Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 6 – Bölüm 4 / Savaşın Arifesi

Savaşın Arifesi

Clayman için bir Walpurgis Konseyi toplamak beklenmedik derecede kolay olmuştu.

Konu olarak Carrion’ın “ihaneti”ni öne sürmek onun için mühimdi. Diğer iblis krallarına yapılan açıklama kabataslak şuydu: Carrion, Jura Ormanı’nı işgal ederek saldırmazlık anlaşmasını ihlal etmiş, Milim de bu yüzden onu cezalandırmıştı. Bunun apaçık bir kılıf olduğu ortadaydı ama diğer iblis krallarının hiçbiri itiraz etmemişti. Her şey Konsey sırasında açığa çıkacaktı—fakat o zamana kadar iş işten geçmiş olacaktı. Clayman’in asıl gayesi buydu. Walpurgis; uyanışını tamamlaması, Gerçek İblis Kralı olması ve muazzam güçler elde etmesi için ona çok kıymetli bir zaman kazandıracaktı. Üstelik Milim de orada olacaktı. Eğer diğer iblis krallarının önünde ona boyun eğmiş gibi davranırsa, bu durum Clayman’in hiçbir itiraza pabuç bırakmayacağını hepsine kanıtlamış olacaktı.

Planı buydu ve bunu gerçeğe dönüştürmek için askeri harekâtının başarılı olması gerekiyordu. Diğer iblis kralları müdahale edemeden önce her şey çabucak bitmeliydi. Üstelik tıpkı Konsey’in toplanma sebebi gibi, elinde mükemmel bir bahane vardı: Anlaşmayı ihlal ettiği için Carrion’ı cezalandırmak. Tek yapması gereken, bunu kanıtlayacak delilleri üretmekti.

Her şey hazır olduğunda Clayman derhal harekete geçti. Kuvvetleri, İblis Kralı Milim’in topraklarından geçerek Eurazania Canavar Krallığı’na doğru ilerledi. Onların başına, Clayman’e tüm kalbiyle sadık olan Yamza seçilmişti. Efendisinin asıl gayesini bilen tek kişi oydu: Otuz bin kişilik ordusunu Eurazania’ya sürmek ve Konsey başlamadan önce oradaki on binden fazla ruhu toplamak.

“Bu herifler beni çileden çıkarıyor! Birlikte çalışmayı teklif etmeye nasıl cüret ederler?!”

Öfkeyle bağıran adam, bölgelerinin en büyük şehrinde Ejder Sadıkları için inşa edilmiş tapınağın başrahibi Middray’di. Bu durum onu, Milim’e bir tanrıça olarak tapanların lideri kılıyordu.

“Fakat Başrahip Middray, bu emre uymamak başımızı ciddi belaya sokar. Komutanları Yamza… Bizzat Leydi Milim’in fermanını taşıyordu, öyle değil mi?”

Middray’in karşısında derdini döken yapmacık tavırlı yardımcısı, bu tapınakta hizmet eden rahiplerden biri olan Hermes’ti. Dünyadan elini eteğini çekmiş gibi bir havası vardı; çoğu insan bunu dalgınlık ve samimiyetsizlik sanarak yanılırdı. Bu hâli Middray’in fena hâlde sinirine dokunuyordu.

“Sessiz ol, Hermes. Bunu bana senin söylemene lüzum yok! Ben de biliyorum!”

Hermes, başrahibin neden bu kadar köpürdüğünü çok iyi bilse de gözlerini devirmekten kendini alamadı. Bütün mesele, dünden beri dışarıda kamp kurmuş olan şu büyü doğumlulardı. Unutulmuş Ejderha Şehri’ne hiçbir haber vermeden gelmiş ve sanki baştan beri kendi mülkleriymiş gibi burayı hemen sahiplenmişlerdi. Söylendiğine göre, İblis Kralı Carrion’un ihlal ettiği bir anlaşmayı soruşturmak üzere onun topraklarına doğru ilerleyen, İblis Kralı Clayman’e bağlı bir kuvvettiler.

Onları geri çevirmek kesinlikle bir seçenek değildi. Middray istediği kadar bağırıp çağırabilirdi; bu hiçbir şeyi değiştirmeyecekti. Bunun son derece haklı bir sebebi vardı; Carrion’un Eurazania Canavar Krallığı’nı yerle bir eden İblis Kralı, Hermes ve rahip yoldaşlarının taptığı Milim’in ta kendisiydi. Taptıkları yüce varlık işin içindeyken, Clayman’in güçlerinin Carrion aleyhine kanıt toplamak için onlardan destek istemesi gayet doğaldı. Hatta hiçbir şey bulamamaları, Milim’i utandırıcı bir duruma sokardı. Milim bunu umursamazdı belki ama Hermes ve diğerleri umursardı.

“Ah, Leydi Milim bazen gerçekten başa bela olabiliyor…”

Bencilliği hoş görülebilirdi elbet; fakat Hermes, onun kendilerini de birazcık —gerçekten ufacık bir miktar bile olsa— hesaba katmasını dilerdi.

“Haddini bil, Hermes! Leydi Milim’in yaptıklarından asla şüphe duyamazsın!”

“Yok, biliyorum tabii ama…”

Ama onu sürekli el üstünde tuttuğumuz için işler bizim adımıza gitgide daha da çekilmez oluyor. Bunu yüksek sesle söylemedi. Yalnızca Middray’in yeni bir öfke dalgasına kapılmasına yarardı. Tam bir baş belası, diye düşündü iç çekerek.

Dünden beri işlerin nasıl yokuş aşağı gittiğini anımsadı. Ordu önceden geçiş izni talep etmişti; fakat daha o zaman bile sergiledikleri baskıcı tavırlar rahiplerin fena hâlde canını sıkmıştı. Bu birlik Ejder Sadıkları’nı apaçık hor görüyordu; “destek” kılıfı altındaki taleplerinin birer ricadan ibaret olmadığı besbelliydi. Baştan sona birer emirdiler.

Burada, Unutulmuş Ejderha Şehri’nde ikamet eden Ejder Sadıkları’nın toplam mevcudu yüz binden azdı. Ortada sözü edilecek merkezi bir hükümet bulunmadığından, günlük yaşamlarında el birliğiyle çalışırlardı. Haliyle hiçbiri savaş hususunda bilhassa maharetli değildi; huzuru korumak için Milim’in himayesine bel bağlamışlardı.

En azından dışarıdan bakanların gördüğü manzara buydu. Ancak bu durum madalyonun sadece bir yüzüydü.

Evet, bir hükümet yoktu. Üretilen tüm hasat ve mallar Merkez Tapınak’ta toplanır, ardından başrahip tarafından eşit biçimde pay edilirdi. Bu nizam, insanları tembelliğe ve üretimsizliğe sürükleyip çökecekmiş gibi görünebilirdi ama işin aslı öyle değildi. Çalışan veya çalışmayan herkes belirli bir refah payını garantiye alıyor, daha gayretli olanlara ise fazladan erzak sağlanıyordu.

Bu, modern Japonya’da rağbet gören “evrensel temel gelir” fikrini andırıyordu. Asıl mesele, her bir ferdin topluma sunduğu katkının miktarını kimin tayin edeceğiydi… Bu vazife de bizzat Milim tarafından yalnızca Middray’e verilmişti.

Bu hak Middray’e şehirde neredeyse mutlak bir kudret sağlıyordu ama o bu gücü asla suistimal etmemişti. Neden mi? Gayet basit: Çünkü maiyetindeki diğer rahiplerin onu azletme yetkisi vardı. Kararlarında fazla bencil davranacak olursa makamından olurdu. Middray’i bir zorbaya dönüşmekten alıkoyan da işte bu anlayıştı. (Tabii ellerinin altında zaten Milim gibi bir zorba varken hiç kimse onun taklidini yapmaya kalkışacak kadar ahmak değildi, orası ayrı.)

Haliyle bu on binlerce insan, ilk bakışta zannedileceğinden çok daha iyi idare ediliyor ve teşkilatlanıyordu. Kimi çevreler şehrin askerî güçten yoksun olduğunu düşünebilirdi ama bu külliyen yanlıştı. Ejder Sadıkları, bölgenin kendine has koşulları sayesinde oldukça kuvvetli fiziksel yeteneklere sahipti. Teşkilatlanma kabiliyetlerinin yanı sıra, her bir yetişkin neredeyse C rütbesine varacak derecede güçlüydü. Barışçıl yapıları ilk etapta bunu ele vermese de aslında son derece dişli bir savaşçı gücüydüler.

Hele rahipler bambaşka bir klasmandaydı. Bölgenin en seçkinleri arasından özenle toplanmış yüz kişi kadardılar ve kesinlikle canınıza okuyabilirlerdi. Milim’e sundukları günlük “dua seansları” (yani savaş talimleri) onlara üstün muharebe becerileri kazandırmıştı; Middray ya da Hermes seviyesine çıkıldığında ise Milim’i bile terletecek kadar güçlüydüler. Clayman’in ordusunun onlara ayak takımı muamelesi çekmesi, işte tam da bu yüzden Middray’i küplere bindiriyordu.

Üstelik bu halkın tek sırrı bundan ibaret değildi. İkincisi asıl can alıcı noktaydı.

Bir gün daha geçti. Clayman’in ordusu artık erzak tedariki için şehrin kilerlerini pervasızca yağmalıyordu. Onlara tahammül etmesi istendikçe Middray’in şakaklarındaki damarlar zonkluyordu.

“Peki Leydi Milim neden hâlâ dönmedi?” diye sordu, gazabının istikametini değiştirmeye gayret ederek.

“Eh, kim bilir?” diye kayıtsızca karşılık verdi Hermes. Bu diyaloğu en az bir düzine kez tekrar etmişlerdi ve durum Hermes’in de sinirlerini gittikçe daha çok bozuyordu.

“Onun için bu muazzam ziyafeti hazırlamıştık… Umarım Leydi Milim dışarılarda bir yerlerde aç kalmıyordur, bilirsin ya…”

“Hiç sanmıyorum,” diye itiraz etti Hermes. Hatta bundan adı gibi emindi. Middray’in bahsettiği o muazzam ziyafet “doğanın lütufları tabağı”ndan ibaretti; o da aslen bir tabak dolusu çiğ sebzeden başka bir şey değildi. Hermes, Milim ile en son yemek yediklerinde ona gizlice bir göz atmış, onun da yüzündeki tüm ifade silinmiş vaziyette yemeği istemeye istemeye gevelediğini görmüştü.

Keyif almadığı her hâlinden belliydi diye geçirmişti içinden. Yalnızca tabağı bitirebilmek için var gücüyle dayanmaya çalışıyordu. Ortaya biraz kızarmış et getirildiğindeki neşesine bakılırsa, bunda zerre şüphe yoktu.

Middray’e yemekleri gerçekten pişirmenin Leydi Milim’i daha çok memnun edebileceğini çıtlatmıştı ama lafını dinletememişti. Başrahibe göre doğanın tüm ihtişamını en saf, en doğal hâliyle sunmak, onu el üstünde tutmanın en mükemmel yoluydu. Leydi Milim’in artık buralara neredeyse hiç uğramamasının sebebi de tam olarak bu, demek isterdi ama bunu söylerse kellesinden olurdu.

Hermes dünyayı köşe bucak gezmiş, pek çok ulusun mutfak kültürüne dair engin bir görgü kazanmıştı. Öte yandan diğer rahipler böyle bir tecrübeden yoksundu. “Saf doğa” haricinde herhangi bir şeyin doğru olabileceğini kabul edemeyecek kadar dar görüşlüydüler; bu yüzden Hermes de sonunda pes etmişti.

“Belki öyledir, belki de değil,” diye mırıldandı Middray. “Fakat bir düşünsene. Kendini dünyanın efendisi sanan o alçak Clayman’in, Leydi Milim’e o fermanı zorla yazdırması…”

Yazı kesinlikle Milim’in o baştan savma— yani, kendine has el yazısıyla yazılmıştı. Emri yerine getirmekten başka çareleri yoktu ama onların da sabrının bir sınırı vardı.

“Evet, doğru. Leydi Milim’in emriyse elimizden pek bir şey gelmez… fakat Üç Numaralı Erzak Deposu’nu da tamtakır ettiler. Geriye sadece yedi tane kaldı. Bir sonraki hasada kadar kemer sıkmamız gerekecek…”

“Lanet olsun!!”

Middray’in kel kafasındaki damarlar bir kavunun kabuğu gibi kabardı. Ne kadar öfkelendiği gün gibi ortadaydı. Bu manzaraya gülmemek için kendini zor tuttuğu düşünülürse, Hermes de az yüzsüz bir rahip sayılmazdı.

Onlar konuşurken, başlarındaki tüm bu derdin asıl kaynağı çıkageldi: Clayman kuvvetlerinin genel yöneticisi.

“Pöh! Sakinliğini koru, Hermes.”

“Anlaşıldı.”

Önce sen sakin ol, diye düşündü Hermes. Adamın yanlarından geçip gitmesini umuyordu fakat ne yazık ki dosdoğru onlara doğru geliyordu. Ağızlarını kapattılar ve Yamza denen adamın yanlarına gelmesini beklediler.

Yamza, Clayman ordusunun başkomutanıydı ve İblis Kralı’nın en güvendiği sırdaşlarından biri olarak görülüyordu. İnce yapılı ve narin vücuduyla havada süzülecek kadar hafif görünüyordu; bu da onu tam anlamıyla hız odaklı bir savaşçı kılıyordu. Ya da belki bir dövüşçüden ziyade bir kılıç ustasıydı. Kolları esip geçen bir fırtına kadar çevik, birinci sınıf bir kılıç ustası. Clayman tarafından kendisine bahşedilen Benzersiz silah Buz Kılıcı, onun Buz Fırtınası adlı unsursal büyüyü kullanmasını sağlıyordu. Bununla birlikte sahip olduğu kılıç yetenekleri sayesinde Donmuş Kılıç Büyücüsü, A+ rütbesinde bir büyü doğumluydu.

“Ooo, merhabalar, Başrahip Middray. Bize sağladığınız erzak desteği için gerçekten minnettarız. Otuz bin kişilik bir ordu söz konusuyken hiçbir şey yetmiyor malum.”

Yüzüne dostane bir sırıtış takındı ama gözleri kesinlikle gülmüyordu. Sessizce ve dikkatle Middray’in tepkisini ölçüp tarttı. Hermes’e dönüp bakmadı bile. Büyü doğumluların insanlara ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapması zaten sık rastlanan bir durumdu. Hermes bundan hiç hoşlanmıyordu ama Middray’in tembihlediği gibi dişini sıktı. Kavga çıkarmanın bir âlemi yoktu. Bunu sadece geçici bir saygısızlık olarak gördü.

“Ha ha ha! Hizmetinizde olmak bizim için bir onurdur. Lakin ne yazık ki şu ana kadar verdiğimizden çok daha fazlasını tedarik etmek bizim için güç. Halkımız aç kalacak olursa bu durum Leydi Milim’i çok üzer.”

“Ne cüretle böyle konuşursun?!” Bu kadarcık bir karşılık bile Yamza’yı çileden çıkarmaya yetti. “Çizgiyi aşan bizzat sizin Milim’inizdi. Biz onun açtığı pisliği temizlemeye çalışıyoruz; bu yüzden elinizden gelen tüm saygıyı göstermek boynunuzun borcudur!”

Bu bir roldü elbette. Middray’in nasıl tepki vereceğini görmek için öfkelenmiş gibi yapıyordu. Başrahip karşılık verecek olursa, bunu şehri yağmalamak için bir bahane olarak kullanmaya niyetlendiği besbelliydi.

“Ah, affınızı dilerim,” diye mütevazı bir tavırla başladı Middray. “Bir an için yalnızca kendimizi düşünmüşüz. Elimizden gelen her türlü iş birliğini sunacağız, bu yüzden lütfen neye ihtiyacınız varsa çekinmeden söyleyin.”

Hermes hayran kalmaktan kendini alamadı. Onca küstahça ve kibirli tavra rağmen Middray, öfkesinin zerresini bile yüzüne yansıtmamıştı. Gülümsemesini tek bir an olsun bozmadı.

Helal olsun, Başrahip Middray. Kafan hiç kavuna dönmedi bile. Ben olsaydım çoktan patlamıştım.

Yamza da gülümsemeyle karşılık verdi. “Anlıyorum, anlıyorum. Duymak istediğim de tam olarak buydu. Canavar Krallığı’nı silip süpürecek kadar adamımız var zaten ama bize yardım etmeniz için size bir fırsat tanıyayım. Malzeme sevkiyatında bize destek olabilirsiniz, değil mi?”

“B-bir dakika bekleyin! Önce yiyeceklerimizi aldınız, şimdi de insanlarımızı mı—”

Hermes’in ona karşı koymak gibi bir niyeti yoktu. Sadece ağzından kaçırıvermişti. Bir sonraki an, Hermes az önce sol kolunun bulunduğu yerde dehşet verici bir acı hissetti.

“Aah?!”

“Kapa çeneni, seni çöp parçası!”

Yamza’nın ilk kez Hermes’e çevrilen kısık gözleri buz gibi soğuktu. Kesilen kolunu yerinde tutan Hermes, dişlerini sıkarak ona dik dik baktı.

“… Demek haddini bilmiyorsun. Ölmek için pek bir aceleci görünüyorsun.”

Yamza, kanlı kılıcını Hermes’e doğrulturken gülümsemesi artık tüyler ürpertici derecede zalimdi.

Aşağılık herif. Bana ne yapacağımı söyleyebileceğini sanıyor—

Tam Hermes öfkesine yenik düşmek üzereyken, vahşi bir hayvanın toslamasına benzer bir kuvvetle geriye savruldu. Bu, Middray’den gelen ve neredeyse derisini yaracak kadar sert bir tekmeydi.

“Ah, hayır, tüm bunlar için af dilerim, Sir Yamza. Bu ahmağa nasıl davranması gerektiğini bizzat öğreteceğim; bu yüzden lütfen, adımın hakkı için onu bağışlayın.”

Middray, büyü doğumluya doğru başını eğdi.

“Pöh. Emrinin altındakiler böyle ahmaklar olunca hep baş ağrıtıyor, değil mi? Onu yalnızca bu seferlik bağışlayacağım. Yarın sabah yola çıkıyoruz, bu yüzden tüm rahiplerin derhal hazırlanmasını istiyorum!”

Middray’in arabuluculuğu Yamza’nın kılıcını kınına sokmasına yetti. Ancak bunun bedeli ağır olmuştu. Ejder Sadıkları’nın rahipleri, yani halkın önderleri, az önce zorla askere alınmıştı.

Yamza söyleyecek başka bir şeyi kalmadığından hemen oradan ayrıldı. Sadıklar arasında savaşçılar beklemiyordu; tek istediği rahipler ve onların şifa büyüleriydi. Hermes’in gereksiz müdahalesi sayesinde de Yamza istediği her şeyi elde etmişti.

O gittikten sonra Middray iç çekerek Hermes’in yarasını iyileştirdi.

“Seni gidi katıksız ahmak. Seni bu konuda uyarmıştım.”

“Özür dilerim—elimde değildi…”

Middray kutsal büyü İyileşmeyi uygulayarak işe koyulurken, Hermes kolunu yerinde tuttu. Birkaç saniye içinde kesilen uzuv sanki hiç kesilmemiş gibi yepyeni oldu. Kan kaybı başını biraz döndürüyordu ama bunun üstesinden gelmek için kendi Şifa yeteneğini kullanabilirdi.

“Pekâlâ. Şey, rahipler gitse bile halkımız bundan hemen etkilenmez. Fakat o adam…”

Yamza’nın uzaklaştığı yöne dik dik bakan Middray’in içinde tuttuğu öfke artık yüzünden apaçık okunuyordu.

“… Bizzat Leydi Milim’in mülküne zarar veriyor.”

Hermes’e yaptığı saldırıyı kastediyordu. Her ne kadar kendisinin savurduğu o tekmeyi hasıraltı etmeye çalışsa da, bu affedilemez bir saldırıydı.

O tekme de canımı fena yaktı hani…

Ama Hermes bunu dile getirmedi. Middray’in kötü bir niyetinin olmadığını biliyordu. Milim’e tapan birine yaraşır biçimde, Middray şiddetli öfke patlamalarına fazlasıyla kolay kapılıyordu. Aslında bu diyardaki herkes hakkında söylenebilecek bir şeydi bu…

“Hayır da, cidden… Onu öldürsem sorun olur mu?”

“Ahmak,” diye anında yapıştırdı cevabı başrahip. “En ufak bir şansın bile yok.”

Haksız da sayılmazdı. Hermes muhtemelen adamı çizemezdi bile.

“Öyle. O kılıç alt edilemez gibi, üstelik bence başka bir şeyler daha saklıyor.”

“Haklısın. O sinsi ve hilekâr Clayman’in sırdaşı sonuçta; gerçek gücünü öyle kolay kolay açık etmez. Gerçek bir adam zaferi kazanmak için elindeki her şeyi ortaya koyardı ama onlar öyle değil…”

Ben o yaklaşıma pek akıllıca demezdim, diye düşündü Hermes; ama yine de bu diyardaki insanların düşünce yapısına pek sık katıldığı görülmezdi. Bu yüzden hemfikirmiş gibi davranıp işine geri döndü. Damdan düşer gibi gelen yarın sabahki yeni mühlet yüzünden halletmesi gereken dağ gibi iş vardı.

Ertesi sabah, Walpurgis Konseyi’ne iki gün kala, Clayman kuvvetleri ileri yürüyüşlerini sürdürdü.

Zirvenin ertesi sabahıydı. Bütün gece aralıksız çalışmıştım ve bedenim bu duruma fena halde isyan ediyordu. Ya da en azından zihnim öyle yapıyordu. Aslında sağlığım yerindeydi, hatta hiç olmadığım kadar iyi durumdaydım. Uykuya ihtiyaç duymamak böyle anlarda gerçekten çok işe yarıyordu.

Dün gece, toplantımız bittikten sonra Souei benimle tekrar iletişime geçti. Toplantıya bizzat katılmıştı ancak bu seferki raporu, Canavar Krallığı’nın dört bir yanından bilgi toplayan Suretlerinden biri veriyordu. Souka ve ekibindeki diğer dört kişi de katkı sağlayarak birkaç sağlam ipucu daha ulaştırmıştı.

Sürekli teyakkuzda olan Clayman ordusu henüz harekete geçmemişti.

Bu esnada bizim birliklerimizi konuşlandıracak uygun bir yer arıyorlardı fakat bir sorun baş gösterdi. Canavar Krallığı’nın kaçışan halkı her bir yana dağılmıştı. Onları kurtarmak istiyorsak, ordumuzu nereye nakledersek edelim, süre dolmadan önce tahliye edilememiş bazı bölgeler kalabilirdi. Clayman güçlerinin işgal güzergâhı yüzünden planlanan takvimin gerisinde kalıyorduk.

【Öneri】 【Halkı tek bir noktaya nakletmek daha etkili bir çözüm olacaktır.】

Hım. Anlıyorum. Evet, sanırım öyle yapmak daha mantıklı. Zaten bu tür bir nakliyatın yalnızca askeri amaçla kullanılması gerektiğine dair bir kural yoktu. Mekân Hâkimiyeti sayesinde Souei’nin, suretlerinin ya da Souka ve diğerlerinin bulunduğu her noktaya sorunsuzca gidebiliyordum. Ardından geliştirdiğimiz yeni tür nakil büyüsünü kullanarak tahliye edilen herkesi tek bir yerde toplayabilirdim.

Bu sayede toplantı biter bitmez ortalık epey hareketlendi. İlk olarak, bu mültecileri kabul edebilecek bir sahra üssü inşa etmesi için Geld’in ordusunu önden gönderdim. Onları Eurazania’nın, Milim tarafından dümdüz edilip boş bir araziye çevrilen eski başkentinin bulunduğu yere naklettim. Uçsuz bucaksız açık bir alan olduğu için kabak gibi ortadaydı; yine de böylesine büyük bir orduyu konuşlandırmak için bundan daha iyi bir yer bulunamazdı.

Sonra bizzat köy köy dolaşıp mültecileri oradan tahliye etmeye başladım. Dün gece bitmeden bu işi tamamlamıştık ve işte bu yüzden pestilim çıkmıştı—yani zihnen demek istiyorum.

Neyse ki Phobio yanımdaydı ve bu sayede herhangi bir direnişle karşılaşmadık; gerçi bu süreç onu da fena halde tüketmişti. Ayrılmadan önce bana sanki bir canavarmışım gibi bakarak şaşkınlıkla, “Bunca ışınlanmayı peş peşe gerçekleştirmek…” diye mırıldandı. “Nasıl hâlâ ayakta kalabiliyorsunuz…? Üstelik böylesine karmaşık bir nakil büyüsünü defalarca kullanmak… Bu gerçekten akıl almaz bir şey.”

Pek kibar bir yorum sayılmazdı doğrusu, değil mi? Elbette ben de yorulmuştum.

Şu saatlerde Phobio, Geld’in birliklerinin kurduğu sahra çadırlarından birindeki odasında çoktan uykuya dalmış olmalıydı. Ama bunun bir önemi yoktu. Ana ordumuz birazdan hazır olacaktı, bu yüzden çok geçmeden devasa bir nakil daha gerçekleştirmem gerekiyordu.

Şehrin hemen dışındaki boş araziye doğru yöneldim. Bütün geceyi hazırlık yaparak geçiren Rigurd oradaydı. Benim aksime, sanki dipsiz bir enerji kuyusuymuş gibi oradan oraya koşturup zıplıyordu. Rigur da geri çağrılmıştı ve Rigurd’a elinden geldiğince tüm gücüyle yardım ediyordu. Onların işi bittiğinde, burada toplanan herkesi Canavar Krallığı’ndaki sahra kampımıza nakletmek benim görevimdi. O da hallolunca, iki gün sonraki Walpurgis Konseyi için hazırlıklara başlamayı planlıyordum.

Alana vardığımda, Sufia ve Alvis önderliğindeki on bin canavar-insan da dâhil olmak üzere Tempest askerlerinin sıra sıra dizilip beni beklediğini gördüm. Zırhları parça pürçüktü, aralarında hiçbir birlik yoktu ama bu kaçınılmazdı. Onlara sadece elimizde fazladan kalan zırhları vermiştik; zaten birçoğu dönüşüm yeteneğine sahip olduğundan, onları tek tip üniformalara hapsetmektense böylesi daha uygundu.

Yanlarında ise takviye kuvvet olarak hizmete hazır komutanlarım duruyordu. Charybdis savaşıyla kıyaslandığında bile ordumuzun büyüklüğü—ve savaşma gücümüz—muazzam ölçüde artmıştı.

Bunu fark eden Benimaru yanıma geldi ve bu fırsattan istifade ederek gerçekleşen evrimleri açıkladı.

Benim iblis kralı evrimimin ardından, Tempest’teki diğer herkes de kendine göre birtakım değişimler geçirmişti. Dünyanın Sesi, “şeceremde” yer alan herkesin “lütuflar” alacağından bahsetmişti; ben de bunun isim bahşettiğim herkes anlamına geldiğini varsaymıştım.

Asker saflarının karşısında dururken, “Kasaba halkından duyduklarımıza bakılırsa,” dedi, “erkeklerin dayanıklılığı ciddi şekilde artmış. Kadınlar ise ciltlerinin eskisinden çok daha parlak ve güzel olduğunu söylüyor. Bunların hiçbiri benim pek umurumda değildi—daha doğrusu aklımın ermediği şeyler ama sanırım ruhani güçlerinin yükseldiğini söyleyebiliriz.”

Söylediğine göre bazılarının görünüşü birkaç yıl gençleşmiş gibiydi. Herkes bu durumdan fazlasıyla memnundu. Fakat bunlar kasaba halkıydı. Onlar geride kalıp yuvayı bekleyenlerdi. Bakalım savaşçılarımız neler kazanmıştı.

Müfrezelerimiz arasında da bir dizi kayda değer değişim yaşanmıştı. Kimi askerler tek başlarına yeni yetenekler öğrenmiş, kimileri ise birliklerinin özgün niteliğine bağlı olarak grup hâlinde aynı yeteneği kazanmıştı. Kendi gözlerimle görmek için sabırsızlanıyordum.

İlk olarak neredeyse en başından beri benimle olan bir birliği ziyaret ettik: Uygun koşullar oluşmadıkça doğal olarak neredeyse hiç ortaya çıkmayan yıldız kurtlarının sırtındaki hobgoblinlerden oluşan lejyon, yani Gobta’nın goblin süvarileri. Ama onlar sahiden hâlâ hobgoblin miydi? Türleri öyle olabilirdi belki ama özleri artık bambaşka bir şeye dönüşmüştü.

Şaşırtıcı bir şekilde hepsi Ekstra Yetenek Bütünleşme‘yi öğrenmişti. Bu, binici ile bineğin kelimenin tam anlamıyla tek bir beden olmasını sağlayarak onları çevik, yüksek hızlı ve dört ayaklı savaşçılara dönüştüren nadir bir yetenekti. Bu formdayken A-eksi seviyesine layık görülmüşlerdi; esas olarak teke tek dövüşe odaklandıkları için tam bir A derecesi alamamışlardı ama savaş meydanında tam anlamıyla birer ölüm makinesiydiler. Birkaçı el ele verse, muhtemelen A-seviye bir büyü doğumluyu alt edebilirdi.

Tabii onların asıl olayı da buydu. Goblin süvarileri bir takımdı; birbirlerinin zihinleriyle anında uyum içinde çalışabiliyor ve formasyonlarını hiç bozmadan koruyabiliyorlardı. Ne de olsa Hakurou’nun eğitimlerine ayak uydurabilmişlerdi; yüz tanesinin aynı anda tek bir vücut gibi hareket ettiğini hayal ederseniz, bu Süvarilerin neden bu kadar korkutucu olduğunu rahatça anlayabilirdiniz.

İnsanların uydurduğu bu seviyelendirme sisteminin bizimkilere haksızlık ettiğini kesinlikle düşünüyordum. Hatta onlardan bundan çok daha fazlasını bekleyebilirdim.

Ardından, bizzat Benimaru tarafından eğitilen grubun yanına geçtik.

Jura Ormanı’nın lideri olmamla birlikte, saflarımızdaki savaşa hazır canavarların sayısı da epey artmıştı. Buna üç yüz ogre da dâhildi; aralarındaki en güçlüler ise en başta benden yardım isteyen köyün genç kadın ve erkekleriydi. Benimaru’ya büyük bir hayranlık besliyorlardı, bu da aldıkları “lütufları” doğrudan etkilemişti.

Gerçekten çılgınca bir manzaraydı. Bazıları orduya gönüllü olarak katılmıştı, bu da onları en başından beri isim bahşedilmiş savaşçılar yapıyordu. Düşük seviyeli birer büyü doğumlu sayılabilecek kadar güçlüydüler, bu da onları son derece güvenilir bir koz haline getiriyordu. Vahşi, şuursuz bir ogre bile B seviyesindeyken, bizimkiler hem tepeden tırnağa donatılmıştı hem de birtakım Sanatlar öğrenmişti. Yani bunların çıtkırıldım çıkması zaten imkânsızdı.

Bu ogreler, Benimaru için bir nevi seçkin muhafız birliği oluşturmuştu ve her biri A-eksi seviyesindeydi. Onlara “kızıl alev” anlamına gelen Kurenai Takımı adını verdim.

Şimdi gelelim Benimaru’nun ana ordusuna atanan savaşçılara.

Yaklaşık dört bin hobgoblinden oluşan bu birliğin geçirdiği evrim bana cidden büyüleyici gelmişti. Neredeyse hepsi alev elementini benimsemiş; Alev Kontrolü ve Sıcaklık Değişimi Direnci gibi yetenekler öğrenmişti. Açıkçası biraz sürpriz olmuştu. Her bir asker B seviyesine denkti ve onlara tam anlamıyla uzmanlaşmış bir taarruz birliği denebilirdi.

Bu arada, yeşil tenli oldukları için bu hobgoblinlerin hepsinin isminde “yeşil” rengine bir gönderme vardı. Onlara bu isimleri kim koydu bilmiyorum ama keşke uzun vadeli sonuçlarını birazcık daha düşünseymiş.

【Rapor】 【Onlara isimlerini bizzat siz verdiniz, Efendim.】

Biliyorum herhalde!!

Pöh, kendi yeteneğim tarafından böyle laf sokulacağını hiç beklemiyordum. İstenmeyen iğneleme dedikleri bu olsa gerek. Yani her şeyi de o kadar ince eleyip sık dokuyamam ya! Şu canavar evrimlerinin zaten hiçbir mantığı yoktu.

Madem herkesin adı “yeşil” bir şeydi, ben de bu orduya Yeşil Numaralar adını verdim. Bari akışına bırakayım dedim. Benimaru’nun birlikleri oldukları için aslında “kırmızı” bir şeyler koymak istemiştim ama bu da kulağa fena gelmedi. Bu yeşil birliğin peş peşe alev saldırıları savurması güzel bir sürpriz olurdu hem. Bir ara savaş meydanı için ekipmanlarını yeşile boyatayım bari.

Sırada, Yeşil Numaralar’ı bir nevi tamamlayan Geld’in birliği vardı.

Yüksek orkların hepsi aynı şekilde evrimleşmiş; Çelik Kuvvet ve Demir Duvar gibi güçlendirme yetenekleri kazanmıştı. Ayrıca subay sınıfı, etraflarındaki toprağı istedikleri gibi şekillendirip yoğurmalarını sağlayan Toprak Kontrolü adlı Ekstra Yetenek‘e sahipti. Geld’in dediğine göre alelacele siper kazmak için birebirdi.

Üstelik ordudaki herkes Zırhlı Beden adlı Ekstra Yetenek’i kazanmış, bu da onları çok daha savunma odaklı bir tank birliğine dönüştürmüştü. Başta Fiziksel Saldırı Direnci olmak üzere Acı, Çürüme, Elektrik ve Felç gibi benim sahip olduğum birçok direnci de devralmışlardı. Kabal’a hediye ettiğimin tamamlanmış versiyonu olan Charus Kalkanı, artık büyü direncini artıran Benzersiz seviye bir ekipmandı. Kısacası ister yakın dövüş ister büyü olsun, her türlü saldırının üstesinden gelebiliyorlardı. Zehir direnci kazansınlar diye onları Shion’un yemeklerine maruz bırakmayı aklımdan geçirmedim değil ama hemen bu fikri kafamdan kovdum.

Yine de Charybdis’ten o kalkan benzeri pulları elde etmiş olmamız tam bir şanstı. Garm’ın bu pullardan ürettiği eşyaların kopyalarını Kurobe bolca üretmişti; o zanaatkârlara ne kadar teşekkür etsem azdı.

Artık bu birlik öylesine sağlamdı ki her bir üyesi net bir B seviyesindeydi. Üstüne bir de her birinin taşıdığı Benzersiz ekipmanlar eklenince, sıradan hiçbir ordunun onlara diş geçirmesi mümkün değildi. Savunma kabiliyetleri neredeyse haksızlık denecek düzeydeydi ve sürekli katılan gönüllülerle sayıları beş bine ulaşmıştı. Normalde inşaat işleriyle uğraşıyorlardı fakat çağrıldıklarında hiçbir saldırının delemeyeceği bir güç merkezine, adeta demirden bir duvara dönüşüyorlardı.

Artık resmî adları Sarı Numaralar olmuştu.

Hemen arkalarında ise Gabil’in komutasındaki yüz dragonewt vardı.

Dragonewtler doğuştan epey sağlam yeteneklerle donatılmıştı ve neredeyse hiç zorlanmadan A-eksi seviyesine tırmanmışlardı. Şimdiyse lütuflarımla birlikte kanlarındaki ejderha çok daha güçlü bir şekilde uyanmıştı. Artık her biri Ejderha Bedeni adlı Doğal Yetenek‘in yanı sıra ya Alev Nefesi ya da Yıldırım Nefesi‘ne sahipti; bu da onlara fazlasıyla ihtiyaç duydukları uzun menzilli saldırı kabiliyetini kazandırmıştı. Gabil ise her ikisini de kullanabiliyordu; bu da sanırım onun cidden istisnai bir dragonewt olduğunu gösteriyordu.

Hâlâ tam olarak kavrayamadığım şey ise Ejderha Bedeni’ydi.

【Rapor】 【Ejderha Bedeni adlı Doğal Yetenek—】

Şey, dur bir dakika, bütün kılavuzu ezbere okumana gerek yoktu. Artık onu kullanamayacağımı biliyorum, bu yüzden dinlemenin de pek bir anlamı yok. Gabil ve diğerleri isterlerse bunu en iyi nasıl kullanacaklarını zamanla çözerler nasılsa. Kendi çabanla kazanmadığın bir güce sahip olmanın ne anlamı var ki? Ben böyle düşünüyorum işte.

Ha? Ben ne mi yapıyorum? Ee, benim Nihai Yetenek Hikmet Kralı Raphael‘im var. Bir sorunum olursa Raphael bana yardım eder. Orada hiçbir sıkıntı yok. Sonuçta o benim gücüm, yani bir bakıma çabayı gösteren de benim sayılır. Bunu söylemekte de öyle pek abartı bir taraf yok bence.

Neyse! Umarım Gabil ve ekibi iş işten geçmeden şu Ejderha Bedeni zımbırtısını nasıl kullanacaklarını öğrenirler! Bütün yükü sırtınıza yıkmak gibi olmasın ama hadi bakalım, kolay gelsin.

Yine de bir bakıma, bu birliğin yetenekleri Gabil’in elinde neredeyse harcanıyor gibiydi. Uçabiliyorlardı; havadan alev ve yıldırım püskürtebiliyorlardı… Tam anlamıyla delilikti. Üstelik türlerinin doğal özellikleri sayesinde neredeyse her şeye karşı dirençliydiler—çelikten pullar, büyü çeliğinden göğüs zırhları. İster kılıçla ister büyüyle olsun, yarım yamalak hiçbir vuruş derilerini delemeyecekti. Sırf uçabilmeleri bile onlara ezici bir üstünlük sağlamaya yeterken, bir de şu savunmaya bakın! Hız, taarruz, savunma—hepsi bir arada eksiksiz bir baskın paketi.

Onlara “uçan ejderha” anlamına gelen Hiryu Takımı adını verdim. Sayıları sadece yüz kişiydi ama ordumuzun en güçlü birliği konumundaydılar.

Son olarak ama bir o kadar da önemlisi, benim kişisel seçkin muhafızım olarak konumlandırılan yepyeni bir birliğimiz vardı. Shion liderliğindeki bu birlik de yüz kişiden oluşuyordu ve Tempest’taki savaşın ardından dirilttiğim kurbanlardan meydana geliyordu. Yaş olarak aralarında çocuklar da vardı fakat anlaşılan olgunlaşma çağını yakalayıp hatta geçmişlerdi. Sanırım savaşamamış olmanın getirdiği o hüsran böylesi bir evrimi tetiklemişti. Kim bilir?

Yetenek konusuna gelirsek, hepsi Kusursuz Hafıza ve Kendi Kendini Yenileme adlı Ekstra Yetenekler’i kazanmıştı. Bu ikisi birbirini mükemmel tamamlıyordu. Kusursuz Hafıza sayesinde kafaları uçsa bile anıları astral bedenlerinde korunuyordu. Böylece anında ölmek yerine Kendi Kendini Yenileme‘yi kullanarak tamamen iyileşebiliyorlardı. Bu da geçmişteki Ork Felaketi’nin o akıllara durgunluk veren iyileşme kabiliyetini fiilen kazandıkları anlamına geliyordu.

Eğer Kendi Kendini Yenileme bir gün Aşırı Hızlı Yenilenme‘ye evrilirse, neredeyse ölümsüz olacaklardı. Üstelik elimde bu adamlardan tam yüz tane vardı. Şaka gibiydi resmen. Ve bu yenilenme sayesinde, Shion’un aşırı ağır antrenmanlarını kaldırıp rahatça baş edebilecek kadar dayanıklı hale gelmişlerdi. Kısa süre öncesine kadar küçük bir kız çocuğu olan kadın bir üyenin de dediği gibi: “Nasılsa ölmüyoruz ki!” Buna verecek pek bir cevabım yoktu açıkçası. Onlar için en iyisinin bu olup olmadığından pek emin değildim ama neyse, iyi eğlenceler! Kolay gelsin bakalım!

Güçleri şimdilik C seviyesi civarındaydı fakat zamanla ordumuzun en güçlü birliği haline geleceklerine dair içimde güçlü bir his vardı. Bu beklentiyle onlara Yeniden Doğanlar Birliği adını vermeye karar verdim. Ne de olsa hepsinin önünde uzanan yepyeni bir hayat vardı.

Bilgilendirme toplantısı böylece sona erdi.

Evrimimin etkileriyle herkesin kişisel çabaları mükemmel bir uyum yakalamış ve bize muazzam meyveler vermiş gibi hissettiriyordu. İlk izlenimim “Vay canına, artık her zamankinden çok daha yıkıcıyız,” şeklindeydi. Toplam kuvvetimiz on binin altındaydı ama karşımıza çıkacak hemen her orduyu darmadağın edebilirdik. Sayımız yok ettiğim Falmuth ordusu kadar kalabalık değildi fakat savaş gücü açısından onları tamamen ezip geçerdik.

Bütün bunlar benim için tam bir sürpriz olmuştu. Sayıca az olmak hâlâ bir zayıflıktı ama ülkemizi güçlendirirken bir yandan da diğerleriyle müzakereler yürüterek bu açığı zamanla kapatacaktık. Bence hedeflememiz gereken daimi ordu mevcudu yaklaşık on bin civarında olmalıydı.

Üstelik Jura Ormanı’nı koruyan ihtiyat kuvvetlerimiz de vardı. Bu sefere dâhil edilmemişlerdi—aradaki eğitim farkı uçurum kadardı—ancak onları da geliştirirsek savaşta gayet güzel iş görürlerdi. Bu da gelecekte ilgilenmemiz gereken bir konuydu.

Yine de Benimaru raporunu bitirdikten sonra, saf tutmuş on bin askerimin görüntüsü karşısında hayran kalmaktan kendimi alamadım. Buna ek olarak on bin canavar-adam askeri de vardı; yani yirmi bin kişilik bir ordu dizilmiş, yürüyüş emrini bekliyordu.

Shion’un Yeniden Doğanlar Birliği ise kişisel muhafızlarım olarak kalabalıktan uzakta hazır bekliyordu. Bu sefer geride kalıp burayı koruyacaklardı, bu yüzden bu safların arasında sadece ayak bağı olurlardı.

Rigurd, “Lord Rimuru, her şey hazır,” diye rapor verdi. Saatler süren bu hummalı çalışması için ona teşekkür ettim. Gülümseyerek, “Ah, ne demek efendim, lafı bile olmaz,” dedi.

Madem her şey hazırdı, artık nakliye işlemine başlama vakti gelmişti.

“Şey, Leydi Alvis…?”

“Sadece Alvis demeniz yeterli, Lord Rimuru.”

Kibar olmaya çalışıyordum ama galiba durumu daha da garipleştirmiştim. Neyse, bunu hiç uzatmadan geçelim.

“Pekâlâ Alvis. Tüm dostlarınızı karşı tarafta topladık, bu yüzden konuştuklarımızı onlara iletmeni istiyorum. Sanırım Phobio onları birliklere ayırıyordur, gerisini sen hallediver!”

“Anlaşıldı. İyiliğinizi asla unutmayacağıma söz veriyorum.”

Önümde derin bir reverans yaptı, hemen ardından Sufia ve diğer canavar-adamlar da eğildiler. Neredeyse baskıcı bir atmosfer yaratmıştı ama hiç bozuntuya vermedim. Minnettarlıklarını bu şekilde göstermek istiyorlardı.

Gülümseyen Sufia, “Bizi gerçekten kurtardınız,” dedi. “Artık arkamıza bile bakmadan Clayman’in güçlerini darmadağın edebiliriz. Onu size bırakıyoruz Lord Rimuru, bu yüzden bütün öfkemizin acısını bizim yerimize ondan çıkarın!”

O gülümsemeye rağmen yüz ifadesi bayağı korkutucuydu. Alvis de bariz bir onaylamayla benzer şekilde bana bakıyordu. Onlar için her şey hazırdı; geriye sadece savaş meydanında çılgına dönmek kalıyordu. Yalnızca canavar-adamların sayısı yirmi bini buluyordu, bu yüzden takviyeye gerçekten ihtiyacımız var mıydı emin değildim ama ne kadar çok olursak o kadar iyiydi. Sadece onlar olsaydı yine de sayıca azınlıkta kalırdık zaten.

Bu ilave savaşçılarla birlikte, Clayman’in otuz bin kişilik ordusuna karşı koyacak otuz bin kişilik birleşik bir gücümüz olmuştu. Artık sayılar eşitti ve nitelik bakımından çok daha üstün bir orduyduk. Zafer artık avucumuzun içindeydi. Tek sorun…

“Benimaru, harekâtımızda bir pürüz var mı?”

Dün gece canavar-adamları toplarken, Benimaru ve ekibinden eylem planımızı bir kez daha gözden geçirmelerini istemiştim. Planın ana hatları değişmemişti fakat artık mültecileri toplamak için kuvvetlerimizi dağıtmayacağımızdan birkaç detayın düzenlenmesi gerekmişti.

“Her şey hazır efendim.” Bana kurnazca gülümsedi. “Clayman’in hedefi Canavar Krallığı’nın halkıysa, geri çekilmek de kesinlikle etkili bir seçenek.”

Evet. Ona katılıyordum. Doğrudan ön cephelerine toslayıp boş yere adam kaybetmeye gerek yoktu.

Alvis elindeki asayla heyecanla oynayarak, “Lord Benimaru ile ben de konuştum,” dedi. “Artık savaş alanını kaydırmak için yeterli manevra alanımız var, bu yüzden başlamamız biraz zaman alacak…”

O zaman tüm hazırlıklar tamamdı. Görevini Walpurgis’ten önce tamamlayamamak Clayman’i şüphesiz küplere bindirecekti. En hafif tabirle, astlarına her zamankinden çok daha kötü davranırdı. Ordularının komutanı bundan korkup paniğe kapılırsa kozlar tamamen bizim elimize geçerdi.

“… Kuvvetleri Jura Ormanı’nın girişine konuşlandıracağız. Bir zamanlar yuvamız olan çorak topraklar, artık yıkılmış olan ork krallığı Orbic… Şimdi orası onların mezarı olacak.”

Geld’in sesinde katıksız bir kine yakın bir şeyler vardı. Clayman’in kurduğu entrikalar onun vatanına mal olmuştu ve şimdi orası belirleyici savaşın meydanı olacaktı. Sanırım bu durumda kim olsa kaderin cilvesini hissederdi.

Stratejimiz aslen oldukça basitti. Mültecileri Jura Ormanı’na tahliye ediyormuş gibi gösterip onları takip etmeye çalışan düşman kuvvetlerini gafil avlayacaktık. Olay bundan ibaretti.

Raphael zihnimde bunun kusursuz bir simülasyonunu sundu. Souei ve ekibinin sağladığı bilgileri alıp canlandırarak, neredeyse gerçek kadar canlı bir gelecek tablosu elde ettim. Ardından bunu Düşünce İletişimi ile diğerlerine aktardım, böylece hepimiz aynı derecede kavrayabildik.

İlk planımız, düşmanı üzerimize çekerken bir yandan mültecileri güvende tutmayı, nihayetinde de o kuvveti kuşatıp yok etmeyi gerektiriyordu. Bu değişiklikle birlikte, yem olarak daha hızlı olan birlikler kullanılacaktı. Bu da harekâta katılan münferit birliklerin maruz kalacağı tehlikeyi azaltarak planın başarı şansını ciddi şekilde artırdı.

Buradaki kilit nokta, onları ezmeden önce hepsinin ormanın içine girdiğinden emin olmaktı. Hepsini öldürmek gibi bir niyetim yoktu ama kaçıp daha sonra tekrar saldırma ihtimallerinden hiç hoşlanmıyordum. İşimizi eksiksiz ve kökten halletmeliydik.

“Her şeyi anladın mı, Benimaru?”

“Elbette. Onlara öyle bir cehennem yaşatalım ki bir daha bize karşı gelmeye asla cüret edemesinler!”

Ohoo, yüzüne o acımasız ifadesini takınmıştı bile. Bu hoşuma gitti işte.

“Hepsini yok edelim, Benimaru!” Shion da ona arka çıkarak heyecanla araya girdi.

“Heh heh heh heh heh… Çöpü çürümeden önce bir an evvel kapının önüne koymak gerekir, bilirsiniz.”

Diablo da… ona destek mi veriyordu yani? Pek emin olamadım ama neyse ne. İkisi de katılmak istiyordu tabii—dövüşmeye resmen bayılıyorlardı. Fakat Shion hazırlıklar için yanımda kalacaktı, Diablo ise yakında Falmuth topraklarına ayak basacaktı. Bu yüzden onlar bu tablonun dışındaydı. Artık her şeyi Benimaru’ya bırakıp güzel haberleri beklemek kalmıştı.

“Pekâlâ! Ne olursa olsun derhal bana rapor vermenizi istiyorum. Şimdi sizi uğurluyorum. Kazanın bu savaşı, millet!!”

“““Ooooh! Zafer sizin olacak Lordum!!””

Ve şimdi hepsi bana bakıyordu; sayısız, parıldayan gözler… Kendi altın sarısı gözlerimle onları süzerken bir büyü karesi açtım. Dün gece bunun için epey pratik yapmıştım, o yüzden artık avucumun içi gibi biliyordum. Yirmi bin kişinin ayaklarının altında, aşağıdan yukarıya doğru katman katman devasa bir kare çizildi. İçinde, benim bile çözemeyeceğim kadar karmaşık geometrik şekillerden oluşan bir düzen örülüyordu. Bu büyüklükte bir şey elbette çok fazla büyü ve konsantrasyon gerektiriyordu. Enerjim hızla tükense de yaptığım hesaplara göre dayanabilmem gerekirdi. (Övünmek gibi olmasın ama büyü zerrecikleri rezervim de katbekat artmıştı hani.)

Toplamda yaklaşık beş dakika sürdü. Herkes dimdik durmuş, nakil büyüsünün tamamlanmasını bekliyordu. Ve ardından, karenin içindeki şekil cümbüşü içerideki herkesin başının üzerinde birleştiği an—bütün ordu göz açıp kapayıncaya kadar yok oldu.

Nakil tamamlandı. Görünüşe göre onları oradan gönderebilmiştik.

Dün gece pratik yaparken, bu büyünün karanlıkta saçtığı ışığı Clayman’in fark etmiş olabileceğinden biraz endişelenmiştim. Bu yüzden büyü karesindeki tüm ışığı emmesi için onu bir körlük bombasıyla birleştirmiştim. Nerede çuvallayacağınızı asla bilemezsiniz—titizlik kilit noktadır. Ancak şu an buna gerek yoktu ve önümde beliren manzara tek kelimeyle muazzam olarak nitelendirilebilirdi.

“Elinize sağlık, Lord Rimuru. Ne kadar da zarif bir büyüydü.”

“Gerçekten de öyle. Çok büyüleyiciydi!”

Diablo ve Shion’dan tam not almıştım. Diablo büyüyü cidden çok seviyor olmalıydı. Ortalık biraz sakinleşince onunla büyü muhabbeti yapmak isterdim. Belki bilmediğim bir iki büyüye vakıftır. Ayrıca Shion’un etrafındaki herkesi kıskanmayı bırakmasına yardım etmeliydim. Buralarda garip dramalara hiç tahammülüm yoktu.

Başımı sallayarak bunlara kafa yorarken yolumuza devam ettik.

Herkes ayrıldıktan sonra bizi bariz bir şekilde canı sıkılmış bir Veldora karşıladı. “Rimuru,” diye sordu, “ben de gidip hepsini pataklayamaz mıyım?”

Biliyordum işte. Ona anlattığım tek bir kelimeyi bile dinlememişti.

“Sağır mısın nesin sen? Walpurgis Konseyi başlayana kadar seni bir sır olarak saklamaya çalışıyorum! Eğer orada tozu dumana katarsan, sırrımız iki saniyede açığa çıkar!”

“Gwaaaah-ha-ha-ha! Doğru ya, doğru ya, elbette. Neredeyse unutuyordum!”

“Neredeyse”ymiş, külahıma anlat sen onu. Bu yaşlı kurtla ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Ona zulamdaki manga ciltlerinden bir sürü vermiştim ama yeterli olacak mıydı acaba? Çünkü aptalca bir şey yapmaya kalkışacağından fena halde endişeleniyordum. Gözümü üzerinden hiç ayırmasam iyi olacaktı.

Youm ve ekibi de o öğleden sonra yola çıktı. Yol boyunca karşılaştıkları herkese Veldora’nın geri döndüğünü söylemelerini dört gözle bekliyordum—köyden köye olabildiğince hızlı yayılacak şekilde ifade etmelerini tembihlemiştim.

Bunun amacı elbette, bizi gözetlemeye devam eden Clayman’in bunu duymasını sağlamaktı. Onları uğurlarken haberin ona bir an önce ulaşmasını umuyordum. Diablo bana “bizi çok ama çok yakında geri bekleyin” demişti fakat Falmuth’u ne kadar çantada keklik sanıyordu ki? Neredeyse beni endişelendiriyordu ama yine de işleri onlara bıraktım. Ne de olsa herkes hata yapabilirdi ve bir sorun çıkarsa o zaman düşünürdük.

Kısa bir süre sonra Gazel de Cüce Krallığı’na doğru yola koyuldu. Çeşitli bakanları küplere binmişti, bu da ayrılışını muhtemelen istediğinden biraz daha aceleye getirdi. Anlaşılan tuttuğu dublör işini becerememişti ve nedenini tahmin edebiliyordum. Bu konuda ondan kesinlikle ders almamam gerekiyordu. Kimse yakalanmaktan hoşlanmaz.

Bir gün daha geçti—ve Benimaru işlerin iyi gittiğini rapor etse de sorunsuz değildik.

Doğal olarak otuz bin kişilik asker ve mülteci grubunun nereye gidebileceği biraz kısıtlıydı. Ancak bunlar insan değil, dayanıklı canavar-adamlardı; bu yüzden hedeflerine fazla gecikmeden varmaları gerektiği söylenmişti bana. Yine de pek endişelenmiyordum. Bunu halledecek bir çarem vardı.

Benimaru’nun omzuna hafifçe vurarak, “Pekâlâ,” dedim. “Burada mültecileri kabul etmeye tamamen hazırız, bu yüzden savaşçı olmayan herkesi Tempest’e nakledeceğim.”

“Ah… Doğru ya, öyle bir yol da var…”

Benimaru, bunu önce kendisi akıl edemediği için hayıflanarak inledi.

Fakat bilirsiniz, bu nakil büyüsü çok fazla büyü zerreciği tüketiyordu. Ne kadar çok insan naklederseniz o kadar katlanıyordu. Dün bu saatlerde henüz yirmi bin kişilik bir kuvveti taşımıştım; harcayacak pek enerjim kalmamıştı. Peş peşe patlatamazdım, bu yüzden kasten vakit kaybediyor değildim yani. Üstelik bu, geleneksel yaklaşımları yerle bir eden yepyeni bir büyü türüydü; bu sayede gelecekteki taktiklerimize çok daha sık entegre edebilecektik. Zaten pek çok kişinin bu büyüyü yapabileceğini sanmıyordum, bu da benzersiz üstünlüğümüzü korumamıza yardımcı olurdu.

Ne olursa olsun, dün herkesi uğurlamamın ardından Rigurd gerekli kamp alanlarını kurmuştu, bu yüzden yalnızca mültecileri buraya nakledebileceğimizi düşündüm. Ve hepsini bir çırpıda hallettim. Üstelik hiçbiri bundan dolayı tedirgin de olmamıştı. Sanırım hepsi duruma kolayca ayak uydurabiliyordu ki hemen alışıverdiler.

Dün başladığım iş hâlâ beni beklediğinden, onlara etrafı gezdirmesi işini Rigurd’a bıraktım. Walpurgis’e kadar mutlaka yetiştirmek istiyordum, bu yüzden başka hiçbir aksilik çıkmamasını ummaktan başka çarem yoktu.

Nihayetinde, Walpurgis Konseyi günü büyük bir kriz yaşanmadan başladı. Öğle yemeğinden önce işimi bitirmiştim, bu sayede öğleden sonrayı son aşamalara ayırabildim. Görünüşe göre tam vaktinde yetiştirecektim. Bu gerçekten rahatlatıcıydı.

“Rimuru, bu da ne böyle…?”

“Nasıl buldun? Harika görünüyor, değil mi?”

“Sen nesin böyle, bir çeşit dâhi falan mı?!”

Ramiris’in başımın etini yemesinden artık bıkmıştım. Konuşmayı daha fazla uzatmak istemiyordum. Zihinsel enerjimi bu akşama saklamam gerekiyordu, o yüzden şimdilik onun bu bağırıp çağırmalarını görmezden gelecektim.

Öğle yemeğinin ardından son rötuşları tamamladım, bitirdiğim nesneyi Mideme yerleştirdim ve Treyni’nin yaşadığı treant köyüne doğru yola koyuldum. Veldora da bana katılmak istiyordu ama beklemesi gerekiyordu. Her ne kadar böyle bir ihtimal vermesem de birilerinin kasabaya saldırmasını istemiyordum. Şu anda tüm şehir alanı, Veldora’nın üzerine çektiği bir Bariyer ile korunuyordu. Bu durum Clayman’in olası bir kulak misafirliğini de engelliyordu, bu yüzden onun şu anda kasabadan ayrılması kötü bir fikirdi.

Ben de ona “bir dahaki sefere” diye söz verip Ramiris ve Treyni ile birlikte yola çıktım. Vicdanım sızlasa da onunla ilgilenmesi için Beretta’yı görevlendirdim. Muhtemelen zavallıyı tepe tepe kullanacaklardı, bundan emindim. Daha sonra onu bir şekilde ödüllendirmem gerekecekti.

Hızlıca bir Uzay Hâkimiyeti kullanarak yola koyulduk. Köye vardığımızda, böceksiler Apito ve Zegion’u hemen fark ettik. Hayatını ilk kurtardığımda Apito yaklaşık otuz santim kadardı ama şimdi neredeyse elli santime kadar büyümüştü. Onu böyle sağlıklı görmek harikaydı. Zegion ise altmış santimin epey üzerindeydi ve çoğu canavarın ona bulaşmamayı akıl edebileceği kadar güçlüydü. Tabii ki buralarda zaten Zegion’a düşmanlık besleyen hiçbir canavar yoktu, bu yüzden gücünü tam olarak ölçmenin bir yolu da yoktu. Ona çok riskli şeyler yapmamasını söylemiştim, muhtemelen yapmamıştı da. Gobta ve Gabil’in aksine sınırlarını biliyor ve her şeye öyle körü körüne atılmıyordu.

Apito beni fark eder etmez hemen yanıma uçtu ve neşeyle bana biraz bal ikram etti. Ah, teşekkürler! Mükemmel bir ilaç. Şunun tadına birazcık bakalım… Mm. Evet. Deva niteliğindeki o nadide şifa kaynağı—üstelik tadı da gerçekten harika.

“Şey, dur bir dakika, Rimuru— Yani, Efendi Rimuru? Sana bir şey sormak istiyordum.”

Ramiris’e doğru baktım. Dehşete düşmüş gibi görünüyordu.

“Ne oldu?”

“Şu böcekler… Onlar ordu eşek arısı mı?”

“Hımm? Bilmem.”

“Nasıl bilmezsin?!”

Ramiris hayatımda gördüğüm en abartılı şaşkınlık tepkisini verdi. Ordu eşek arısıysalar ne olmuş yani?

“Efendi Rimuru,” dedi Apito bana Düşünce İletişimi ile, “o kişinin dediği gibi. Ben bir kraliçe arıyım, ordu eşek arısı hiyerarşisinin en tepesindeyim. Kraliçeliğimi buraya çağırmamı ister misiniz?”

Vay canına, kulağa epey havalı geliyordu. Yine de şimdilik buna gerek yoktu sanırım.

“Onu bu köy saldırıya uğradığında kullanmak üzere saklayabilirsin. Eğer arkadaşlarının buralarda olmasını istiyorsan, bunu treantlarla konuşup anlaşabileceğinden eminim.”

“O hâlde şimdilik vazgeçiyorum,” dedi Apito ve kanatlarından neşeli bir vızıltı sesi çıkararak uzaklaştı. Biraz elektrikli testereyi andırsa ve ölümcül hissettirse de oldukça tatlı bir sesti. Ordu eşek arıları gerçekten o kadar tehlikeli canavarlar mıydı yani? Hiç sanmıyordum. Benim için bal toplayan Apito, hiç de öyle düşmanca görünmüyordu.

Üstelik Zegion da oradaydı; Apito’nun peşinden giderken bana çekingen bir selam vermişti. Belki de böceklerin kralı falan oydu—kesinlikle asil bir havası vardı. Gücünün yalnızca artacağından oldukça emindim. Hatta belki evrim bile geçirebilirdi. Eğer öyle olursa, onun ekibime katılmasını çok isterdim.

Arkamı döndüğümde, Ramiris’i ağzı bir karış açık, Treyni’yi ise onu teselli etmek için elinden geleni yaparken gördüm.

“Evet, haklıymışsın. Sanırım onlar ordu eşek arısı. Üstelik biri de kraliçeymiş.”

“Onları duydum! Yani sen… Aman. Boş ver. Senin yapamayacağın hiçbir şey yok, değil mi? Peki ya o diğeri… Yani, gerçekten onun öyle olabileceğini sanmıyorum ama…”

Pek mantıklı ve tutarlı konuşamıyordu. Onu görmezden geldim. Bununla uğraşacak vaktim yoktu, hem söz konusu Ramiris olunca o kadar da önemli bir şey olamazdı.

Hedefimize ulaşmıştık—Treyni’nin “ana” gövdesi olan kutsal ağaç dryas’ın önüne.

Tamamladığım projeyi Midemden çıkardım. Mat renkli bir küreydi. Ne bir parıltısı ne de bir ışıltısı vardı; ama yaydığı güç kesinlikle hissediliyordu.

Peki bunu ne için kullanacaktım? Şöyle ki, Treyni—ve tüm dryadlar—perilerin soyundan geliyordu; bitkilerle birleşerek fiziksel form kazanabilen bir tür ruhani yaşam formuydu onlar. Ruhani bedenlerini istedikleri gibi serbest bırakabilir ve büyü zerreciklerini kullanarak içinde barınacakları geçici bedenler oluşturabilirlerdi. Ancak “gerçek” bedenleri bu dryas ağaçlarıydı.

Walpurgis Konseyi özel bir boyutta düzenleneceğinden, Treyni’nin oraya girmesi mümkün olmayabilirdi. Ben de “gerçek” bedeniyle serbestçe hareket edebilsin diye ona kapsamlı bir cerrahi operasyon yapmaya karar verdim. Bu dünyada hiçbir fiziksel formu bulunmayan Beretta’nın aksine, Treyni’nin zaten bir bedeni vardı. Sonuç olarak, tıpkı bir golemin kendi formuna kavuşması gibi, içindeki “çekirdeği” mevcut bedeninden yenisine aktarmamız gerekiyordu.

Bu yeni çekirdeğin ne olabileceğine dair bir fikrim vardı. Yalnızca belirli koşullar altında ve belirli malzemelerle üretilebilen bir kaos çekirdeğiydi bu; az önce çıkardığım küre de bu çekirdeğin kabı olacaktı. Bir bakıma, canavarların çekirdeklerinden çıkarılan büyü taşlarından büyü zerreciklerini ayrıştırmak gibi bir şeydi. Bunların hiçbir element barındırmamasını sağlamak zordu; bu yüzden bunu üretmeden önce pek çok kez başarısız olmuştum. Bu küreyi yapabilmek için başka birkaç malzemeye daha ihtiyacım vardı, dünün neredeyse tamamını onları toplamakla geçirdim.

Bir kaos çekirdeği oluşturmak, bu kabın içinde ruhani güç ile mistik gücün eşit oranda karıştırılmasını gerektiriyordu. Beretta’da her ikisini de eşit miktar ve yoğunlukta doldurabilirdim, fakat Treyni’de iş o kadar basit değildi. Küreye kendi ruhani enerjisini bizzat kendisi enjekte etmeliydi; ben de tam olarak buna denk bir yoğunluk ve boyutta ayarlanmış mistik gücü aktarmalıydım.

Artık işe koyulma vaktiydi, bu da Raphael‘in hünerini sergileme zamanı demekti. Verdiğim işaretle birlikte Treyni, zerre tereddüt etmeden bedenini ruhani maddeye dönüştürmeye ve kürenin içine akıtmaya başladı. Ben de hiç vakit kaybetmeden onunla eşzamanlı olarak mistik gücü enjekte ettim. Hassas bir işti ama hiçbir hesaplama hatası olmadan ilerledi.

Dryas ağacı yaşam gücünü kaybetti, gözlerimin önünde gözle görülür şekilde solup kurudu. Bununla birlikte küre, adeta bir kalp atışı gibi yanıp sönmeye başladı. Işık ve karanlık içinde spiral çizdi—ve ardından küre, açık yeşil bir tonda parıldamaya başladı. İçinde yaşam kıvılcımları filizleniyordu.

Rapor. Birey Treyni’nin elementi karışıma dahil oldu; ancak kaos çekirdeğinin inşası başarılı.

Her şey planlandığı gibi gitmişti.

Pekala, işe yaradı. Bu küre artık Treyni’nin ana gövdesi.

(“Çok teşekkür ederim, Rimuru Efendi!”)

Evet, teşekkürler Rimuru! Artık Treyni’yi de yanımda götürebilirim!

Böylece bir sorun kalmaz, evet. Ama… Hmm…

Treyni artık ana gövdesinden ayrı kalmayacağı için boyutlar arası geçişte bir sıkıntı yaşamayacaktı. Fakat yine de bir şeyler eksik gibiydi.

Treyni, eskiden bedenin olan bu ağacı almamın bir sakıncası var mı?

Elbette yok. Nasıl isterseniz öyle kullanın.

Ona teşekkür edip hemen işe koyuldum.

Ne için kullanacaksın ki onu?

Görürsün!

Ağacı kesip ahşabı yonttum; insan formu oluşturacak şekilde hassas parçalar meydana getirdim.

(“A! Ooooo! Yoksa bu…? Sen şimdi…?!”)

Ramiris neyin peşinde olduğumu hemencecik anladı. Haklıydı—Treyni’nin büyü gücünün sindiği dryas ağacını kullanarak ona yedek bir beden yapmayı düşünmüştüm.

Üç saat sonra, bütün öğleden sonra üzerinde çalıştığım oyuncak bebek benzeri figür tamamlanmıştı. Çekirdeği büyüçeliği ile güçlendirilmiş, yüzeyi ise tamamen cilalanmış ahşaptan yapılmıştı. Dokunuşu fevkalade pürüzsüz ve rahattı—gerçekten ince bir işçilik ürünüydü.

Ah, bu…

Neredeyse hiçbir şeye şaşırmayan Treyni bile heyecanını gizleyemedi.

Nasıl buldun? Oldukça iyi, değil mi? İstersen bunu bedenin olarak kullanabilirsin.

Sormama bile gerek yoktu. Ramiris sevinçten havalara uçuyordu ama Treyni’nin onun teşvikine ihtiyacı yoktu. Bana defalarca teşekkür etti ve kendini yeni bedenine yerleştirdi. O andan itibaren ahşap bebek, Treyni’nin yeni bedeni haline geldi. Dünyanın ilk tamamen hareket edebilen dryadıydı bu.

Bir canavarın kalbi sayılabilecek kaos çekirdeği bebeğin içine girdiği andan itibaren büyü gücü dışarı taştı, yüzeydeki her bir ahşap dokusuna nüfuz ederek içini doldurdu. Ardından, hayret verici bir şekilde beyaz ahşap damarları solup belirginliğini kaybetti ve insan teni kadar ince ve kusursuz bir görünüme büründü. Hatta belki de daha güzel. İnsanlığı aşan bir güzellikti.

Beretta’da yaptığım gibi yüz için iskeletimsi bir çerçeve üzerinden gitmemiştim. Başı sadece Treyni’nin kendi görünümüne benzeyecek biçimde yontmuştum. Fakat küresi içeri yerleşir yerleşmez, yüz ifadesi sokakta karşılaşabileceğiniz herhangi bir insan kadar yumuşak ve doğal bir hal aldı. Ahşaptandı ama yine de ağzı hareket ediyor, gözleri kırpışıyordu. Buna neyin sebep olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Tek tahminim “çünkü o bir canavar” olabilirdi. Bu beden bir zamanlar kendisinin bir parçası olduğu için, belki de çoğu duruma kıyasla uyumluluğu çok daha yüksekti.

Her hâlükârda, o biraz havada kalan cerrahi operasyonum tahmin edebileceğimden çok daha büyük bir başarıya ulaştı.

Ve nedense artık daha da güçlüydü.

Raphael’in kusursuz işçiliği sayesinde küreye enjekte edilen mistik auram, Treyni’nin ruhani gücüyle tam bir ahenk içinde çalışan bir kaos küresi meydana getirmişti. Bu da onun büyü zerrecikleri (magicules) rezervinin iki katına çıkmasına eşdeğerdi. Kutsal ve iblis elementlerini bünyesine katması, sanırım ona yeni yetenekler de kazandırmıştı. Aramızda en fazla büyü gücüne sahip olmakla övünen Shion’dan bile daha heybetli bir varlık sergiliyordu. Kesinlikle Ork Felaketi’nden daha güçlüydü. İblis Kralı Carrion seviyesinde değildi belki ama ondan bambaşka türde, saf bir ihtişam yayıldığını hissedebiliyordum.

Sanırım bu durum onu saygıdeğer S seviyesine, yani bir Felaket seviyesi tehdide ulaştırabilirdi. Elbette henüz fiilen bir İblis Kralı olmadığı için şimdilik Özel A, yani bir Afet seviyesi tehdit olarak kalacaktı. Loncanın hazırladığı kademe sistemi, bu tür istisnai büyü doğumluları sınıflandırmakta gerçekten yetersiz kalıyordu. Şahsen ben onu rahatlıkla bir yarı İblis Kralı olarak adlandırabilirdim.

Dryas ağacı, oyuncak bebek ve dryad birleşimiyle, günün birinde uyanmış bir İblis Kralına dönüşmeye layık bir varlık ortaya çıkmıştı. Treyni artık işte böylesine güçlü bir büyü doğumluydu—üstelik bu sayede Ramiris’e yolculuğunda eşlik edebilecekti.

İddiaya varım Raphael bile buna şaşırmıştı!

Anlaşıldı. Her şey plana uygun şekilde gerçekleşti.

Gördün mü? Bayağı şaşırmıştı işte. Yenilgiyi kabullenemeyip lafı çevirmene gerek yok.

Raphael bana karşı verecek bir cevap bulamamıştı.

Bu zihinsel zaferin tadını çıkararak Treyni’nin kız kardeşleri Traya ve Doreth ile vedalaştık. Bütün operasyonu son derece kıskanç bakışlarla izlemişlerdi. Jura Ormanı’nı koruyup gözettikleri için onlara bir teşekkür mahiyetinde aynı şeyi yapmam gerekirdi sanırım… fakat bunun beklemesi gerekecekti. Hepimiz Walpurgis’ten sağ salim döndükten sonra bunu düşünebilirdik. Üstelik Ramiris’in üzerine titremekten Jura’nın muhafızlarını ihmal etmek istemiyordum.

Neyse, artık kasabaya dönüş yolundaydık ve yapabileceğim tüm hazırlıkları tamamlamıştım. Başımı kaldırıp baktığımda gökyüzünde ayın olmadığını, yıldızların bana göz kırptığını fark ettim. Bugün yeni aydı, değil mi? Ve çok yakında, bu güzel gece göğünün altında ilk raundun zili çalacaktı.

Yıldızları arkama alarak savaş alanıma doğru yola koyuldum.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla