Youjo Senki Cilt 11 – Bölüm 3 / Olay

Olay

26 EYLÜL, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

Kötü haber asla yalnız gelmez. Biri o çirkin yüzünü gösterdi mi, arkasından yenilerinin gelmesi kaçınılmazdır. İşin en kötü yanı, bir şeyin kötü haber olduğunu genellikle çok, çok sonra idrak edebilmektir.

İmparatorluk ordu komuta kademesi, beyinlerinin artık sağlıklı çalışmadığı bir noktaya gelmişti. Batıdan gelen telsiz dalgaları, her komutanın yüzündeki kanı çekip alacak korkunç bir rapor taşıyordu.

İlk başta bunu müjdeli bir haber sanmışlardı…

Rapor; kara sularına giren her türlü gemiyi batırma emri altındaki İmparatorluk denizaltı filosunun, batı kıyısı açıklarında on bin tonun üzerinde deplasmana sahip kimliği belirsiz bir düşman gemisini batırdığını bildiriyordu.

Raporu getiren deniz subayının edası zafer doluydu. Kara ordusu yetkilileri, o gece şaşırtıcı bir şekilde deniz kuvvetlerinin maharetini takdir ederek yataklarına gireceklerdi.

Fakat ertesi sabah Genelkurmay Başkanlığı’na, kucağında patlamaya hazır siyasi bir saatli bomba taşıyan, perişan hâlde bir deniz subayı adım atacaktı. Şansın cilvesi ya, batırılan geminin tarafsız bir devlete ait olma ihtimali son derece yüksekti.

Üstelik bu gemi, giderek o kadar da tarafsız görünmeyen Birleşik Devletler’e ait bir gemi olabilirdi; subayın yaşadığı ve tüm Genelkurmay Başkanlığı’na yayılan çaresizliğin yegâne sebebi de buydu. “Şimdi ayvayı yedik işte,” diye düşündüler hep birlikte.

Birleşik Devletler, İmparatorluk tarafından ilan edilen yasaklı denizaltı bölgesini adeta hiçe saymıştı. Ablukanın göbeğinden küstahça bir kargo gemisi geçirmekle kalmamış, sanki bir milli gurur meselesiymiş gibi yanına bir de yolcu gemisi katmışlardı. Son zamanlarda Birleşik Devletler, geceleri bayraklarını ışıl ışıl aydınlatarak ticaret gemileriyle İngiliz Milletler Topluluğu’na mühimmat taşıyordu.

Bütün bunlara rağmen, kamuoyu önünde tarafsızlık taslama yüzsüzlüğünü gösterebiliyorlardı. Hatta İmparatorluk bünyesinde hâlâ bir büyükelçilik bulunduruyorlardı. Dolayısıyla onlara saldırmak diplomatik bir kriz demekti.

Bu, söz konusu ülkenin karşı tarafta savaşa girmesi için fazlasıyla yeterli bir nedendi. Öte yandan, ablukayı geçmelerine izin verselerdi ablukanın hiçbir anlamı kalmayacaktı.

Subayların işleri berbat ettiklerini anlamaları uzun sürmedi.

Subaylar adeta inleyerek derhal üstlerini ve Dışişleri Bakanlığı’nı durumdan haberdar ederken, bir yandan da temasın detaylarını doğrulamaya çalışıyorlardı. Ancak bunu yaparken başka birkaç sorunu daha gün yüzüne çıkaracaklardı.

Şurası büyük bir sorundu ki… Bir gemi batırmışlardı. Ancak bundan çok daha kötü olanı, saldırının etrafındaki gelişmelerdi. Bu siyasi kaosa yol açan olaylar zinciri şaşırtıcı derecede netti.

Aslına bakılırsa kusursuz bir saldırıydı. Kaptanın raporunda veya denizaltının seyir defterinde bulunabilecek tek bir hata dahi yoktu. Hedef, İmparatorluk Donanması protokollerine göre saldırıya açık sayılmak için gereken her koşulu karşılıyordu.

Her şey düşmanın yaklaşmasıyla başlamıştı. İmparatorluk filosu, yasaklı bölgede ışıkları kapalı hâlde yüksek hızla ilerleyen bir gemi tespit etmişti. Hem kaptan hem de nöbetçi subaylar, gemide vatandaşların tahliyesi veya yaralıların taşınması için kullanıldığını belirten İmparatorluk onaylı hiçbir işaret bulunmadığını doğrulamıştı.

Buna ek olarak gemi yirmi mil gibi yüksek bir hızla seyrediyordu ve eşlik eden muhriplere ait olduğu düşünülen birkaç başka sinyalle birlikte, geminin kritik silah ve mühimmat sevkiyatı taşıdığından şüphelenilmişti. İmparatorluk Donanması denizaltısı gemiyle temas sağladığında, saldırı için mükemmel bir konumdaydı.

Geminin hızını ve yanlarındaki muhtemel muhripleri göz önünde bulunduran kaptan, şansını zorlayıp tek bir saldırıda hedefi etkisiz hâle getirmeye karar vermişti. Yanındaki tüm refakatçiler düşünüldüğünde büyük bir risk alarak elindeki bütün torpidoları ateşledi. Ama torpidolar tam isabet kaydetti.

Torpidolar hedefe ulaştığı anda kıdemli kaptan, uzakta daha önce hiç görmediği büyüklükte bir alev topunun yükseldiğini gördü. Bu, herhangi bir deniz subayını hedefi batırdıklarına ikna etmek için fazlasıyla yeterliydi. Silahla tıka basa dolu önemli bir düşman gemisini batıran örnek bir saldırıydı. Görev sonrası raporlarında, patlamanın tüm denizaltı boyunca duyulduğu bile doğrulanmıştı.

Kuralcı davranan subaylar bile kayıtlarda hiçbir kusur bulamamıştı. Her halükarda, uzun zamandır ilk kez bir denizaltının bu kadar hayati bir gemiyi batırmış olması sebebiyle, haberi alan tüm bahriye erkanının sevinç gösterisinde bulunması son derece doğaldı. Denizaltıcının hayatı daracık bir dünyada geçer. Gemiyi batıran kaptanın kişiliğini anlamak için kimsenin kontrol yapmasına gerek yoktu. Kendisi, abartıdan uzak, yalnızca bizzat teyit ettiği detayları paylaşan mütevazı bir rapor sunacak kadar kıdemlilerin kıdemlisi bir askerdi.

Tüm detayların sadece birer tahmin olarak sunulduğu rapordan bile bunu anlayabiliyorlardı. Daha tecrübesiz bir kaptan olsaydı rapor daha çok “Bir düşman gemisi batırdık!” edasında olurdu. Uzun süren bir can sıkıntısının ardından gelen bu ilk zaferin heyecanıyla, batığı teyit etmek üzere birkaç denizciyi göndermeden önce mürettebatını coştururdu. Doğal olarak, deniz istihbaratı da incelemeye katıldı.

Bu esnada İmparatorluk Donanması Şifre Çözme Dairesi bazı… Şom haber niteliğinde mesajlar ele geçirmişti. Birçok analist bir araya gelip değerlendirme yaptı ve saldırıdan beri kesintisiz aldıkları kodların “sivil gemi” ve “Birleşik Devletler” anlamına gelen kelimeler içerdiğinde hemfikir oldu. Şifre çözme ekibi bulgularını analistlere teslim ettiğinde, analistler derin bir ah çekip inceleme listesini yeniden düzenleyeceklerdi. Müjdeli haber işte böyle karanlık bir hal aldı.

İlk başta ne düşünürlerse düşünsünler, batırılan gemi tarafsız bir devlete ait bir yük ve yolcu gemisiydi. Yolcuların çoğu muhtemelen ölmüştü; bu da devasa boyutlarda aleni bir diplomatik kriz yaratıyordu—birkaç daireden fazlasını strese sokacak bir kriz.

Zaten kıt tayınlar yüzünden mideleri kazınan yetkililer, bu ekstra stresle neredeyse acıdan feryat edecek duruma gelmişlerdi. Durumu değerlendirmek için bu yeni ızdırap dalgasına katlanırken, çok geçmeden Birleşik Devletler gemilerinin geceleri ışıklarını kapatma politikası başlattığını keşfettiler.

Tam bu sırada bir deniz subayı, midesine kramplar girenlerin ülserini iyice azdıracak ikinci bir raporla çıkageldi: Bir gemi daha batırmışlardı. Denizaltı saldırılarıyla ilgilenen tüm personel kaosa sürüklendi. İlk saldırının haberi bile daireyi dize getirmeye yetmişken, ikinci siyasi saatli bomba zihinsel dayanıklılıklarının sınırlarını sonuna kadar zorladı.

Elbette bunu kendi başlarına açmışlardı. Savaşla ilgisi olmayan gemileri batırmak, ticaret donanmasına baskın yapmanın risklerinden sadece biriydi. Yine de bu saldırı bundan daha kötü bir zamanda gerçekleşemezdi. Baş ağrıları her geçen an artıyor ve daha da katlanılmaz bir hal alıyordu.

Onlar için hiçbir kurtuluş yolu yok gibiydi. Tanrı onları terk mi etmişti? Yoksa bu şeytanın bir oyunu muydu? Fark etmezdi; deniz subayları hem cennete hem cehenneme lanet okuyorlardı ve raporu alan Genelkurmay subayı da çok geçmeden aynısını yapacaktı.

“Birleşik Devletler’e ait bir yük ve yolcu gemisini batırmışlar. Hem de iki tanesini! Biri yetmezmiş gibi ertesi sabah ikincisini batırmışlar!”

Sinirlerine hakim olamayan General Rudersdorf yumruklarını masasına indirdi; bu hareket, raporu getiren denizci harbiyelinin bayılacakmış gibi görünmesine yetti.

İmparatorluk, seyir yasağı bölgesinden geçen her gemiyi batırıyordu. Ne kadar dikkatli olunursa olunsun, eninde sonunda bir Birleşik Devletler gemisini batırmalarını hiçbir şey engelleyemezdi.

Birleşik Devletler vatandaşlarının yabancı gemilerde yolcuyken ölmeleri bile yeterince tehlikeli bir durumdu, ama… İmparatorluk’un Birleşik Devletler’e ait bir gemiyi batırıp sayısız sivilin ölümüne yol açması mı?

Rudersdorf’un yaveri yerine bakan Yarbay Uger, generalin endişelerini dile getirdi.

“Birleşik Devletler halkının bu olay karşısında galeyana geleceğinden eminim.”

“Durum bundan çok daha vahim,” dedi Rudersdorf başını sallayarak.

“Müsteşar Conrad cephesinden gelen başka kötü haberler de var.”

“Dışişleri Bakanlığı’ndan mı? Düşmanlarımız diplomatik bir hamle mi yapıyor?”

Üstünün ne demek istediğini tam anlayamayan Yarbay Uger, insanoğlunun asla öngöremeyeceği şeyler olduğunu çok geçmeden öğrenecekti.

“Hayır, mesele düşmanlarımız değil.”

“Ne?”

“Bu henüz bir sır, fakat Dışişleri Bakanlığımız Birleşik Devletler’in savaşa girmesinden çekiniyor ve Yeni Dünya’daki büyükelçiliklerimizden birine acil durum planını içeren bir telgraf gönderdi.”

Nihayet hamlesini yapan bir müttefikti. Ancak bunu duyan Yarbay Uger sorunun ne olduğunu hemen kavrayamadı.

“… Bağışlayın efendim, ama bu yaptıkları gayet mantıklı değil mi? Bana kalırsa Dışişleri Bakanlığı’nın nihayet işini yapmaya çalışmasına sevinmeliyiz.”

“Yarbay Uger, çok safsın.”

General Rudersdorf, omuzlarını düşürüp astına söylenirken sesinde hafif bir kıskançlık vardı. Mesai saatleri içinde olmasalardı, muhtemelen çekmecesindeki viski şişesini çıkarıp kendisine bir kadeh doldururdu. Bunun yerine, az önce eline ulaşan bir raporu çıkardı.

“Şunu oku.”

Yarbay Uger şaşkın bir ifadeyle belgeleri aldı ve sayfaları karıştırmaya başladı. Raporu okudukça yüzünün rengi attı.

“Bu… Birleşik Devletler’i kuşatma planının bir özeti mi…? Hazırlayan da… Dışişleri Bakanlığı mı?! B-bir dakika, bunu telgrafla mı gönderdiklerini söylüyorsunuz?!”

Onu gafil avlayan ilk şey, gösterilen muazzam dikkatsizlik oldu. Telgrafla yapılan bir yazışma kolayca ele geçirilebilirdi. Böyle önemli bir mesele için, belgeyi elden teslim edecek güvenilir bir subay görevlendirmeliydiler. Mesafe göz önüne alınsa bile, telgrafla nihai hedeften fazlası gönderilmemeliydi. İnce detayların aktarımı yüz yüze görüşmeye bırakılmalıydı.

Dünyada hangi akla hizmet her şeyi uluorta döken bir metin telgrafla çekilirdi ki? Uger, diplomatların dünyadan bu kadar kopuk olmasını bir türlü aklı almıyordu.

“Müsteşar Conrad bu konuda bir şey yapmadı mı? Bunun bir sorun olduğunu kesinlikle fark etmiştir. Bu kadar vahim bir hatanın gözünden kaçmasına izin vereceğini sanmıyorum.”

“Anlaşılan fark etmiş ve engellemeye de çalışmış.”

Sesinde hayal kırıklığı vardı. General Rudersdorf, ülkesinin diplomatlarına duyduğu tiksintiyi bir iç çekişle dile getirdi.

“… Bu, Dışişleri Bakanlığı’nın resmi kararıydı. Müsteşar tek bir diplomat sonuçta; görünen o ki meslektaşlarının çoğu zamanın gerisinde kalmış.”

Onları uyarmıştı. Dillerinde tüy bitene kadar anlatmıştı. Bilmeleri gereken her şeyi ellerinden tutup öğretmişti.

Yine de olan buydu işte.

Nafile çabalarından doğan çaresizlik, gözle görülür bir şekilde omuzlarına çökmüştü. İmparatorluk, diplomatik bir çözüm bulmak için gerçekten de böyle bir kuruma mı muhtaçtı? Tek çareleri bu muydu?

Bu cephede yapabileceği hiçbir şey olmadığını bilen Rudersdorf, içinin derinliklerinden kabaran bir çaresizlik hissetti. Bu çaresizliği ilk kez hissetmiyordu. Bu, imparatorluk başkentinde her gün yaşanan bir histi; ayrıca Zettour’un üstüne yıktığı işin de doğası böyleydi. O adamın her gün uğraşmak zorunda kaldığı şeylere şöyle bir bakmak bile arkadaşının ne kadar olağanüstü olduğunu ve neden ona yeni bir iş bulmaya çalıştığını anlamasına yetiyordu.

General Rudersdorf’un aklından geçenlerden habersiz olan Yarbay Uger ise daha çok İmparatorluk Dışişleri Bakanlığı’nın akıl dışı hamleleriyle ilgileniyordu.

“Peki düşman şifremizi çözerse ne yapacağız…?”

General Rudersdorf da tam olarak aynı şeyden endişeleniyordu. Güvenebilecekleri tek şey şifreleriydi ama Korgeneral Romel bunların ne kadar güvensiz olabileceği konusunda ısrarcıydı. Tabii haklı olduğuna dair henüz kesin bir garanti yoktu. Bu derece önemli mesajları elden teslim etmek ordu politikasıydı, fakat savaş zamanında bu her zaman pratik olmuyordu. Yine de tüm umutlar tükenmiş değildi.

General Rudersdorf, acı bir kıkırdamayla tutunduğu son umut ışığına işaret edecekti.

“Ordu ve Dışişleri Bakanlığı farklı şifreler kullanıyor Yarbayım.”

“Telekomünikasyon uzmanlık alanım sayılmaz efendim ama bu pek de iç rahatlatıcı gelmedi.”

Haklıydı. Bu sadece boş bir umuttan ibaretti. Rudersdorf bunu ağzından çıkar çıkmaz fark etti.

Dışişleri Bakanlığı’nın kullandığı şifrelerin ordunun şifrelerinden üstün olduğuna elbette inanmıyordu; ancak küçük bir ihtimal öyle olsalar bile, Dışişleri Bakanlığı’nı basıp ordunun da o şifreleri kullanmasına izin vermelerini talep edecek ilk kişi kendisi olurdu.

“Ordunun diplomasiyle kafa yormaması gerektiğini biliyorum ama Dışişleri Bakanlığı ne yaptığının farkında mı acaba? Bu durum devasa bir uluslararası krizi tetikleyebilir.”

“Dediğiniz gibi efendim. Şifrelerimiz kusursuz değil. Birilerinin mesajı çözmüş olma ihtimali hayli yüksek.”

“Anlıyorum,” dedi eski demiryolu çalışanı. Diplomatik işlere burnunu sokmak zorunda kalacağı hiç aklına gelmezdi. Dışişleri Bakanlığı’nın sızdırılmış olma ihtimali yüksek politikaları hakkındaki düşüncelerini paylaşma fırsatını değerlendirdi.

“Birleşik Devletler’e savaşa girmek için ihtiyaç duydukları propagandayı gümüş tepside sunduk resmen. Zaten adamların iki gemisini batırmış olmamız da hiç yardımcı olmuyor… Dışişleri Bakanlığı’nın başındakilere ne yaptıklarını sanıyorlar diye sorma isteği uyandırıyor içimde.”

Yorgun general başını salladı.

“Gemilerini batırmak, Birleşik Devletler’in kararını kesinleştirmesine hayli hayli yetecektir. Dışişleri Bakanlığı’nın yaptığı her şey de adamların ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz.”

Birleşik Devletler’in gönderdiği gemiler, tarafsızlık bayrağı altında İngiliz Milletler Topluluğu’na ikmal malzemesi taşıyordu. Bu durum tek başına bile bir sorun değilmiş gibi, gemilerde sivillerin de bulunması, onları batırmanın İmparatorluk’u en cani konumuna düşürmesi demekti.

Tek bir çözüm vardı.

Daha sıkı bir sınır denetim politikası uygulamaları gerekecekti. İmparatorluk, sınırlarında gerçekleşen her şeyin tamamen yasal ve nizami olduğundan emin olmalıydı. Gerçi… Donanmanın ticaret gemilerini engelleme stratejisi denizaltı harbine dayanıyordu. Su üstünde bir varlık gösteremedikleri sürece de gerçek bir denetim gerçekleştirmeleri imkânsızdı.

“Sanırım düşman ticaret gemilerine baskın yapma stratejimiz fazla risk barındırıyor.”

Yarbay Uger bunu söylerken yüzünde biraz kararsız bir ifade belirdi.

“Yüzündeki o ifade de ne Yarbayım? Söylemek istediğin başka bir şey mi var?”

“Evet,” dedi yarbay kararlı bir bakışla. “Ticaret gemilerine yapılan tüm denizaltı saldırılarını durdurmaya ne dersiniz?”

Cesurca bir fikirdi. Ancak General Rudersdorf bunu doğrudan gülüp geçerek karşılayacaktı.

“Baskınlarımızı tamamen durdurmamız gerektiğini mi düşünüyorsun? Saçmalık.”

“Bunun tekrar yaşanmasını gerçekçi bir şekilde nasıl engelleyebileceğimizi göremiyorum sadece. İşin içinde her zaman Birleşik Devletler gemileri olacaktır. Mevcut stratejimizi yeniden gözden geçirmemizi öneriyorum.”

“Ya düşmanın bizden tam da yapmamızı istediği şey buysa? Kayıplarımızı telafi etme hızlarımız arasındaki fark zaten uçurum seviyesinde. Kaynaklarını diledikleri gibi taşımalarına izin verirsek ne olacağını sanıyorsun? Cevap gayet açık olmalı. Baskınlarımıza son vermek, sadece batıdaki düşmanlarımızın elini güçlendirir.”

İngiliz Milletler Topluluğu bir deniz süper gücüydü. Gerçek güçlerini sahaya yansıtmalarını engellemek için İmparatorluk’un onların deniz sevkiyatını sekteye uğratması gerekiyordu.

“Lojistik benim uzmanlık alanım.”

Yarbay Uger, iyi işleyen dağıtım kanallarının önemini pek ala biliordu. Buna rağmen, yaklaşmakta olduğunu hissettiği şeyin yarattığı kaygıyı göz ardı edemiyordu.

“Baskınlarımız asıl önemli olan noktada artık pek bir tehdit oluşturmuyor. Kaynaklarının çoğu, dokunamayacağımız konvoylar halinde taşınıyor.”

“Devam et.”

“Stratejimizin getirisinin, maliyetini karşılayıp karşılamadığını yeniden değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum.” Yarbay Uger bir lojistik uzmanı olarak fikrini sundu. General Rudersdorf ise bu hususta yetenekli bir amatörden fazlası olmadığını fark ettiğini gösterecekti.

Mırıldanmadan önce sessizce başıyla onayladı.

“Durum hâlâ gelişme aşamasında. Sanırım bu konuyu Zettour ile konuşmam gerekecek…”

28 EYLÜL, BİRLEŞİK YIL 1927, İNGİLİZ MİLLETLER TOPLULUĞU İSTİHBARAT KARARGÂHI

İngiliz Milletler Topluluğu İstihbaratı’nda bir ajan olarak çalışmak, en başta dilden başlayarak ulusun gurur duyulan geleneklerini takdir etmek adına mükemmel bir fırsattı. Bu seçkin kurumun sevilen lideri General Habergram, kullanmaktan büyük keyif aldığı o muzır ironinin tadını çıkarma fırsatını her ajana cömertçe sunduğundan emin olurdu. Kadrosunu oluşturan kibar centilmenler, nezaket kurallarının her birine harfiyen uyarak onun bu zehirli sözlerine kendi Albion üsluplarıyla karşılık verirlerdi. Bu ekosisteme yabancı olup da ajanları kaba saba bir güruh sananlar ya tecrübesiz, şifasız birer aptal ya da düpedüz huysuz kimselerdi.

Gerçekler her zaman acıydı. Dışarıdan gamsız bir grup gibi görünseler de, istihbarat camiası içten içe hep çatık kaşlıydı; tütünlerini dudaklarının arasında sıkarken yumruklarını da sıkarlardı. Kahkahalar bir ihtiyaçtı; yüreklerinin hayatın acımasız gerçekliği altında ezilmesini engelliyordu. Ayakta kalmalarını sağlayan şey alkoldü, fakat zihinlerini ayıltacak o kahkahalar olmasaydı değerli zekaları şüphesiz körelip giderdi.

Hoş olmayan gerçeklerle yüzleşmeye devam edebilmeleri için bu hassas denge şarttı. İngiliz Milletler Topluluğu İstihbarat Karargâhı personeli, her gün yüzlerine yapıştırdıkları o soğuk tebessümlerle işlerinin başına geçiyordu.

Yine aynı bulutlu gökyüzünün altında, nöbet tutan her zamanki büyücüyü selamladılar. Aralarından daha dikkatli olanlar, güvenlik görevlilerinin o gün kendilerini çok daha yakından süzdüğünü çabucak fark edecekti. Savaşla ilgili bir şey miydi? Yoksa olayların akışında ani bir değişiklik mi yaşanmıştı?

Bu küçük farkı sezenler, binanın koridorlarında yürürken durumu kafalarında sorguluyor… ama az sonra görecekleri şey karşısında şaşkınlığa uğruyorlardı. Bu sakin, soğukkanlı ve kendinden emin centilmenler grubu—eğer kendi gözleriyle gördüklerine inanabilirlerse tabii—şaşkınlıktan birbirine takılıp düşeceklerdi.

Çünkü koridorda yüzünde bir tebessüm, adımlarında neşeyle salınan Bay John’un, heyecanla kravatını düzelterek generalin kapısına yanaştığı görülüyordu. Elinde tuttuğu dosyaya sevgi dolu bir bakış attıktan sonra kapıyı kararlıca çaldı. Hatta içeri doğrudan kendi girdi!

Burası istihbarat teşkilatıydı. Gizli bilgilerin gizli tutulması gerekirdi, oysa hepsinin tanık olduğu bu manzarada gizli saklı hiçbir taraf yoktu. Herkes bunun ne anlama geldiğini biliyordu.

Yine de Bay John’un penceresinden bakıldığında, verilen tepkileri son derece haklı buluyordu. Ne de olsa orada bulunması, iç rahatlatıcı haberlerin geldiği anlamına geliyordu.

Bay John ofise girdi ve o bariton sesiyle müjdeli haberi amiriyle paylaştı.

“Generalim, size iki tane ilgi çekici haberim var.”

“Ha? İki tane mi dedin?”

General Habergram bu hoş ve beklenmedik ziyaret karşısında ağzı kulaklarına vararak gülümsedi; Bay John da aynı tebessümle haberlerini aktarmaya başladı. Güzel haberler her zaman zahmetsiz işlerle gelirdi.

“İlki eski bir dostumuzdan.”

“İmparatorluk’taki o budalalar bize yine bir hediye mi sunmuş?”

İkisi de gülümsedi.

Bay John hediyenin detaylarına daldı.

“Tabii ki. İmparatorluk büyükelçiliğine gönderilen bir mesajı ele geçirdik. Bizimkiler nihayet şifreyi çözmeyi başardı. Kendiniz bir bakın. Hem son derece büyüleyici hem de ufuk açıcı bulacağınızı sanıyorum.”

Elindeki mucizevi istihbaratı uzatan Bay John, bu son derece şaşırtıcı keşif karşısında kıkırdamaktan kendini alamadı.

“İnanması neredeyse imkânsız. Bunca yıldır İmparatorluk Dışişleri Bakanlığı’nı küçük gördüğüm için belki de özür dilemeliyim. Basiretsiz olduklarını hep biliyordum… ama bu kadar berbat olabileceklerini düşünmek bana adeta bir grup komedi dehası olduklarını hissettiriyor.”

“Sadede gel.”

“Düşmanın diplomatik kadrosu vahim bir hata yaptı. Panikliyorlar—resmen dağılıyorlar.”

Diplomatların Birleşik Devletler’in savaşa girmesi ihtimaline karşı bir acil durum planı hazırlamalarında bir sakınca yoktu… ancak yıkıcı planlarının detaylarını telsiz dalgaları üzerinden uluorta yaymak kesinlikle akıllıca bir hamle değildi. Mesaj öyle göz ardı edilebilecek bir şey değildi. General Habergram sayfanın sonuna doğru ilerledikçe, yavaş yavaş Bay John’unki gibi bir tebessüm takındı.

“Yani İmparatorluk sivil bir gemiyi batırmakla kalmayıp bir de özür dilemek yerine kendi savunmasını mı planlıyor?”

“Doğru düzgün diplomasi yürütmeyi bilmeyen bir ülke adına üzülüyorum. Fakat küçük kumpaslarında o kadar yer dururken büyükelçiliği kullanacaklarını hiç tahmin etmezdim! Kelimenin tam anlamıyla her şeyi telgrafla göndermişler! Dünyanın geri kalanının kulak kabartmadığını mı sanıyorlardı?! Şu aptallar ya.”

Planları artık ayan beyan ortadaydı ve tam da bir İmparatorluk dairesinden bekleneceği üzere, mesajlarının içinde ana hatlarıyla belirtilmiş detaylı bir plan bile vardı. Savaşın patlak vermesi durumunda yapılması gerekenlerin madde madde bir listesini bile içerecekti. Kahretsin, İngiliz Milletler Topluluğu uğraşsa bile bu düzeyde bir aptallığı taklit edemezdi. Yüzünde geniş bir sırıtışla Bay John, iğneleyici değerlendirmesine devam etti.

“O kötücül İmparatorlukçuların tezgahladığı bu sinsi plan gün gibi ortada olmalı. Bizim centilmenler istese bile tarafsız ülkelerde İmparatorluk karşıtı duygu yaratmak için bu kadar mükemmel bir telgraf uyduramazdı sanırım.”

Bay John gülmekten başka bir şey yapamıyordu. Öte yandan amiri şüphelerinden tamamen arınmış değildi.

“Gerçek olduğunu varsayarsak, isteyebileceğimiz en güzel hediye bu gerçekten de.”

Bir şey gerçek olamayacak kadar iyi görünüyorsa, genellikle öyleydi. General Habergram şüphelerini Bay John’a açıkça dile getirecekti.

“Ya bu bir tuzaksa?”

“Ne tür bir tuzak olabilir ki?”

“Bunu bizim üstümüze yıkmaya çalışıp düzmece olduğunu söyleyebilirler. Ya da belki de telgraflarını çözme kabiliyetimizi test ediyorlardır? İmparatorluk Dışişleri Bakanlığı’nın sandığımız kadar aptal olmama ihtimali nedir?”

Sinirlenen Habergram bu soruları sorarken parmağıyla masasına vuruyordu. Büyük bir komplo teorisi penceresinden konuşuyordu. Savaştaki bir istihbarat ajanı için dünyayı böyle görmek gayet sağlıklı bir yaklaşımdı.

Bay John bu konudaki uzmanlığını paylaşacaktı.

“Kendi adıma emin olamasam da o dosyadaki bilgiler Bay Kim ve Bay Jackson’ınki de dahil olmak üzere birden fazla departmandan toplandı. Sadece dosyaya eklenen ek notları okuyun yeter.”

“Bana senin açıklayacağını sanıyordum.”

“Ne yazık ki birincil kaynaklardan elde edilen işlenmemiş detaylar benim bile okuyamayacağım kadar çok. Benim yetki alanımı aşıyor.”

Bazen istihbarat teşkilatlarında içsel engeller konulurdu. Bu durum zaman zaman zahmetli olsa da bir ulak için hakkında hiçbir şey bilmediği dosyaları taşıması sıradan bir şeydi.

Nihayetinde merak kediyi öldürürdü. Söz konusu kedi İstihbarat Karargâhı bünyesinde ne kadar el üstünde tutulursa tutulsun. Kendi gözleriyle bakacak kadar cesur olan her mizahçı ya da istihbarat ajanı, çok geçmeden bir doz zehirle ya da sırtına saplanan bir bıçakla gayet yakından tanışırdı. Tam da bu yüzden Bay John, en sevdiği amiri belgelerin mührünü sökmek için bir zarf açacağı kullanırken edeplice kafasını başka yöne çevirdi. Bu ne kadar gülünç görünse de kurallar kuraldı. Yılların kurdu olan Bay John, bu kurallara harfiyen uyduğundan emin oluyordu. Ancak amiri rapora bakıp kahkahalara boğularak ellerini çırpmaya başladığında, onun bu sarsılmaz disiplini hafifçe bocaladı.

“Ha-ha, HA-HA-HA-HA! Bu harika! Mükemmel!”

Günlerini yüzünde adeta kalıcı bir çatık kaş ifadesiyle geçiren amiri, sevinçten haykırıyordu. Öyle ki bu durum Bay Johnson’ın bir doktor çağırması gerekip gerekmediğini sorgulamasına neden oldu.

“Bay Johnson, şunu okumalısın.”

Hafif bir mahcubiyetle Bay John belgeyi amirinden aldı ve hızlıca göz gezdirdi. İnce kâğıt bir listeden ibaretti. Çeşit çeşit kalemden oluşan bir sipariş listesiydi. Tek başına bakıldığında bunda sıra dışı bir şey yoktu. Fakat bunun İmparatorluk Dışişleri Bakanlığı tarafından telgrafla geçilmiş bir sipariş olması? Bu durum, konuyu okuyan her uzman için bambaşka bir tablo çiziyordu.

“Bu, İmparatorluk diplomatlarının verdiği bir sipariş mi? Anladığım kadarıyla nihayet casusluk zanaatına da el atmaya hazırlanıyorlar. Ajanlarına aynı zamanda saha yöneticiliği de mi yaptırmayı planlıyorlar? Buna kesinlikle karşı çıkmalarını tavsiye ederdim. Sormadan edemeyeceğim… Bu bilgiye nasıl ulaştık?”

“Büyükelçilikleri, yakın dostlarımızın sadık bir müşterisidir. Onlara sıradan ürünleri reddedilemeyecek kadar düşük fiyatlara satıyoruz, aradaki farkı da oradan buradan bilgi toplayarak kapatıyoruz.”

Milletler Topluluğu’nun İmparatorluk Büyükelçiliği’ni sahte işletmelerle kuşattığını duymak, Bay John’un gerisini tahmin etmesine yetti. Milletler Topluluğu İstihbarat Teşkilatı, muhtemelen büyükelçiliğin tüm günlük ihtiyaçlarını göz ardı edilemeyecek fiyatlarla sağlıyordu. Bu, savaş zamanında öyle pek de dahiyane bir numara sayılmazdı. Düşman istihbaratı toplamakla yükümlü bir teşkilatın standart harekât prosedürünün bir parçasıydı sadece. Yine de listenin kendisi elçilik içinde öylece elden ele gezdirilebilecek bir şey değildi; fazlasıyla çok gizliydi. Bu nedenle, bu hamlelerin gerçekliğini sorgulamak gerekiyordu.

“Diplomatlar bir şeylere hazırlanmak için üstlerinden gelen emir doğrultusunda aceleyle tüm bu malzemeleri satın almaya çalışıyorlar. Casusluğumuzun farkında olma ihtimallerini göz ardı edemesem de karşı karşıya olduğumuz kişiler profesyonel ajanlar değil, diplomatlar. Ajan ile saha yöneticisi arasındaki farkı bile bilmiyorlar, bu yüzden işimiz çocuk oyuncağı.”

“Sadece emirlere uyduklarını düşünüyorsunuz yani.”

“Evet, öyle düşünüyorum. Şimdi, konuşmamız gereken başka bir husus var. Çok fazla şey biliyorsun.”

Milletler Topluluğu İstihbarat Teşkilatı için Bay Johnson, hem ajan hem de saha yöneticisi olarak görev yapabilecek bir kozdu ve zihnine kazıdığı bilgiler fazlasıyla değerliydi. İmparatorluk’un eline geçmesi felaket olurdu. Bay John işte o an, kendisine bu çok gizli belgenin gösterilmesinin bir sebebi olduğunu anladı ve bu sebebi öğrenmek üzereydi. Bundan böyle bürodan dışarı adım atması pek kolay olmayacak gibi görünüyordu…

“Nihayet bana bir masa mı vereceksiniz?”

“Aynen öyle.”

Onu saha yöneticisi mi yapacaklardı?

Oho. Bay John’un yüzünde umut dolu bir ifade belirdi, ancak ne yazık ki Çalışma Tanrısı onun günlük dualarını görmezden gelmeye devam edecekti.

“Sömürgelerimizden biriyle çalışmanı istiyorum. Yurt dışındaki tarafsız ülkelerde İmparatorluk karşıtı hisleri körüklemene ihtiyacım var.”

“Bence… böyle bir pozisyona bir diplomat daha çok yakışır.”

“Kesinlikle.”

General Habergram gülümseyerek Bay John’un sırtını sıvazladı ve ona nerede çalıştığına dair küçük bir hatırlatmada bulundu.

“Resmi unvanlarımız neydi bizim, hatırlatır mısın?”

“Bilirsiniz ya, yaşlanmaktan hiç hoşlanmıyorum. Artık neredeyse hiçbir şeyi hatırlayamıyorum. Durun bir düşüneyim… Sanırım Majestelerinin istihbarat ajanlarıyız.”

Bu kıvrak zekâlı kıdemli memur itirazını dile getirmeye çalışsa da tayininden kaçma umudu hayalden ibaretti ve gerçek hayat hayaller kadar insaflı değildi.

“Bay Johnson, henüz o kadar da yaşlı değilsiniz.”

Amiri, keskin bir bakışla bu yarı şakayı kestirip attı ve isteksiz Bay John gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldı… Milletler Topluluğu İstihbarat Teşkilatı, Dışişleri Bakanlığı’nın bir kolu olarak faaliyet gösteriyordu. Başka bir deyişle, Bay John ve amiri, ülkelerinin dış politikasını yürütmekle görevli birer devlet memuruydu.

“Karargâhtan, Ildoa ve Birleşik Devletler’in silahlı bir tarafsızlık ittifakına doğru ilerlediğine dair haber aldık…”

General Habergram, sanki gerçekten orada çalışıyormuşçasına Dışişleri Bakanlığı Karargâhı’na “Karargâh” diye hitap ederek kararlı niyetini iyice netleştirdi. Bu hususta seçeneksiz kalan Bay John, ancak gururuyla beyaz bayrak çekebildi.

“Gidip durumu yerinde inceleyeceğim.”

“Mükemmel! Böylece bu işi aradan çıkarmış olduk. Arada bir de olsa güzel haberler almak güzel. Rapor edeceğin ilgi çekici bir haber daha olduğunu söylemiştin sanırım?”

Olabildiğince keyiflenen amiri, ikinciye saklanan haberi asla tahmin edemezdi. Bay John, günün asıl büyük avını gözler önüne sererken bilerek muğlak ifadeler kullandı.

“Şuna bir göz atın. Görünüşe göre düşman müdür yardımcısı 2 Ekim’de Doğu Cephesi’ni ziyaret etmeyi planlıyor. Üç gün boyunca orada kalacak. Uçuş rotasının ayrıntılı bir programı da elimizde mevcut.”

Raporu anında bir karşılık buldu.

“Göster bakayım.”

Gözlerindeki meraklı parıltı, dile getirilmeyen o soruyu haykırıyordu: Bunu başarabilir miyiz?

Doğal olarak bu soru, avını yakalamakla ilgili bir meseleydi; sormasına bile gerek olmayan bir soru. Harekât Dairesi kendi tarafındaki hazırlıkları yürütüyordu ve planın ilk taslağını çoktan hazırlamışlardı bile.

“Bu bilginin şifresini üç saat önce çözdük. Karargâh personeli şimdiden bir saldırı planı üzerinde çalışmaya başladı. Geçmişteki acil durum planlarında kullanılan taktiklerden faydalanılmış olsa da standartlarımızı karşılayacağını düşünüyorum. Ayrıca analistlerimiz bilgileri doğruluyor ve başarı şansımızı hesaplıyor.”

Teşkilat, ne yapması gerektiğini çok iyi bilen insanlardan oluşuyordu. Emir beklemeksizin, görevlerinin bilinciyle doğrudan işe koyulurlardı. Her bir üyesi son derece verimliydi. Milletler Topluluğu’nun o geniş nüfuz alanı, aslında birbiriyle kusursuz bir uyum içinde çalışan tekil birimlerin ördüğü sıkı bir ağdan ibaretti.

“Güzel. Beyefendilere teşekkürlerimi iletin.”

General Habergram’ın yüzündeki memnuniyet ifadesi, bir sonraki sorusunu sorarken çok geçmeden kayboldu.

“Eee? Bu suikast gerçekten de hayırlı bir hamle mi?”

Bay John, kendisini süzmekte olan amirinin keskin bakışlarının havayı yarışını âdeta kulaklarıyla duyabiliyordu. Daha genç bir ajan olsaydı, bu bakış muhtemelen omurgasından aşağı soğuk terler döktürmeye yeterdi; fakat Bay John hiç tereddüt etmeden fikrini beyan edebildi.

“Bu benim şahsi fikrim… ancak bu riski almaya değebileceğine inanıyorum.”

“Nedeni nedir peki?”

“Uçak, izleyeceği rota ve hatta koruma görevini üstlenecek ekip hakkında elimizde bilgi var. Bu kadar kesin bir istihbarat elde etmek her zaman nasip olmaz. En büyük risk, ona eşlik edecek muhafız birliğinin bir parçası olarak Ren’in Şeytanı’nı uçurmayı planlamalarında yatıyor.”

“Yine mi o kız.”

Evet, o. Bay John, amirinin bu acı dolu serzenişine içtenlikle katıldı. İşin içinde o varsa, koruma ekibi kesinlikle hafife alınamazdı.

Ren’in Şeytanı. En çok korktukları Unvanlı Büyücü’ydü o; Ren cephesinde François Cumhuriyeti’ni yutup bitiren, doğuda Federasyon’a dünyayı dar eden ve hatta kendi ülkelerinin deniz büyücülerinin bile pestilini çıkaran gerçek bir şeytandı. General Rudersdorf, yanına onu alarak doğu cephesinde hiçbir ceza alma korkusu duymadan elini kolunu sallayarak dolaşabiliyordu. Ülkelerinin en iyi tazısını güçlü bir bekçi köpeği niyetine kullanıyordu. Bu ne kadar lüks bir savurganlık gibi görünse de tartışılamaz bir şekilde en iyi korumalardan biriydi. Şeytan, sıradan bir karşılaşmayı saniyeler içinde bitireceği için dikkatsizce yaklaşmak söz konusu bile olamazdı. Filoların çoğu, kazara onunla burun buruna gelse okyanusun dibini boylardı.

“Onun varlığının, planlanan her türlü suikasttaki en büyük risk ve engel olduğunu inkâr edemem.”

“İmparatorluk uzun zamandır savaşta; önemli personelini ne zaman ve nerede koruması gerektiğini gayet iyi biliyor… Sanırım kendileri de yeterince lider kadroya suikast harekâtı düzenledikleri için bunlara karşı nasıl savunma yapacaklarını iyi öğrenmişler.”

İki adam, suikast girişimlerini boşa çıkarabilecek tek tehdide, yani Ren’in Şeytanı’na odaklanmak için zihinlerini boşalttı. Bu konuyu tartışacaklarını bilen Bay John, kendi hazırladığı bir planla gelmişti.

“Ren’in Şeytanı’nı etkisiz hale getireceksek, ufak bir şansımızın olması için bile savaş öncesinden kalma seçkin büyücülerden oluşan koca bir tugaya ihtiyacımız olur. Yeni yetme çömezleri öyle bir canavarın önüne sürmeye vicdanım elvermiyor. Tabii hedefimiz bir uçaksa, o zaman işler değişir.”

“Uçaklarını düşürüp hedefi bu şekilde ortadan kaldırmamızı mı öneriyorsun?”

Bay John gülümseyerek amirinin bu sorusunu başıyla onayladı.

“Uçaklardan ve hava büyücülerinden oluşan kendi karma hücum ekibimizi göndererek korumaları tamamen görmezden gelmek çok daha gerçekçi olabilir.

Ren’in Şeytanı, İmparatorluk’un en seçkin özel harekât birliğinin lideriydi. Karşılarına dikilen her asker sürüsünü parçalayıp geçen o savaş köpeklerine karşı sayısal üstünlük pek bir şey ifade etmiyordu. Yine de bu seçkinler dahi fiziğin kurallarına tabidir. Onları mağlup etmek gerçekçi bir seçenek olmasa bile taşıdıkları paket için aynı şey geçerli değil. Efsanevi güçlü canavarları zekasıyla alt eden kahramanlara dair pek çok mit vardır; bu canavarları canavarlıkta geçmeye çalışmanın kesinlikle bir anlamı yok.

“Eğer bu bir akıl savaşıysa, şans bizden yana olmalı. Gerçek bu,” diyerek sözlerini noktaladı.

Dürüst bir istihbarat ajanının kendi umutlarını gerçeklerle karıştırması asla hayra alamet değildi. Kendi kendini kandırmak için de geçerliydi bu durum. Farkında olsun ya da olmasın, amirinin duymak istediği verileri seçerek raporlamak yalnızca gerçek dışı beklentilere yol açardı. İşte bu yüzden Bay John, her mükemmel ajanın yapacağı gibi daima temkinli ve dengeli bir çizgi izlemeye çalışırdı.

“İşin gerçeği şu ki, general koruma ekibi hususunda tüm imkânlarını seferber ediyor. Kendi hislerim de bana bunun sahte değil, gerçek bir fırsat olduğunu söylüyor. Yine de bu kadar büyük bir avın yaratacağı heyecana kapılmış olabileceğimi de inkâr edemem.”

“Son nokta hususunda seninle aynı fikirdeyim.”

General Habergram, başını sallayıp kollarını kavuşturmadan önce sırıttı. Neredeyse tebessümünü gizlemek istercesine bir puroyu dudaklarının arasına alıp yakarken sessizliğini korudu.

Bay John bunu, amirine bir sigarayla eşlik etmesi için bir davet olarak algıladı. Sıradan bir askerin tütününü yaktı. Sahada çalışan bir ajan olarak müşkülpesent olmaması önemliydi.

Birkaç nefes duman üfledikten sonra amiri pes edip ona purolarından birini ikram etti; o da bu ikramı memnuniyetle kabul etti.

Yumuşak bir içimi vardı. Kıskanmadan edemedi. İmparatorluk denizaltıları deniz taşımacılığının tepesine çökmüşken bu kadar kaliteli mallara denk gelmek zordu.

“İkinci bir puro için sizi rahatsız edebilir miyim?”

Bay John, adamakıllı bir tütün tüttürmek için eline geçen bu nadir fırsatın tadını çıkarmak istiyordu; fakat ne yazık ki amiri, küçük molalarının bittiğini belirtmek istercesine başını salladı.

“Bay Johnson, konudan sapmayalım.”

Majestelerinin en mükemmel ajanlarından biri olan Bay John da bu duruma suç ortağıydı. Yine de amirinin sert bir kaş çatmasına maruz kalma pahasına, sonradan içmek üzere kutudan birkaç puro aşırma fırsatını kaçırmadı.

“Bizim çocukların bu iş için hazırladığı plan oldukça hoşuma gitti ama çalışacağına dair bir garantiye ihtiyacımız var.”

“Elimizde sağlam kanıtlar var.”

Bay John iddiasının dayanağını sunarken amiri gözleriyle “Devam et” dedi.

“İmparatorluk’un doğu karargâhından gelen bir mesajı ele geçirdik… Ve görünen o ki General Zettour, ziyaretin gerçekleşeceği gün cephe hattından uzakta olacak.”

“O iki alçak hainin yine bir şeyler karıştırdığına bahse girerim.”

General Habergram’ın bu öz ve net değerlendirmesi tam hedeften vurmuştu. Bu, İmparatorluk’un en baş belası iki komutanının buluşması olacaktı. İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’nın iki canavarı gizlice bir araya gelmeyi planlıyordu. Bunu düşünmek bile insanın tüylerini ürpertmeye yeterdi. İki istihbarat subayı, havadaki puronun kalıcı kokusuna karışan hafif bir burukluk hissetti. Bu konu hakkında konuşmak General Habergram’ın temkinini daha da artırdı.

“Şu Zettour yok mu. Doğuda Federasyon ile oynadığı oyunlara bir baksana. İşin içinde o varken gelen bir mesaja nasıl güvenebileceğimizi düşünüyorsun ki?”

Bu son derece haklı bir endişeydi. Telgraf, dinleyen her kimse onu tuzağa çekmek amacıyla gönderilmiş bir mesaj da olabilirdi pekala. General Zettour, aldatma sanatının ustası olduğunu defalarca kanıtlamıştı. Milletler Topluluğu İstihbarat Teşkilatı bunu herkesten iyi biliyordu. Zettour, bir İmparatorluk askeri olmasına rağmen oyunu en az Milletler Topluluğu ajanları kadar iyi oynuyordu.

“Dediğiniz gibi, ele alınması çetrefilli bir bilgi.”

“Artık tüm bunlardan gına gelmeye başladı. Bütün bu lanet kurmay generaller… Başka bir ligde oynuyorlar.”

“Öyleler. Dar kafalı uzmanlardan oluşan İmparatorluk gibi bir ülkenin bu oyunun kurallarını çözeceğini hiç tahmin etmezdim…”

İkisi de Zettour’un mahareti konusunda hemfikir olsa da onun gibileriyle nasıl başa çıkacaklarını da iyi bilirlerdi. Düşman ne kadar dişli olursa, onu ortadan kaldırmak o kadar faydalı olurdu. Savaş zamanında bu kural bilhassa geçerliydi. Tasfiye etmek her zaman bir seçenekti fakat avlanmaya gelince hedeflerin dikkatle seçilmesi gerekirdi. Yanlış avı vurmak, ekosistem üzerinde istenmeyen etkilere yol açabilirdi. Suikastlar için de aynı şey geçerliydi. Bu iki adam soylu av geleneklerine aşina olduğundan, General Habergram konuyu hedefi öldürdükten sonra neler olacağına getirmeye karar verdi.

“Analistlerimize, Rudersdorf’un yerini alabilecek ya da potansiyel olarak daha da büyük bir tehdit oluşturabilecek İmparatorluk subaylarının bir listesini yaptırdın mı?”

“Belki de General Zettour’dan başkasına bakmanıza gerek yoktur? Başlarında o varken İmparatorluk Ordusu ile muhatap olmak istemezdim.”

Bu sözü duyan General Habergram, ajanına tam bir özgüvenle karşılık verdi.

“Bir şey yapabilecek bir konumda olacağından şüpheliyim. General Rudersdorf Genelkurmay’daki makamından ona destek vermediği sürece General Zettour’un İmparatorluk’un üst kademelerinde başka hiçbir destekçisi yok.”

Milletler Topluluğu İstihbarat Teşkilatı bunu biliyordu. İmparatorluk hükümetindeki üst düzey yetkililer General Zettour’dan ölesiye nefret ediyordu. İmparatorluk sokaklarında kısa bir yürüyüş yapmak bile bunu doğrulamaya yeterdi. Yüksek Komuta Kademesi üyelerinin, onun en berbat generallerinden biri olduğu hakkında açıkça konuştuğunu duymak hiç de sıra dışı bir şey değildi. Ordunun kilit isimlerinin ne düşündüğünü bilmek imkânsız olsa da… İmparatorluk sosyetesinde yayılan söylentilerde mutlaka bir doğruluk payı olmalıydı. Ildoa kanalıyla düzenli olarak topladıkları insani istihbarat sayesinde, doğuya neden sürüldüğünün detaylarını bile biliyorlardı; General Habergram da bu detaylara son derece hâkimdi.

“İmparatorluk başkentindeki kaynağımıza göre Zettour’un doğuya bir teftiş subayı olarak gönderildiği söyleniyor.”

O, İmparatorluk’un Kassandra’sıydı; duymak istemedikleri kötü haberleri müjdeleyen bir felaket tellalıydı. Onun gibi yetenekli bir subayın merkez komutanlığından kovulmuş olması Milletler Topluluğu için müjdeli bir haberdi. Bay John, General Habergram’ın söylediklerine büyük ölçüde katılıyordu. Yine de bu dosyayla ilgilenen ajan olarak birkaç detay daha ekleme gereği duydu.

“Sürgünü dostumuz Drake’in başına epey dert açtı. Sanırım Federasyon’un da.”

“İkisi de henüz genç. Biz fosillerin bu eniklere biraz sıkıntı çektirmesi lazım. Bunu bir nevi iyilik olarak gör.”

“Ha-ha-ha.” İki adam sinsi bir kahkaha paylaştı. Ülkelerinin siyasi çıkarlarına sadık bu devlet memurları, Kral Hazretleri’nin gözü kulağıydı.

Çok yaşa Kral. İkisi de sırıttı ve Komünizm’e duydukları ortak nefretle nihayet doğudaki kıymetli müttefiklerine çevirdiler dikkatlerini.

“Kızıllar için işleri biraz kolaylaştıracağı kesin.”

“General Zettour doğuda son derece etkili olduğunu kanıtladı. Cephe hattındaki yerini başkasının alacağını ummak biraz fazla iyimserlik olmaz mı?”

“Doğru,” dedi General Habergram, elindeki dosyaya göz gezdirirken acı acı kıkırdayarak. General Zettour’u bir kenara bırakıp dikkatini sayfanın en üstündeki sert çehreli adamın fotoğrafına çevirdi. Muhtemel hedefleri olan General Rudersdorf, kaya gibi sert bir adamdı; fakat yüzünden daha korkunç olan şey beyniydi. O beyne bir kurşun sıkmayı başarırlarsa acaba kaç bin hayat kurtulmuş olurdu? Dürüst olmak gerekirse General, Federasyon’u zerre kadar umursamıyordu. Ancak kendi ulusunun gençliği Milletler Topluluğu’nun geleceğiydi ve bu beyefendilerin ellerini kirletmeleri için bunlardan olabildiğince çoğunu kurtarmaktan daha iyi ne sebep olabilirdi?

Kararını vermişti.

“Zettour’un tüm bunları kendisini zirveye taşımak için kullanma olasılığını aklından çıkarma.”

“Elbette.”

General Habergram bacak bacak üstüne attı ve astının odasından çıkışını izlerken derin derin düşündü.

“Asıl soru şu: Bu harekât İmparatorluk için mi yoksa bizim için mi iyi olacak?” Tek umudum… ibrenin onların lehine dönmemesi.”

Kendisini gözeten görünmez bir koruyucu meleğe yalvarır gibi dua etti.

Milletler Topluluğu İstihbarat Teşkilatı’nın gururu olan uzman analistler, yeni bir analiz emrinin muhatabı olacaktı. Analistler imkânsız bir görevi daha omuzlarken, şikâyetlerini kim bilir kaç fincan çayla boğazlarından aşağı bastıracaklardı. Bu daireye, ajanların kafein ihtiyacını karşılamaya yetecek kadar bol çay tedarik edilirdi. İmparatorluk Ordusu’nun denizaltı ablukası kadar korkunç buldukları tek şey, kendilerini imkânsız çalışma saatlerinde ayakta tutmak için çaya boğan ve kötülüğün vücut bulmuş hali olan daire başkanlarıydı. Gözleri hırsla yanan bu beyefendiler, her zaman yaptıkları gibi amirlerine duydukları nefreti ülkelerinin düşmanlarına yansıttılar.

Tabii ki analistler de nihayetinde insandı. Ellerinin altında ne kadar zekâ bulunursa bulunsun, düzgün istihbarat olmadan analiz edecek pek bir şey yoktu… ve içlerinden tek biri bile birahane davetini asla geri çevirmezdi. Bir grup analist İstihbarat Teşkilatı’nın barına geçip ellerinde viski kadehleriyle yeni görevlerini tartışmaya başladı.

“General Zettour’un tüm bunlardan sıyrılıp basamakları tırmanma şansı mı? En fazla yüzde elli derim. Gerçi adam hakkındaki istihbaratı doğrulamanın zor olduğunu kabul etmeliyim…”

“Yine de en iyi sihirbazın numarası bile basit bir sahne oyunundan ibarettir.”

Grup sessizce birbirini onayladı. En yakın dostlarından birinin ölümüne nasıl tepki verirdi ki? General Zettour ne kadar yetenekli olursa olsun, böylesine öngörülemez bir olayın hemen ardından yapabileceği pek bir şey olamazdı. Hızlı hareket etse bile, bilginin intikalindeki o alışılagelmiş gecikmenin kurbanı olurdu. Başka bir deyişle, harekete geçmeye vakit bulamazdı.

“Cepheden kalkıp da gerideki böylesine büyük bir görev değişiminin ardından tepeye tırmanmak hiç de kolay iş değil.”

Bu adam canavarlar arasında bir canavar olarak ne kadar korkutucu olursa olsun, koca bir teşkilatın içindeki tek bir kişiden ibaret olduğu gerçeği değişmiyordu. Milletler Topluluğu ajanları, örgütlerin ne kadar akıldışı olabileceğini herkesten iyi bilirdi. Katı birer realist olan ajanlar insanın nasıl çalıştığını biliyordu; bu da hepsini aynı soruya getiriyordu: İmparatorluk liderleri General Zettour’u nasıl karşılayacaktı?

“Bana şunu açıklayın: Mevcut pozisyonuna tenzil edilmişken, bu yüce ve bilge generalin sahnenin tam ortasına dramatik bir şekilde kurulacağını nasıl düşünebiliyorsunuz?”

“İmparatorluk’un hatırı sayılır adamlarının buna izin vereceğini mi sanıyorsunuz?”

“Doğru ya… General Zettour’dan İmparatorluk başkentinde nefret ediliyor. En başta onu olası bir aday olarak değerlendirirler mi ki?”

Ajanlar bunu ciddi bir engel olarak değerlendirmekte haklıydılar. Mantıkları, İmparatorluk’taki durumun defalarca yapılan analizine dayanıyordu. Bu değerlendirme etraflıca yapılmıştı ve tam anlamıyla bir sağduyu örneğiydi.

Milletler Topluluğu İstihbarat Teşkilatı son derece gerçekçi bir sonuca varmıştı. General Rudersdorf ile General Zettour siyasi müttefikti; ilkini ortadan kaldırsalar bile ikincisinin çevik bir şekilde karşılık verme olasılığını yok edemezlerdi. Ancak bu, başkentte radikal bir değişim yaşanması durumunda General Zettour’un tutunacak bir dalının kalmayacağı şartına bağlıydı. İstihbarat subaylarının emin olduğu husus buydu. General Zettour nihayetinde sadece bir insandı. General Rudersdorf’un ani ölümünün ardından kopacak kaostan kaçış onun için bile mümkün değildi. Kesinlikle bir terfi peşinde koşacak durumda olamazdı.

Muazzam planları bir taşla iki kuş vuruyordu. Bu bakımdan kusursuz bir plandı. Raporu General Habergram’a teslim eden analist, amirinin makam kapısına vurduğu ritmik tıklatmanın ardından şaşkına döndü.

Bay Johnson’ı yargılayacak konumda değilim galiba, diye düşündü kendi kendine, o analizi amirine neşeyle teslim ederken. General Habergram’ın dört gözle beklediği rapordu bu. General Habergram, analistlerinin raporu bitirmesini bütün gece beklemişti. Kâğıtları okurken âdeta diken üstünde oturuyordu. Her şeyi incelemeyi bitirdikten sonra derin bir nefes aldı.

“… Bunun bir kaza gibi görünmesini sağlayacak hazırlıklar tamam mı?”

Analist kendinden emin, berrak bir ses tonuyla cevap verdi.

“Planımız kusursuz efendim. Tam da Federasyon topraklarına yönelik uzun menzilli bir bombalama baskını planı var. İşin içine kendimizi de katarsak, bunu kolayca rastgele bir karşılaşma gibi gösterebiliriz. Düşmanı kandırmayı başarmalıyız.”

Kararın verilmesi yalnızca bir an sürdü.

“Harekete geçmek için başbakandan izin alacağım. Siz de bizim taraftaki hazırlıkların tamamlandığından emin olun beyler.”

2 EKİM, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ ORDU KARARGÂHI

Tam gözlerimin önünde iki devin kapışmasını izliyorum. İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’nın iki subayı bunlar: İkisi de alanlarında son derece saygın birer uzman, ikisi de sayısız nişana, özgün bir zekâya ve yeteneğe sahip. Bu iki adamın bir gün tarih kitaplarında kendilerine ayrılmış birer sayfası olması çok muhtemel. Yine de gözlerinde kararlılıkla, göreve yeni başlamış çömez subaylar gibi birbirlerini süzen ve yüksek sesle ateşli bir tartışmaya tutuşan bu iki koca adamın manzarasını tarif etmek zor.

“İşte tam da bu yüzden hemen harekete geçmeliyiz!”

“Söz konusu bile olamaz. Savaşın ne durumda olduğuna bakman gerek.”

General Rudersdorf, General Zettour’a kükrüyor; Zettour ise onu anında reddediyor. Bu ikisinin ne kadar yakın olduğunu bilsem de, birbirlerine karşı bu kadar açık sözlü oldukları bir konuşmayı ben yanlarında yokken yapmalarını isterdim açıkçası.

Şu anda doğu cephesindeki Ordu Karargâhı’ndayız. Tesis sıkı bir şekilde korunuyor ve nöbetçilerden hiçbiri bu odanın yakınında konuşlandırılmamış olsa da… dışarıdan geçen birinin bu şiddetli tartışmayı duymayacağının garantisi yok. Bu yüzden midemde künt bir ağrı hissedebiliyorum. Başımı kaldırdığımda General Rudersdorf’un bir kez daha General Zettour’a bağırdığını görüyorum.

“İnisiyatifi kaybedemeyiz! Ne kadar atıl kalırsak, şansımız o kadar azalacak! En geç bahara kadar Ildoa’ya saldırmamız lazım. Mümkünse hemen şu an başlamalıyız. Tam bir çöküşten kaçınmamızın tek yolu bu!”

“Bunu yapamayız.”

B Planı üzerindeki tartışma iyiden iyiye kızışmaya başlıyor. General Zettour, sarsılmaz çelik iradesini sergilemek istercesine, kasvetli bir ifadeyle kollarını göğsünde birleştiriyor.

“Savaş cephesini düşün. Ildoa’yı işgal etmekten elde edeceğimiz neredeyse hiçbir şey yok. Bahara kadar işgal etmemizi mi istiyorsun? Kes bu saçmalığı. Çevresel zorlukların farkında olmak güzeldir, ancak odak noktası mevsimler değil, siyaset olmalıdır.”

Meseleyi çevreleyen ayrıntılar henüz netleşmemiş olsa da, her ikisi de İmparatorluk’un bir felaketin eşiğinde olduğunu biliyor. Her iki general de İmparatorluk’un yakın gelecekte karşılaşacağı sorunların gayet bilincinde. Yine de bu derece ferasetli iki dostun dahi bu konuda uzlaşması neredeyse imkânsız.

“Ülkeyi bu hususta bir şekilde kenetlemeyi başarsan bile, bu atacağın adımdan geri dönüş yok. Asıl önemli olan askerlerimizdir.”

“İşte tam da bu yüzden! Şu ana kadar izlediğimiz gidişattan ben de endişeliyim. Planımızda pürüzler olsa bile bu fırsatın elimizden kaçmasına izin veremeyiz! Yeni bir plan düşünecek vaktimiz yok!! Bunu yapmak zorundayız; ya şimdi ya da hiç.”

“Böyle alelacele kumara kalkışmamalısın, Rudersdorf! Burada masaya koymaya çalıştığın şeyin kendi ülken ve askerlerin olduğunu anla artık!”

“… Doğu cephesi seni yumuşattı mı, Zettour?! Tereddüt edersen Kader Tanrıçası elimizden kaçıp gidecek! Verdiğimiz tüm o kayıpların boşa gitmesini istemiyorsak hemen şimdi harekete geçmeliyiz!”

Muhtemelen ikisinin de içinden geldiği gibi konuştuğunu anlayabiliyorum. Acımasızca dürüst kelimeleri, dönemin ruhunu tam manasıyla yansıtıyor. Gelecekten gelen bir tarihçi veya öğrenci olsaydım, her bir kelimeyi gözlerimde yaşlarla hummalı bir şekilde kaydedeceğimden emindim. Ancak burada bulunmaya mecbur bırakılmış bir İmparatorluk askeri olarak Tanya’nın bu konuşmalara pek ilgisi yok; bu durum adeta domuzların önüne inci saçmaktan farksız. Mevcut ağır çalışma koşulları bende aşılması imkânsız bir stresten başka bir şey yaratmıyor.

“Savaş alanından çok uzun süredir uzak kalan tarafın sen olup olmadığını merak ediyorum doğrusu?”

“Bu bir hakaret mi?”

“Dinle… Planlar, plan olmaktan öteye geçmez; fakat savaş cephesi sürekli değişir. Artık tutar dalı kalmamış eski bir planda ısrar etmenin herhangi bir mantığı var mı?”

General Zettour rahatsız bir edayla konuşmasına devam ederken, General Rudersdorf’un keskin ve sarsılmaz bakışlarıyla karşılaşıyor. General gibi bir akademisyenden bekleyeceğim türden entelektüel bir haşlama sayılmaz bu… ama karşısındaki de öyle arkasına yaslanıp sessizce yutacak biri değil.

“Ben aldığım kararların sonuna kadar arkasında dururum! Bunda yanlış olan hiçbir şey yok!”

General Rudersdorf’a karşılık olarak, kendisinden beklenmedik şekilde duygusallaşan General Zettour, öfkeyle başını sallıyor.

“Bizler artık kıdemli saha subayları değiliz… Stratejilerimizi en ince ayrıntısına kadar dikkatle düşünmek zorundayız.”

General Zettour’un dostuna duyduğu öfke son derece samimi. Diğer generalin şartları bir türlü anlayamamasına duyduğu hayal kırıklığını gizlemeye çalışmıyor, ancak General Rudersdorf da aynı şekilde karşılık veriyor. Var gücüyle geri haykırıyor.

“Söz konusu savaş cephesi olduğunda pasif kalamayız! Muharebe alanını kontrol etmek için inisiyatifi ele geçirmek her zaman en birinci önceliğimiz olmalıdır! Harp sanatının temel ilkelerini unuttun mu, Zettour?!”

Tüm bunlara kenardan kulak misafiri olmak zorunda kalan Tanya için, iki amiri arasındaki bu yüzleşme mide sancılarına sebep olmaya devam ediyor. Tartışmanın giderek kızışması sebebiyle olsa gerek, normalde ağırbaşlı ve soğukkanlı olan General Zettour sonunda dostuna karşı sesini yükseltiyor. Doğunun dondurucu soğuğu bile bu odayı soğutmaya yetmezdi. Öyle ki, bir pencere açsam mı diye içimden geçirmeden edemiyorum.

“Ne yani, sen zil sesini duyunca yemek yemeye şartlandırılmış bir hayvan mısın?! Çıngırak sesini duyunca salyaların mı akmaya başlıyor?! O lanet kafanı çalıştır! O kadar madalya sadece süs olsun diye mi takıldı?! Düşünmen gerek be adam, düşün! Kafanı kullan!”

“Zırvalıyorsun, Zettour! Harp okulundaki günlerimizden beri, sürekli eyleme geçmeyi erteleyip teori ve hipotezlerle vakit öldürür durursun! Şimdi harekete geçmezsek İmparatorluk’un zaferine ne olacağını sanıyorsun?!”

General Zettour inanamayarak gözlerini fal taşı gibi açıyor ve başını bir kez daha sallıyor.

“Çıldırdın mı sen, Rudersdorf?! Gerçeklerle yüzleş! Bunak gibi davranıyorsun! O kadar basiretine ne oldu senin?!”

“Ters anlayan sensin! Karar vermesi gereken kişi sensin! Şimdi harekete geçmezsek tek şansımızı da kaybedeceğiz! Feda ettiğimiz her şeyin boşa gitmesine izin mi vereceksin?!”

“Duygularınla değil, aklınla düşünmen gerek!”

“Ben de tam olarak bunu yapıyorum! Mantığım, tam da şu an harekete geçme zamanı olduğunu söylüyor bana! Bütün varlığımızı ortaya koyma zamanı! İkinci bir şansımız olmayacak!”

“Asıl olayı tersinden okuyan sensin! Hiç gereği yokken bizi yeni bir çatışmanın kucağına atan o aptallardan olma! Beni dinle!” diye bağırıyor General Zettour.

“Hayır, sen beni dinle!” diye tersleniyor General Rudersdorf. Birbirlerine hakaretler savururken yüzleri neredeyse birbirine değecek.

Bu konuda bir türlü uzlaşamıyorlar. Belki bir alışkanlıktır ama General Rudersdorf’un kolu her seğirdiğinde, burada arzusu dışında bulunmak zorunda kalan Tanya’nın bam teline dokunuyor. Tek umudum birbirlerine yumruk yumruğa girmemeleri. İki amirim kavgaya tutuşursa ne yapmam gerektiğini hiç düşünmek zorunda kalmamıştım. Ne bu hayatımda ne de öncekinde. Aniden bastıran baş dönmesi hissine katlanıp bakışlarımı başka yöne çeviriyorum. İçinde bulunulacak berbat bir durum. En ufak bir yetkim olmamasına rağmen işte buradayım.

Yapıcı olmaktan fersah fersah uzak bu tartışmayı dinlemeye mecbur bırakılmışken, tek eğlencem düşüncelerimin özgürlüğünün tadını çıkarmak. Gerçi kalkıp bu odadan çekip gitme özgürlüğünü tercih ederdim… Ne yazık ki askerlerin böyle bir lüksü yoktur. Yapabileceğimin en fazlası, topuklarım yere sağlam basacak şekilde esas duruşta beklemek ve zihnimin derinliklerinde iç çekmek.

Bu tartışmanın önemini anlıyorum ama neden dinlemeye mecbur bırakılan ben olmak zorundayım ki? BM Güvenlik Konseyi yetkilileri de iki ülke arasında arabuluculuk yapmaya zorlanmadan önce tam olarak böyle hissediyor olmalı. Bir yere varamayacak gibi göründüklerinden araya girip girmemem gerektiğini düşünmeye başladığım anda, General Rudersdorf yumruğunu duvara indirerek tartışmanın seyrini bir kez daha değiştiriyor.

Yumruğunu duvara vurduktan sonra sessizliğe gömülüyor. General Zettour ise gözleri kapalı bir şekilde iç çekiyor. Belki de bu nihayet sakinleşecekleri anlamına geliyordur. Ya da her ikisi de olayın biraz fazla kızıştığının farkına vardı. Bir nebze yatışmış gibi görünseler de… yüzlerindeki bariz bitkinliğe bakılırsa, yeniden mantıklı hareket etmeye hazır göründüklerini söylemek zor. Bu iki adam, duyguların cephe taarruzuna uğrayıp iyiden iyiye yıpranmış durumda.

Umursamaz bir tavır takınan Tanya, General Rudersdorf’un hiçbir şey söylemeden elini kapı koluna koyuşunu izliyor. “Biraz hava almam lazım,” deyip odadan çıkıyor. Arkasında, başını ellerinin arasına almış, sessizce yere bakan yalnız bir yaşlı adam bırakıyor. General tamamen yıkılmış görünüyor.

“Komutanım?”

“… Biraz zamana ihtiyacım var.”

Sesinden okunan bitkinliğiyle General Zettour, ancak iliğine kadar yorgun düşmüş biri olarak tanımlanabilirdi. Başını sallıyor ve en nihayetinde o alışılagelmiş akademisyen ifadesine bürünüyor. Yine de sessizliğini koruyarak masasından er tütünü çıkarıyor ve sessizce sigaraları ardı ardına yakmaya başlıyor. Görünüşe göre göründüğü kadar sakin değil. Federasyon Ordusu’nun ana kuvvetleriyle çatışırken bile soğukkanlılığını ve metanetini asla kaybetmemişti. Şimdi ise ne kadar da tükenmiş görünüyor. Amirimin eline bir kalem alıp masaya vurmaya başlamasını izliyorum. General Zettour’un başını kaldırıp tavana böyle bir duman bulutu üfleyeceğini kimse hayal dahi edemezdi.

Arada bir gözlerini kapatıp iç çekiyor. İzmaritler kül tablasını doldurunca bana dönüp konuşmaya başlıyor.

“Yap şunu, Albay.”

Neyi yapayım? Sormama gerek yok. General Rudersdorf’un icabına bakmamı istiyor. Sadece böyle anlarda, bir amir tereddüt belirtileri gösterdiğinde, emrini teyit etmenin ne kadar önemli olduğunu biliyorum.

“Bundan emin misiniz?”

“Az önceki halimi gördükten sonra endişelendin mi?”

Bu soruya cevap veremem. General Zettour da bunun farkında; acı bir tebessümle bunu belli edip sorusunu geri çekiyor.

“Cevap vermene gerek yok. Eylemlerimdeki şerefsizliği üstlenmeye hazırım. Ama… o adam hâlâ benim dostum. Bu konuda fikrimi değiştirecek bir şeyler yapmasını gerçekten ummuştum.”

Konuşmasındaki cılız tondan yalnızlığı kolayca hissedilebiliyor. General bundan sonra bir anlığına sessizleşiyor. Çenesini sıvazlıyor, boşluğa dalıp gittikten sonra en nihayetinde mırıldanıyor:

“Görünüşe göre içimde düşündüğümden daha fazla insanlık kalmış.”

“Tüm saygımla söylemeliyim ki efendim, hepimiz insanız. Umarım bunu yeni fark etmiyorsunuzdur.”

“Bunu senden duymak komik, Albay. Sen kendini insan olarak görüyor musun?”

“Olunabileceği kadar insanım. Hatta ister bir tanrı ister bir şeytan olsun, yoluma çıkan her şeyi yok etmenin bir insan olarak benim kaderim olduğunu söyleyecek kadar ileri giderim.”

Varlık X’in varlığını kabul etmektense, piyasayı yönlendiren görünmez bir elin olmadığına inanmayı tercih ederim. Öz benliğin ötekinden farklı olması tamamen bir ego meselesidir. Tüm insanların istediklerini düşünmekte özgür olduklarına, ancak aynı zamanda başkalarının hezeyanlarından kendilerini soyutlayıp kendi kendilerini koruma hakkına sahip olduklarına yürekten inanıyorum.

“Tam bir hava büyü subayına yakışır sözler. Ben… içimde kalan insanlığın çoğunu tüketmiş olabilirim.”

“Komutanım?”

“Önemli bir şey değil. Senden yapmanı istediğim şey, General Rudersdorf’u İmparatorluk Ordusu’nun bir sonraki mareşali yapman.”

Dostuna suikast düzenlememi istiyor. Bunu korkunç kılan şey, daha önce hiç böyle bir şey yapmamış olması. General Zettour kin tutan biri olsaydı, en başta bu konuşmayı yapıyor olmazdık.

Ortak bir mantık zemininde buluşabilmek, tüm engelleri aşmayı mümkün kılar.

İnsan ilişkilerinde güvenden daha önemli bir şey gerçekten de yokmuş gibi görünüyor.

“Anlaşıldı komutanım. Kötü haberlerle birazdan dönerim.”

Şak.

Tanya, topuklarını birbirine vurup sert bir asker selamı vererek odadan çıkıyor. General Zettour çıkarken beni izliyor. Bu minyon subayın odadan ayrılırken sergilediği özgüveni, özellikle de bugün ne kadar kudretli göründüğünü idrak etmekte zorlandığını dalgınca düşünüyor. Bu hissin kendi suçluluk duygusundan mı kaynaklandığını, yoksa başka bir şey mi olduğunu merak ediyor. Kirli işi bir astına yaptırdığı için kendini kötü mü hissediyor? Yoksa bu duygular, dostuna sövüp hemen ardından onu sırtından bıçaklamasından mı kaynaklanıyor?

“Kim bilir.”

Çok uzun zamandır savaşların içindeydi. Duygularını bir kenara itmek onun için artık zor değildi. Kısa bir süre boyunca, bir yandan kendisinden nefret ederken bir yandan da ucuz er tütününü içmeye devam ediyor. Savaştan önce aklının ucundan bile geçmeyecek olsa da sigara alışkanlığı üstüne yapışıp kalmıştı. Her şey değişmişti, hem de çok uzun zaman önce.

Yine de…

“… Hâlâ kendim olduğumu sanıyordum.”

Aldığı kararların artık kendisine ait olup olmadığını bile bilmiyor. Kaçınılmaz çöküş karşısında, şartlara göre hareket etmek ve en az direnç gösteren yolu bulmak zorunda kalmıştı hep. Bu gerçekten onun kararı mıydı? Derin bir iç çekişi bastırıyor, başını sallıyor ve ardından tek dostuna, sigarasına dönüyor. Alıştığı o er tütününün tadı berbattı. General, acısını içkiyle bastırma lüksüne sahip değildi, en azından henüz değil. En azından kötü haberleri beklemesi gerekiyordu.

“Hayır, bu doğru değil.”

Kendini durduruyor ve son derece kuru bir tebessümle kendiyle alay edercesine kıkırdıyor.

Dostunu öldürtecekti. Onun için bu yapabileceği en berbat şeydi ama ordunun da ihtiyacı olan tam olarak buydu.

“Artık iyi haberle kötü haber arasındaki farkı ayırt edemiyorum.”

Görev.

Zorunluluk.

Dostluk.

Bunlardan hangisinin gerçek olduğunu sorgulamaya başlıyor, ardından bu düşünceyi kafasından atıyor.

“Bu bir topyekûn savaş.”

Geri dönüş yok. Her şey vatan için.

Hayır… Bıyık altından gülüyor. İliğiğime kadar aşağılık biriyim. Beni anlaması gereken tek şey vatanın tarihi ve geleceğidir. Bundan fazlasını isteyemem.

“Bu kadar inatçı olmayı bırakıp içimdeki o son insanlık kırıntısını da salıvermeliyim.”

Bir insan yapılması gerekeni yapamaz. İmparatorluk’un bir subaya ihtiyacı yok. İmparatorluk’un ihtiyacı olan şey rasyonelliktir…

Bir canavara ihtiyacı var.

3 EKİM, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ SEMALARI

Doğu cephesi semalarından başkente doğru ilerleyen ek bir uçuş gerçekleşiyor. Uçak, başında General Rudersdorf’un bulunduğu üst düzey subay grubuyla Genelkurmay’ın parlayan yıldızlarını taşıyor. Uçağa eşlik eden koruma birliği de tepeden tırnağa silahlı. Seçkin 203. Hava Büyücü Taburu’ndan özenle seçilmiş tek bir bölük, uçuş sırasında uçağın etrafını sarıyor. Büyücüler, bu uzun yolculukta orta hızda seyreden kargo uçağını kolaylıkla takip ediyor. İmparatorluk’un şu an savaşta bulunduğu durum göz önüne alındığında, bu oldukça şatafatlı bir intikal.

İmparatorluk Ordusu’ndaki kronik asker eksikliğine rağmen, bu kıymetli uçuşu korumak için koskoca bir bölüğün tahsis edilmesi, yalnızca uçaktakilerin önemi sayesinde müsamaha gösterilebilecek bir durum. Yine de, sırf sayısal bakımdan en güçlü koruma birliği sayılmaz. Bölük topu topu on iki büyücüden oluşuyor.

Genelkurmay Başkanlığı’ndan bir general için bu oldukça mütevazı bir sayı. Konvoya liderlik eden kişi olarak uçuş boyunca huzursuz ve hoşnutsuz olsam da… bir kumpasın aktörü olarak bunun benim lehime nasıl işlediğini gayet iyi anlıyorum. Zira anlayacağınız, Tanya bir Akechi Mitsuhide hamlesi yapmak üzere ve uçak da onun Honnouji’si. Daha az görgü tanığı olması iyi bir şey.

Yine de hayat bazen insanın karşısına beklenmedik sürprizler çıkarmayı sever. Tanya saldırmak için doğru anı beklerken, beklenmedik yeni bir zorluk baş gösteriyor.

“Uyarı, uyarı! Düşman bombardıman uçakları tespit edildi!”

Arkamı döndüğümde emir subayımın gözlerindeki ciddi ifadeyi görüyorum; verdiği net uyarı, uçağımızın talihsiz kazasına dair kurduğum kumpas planlarını aniden bölüyor.

Düşman mı?

“Ova sanayi bölgesinden birkaç kilometre uzakta görünüyorlar.”

Emir subayım teması bildirirken ben de kendi gözlerimle görmek için dürbünümü çıkarıyorum. Yaklaşan bir uçak grubunu teyit etmek uzun sürmüyor. Kamuflaj renklerine boyanmışlar ama grup kolayca fark edilecek kadar büyük. Tam sayıyı belirlemek zor ama bir bakışta birden fazla uçak olduğunu anlayabiliyoruz.

“Düşman filosu.”

Bombardıman uçakları göze çarpıyor, ancak asıl endişe verici olan her iki kanadında ikişer, toplam dört motoru olan gümüş renkli uçak. Bugün ağır toplarını getirmişler. Onları daha önce batı cephesi semalarında görmüştüm ama doğuda hiç görmemiştim.

“Nereden geldiler ki?”

Bu, uçtukları irtifa için garip bir seviye.

“Acaba bir uçak gemisinden mi havalandılar?”

Geçmişte yürüttüğümüz bir harekâta dayanarak aklıma gelen ilk açıklama bu oluyor. Belki de Doolittle gibi büyük bombardıman uçaklarını uçak gemilerine yüklüyorlardır… Ama yine de bu kadarını asla yükleyemezlerdi.

Bir geminin bu kadar uçağı taşımasına imkân yok; bu da insanı doğal olarak bir sonraki sonuca götürüyor.

“Bu bir mekik bombardımanı harekâtı olmalı!”

Böyle bir ihtimali hiç hesaba katmamıştım. Ne kadar düşük ihtimalli olursa olsun, düşmanın taktiksel seçeneklerini göz ardı etmek asla doğru bir şey değildir. Bir bakalım, bir bombardıman uçağının İmparatorluk hava sahasından tek yönlü bir uçuşla Federasyon’a ulaşması mümkündür. Ardından karada yakıt ikmali yapıp İngiliz Milletler Topluluğu’na geri dönebilirler. Yine de kafama yatmayan bir şeyler var. Ufak bir şüphe. En kötüsünden korkarken içimde huzursuz edici bir his beliriyor.

“Zamanlama böyleyken bunun bir tesadüf olması imkânsız…”

Konvoyumuz bir düşman hava birliğiyle çatışmak üzere. Biraz canımı sıksa da… bu aslında bizim için iyi bir şey. Aynı zamanda, gerçekleşebilecek en kötü şey. Tanya, hayırlı tesadüflerin genelde bir yalandan ibaret olduğunu bilir. Bu bir deus ex machina mı? Hayır, burada işimize yarayacak elverişli senaryo oyunları yok.

Bunun yaşanmaması gerekirdi. Bunun katıksız bir tesadüf olmasına imkân yok; yani bu durum Bougainville semalarındaki karşılaşmayla tamamen aynı. Koruma birliği olarak görevimizi yerine getirmemiz gerekiyor… Suikastçı adayları olan bizlerin, dürüst koruyucular rolünü oynamak zorunda kalması ne garip. İşler neden bu noktaya geldi ki?

Düşman buradayken ve her hareketimizi izliyorken şüpheli hiçbir şey yapamayız. Ne büyük baş belası!

“Topyatun bir taarruz için sıcak teması erteleyeceğiz. Şimdilik paketi buradan uzaklaştırın.”

“Komutanım… Bu durum bize paketin etrafında daha sıkı bir düzen alma bahanesi vermez mi…?”

“Çok göze batar. Biraz ölçülü ol, emir subayı.”

“Bu bir sorun mu?”

“Etraftaki gözlere dikkat etmemiz gerek.”

Elbette, bu işi kendi ellerimizi kirletmeden halletmenin bir yolu varsa en iyisi o olur. Kendi uçağımızı koruyacağız ama düşman zor kısmı üstlenmeye razıysa araya girmemize gerek yok.

“En başından beri… bunu astlarıma yaptırmak istememiştim… Belki de fazla yumuşuyorumdur.”

“… Teşekkür ederim.”

Emir subayımın teşekkür etmesi ilk başta beni hazırlıksız yakalasa da, belki onun içinde de insanlıktan—kendi kendini koruma arzusundan—kırıntılar kaldığını hızlıca idrak ediyorum. Ya da belki de sadece uçakta feda edilecek dost unsurlar için üzülüyordur? Durum ne olursa olsun, insanlığını hâlâ koruduğunu görmek içimi rahatlatıyor ve yüzüme bir tebessüm konduruyor.

“Düşman büyücüleri bu tarafa geliyor!”

Uyarıyı duyunca dikkatimi tekrar düşmana çeviriyorum.

“Hadi ya, bu hiç şaka değil.”

Düşman bombardıman uçaklarından bize doğru uçan uzaktaki o minik noktalar bomba değil, büyücüler. Bir tür gösterişli tank çıkarması gibi, sırf büyücüler için bir uçak hazırlamış olmalarına şaşırdım. Anlaşılan bu lider kadrosunu imha harekâtını pek gizli saklı yapmıyoruz, öyle değil mi?

Yine de korkutucu olan sayıları. Gökyüzünde bir taburdan fazla büyücü var. Sayıca üstünlükleri canımızı sıkacak ama hepsi bu da değil; düzenleri bile son derece sıkı. Sadece antrenmanlı bir hava da sezilmiyor üstelik. O kadar hızlı hareket ediyorlar ki bizimle boy ölçüşebilirler.

Ben de dünyada ciddi bir büyücü kıtlığı çekildiğini sanıyordum. Bugün çıkıp gelen bunca aşağılık pisliği görünce yanıldığımı anlıyorum!

“Kahretsin. Bu öyle tesadüfi bir karşılaşma değil.”

“… Evet, rastgele hiçbir tarafı yok.”

Emir subayım etrafına göz gezdirip yanıma yaklaşıyor ve endişelerini paylaşıyor.

“Aramızda bir ajan olduğu doğru olabilir mi sizce?”

Bilgi sızıntısından şüphelenmesi güzel, ancak Tanya doğru uygulanmış matematik ve mantığın tehlikelerine karşı temkinli olmayı tercih eder.

“İçimizde bir köstebek olma ihtimalini göz ardı edemem… ancak muhtemelen sorun şifrelerimizde.”

Telgraflarımız konusunda gerçekten bir şeyler yapmamız gerekiyor. Bilgiyi kolayca iletememek gerçekten büyük bir yük. Bundan sonra iletmem emredilecek tüm mesajları şimdiden görebiliyorum, ancak bu endişeleri sonraya saklayabiliriz.

“Visha, Hava Kuvvetleri Komutanlığı’na bir uyarı geçmeni istiyorum. Desteğe ihtiyacımız olacak.”

“Emin misiniz efendim?”

“Hareket tarzlarından ne kadar becerikli olduklarını anlayabiliyorum. Muhtemelen destek çağıracağımızı zaten tahmin ediyorlardır.”

Kargo uçağının kargo bölümü, Genelkurmay’ın uçmaya alışkın olduğu standartlara kıyasla pek de konforlu sayılmazdı. Bu uçaklar büyük miktarda kargo ve sadece kargo taşımak üzere tasarlanmıştı. Bu da general ve maiyetinin esasen ekstra büyük bagaj muamelesi görmesi demekti.

General Zettour ile yaptığı şiddetli tartışmanın ardından bitkin düşen General Rudersdorf, gözleri kapalı bir şekilde uçakta oturuyor, başka şeyler düşünmek için elinden geleni yapıyordu. Normalde böyle zamanları biraz evrak işi aradan çıkarmak için kullanırdı, ancak… o gün eli bir türlü gitmiyordu.

Düşünceleri dostununkinden o kadar farklıydı ki. Durumu değerlendirme biçimleri bile aynı değildi. Durum hakkında aynı fikirde bile değillerdi. Kendisi gibi dirayetli bir adam için bile, kendi bakış açısını bir türlü kavrayamayan dostuna karşı içten içe derin bir çelişki ve acıma duygusu hissediyordu. Kendi dirayetindeki bir adam için bile, perspektifini kavrayamayan dostuna karşı içten içe derin bir çelişki ve acıma duygusu besliyordu.

Akıl dünyasındaki bu durgunluktan, akla hayale gelmeyecek bir olayla sarsılarak sıyrılacaktı. Fakat zihnindeki bu durgunluk, akla hayale gelmeyecek bir olayla bıçak gibi kesilecekti. Kargo uçağı sarsıcı bir türbülansa girdi. Kargo uçağı sarsıcı bir türbülansa girdi. Bunu fark ettiği anda, zihni hızla harekete geçti. Durumu fark ettiği anda zihni hızla harekete geçti.

“Ne oluyor?” “Ne oluyor?”

“Yarbay Degurechaff ve büyücüleri bir düşman saldırısını önlemekle meşguller! “Yarbay Degurechaff ve büyücüleri bir düşman saldırısını önlemekle meşguller! Derhal geri çekilmemizi istiyorlar ve—” Derhal geri çekilmemizi istiyorlar ve—”

Yüzbaşının sesi cümlenin ortasında kesildi, ardından daha kötü bir haberi iletirken titredi. Kaptanın sesi cümlenin ortasında kesildi, ardından daha da kötü bir haberi verirken titredi.

“203. Tabur’dan acil durum mesajı! “203. Tabur’dan acil mesaj! Bize doğru yaklaşan düşman büyücülerini tespit etmişler!” Bize doğru yaklaşan düşman büyücüleri tespit etmişler!”

Sesi kargo kompartımanında bir sarsıntı gibi yankılandı. Sesi kargo kompartımanında bir deprem dalgası gibi yankılandı. Yolcuların tamamı sessizleşti. Yolcuların tümü sessizliğe büründü. Birbirlerine baktıktan sonra dikkatlerini Genelkurmay Başkanı’na çevirdiler. Birbirlerine baktıktan sonra bakışlarını Genelkurmay Başkanlığı yetkilisine çevirdiler.

“Buraya… onun için gelmiş olamazlar, değil mi?” “Yoksa buraya… için geldiklerini düşünmüyorsunuz, değil mi?”

Uçuş boyunca yapacak bir şey bulamayan adam, hızla bir sonuca vardı. Uçuş sırasında yapacak bir şey bulamayan adam hızla bir sonuca vardı.

“Efendim?” “Efendim?”

“Bizi gafil avlamış olabilirler.” “Bizi hazırlıksız yakalamış olabilirler.”

“B-Birleşik Krallık’ın sizi hedef aldığını mı düşünüyorsunuz?!” “B-Birleşik Krallık’ın doğrudan sizi hedef aldığını mı düşünüyorsunuz?!”

Yolcu, durumun böyle olmamasını umarak bunu nida etti. Yolcu, durumun böyle olmamasını umarak haykırdı. Ne yazık ki kargo uçağındaki çoğu kişi için bu his hiç de yabancı değildi. Ne yazık ki kargo uçağındaki çoğu kişi bu hissi çok iyi tanıyordu. Sonuçta son derece etkili bir taktikti. Sonuçta son derece etkili bir taktikti.

Lider kadroyu imha etmek. Lider kadroyu imha etme harekâtı. İmparatorluk’un imza yöntemlerinden biri olarak bilinirdi. İmparatorluk’un alametifarika tekniklerinden biri olarak bilinirdi. Bu taktiği nispeten yüksek bir başarı oranıyla sıkça kullanan kurmay subaylar için bu huzursuzluk hissi fazlasıyla tanıdıktı. Bu taktiği sıkça ve yüksek başarı oranıyla kullanan kurmay subaylar için bu huzursuzluk hissi oldukça tanıdıktı. Bunun Birleşik Krallık tarafından planlanmış bir suikast harekâtı olduğuna emindiler. Bunun Birleşik Krallık tarafından planlanmış bir suikast harekâtı olduğuna emindiler. Yani… Yani… bizzat hedef olan adam hariç. bizzat hedef olan adam hariç.

“Ha…?” “Ha…?”

Orgeneral Rudersdorf kollarını kavuşturdu ve içten içe acı acı gülümsedi. General Rudersdorf kollarını kavuşturdu ve içten içe acı acı gülümsedi. Garip bir şekilde, lafı edilene kadar failin Birleşik Krallık olabileceğinden şüphelenmemişti bile. Garip bir şekilde, lafı açılana kadar failin Birleşik Krallık olabileceğinden şüphelenmemişti bile.

Bu oldukça tuhaf, hatta neredeyse ilgi çekici, diye düşündü ve buruk bir tebessümle çenesini sıvazladı. Bu oldukça garipti; hatta neredeyse ilgi çekiciydi diye düşündü, çenesini sessizce sıvazlarken buruk bir tebessümle. Neden bambaşka birinden şüphelendiğini merak etti. Neden bambaşka birinden şüphelendiğini merak etti.

Bir an için bile olsa aklına gelen ilk kişi neden o aptal Zettour olmuştu? Bir anlığına da olsa aklına gelen ilk kişi neden o aptal Zettour olmuştu ki?

Kargo uçağındaki hedefinin şüphelerinden habersiz olan Tanya, sahte eskort görevinin gerçek bir eskort görevine dönüşmesi üzerine telsizine öfkeyle emirler yağdırıyordu. Kargo uçağındaki hedefinin şüphelerinden tamamen habersiz olan Tanya, sahte eskort görevinin gerçek bir eskort görevine dönüşmesine öfkeyle telsize emirler yağdırarak karşılık veriyordu.

“Burası Semender 01! “Burası Semender 01! Derhal havalanmanızı talep ediyorum, çabuk!” Derhal havalanmanızı istiyoruz, hemen!”

Telsizden bağırmaya devam ediyorum ama bir faydası olmuyor. Telsize bağırmaya devam ediyorum ama nafile. Nihayet kara kontrolünden bir yanıt alıyorum ancak bu istediğim yanıt değil. Sonunda kara kontrolünden bir yanıt alıyorum, ancak bu istediğim yanıt değil.

“Bu bir acil durumdur! “Acil durum! Hava desteğine ihtiyacımız var!” Hava desteğine ihtiyacımız var!”

“… “… Burası İmparatorluk Kontrol’den Semender 01’e. Burası Başkent Kontrol, Semender 01. İmparatorluk Kontrol’den Semender 01’e. Başkent Kontrol’den Semender 01’e. Kimseyi havalandıramayız! Kimseyi gönderemeyiz! Üzgünüm!” Çok üzgünüm!”

Bir an için kulaklarıma inanamıyorum. Bir an için yanlış mı duyuyorum diye düşünüyorum. Suikastın pürüzsüzce gerçekleşmesini sağlamak için mi takviye göndermekten kaçınıyorlar? Suikastın pürüzsüz gerçekleşmesini sağlamak için mi takviye göndermekten kaçınıyorlar?

İmkânsız. İmkânı yok. Şüphemi hızla bastırıyorum. Şüphemi hızla bastırıyorum. Orgeneral Zettour nüfuzlu biri olabilir ama böyle bir şeyi tezgâhlamasına imkân yok. General Zettour muazzam bir nüfuza sahip olabilir, ancak böyle bir şeyi asla tezgâhlayamaz. Her şeyden önce İmparatorluk zaten bu ölçekte aleni bir saldırıyı gerçekleştirecek durumda değil. En başta, İmparatorluk zaten bu ölçekte aleni bir saldırıyı gerçekleştirecek durumda değil.

Kafamı sallayıp düşmanın bana net bir atış yapmasını engellemek amacıyla havada manevra yaparken telsize havlıyorum. Başımı sallıyorum ve düşmanın bana temiz bir atış yapmasını engellemek için havada manevra yaparken telsize havlarcasına bağırıyorum.

“Ne dedin sen ulan?! “Ne dedin sen, lanet olsun?! Burası bizim Hava Savunma Teşhis Bölgemiz!! Burası bizim Hava Savunma Teşhis Bölgemiz!! Ne yani, pilotlarınız kıçlarının üstünde oturup armut mu topluyor?!” Ne yani, pilotlarınız kıçlarını devirip yatıyor mu?!”

“Şu anda imparatorluk başkentine doğru ilerleyen bir düşman filosunu önlüyoruz!” “Şu anda imparatorluk başkentine doğru ilerleyen bir düşman filosunu önlemekle meşgülüz!”

“Peki ya ikinci önleme birliği?! “İkinci önleme birliği ne güne duruyor?! Doğu cephesinin uçakları da olur!” Doğu cephesindeki uçaklar da olur!”

“Ayıracak uçağımız yok…” “Boşta ayıracak uçağımız yok…”

“Benimle dalga mı geçiyorsunuz?! “Benimle dalga geçiyor olmalısınız! Bu en üst düzey taleptir! Bu en üst düzey taleptir! Telsizdeki Genelkurmay! Karşınızda Genelkurmay var! Hava savunma öncelik kodlarını derhal doğrulayın!” Hava savunma öncelik kodlarını derhal doğrulayın!”

Görevden önce hava savunma komutanlığından, bu yüksek öncelikli kargo için takviye çağırma yetkisi almıştım. Görevden önce hava savunma komutanlığından bu yüksek öncelikli paket için takviye çağırma yetkisi verilmişti.

Bize var olmayan uçakları çağırma yetkisi mi verdiler yani? Bize var olmayan uçakları çağırma yetkisi mi verdiler yani?

Hava büyücülerinizi gönderin! “Bize hava büyücülerinizi gönderin! Konuşlandırılabilecek kim varsa bize lazım…” İntikal edebilecek kim varsa, hepsine ihtiyacımız var…”

Kargo uçağının içinde tempolu bir müzik yankılanmaya başladı; bu durum uçaktaki herkesin gözlerini şaşkınlıkla açmasına neden oldu. Kargo uçağının içinde şen şakrak bir müzik çalmaya başladı; bu durum uçaktaki herkesin gözlerini şaşkınlıkla açmasına neden oldu. Canı burunlarında olan herkes için böylesine şen şakrak bir melodi böyle bir tepkiyi haklı çıkarırdı. Canı burnunda olan herhangi biri için böyle neşeli bir melodi zaten böylesi bir tepkiyi doğururdu. Yine de haberleşme teknisyenlerinin yaşadığı şok bamb Yine de muhabere teknisyenlerinin yaşadığı şok bambaşka bir boyuttaydı. Yüzlerindeki kan çekildi ve yaşadıkları katıksız kafa karışıklığını gizlemek için hiçbir çaba sarf etmediler.

“Telsiz sinyallerimizi mi karıştırıyorlar?!”

“Bu da ne demek oluyor?”

General Rudersdorf’un sorusunun cevabı kısa ve netti.

“Frekansımızı tamı tamına biliyorlar!”

Bu, Genelkurmay tarafından kullanılan frekansın ta kendisiydi. Bir düşmanın bunu bu kadar hızlı ve kolayca bulabilmesi mümkün olmamalıydı, fakat yaşanan gerçekliği inkâr edemeyen muhabere subaylarının yüzündeki bütün renk uçup gitti. Hepsi bunun bir tesadüf olmasına imkân olmadığını biliyordu. Yaratıcı’nın bizzat kendisi gelip bunun bir tesadüf olduğunu söylese bile, inanmış gibi dahi yapmazlardı. Bu sarsıcı gerçeğin yarattığı muazzam şoka rağmen, subayların uçaktaki koltuklarında oturup çatışmanın gelişimini izlemekten başka yapabilecekleri hiçbir şey yoktu. Neler olup bittiğini görmek için hepsi pencerelere üşüştü, ancak gördükleri şey hiç de hoşlarına gitmedi.

“D-düşman büyücüleri 203. Tabur’un koruma hattını yardı!”

“Bu imkânsız!” “Böyle bir şeyi yapabilecek güçte büyücü olmaması gerekirdi…!”

Panik içindeki diğer yolcuların aksine, gayet sakin görünen Orgeneral Rudersdorf pencereden dışarı bakarak konuştu.

“Sayıca üstünler.”

İmparatorluk’un—hatta belki de tüm dünyanın—en seçkin büyücü birliği olan 203. Hava Büyücü Taburu’nun bile, savunmasız bir kargo uçağını koskoca bir tabura karşı gerçekçi biçimde koruyamayacağını biliyordu.

İmparatorluk büyücülerinin asıl uzmanlığının hız olduğunu daha önce de duymuştu. Bu kadar yavaş bir uçağı güvende tutmalarının hiçbir yolu yoktu.

“Hmm, hepsi de yetenekli büyücüler… Tüm bunların basit bir tesadüf olduğuna inanmak her geçen an daha da zorlaşıyor.”

Ne kadar tuhaf olsa da, Birleşik Krallık’ın bu saldırıya ne kadar büyük kaynak ayırdığını düşündükçe durumu kabullenmesi o kadar kolaylaşıyordu. Garip bir biçimde, kendi hayatı tehlikede olmasına rağmen bu durum en ufak bir huzursuzluk bile hissettirmiyordu.

Orgeneral Rudersdorf buruk bir tebessüm takınırken, durum hızla kötüleşti. Bir büyücü takımı düşman büyücülerinin akınını kesmek için elinden gelen her şeyi yapıyordu ancak geriye püskürtülüyor ve yavaş yavaş dağılıyorlardı. Başka bir takım koruma ateşi sağlamak için pozisyon almaya çalıştı, fakat düşmanın amansız vur-kaç taktikleri yüzünden bu tutunulamaz bir hal aldı.

“203. Tabur’dan acil mesaj! P-paraşütlerimizi hazırlamamızı istiyorlar!”

Bu, subayların beklediği çağrıydı. Adamlar atlamaya hazırdı. Ellerinde paraşütleriyle, İmparatorluk Ordusu kurmay subaylarına yakışır bir vakurla dikildiler. Generale doğru koşup onun da tahliye için hazırlanmasını ısrarla talep edeceklerdi.

“Büyücüler düştüğümüz yerden bizi toplayacaklar! Acele edin, Komutanım!”

Orgeneral Rudersdorf, kendi canlarından önce kendi hayatını kurtarmak için bir an bile tereddüt etmeyen bir kurmay ekibine sahip olduğu için ne kadar minnettar olduğunu düşünerek genişçe gülümsedi.

Yine de sebebini çok iyi biliyordu.

“Komutanım, paraşütünüz…”

Kendisini çaresizce acele ettirmeye çalışan genç subaylara bakarak kafasını hafifçe salladı.

“Bizim için artık çok geç.”

Birleşik Krallık’a mensup bir hava büyücüsü, düşman kargo uçağını atış menziline almıştı. Ona sadece uçağın “önemli bir kargo” taşıdığı söylenmişti. İçinde ne olduğunu bilmiyordu, umurunda da değildi. Bildiği tek şey değerli olduğuydu. Bu kadarı kesindi, çünkü İstihbarat Teşkilatı ona böyle söylemişti! Bu özel görev için onu seçmişlerdi ve o da görevi yerine getirmeye kararlıydı.

“Yakaladım seni!”

Büyücünün etrafında iki yönlü bir patlama formülü belirdi. Tehlikeli bir pozisyonda olduğunu biliyordu fakat uçağı gökyüzünden silip atmak istiyordu. Ancak aniden teninde uğursuz bir ürperti hissetti. Kendi formülünü etkisiz kılacağını kabullenerek içgüdülerine uydu ve kaçınma manevrası yaptı. Hemen ardından arkasında devasa bir patlamanın filizlendiğini, koruyucu filmini delip savunma kabuğuna çarptığını hissetti. Patlamaya ucu ucuna dayanmayı başarırken, kaçınma uçuşuna geçen iki büyücü gördü ve kendisinin onların menzilinde olup olmadığını merak etti.

“Lanet olsun! Nöbetçi köpekleri bunlar!”

Bunlar bir çift İmparatorluk hava büyücüsüydü. O yana doğru saparken, Birleşik Krallık büyücüsünün üzerine doğru atıldılar. Ona yaklaştıklarında, mana bıçaklarının parıltısıyla dumanı tek hamlede yardılar. Akıl sağlığı yerinde olan hiçbir büyücünün yapacağı bir hamle değildi bu. Yine de bunu bekliyordu; nitekim analistler tarafından koruma ekibinin tehlikeleri konusunda defalarca uyarılmıştı.

Yeni rakiplerini gözlerken, Şu istihbaratçılar gerçekten de lazım olduğunda işe yarıyorlar, diye düşündü. Onları izledikçe hareket kabiliyetlerinin ne kadar inanılmaz olduğunu fark etti.

“İnanılmaz hızlılar lan?! Ateş baskısını koruyun! Liderlerini baskı altında tutun!”

Büyücüler mesafelerini koruyarak karşı ateş açmak için büyü yapmaya başladılar.

Rakiplerinin uçuş rotasını, sıradan büyücüleri gökyüzünden silecek düzeyde disiplinli bir ateş altına aldılar. Ancak bu büyücüler, bu mermi bombardımanının arasından zahmetsizce sıyrıldılar.

“Çok hızlılar!!”

Düşmanın havada süzülüşü ve kavis çizişi, büyücülerin büyü mühendisliği hakkında bildiği her şeye aykırıydı.

“Kahretsin…!”

Büyücülerin sırtından aşağı soğuk terler boşaldı. Küçük bir hatanın kellelerinin uçmasına yeteceğini biliyorlardı. Birleşik Krallık komutanı derhal alarm seviyesini yükseltti. Meydanı gözlemleyip içinden küfrettikten sonra telsize uzandı.

“Alfa bölüğü—durun, Beta bölüğü de! Düşmanı dağıtın! Liderlerini bulun! O Unvan Sahibi bir büyücü! Tüm unvanlıların kraliçesi! O lanet olası Ren’in Şeytanı!”

İstihbarattakiler ne düşünüyordu böyle?! Hedef belalı olmaktan çok daha öteydi.

“Buna belalı mı diyorsunuz?! Bu büyücülerin ne olduğunu tanımlamaya bu kelime yetmez bile!! Lanet olası yalancılar!”

Kıl payı atlatılmıştı.

Uçak düşman formüllerinin menzilindeyken, İmparatorluk büyücüleri son anda kendi savunma kabuklarını kullanarak uçağı sipere almışlardı.

“Büyücüler geldi! Y-Yarbay Degurechaff bu!” Yarbay Degurechaff ve büyücüleri uçağı savunuyor!”

Uçaktaki yolcular sevinç çığlıkları atarken, uçağın yanından yükselen müziğin arasından Yarbay Degurechaff’ın telsize bağırdığını duydular.

“Semender’den Başkent Kontrol’e! Karada acil tıbbi yardım talep ediyoruz! Bu acil ve yüksek öncelikli bir durumdur! Tüm havalimanlarının dikkatine…”

Ah, doğru ya. Henüz tehlikeyi atlatmış değiliz.

“Semender’den Kargo’ya! Paketi hemen buradan çıkarın! Kahretsin! Hız kesmiyorlar…”

Yüce Degurechaff bile bazen böyle boş yakınmalar yapabiliyor demek. Pek de şaşırtıcı olmayan bir keşif.

İçinde bulunulan duruma rağmen Orgeneral Rudersdorf garip bir şekilde hâlâ eğlenecek bir şeyler bulabiliyordu.

Umarım bir gün bunu o aptal Zettour’a anlatma fırsatım olur.

“… İnsanoğlu çevresinden fazla şüphelenir derler.”

“Efendim?”

“Yok, bir şey değil.”

Dostundan boşu boşuna şüphelenmişti. Utanç verici bir durumdu. Eğer gerçekten de yolunu kaybeden ve kafası karışan kendisiyse, belki de dostunun lafını dinlemeliydi. Orgeneral Rudersdorf, Zettour’un o eski suratını gözünün önüne getirerek burukça gülümsedi.

“Bu tarafa geri geliyorlar!”

Varsın gelsinler. Ölmemi isteyenin sadece düşman olması işime gelir.

“Hayır, Komutanım…”

Mürettebat üyesi cümlesini tamamlayamadı.

Bir daha asla konuşamayacaktı. Büyücülerin düşmanın sayısal üstünlüğüne yetişememesi yüzünden bir büyü formülü uçağa isabet etti.

Son anlarında gördüğü o alev alev yanan ateş kıpkırmızıydı.

“Şu lanet Albion takımını hafife almışım. Hepsi tahmin ettiğimden çok daha kana susamış çıktı.”

Düşman büyücü birlikleriyle kendimizi tam bir ebelemece oyununun ortasında bulduk. Dürüst olmak gerekirse, bunun rastgele bir karşılaşma olmadığını anladığım anda kendi canımı korumayı ve karmaşık hırslarımı bir kenara bırakıp gerçek bir koruyucu rolüne büründüm… …ta ki kendimi kargo uçağının önüne siper etmek bile onu korumaya yetmeyene kadar.

Tanya, alevler içindeki kargo uçağının gökten düşüşünü izliyor. Düşmanın büyülerinde ne kadar da acımasız ve titiz olduğuna bir bakın! Bütün uçağı ateşe verip bir alev topuna dönüştürdüler, ardından da patlattılar.

“Ondan sonra kurtarabileceğimiz kimse kalmadı zaten.”

Patlama yerine yaklaşmaya çalıştığımızda üzerimize çekilen yoğun bir baskı ateşi duvarıyla karşılaşıyoruz. Uçaklarını arada sırada kaçış yollarını açık tutarak yaklaştırmaları da oldukça zekice. Birleşik Krallık taktiklerinde gerçekten çok titiz. Görünüşe göre Orgeneral Rudersdorf’a sonraki iki rütbesini birden vermeye kararlılar. Yine de saldırının bu kadar aleni olması neredeyse komik. Neredeyse kahkahalarla gülesim geliyor.

“Bu çok kötü oldu.”

“Komutanım? Bir bakıma… bu görevin sonuçlanması için ideal bir yol değil mi?”

“Haklısın… ama fazla mükemmel. Bu işin benim boyumu aşan kısımları var. Şu Birleşik Krallık ajansları istihbarat işini gerçekten iyi biliyor.”

Yarım şaşkınlık, yarım minnettarlık içindeyim. Harekâtın dönüştüğü bu tuhaf üçlü çıkmaz için gökyüzüne söylenerek, Elinium Tip 97 Taarruz Hesaplama Mücevherimin hareket kabiliyetini konuşturuyor ve birliklerime hızlanma emri veriyorum.

Korunacak bir şey kalmadığına göre, kaçmak artık bir numaralı önceliğimiz. Yine de Tanya’nın olması gereken toplumsal varlık kimliği, “kaçmak” kelimesini kullanmaktan çekiniyor. Aslında tamamen bir alışkanlık. Kendisini uzman bir iletişimci olarak gördüğü için, kelimelerini her zaman özenle seçmeye dikkat eder.

“Aralarından yarıp geçeceğiz! Rövanş maçı zamanı!”

Harekâtımızın ayrıntılarını bilen emir subayım bana yan bir bakış atıyor, Tanya ise buna omuz silkerek karşılık veriyor. Aslında kimsenin bu işten galip çıkmamızı beklediği falan yok. Bu saldırı, Orgeneral Zettour ile Birleşik Krallık İstihbarat Teşkilatı arasındaki tuhaf bir iş birliğinin ürünüydü. Planlarının birbirini asla hesaba katmamış olması, olayı kaderin tuhaf bir cilvesi haline getiriyor.

Bütün bunların ortasına sürüklenen Tanya içinse, her şey bittikten sonra elinde gösterebileceği bir şeylerin olması gerçekten iyi olurdu… Birkaç Birleşik Krallık kellesi iş görürdü herhalde. Ahlaki yükümlülüklerimi yerine getirdiğimi kanıtlayacak bir şeye ihtiyacım var!

“Hazırlanın… hm?”

Üzerimizdeki amansız kontrol ateşi aniden kesiliyor. Ne olduğunu anlamak için dışarı baktığımda, düşmanın tamamen geri çekildiğini görüyorum. İstesek de peşlerine düşemeyiz, çünkü yeni model bir bombardıman uçağı gibi görünen bir aracın kargo bölümüne biniyorlar. Yetişebileceğimiz türden bir şey değil. Onlara ulaşamadan oksijensizlikten bayılırız.

Sinirlenen Tanya başını sallıyor ve yeni bir karar veriyor.

Onlara küçük bir veda hediyesi versek fena olmaz.

“Uzun menzilli optik formülleri hazırlayın!”

Emrim üzerine büyücülerim formüllerini işlemeye başlıyor. Birkaç isabet kaydetmeyi başarsak da düşman kısa süre içinde menzilimizin dışına kaçıyor. Yeniden saf tutup uzaklara doğru süzülen uçaklardan dökülen enkaz parçalarının parlak parıltıları görülüyor; fakat onları elimizden kaçırdığımız için dövünecek vaktim yok.

Asıl sorunlar işte şimdi başlıyor. Havada süzülen Tanya, kendisini bekleyen baş belası zorlukları düşündükçe yüzünü ekşitiyor; üstelik bu seferki gerçekten de fena bir bela gibi görünüyor.

Üsse döndükten sonra katlanmak zorunda kalacağım bütün o angaryaları düşünmek bile istemiyorum. “Kusurlu kim?” sorusundan nefret ettiğim kadar hiçbir şeyden nefret etmem, ama prosedür neyse odur. En yakındaki üsse uçup alışılagelmiş tüm lüzumsuz prosedürleri çiğneyerek derhal bir telefon talep ediyorum. Santral görevlisinin kapısını tekmeyle açtıktan sonra beni derhal Doğu Cephesi’ne bağlamalarını emrediyorum.

Ancak bundan sonra yaşanacakları ben bile öngörememiştim. Görüyorsunuz ya, bir askeri üsten arama yapıyorum. Normal şartlarda, öncelik derecesi göz önüne alındığında Tanya’nın çağrısının gecikmeksizin bağlanması gerekirdi. Ne var ki, kullandığım hat alışkın olduğum yüksek öncelikli Genelkurmay hattı olmadığı için bu hususta küçük ama son derece can sıkıcı bir yanlış anlaşılma yaşanıyor.

Telsiz ahizesini hırsla sıkıyorum. Santral memurunun beni doğu komutanlığına bağlamasını sağlamak için ne kadar çok bağırmam, tehdit savurmam ve diller dökmem gerektiği gerçekten akıl almaz.

Bürokrasiden örülü bir duvar, Tanya’nın basit bir telefon görüşmesi yapmasını bile engelliyor. Bana yetki alanı saçmalıklarından ve mantıksız davrandığımdan dem vuran resmi zırvalar sıralıyorlar! Sizi temin ederim ki bu bürokrasi duvarı, Federasyon büyücülerinin savunma kalkanı kadar sert. Olayın aciliyetini ne kadar vurgularsam vurgulayayım ya da ne kadar acele etmelerini emredersem emredeyim, santralciler kendi kafalarına göre ağırdan alıyorlar. Bu takdire şayan pişkinlikleri insanı hayrete düşürür.

Nihayet General Zettour’a ulaşana kadar stres seviyemin bu denli tavan yapabileceğini hiç tahmin etmezdim. Boşa harcanan zamandan daha fazla canımı sıkan hiçbir şey yoktur. Sırf kendimi sakinleştirebilmek için birkaç kez durup derin nefes almak zorunda kalıyorum! Medeni bir insan olarak, içimdeki cinai öfkeyi ses tonuma yansıtmak zorunda kalmak bana acı verse de sonunda santralcileri zorla yola getirip aradığım kişiye ulaşmayı başarıyorum.

General Zettour’a yakışır bir tarzda, doğrudan sadede gelip can alıcı bir soru soruyor.

“Ne oldu Albay? Görevde olmanız gerekmiyor muydu?”

“… Özür dilerim, Komutanım. Yaşananlar için sizden af dilemek zorundayım.”

“Bir aksilik mi çıktı?”

Bu bir askeri hat olsa da dışarıdan dinleyen kulaklara karşı temkinli davranıyoruz. General Zettour istifini bozmuyormuş gibi görünse de sesindeki ağırlığı hissedebiliyorum.

Görevimizin sonucu konusunda endişeleniyor olmalı. Bunun hem bir başarı hem de tam anlamıyla bir felaket olduğunu aktarmanın en doğrudan yolunu bulmaya çalışıyorum.

“Ben… Merhametinize sığınıyorum.”

“Ne olduğunu anlatın.”

“Bize tevdi ettiğiniz görevi yerine getirmekte başarısız olduk.”

Hedefimizi koruyamadığımızı söylemek yerine, bize verdiği görevde başarısız olduğumuzu belirtmeyi seçmemin bir sebebi vardı.

Suikast başarısız mı olmuştu? Tanya ona daha da şok edici bir haber vermeden önce, General Zettour’un yüzündeki kanın çekildiği adeta duyulabiliyordu.

“Milletler Topluluğu’na ait uzun menzilli bir bombardıman uçağı, Genelkurmay subaylarını taşıyan kargo uçağına saldırdı. Üzülerek bildiririm ki paketi korumayı başaramadık.”

“Bir dakika, Albay.”

“Şüphelerinizde haklı olduğunuzu düşünüyorum… Bu yaşananlar, düşmanın şifrelerimizi tamamen kırmış olma ihtimalinin son derece yüksek olduğunu kanıtlıyor.”

Zaten şüphelerimiz vardı. Her halükarda bu saldırı, Albion’daki heriflerin şifre çözme kabiliyetlerine son derece güvendiğini gösterdi. Soğuk Savaş ya da iki dünya savaşı hakkında azıcık bilgisi olan herkes, kriptografinin kendi başına devasa bir savaş alanı olduğunu ve Milletler Topluluğu’ndaki oğlanların lezzetsiz yemeklerinin yanında viskileri eksik olmadığı sürece her türlü şifrenin üstesinden geleceğini bilir. Şifre çözme okulunda yaptıkları tek şey bu.

İstihbaratın önemini kavrayanlar, genellikle en inatçı ve azimli tipler olur. Geçmiş hayatımdaki tecrübelerimden bunu gayet iyi biliyorum. Bu dünyada son dönemde yaşananlar göz önüne alındığında, Tanya şifrelerinin çözüldüğünden halihazırda neredeyse emin. Hele ki bu son saldırının kusursuz zamanlamasını dikkate aldıktan sonra mı? Bunda şifrelerimizin payı olduğunu varsaymak gayet makul. Basit bir mantık yürütme bile bu şüpheleri doğrulamaya yetiyor. Eldeki bu güçlü yeni kanıtla, İmparatorluk Ordusu’nu ve İmparatorluk’u da ikna edebileceğime inanıyorum.

4 EKİM, BİRLEŞİK YIL 1927, MİLLETLER TOPLULUĞU

Milletler Topluluğu, müttefikleri olan Federasyon’un havaalanlarını kullanarak İmparatorluk topraklarının derinliklerinde bir saldırı düzenleyebileceğini kanıtlamış, üstelik bunu siyasi açıdan son derece mühim bir mesaj verecek şekilde başarmıştı. Ancak bundan daha da önemlisi, erinden subayına tüm ordu, zaferin o tatlı tadıyla cesaret bulmuştu.

“““Başardık!”””

“Hedef Etkisiz Hale Getirildi” raporu ulaştığı anda departman genelinde yankılanan tezahürat işte buydu. Stratejistler bile sonuçlara dair ilk haberi beklemek için Analiz Departmanı’na doluşmuştu. Saldırının başarılı olduğunu öğrendikleri an tüm oda zafer çığlıklarıyla inledi.

Centilmen olabilirlerdi ama bu adamlar nihayetinde insandı; coşkulu tepkileri de insani duygularının dışa vurumundan ibaretti.

Şarap, viski ve purolar. Böyle bir kutlamanın olmazsa olmazları bunlardı. Bir avcı avını vurmuşsa, tebrik edilmeyi hak ederdi.

Ren’in Şeytanı’nı alt etmiş ve Milletler Topluluğu’na büyük acılar çektiren General Rudersdorf’u taşıyan uçağı düşürmüşlerdi.

“““Kral Çok Yaşasın! Şerefe!!”””

İstihbarat savaşını kazanmışlardı. Bu durum, istihbarat hususunda düşmanlarından üstün oldukları anlamına geliyordu; hatta bu sürpriz zafer, belki de dünyadaki en iyi istihbarat teşkilatı olduklarının göstergesiydi. Şimdiye kadar karşı karşıya gelmekten kaçındıkları unvan sahibi bir büyücünün, yani Ren’in Şeytanı’nın burnunun dibinde hedeflerini öldürmeyi başarmışlardı. Tek başına bu bile Milletler Topluluğu İstihbarat Teşkilatı’nda kutlanmayı fazlasıyla hak eden başlı başına bir zaferdi.

AYNI GÜN, İMPARATORLUK BAŞKENTİ

Bu sırada Genelkurmay Başkan Yardımcısı, asık bir suratla nihayet İmparatorluk başkentine varmıştı. Üstelik akla gelebilecek tüm yöntemler arasında bir uçakla.

Geleceğini bilen Genelkurmay subayları, kendisini karşılamak üzere bir heyet göndermişti. Uzakta beliren kargo uçağının altı avcı uçağı eşliğinde istikrarlı bir şekilde başkente yaklaştığını gördüklerinde herkes rahat bir nefes aldı.

Tam da plana uygun olarak vaktinde varmıştı. Kargo uçağı burnunu aşağı indirdi ve karadakilerin gözleri önünde alçalmaya başladı. Ya pilot uçuş konusunda aşırı tedbirli davranmayı alışkanlık edinmişti ya da uçakta çok önemli bir şahsiyeti taşıyorlardı.

Doğru uçak olduğundan emindiler. İşte bu yüzden subaylar, uçak iniş yapar yapmaz üssün pistine doğru koşturdular. Uçaktan ilk inen kişileri pek beklemiyorlardı: bir grup sıhhiye. Hastalardan ve yaralılardan oluşan büyük bir asker grubu sedyelerle uçaktan tahliye edilirken, sıhhiyelerden biri yollarını tıkadıklarını belirtmek istercesine subaylara dik dik baktı. Daha da garip olanı, aradıkları şahsın hiçbir yerde görünmemesiydi. Tekrar kontrol ettiler. Görünüşe göre doğru uçaktı.

Neler olduğuna dair en ufak bir fikirleri yokken… Subay heyeti çok daha tuhaf bir manzaraya tanıklık etti. Kargo uçağına refakat eden uçaklar tek kişilik avcı uçaklarıydı. Ne zaman indiğini bile fark etmedikleri bu uçaklardan biri piste park ettiği anda, kokpitten zayıf yüzlü bir adamın atladığını gördüler. Yaralı askerlerin geçişini zorlaştıran subay grubunun yanına yürüyüp onları kargo uçağının kapısından uzaklaştırdı.

Gördüklerini tam olarak idrak edemiyor gibi duran subayların karşısında, sanki az önce güzel bir şaka yapmış genç bir çocuk gibi hafifçe sırıtan bir adam duruyordu.

“Kargo uçağına binecek halim yoktu ya.”

Yeni Başkan Yardımcısı General Zettour, yüzünde muzip bir tebessümle kendisini almaya gelen arabaya doğru kurumla yürüdü. İçeceklerinin tadını çıkaran galip tarafın aksine, mağlup olanlara acı yenilgilerini sineye çekmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı. Başkente muazzam bir hızla dönmüş olsa da işlerin yolunda gitmesinin bir sınırı vardı. Genelkurmay Başkanlığı’ndaki görevine iade edilen General Zettour’un yüz ifadesi hiç de neşeli değildi. Açıkçası, büsbütün tükenmiş durumdaki bu adamda canlılık emaresi gösteren tek şey gözlerindeki ateşli bakışlardı. Sırtında hâlâ cephe rüzgârlarını taşıyan general, sanki artık çok daha ağır bir yükü omuzlamış gibiydi.

“Epey zaman oldu, değil mi? Selamlar, beyler.”

Dönüş konuşmasını kısa tuttu, tek bir emir bile vermedi.

General Zettour entelektüel ve ağırbaşlı duruşuyla tanınmasına rağmen, subaylarını doğru düzgün bir selam bile vermeden işlerinin başına geri gönderdi. Bu hiç ona göre bir davranış değildi. Yaşananları bilenler bu durumu yaşadığı büyük kayba bağlayarak fısıldaşıyordu; ancak kurum içi mesealere daha aşina olan Albay Lergen gibilerin kendi şüpheleri vardı. Durum ne olursa olsun, bu karardan şüphe duyan tek bir subay bile yoktu.

Doğuda Federasyon’a üst üste yenilgiler tattıran adam işte bu adamdı. Geri hizmettekilere neredeyse hiç sorun çıkarmayan bir dahiydi. General Zettour’un varlığı, Genelkurmay Başkanlığı’nda istikrarın yeniden sağlanmasında kritik bir etkendi.

“General Rudersdorf’un halefi olarak General Zettour’dan başkası düşünülemez.”

Dışarıdaki bürokratlar ya da siyasetçiler ne derse desin, Genelkurmay’ın ortak kanaati buydu. Genelkurmay, iyi günde de kötü günde de Genelkurmay’dı; dolayısıyla olaydan sonra inanılmaz bir hızla harekete geçtiler. Mevcut acil durum sebebiyle General Zettour’un doğudaki müfettişlik görevine son verildi ve kendisine Harekât ve Personel Dairesi Başkan Yardımcısı gibi görülmemiş bir unvan verildi.

Hükümetten direnç görse bile ordu bu kararın arkasında dimdik duracaktı. Yüksek Komuta Kademesi’nden bağımsız bir organ olma namına, personel tercihlerini kararlılıkla kabul ettirdiler.

İmparator bu kararı istemeyerek de olsa onaylayacaktı ama onun bu isteksizliği Genelkurmay için zerre kadar önem taşımıyordu. Genelkurmay’dan üç aday sunmasını istemişti; onlar da aday olarak General Zettour, Başkan Yardımcısı Zettour ve Müfettiş Zettour’u seçmişlerdi.

İmparator şüphesiz bu pişkin cevap karşısında şaşkına dönmüştü ama General Zettour terfi konusunu kapalı kapılar ardında görüşmek üzere kendisiyle bir araya gelecekti. Neler konuşuldu? Meraklı birer serçe sürüsünden farksız olan Saray mensupları bile bunu asla öğrenemeyecekti. Bildikleri tek şey terfisinin onaylandığıydı.

Elde edilen sonuçlar karşısında, bu makama dolaplarıyla ulaştığını ima eden tüm kötü niyetli söylentiler anlamsız kalıyordu. Genelkurmay arzuladığı lidere kavuşmuştu. Ülke içinde bir üçkâğıtçı olarak bilinen uluslararası ünü göz önüne alındığında, saraydaki kabulü tarihe bir şaka olarak geçecekti.

Bu güçlü yeni makam, İmparatorluk Ordusu’nun hem harekât hem de strateji dizginlerini onun eline veriyordu. Ancak General Zettour için İmparatorluk başkentinde çalışmanın tadını çıkarmak zordu. Yaptığı işin Genelkurmay Başkanlığı’nın sandalyelerini kıçıyla parlatmaktan ibaret olduğunu hissediyordu.

“E, unvanım kesinlikle daha uzun artık. Bu durum, bir askeri kliği yönetmeyi bir kenara bırakın, teşkilatımıza liderlik etme yeteneğimi gerçekten sınıyor.”

Derin bir iç çekti, yanında oturan albay söze girdi.

“Bu durum fiilen ordunun tek bir liderini yaratmış oluyor.”

General Zettour, Albay Lergen’in bu sözleri karşısında başını iki yana salladı. Albay da Genelkurmay’daki görevine resmen geri dönmüştü. Yüzünde kederli bir ifadeyle general, artık yeni bir sahibi olan çalışma masasına parmağıyla hafifçe vurdu. Henüz birkaç gün önce çatışmada hayatını kaybeden dostu Rudersdorf’un yerine geçmişti. Oda artık onundu. Ömürlerinin büyük bölümünü dost olarak geçirmişlerdi ve onun ölümünden çıkar sağlayacak kişinin kendisi olacağı hiç aklına gelmezdi.

Yine de Albay Lergen’in, generalin iç dünyasında neler hissettiğini bilmesine imkân yoktu. Sorsa mıydı? Yoksa sessiz mi kalmalıydı? Albay Lergen, duygu hissettirmeyen yüz ifadesini korumak adına hafif bir tereddütle birkaç sakin nefes aldı. Albayın mizacı ne olursa olsun, o tam donanımlı bir kurmay subaydı… ve dünyayı işte bu pencereden değerlendiriyordu. Mesleki bilgisi, belli detayların gözüne çarpmasını sağlıyordu. Bu sadece basit bir merak olsaydı, sorularını kendine saklaması daha doğru olurdu. Fakat konu görev olunca, sessiz kalamayacağına karar verdi.

“Görünüşe göre Albay Adelheid ve askeri inzibat Daire’nin etrafında dolanıyor.”

Ne aradıklarını söylemesine gerek yoktu. Ya da belki de bunu dile getirmekten korkuyordu. Biri kulak misafiri olsa, kendini izah edemezdi. Sesinde bir tereddüt olsa da söylemesi gerekeni söyledi; nitekim General Zettour, albayın neyi kastettiğini gayet iyi anlamıştı. Bu yüzden, dudaklarında hemen bir tebessüm belirdi.

Ne var ki bu tebessüme gözlerindeki sert bakışlar eşlik etmiyordu. Belki de bir zamanlar pokere merak salmış olması sayesindeydi ki Albay Lergen, üstünün yüzünde beliren ve daha önce hiç görmediği o yoğun duyguyu sarsılmadan göğüslemeyi başardı. Her halükarda, soğukkanlılığını koruma yeteneği sade bir cevapla ödüllendirildi.

“O benim bir dostumdur. Endişelenecek hiçbir şey yok.”

Görünüşe göre bir sorun yoktu. Ama hangi anlamda? Tüm bu olanlarda Zettour’un nasıl bir parmağı vardı? Masum muydu? Yoksa ellerindeki kanı çoktan yıkamış mıydı? Bunu anlamak arzusuyla Albay Lergen bir sonraki sorusunu sordu.

“Cenazeye katılacak mısınız?”

“Yapacak işlerim var. Zaten… Özürlerimi öteki dünyada karşılaştığımız zamana saklayabilirim.”

Katılmayacaktı. Hem bu özür de neyin nesiydi? Bunun ne anlama gelebileceğini iyice düşünen Albay Lergen, neredeyse ağzından bir şey kaçırıyordu…

“Komutanım? Tam olarak anlayamadım…”

“… Şöyle diyelim; hayatımda ilk kez Milletler Topluluğu’na bir teşekkür borçluyum. Bu hususta söyleyecek başka sözüm yok.”

En azından olaya doğrudan müdahil olmamıştı. Ama yine de suçluluk duyuyordu. Belki de bunun gerçekleşmesini ummuştu… o adamla uzun yıllara dayanan dostluğuna rağmen. Yoksa tam tersi miydi?

Bu durum şunu açıklardı… Albay Lergen tam zihninde yeni bir düşünceyi evirip çevirmeye başlıyordu ki kendini durdurdu. Başını sallayarak bu düşünceyi zihninden söküp attı. Bu mesele üzerine daha fazla kafa yormak kaba bir tahminden ibaret kalacaktı. Bunun yerine Albay Lergen, General Zettour’un gözlerinin içine baktı ve sormakla yükümlü olduğu son soruyu yöneltti.

“Vatanımız için üzerinize düşeni yapacağınızı varsayabilir miyiz?”

“Albay Lergen… Tıpkı sizin gibi ben de görevimin kölesiyim. Ve sanırım artık o korkunç gerçekliğimizle yüzleşme vaktimiz geldi de geçiyor.”

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla