etmeye çalışıyorlardı. Bu kadar ileri gideceklerini tahmin etmemiştim.

Dürüst olmak gerekirse Maribel’i sanırım küçümsemiştim. Ama artık bu kadar yeter.

《…Anlaşıldı. Tam güç savaş moduna geçiliyor.》

Sessizce hazırlıklarımı tamamladım. Gelecek düşmana karşı hazır olmak adına kendime koyduğum tüm kısıtlamaları kaldırdım. Artık geriye sadece elebaşını beklemek kalmıştı.

Golem’lerin sayısı epey fazlaydı ama üstünlük bizdeydi. Shion büyük bir arbede çıkarıyor, Ranga ise adeta dehşet saçıyordu. İkisinin arasında Gobta, elindeki tüfekle golem’leri birer birer yok etmekle meşguldü. Şarjörünü düzenli aralıklarla dolduracak vakti bile oluyordu. Onun durumu ne kadar kontrol altında tuttuğunu gören keşif ekibinin de içi epey rahatlamış gibiydi.

“Şey, gerçekten bir saldırı olmasına şaşırdım ama ne tür bir güç bir İblis Kralı’na saldırmaya cesaret edebilir ki? Bunun için bir Kaos Ejderhası’nı bile uyandırmışlar…”

Kagali de bunu merak ediyor olmalıydı. Sesindeki endişe son derece netti ve oldukça huzursuz görünüyordu. Eğer bu bir rolse işinde gerçekten iyiydi ama yine de kalbinden ne geçtiğini hâlâ kestiremiyordum.

“Sizi de bu işe bulaştırdığım için üzgünüm.”

“Lütfen öyle söylemeyin! Dışarıda canlı bir Kaos Ejderhası geziniyorken yanlarında en güvende hissedeceğim kişi sizden başkası olamazdı, Lord Rimuru.”

“Evet! Bunu Lonca Merkezine bildirmeli ve bir çaresine bakmalıyız.”

“Ama İblis Kralı Milim kaybederse bizim yapabileceğimiz pek bir şey kalmaz, değil mi…?”

“Önce bu durumdan sağ çıkmamız lazım! Tuzağı kasten kim tetikledi bilmiyorum ama bu gerçekten haince bir hareketti.”

Ekip arasında bazı iyimser görüşlerin yükseldiğini duyuyordum. Kesinlikle zihniyetlerini bir anda değiştirmeyi çok iyi biliyorlardı.

“Sizi koruyacağımı söylemiştim, değil mi? Ben kazandığım sürece sorun yok demektir.”

Onları sakinleştirirken havayı olabildiğince rahat tutmaya çalıştım. Shion bir yana, Gobta ve Ranga da yanımdaydı. Ayrıca tüm İblis Kralları’nın en güçlüsü olan Milim, bir Kaos Ejderhası’na yenilecek değildi. Durum pek iç açıcı sayılmazdı ama felaket de değildi. Düşmanlarımızı katledecek, bu saldırıyı atlatacak ve kaygılarımızı giderecektik. Bu kadar basitti.

Kagali biraz olsun rahatlamış olmalıydı zira bir süre başka bir şey söylemedi. Asıl rakiplerimin gelmesini beklerken gözlerimi Gobta’nın savaşına çevirdim.

“…Çok fazla düşmanınız var, Lord Rimuru,” diye fısıldadı. “Bu bir İblis Kralı olduğunuz için mi?”

Düşmanımı beklerken boşta kaldığımdan ona öylesine cevap verdim:

“Kendi isteğimle olmadı ama evet.”

“Neden ki?”

“Falmuth Krallığı beni kışkırttı. Clayman konusunda ise düşmanım bana sataşıyordu, bu yüzden karşılık vermek zorunda kaldım. Aziz Hinata benim hakkımda yanlış fikirlere kapılmıştı. Her durumda olayı başlatan karşı taraf oldu; ben sadece ayak uydurdum. Bir bakıma nefsi müdafaaydı.”

“Öyle miydi? Yani siz hiç olay başlatmaz mısınız, Lord Rimuru?”

“Pekâlâ, belki de tam olarak öyle diyemem. Bu seferki düşmanla aramızdaki durum daha çok bir amaç çatışması. Felsefelerimiz uyuşmuyor. Bence bu iş er ya da geç zaten yaşanacaktı.”

“Savaşmadan çözemez misiniz…?”

“Çözebiliriz elbette. Ama o çözüm, muhtemelen ben karşı tarafı tamamen yutana kadar hiç gelmezdi. Eğer bunu istemiyorlarsa, bu hamleyi yapmakta muhtemelen haklıydılar.”

Yanlarına Dwargon ve Thalion gibi iki süper gücü alan Tempest’ın, Batı Ülkeleri ile gireceği bir ekonomik savaşta kaybetmesi için hiçbir neden yoktu. Düşman hiçbir şey yapmasaydı, finansal açıdan hepsini bünyemize katacağımızdan emindim. Raphael neticede bir kuantum bilgisayardan çok daha hızlıydı; kimsenin ona laf ettirmesine izin vermezdim.

“…Öyle mi? Yani karşı tarafın bu konuda haklı olduğunu düşünüyorsunuz, öyle mi?”

Hmm… Haklılar mı? Belki de ilkelerimizdeki farklılıkları kabullenip karşılıklı tavizler vermede anlaşabilirdik. Gelecekte birbirimizle hiç muhatap olmayacak olsaydık bu işe yarayabilirdi. Ama eğer onlar haklıysa, ben de haklıyım. Onların her söylediğini yapmaya hiç niyetim yoktu, onlar da benim yönetimim altına girmek istemiyorlardı. Ve durum böyle olduğuna göre, çatışmaktan başka çare kalmıyordu.

Bir bakıma ekonomik savaş, silahların ve tankların kullanıldığı savaştan bile daha korkunçtur. Belli bir teslim olma tanımı yoktur ve karşı taraf sizin çatınız altına girmediği sürece asla bitmez. Dolayısıyla düşmanlarımın askeri savaşa başvurmasının bir şans olduğunu bile söyleyebilirsiniz. Bu sayede kazanamayacaklarını anladıklarında yenilgiyi kabul etmek zorunda kalacaklar. Ancak tek çareleri bu olsa bile, bunun “adil” olup olmadığı sorusu tamamen ayrı bir mesele.

“Şey, adalet bakış açınıza bağlı olarak pek çok farklı anlama gelebilir. Kesinlikle haklı olduğumu söylemiyorum ama burada geri adım atarsam bu durumumu daha da kötüleştirir. Tek çarem savaşmak…”

Daha mütevazı bir yol seçemez miydim, seçebilirdim. Ama ben boyun eğseydim, tüm dostlarım da benimle birlikte batardı.

“Yine de karşı tarafın konumuna saygı duyup daha iyi bir ilişki arayışıyla konuşmaya çalışsaydınız, düşmanlığın önüne geçebileceğinizi düşünmüyor musunuz?”

Bu zor bir soruydu. Nasıl cevap vermeliydim?

…Bunu dert etmeme gerek kalmadı. Benim yerime genç bir kızın sesi yanıt verdi.

“İmkânsız. Bu son derece imkânsız. İnsanların arzuları tükenmez; onlardan sabırlı olmalarını isteyemezsiniz. Karşı taraf taviz verdikçe de istekler giderek büyür. İnsan olmanın doğasında var bu.”

Doğru.

Ben taviz versem karşı tarafın bunu anlayacağına inanmak isterdim. Ama bu hiç gerçekçi değil. Masallara inanabilen sıradan bir vatandaş olsaydım, belki ben de size o idealist şeylerden uzun uzun bahsedebilirdim. Ancak bir siyasetçinin bakış açısından, böyle bir saçmalığa inanmamın hiçbir yolu yok.

Ve sanırım rakibim de benimle aynı şekilde düşünüyordu.

“Biliyor musun, ben de tam olarak aynı şeyi düşünüyorum. Ben İblis Kralı Rimuru. Sen kimsin?”

“Tanıştığımıza memnun oldum. Benim adım Maribel. Ben senin düşmanınım.”

Bir noktada tüm golemler yenilgiye uğratılmıştı. Orada, Kurucu Festivali’nde gözüme çarpan o kızı gördüm; tahmin ettiğim ve hayal ettiğimden çok daha cesur çıkan o düşmanı. Kendisi öne çıkmayacak kadar kurnaz bir tip olduğunu sanıyordum ama onu tam karşımda görmeyi hiç beklemiyordum.

Ve sadece Maribel de değildi. Yanında üç kişi daha vardı: Tamamen değişmiş görünen Gaiye, şövalye kıyafetleri içinde bir adam ve Yuuki Kagurazaka.

Bu manzara Kagali ve ekibini huzursuz etti.

“L-Lonca Lideri?! Sizin burada ne işiniz var?”

“Yoksa… Amacınız İblis Kralı’nın canı mıydı?”

“Şaka yapıyor olmalısınız! O zaman neden harabeleri keşfetmemizi emrettiniz?!”

Yuuki bu sorulara en ufak bir tepki bile vermedi. Tam da Glenda’nın söylediği gibi, tamamen onun kontrolü altında olmalıydı.

“Efendi Yuuki, bu da ne demek oluyor? Bize sırtınızı mı dönüyorsunuz?”

Kagali’nin sesi öfke doluydu. Yüreğinin derinliklerinden geliyormuş gibi duyuluyordu ama bunun artık bir önemi yoktu. Bu tiyatroyu bir an önce bitirip Milim’e destek olmaya dönmeyi gerçekten çok istiyordum ama ondan önce…

“Evet. Kesinlikle düşmanımsın. Ama savaşmadan önce, sakıncası yoksa sormak istediğim bir şey var,” dedim.

Gözlerimi sarı saçlı kıza çevirdim. Keşif ekibi bu seçimim karşısında şaşkına dönmüş gibiydi ama ben sessizce izlemeyi sürdürdüm. Bu noktada sanırım onlar da kaderlerini benimkiyle birleştirmişlerdi… ya da belki de bu kızın karanlık atmosferine kapılmışlardı. O parlak sarı saçlar; kiraz çiçeği rengindeki o dudaklar. Henüz on yaşında ya var ya yok gibi duran Maribel adındaki bu kız… Derinlerde ise son derece soğuk biriydi, bu gezegendeki herkesten fazlasıyla farklıydı.

“Neymiş o?”

“Bana katıl. Böylece tüm bu gereksiz çatışmanın önüne geçebiliriz.”

“Gülünç. Çok gülünç. Sen bana katılmalısın, İblis Kralı Rimuru. Tam da burada kaybedeceksin. Eğer bu hoşuna gitmiyorsa, benim hakimiyetime boyun eğ.”

“Senin yaklaşımın benim politikalarımla bağdaşmıyor. Senin izlediğin yol gereksiz savaşlara yol açacak. Sırf avuç içi kadar azınlığın zenginliğini güvenceye almak için sayısız masum insanın acı çekmesine neden olacak.”

“Evet. Bunu kabul ediyorum. Ama ne olmuş yani? Güçsüzlerin sömürülmesi son derece doğal bir şey. Canavarlar arasında da geçerli olan şey güçlü olanın hayatta kalması değil midir zaten?”

“Öyle, evet. Ama bu benim hoşuma gitmiyor.”

“Aptalca bu. Gerçekten çok aptalca. ‘Hepimiz eşitiz’ gibi tatsız tuzsuz zırvalıklara gerçekten inanıyor musun?”

“Hayır, zırdeli değilim. Ama herkese bir fırsat verilmesi gerekir. Bazı insanlar hiçbir şeyi başaramayabilir, ama yine de insanların değerini bu kadar kolay gözden çıkaramazsın, değil mi?”

Bazı insanlar hayatlarının ilerleyen dönemlerinde açılır; bazılarınınsa gizli yetenekleri vardır. Çalışmaktan nefret eden ama inanılmaz sanatsal yeteneklere sahip insanlar bulabilirsin. Maribel’in yaklaşımıyla, zenginle fakir arasındaki uçurum bir kez açıldı mı bir daha kapanması imkânsız hale gelir. İşte ben bunu kabul edemezdim.

İnsanlar doğdukları andan itibaren eşit değildir. Bu zaten bilinen bir gerçekti. Bir anne babanın çocuğuna bıraktığı maddi servet bile belki bir nevi yetenek sayılabilirdi. Ancak eğitim almak için hiçbir fırsatın verilmediği, sürekli bir sömürüden ibaret olan bir yaşam, hepimizin içindeki potansiyeli görmezden gelmek anlamına geliyordu. Tek kelimeyle israftı bu.

İnsanların yetenek bakımından sonsuz bir potansiyeli vardır. Bütün bunları çöpe atmak akıl karı değil. Ama…

“Gülünç. Gerçekten çok gülünç. Senin gibi çocuksu bir hayalperestin bir iblis kralı olduğuna inanamıyorum. Aptallığın akıl almaz boyutta.” Benim söylediklerim Maribel’i hiç etkilememişti.

“Öyle mi? Pekala, madem öyle. O halde hangimizin haklı olduğunu belirleyelim. Bundan daha kolay bir yol olamaz.”

“Büyük bir zevkle. Sana gerçeklerin nasıl işlediğini öğreteyim.”

Fikirlerimiz asla uyuşmayacaktı. Bir sonuca varabilmemizin tek yolu dövüşmekti. Bu durum beni biraz üzse de kabullenebiliyordum. Hayatın gerçeği buydu işte. İnsanlığın, herkesin birbirini tam anlamıyla anladığı bir güne ulaşması asla mümkün olmayacaktı. Ama bu da ne kadar çeşitli ve zengin bir yapıya sahip olduğumuzun kanıtıydı.

Evrim süreci sayesinde, yaşayan bir çelişkiden ibaretiz. Neyin adil olduğunu ise yalnızca galip gelen ilan edebilir. Böylece Maribel ve ben—prensipleri birbirine taban tabana zıt iki farklı “adalet”—birbiriyle çatışmak üzereydik.

“Ezin şunu!”

Maribel’in işaretiyle ilk harekete geçen Gaiye oldu. Gözleri kan çanağına dönmüş bir hâlde üzerime atılması belki de bana duyduğu nefrettendi. Büyü engizisyoncuları tarafından götürülmüştü ama bir şekilde kaçmayı falan mı başarmıştı acaba?

“Pfft! Senin gibi birinin Rimuru-sama’ya meydan okumaya kalkışması—” Shion, Gaiye’nin yolunu kesmeye çalışırken böyle bağırdı.

Ama Yuuki onu durdurdu. “Senin rakibin benim.”

“Ooo! Ne kadar ilgi çekici. O kızın emirlerine boyun eğecek kadar zayıf olan hiç kimse beni yenemez!” Gözleri kırmızı kırmızı parıldadı—bu, Shion’un son derece ciddi olduğunun göstergesiydi. Muazzam bir aurayla devasa kılıcını savurmaya hazırlandı. Savaş başlamıştı.

Onu kendi hâline bırakıp gruptaki diğer adama baktım. Bir paladinden daha güçlü görünüyordu ama Gobta şu an onunla kapışıyordu. Ranga da yanındaydı ama dürüst olmak gerekirse endişelerim vardı.

“Gobta,” diye bağırdı Shion, “Dört Büyük’ün neler yapabileceğini gösterme vakti!”

Ha. Tamamen unutmuşum. Sahi, öylesine ortaya attığım bir şeydi bu, değil mi?

“Emredersiniz! Pekala, şimdi size gerçekten harika bir şey göstereyim! …Dönüşüm!!”

Bu nidayla birlikte Gobta ve Ranga birleşti; içinden Gobta’ya dair en ufak bir iz bile kalmayan, son derece havalı bir kurt adam formuna büründüler. Doğru ya. Bu iş yapabilirdi. Üstelik bir ay önce gördüğüm ilk seferin aksine Gobta, kendini kontrol etmeyi daha iyi öğrenmiş gibiydi. Artık Ranga’nın gücüyle oradan oraya savrulmuyor, bedenini mükemmelen idare ediyordu. Muhtemelen On Büyük Aziz’i bile devirebilecek bir rakiple karşı karşıyaydı ama Gobta’nın bir şekilde üstesinden gelebileceğini düşündüm.

Buna güvenerek kendi düşmanıma odaklandım.

…Aha, ama ondan önce. Auramı sol elimde toplayıp rahat bir tavırla Gaiye’ye savurdum.

Onu toza çevirip bu dünyadan silmek için bu kadarı yetti de arttı bile. Maribel’in arzularıyla lekelenip kendi sınırlarının ötesinde bir güç elde etmiş gibi görünüyordu ama benim gözümde sadece bir dikkat dağıtıcıdan ibaretti.

“Benimle dövüşmek istiyordun, değil mi? Eh, ölmeden önce bu fırsatı yakalayabildiğine sevin.” Ölen birinin arkasından söylenecek biraz patavatsızca bir sözdü belki ama umarım bu kadarı onu tatmin etmiştir.

“Hayır…?! Neydi o? Neydi o öyle? O güç de neydi…?!”

“Neydi mi? Bu, işi ciddiye almamın eseri. Şimdi sıra sende. Kimi kendine düşman bellediğini kavramana gerek bile yok. Bir daha asla dirilemeyeceğin şekilde seni silip süpürerek yutacağım, o yüzden bana güzelce besin olmanın tadını çıkar.” Dövüşten önce kibarlık olsun diye bu küçük konuşmayı lütfetmiştim.

Madem artık ciddiydim, kimse benden merhamet beklemesin. Benim gözümde Maribel artık sadece bir düşmandı. Onu öldürecektim. Bundan daha açık bir şey olamazdı.

Maribel’e doğru bir adım atarken kendi kendime, Şu işi hızlıca bitirip Milim’e yardıma gideyim, dedim.

Maribel kime karşı durduğunu ancak şimdi idrak edebilmişti. Karşısındaki kişi Octagram’ın (Sekiz Yıldızlı Konsey) bir üyesiydi—ve dünyadaki en güçlü kişilerden biriydi.

“Şey, bana mı öyle geliyor yoksa Rimuru-sama şu an biraz korkutucu mu görünüyor?”

“Kes sesini! Dört Büyükler’den birine böyle konuşmak hiç yakışıyor mu! Dinle beni Gobta; işte bu İblis Kralı Rimuru’nun gerçek formudur. Ah, bak ne kadar da yiğit ve heybetli! Ben, Shion, buna şahitlik edebildiğim için gerçekten çok mutluyum!”

“Ha, şey, gerçekten mi? Bence onun ‘gerçek formu’ hani genelde dolandığı hali falan ama…”

“Evet, o hali de oldukça çekici, kabul ediyorum. Hi-hi! Ama Diablo’nun şu an bunu göremediği için ne kadar pişman olduğuna eminim. Hi-hi-hi! Ona her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlatacağımdan hiç şüphen olmasın. Hem de uzun uzun.”

Maribel bu konuşmayı duyabiliyordu ama bu ona yalnızca bir alay gibi geliyordu. Aklı başka şeylerle meşguldü. Rimuru’ya odaklanması gerekiyordu.

Bu hiç de şaka değildi. Kesinlikle şaka değildi. İblis Kralı Rimuru, Konsey’de yaşadıklarını inanılmaz derecede aşağılayıcı bulmuş olmalıydı ama o kadar da öfkeli görünmüyordu. İnsanların ona nazik demesinin sebebi buydu fakat bu tamamen yanlıştı.

Evet—Maribel için çileden çıkmış bir iblis kralı, asla oyun oynanacak bir düşman değildi.

Gaiye’yi elinden gelen en iyi şekilde güçlendirmişti. Gaiye, ortalama bir büyü doğumludan çok daha fazla güç edinmiş, her türlü insan standardının çok ötesine geçmişti. Frey veya Carrion gibi eski muhafız iblis krallarından bazıları bile ona karşı zorlanabilirdi. Sonuçta Gaiye, bu akıl almaz gücü ödünç almak uğruna doğal yaşam süresinin geri kalanını feda etmiş, ruhundaki tüm enerjiyi yakmıştı.

Yine de Rimuru, sanki bir çöp yığınını yakıyormuşçasına tek bir öylesine darbeyle onu alt etmişti. Gaiye seviye olarak işte bu kadar geride kalmıştı. Bu sadece bir yetişkine karşı çocuk ya da bir karıncaya karşı fil meselesi bile değildi.

Maribel’in ruhu Gaiye’ninkinden çok daha güçlü bir kuvvet barındırıyordu. Yeniden dirilmiş, başka bir dünyaya seyahat edip orada hayatta kalmıştı; şu anda zihni insan idrakinin ötesindeki bir alemdeydi. Yine de İblis Kralı Rimuru’nun artık büyük bir tehdit olduğunu hissedebiliyordu.

Bu yüzden derhal son çaresine başvurdu—tüm canavarlar için ölümcül bir koz ve en tehlikeli bariyer olan Kutsal Alan (Holy Field). Her zaman tedbiri elden bırakmayan biri olarak, bunun için Kan Gölgeleri birliklerini kale arazisinin dış sınırına çoktan konuşlandırmıştı bile.

“Beni istediğin kadar tehdit edebilirsin ama artık vakit geldi. Canavarlardan ne kadar daha zeki olduğumuzu görme vakti!”

Rimuru’ya karşı böbürlenirken bir yandan da büyü iletişimi yeteneğini kullanarak emrini iletti.

“Vay canına! Üstüme bir ağırlık çöktü…”

“Bunu hatırlıyorum. Ve o zamankinden bile daha güçlü. Gerçek kuvveti bu olmalı.”

Dört Büyükler üyesi kurt adam şaşkınlıkla duraksarken, ogre yoldaşı meydan okuyan bir edayla sırıttı.

Ne kadar da can sıkıcı, diye düşündü Maribel dişlerini sıkarak. Dört Büyükler unvanının da düşündürdüğü gibi, ikisi de olağanüstü bir güce sahipti. Kurt adam Gobta, dövüş turnuvasında ikincilik kazanacak türden bir şampiyondu—yanındaki ogre de en az onun kadar dişliydi. Aralarına, Rimuru’nun Konsey’e yanında getirdiği diğer büyü doğumlular da katılmıştı.

Saf güçleri tam anlamıyla akılalmaz. Veldora hiç ortaya çıkmasa bile cepheden bir saldırı denesem hiç şansım olmazdı. Ama…

Ama artık işler değişmişti. İblis kral yeteneklerini gözünde büyütmüş ve şimdi savunmasız zayıf karnını açıkta bırakmıştı. Maribel kendi kendine kıkırdadı. Bu hatası hepsinin sonu olacak.

Fakat bu inancı tamamen ham bir hayalden ibaretti.

“Ah, tahmin etmiştim. Böyle bir hamle yapacağını öngörmüştüm. Buna hazırlık yapmayacağımı mı sandın?” İblis Kralı Rimuru ona doğru sırıttı—ve bir sonraki an, Kutsal Alan kurulduğu hızla gözden kayboldu.

“Ne?! Ne yaptın sen?”

“E yani, burada adeta ‘gelin bana saldırın’ dercesine dolanıyorum, bu yüzden adamlarıma kale çevresini gözettirmem gayet doğal, değil mi? Beni tuzağa düşürdüğünü sanıyordun belki ama ben sadece seni kıstırmak için kendimi yem olarak kullandım. Sonuçta beni açgözlülüğünle köleleştirmek istiyorsan bizzat burada bulunman gerektiğini tahmin etmiştim.”

Rimuru’nun Maribel’e yanıtı bu oldu—ve işte o an Maribel her şeyi anladı. Ortadan kaybolan Glenda hiç de öldürülmüş falan değildi. Ona ihanet etmişti.

Evet… Evet. Kendi yeteneklerini gözünde büyüten tek kişi benim…

Ve son çaresi de tükenince, büyük bir dezavantajın ortasında kaldı.

Gaiye ölmüştü. Yuuki avantajı elinde tutuyordu ama yine de ogre’ye tam anlamıyla üstünlük kuramıyordu. Diğeri—Glenda’nın intikamını almak için yanıp tutuşan Savaş Bilgesi Rama—kurt adam Gobta’ya karşı bocalıyordu. İkisi de Maribel’in açgözlülüğüyle güçlendirilmişti ama acı gerçek—hiçbirinin galip gelemediği gerçeği—düşmanın ne kadar güçlü olduğunu açıkça gösteriyordu.

Durumun seyrini değiştirmek için Maribel’in bizzat öne çıkması gerekecekti. Bu minyon, bebek gibi kız çocuğu gerçek doğasını gözler önüne sermek üzereydi.

Kendi ruhunu ateşe veren Maribel, sınırlarının ötesine geçti. Bütün arzusu zaferden ibaretti. O tuzağa düşmüş olmasını telafi edemezdi belki ama başından beri tüm istediği zaten tam olarak buydu.

Böyle bir fırsat bir daha gelmezdi. Bunun farkındaydı. Dolayısıyla hiç pişmanlığı yoktu. “Ciddileşme vakti geldi. Seni öldürmek için her şeyimi ortaya koyuyorum!”

“Tamamdır. Ben de tam gücümle karşılık vereceğim.”

Bu işaretin ardından Maribel koşmaya başladı.

Bir sıçrayışla Rimuru’ya savurduğu tekme, bir çocuğunkinden son derece uzaktı. Saldırı bir tank mermisinden daha şiddetli ve ağırdı; demir bir kalası bükebilecek kadar güçlüydü—ama Rimuru’yu hiç zorlamadı. Darbeyi hafifçe savuşturdu, ardından kendi ivmesini kullanarak kızın bedenini yere fırlattı.

Maribel yere uzanıp sekme kuvvetini kullanarak tehlikeden uzaklaştı. Rimuru’nun takip saldırısından sıyrılırken, bir nevi iade-i ziyaret olarak Oburluk yeteneğini harekete geçirdi.

“Öl! …Ölüme susayacaksın!!”

Karanlık dalgaları Rimuru’ya saldırdı. Bu, Maribel’in nihai hamlesiydi; yaşayanların içgüdüsel yaşam arzusunu alıp tam tersine çeviren bir darbeydi. İşte Maribel Rozzo buydu—kendi iradesini kullanarak Benzersiz Yeteneklerini mükemmelleştiren bir kız. Bu yetenek de insan bedenindeki en ilkel duyguları kullanan günahkâr bir yetenekti. Yaydığı güçlendirilmiş açgözlülük siren şarkısına kimse direnemezdi ve Maribel’in zaferinden artık şüphe duyulamazdı.

Evet… Başka türlüsü mümkün olamazdı. Onu öldürmekten imtina ediyorum ama bu en kötü sonuç değil. Böyle tehlikeli bir adamı başıboş bırakmak benim için çok daha büyük bir aptallık olurdu…

Elinde olsaydı Rimuru’ya hükmetmeyi tercih ederdi. Ancak o, bunu asla kabul edecek bir düşman değildi. Bu yüzden Maribel, bunun yerine eksiksiz bir zaferi kendi elleriyle yakalamayı seçti.

Siyah dalgalarla çevrelenmiş olan İblis Kralı Rimuru, görünüşe göre direnmeye bile çalışmadan orada öylece dikiliyordu.

“Sadece yetmedi. Ne kadar güçlü olursa olsun, hiç kimse yaşam arzusundan vazgeçemez. Ve beni yenilmez kılan da işte bu.”

Gerçekten de öyleydi. O mutlak bir güce sahipti. Frey’e, Carrion’a ya da uyanmış bir Clayman’e karşı büyük ihtimalle kazanırdı. Aziz Hinata bile onun yetenekleri karşısında bocalardı. Benzersiz Yetenek Açgözlülük işte bu kadar güçlüydü.

Ama…

“Kusura bakma ama Tahlil işlemim az önce tamamlandı. Artık bu üzerimde işe yaramayacak.”

Rimuru Nihai Yeteneğini harekete geçirmişti—ve tam o anda, Maribel’in zafer kazanma şansı sıfıra indi…

…çünkü o her ne kadar mutlak bir güce sahip olsa da bu gücü yalnızca Nihai Yeteneğe ulaşamamış bir boyut dâhilinde geçerliydi.

Raphael haklıymış meğer. Maribel bir Kutsal Alan hazırlamıştı. Granville Batı Ülkelerinin lideri olduğuna göre kızın bu tekniği edinmiş olduğunu varsaymakla haklıymışım.

Bu işte o kadar ustaydı ki beni bile ürküttü. Ancak bu durum tam da benim işime gelmişti.

Artık hevesle bekleyen Gabil’in yanı sıra Hakuro, Soka ve onun tüm askerî birliği de yapacak bir şeyler bulmuştu. Aksiyonsuz geçen son birkaç günde onları sakin tutmak tam bir eziyetti. Onları hayal kırıklığına uğratmadığıma kesinlikle sevinmiştim.

Ama… vaay be, şu Maribel kızına bakın bir. Güçlüydü. Kesinlikle güçlüydü. Az önce boğuşurken bunu kendim de hissetmiştim—ve beni o karanlık dalgalara maruz bıraktığında tüylerim gerçekten diken diken olmuştu. Ölme ihtimalimden hiç endişelenmiyordum ama bunu diğer yetkililerimden birine ateşlemiş olsaydı… Düşüncesi bile beni korkutuyordu. Benim dışımda kim olsa kesin ölürdü. Bir tahminde bulunmam gerekirse belki sadece Diablo hayatta kalabilirdi. Gerçi belki Shion da kurtulabilirdi ama Benimaru’dan tutun da altındakilerin hiçbirinin şansı olmazdı.

Belki de onların ruhlarını biraz daha eğitmenin zamanı gelmiştir, diye düşündüm.

Raphael’in istediği gibi Tahlil ve Değerlendirme işlemimi tamamlayarak Maribel’e son uyarımı yaptım.

“Kusura bakma ama Tahlil işlemim az önce tamamlandı. Artık bu üzerimde işe yaramayacak.”

Diğer insanları kontrol etmesine izin verecek değildim ama sessiz sakin bir hayata çekilip kimseye rahatsızlık vermemeye razı olsaydı…

Evet, ona yumuşak davrandığımı ben bile biliyordum ama henüz on yaşında bir kız çocuğu gibi görünüyordu. Onu öldürmek zorunda kalsaydım vicdan azabı muazzam olurdu. Bu yüzden, bilirsiniz işte, benim hatırıma teslim olsaydı ne güzel olurdu. (Tabii, artık kendim de bir insan olmadığım için böyle soğukkanlılıkla mantık yürütebiliyorum sanırım ama…)

“…Bana masal anlatma. Daha fazla. Bana daha fazlasını ver. Elimdeki her şeyi tüketmek pahasına da olsa zaferi ben kazanacağım!”

Ne yazık ki sözlerim ona ulaşamadı.

Zaten ilkelerimizin uyuşmasına imkân yoktu; ben de böyle bir sona kendimi hazırlıyordum. Ama gerçekten yaşandığını görmek, elimde olmadan içimde hafif bir hüzün hissettirdi.

Maribel çılgınca bir fiziki saldırı sağanağına girişti. Ne yazık ki hiçbiri bana sökmedi. Pekala, madem birbirimizi anlayamıyoruz, yapacak bir şey yok.

“Pekala. Canını yakmadan halledeceğim. İçimde yenilginin acısını dilediğince çıkarabilirsin…”

Bunu der demez Beelzebuth’un Ruh Tüketimi’ni devreye soktum. Ya da sokmaya çalıştım. Ama tam o anda, güm diye yüksek bir patlama sesiyle birlikte!! Gözümün ucuyla Shion’un savrulduğunu gördüm. Ona doğru döndüğümde Yuuki’nin ona sert bir tekme indirdiğini fark ettim—ve Shion, Aşırı Hızlı Rejenerasyon’una rağmen ayağa kalkamıyordu. Bu hiç alışılmadık bir durumdu.

“Shion?!”

“Ah-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha!!”

Çığlığımı bastıran çılgınca bir kahkaha yükseldi. Sanki onunla uyum yakalıyormuşçasına, hem Maribel’den… hem de Yuuki’den geliyordu.

“Aferin. Gerçekten aferin. Seni hafife almışım, İblis Kralı Rimuru. Seni küçümsemişim. Böyle bir canavar olduğun hakkında en ufak bir fikrim yoktu…”

“Aynen öyle. Maribel’e karşı kazanabileceğini ben de düşünmemiştim. Ama burada olduğumu unutmana izin veremem, tamam mı?”

Shion’u henüz alt etmiş olan Yuuki karşımda dikiliyordu. Maribel’den yayılan siyah dalgalar şimdi her zamankinden daha güçlü bir şekilde onun üzerine boca ediliyordu.

【Anlaşıldı. Özne Yuuki Kagurazaka’nın gücü aniden tavan yaptı. Özne Maribel Rozzo’nun, gücünü ona aktarmak için benzersiz yeteneği Açgözlülük’ü kullandığı anlaşılmaktadır.】

Elinde daha kaç koz var ki bu kızın? Şimdi bir de Yuuki ile mi uğraşmam gerekecek? Onun sadece Maribel’in Açgözlülük yeteneğinin etkisi altında olduğunu bildiğim için öldürmek yerine, yapabilirsem onu etkisiz hale getirmek istiyordum.

“Tch! Seni öldürürsem bana kızmak yok.”

“Aynısı senin için de geçerli!”

Bu laf dalaşının ardından ikimiz aynı anda harekete geçtik.

Karşılıklı tekme sağanağı ikimizi de havaya savurdu. Daha önce de başıma böyle bir şey gelmişti ama bu kez ikimiz de ciddiydik—ve şimdi birbiriyle yarışan bu iki güç çarpışıyordu. Yuuki düşündüğümden daha güçlüydü, fiziki açıdan Maribel’den kesinlikle çok daha üstündü. Shion’la dövüşüp onu bayağı temiz bir şekilde yendiğine göre olağanüstü biri olmalıydı. Ona yumuşak davranmaya hiç niyetim yoktu ama bu dövüşü çabucak bitirmek zor olabilirdi.

Yuuki ile yüzleşirken seçeneklerimi gözden geçiriyordum… Derken Maribel’in beni gafil avlamak için kıpırdandığını fark ettim. Tüh. Bu kötü oldu ama şu an başımda Yuuki var.

Sırtını bize dönen Maribel, mahzenin ortasına doğru kaçmaya başladı. Peşine düşmek istedim ama Yuuki beni durdurdu. Amann, neyse. Maribel’in kaçabileceği falan yoktu. Ruhunun dalga boyunu tamamen kavradığıma göre, nereye saklanırsa saklansın onu bulabilirdim.

Şimdilik öncelik Yuuki’deydi. Bakışlarımı yeniden ona çevirdim.

Göz ucuyla Kagali ve keşif ekibinin Shion’la ilgilendiğini görebiliyordum. Shion’un bilinci açılmıştı ama ayağa kalkabilecek durumda görünmüyordu; bu duruma epey canı sıkılmış gibiydi fakat buna anında müdahale edebilmenin bir yolu yoktu.

Yuuki onu bu hâle getirdiyse, onu hafife alma lüksüm yoktu. Yine de zerre kadar endişelenmiyordum. Raphael’in de belirttiği gibi, bir Benzersiz Yetenek asla bir Nihai Yetenek karşısında etkili olamazdı. İşin özü, ruhlarımızın göreceli gücünde yatıyordu. Biri her bakımdan benzersiz yetenekleri aşan bir güce uyanıyorsa, buna eşlik edecek kadar güçlü bir iradeye de sahip olmalıydı. Böylesine bir ruhani güç karşısında, benzersiz bir yeteneğin zerre kadar hükmü olamazdı.

Bir Nihai Yetenek kullanıcısını alt edebilecek tek şey, başka bir Nihai Yetenek kullanıcısıydı. Maribel ona ne kadar güç vermiş olursa olsun, Yuuki’nin beni yenmesine imkân yoktu. Zaferim neredeyse garantiydi… fakat bir sonraki an, bu özgüvenim tamamen tuzla buz oldu.

“Pekâlâ. Ciddileşme vakti.”

Bunu söyleyen Yuuki, sağ ayağıyla bir döner tekme savurdu. Tıpkı az önceki gibi bir hamleydi ve ben de sol kolumla bunu rahatça engelledim. Ancak bir an sonra, üst kolum sanki patlamışçasına tamamen paramparça oldu.

“…Ha?”

Güvenli bir mesafeye doğru geriye sıçradım; şaşkınlık içinde koluma boş gözlerle bakakalmış durumdaydım.

【Uyarı】 Sadakat Kralı (Uriel)’in Evrensel Bariyer’i kırıldı. Bu durumun, Yuuki Kagurazaka adlı öznenin son derece sıra dışı Anti-Yetenek bünyesinden kaynaklandığı düşünülmektedir.

Bir dakika, ne?! Yani benim Mutlak Savunma’m onun üzerinde işe yaramıyor mu?! Hatta şu an bütün saldırılarımı neredeyse tamamen etkisiz mi kılıyor?

【Doğrulama】 Anti-Yetenek, büyüyü ve yetenekleri bastıran ruhani beden bünyesidir. Kendisine karşı yalnızca kutsal kılıç tekniklerinin ve belirli diğer Sanatlar’ın etkili olabileceği öngörülmektedir.

Yani Meltslash gibi bir şey işe yarayabilir mi?

Bu işin şakası kalmamıştı artık. Gerçekten de Nihai Yetenek’imi yarmayı başarmıştı. Arkasındaki tüm detayları kavramam mümkün değildi ama onun bu “bünyesi” benim için ürkütücü bir haberdi.

“Benzersiz yetenekler ya da o tarz özel şeyler elde edemediğini sanıyordum!”

“Yalan değildi ki. Fiziksel yeteneklerimin normalin ötesinde geliştiğini söylemiştim, değil mi?”

Bu konuda ona bağırmak istedim ama haklıydı. Üstelik zihni kontrol ediliyorken ona sitem etmenin pek bir anlamı da yoktu.

Ama şimdi ne yapacağım? Yuuki’nin saldırıları bana işliyor ama benimkiler ona işlemiyor. Bu gidişle sadece zaman kaybederim ve durum buraya geldiyse onu hayatta tutmaya çalışmaya takılıp kalamam. Aynı memleketten olduğumuz için bunu gerçekten çok istemiştim. Bilerek rakibim olsaydı neyse ama böyle zihni kontrol edilirken mi? Onun için gerçekten üzülüyordum.

Yine de gerçekler ortadaydı. Yuuki, ağırdan alarak yenebileceğim biri değildi. Kararlılığımı perçinleyip kılıcımı çektim ve auramı kapkara namlusu boyunca dalgalandırdım.

“Ooh… Güzel bir katana.”

Sağ eliyle belinde asılı duran bıçağı çıkardı. Ardından sol eliyle tek ağızlı küçük bir kılıç olan diğerini çıkardı. Bu iki bıçakla, kalçasını alçaltarak sıra dışı bir duruş aldı; daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu, belki de kendi uydurduğu bir şeydi.

Dövüş pozisyonu aldığını görünce nihayet kafama dank etti. Yeteneklerimi ve büyümü kullanamamak beni endişelendiriyordu ama Yuuki fiziksel saldırılara karşı bağışıklı değildi. Anti-Yetenek bünyesine sahip olsun ya da olmasın, onu kesersem kanardı.

Demek bazı Sanatlar bu yüzden işe yarayabiliyor, ha? Benim durumumda ise yeteneklerim yumruklarıma bile etki ediyordu, o yüzden o kadar da etkili olamadı. Onları auramla güçlendirmesem daha mı etkili olurdu acaba?

【Olumsuz】 Bilgi yetersizliği nedeniyle doğru bir yanıt belirlenememektedir.

Anlaşıldı. Öyleyse sadece deneyip görelim.

Ayaklarımı yere sağlam basarak Yuuki’ye doğru kılıcımı savurdum. Sol elindeki kılıçla hamlemi engelledi; fiziksel becerisi hızımı kolayca yakalamasını sağlıyordu. Ancak Hinata ile kılıç tokuşturmuş olma deneyimim vardı; bu da hem kılıç tekniklerime hem de özgüvenime büyük katkı sağlamıştı.

Sakinliğimi koruyarak iki üç hamle sonrasını önceden kestirdim. Yetenekler Yuuki üzerinde işe yaramasa bile Saldırı Öngörüsü gayet iyi çalışıyordu; çünkü onun davranışlarını çözümlemek için Raphael’in hesaplamalarından faydalanıyordu.

Yuuki sol elindeki kılıçla savunma yapmayı, sağ elindeki bıçakla ise saldırmayı tercih ediyordu. Genelde tam tersi olur diye düşünürdüm ama herkesin kendine göre bir tercihi vardı elbette. İki silahı da saflaştırılmış büyü çeliğinden işlenmişti ve devasa güç kazanımları elde etmek üzere metalürjik olarak evrimleşmişti. Benzersiz seviyedeki silahlar arasında bile ayrı bir sınıftaydılar; hatta doğrusunu söylemek gerekirse belki de Efsanevi seviyedeydiler.

Bu silahlar gerçek bir tehditti ama tam o anda beklenmedik bir detay keşfettim.

【Rapor】 Anti-Yetenek, silahlara uygulanmamaktadır.

Vay canına. Demek silah kullanmak aslında Yuuki’yi zayıflatıyordu. Bu küçük ipucu benim dışımda kimse için pek bir şey ifade etmezdi ama Yuuki için ciddi bir kör noktaydı. Bunlar sadece sıradan saldırılar olsaydı, Mutlak Savunma sayesinde korkacak hiçbir şeyim kalmazdı.

Yuuki’nin bana bir darbe indirmesini göze almaya karar verdim.

“Ha-ha! Savunmanı mı düşürdün, Rimuru?”

Katana hamlesini savuşturduktan sonra dengemi kaybetmiş gibi yapıp kendimi onun karşısında savunmasız bıraktım. Yuuki, bıçağını sanki bir mıknatıs çekiyormuşçasına ileri doğru sapladı; bıçakta uzayıp kısalmasını sağlayan ve mesafe algımı altüst eden özel bir nitelik vardı. Yuuki için bu muhtemelen tek anlık zayıflığıma ustaca indirilmiş bir baskın gibi hissettirmişti—ama her şeyi başından beri ben planlamıştım.

Bıçak doğrudan kalbimi hedef alıyordu—ama onu durdurdum. Emin olmak için dokundum; meğer sinir sistemimi etkileyecek özel bir zehir içeriyormuş. Beni gerçekten bununla bıçaklasaydı ben bile hasar alırdım ama artık bu sadece manasız bir varsayımdan ibaretti.

“Pekâlâ, senin adına üzgünüm! Biliyor musun, yumruk attığında canım daha çok acıyordu.”

“Yok artık. Bu imkânsız…!” Yuuki’nin gözleri yuvasından fırladı. Ama onun şikâyetlerini dinlemek gibi bir mecburiyetim yoktu.

Bunun yerine, henüz geliştirmesini tamamladığım yeni bir kılıç darbesini acımasızca savurdum. Hinata’nın Meltslash tekniğinden esinlenen, büyü ile Sanat birleşimi bir hamleydi ve adı Fırtına Yaran‘dı. Söz konusu büyü, Fırtına Kralı Veldora yeteneği sayesinde sağlanan Fırtına büyüsüydü. Veldora’nın büyüsü birincil hasarından ziyade ikincil hasarıyla daha korkunçtu—bir kez yara açtı mı yıkım oradan başlar, en sonunda tüm vücudunuzu çökerterek yok ederdi. Fırtına Yaran da aynı şekilde, hedefinin yaşam gücünü kemiren kesin etkili bir Sanat‘tı.

Ancak onun kendine özgü bünyesi sayesinde indirdiğim darbe bu etkiyi tetiklemedi. Göğsünde artık büyük bir yarık vardı ama yine de ölümcül bir darbe değildi.

“Ngh…”

Yuuki bir iniltiyle bana dik dik baktı. Zihninin derinliklerine bakmaya çalıştım ama siyah bir sis her şeyi görmemi engelledi. Maribel’in arzuları onu tamamen ele geçirmişti. Bütün bunları temizleyebilseydim işini bitirmeme gerek kalmazdı ama…

【Anlaşıldı. Müdahale, Anti-Yetenek tarafından engellenmektedir.】

…ama nafile.

O hâlde geriye yapılacak tek bir şey kalıyordu.

“Bu savaşı ben kazandım. Seni Maribel’in kontrolünden kurtarmak istiyordum ama görünüşe göre bunu yapamayacağım. Sana biraz sert davranacağım ama gücenmek yok, tamam mı?”

Onu neredeyse ölümün eşiğine getirecek kadar hırpalayıp bilincini kaybettirecektim. Sonra o sızmışken gidip Maribel’in icabına bakacaktım. Bu sayede üzerindeki etkisi kalkarsa ne ala.

Kılıcımı Yuuki’ye karşı hazırladım. Ne yazık ki ona çıplak yumruklarımla vurmak hiç hasar vermiyordu. Anti-Yetenek‘in sıfırladığı enerjiye yumruğumun kinetik enerjisi bile dâhildi. Çılgınca biliyorum ama Yuuki çok özel bir vakaydı.

En uygun anı bekleyip kılıcıma güç yükledim. Ona kılıcımın küt tarafıyla vurmak istiyordum—kırılmayacak kadar sağlam olması iyiydi ama fazla güç yüklersem Yuuki’yi ikiye bölme riskim vardı. Doğru güç dengesini tutturmak zordu.

Fakat tam kılıcımı kaldırıp üzerine indirmeye hazırlandığım sırada:

“L-lütfen, bir dakika bekleyin! Yalvarırım, Yuuki Bey’i öldürme kararınızı yeniden gözden geçirin!!” diye bağırmaya başladı Kagali. Ona doğru döndüm. Ayağa kalkmış, Yuuki’ye doğru koşmaya çalışıyordu.

“Hoop, dikkat et! Yuuki, Maribel’in kontrolü altında!”

“Hayır, sorun yok! Yuuki Bey gibi güçlü bir iradeye sahip birinin kalbi, öyle küçük bir kız çocuğu tarafından asla ele geçirilemez!” Uyarımı göz ardı ederek Yuuki’ye sarıldı. Keşif ekibi de onun peşinden geliyordu.

“Evet! Haklı! Lonca Liderimiz o kadar çıtkırıldım biri değil!”

“Aynen öyle! O her zaman kendi bildiğini okur! Kimse onun zayıflıklarını kendi çıkarı için kullanamaz!”

“O, sırf bize hava atmak için bir ejderhayı dövecek adammış gibidir!”

Gerçekten de çok seviliyordu. Onu bu kadar savunduklarına göre ben kötü adam gibi görünmeye başlıyordum. Bakın, onu öldürmekten kaçınmanın bir yolu olsaydı onu kullanırdım, tamam mı? Ama şu anda öyle yumuşak davranamam. Sadece durum için en iyi olan seçeneği değerlendiriyorum. Kılıcımı ters tuttuğumu görmüyor musunuz?!

Kagali ve diğerlerini izlerken içimden onlara daha yakından bakmaları için yalvardım. Onun arkasından gelip dikkatini çekmeye çalışıyorlardı. Maribel’in etkisini kırmak için bu kadarı yeterli olsaydı zaten bu sorunu yaşıyor olmazdık.

Ama:

“Ben de onu öldürmeye çalışmıyorum, tamam mı? Bu yüzden—”

Bu yüzden yolumdan çekilin, demeye çalıştım. İşte tam o anda:

“Millet…” Yuuki, yüzü acıyla kıvranarak fısıldadı bu kelimeyi.

【Rapor. Yuuki Kagurazaka öznesinde değişim tespit edildi. Arzu temelli ruhani müdahalenin iptal edildiği görülüyor…】

…Ne?!

Ciddi misin? Gerçekten de böyle “sonsuza dek mutlu yaşadılar” türünden bir sonla mı gidiyoruz? İnanmakta zorlanıyordum ama sezgilerim Yuuki’nin artık canıma kastetmediğini söylüyordu.

Şaka yapıyor olmalısın! diye düşündüm ama bunu kabullenmek zorundaydım.

Yuuki’nin normale dönmesiyle geriye tek düşman olarak Maribel ve Kaos Ejderhası kalmıştı.

“Sana biraz sorun çıkardım gibi görünüyor, bu yüzden beni bağışla. Ama beni kurtardın, Rimuru!”

“E-evet. İyi olmana sevindim,” diye yanıtladım, daha az önce ölmesine kılımı bile kıpırdatmayacak gibi göründüğümü çaktırmamak için elimden geleni yaparak.

“Hey! Gobta! Şu işi bitir artık!!”

Konuyu değiştirmem gerekiyordu ve Gobta’ya bağırmak işe yaradı. Kısa bir süre sonra onun savaşı da sona erdi.

Shion güvendeydi. Yuuki’nin Anti-Yetenek etkisi kalıcı değildi, bu yüzden Shion’un Aşırı Hızlı Yenilenme yeteneği kısa süre sonra tekrar devreye girdi. Hâlâ öfkeden kudurmuş bir hâlde Yuuki’ye dik dik bakarken ben de onu sakinleştirmek için elimden geleni yapıyordum.

“Bu büyük bir utanç. Hâlâ yeterince eğitilmemişim…”

Öfkesi yatışınca yerini derin bir üzüntü aldı. Bir dahaki sefere telafi edeceğini söyleyerek onu bir kez daha sakinleştirmeye çalıştım.

Gobta ise bu sırada epey bitkin görünüyordu. “O adama Glenda’nın hayatta olduğunu söyledim ama bir türlü beni dinlemedi…”

Ranga’nın gücünü yönlendirmeye alıştığı için Rama artık onun için pek bir tehdit oluşturmuyordu. Gobta’nın savaş sezgileri ile Ranga’nın süper içgüdüleri birleşince, o kurt-adam formu muazzam bir güç artışı sağlamıştı. Üstelik Ranga bu süreçte bilincini koruyor, dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı gözünü dört açıyordu. Savaş sırasında sorumlulukları paylaşma şekilleri bana biraz Raphael ile kendimi hatırlattı. Bu kadar güçlü bir kuvvet olmalarına şaşmamalı.

Peki Gobta savaşta neden bu kadar zorlanmıştı? Çünkü rakibi Rama’nın, Glenda’nın sözde ölümünün öcünü almak için yanıp tutuştuğunu öğrenmişti. İyi kalpli bir goblin olduğundan, onu öldürmeye gönlü el vermemişti.

Raphael’den Rama’nın zihnindeki ruhani müdahaleyi kaldırmasını istemiştim. Ruhundaki gücü biraz fazla tüketmişti ama hayatta kalacak gibi görünüyordu. Bilinci de tamamen yerindeydi ve Glenda’nın nasıl hayatta kaldığına dair açıklamalarımıza inanıyordu.

Bu durumun her şeyi noktalamış olması gerekirdi… ama ne yazık ki öyle olmadı.

Neyse, öyle boş boş oturamayız. Hissettiğimiz şiddetli sarsıntılara bakılırsa Milim hâlâ Kaos Ejderhası’nı mühürlemeyi başaramamıştı. Bir an önce gidip ona yardım etmek istiyordum.

“Rimuru, ben Maribel’in peşinden gideceğim.”

İyi de Yuuki, sen… Bir dakika, yaralı değil misin? İyileşti mi? “Yaraların iyi mi?”

“Ah, evet. Kagali iyileştirme büyüsü kullanabiliyor, bu yüzden…”

Ha? Neden bunu çok doğal bir gerçekmiş gibi söylüyor ki? “Büyünün üzerinde işe yaramadığını sanıyordum…”

“A, hayır, sorun değil. Vücudumun bu özelliklerini açıp kapatabiliyorum.”

“……”

Cevap veremeyecek kadar bıkkındım. Yuuki bana rahat bir tebessüm sunuyordu ki bu hiç adil değildi. Hinata’nın vücudu büyü zerreciklerini (magicules) arındırabiliyordu ya da ona benzer bir şeydi ama onun öyle istediğinde açıp kapatabileceği bir düğmesi falan yoktu. Anti-Yetenek ise bundan çok daha güçlüydü. Onu bu kadar hassas bir şekilde kontrol edebiliyor muydu yani…?

Bana hiç adil gelmiyordu işte. Ama neyse. Sunduğu teklifi değerlendirmem gerekiyordu.

“Onu yenebilir misin?”

“Tedbiri elden bırakmazsam kolay olur. Yani, o şekilde kontrol edilmiş olmak var ya; onun öylece gitmesine izin veremem. Bu benim için bir gurur meselesi.”

“Rimuru Efendi, lütfen,” dedi Kagali. “Sanırım Maribel bu kalıntıları yok etmeye kafayı takmış durumda. Keşfettiğim Soma kalıntılarında, şehri çalıştırmak için kullanıldığını düşündüğüm büyüsel bir jeneratör vardı. Burası da bana benzer görünüyor ve eğer jeneratör kontrolden çıkarsa etrafımızdaki bütün alanı havaya uçurabilir. Ve sanırım bunu durdurabilecek tek kişi benim!”

“…Maribel’in burayı patlatacağını mı düşünüyorsun?”

“Bir jeneratöre aşırı miktarda büyü gücü yüklemek dengesini bozabilir. Üstelik bu kadar uzun süredir kullanılmadığı düşünülürse, nasıl bir tepki vereceğini kestirmek imkânsız…”

Burada gerçekten öyle bir jeneratör olup olmadığından bile emin değildik ama eğer haklıysa, başımız beladaydı.

“Bu tür şeylerin nasıl çalıştığını biliyor musun?”

“Soma’dakini etraflıca tahlil etmiştim. Gerekirse onu nasıl durduracağımı biliyorum!”

Kagali gibi güzel bir kadın insana böyle ciddi bir bakış attığında cidden büyük bir etki bırakıyordu. Ona başımla onay vermemin tek sebebi bu değildi tabii ama baskısını üzerimde hissettiğim de bir gerçekti, evet.

“Tamam. Sen o işle ilgilen. Yuuki, sen de harekete geç!”

Kendine olan güveni tavan yapmış hâlde, yine o her zamanki neşeli ve umursamaz hâline bürünmüştü. İkisi birden Maribel’in peşine düşmek üzere yola koyuldu.

“Shion, Gobta, keşif ekibine rehberlik edip yukarı çıkarın ve kara elflerle tekrar bir araya gelin. Onları koruma altına alın!”

“Emredersiniz efendim!”

“Peki ya siz, Rimuru Efendi?”

“Ben Milim’e destek olmaya gideceğim. Acele etmezsem Kaos Ejderhası yakında hepimize saldırmaya başlayabilir.”

Milim karşı koymak için elinden geleni yapıyordu ama sekerek bize çarpacak tek bir enerji patlaması bile bizi perişan etmeye yeterdi. Burada boşa harcayacak vaktimiz yoktu, bu yüzden bir karara vardığımız an hemen harekete geçmeliydik.

“Ben de sizinle geleyim!”

“Hayır. Yaran yüzeyde iyileşmiş olsa da içten içe hâlâ hasarlı olduğuna eminim. Sen sadece benim yerime ekibe korumalık yap!”

“Hmph. Pekâlâ…”

Shion istemeye istemeye kabul etti.

Yuuki ile Kagali çoktan mahzene doğru yola çıkmışlardı bile. Shion ve Gobta da emirlerini almıştı. Artık yola koyulma vaktiydi.

Maribel koşuyordu. Ama kazanmaktan vazgeçmiş değildi.

Elindeki en iyi kozlardan biri olan mühürlü Kaos Ejderhası’nı serbest bırakmıştı. Ne pahasına olursa olsun bu operasyonun başarısız olmasına izin veremezdi.

Fakat hâlâ oynayabileceği bir koz daha vardı. Mahzenin derinliklerinde—kadim elf şehrinin kalbinde—eski dünyanın büyü teknolojisinin zirvesi hâlâ uyuyordu. Bunu duyduğu için, reaktörü büyüyle aşırı yükleyip Rimuru’yu onunla birlikte buraya gömmek istiyordu.

“O canavarı alt etmemin tek yolu bu. Şu anki en güçlü piyonum Yuuki ve bana biraz zaman kazandıracağından eminim. Bu esnada ben de o büyü kontrol reaktörünü felakete sürükleyeceğim…”

Yuuki’nin ona sunduğu raporlar kadim Soma kalıntılarına dair bilgiler içeriyordu. Amrita’nın da benzer bir kadim kültür tarafından inşa edilmiş bir şehir olduğunu biliyordu. Eğer aynı sistemle çalışıyorlarsa, Maribel’in onları kontrol etmesi çocuk oyuncağı olacaktı.

Bir büyü kontrol reaktörünü harekete geçirmek, muazzam bir büyü gücü yıkımına yol açardı. Tam Rimuru ve Yuuki savaşa tutuştuğu sırada bunu tetiklerse, ikisini de patlamanın ortasında yakalayabilir ve onları savunmasız bırakabilirdi. İblis Kralı Rimuru’nun farkında olmadığı bir saldırı onu kesinlikle mağlup edebilirdi—Maribel bundan son derece emindi.

Artık mahzenin merkezindeydi… fakat raporda bahsedilen reaktörü bir türlü bulamıyordu. Aslına bakılırsa hiçbir şey yoktu. Lahitler boştu; ne bir süsleme ne de bir hazine kalmıştı. Evet, etrafta döküntü altın ve gümüş süs eşyaları vardı fakat büyü silahları—gerçekten değerli hiçbir şey—yoktu.

“Bu çok garip,” diye gayriihtiyari kendi kendine fısıldadı. “Çok garip. Neler oluyor…?”

Ona cevap verecek kimse yoktu… ya da o öyle sanıyordu.

“Ah-ha-ha-ha-ha! Bu kalıntılarda herhangi bir büyü kontrol reaktörü yok ki.”

“…!!”

“Bu arada, Soma’da da öyle bir şey yoktu.”

“…Sen misin, Yuuki?”

“Ta kendisi.”

Ona cevap veren kesinlikle Yuuki’ydi; görebileceği bir yerde dimdik duruyordu. Kagali da oradaydı, onun yanına sokulmuştu.

“İblis Kralı Rimuru ile savaşmıyor muydun…?”

“O iş bitti. Onu yenmek için varımı yoğumu ortaya koydum ama nafileydi. Rimuru bana müsamaha gösterecek kadar güçlüydü, benimse en ufak bir şansım bile yoktu. Kazanabilecek olsaydım onu oracıkta yenerdim sanıyordum ama…”

“Seni izlerken ödüm koptu! Ben de gerçekten bize ihanet ettiğini sanmıştım.”

“Ha-ha-ha! Kusura bakma, kusura bakma. Seni dâhil etmezsem daha inandırıcı olacağını düşündüm. Hem niyetimi anlayacağına her zaman inandım.”

“Neyse, pekâlâ. En azından her şey tatlıya bağlandı. İstediğin buysa şikâyet edecek bir şeyim yok.”

Yuuki ve Kagali durumdan fazlasıyla keyif alıyordu. İkilinin bu hâllerini gören Maribel sonunda acı gerçeği fark etti: Yuuki onu kandırmıştı.

“Bu bir yalan. Yalan olmalı. Ama… Yuuki, gücümü kırdın mı yani?!”

Bu ona imkânsız görünse de Maribel’in kabullenmesi gereken bir gerçekti. Peki Yuuki, Açgözlülük’ünün arzularına ne zaman ve nasıl üstün gelmeyi başarmıştı?

“…Bunu nasıl yaptın?”

“Merak mı ettin?”

“Sadece söyle bana!!”

“Heh-heh! Pekâlâ. Anlatayım.”

Yuuki, Maribel’e acıyan gözlerle baktı, ardından ona gösterdi. Maribel izlerken, Yuuki’nin o canlı ve tasasız tavrının üzerine aniden karanlık bir gölge çöktü.

“Hayır… Bu bir yalan! Yalan…”

“Ah-ha-ha-ha-ha! Bana inanmıyor musun? Ama gerçek bu. En başından beri senin etkindeymiş gibi yapıyordum. Nasıl buldun? Bayağı iyi performans ama değil mi?”

Yuuki, yer altı mahzeninde keyfine bakarak kahkaha attı.

Maribel ise tam aksine bitkin ve hasta görünüyordu. “Hayır! Arzularım… Sana güç vermek için senin duygularını dizginliyor…” Kendi kendine fısıldayarak umutsuzca içinde bulunduğu durumu anlamaya çalıştı.

“Evet, senin açgözlülüğün de bir başkaydı doğrusu. Ne var ki ne yazık ki benim arzularım seninkilerden çok daha güçlü. Bu dünya var ya… Benim kum havuzum gibi bir şey. Bir gün buranın kralı olmak en büyük hayalim. Açgözlülük yeteneğinin üzerimde işe yaramamasını sağlamak için Anti-Yetenek kullanmama bile gerek kalmadı.”

Yuuki’nin yüzündeki gülümseme hiç eksilmedi. Maribel için bu, ölüm fermanının yüzüne okunması gibiydi.

“Beni gözden çıkarabileceğini sanma! Ben Maribel’im! Açgözlü Maribel! Senin gibi biri benim için bir tehdit bile olamaz!”

Ruhundaki bütün enerjiyi topladı ve avazı çıktığı kadar bağırarak doğrudan Yuuki’ye savurdu. Bu, sarsılmaz iradesinin gücünü fiziksel yıkım dalgalarına dönüştüren bir yetenek olan Açgözlülük Parlaması’ydı. İşe yaramadı.

“Artık pes et. Beni yenemezsin.”

Yuuki saldırıyı hiç savunma yapmadan göğüsledi. Siyah dalgalar etrafında bulutlar gibi dağılıp gitti. Ve bir sonraki an:

“Grrhh!”

Yuuki’nin elinin kenarı dosdoğru Maribel’in kalbine saplandı—ki en kötüsü bu bile değildi. Yuuki onun bütün gücünü kendi bünyesine emerken Maribel’in enerjisi bedeninden süzülüp gidiyordu.

“Nghh… ah… Gücüm… Sen…”

“Tam üstüne bastın.”

“Hayır… Sen—sen bunu… yapamazsın…”

Maribel’in gözlerindeki ışık söndü, Yuuki’ye tutunan kollarındaki güç çekilip gitti.

“Bu dünyada on yıl bile daha erken doğmuş olsaydın, belki de her şeyi ele geçirebilirdin. Bu sefer sadece şansın yaver gitmedi. Bedenin yeteneklerini tam olarak kontrol etmek için fazla gençti, değil mi?”

“……”

Maribel cevap vermedi. Yüzünü kaplayan bir hüsranla Yuuki’ye dik dik baktı… ve ardından ruhu bir iki kez titreyip tamamen yok oldu. Bu dünyanın şaşmaz altın kuralı bir kez daha tecelli etmişti—güçsüzler her zaman kaybeder.

“Kendin demiştin, değil mi? Çok fazla hırsım olduğunu söylemiştin. Eh, iyi geceler Maribel. O arzunu ben devralacağım…”

Yuuki’nin sözleri artık ona ulaşmıyordu—ve böylece, neredeyse kesintisiz bir çalkantı çağında yaşayan Maribel, son nefesini verdi.

Geri kalan herkesi Shion ile arkadaşlarıma bırakıp Milim’e yardım etmek için yardırdım.

Şu an tam tepesinden Kaos Ejderhası’na bakıyordum. Kocamandı. Aşırı devasaydı. Boyu rahat doksan metreyi falan buluyordu belki de. Charybdis’i yanında karides gibi bırakıyordu ve sadece ona bakmak bile insanı umutsuzluğa sürüklüyordu. Kaos Ejderhası etrafındaki büyü zerreciklerini yutarak gittikçe daha da büyüyordu. Tek bir nepesiyle koca dağları yerle bir ettiğini görebiliyordun. Şiddetin ete kemiğe bürünmüş haliydi resmen.

Benim bile böyle bir canavara karşı hiç şansım yoktu. Ama Milim farklıydı. Süper dreadnought seviyesindeki büyü zerreciği deposu sayesinde Kaos Ejderhası’nın ilerleyişini durdurmuştu.

“Geciktiğim için üzgünüm Milim!”

“Rimuru? Nerede kaldın! Burada ufak bir sorunum var. Bu çocuk aslında benim arkadaşım. Onu mühürlemek istiyordum ama bir türlü işe yaramıyor. Yakında bayağı bir zarara yol açacak sanırım… ama kendi arkadaşımı ortadan kaldıramam ki!” Ağladı ağlayacak gibi görünüyordu.

Charybdis’in aksine, Kaos Ejderhası Milim’in can ciğer dostuydu. Ona şans tanımak istemiş olmalıydı… ancak yaratık o kadar devasaydı ki Milim’in bile onu mühürleyip uzaklaştırmaya gücü yetmiyordu. Sadece pataklamak kolaydı elbette ama böylesine bir dostu öldüremezdi.

Bunu anlayabiliyordum. Bu durum gözümde Milim’i daha da değerli kıldı. Bu yüzden onu rahatlatmaya çalışarak gülümsedim.

“Artık her şey yolunda. Bir planım var!”

Milim beni izlerken gözleri parıldadı. Bana güvendiğini anlayabiliyordum ama adamım, üzerimdeki baskı inanılmazdı. Yine de bunun beni korkutmasına izin veremezdim. Mümkün olduğunca kendimden emin görünmeye çalışarak stratejimi açıkladım. “Dinle. Bu herif ne kadar büyük olursa olsun, içinde bir çekirdek olmak zorunda. Onu bozulmadan bırakacak kadar hassas bir saldırı yapabilirsin, değil mi?”

Tıpkı Charybdis’in taşıyıcısı olan Phobio’yu kurtarmak için yaptığım gibi, Milim’in de Kaos Ejderhası’nın bedeninin geri kalanını vururken ruhunu koruyabileceğini düşünmüştüm. Bu ruh, ejderhanın astral ve ruhani bedenleri tarafından korunuyor olmalıydı ancak bu bedenler zaten bozulmuş ve parçalanmaya başlamıştı—daha doğrusu en başından beri bozuklardı, nefretle dolup taşan bu yozlaşmanın sebebi de buydu. Ayrıca baştan aşağı Maribel’in arzusuyla sıvanmıştı ve bunu adamın içinden öylece çekip çıkaramıyordum.

Yine de onun ruhu—Milim’in en yakın arkadaşının “kalbi”—bana hâlâ elinden geleni yapıyor, her zamanki gibi güçlü bir şekilde parıldıyor gibi görünüyordu.

“A-ama… Bu kadar büyükse derinine saplanmak müthiş bir güç gerektirir. Ya elimi kaydırırsam, bütün her şeyi yok edebilirim…”

“Sana gücünü dizginlemeyi öğretmiştim, değil mi? Arkadaşın şu an senin için elinden gelenin en iyisini yapıyor. Onun için güçlü durmak zorundasın!”

Bahane uydurmasına izin veremezdim. İpi sıkı tutmak şarttı. Eğer “Ya elimi kaydırırsam?” diye düşünmeye başlarsa, aslında rahatça başarabileceği bir şeyde bile çuvallardı.

“Hem ben de sana yardım edeceğim, tamam mı? Sadece talimatlarımı takip et ve sahip olduğun tüm büyü gücünü serbest bırak!”

Evet, ona bir planım olduğunu söylemiştim. Gerçekte ise hiç yoktu. Burada sadece güce güvenecektim—Milim’in gücüne. Ama bu benim için bir ilk değildi. Daha önce bunun gerçekleştiğini görmüştüm ve o zaman işe yaramıştı. Bu seferki çok daha devasa bir ölçekteydi ama üstesinden geleceğimiz görev birebir aynıydı.

“Pekala. Sana güveniyorum, Rimuru!”

“Tamamdır! Bu iş bizde!”

Yapabileceğimin en iyisiyle kendimden emin bir tavır takındım. Açıkçası böyle cesurca davranmak içimi kemiriyordu. İşe yaramazsa sonuçlarından ölesiye korkuyordum… ama başka parlak bir fikrim yoktu ve bunun altından kalkabilecek tek kişi bendim.

Top sende, Raphael!

《Anlaşıldı. Emredersiniz, efendim!》

Sorumluluğu başkasına yıkma konusunda usta olabilirdim… ama en azından bu anlık performansımı sergilemem gerekiyordu. Hiçbir hataya izin verilemezdi. Kendi kendime her şeyin yolunda gideceğini tekrar edip durdum.

“Bu çocuk oyuncağı olacak, tamam mı? Daha önce yaptığımızın birebir aynısı! De bakalım, Milim!”

“Tamamdır! Evet, haklısın. Geliyorum, dostum. Yıldızların parıltısı gözlerini yaksın! Drago Buster!!”

O kadar parlak bir ışık çaktı ki gözlerinizi kapatmak bile fayda etmedi.

Milim’in serbest bıraktığı o devasa güç girdabı Kaos Ejderhası’na ulaştı ve onun meşum güç duvarına çarptı. Güç, güce karşı mücadele ediyordu—ben de bunu izlerken Kaos Ejderhası’nın gücünün kaynağını arıyor, Milim’in coşkun kudretini kontrol etmek için Raphael’in hesaplamalarına güveniyordum.

Ağırdı. İnanılmaz derecede ağırdı. Kendi büyü zerrecikleri rezervlerimi tükettiğini hissedebiliyordum. Ancak boca ettiğimiz tüm o enerjiye rağmen Kaos Ejderhası sapasağlam duruyordu. Bu herif gerçekten de delice bir şeydi.

Neredeyse pes etmek üzereydim ama şimdi vazgeçersem her şey boşa gidecekti. Geçmişteki tüm deneyimlerim tam da bu an içindi—sahip olduğum her şeyi bu işe koyarken buna tüm kalbimle inandım.

Çaresizce soğukkanlılığımı korumaya çalışarak, Kaos Ejderhası’nın ruhunun etrafında beliren o kötücül gücü yavaşça sıyırıp attım. Zaman açısından bir saniyeden az sürmüştü ama üzerimdeki baskı yüzünden sanki sonsuzluk gibi gelmişti.

İşte gördüm! Kaos Ejderhası’nın lekesiz kalbi, tüm o karmaşanın ortasında parıldıyordu. Ama henüz gevşeyemezdim. Arzulardan örülü o siyah sis olmasa bile, o nefret dolu kötülük temizlense bile, ejderhanın kırılmış ve kirletilmiş ruhani gücü hâlâ beni bekliyordu.

Dikkatlice, kılı kırk yarar bir hassasiyetle işime devam ettim. Derken, birdenbire o siyah sis kayboldu. Yuuki, Maribel’i yenmişti!

“İşte bu! Halledebiliriz!” Zaferi söke söke alma ümidiyle Beelzebuth’u devreye soktum. “Milim, işini şimdi bitiriyoruz. Gücünün çıkışını artırabilir misin?”

“Anlaşıldı! Raaaahhhhh—Drago-Nova!!”

Talimatlarımı dinleyen Milim sonunda işi ciddiye aldı.

Bunu tekrar derinden hissetmek, onun ne kadar muazzam bir varlık olduğunu bir kez daha anlamamı sağladı. Vanayı bundan daha fazla nasıl açabilirdi ki? Böylesine inanılmaz güç gösterilerini böylesine rahat yapabilmesi—bizim gibi fani seviyesinden tamamen ayrı bir boyutta olduğunu açıkça gösteriyordu.

Ama dikkatli olmalıydım. Şimdi ona hayranlıkla bakmanın sırası değildi.

“Tamamdır, Kaos Ejderhası. Acını dindireceğim.”

Şimdi son dokunuş vaktiydi.

Burada zamanlama kilit rol oynayacaktı. Milim’in büyüsü Kaos Ejderhası’nın açığa çıkmış ruhani bedenini un ufak etmeli, aynı zamanda astral bedenini de parçalamalıydı. Bir an bile ritmimi bozmadan, Milim’in gücünün onun kalbini parçalamasından hemen önceki anı bekledim ve ardından Ruh Tüketimi’ni tetikledim.

Zaman ve mekânın tüm kurallarını hiçe sayan Beelzebuth işini yaptı. Algıma göre işlem, Milim’in büyüsünden bile daha hızlı gerçekleşmişti—ve tam da planladığım gibi, Kaos Ejderhası’nın parçalanmış kalbi artık elimdeydi.

Devasa büyü zerrecikleri (magicules) bulutunu yöneten çekirdek olmayınca Kaos Ejderhası zaten dağılmaya başlamıştı. Fakat bu da kendi içinde ayrı bir sorun yaratıyordu.

“R-Rimuru! Bu çok kötü! Patlayacak!”

Milim, verdiğim işaretle büyüsünü akıtmayı zaten kesmişti. Ancak şimdi gökyüzünde, içindeki havayı büküp büzen devasa bir enerji alanı oluşmuştu. Kuvvet kuvvetle çarpışıyor, enerjiyi akıl almaz basınçlarda sıkıştırıyordu. Tepkime çok geçmeden gerçekleşecek, Milim’in bile etkisiz hale getiremeyeceği devasa bir patlama meydana gelecekti.

Bana panik dolu bir bakış attı. Ama ben sakindim. Raphael‘e göre görünüşe bakılırsa bu konuda halledebileceğim bir şeyler vardı.

“Sorun yok. Bir çaresine bakacağım!”

“Bunu yapabilir misin?!”

Şaşkın görünüyordu. Bana hayranlıkla bakan gözlerinin tadını çıkarıyordum çıkarmasına ama bunu yüzüme gözüme bulaştırırsam tam bir aptal gibi görünecektim—ah, ama şimdi bunun sırası değildi.

Bundan emin misin, Profesör?

Kendimi sormaktan alıkoyamadım.

【Onaylandı】 Herhangi bir sorun teşkil etmemektedir.

Her zamanki gibi tam bir iş kolik. Bu tavrı aşırı bodoslama görünüyordu ama bir yandan da nedensizce güven veriyordu.

Yüzümde bir tebessümle, az önce Kaos Ejderhası olan şeye baktım. Bu noktada zaten sadece içi boş bir kabuktan ibaretti. Kendimi tutmama gerek yoktu.

“Hepsini yut, Beelzebuth!!”

Gerçekten bu kadar devasa bir enerji kütlesini yutabilir miydi? Endişelerim, Beelzebuth’un iştahının gazabıyla anında yok oldu; sanki gece yarısı atıştırmalığıymış gibi her bir kırıntısını mideye indirirken beni hayal gücümün bile ötesinde hayrete düşürdü.

“Bitti… Bitti mi?” diye sordu Milim.

“Hayır, henüz değil. Buradaki arkadaşın için bir şeyler yapmamız lazım.”

“Ha? Yapacak mısın?”

“Tabii ki. Böyle zamanlar olur diye yanımda bunu getirmiştim!” Pek sayılmazdı aslında! Ama bozmayalım şimdi, akışına bırakalım!

Bir sahte ruh çıkardım.

“…?”

Şaşkın haldeki Milim’e bunu açıklayacak vakit yoktu. Kendi içime odaklandım. Teorik olarak bu mümkündü. Hatta Raphael başarımı garanti etmişti. Bana düşen sadece ona inanmaktı.

Başarının garantili olduğuna güvenerek cesurca işe koyuldum. Parçalanmış kalbin tüm kırıntılarını toplayıp sahte ruhun içine emdim; Ruh Tüketimi tüm parçaları benim için tek bir bütün halinde birleştirdi, böylece işler beklediğimden de kolay yürüdü.

Asıl mesele bundan sonrasıydı. Böyle bir çekirdek sahte bir ruhun içinde barındırılabilir miydi?

Hiçbir tepki vermedi.

Soğuk terler dökmeye başladım. Dışarıdan sakin görünmeye çalışarak umutsuzca bir çözüm bulmak için zihnimi zorladım. Böyle bir anda ne yapmam gerekiyordu?

Beynim sonunda televizyon dizilerinde sıkça gördüğüm bir şeye odaklandı.

“M-Milim… Bu Kaos Ejderhası’nın bir ismi falan var mıydı?”

“İsim mi? Yok, öyle bir şey yoktu…”

Yok mu? Hay aksi. Ama sakin ol. Başka bir yolu olmalı…

“…Gaia! Bir gün ona bu ismi vermek istiyordum. Bu yaratığın adı Gaia!!”

Ha, varmış meğer.

Rahat bir nefes alıp alçak bir sesle Gaia’nın ismini fısıldadım.

“Ne kadar da güzel bir isim!”

“Demek adın Gaia, ha?”

“Hey, arkadaşın gözyaşlarına boğulmadan önce gözlerini açsan iyi etmez misin?”

Yapay ruh hafifçe ışıldamaya başladı. Başarmıştık. Kalp, ruhun içindeydi.

Şimdi sıra ana çekirdeği Gaia’nın yapay ruhuyla sarmalamadaydı. Böylece avatar çekirdeği tamamlanmış oldu ve benim de işim bitti. Gerisini zaman hâlledecekti; Gaia’nın kalbi iyileştiğinde kendi seçtiği bir biçimde yeniden canlanacaktı. Gaia söz konusu olduğunda bu biçim başka bir kap değil, kendi öz vücudu olacaktı. Milim’in gözleri önünde hayata dönecek yeni bir canavar doğuyordu.

“İşe yaradı Milim. İşte bu yeni Gaia. Henüz doğmadığı için şu an bir nevi yumurta sayılır.” Avatar çekirdeğini ona uzattım.

“Evet… Doğru! Her şeyi sana bırakırsam bir yolunu bulacağını biliyordum zaten. Sana güvendim Rimuru. Teşekkür ederim. Çok teşekkür ederim!”

Yardımım dokunduysa ne mutlu. Bir de tabii işi elime yüzüme bulaştırmadığıma sevindim. Ama hepsinden öte, Milim’in gülümsediğini görmek beni gerçekten çok mutlu etmişti.

“Geri dönelim mi? Herkes bizi merak etmiştir.”

“Hı-hım! Hepsine ne yaptığımı anlatmam lazım!”

Tabii, tabii.

Yine de Milim’in gelmesi iyi oldu. Tek başıma o adama karşı hiçbir şey yapamazdım.

Uzaktan sarayı ve bizi endişeyle izleyen arkadaşlarımızı gördük. Hepsinin iyi durumda görünmesi içimi rahatlattı.

Böylece bu iş de tatlıya bağlanmış oldu. Artık tek istediğim eve dönüp rahatlamaktı. Güzel bir banyo, ardından da buz gibi bir bira. İçimden yükselen sevinç hissinin tadını çıkararak Milim’le birlikte arkadaşlarımızın yanına dönmek üzere aşağı indik.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla