Youjo Senki Cilt 11 – Bölüm 1 / Bir Çatlak Yaratmak

Bir Çatlak Yaratmak

25 EYLÜL, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ ORDU KARARGAHI, GENERAL ZETTOUR’UN MAKAMI

“B Planı’nın ön taslağını inceledim. Ve sormak zorundayım… Aklını mı kaçırdın sen? Bir peçetenin arkasına alelacele karalanmış anlık kumar notlarına benziyor.”

Belli bir soğukkanlılığı koruma çabasına rağmen, Zettour’un kelimelerinde bir tereddüt vardı. Muhatabı her zamanki hâlinde olsaydı, belki de bunu fark edebilirdi.

Ancak Rudersdorf, onun bu sözlerini tam bir şaşkınlık ifadesiyle karşıladı.

Kahretsin, diye sövdü Zettour zihninin derinliklerinde.

“Bunu açıkça ortaya koyalım. Burada ne yapmaya çalışıyorsun? Böyle bir şeyi aklının ucundan bile nasıl geçirebilirsin?”

“Bu savaşı kaybetmemek için. Bunu sana tek tek açıklamak zorunda kalmamalıydım.”

Tartıştıkları konu, İmparatorluk’un kaderinin bağlı olduğu bir plandı; biraz daha heyecan duymaya değer bir konu.

Aynı askerlik yeminini ettiği, uluslarının geleceğine dair aynı vizyonu paylaştığı dostuna ne olmuştu? Neden kan kardeşi olarak gördüğü adamla böyle ağız kavgası yapmak zorundaydı?

Zettour ilk şüphelerini bastırdı ve konumundaki herhangi bir generalin yapması gerektiği gibi dostunu mekanik bir şekilde reddetmeye devam etti.

“Şaşkınlık içindeyim. Diplomatik girişimler başarısız olduğu anda B Planı’nı devreye sokmayı mı hedefliyorsun? Burada hükümeti devirmemiz, ardından da derhal Ildoa’yı işgal etmemiz gerektiği yazıyor?”

Karşısında oturan aptal, kalbinin derinliklerinden gelen bir soruyla devam etmeden önce başıyla derin bir onay verdi.

“Bundan ne elde etmeyi umuyorsun?”

Zettour, savaşın gelişimini Genelkurmay Başkanlığı’nın en derin mahfillerinden izlemiş meslekten bir askerdi. Ulusunun can damarlarının tükendiğini biliyordu.

Teşhisinin doğruluğundan emindi.

İşte bu yüzden, en az kayıpla bu bataktan çıkmanın bir yolunu bulmak için kadim dostuyla birlikte çırpınıyordu.

Zettour dostuna sert bir bakış fırlattı.

Dostum Rudersdorf, seni lanet olası aptal… Sen ne tür bir oyun çeviriyorsun böyle?

“Ulusumuzun yaklaşmakta olan çöküşünü engellemek istiyorum. Ildoa savunmamızın öteden beri zayıf noktası olmuştur, artık bunu düzeltmenin vakti geldi.” Rudersdorf konuşurken başını hafifçe dikleştirdi.

Ne cevap ama. Zettour’un neredeyse umuda kapılası gelmişti.

“Peki yaklaşan mahvoluşumuzu önlemek için yapabileceğimiz bir şey olduğuna gerçekten inanıyor musun?”

“Önlenmesi gerektiğini düşünüyorum.”

Yapılabileceğini değil, yapılması gerektiğini. Bu bir olasılık sorusu değil, Rudersdorf’un arzusunun bir nesnesiydi.

Ortaya koyabildiği en iyi şey bu mu yani? Zettour içinden bunu geçirerek iç çekti.

B Planı, İmparatorluk’un tükenmişliğinin artık başka hiçbir alternatifi değerlendiremeyecek raddeye gelmesinin bir ürünü değil miydi?

Yine de burada oturmuş bunu eski dostumla tartışıyorum. Bu aptalla.

“Oyunun bu aşamasında ne yapmamız gerektiğiyle ilgileneceğini tahmin etmezdim, Rudersdorf. Belki de öngörünü, geleceğe dair beslediğin umutlardan ayırt etmek artık zorlaşıyordur.”

“Zettour. On binlerce asker bizim komutamız altında can verdi. Biz… hatalar yaptığımızı kabullenmeliyiz. Fakat bu ölümlerin de boşa gitmesine izin veremeyiz. Her ihtimali değerlendirmeliyiz. Birliklerimizin uğrunda savaşarak can verdiği o ideali yıkan kişiler biz olamayız…”

Zettour’un emrinde görev yapan pek çok kişi, nihai zafere inanarak canını feda etmişti. O kayıp ruhların onu rahatsız etmediği tek bir gün bile geçmiyordu.

Yine de bunu değiştirmek için yapabileceği hiçbir şey yoktu.

Yaşlı adam hayatının geri kalanında bu ızdırapla yaşamak zorunda kalacaktı. Genelkurmay başkan yardımcısı olarak görevinin bir parçası da ulusun durumu hakkında her an güncel bilgiye sahip olmaktı. İmparatorluk’un Zafer Tanrıçası’na ulaşmasının imkânsız olduğunu işte bu sayede biliyordu.

Ah evet, o lanet tanrıça. Sonunda Vatan’ı umudun tatlı ambrosiasıyla cehenneme sürüklemişti.

“Dinle beni, anlayışsız dostum. Yanıp tutuştuğun bu tanrıça bir illüzyondan ibaret. Zina yapmaktan sakınalım… Yoksa karınla paylaştığın o tutkulu aşkı unuttun mu?”

“Askeri işler ile ev hayatım arasında net bir ayrım yaparım. Hem eşime hem de savaşa son derece sadık kaldığımı bilmeni isterim.”

“Böyle diyorsun ama burada ikimizin de asla meyve vermeyeceğini bildiği bir aşkın peşinden koşmanı izliyorum.”

“Bu benim görevim. Yapmam gereken şey bu.”

Ah, elbette.

Zettour’un koyuverdiği iç çekişte bariz bir hayal kırıklığı —ya da belki de çaresizlik— tonu vardı.

Dostu İmparatorluk’a hizmet etmeye yemin etmişti. Ulusu için muhtemelen her şeyi yapardı. Vatanını seviyordu ama bu, her şeyi kaybetme düşüncesi karşısında feryat edip gözyaşı dökmesinden başka bir şey değildi.

Artık bir seçim yapmamız gerekiyor!

“Bunu senin dostun olduğum için söyleyeceğim, Rudersdorf.”

“Öyle mi? Söyle bakalım, ne diyeceksin.”

“… Kumar uğruna alınmış bir borç için iflas beyan edemezsin. Ildoa’ya saldırarak neleri kaybetmeyi göze aldığımız üzerine hiç düşündün mü? Kaynaklar bir yana; elimizdeki her şeyin doğuya gönderilmesine ihtiyacım var.”

Savaş yürütmek için gereken her şey tükeniyordu. Hem asker hem de ikmal maddesi eksikliği artık kronik bir hal almıştı.

“Hatırlatmama gerek var mı bilmem ama barış müzakereleri için elimizdeki tek olası kanal olan Ildoa’yı ezip geçmek için gereken askerleri nereden bulacaksın? Konuşmadan önce İmparatorluk’un içinde bulunduğu mevcut durumu hesaba kat.”

İmparatorluk’un eli kulağındaki çöküşü öylece görmezden gelinemezdi. Zettour bunu doğrudan dile getirmek zorunda kaldığı için adeta utanıyordu.

İkisinin de neredeyse kesinleşen bu yenilgiyi dürüstçe değerlendirmesi gerekiyordu; zafer artık bir seçenek olmaktan çıkmıştı. Ama yine de yenilmeleri, her şeyin sonu anlamına gelmek zorunda değildi. Ülkenin kendisi yıkılsa bile dağları ve nehirleri baki kalacaktı.

Mevcut Reich yıkılsa bile Vatan varlığını sürdürdüğü sürece gelecek için umut var demekti. Vatan kutsal bir varlıktı. Ordunun hizmetinin ve sadakatinin nihai hedefiydi—ve onu korumaları gerekiyordu. Rudersdorf tek bir muharebe uğruna Vatan’ın geleceğini çöpe atacak değildi ya… Atar mıydı yoksa?

Belki bir suçlu olsaydı, evet, yapabilirdi… Fakat bir vatansever olduğu için bunu aklından geçirmesi bile imkânsız olmalıydı.

“… Hâlâ kavrayamadın mı Rudersdorf? Neden anlayamıyorsun?”

Zettour’un bu bocalayan sorusuna kadim dostu bir sırıtışla karşılık verdi.

“Bana karşı dürüst ol. Burada baş başayız.”

Bunlar daha önce dostlarıyla defalarca paylaştığı sözlerdi. Zettour gülümsedi.

“… İşler artık değişti. Rütbemin gerektirdiği gibi davranmalıyım. Bütün bunların ne kadar geçici olduğunu anlıyorum ama gerçekliğimiz bu.”

“Rütbeler mi… Evet, elbette. Bir görüşme ayarlayalım diye yaverime seninkisiyle irtibata geçmesini emredeyim mi? Yoksa bu konuda açık sözlü olmamız daha mı iyi olur?”

Normal şartlar altında, bir korgeneral ile bir orgeneralin bu şekilde şakalaşması görülmüş şey değildi. Zettour, dostunun resmiyeti bir kenara bırakmasını sağlamak amacıyla ancak sırıtıp bu şakayı geçiştirebildi.

“Pekala, ikimiz de terfi ettiğimi biliyoruz. Bu noktada esasen aynı rütbedeyiz.”

“Övünmek gibi olmasın ama haklısın. Bakıyorum da haberdarsın…”

“Yalnızca bir kez olsun bir bürokrat gibi düşünmeyi denedim. Terfilerimiz muhtemelen şundan başka bir şey değil… bir düzeltme. Veya karargâh kadrosunu dengeleme çabası.”

Rudersdorf sessiz kalsa da yüz ifadesi her şeyi anlatıyordu. Zettour, Rudersdorf’un kendisiyle aynı fikirde olduğunu biliyordu. Fiili bir terfi sayılacak bu durumdan utanç duyduğu aşikârdı.

Zettour’un kendisi de sırf Doğu Cephesi’ni ayakta tutma görevini yerine getirdiği için korgeneralliğe kâğıt üstünde, siyasi güdümlü benzer bir terfi almıştı.

Ve gerekli düzenlemeleri yapan da tam karşısında oturan adamdı.

Doğu cephesindeki başarının arkasındaki dahi beyin, Korgeneral Zettour! Ne kadar da habisçe. Bana bir klik çete başı deseler yeridir.

Yaşlı adam kendi kendine kıkırdadı. Bunu asla istememişti. Zettour geleceğin kendisi için ne hazırladığını bilseydi, en baştan rütbeleri tırmanmaya asla heveslenmezdi.

Gençliği onu kandırmış; kendi bilek gücüyle Genelkurmay Başkanlığı’nın kapılarını ardına kadar açabilirse, Reich ve İmparatorluk’a yol açacak bir öncü olarak orduda şan, şöhret ve zafer bulacağına inandırmıştı.

Yaşlandıkça ve dünyadan bezdikçe, umuduna inatla sarılmıştı: Sadece kazanmam gerek.

Tuğgeneralken zaferin peşindeydi.

Tümgeneralken zafer avucunun içindeydi.

Ve bir korgeneral olarak da durmaksızın onun hasretini çekti.

Geçmişi öyle güzeldi ki.

Bugünüyle kıyasladığında elinden gelen tek şey derin bir iç çekmek oluyordu. Yalnızca ulusunun kaçınılmaz çöküşünü gözetlemek için daha üst kademeli bir general olmanın hiçbir şanı şöhreti yoktu.

Kaderin ne kadar acımasız olabileceğinin bir dersiydi bu.

“Yakında omzuna anlamsız bir yıldız takılacak biri olarak, eski bir dostun nihayet kendi yıldızına kavuştuğunu görmek bana büyük bir sevinç veriyor.”

Zettour, bu iğneleyici şakasını şık bir nezaket ambalajına sararak kadim dostuna sundu. Herkesten çok onun bir iki şikâyette bulunmaya hakkı vardı.

“Orgeneral olmanı tebrik ederim, Rudersdorf. Unvanını en az hak eden general olarak tarihe geçeceğimi sanıyordum ama görünüşe göre bu unvanı sana devredeceğim.”

“Savaşın suçu.” Kişisel sorumluluğu bu şekilde kesin bir dille reddetmek, Zettour’un eski dostuna tam anlamıyla yakışan bir tutumdu. Bu çetin savaş boyunca bazı yönleri değişmiş olsa da bu huyu hep sabit kalmıştı. Zettour’un buna karşılık söyleyeceği tek bir şey vardı.

“Evet, elbette. Aslında kimsenin suçu değil. Fakat yaşanan tüm bu şeyler sayesinde, Hanedan’ın ya da politikacıların gözünde ne kadar sevilmeyen adamlar olsak da biz savaş uzmanları için nihayet bahar geldi.”

“Bahar mı?”

“Kara ölümün baharı.” Ne dersin? Biraz yükünü hafifletmeye ne dersin?”

Bu inkâr edilemez bir gerçekti. İki adam, devasa bir ceset dağının tepesinde dikiliyordu. İmparatorluk’un elinde avucunda ne varsa harcamışlardı. Üstelik İmparatorluk’un elinde tüm bunlardan geriye kalan hiçbir şey yoktu. Aklı başında her subay ancak kaşlarını çatabilirdi. Hayır, vatansever olan herkes bu rezaleti tümüyle utanç verici bulurdu. Bu topyekûn savaşın harlanan alevlerini besleyen çıranın, uluslarının gençliği olduğunu unutmamak çok daha önemliydi.

Savaşın alevlerini canlı tutmak için bu değerli yakıttan ateşe sürekli daha fazlasını atmaya devam ediyorlardı. Kıtanın dört bir yanına kendi evlatlarının cesetlerini saçarken ne yaptıklarının bilincinde olmaları gerekiyordu. Bu fedakârlıkları neden yapmışlardı? Devam etmekteki amaçları neydi? Yenilgi çığırtkanlığıyla suçlanmak pahasına da olsa bu soruların cevaplanması gerekiyordu.

“Aramızdaki iskeletler gibi kemiklerimizi çatırtatarak bu ölüm dansını sürdürmek mi istiyorsun? Yoksa mezarlığa geri dönme hazırlıklarına başlamamızın vaktinin geldiğini düşünmüyor musun?”

Zettour, karargâhtaki sade masanın karşısından eski dostunun gözlerinin içine baktı… ve içinden, dostunun akılalmaz şekilde açtığı kollarını kavuşturması için dua ederken buldu kendini.

“Artık İmparatorluk Ordusu’nun bir generalisin. Bize bencil deseler ne çıkar? Kararları artık biz veriyoruz, öyle değil mi?”

Zettour’un bu noktadan sonra iyi bir insanmış gibi davranması bile imkânsızdı.

Yine de kötü biri olması, ülkesi için doğru olanı yapmasını engellemeyecekti. Vatanın geleceği, Heimat’ın istikrarı için savaşabilirdi. Ne de olsa bu savaşı nasıl sona erdireceğini düşünmek onun göreviydi. Buna nasıl son vereceğini. Nasıl biteceğini.

Ulusunun son anlarını nasıl olabildiğince acısız hale getireceğini düşünmesi gerekiyordu. Siyasi kulvarı güçlü bir asker olan Zettour, zaten bu yolu değerlendirmekteydi. Karşısında oturan adamın sessizce bir puro dumanı üflemesini izledi.

Rudersdorf eski dostunun cevabını sabırla beklerken, yüzünde yorgun bir ifade vardı.

“Zettour… Şu an zor bir durumda olduğumuzu biliyorum. Bu, vatan için büyük bir ikilem.” Aptal adam, purosu dudaklarının arasında, kararlı bir ifadeyle konuşmaya devam etti.

“Ama Reich’ın Generalleri boş şikâyetlerde bulunan kişiler olamaz. Sen ve ben, zafere adanmış bu makinenin dişlilerinden başka bir şey değiliz.”

“Ah, evet. Sen ve ben, bu ulusun gençlerinin ölümleriyle kazanılan yıldızlarını gururla sergileyen iki dişliyiz.”

“Onların kanının ellerimizde olmadığını iddia edecek değilim. Ama tam da bu yüzden kaybetme lüksümüz yok. Yenilgimiz kaçınılmaz olabilir ama bunu kuzu kuzu kabullenecek değiliz. Bizler İmparatorluk’un askerleriyiz. Pes etmeyi düşünmeden önce kaçınılmaz olanı bir iki kez tersine çevirmemiz gerekir.”

Kahretsin. Haklı.

Yaşlı adam acı bir tebessüm gösterdikten sonra çaresizliğini unutmak istercesine başını salladı.

“… Ulusumuzu ölüler imparatorluğu mu sanıyorsun, Rudersdorf?”

İmparatorluk’un geleceği için savaşmak hoştur, güzeldir. Ne yazık ki gerçeklikleri, teorilerle oynamalarına izin verecek kadar merhametli değildi. Üstelik ikisi, ülkenin en yüksek rütbeli iki generali olma talihsizliğine sahipti. Masalarının başından bu felaket gösterisini yöneten iki beceriksiz aptaldan başka bir şey değillerdi. Savaşın gidişatı göz önüne alındığında, uluslarının yaklaşan çöküşünü açıkça tartışmaları elzemdi ama yenilgiyi kabullenmeyi reddediyorlardı.

Bu, gerçekliğe karşı son direnişleriydi. Kıdemli kurmay subaylar işlerine geldiğinde gerçekleri ve mantığı bükebilirlerdi. Fakat yoktan var etmek imkânsızdı.

Bunu başarmak, kıdemli kurmayların marifetlerini bile aşan bir mucize olurdu. Gerçekleşmesi imkânsız bir mucize yaratmak için, genelkurmay subayları denilen o insan ırkının silkip kendine gelmesi gerekiyordu.

Yine de…

“Her şeye rağmen hâlâ zafer peşinde koşuyorsun. İşte bu yüzden fırsatın varken Ildoa’nın filizini henüz tomurcukken ezmek istiyorsun.”

Dostu aynen öyle dercesine hızlıca başını salladı, bu da Zettour’un dürüst fikrini belirtmesine vesile oldu.

“Rudersdorf, Ildoa biz yenilginin tam eşiğine gelene kadar tarafsız kalacaktır. Bir alay kurnaz fırsatçı olabilirler… ancak devlet akılları bu hususta bizimkinden çok daha makul. B Planı kendi ülkemizdeki aptalların icabına bakmaya odaklanmalı.”

“Yani Ildoa’yı kendi haline bırakmamız gerektiğini mi düşünüyorsun? Onları fazla bir iş ortağı gibi görüyorsun. Onları İmparatorluk’un böğründeki o diken olarak gör. Jeopolitik sonuçları görmezden gelemezsin.”

“O noktada haklılık payın var…”

Zihnen kendi şerhini düşmeden edemese de hafifçe başını salladı.

Bu kadar korktuğu çöküş bu noktada artık kaçınılmaz.

Bu da sadece daha fazla endişeye yol açıyordu. Eğer bu aptal Rudersdorf zafere takılıp kalmaya devam ederse, bu durum B Planı’nı yürütmenin riskini daha da artıracaktı.

Ülkenin yönetimini tek bir çatı altında toplamak ve güney sınırını güvenceye almak istiyordu. Teorik olarak en iyi hareket tarzı bu olsa da, gerçekçi bir şekilde başarabileceklerinin ötesindeydi.

“Bütün bunlar biraz hayalperestlik değil mi?”

“… “Yiyebileceğimiz bir turta pişirmek, kıdemli kurmay subaylar olarak bizim görevimizdir.”

General Zettour başıyla onaylasa da, aynı anda içinde tarif edilemez bir hissin kabardığını hissetmeye başladı.

Ordunun küçük bir kısmında sızıntı olabileceğine dair belirsiz emareler zaten mevcuttu.

Bu sızıntının kaynağı ister bir ajan olsun ister şifrelerindeki basit bir hata… Zettour’un sezgileri isabetliyse, İmparatorluk ciddi kısıtlamalar altında savaşmak zorunda kalacaktı.

Genelkurmay “ne pahasına olursa olsun zafer” politikasını dayatacak olursa, bir hayatta kalma yolu bulmada daha geleneksel yöntemler pek de etkili olamayabilirdi.

Tanrı. Ah, Tanrı’m.

Tam bir aşağılık pisliksin sen.

Dualarımı geri ver.

Umudumu geri ver.

Bize merhametten zerre nasibini almamış bir kader bağışladın.

Bizimle eğleniyorsun.

Ulusumuzu bir tür ilahi müdahaleyle mi yok edeceksin?

Öyle olsun bakalım.

Eğer bu iş böyle bitecekse.

Gülümsedi.

Kaderimizi kabulleneceğiz.

Ömrünü zaten Vatan’a adamıştı. Vatan’ın ihtiyacı olan o pisliğe dönüşmekten neden çekinsindi ki?

Beni affet, dostum.

“Neyse, konudan uzaklaşıyoruz. Buraya B Planı’nı tartışmaya geldin. En değerli çırağımı bile getirdin… Sadede gelelim.”

Zettour, Rudersdorf’a bir bakış fırlattı. İçi rahatlamış gibiydi. Kötü bir insan değildi…

“Onu da tartışmaya dâhil etmek isterim. Bir sakıncası var mı?”

“Hiçbir sakıncası yok.”

“Yarbay Degurechaff, içeri gir!”

Orgeneral Rudersdorf’un gür sesi bekleme odasına kadar ulaşıyor. Sesi kimsede olmadığı kadar gür çıkıyor ama burada mesele sesinin ne kadar gür çıktığı değil, ne taşıdığı. Beni ne zaman çağırsa, bu genellikle başımın belada olduğu anlamına gelir.

Sanırım gerçekten kaçmaya çalışmanın bir anlamı yok…

Yüzümdeki anlık huzursuzluk ifadesi katı bir refleksle kayboluyor.

İnsanlar sosyal hayvanlardır. Birçok farklı maske takmaya alışkınızdır. Ciddi bir ifadeye bürünüp, uslu ve minik bir asker gibi Rudersdorf’un makamına doğru adımlarımı sıklaştırıyorum.

Ne de olsa üst rütbeli bir subayın çağrısına büyük bir hızla icabet etmek gerekir. Bir üstünü bekletmekten elde edilecek hiçbir şey yoktur, hatta bu size pahalıya patlayabilir. Kapısını hızlı ama kontrollü bir şekilde çaldıktan sonra, beklediğim sabırsız toplantı davetini alıyorum. Pekala, derin bir nefes al. Kapı açıldığında, uygun bir ses tonuyla canlı bir tekmil vereceğim.

“Yarbay Degurechaff, göreve hazır, efendim!”

Şimdi, kas hafızama kazınmış olan selamı verirken, odada hızlı bir keşif yapacağım.

Evet… görünüşe göre işler sadece daha da, çok daha kötüye gidebilir. Odadaki gerginlik somut olarak hissediliyor. Hatta bundan da öte. Kapıyı açtığımda durumun kötü olacağını tahmin ediyordum… ama bu, hayal edebileceğimin bile çok ötesinde.

İşlerin ne kadar berbat olduğuna dair o içgüdüsel hissi üzerimden atamıyorum. Sinirlerim bir türlü yatışmıyor. Neredeyse düşman tarafından pusuya düşürülmek üzereymişim gibi bir his.

Arkamı dönüp Genelkurmay Başkanlığı’ndan topuklayarak kaçmaktan başka hiçbir şey istemiyorum. Ama bu Tanya için bir seçenek değil… bu yüzden öncekinden bile daha büyük bir enerjiyle üstlerime hitap ediyorum.

“Bugün buraya çağrılma amacımı öğrenebilir miyim efendim?”

Bu soruyu sorarken doğrulamam gereken ilk şey, iki üstümün yüz ifadeleri. Ne yazık ki bu kolay bir iş değil, çünkü bu iki adam birer canavar… İlk bakışta ikisi de her zamanki hâllerinde gibi görünüyor. Ancak Rudersdorf’un masasındaki küllükler bambaşka bir hikâye anlatıyor.

Orgeneral Rudersdorf, her zamanki gibi puro tüttürüyor. Fakat General Zettour’un küllüğünün durumu pek de iç açıcı değil. Bir üstün ruh hâlini ne kadar sigara içtiğine bakarak değerlendirmek biraz yüzeysel gelebilir… ancak şu anda küllüğüne tıkıştırılmış ucuz asker sigarası izmaritlerinin miktarı, yaşadığı hüsranı net bir şekilde ortaya koyuyor. Puro bile içmiyor.

Omurgamdan aşağı bir ürperti iniyor, bu da duruşumu daha da dikleştirmeme sebep oluyor.

General Zettour gülümsüyor olsa da, şu anda adeta öfkeden köpürdüğünü varsaymak tedbirli bir hareket olur. Şey, belki de öfke ağır bir kelimedir. Sonuçta küllüğü henüz masadan aşağı fırlatmadı ve izmaritleri küllüğe bastırma şeklinde hâlâ belli bir nizam var. Belki de daha çok soğukkanlı bir öfkedir bu.

Her halükârda, hiç memnun değil. Ki bu bile durumu hafifletmek olur. Ve eğer Orgeneral Rudersdorf, uzun yıllara dayanan dostluklarına rağmen bu gerçeği bile bile görmezden geliyorsa… şey, bu da bir nevi endişe verici.

Bir astın, üstü hoşnutsuz olduğunda yapabileceği en aptalca şey nedenini sormaktır. Kasamkatı ve resmi bir şekilde hazır ol duruşunda bekleyerek, General Zettour sakince bana hitap edene kadar çenemi kapalı tutuyorum.

“Taburunuz ne durumda, Albay?”

“Yakında muharebeye hazır olacağız efendim. Yine de… Yüzbaşı Ahrens’in raporuna göre, yeni teslim edilen tanklar yüzünden birlik gücümüz yarı yarıya düştü.”

Yanıtıma beklenmedik bir şekilde General Rudersdorf cevap veriyor. Purosunu ağzından çıkarıp şaşkın bir ifadeyle soruyor:

“Yarı yarıya mı düştü?”

“Elime bir sürü kusurla dolu çok sayıda tank geçti. Hareket kabiliyetimize güven duymadan, Semenderler her zamanki manevra harbimizi icra edemez.”

“… Gerçekten o kadar kötü durumda mı bu tanklar?”

Sesindeki kafa karışıklığı belli oluyor; ne demek istediğimi gözünde canlandıramıyor. Gerçeklikten kopuk olduğu sorusundan apaçık anlaşılıyor. Sanırım General Rudersdorf, Genelkurmay Başkan Yardımcılığı gibi yüce bir makamda oturduğu için doğu cephesinin gerçek durumunu kavramakta güçlük çekiyor.

Yeni modeller her zaman beraberinde sorunlu yeni sistemler getirir. Sadece bu da değil; doğu cephesindeki tankların dinozorumsu bir evrim geçirmesi için henüz çok erken.

“Yapma ama Rudersdorf. Yoksa cepheden fazla mı uzak kaldın?”

“Ne?”

İki general arasında filizlenen bu sohbet böylece noktalanıyor. Zira General Zettour, yüzündeki müstehzi tebessümden başka bir şey sunmayarak sessizliğini koruyor ve lafını açıklama işini kaçınılmaz olarak Tanya’ya bırakıyor. Kaderden kaçış yoksa, o zaman onu kabullenmek gerekir. Kelimelerimi dikkatle seçmeli ve bir uzman gibi görünmeye çalışmalıyım.

“Yeni araçlar daha kalın zırha ve daha yüksek kalibreli silahlara sahip, bu da şüphesiz onları daha güçlü kılıyor. Ancak… tanklara ne kadar çok özellik tıkıştırılırsa, güvenilirlikleri de o kadar düşüyor. Ayrıca şu an birkaç ton daha ağırlar; ebadı büyütürken bundan kaçınmak imkânsız. Ağırlıklarını düşürmek için yapabileceğimiz şeyler kısıtlı.”

Dahası, tank dediğimiz bu devasa hurda yığınlarının Federasyon ile aramızdaki çorak arazileri katetebileceğinin hiçbir garantisi yok. Tabii ki şu anki huzurunda bulunurken bunu yüksek sesle dile getirmeme gerek yok. General Rudersdorf inleyerek puro dumanını dışarı üflüyor ve ardından karamsar bir ifadeye bürünüyor.

“Kendi tecrübelerimin beni biraz önyargılı kıldığını itiraf etmeliyim. Albay… Doğu’daki engin tecrübelerinizi göz önüne alırsak, sizce bu yeni tanklar hakkında ne yapılabilir?”

“Mevsim sonbahar olsaydı şansımızın daha yüksek olacağına inanıyorum efendim. Kar yağışı bir sorun teşkil edebilecek olsa da… en azından şu an uğraştığımız çamurlu araziye kıyasla bir miktar hareket kabiliyeti elde edebilirdik.” Yine de Yüzbaşı Ahrens raporunda gerçekleri zaten yerinde bir şekilde dile getirmişti. Tanya’nın görevi ise onun bu uyarısının tamamen kavrandığından emin olmak. “Esas olarak sorun, tankların ağırlığında ve hareket kabiliyetinde yatıyor efendim. Artan ateş gücü, hareket kabiliyetimizin bedeli olarak karşımıza çıkıyor. Yılın bu dönemi tanklarımızı daha önce hiçbir zaman bu kadar olumsuz etkilememişti.”

“Yani çamura saplanıyorlar. Bunu aklımda tutacağım.”

Yaşlı stratejist ciddiyetle başını sallarken amirim genişçe gülümsüyor. Bu, defalarca şahit olduğum bir etkileşim ve sonu her zaman Tanya için daha fazla baş ağrısıyla bitiyor.

“Genelkurmay Başkan Yardımcısı için ders saati bittiğine göre Albay… Toplantımızı tekrar ana konusuna döndürelim.”

Ben de tam bu tartışmanın o kulvardan çıkıp gitmesini umuyordum… İçimdeki bu ızdırap hissini hızla bastırıyorum. Takınabileceğim en sert bakışla, doğrudan General Zettour’un gözlerinin içine bakıyorum. Ah, sıçtık.

“Savaşma kabiliyetiniz hakkında soru sormak istiyorum.”

“Evet, komutanım! İstediğinizi sorabilirsiniz efendim.”

Gerçekten son derece ürkütücü. General Zettour’un ses tonunun ne kadar dost canlısı olduğuna bir bakın. Gözlerinin içi gülüyor, yanakları o sevecen tebessümle kırışıyor ve omuzları gayet rahat. Ne kadar soğukkanlı göründüğünden bahsetmiyorum bile! Bu dehşet verici. Avını köşeye sıkıştırmış bir kaplanı izlemek gibi.

“Tek sorun yeni tanklar mı?”

Aklındakileri çekinmeden söyle dercesine pürüzsüz ses tonuyla beni dürtüklüyor. Astını dinlemeye istekli, hayırsever bir üst maskesi neredeyse savunmamı düşürecek ama henüz kendimi kandırmalarına izin veremem. Tek yapmam gereken gözlerine bakmak. Bana gülümsüyor olabilir ama gözlerinden içten içe taş gibi tepkisiz olduğunu anlayabiliyorum.

O soğukkanlı, sakin ve kendinden emin tavrı, beni gözlemlerken arkasına saklandığı bir kamuflajdan başka bir şey değil. Bir deney faresini gözlemleyen bilim insanının bakışlarından farksız olan bu bakışlar altında, ona tebessümle yanıt verip veremeyeceğimi düşünmekten kendimi alamıyorum. Bu muhtemelen son derece zorlu olacak. General ile epeydir çalışan Tanya bile cevap vermeden önce bir anlık tereddütten kaçınmayı bekleyemez. Fakat o tek bir an bile çok uzun ve dönüştüğü eğitilmiş evcil hayvan gibi davranmaktan başka çaresi yok.

“Belki de stoklarımızdaki topçu mühimmatı eksikliğine değinmeliyim. Ya da bahsi geçen topçu mühimmatını taşımak için kullanılan atların yetersizliğine? Ayrıca bu fırsattan istifade, hava büyücülerimin bağımsız görevlerde kullanılmasına da itiraz etmeliyim herhalde.”

“Başka bir şey var mı?”

“Hava filosunun intikal ettirilmesindeki yavaşlıktan şikâyetçiyim. Defalarca söz verilen hava desteği her defasında devre dışı görünüyor ve bu da Muharebe Grubumu kendi başının çaresine bakmaya zorluyor. Sadece bana söz verilen takviyelerle bile göreve hazır yeni bir Muharebe Grubu oluşturabileceğim gerçeği hakkında ne düşünüyorsunuz?”

“Bu kadar yeter. Demek ki her şey her zamanki gibi.”

Ağımdan kaçan bir iniltiyi yutup bu umursamaz özete hafifçe başımla onay verirken, şaşkın bir dinleyici söze giriyor.

“Bir dakika, bunların hepsi son derece ciddi sorunlar değil mi?”

General Rudersdorf’u böylesine kafa karışıklığı içinde görmek nadir bir durumdur. Daha da önemlisi, cephedeki durumun alelade bir değerlendirmesinin böyle bir tepkiye yol açmış olması, Tanya’nın sırtından aşağı soğuk terler döktürmeye fazlasıyla yetiyor.

“Doğu cephesinde biz buna ideal durum diyoruz.”

“Bunca soruna rağmen mi?”

“Evet.”

General Zettour, nutku tutulmuş başkan yardımcısının karşısında son derece sevecen bir edayla sözlerine devam ediyor.

“Güvenilir komutanlar ve güvenilir tecrübeli askerler. Semender Muharebe Grubu’nu bu kadar cazip kılan da tam olarak bu. Onları başka harekâtlarda kullanma arzusuna karşı koymak epey zor. Kendi kulvarlarında rakipsizler; diğer birliklere komutan devşirmek amacıyla parçalanmama ayrıcalığına sahip olmalarının sebebi de bu.”

Anlıyorsun, değil mi? Amirim bakışlarıyla bunu sorarken, ben sadece sessizce başımı sallamakla yetiniyorum.

203. Hava Büyücü Taburu güçlü bir birlik ve parçalanmalarına dair hiçbir plan bulunmuyor. Bünyelerinde İmparatorluk’un tecrübeli büyücülerinin nispeten büyük bir kısmını barındırıyor olmalarına rağmen durum böyle. Bu gerçekten de başlı başına özel bir muamele.

Yine de… Bu durum Tanya için kendi içinde başka sorunlar yaratıyor.

“Rudersdorf, çantada keklik sandığın doğu cephesindeki istikrarın gerçek yüzü işte bu. Şu hâlimizle bile ucu ucuna idare ettiğimizi anla artık.”

“Bir hal çaresine bakarsın. Her zaman bir yolunu bulursun.”

“Sana samimiyetimle söz veririm ki, ayak oyunları bizi bu oyunda daha fazla tutmaya yetmeyecek. Burada adeta pamuk ipliğine bağlı yaşıyoruz.”

Üstlerim arasındaki bu diyalog, İmparatorluk’un savaş cephesinde yaşananları kavrama konusundaki devasa uçurumu gözler önüne seriyor. Bir tarihçi olsaydım, bu ana tanıklık etmek büyük bir onur olurdu. Yine de belirtmek gerekir ki, bu durumdan ancak öbür dünyada keyif alınabilirdi.

İşler istendiği gibi gitmediğinde, bir üst kendi yüklerinin bir kısmını astlarının sırtına yıkabilir. Tek bir üst bile bunu yaptığında çalışan için tam bir felakettir; oysa Tanya şu anda her iki patronunun da kaşlarını çatıp zincirleme sigara yakışını izliyor! Kaçacak hiçbir yerimin olmadığını söylemeye gerek bile yok. Pasif içici konumunda dumanı içime çekerken hazırolda beklemekten ve üstlerimin bir sonraki lafını kollamaktan başka elimden bir şey gelmiyor.

Ah, beni şu an buradan çıkarsalar ne kadar harika olurdu. Ne yazık ki bu iki duman makinesinin, Tanya’nın umutlarını ve hayallerini ezip geçmek gibi bir alışkanlığı var. Düşünceli bir edayla kaşlarını çatan General Rudersdorf, nihayet sessizliği ilk bozan kişi oluyor.

“Her şeyi masaya yatırıp B Planı’nı açıkça tartışmaya ne dersin?”

“Harika bir fikir, General Rudersdorf. İki eski dostuz. Birbirimize karşı açık olalım.”

İşte bu. Tam şu anda araya girmem lazım. Bu tek şansım olabilir ama belki şansım yaver giderse benim için küçük de olsa bir umut ışığı doğabilir.

Ses tonumda hem mütevazı hem de samimi olmalıyım. Eğer işe yararsa, Tanya’yı buradan salıverebilirler.

“Burada bulunmamda bir sakınca var mıdır efendim?”

Hayır, bu senin rütbeni aşar Yarbay. Beni odadan gönderecek nezakette küçük bir merhamet kırıntısı istemek çok mu fazla?

Veee gülümsüyor. Genelkurmay’ın elebaşı, bu dünyanın Tanrısı’nın burayı terk ettiğini kanıtlarcasına gülümsüyor.

Bunun için endişelenmene gerek yok. General Zettour’un sırıtışı, en büyük korkumu sessizce doğruluyor. Derken General Rudersdorf’un sırtımı güçlüce sıvazladığını hissediyorum. Ağzı kulaklarında bir halde, kaderimi acımasızca yüzüme vuruyor.

“Aksine Albay. Sen Genelkurmay Başkanlığı’nın parlayan yıldızısın. Taburun bu harekâtın merkezinde yer alacak.”

Ne kadar da komik bir fikir. O kadar eğlenceli ki, içimdeki hayatta kalma güdüsü neredeyse avazı çıktığı kadar çığlık atmak istiyor.

B Planı’nın merkezi mi? … Lanet olsun böyle işe.

“… Böyle bir konumda bulunmanın benim için bir onur olduğunu ifade etmeliyim sanırım.”

Bu pisliğin içine sürülen kişi olarak söylemek istediğim o kadar çok şey var ki. Ama rütbemi düşündüğümde, memnuniyetsizliğimi dile getirmek için belirsiz ifadelerle sınırlıyım.

Şu anda buradan tüyebilmek için bir mazeret bulmaya çalışarak beynimi patlattığımı söylememe gerek yok herhalde.

Her şey işe yarayabilir; mutlaka bir şey olmalı. Kendi ölüm fermanımı tam burada ve şu anda imzalamaktan kaçınmamı sağlayacağı sürece kitaptaki her türlü mazereti kullanmaya hazırım. Bu adeta Karneades’in kalası meselesi. İş o noktaya varırsa, en azından görünürde Komünistlere bile sadakat yemini ederim.

Fakat heyhat, hiçbir şey yok. Düzen böyle işliyor galiba.

“Albay, pek sessizsiniz. Heyecanlı değil misiniz? Size görevlerin en onurlusunu tevdi etmeyi planlıyorum.”

General Rudersdorf dik dik doğrudan bana bakıyor. Sorduğu soru karşısında o kadar afallıyorum ki nasıl cevap vereceğime bile karar veremiyorum. Hayatta kalma güdüsü açısından bakıldığında, cevap kesinlikle koca bir hayır. Ahh, bütün bunlar hakkında içimde çok kötü bir his var. Ancak Tanya tam bir politik hayvan olduğundan, bundan kaçması neredeyse imkânsız. Bunu denemeye kalkışmanın bile hem sosyal hem de idari açıdan intihar demek olduğunu çok iyi biliyorum.

Bu tam bir çıkmaz sokak. Evrene lanet okumak için içimde engellenemez bir istek duyuyorum. Tüm bunların arkasında kötülüğün tecessüm etmiş hâli olan Varlık X’in parmağı olduğundan eminim.

Ve her zamanki gibi, sözde tanrıların pislediği boku temizlemek biz insanların omuzlarına yükleniyor. Bu sefer yükü sırtlayacak kişi, Tanya’nın en çok güvendiği ve bel bağladığı amiri General Zettour olacaktı.

“Yapma ama Rudersdorf. Ne yani, artık astlarımıza arzuladığımız yanıtları vermeleri için baskı mı uyguluyoruz? Birliklerden övgü devşirmeye çalışacak kadar düştüğünü söyleme bana.”

Kanadımdan ağır destek topçusu ateşi yağmaya başlıyor. Desteği takdir etsem de General Rudersdorf’un bu konuda geri adım atmaya hiç niyeti yok gibi görünüyor.

“Kes sesini, Zettour. Bu, kızın cevaplaması gereken bir soru.”

Ama ben gerçekten cevaplamak istemiyorum. Bu işe hiçbir şekilde dahil olmak istemiyorum. Tek dileğim, en baştan beni bu işe karıştırmaya çalışmamanızdı!

“Vatanına sadakat yemini etmiş biri için bunun ne kadar zor olduğunu anlıyorum; duygularını toparlamak için zamana ihtiyacın olabilir ama yanıt veremezsen sorun çıkar.”

Ne kadar da dehşet verici bir ifade. Bu adam kafaya koymuş, bana o vicdansız sorusunu illa cevaplatacak!

Gözlerini doğrudan bana dikmiş durumda. Sarsılmaz kararlılığını görebiliyorum. Sıçtık, sıçtık. Haklı olduğundan emin bir adamın bakışları bunlar. Tam da o nefret ettiğim Varlık X gibi!

“Sorun değil. Bir dereceye kadar kararsızlık tolere edilebilir. Ama yapılması gerekenin bu olduğunu bil.”

Rudersdorf bunu kabullenebileceğini söylüyor ama gözleri ona boyun eğmem gerektiğini haykırıyor… Emirlerine uyarsam ne kadar büyük bir hapı yutacağımı ona söylememek için kendimi zor tutuyorum.

Ah, insanın gerçekte söylemek istediklerini dile getirememesi ne kadar da stresli!

“Generalim, bu soru bir zorunluluktan mı doğuyor?”

Bizler zorunluluğun köleleriyiz, ya da belki de onun sadık müminleriyiz. İmparatorluk Ordusu denen bu sosyal grupta, kıdemli kurmay subaylar istisnasız bir şekilde mantık ve görevle sınırlandırılmayı iyi bir şey olarak gören bir insan türüdür.

Yardım dileyen gözlerle General Zettour’a ufacık bir bakış fırlatıyorum fakat General Rudersdorf kendi tutkulu söyleviyle önce davranıp taarruza geçiyor.

“Zorunluluk, verdiğim görevleri dikte eden belirleyici faktördür. Bu husustaki fikrini dinlemeye hazırım ancak oyunun bu aşamasında, İmparatorluk’un senden tek beklentisinin sorun çıkarmadan görevini yerine getirmen olduğu aşikârdır!”

Bu sözü, bir itirazı kabul etmeye niyetli olmadığını net bir şekilde ortaya koyuyor. Bu gidişle sessiz kalmak tek seçeneğim. Tabii ki bu en başından beri gerçek bir seçenek bile değil. Ona bu konuda karşı mı çıkmalıyım? Yoksa doğruca askeri inzibata mı koşmalıyım? Ya askeri inzibat da çoktan Genelkurmay’ın etkisi altına girdiyse?

Tanya’nın kendini ortasında bulduğu bu çelişen çıkarlar girdabı dehşet verici. Derken bir umut ışığı beliriyor.

“Doğrusunu söylemek gerekirse, bu daha ziyade neyin gerekli olabileceği sorusudur.”

“Nereye varmak istiyorsun?”

Bu çıkışla hazırlıksız yakalanan General Rudersdorf, yanına dönüp General Zettour’u olabildiğince tepkisiz bir ifadeyle buluyor. Eliyle hafif bir hareket yaparak General Rudersdorf’u yatıştırıyor. Bundan daha güvenilir bir müttefik isteyemezdim!

“Söyleyin bana, Albay Degurechaff. İhtiyaç hasıl olduğu takdirde, taburunuza acımasızca imparatorluk başkentinin kontrolünü ele geçirme emri verebilir misiniz? Örneğin, bu durum karşı koyan dost birlikleri bile bertaraf etmek anlamına gelse dahi?”

Düzeltiyorum!

Yanılmışım!

Ve böylece, tek umut kırıntım da kalbimin ortasından vurulup cehennemin dibine boyladı.

Dürüst olmak gerekirse, bu soruyla bana yardım etmeyi amaçlayıp amaçlamadığını anlamakta zorlanıyorum. Görüyorsunuz ya, bunu yapabileceğimizden oldukça eminim. Hatta neredeyse kesin gözüyle bakıyorum. General Zettour büyük ihtimalle bunu bilmiyor… ama birlikte geçirdiğimiz uzun zaman zarfında astlarımı ne kadar iyi tanıdığımla gurur duyuyorum. Askerlerim ne olursa olsun emirleri harfiyen yerine getirir. Ayrıca rakip konusunda seçici olmayan, kana susamış savaş itleri olduklarını da eklemeliyim. Savaş zamanlarında erdemli olduğunu düşündüğüm bir vasıf.

Kimin ölmesi gerektiğini söylerim, onlar da sadakatle her emrime uyarlar! Ben daha bilgilendirmeyi yaparken İmparatorluk sarayının koordinatlarını girmeye başlayacaklarına kalıbımı basarım! Ne muazzam bir disiplin! Ne eşsiz bir itaat! Ama aklı başında olan kim böyle canavarlar yaratır ki?! Ah, doğru ya, ben! Lanet olsun!

“Onlar senin askerlerin. Bize dürüst fikrini söyle.”

General Zettour nazikçe topu benim kucağıma atıyor ama ben bu topla ne yapacağım? Bir aptal gibi ona acı gerçeği söylemeli miyim? Kendime bunu yapma lüksünü tanıyamam. İncecik bir can simidi uzandı önüme. Rütbemi ve yetkimi fersah fersah aşan bu tartışmadan sıyrılmamın tek yolu bu olabilir. Bu fırsatın elimden kayıp gitmesine kesinlikle izin veremem.

“Bağışlayın efendim… cevabım üzerinde düşünmek için biraz zaman alabilir miyim?”

İkisine doğru başımı kaldırdığımda taban tabana zıt ifadelerle karşılaşıyorum: General Rudersdorf’un hoşnutsuzluğu açıkça okunurken General Zettour son derece hoşnut görünüyor.

İlkinin beni öldürmeye hazır hâle getirmek istediğini varsaymak yanlış olmaz. Peki ya ikincisi…? Güya isteksiz görünüyor oluşuna inanmam güvenli mi? Yoksa bu bir nevi sadakat testi mi?

“Albay, bu aptalın acele bir cevap vermen için sana baskı yapması işten bile değil… ama onu görmezden gelmekte özgürsün.”

“Şaka yollu söylüyor olabilir ama haklı. Bir stratejist ve komutan olarak dürüst fikrini hiç gecikmeden duymak istiyorum.”

Samimi bir sessizlik perdesinin arkasında Tanya fırtına gibi lanetler yağdırıyor. İçten içe öfkeden köpürse yeridir. Biri bana en yakındaki çöp döküm alanının yolunu gösterebilir mi acaba? Kurtulmak istediğim kucak dolusu şikâyet var!

“Bana bu kadar zorbalık etmezseniz müteşekkir olurum.”

Tam bir nüfuz suistimali, öznel tabirle mobbing. Zaten iş değiştirmek istediğime göre, elimden gelse koşarak İş Standartları Denetim Bürosu’na giderdim. Ne yazık ki İmparatorluk’un iş hukuku standartları, özellikle de ordu söz konusu olduğunda yerlerde sürünüyor.

Ah, iş standartları. İş standartları! Size nasıl da hasretim! Bu alternatif dünyanın ön cephelerinde yolunuzu gözlüyoruz!

İçimdeki özgürlükçü bu hisler yüzünden yerin dibine giriyor olsa da yine de kendimi içinde bulduğum bu acımasız gerçeklikle yüzleşmek zorundayım. Derin bir nefes alıp kendimi tekrar toparlıyorum. Verilmesi gereken muazzam bir karar bu. Askerlerim bir darbenin uygulayıcısı durumuna düşebilir. Planları hakkında tamamen karanlıkta bırakılmak başlı başına bir sorun olsa da… o planın tam merkezine oturtulmak katbekat daha kötü.

“Görevimizi yerine getirmenin mükellefiyetimiz olduğuna katılıyorum. Ancak askerlerimin ruhsal durumundan endişe ediyorum. Bireysel bazda bakış açılarını ve özümsedikleri ahlaki standartları dikkate almamız gerekiyor.”

Yeterince makul olan bu kaygıları dile getirirken var gücümle düşünüyorum.

Modu Şanyü’nün yerinde olsaydım, babamı kendi okum ve yayımla bizzat vurmaktan gurur duyardım. Fakat burası ne Moğolistan ne de milattan önce ikinci yüzyıl. İşin üzücü yanı, şiddetle devam eden savaşa rağmen modern zamanlarda yaşıyor oluşumuz. Kültürel ve hukuki standartların Moğol bozkırlarında olduğundan çok daha fazla değer taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Yapmak isteyeceğim en son şey bu değerlerle çatışma rotasına girmektir.

Kanlı bir isyana kalkışmak, nihayetinde kötü adam ilan edilmemle sonuçlanır. Bu da her türlü iş değiştirme beklentimi denizin dibine gömer. Bu son derece öngörülebilir gelecekten kaçınmak için yapabileceğim tek bir şey var. Onları kandırmalıyım.

“Bunu söylemekten üzüntü duyuyorum ama bu zor olabilir.”

Yapılamayacağını beyan etmiyorum ama ifademi yapılabileceğine yoracak şekilde yorumlamalarına da imkân vermiyorum. Bu müşkül durum, sesimdeki sıkıntılı tonla daha da aşikâr hâle geliyor. Dışarıdan bakan birinin gözünde bile son derece perişan tınladığıma eminim.

Yine de General Rudersdorf beklenmedik bir bakışla karşılık veriyor. Kollarını kavuşturup söylenecek doğru kelimeleri arıyor… ve ardından anlayış gösteriyor.

“Haklısın. İlerleyen süreçte bir hal çaresine bakarız.”

Kararı erteliyor. Ya da daha doğrusu, sadece kararsızlık sergiliyor. Her halükarda, teknemi beni karaya oturtmakla tehdit eden kayalıkların arasından yürütmeyi başarmış gibiyim. Şimdilik. Bir sonraki kaçınma manevrama hazırlanmak için ihtiyacım olan şey daha fazla zaman ve azı çoğu fark etmeksizin her an işime yarar. Şu an işime yarayacak şey, ister uzun süreli bir görevlendirme ister cepheye intikal olsun—her ne olursa olsun—kendimi General Rudersdorf’tan uzaklaştıracak bir mazerettir.

Savaşta her şey olabilir. Beklenmeyeni bekle, değil mi?

Beklenmeyenden bahsetmişken, General Rudersdorf sanki gayet sıradan bir şeymiş gibi Tanya’nın kucağına bir bomba bırakmak üzereymiş gibi görünüyor.

“Aklıma bir fikir geldi. Terfi etmek ister misin?”

Kasılıp kalıyorum ve boş gözlerle bakakalıyorum. Terfi mi? Herkes terfi etmek ister, ben de bir istisna değilim. Yükselmeyi arzulamak insan doğasının gereğidir. Peşinden koşulacak tamamen ve son derece doğal bir şey. Yani, eğer normal şartlar altında olsaydık.

“Bu kulağa pek de hoş gelmiyor.”

Bu bariz yem karşısında sadece kendi kendime acı acı kıkırdayabiliyorum. Kriz zamanları temel değerlerde değişiklikleri tetikleyebilir. Ve bu Tanya için ne kadar da dramatik bir değişim. Piyasa değerindeki şiddetli dalgalanmaların malların fiyatını etkilemesiyle birebir aynı. Barış zamanında terfi uğruna çabalanacak bir şeydir ancak kriz zamanlarında güvenlik, prestijden önce gelir. Asıl neyin değer taşıdığını karıştırmamalıyım.

“Neredeyse beni ağına düşürüyordun.”

İnsan kaynakları departmanı, makul bir gerekçe olmadan radikal personel değişikliklerinin çıtlatmasını yapmaz. Yine de! Rütbe atlamanın cazibesini inkar edemem! Özellikle iş değiştirmeye kalkışmadan önce daha yüksek bir mevki elde etmenin inkar edilemez bir çekiciliği var.

Ancak bu teklif, General Rudersdorf’un piyonu yapmak istediği kişilerin önüne salladığı bir havuçtan ibaret. Bu havucun fare zehrine bulanmadığı tek bir senaryo bile yok.

“Demek yüksek bir rütbeye ulaşmakla ilgileniyorsun?”

Durumdan keyif alıyor. Ciddi ifademi korurken, teklifini reddetmek zorunda kaldığım için içten içe hayıflanıyorum.

“Cömert takdirleriniz için tüm kalbimle minnettarım efendim. Ancak ben sorumluluk sahibi bir subayım. Komutanları olarak askerlerime karşı yükümlülüklerim var ve onları kendi kaderlerine terk etmeme müsaade edemem.”

Sonuçta uzattığın havucu ısırırsam, bana kesinlikle yasa dışı bir şeyler yaptıracaksın. General Rudersdorf’un karşısında gördüğü şey, askerlerini derinden düşünen vatansever ve tutkulu bir subaydır; kariyerinde yükselme fırsatını tepmek ne kadar sarsıcı hissettirse de Tanya’nın sürdürmek zorunda olduğu bir maskedir.

“Ön saflarda onlarla omuz omuza savaşmayı ne kadar sevdiğini biliyorum… fakat Personel Dairesi tarafından rütbece yükseltilmek de bir subay olarak diğer yükümlülüklerinden biridir. Yarbayım, kendi alayına komuta etmekle ilgilenir misin?”

“Ne? Kendi… alayımın başına geçmemi mi istiyorsunuz?”

“Savaş zamanında olduğumuz gerçeğini göz ardı etsek bile, gereğinden fazla takdir ve madalya topladın. Topladığın madalyalar arttıkça, seni çeşitli harekâtlarda kullanmak daha da zorlaştı. Seni meşru bir kariyer çizgisine çekmemizi talep eden sesler giderek yükseliyor.”

Meşru bir kariyer çizgisi. Kulağa kesinlikle muazzam geliyor. İş değiştirme konusundaki sarsılmaz irademe rağmen, içimden bir ses bu cazip teklife direnmekte zorlanıyor. Boğazımın kuruduğunu hissediyorum. Bu teklif, beni Genelkurmay Başkanlığı’nda tutma planının bir parçası mı? Teklif fazlasıyla cazip ama İmparatorluk gemisi çok geçmeden sulara gömülecek… Yine de, batana kadar bir gemi hâlâ bir gemidir…

“Albay Lergen’inkine benzer bir konuma geçmemi öneriyorsunuz, değil mi efendim?”

“O adam biraz fazla geleneksel, bu yüzden seninki biraz daha farklı olurdu… ama evet, aşağı yukarı o hesap.”

Kısacası kriterlerim, esasen sadece kâğıt üzerinde saha komutanlığı tecrübesi olan beylerinkine uyuyor. İnanılmaz bir teklif. Genelkurmay üyesi bir subay olarak Tanya’nın Albay Lergen ile aynı kariyer yolunu izlemesi teorik olarak mümkündür.

Yine de katetmek zorunda kaldığım o sıra dışı yolu görmezden gelmek zor. Genelkurmay Başkanlığı’na girmek için ilkokul-harp okulu-ilk alay-harp akademisi hattından geçmedim. Kahretsin, bu hayatımda anaokuluna bile gitmedim. Büyücü subay olarak geçirdiğim süre hesaba katıldığında bir bölük askeri olarak tecrübem bulunsa da kariyer yolum ordudaki diğer subaylarınkinden son derece farklı. Rütbe terfilerimin gecikmesinin sebebi de tam olarak bu. Ayrıca işin içinde biraz da ayrımcılık olduğu hissini üstümden atamıyorum.

Eğer böyle bir etken söz konusuysa, bu kesinlikle örgün eğitim eksikliğimden kaynaklanıyordur. Ne kadar da ezici. Bu tür konularda genel süzgeçler uygulamak mantıklıdır. Eski bir İnsan Kaynakları temsilcisi olarak bunu memnuniyetle kabul ederim. Aynı zamanda, süzgeç kullanmanın tehlikesi yetenekli ve tecrübeli insanları da eleme riskidir. Yanlış kullanıldığında süzgeçlerin işe alım sürecinde verimsizliğe yol açtığı kanısındayım. Bütün bunlarla birlikte… görünüşe göre benim için tek çıkış yolu iş değiştirmek.

Sözleşmeler açısından bakıldığında, rütbece fazla yükselmek ve üst düzey bir eğitim almak, daha sonra iş değiştirmeyi zorlaştırabilir. Önceki şirketinin bütçesiyle saygın bir üniversitede işletme yüksek lisansı yapan ve biter bitmez başka yere geçmeye çalışan bir çalışanın yeni bir iş bulmakta zorlanacağı şüphesizdir. Eğer bu durum da benzerse, o halde dürüst davranmalıyım.

Zihninde bir dizi değerlendirme yaptıktan sonra Tanya cevabını güçlükle dile getirir.

“Müsaadenizle bu teklifi pas geçeceğim.”

Bu teklif birkaç yıl önce gelmiş olsaydı, dört gözle üstüne atlardım.

Ama hem sistemsel açıdan hem de yaş itibarıyla benim için artık çok geç. Her şey, Varlık X’in beni bu dünyada savaşın başlamasından sadece dokuz yıl önce doğurtmuş olmasına dayanıyor. Kendine tanrı diyen o mahluktan işte bu yüzden nefret ediyorum.

“Kahretsin, beni reddetti.”

General Rudersdorf yenilmişçesine derin bir iç çekerken, General Zettour’un yüzünde neredeyse sevinç dolu bir tebessüm belirir.

“Ne oldu? Küçük bir reddedilmeyi kaldıramadın mı?”

Bir elinde asker tütününü tutarken şaşkınlıkla kaşını kaldırır. General Rudersdorf buruk bir tebessümle karşılık verir ve kendini sandalyesinden yukarı doğru kaldırır. Ardından omuzlarını düşürmeden önce duvardaki saate pişmanlık dolu bir bakış fırlatır.

“Pekala, bir sonraki toplantım için hazırlıklara başlamalıyım.”

“Özerk Yönetim Konseyi’nden yetkililerle mi? Sana bir tavsiye… Ne yaparsan yap, onlara sakın boş vaatlerde bulunma. Aynı zamanda, kapkaranlık bir felaket tablosu da çizme.”

General Zettour bunu imalı bir bakışla söyler; General Rudersdorf ise buna kasvetli bir ifadeyle karşılık verir.

“O kadar mı endişelisin? İstersen benimle gelip toplantıya nezaret edebilirsin.”

“Birlikte boy gösterirsek fazla mükemmel bir hedef oluruz. Bir Federasyon ajanı üzerimize bomba atmaktan kendini alıkoyamaz.”

“Aramıza o kadar sızdılar mı?”

Üçümüz birden aynı anda iç çekeriz.

Doğu cephesinin üstadı, ciddi bir ifadeyle bir uyarıda bulunmadan önce odayı bir endişe hissi kaplar.

“Sızmadıklarına dair hiçbir kanıt yok ki bence zaten sızdılar bile… Aksini kanıtlayacak bir deliliniz yoksa tabii, sen veya Yarbay Degurechaff?”

“… Bende yok efendim. Bunu aklımda tutacağım.”

“Bir şey daha. Görünüş önemlidir, bu yüzden sana eşlik etmesi için yeni bir muhafız birliği ayarladım.” General Zettour kendi kendine söylenerek iç çeker. “Anlarsın ya, diplomatik nedenlerden ötürü subay olarak hizmet veren çocuklara dikkat çekmek istemiyorum. Büyüklüğümüze yaraşır bir duruş sergilememiz şart; bu yüzden seni korumak adına bu role tam oturan seçkin askerlerden oluşan yeni bir manga görevlendirdim.”

“Hah, evet; siz arkanıza yaslanıp keyfinize bakarken adamlarınızı beni toplantıya götürüp getirsinler diye görevlendiriyorsunuz yani, anladım.”

Abartılı denecek kadar rahatsız edici derecede sert bir ifadeye bürünen Doğu Cephesi sorumlusu, olabildiğince ciddiydi.

“Öyle yapma. Etrafına dikkat et. Muhafızlar senin güvenliğin için oradalar.”

“… Anlaşıldı. Muhafızlarını kabul edeceğim. Muhtemelen son gruptan daha az can sıkıcıdırlar.”

Muhtemelen muadilinin inatçılığı karşısında amirim derin bir iç çeker. Parmaklarını şakaklarına bastırarak, bitkinliğini açıkça belli eden bir tavırla Tanya’ya yakınır.

“Şu adama inanabiliyor musun? Asla değişmeyecek. Ona koruma olarak eşlik etmek zorunda kaldığında duyduğun coşkuyu tahmin bile edebiliyorum.”

“Aklıma askerlerimden Üsteğmen Grantz geliyor. Bunu söylediğinizi duyması için keşke burada olsaydı efendim. Nazik sözlerinizin gözlerini yaşartacağına eminim.”

İkinci Başkana bir bakış atıyorum ve bilmezlikten geldiğini yakalıyorum.

“Ha evet, bana muhafız olarak ödünç verdiğin askerlerden biriydi. Bölüğe komuta ediyor sanırım. Nasıl gidiyor?”

“Şu anda kendisinin İmparatorluk birasının kurbanı olduğunu tahmin ediyorum efendim.”

İkimiz de karşılıklı güzelce gülümsüyoruz.

General Rudersdorf’un eşyalarını toplayıp Özerk Yönetim Konseyi yetkilileriyle buluşmak üzere odadan aceleyle çıkışını izlerken, bu toplantıyı başarıyla atlatmış olmanın getirdiği derin bir rahatlamayla doluyorum.

Görüşmeler muhtemelen somut bir içerikten yoksun olacak. Sadece ordunun komiteyle iş birliği yaptığı izlenimini vermek istiyorlar; bu çaresiz zamanlarda son derece gereksiz bir şey. Bu adam Genelkurmay Başkanlığı’nı yönetiyor. Sahip olduğu her bir saniye değerli bir kaynak.

Çalışma odasından hızla ayrılışını izledikten sonra General Zettour buruk bir kahkaha atar.

“Şu Rudersdorf hep bir acele içindedir.”

Ben de aynı şekilde hissediyorum. Yeni bir konvoy ayarladığı için General Zettour’a düzgünce teşekkür etmek istedim. Zaten Tanya ve adamları buraya bunun için gönderilmişti.

“Lütfunuz sayesinde ben ve astlarım nihayet biraz dinlenme fırsatı bulacağız efendim.”

“Pekala, ihtiyacın olan dinlenmeyi aldığından emin ol. Dönüş yolu uzun bir yolculuk olacak.”

Birliklerim ve benim için en mükemmel ödüldü. Bu adam iyi bir patron. Yine de çok geçmeden, şu anda gösterdiği erken işaretleri fark edemediğime pişman olacaktım. Anlarsınız ya, bulabildikleri son insana kadar herkesi iliğine kadar çalıştırmaya gelince, General Zettour da General Rudersdorf da aynı yaratıktır. Hayır, bu adamın beni ne kadar pestilimi çıkarana dek çalıştırdığı düşünülürse, onları aynı kefeye koymak neredeyse aptalca hissettiriyor. Patronumun bu basit inceliği duygusal bir tepki vermemi gerektirmemeliydi.

“Ah, neredeyse unutuyordum. Yarbayım, yapmanı istediğim bir şey var.”

“Emrinizdeyim efendim.”

Birkaç günlük izin için heyecanlanmanın sırası değildi. Ama tam da o anda “tatil” kelimesinden daha cazip bir şey olamazdı. Düşünün ki, hâlâ General Rudersdorf’un baş belası teklifinden sıyrılmayı başarmış olmanın gururunu yaşarken—

“Oh, pek ciddi bir şey değil. Yakın gelecekte yakın bir arkadaşıma suikast düzenlemene ihtiyacım olabilir. Şimdilik bunu aklının bir köşesinde tutman yeterli.”

şimdi bir de bununla baş etmek zorundayım.

“Anlaşıl… Ha?”

Başımı sallarken lafımı yarıda kesip şok içinde patronuma bakıyorum. Az önce arkadaşını etrafına dikkat etmesi için uyarmıştı, şimdi ise onun ölüm bestesini mırıldanıyor. İşitme duyumun kusursuz olduğu izlenimindeydim, ancak kulaklarımı tekrar kontrol ettirmem gerekebilir.

“Efendim?”

“Evet?” Bana son derece ciddi bir ifadeyle dönüp bakıyor.

Nasıl bir canavar için çalıştığımı fark ettiğim an işte bu an.

İçimden bir ses hâlâ kulağımdan şüphe etmek istiyor… ama bu, öyle geçiştirilemeyecek kadar önemli bir konu. Yanılmadığımdan emin olmam gerek.

“Bunu benim için tekrarlayabilir misiniz efendim? Emrinizi yanlış duyduğumu sanıyorum.”

“Yakın arkadaşımın kafatasının içindekilerle duvarı boyamanı istiyorum. Bu senin için daha az kafa karıştırıcı oldu mu?”

Bunu olabildiğince rahat bir tavırla söylüyor. Sözlerini yanlış yorumlamanın kelimenin tam anlamıyla hiçbir yolu yok. Önemsiz bir şeymiş gibi davranıyor.

General Rudersdorf’u katletmemi mi istiyor?

“Niyetinizi öğrenmeyi talep ediyorum efendim.”

“Oh, sebebini merak mı ediyorsun?”

“Sebepsiz yere birini katledemem. Ben bir askerim. Hem onuru hem de görevi bilen bir subayım.”

Ciddi bir komutan rolü oynamanın kendine göre faydaları var. Her şey bunu nasıl kullandığınıza bağlı. General Zettour ile arama biraz mesafe koyuyorum. Bu mesafeyi kapatıp bana orta yolda yaklaşırsa, onunla daha açık konuşmam mümkün olur. Bunun gerçekleşmesi için de fazla beklememe gerek kalmıyor.

“Görüyorsun ya… o adam tepeden tırnağa bir stratejisttir.”

Tanya ile gerçek hislerini paylaşmaya başlayan General Zettour’un kıkırdamasında hüzünlü bir eda var.

“A Planı başarısız olduğunda, hazırda bir B Planı vardır. O plan da sonuç vermezse, yedekte bekleyen üçüncü bir planı olur. Gözü zaferden başka bir şey görmez. O böyle çalışır.”

İçindeki asker bu; doğası böyle. Yeterince uzun süre ön saflarda bulunmuş olanlar, bu doğanın onu taşıyanların çoğu için iki ucu keskin bir kılıç olduğunu bilir.

“… Sarsılmaz bir kararlılıkla hızlı ve kesin seçimler yapmak stratejistlerin işidir. Tüm varlıkları, koşulsuz bir şekilde zafere giden bir yol açmaya odaklanmıştır.”

İmparatorluk daha önce hiç yenilgi tatmadı. Milletimiz, yükselen bir süper güç olması sebebiyle kaderin kendi yanından taraf olduğuna yürekten inanıyor. Bu anlayış, savaş çabalarımız için de geçerliliğini koruyor.

Nasıl kazanabiliriz? Bir stratejist için tek soru budur. İmparatorluk halkının çoğunluğu ‘Sizce kazanacak mıyız?’ sorusunu akıllarına bile getiremiyor. Bunu yapabilen az sayıdaki insanımız içinse mutsuzluğumuzun tam olarak nedeni bu.

Yüzünde yalnız bir ifadeyle General Zettour kendi kendine güler.

“Devletimizin kuruluşundan bu yana İmparatorluk Ordusu eninde sonunda kazanmanın bir yolunu hep buldu. Olumsuz koşullar, tarihimiz boyunca defalarca üstesinden geldiğimiz şeylerdir. Savunma harekâtlarıyla zaman kazanır, ardından zafere ulaşmak için doğru an geldiğinde taarruza geçeriz.”

Sözünü ettiği o kayıp efsaneye karşı ses tonunda hem bir sevgi hem de bir nefret duyabiliyorum.

“Bu savaşı kazanamıyor oluşumuzun tarihte tek bir emsali dahi yok. Bunun bizim neslimizin göğüslemesi gereken bir şey olduğunu düşünmek… tek kelimeyle akılalmaz.”

“General Rudersdorf tarihteki bu değişimi kabullenmeye pek niyetli görünmüyor.”

“Muhtemelen kabullenmeyecek de. Çünkü o mükemmel bir stratejisttir. Ve ne yazık ki onun için, yenilgi nedir bilmeyen bir stratejisttir. Dolayısıyla, yenilgisini sezebilse bile bunu asla zihninde idrak edip kabullenemez.”

General Zettour konuşurken inler; bu, kadim dostunu düşündüğünde hissettiği çaresizliğin bir işaretidir.

“O aptal. Sırf başka seçenek kalmadığı gerekçesiyle, en kötü senaryo için hazırladığımız B Planı’nı tek başına uygulamaya karar verebilir.” Başını ellerinin arasına alarak devam eder. “Sadece askeri bir darbe gerçekleştirmekle kalmayıp hemen ardından Ildoa’yı işgal etmek mi istiyor? Hepsi zafer uğruna mı? Tüm bunlar milletimizin intiharını geciktirmekten başka bir işe yaramaz. Mevcut savaşı sürdürmek için yeni bir savaş başlatmak istiyor. Savaş, bir anlaşmazlığı çözüme kavuşturmanın aracıdır. Amaç olamaz.”

“İkinizin ters düştüğü nokta burası mı efendim?”

Bunun cevabı elbette evet. Bir şey söylemesine gerek yok; duruşu her şeyi anlatıyor. Yorgun düşmüş olan General Zettour, başını bıkkınlıkla sallamadan önce onaylarcasına başını eğer.

“Ben zayıf bir adamım. Ben ancak milletimiz adına temiz bir yenilgiye zemin hazırlayan bir B Planı’nı destekleyebilirim.” Anlık bir tereddütle dudakları bükülür, ardından devam eder. “General Rudersdorf farklıdır. O, yüce İmparatorluk’a sadık bir stratejisttir. Ortaya koymaya çalışacağı tek plan, milletimizin yenilgisini önleyecek bir plan olacaktır. Zaman farklı olsaydı, gösterdiğim bu mağlubiyetçilik yüzünden muhtemelen asılırdım.”

“Düşünce yapınızı zafere ulaşma yönünde değiştirmeyi değerlendirdiniz mi?”

Üstüm, bunu zaten değerlendirdiğini açıkça belli eden hüzünlü bir kıkırdamayla yanıt verir.

“Stratejik açıdan bunu enine boyuna düşündüm. Şartlara bağlı olarak, eninde sonunda öyle ya da böyle bir tür zafer koparmak imkânsız olmazdı. Ancak harekât açısından bakarsak… Bu basitçe mümkün değil… Sonuçlar gün gibi ortada.”

Boğuk, pürüzlü bir ses tonuyla sitem eder:

“… Atalarımızın mirasının, yanlış planlanmış kitlesel bir intiharla sona ermesine izin veremem.”

Söyledikleri doğru fakat üslubu fazla imalı ve dolaylı.

Bunu daha açık ifadelerle söylemesini sağlamalıyım. İleride bir noktada mahkemede ifade vermek zorunda kalmam ihtimaline karşı.

“Efendim, ben bir askerim.”

Özünde, net emirler ve söz konusu emirler için gayet sağlam bir gerekçe olmadan hareket edersem geleceğimden endişe duyuyorum. Doğrudan gözlerinin içine bakıyorum ve takınabileceğim en samimi ses tonuyla, bir askerin sorması gereken şeyi soruyorum.

“Bir asker olarak gerçek niyetinizi anlamam gerekiyor.”

“Yarbayım, ben iyi bir insanım ama bu örgütün kötü bir üyesiyim. Çöküşümüze hazırlanmakla yükümlüyüm.”

Ah, yine o kelime. Yükümlü. Ne kadar da kullanışlı bir kavram. Gerçi kullanışlı olduğu kadar acımasızca da bir tutum.

“Eğer Albay Lergen uzlaşmaya giden bir yol çizmeyi başarabilirse, bu bütün sorunlarımızı çözer. Ama başarısız olması durumunda bu planı ortaya koyma sorumluluğu nihayetinde bana düşüyor.”

Görev anlayışındaki bu kendini feda etme arzusu akıl alır gibi değil. Yine de onun çıkarları benimkilerle çelişmiyor. Mevcut durumu doğru bir şekilde değerlendirebilecek bir iflas kayyumu olsaydı, gerileyen İmparatorluk’un nihai iflasının yaratacağı şoku ciddi oranda hafifletmeye yardımcı olurdu. Bir paydaş olarak General Zettour’un yanında yer almakta tamamen haklı olurdum. Yine de durumumu jüri üyelerine açıklayabilsem bile onları ikna etmek için elimde hâlâ yeterince veri olmayacak. Biraz daha fazlasına ihtiyacım var.

“Sizin gibi bir vatanseverin, karşısındaki mağlubiyetçiyi vurmayı seçmesini anlayışla karşılarım Yarbayım. Siz her zaman yenilgiden kaçınmayı bir zafer sayan bir realist oldunuz.”

Ne diyorsun?

General Zettour bir tebessümle beni sınıyor.

“Peki, beni vuracak mısın? Şahsen, arkadaşımı vurmanın çok daha mantıklı olacağını düşünüyorum.”

“Onu bu yüzden mi ortadan kaldırmak istiyorsunuz efendim?”

“Evet. Bu savaşın sona erebilmesi için bunu yapmamız gerek. Barış için. Gerekirse sorumluluğu üstüme alırım. Sadece senin yardımına ihtiyacım var.”

Bu esasen mükemmel bir cevap. Ona B+ veriyorum. Bu, ihtiyacım olan asgari şartı karşılamalı. Ona hafif bir tebessümle yanıt veriyorum; General Zettour da bunu nazik bir baş sallamayla takip ediyor.

“O halde eski kadim dostumu halletme işini sana bırakıyorum.”

“Siz emri verdiğiniz anda gereği yapılacaktır efendim. Ancak sormam gereken bir şey daha var.”

Şu anda öğrenebileceğim her şeyi öğrenmek istiyorum. Planının ne olduğunu, kimin ne yapacağını ve benim ne yapmam gerektiğini bilmek istiyorum. Bu oyunu bırakamıyorsam, en azından kurallarını öğrenmem gerek.

“Planınız nedir efendim?”

“Aptala yatma Yarbayım. Pekala, planlarımı açıkça ifade etmemi neden istediğini anlayabiliyorum. Bunu yapmaktan memnuniyet duyarım, bu yüzden beni iyi dinle. Eğer acil durum planına başvuracaksak, İmparatorluk dükkânı kapatmaya hazır olmalı. Bunu mümkün kılmak adına elimdeki her şeyi masaya sürmeye hazırım.”

Çoğu insan V şeklinde hızlı bir toparlanmayı hedeflerken, General Zettour tüm birikmiş borçları sakince tasfiye etmek istiyor. Aklında bir kapatıyoruz indirimi bile var. Birdenbire planı beni oldukça cezbetti; daha fazlasını duymak istiyorum. İşler ilginçleşmeye başlıyor. General Zettour sigarasından sessizce bir fırt çekerken bana dikkatle bakıyor, ardından aniden ayağa kalkıyor. Sonra pencereye doğru yürüyor ve tek bir kelime etmeden gökyüzüne doğru bakmaya başlıyor.

Sırtının daha önce hiç bu kadar küçük göründüğünü görmemiştim.

Yüce General Zettour’un bile çaresizlik içinde kıvranıp kıvranmadığını merak ediyorum. Sırtı bana dönük bir şekilde konuşmaya devam ediyor.

“Yapabileceğimiz pek bir şey yok. Ben sadece acil inişimizi olabildiğince yumuşak tutmak istiyorum.”

Çok kırılgan görünüyor. Ya da belki de bu sözler kendi içlerinde derin bir kavrayış sunuyor. Generalin şu anda ne hissettiğini kestiremiyorum. Tavana doğru bakıyor ve bir iç çekişle sigara dumanını üflüyor.

“İhtiyacımız olan şey biraz daha zaman. O zaman inişimizi sorunsuz bir şekilde gerçekleştirebiliriz. Bu bakımdan, o kafasız Rudersdorf ile belki de aynı rüyayı görüyoruzdur. Sadece sonları farklı.”

İnsanlar, zar zor geçinseler bile düzenlerini aynen sürdürme eğilimindedirler. Mevcut durumu korumaya yönelik bu doğal arzu son derece ürkütücü olabilir. Ancak henüz umut var, nitekim Zettour adındaki rasyonel birey bu örtük önyargıyı reddetme arzusunda kararlı görünüyor.

“Ancak ben kıdemli bir kurmay subayım. İstesem de istemesem de bütün benliğim bana şunu söylüyor… B Planı tüm bunlara bir son vermeli.”

Gidişata bakılırsa, bu yenilgiye razı olmak anlamına geliyor. Makul bir zekaya sahip herhangi birinin, İmparatorluk’un kaybedilmiş bir dava olduğunu anlaması mümkün görünüyor. Mantıklı düşünebilen herkes bu rasyonel tahminde bulunabilmelidir. Benim için şaşırtıcı olan şey, İmparatorluk Ordusu’nda yaklaşan yenilgimizi açıkça tartışmaya gönüllü tek bir beyefendinin bulunması.

Özgün bakış açılarına sahip liderler, tarihi yıkıcı olabilecek bir yoldan büyük ölçüde saptıracak konumdadırlar. Sorun şu ki, büyük planlarıyla ortaya çıktıklarında genellikle elde ettiğiniz şey şudur:

“Mevcut planı inceledim ve ne yazık ki zafer umutları ve hayalleriyle dolu aynı stratejist saçmalığından ibaret.”

“Komutanın tek bir merkezde toplanmasıyla ilgili bir sorununuz yok, değil mi?”

“Kesinlikle hayır. Fakat katılamadığım şey planın kendisi. Son anlarımızdan önce orduyu ülkenin kontrolünü ele geçirmeye zorlamak, çöküşümüzü daha da dramatik hale getirmekten başka bir işe yaramaz. Savaştan çekilmek için gerekli düzenlemeleri yapmamız gerekiyor.”

Karmaşık bir durum ve General Zettour muhtemelen özel sektörü, hükümeti ve orduyu koordine ederken pestili çıkana kadar çalışmıştır. Kaderimi kabullenme boyun eğişimden doğan ızdırap zihnimde somutlaşmışçasına derin bir iç çekiyorum.

“Durum ne olursa olsun, bir kargaşadan kaçınamayacağız… Bir hata yaparsak, düşmanın bundan yararlanması son derece doğaldır. Bu müzakerelerin gerçekleşmesini sağlamak adına barış için çabalamalıyız.”

General Zettour, sanki bir denklemi çözen bir matematikçiymişçesine bu acı verici sonucu ortaya koyuyor.

“Yapmamız gerekenler göz önüne alındığında, yüce ve kudretli dostum Rudersdorf bir engel teşkil edecek. Onu aradan çıkarmalıyız. Onu öldürmek… tek seçeneğimiz.”

İçimdeki iş insanı, üstümün bu acımasız niyetine karşı inkar edilemez bir tiksinti duyuyor. “Tolerans” kelimesi Tanya’nın sözlüğünden çıkarılalı çok olmuştu. Ve insanlar yorulduğunda, bazen gerçek benlikleri dışarı vurur. Bir sonraki sözümü söyleten şey, inkar edilemez bir öfke hissiydi.

“Ne kadar aptalca bir düşünce.”

“Ne?”

“Sırf bir engel teşkil ediyor diye onu öldürmek mi istiyorsunuz? Ne kadar saçma.”

Bu tam bir zırvalık. Yani adamı öylece öldürecek miyiz? Bu kesinlikle söz konusu bile olamaz; üzerinde bir an dahi tartışmaya değmeyecek, mantıksız bir argüman.

“Gerekli bir fedakarlık. Sonrasında yaşanacakların sorumluluğunu ben üstleneceğim. Yoksa sen ölüm araçlarını hor görenlerden misin?”

Burada beni yanlış anlıyor. General Zettour’un birdenbire böylesine tuhaf bir düşünceyi meşrulaştırmaya meyilli olmasının sebebi yaşadığı bunca stres mi acaba? Gelecekte yaşanacaklardan endişe duysam da, onun bu düşünce tarzını düzeltmeye çalışıyorum.

“Adamı öylece öldürmek istediğinizi söylüyorsunuz. Fakat ciddi olamazsınız.”

“Söylediğim her şeyde ciddiydim.”

“Bu saçma bir fikir. Eğer emriniz buysa, onurumu korumak adına tam şu anda sizi vurmakla yükümlüyüm demektir.”

Koşullar göz önüne alındığında, yanlış tarafta yer alma lüksüm yok. General Zettour İmparatorluk’un çöküşünü kabul etmeye razı olsa bile, hayata geçirilemeyecek bir yoldan ilerleyecekse ona eşlik edemem.

“… İş bu noktaya geldikten sonra bir müttefiki öldürmeye gerçekten karşı mısın?”

Bu soruyu zordan çıkarırken yüzünün rengi soluyor, bu da yaşadığım tam bir hayal kırıklığını katlamaktan başka bir işe yaramıyor. Muazzam bir yanlış anlama içerisinde.

“Bağışlayın efendim ama kastettiğim tam olarak bu değil. Sadece düşünce tarzınızın tamamen hedeften saptığını belirtmek istemiştim.”

“Ne demek istiyorsun? Ne söylemeye çalışıyorsun?”

“Hadsizliğim için tekrar özür dilerim. Ancak efendim, gerçekten… bunu size tek tek açıklamam mı gerekiyor?”

Karşımda sadece başını sallamakla yetinen üstümü inceliyorum.

“… Nereye varmak istediğinden emin değilim.”

Şaşkınlıktan neredeyse kalakaldım. İnsan öldürmeye karşı değilim. Sadece bu özel koşullarda suikastın verimliliğini reddediyorum. Tepkime neden bu kadar şaşırıyor ki?

“Bu, kaliteli bir insan kaynağının israfıdır. Efendim, bırakın çöpe atmayı, üst kademedekileri bu kadar kolay kaybetmeyi göze alabilecek bir durumda değiliz.”

“Örgütümüzden bir kanseri söküp atıyoruz. Bu acısız olmayacak…”

“Mesele de bu ya efendim. Acı, sürecin gerekli bir parçasıdır. Ancak benim ifade etmeye çalıştığım şey, bu meseleye yaklaşım biçiminizdeki sorun.”

Bu, taktiğin en temel kuralıdır! Stratejik yaklaşım tamamen hatalıysa, en iyi planlanmış hedeflere bile ulaşılamaz! Başka gün değil de neden bugün ona derdimi anlatamadığımı merak ediyorum.

Mükemmel bir iletişimciymişim gibi davranmayacağım. Bu alanda bir uzman olmama rağmen bu konuda mütevazı olduğumu söylemekten gurur duyuyorum. Doğal olarak, dikkatli olmak, kelimelerimi net seçmek veya dile getirilmemiş niyetleri sezmek gibi konularda oldukça başarılıyım… ama mükemmel değilim.

Ve bazen yanlış anlaşılmaların olabileceğini de anlıyorum. Fakat savaş alanında bir yanlış anlaşılma, sizi herhangi bir kurşun kadar kesin bir şekilde öldürebilir. Savaş alanındaki deneyimimi göz önüne aldığımda, çoğu kişiden çok daha verimli iletişim kurabileceğimi biliyorum.

Üstelik ikimiz de Genelkurmay’ın işleri nasıl yürüttüğünü biliyoruz. Aynı değerleri paylaşıyoruz. General Zettour ve ben aynı dili konuşuyoruz.

En baştan birbirimizin ne demek istediğini anlamayıp teğet geçmemiz bile çok garip. Bu neredeyse bir mucize.

Suçlu stres olmalı. Bilgi işleme kapasitemizi olumsuz etkilediğine bahse girerim. Bu da onunla açık ve doğrudan konuşmam gerektiği anlamına geliyor ki bu sorun değil.

Mantığımı onun önüne sermeden önce yeniden yapılandırıyorum.

“İnsanlar verimli bir şekilde öldürülmelidir, ancak hayatları heba edilmemelidir.”

Buna tüm kalbimle inanıyorum. Bu, uğruna ölmeyi göze alabileceğim bir ilkedir. Değerli bir beşeri sermayenin heba edilmesi bağışlanamaz bir günahtır. Bu değerli sermayeyi özenle geliştirmek ve doğru bir şekilde kullanmak görevimizden başka bir şey değildir. Ve israftan hoşlanan tek bir ruh bile yoktur.

“Eğer bir generali öldürmemiz gerekiyorsa, İmparatorluk o adama yapılan tüm yatırımın karşılığını almayı garanti etmelidir. Bizler veya en azından ben, keyfi bir hevesle personelin katledilmesini savunan biri değilim.”

“Öyleyse sen neyi savunuyorsun?”

“Ben barışı savunuyorum.”

Bunu tüm samimiyetim ve ciddiyetimle beyan ediyorum. Kaosun hüküm sürdüğü bir savaşa katılmaya zorlanmış bir birey olarak tek aradığım şey düzen ve barıştır. Doğal olarak General Zettour’un da var gücüyle barışı sevdiğine inanıyorum.

Kendi ulusunu topyekûn bir savaşı sürdürmek için yakıt olarak kullanacak suçlu düzeyinde kaçık savaş çığırtkanları olmadıkları sürece, tüm medeni insanlar barışın özlemini çeker.

O muazzam barış ve verimlilik perspektifinden konuşmaya devam ediyorum.

“En ufak bir şüpheye yer bırakmaksızın, barışı ve sadece barışı seviyorum. Yine de, ulusunun çıkarlarına adanmış bir asker olarak, yalnızca görevlerimi mümkün olduğunca verimli bir şekilde yerine getirmek istiyorum.”

“Maaşımın hakkını veriyorum” kısmını eklemekten kendimi alıkoyuyorum. Her ne olursa olsun, benim bakış açıma göre kazanamayacağımız bir savaşı sürdürmek berbat bir iş modelidir. İş yapma biçimimizde daha verimli olmalı, sermayemizi çok daha dikkatli kullanmalıyız.

Geçmişimizdeki kahramanların şerefine ihtiyacımız yok, ancak geride bıraktıkları her şeyin semeresini kesinlikle toplamalıyız. Kazanılması imkânsız bir girişime zamanımızı ve emeğimizi harcamak, kariyerimizi sokağa atmaktan pek de farklı değildir. Duygusal yatırımımızı kurtarmak adına ne kadar çırpınıp bağırırsak, ayaklarımız yenilgi bataklığına o kadar saplanır.

Yine de, ayrılmaya çalıştığım departmanda arkamda ucu açık işler bırakmak istemiyorum. İş değiştirmeden önce istifa prosedürümü tamamlamak adına çaba sarf etmekten kaçınmak aptallık olurdu.

Her zaman elinden gelenin en iyisini yapmayı ilke edinmiş bir insan kaynağı olarak Tanya, elinden geldiğince üstüne hitap etmeye ve derdini anlatmaya devam edecektir.

“General Rudersdorf’u öldürürsek, elimizde tek bir cinayetten başka bir şey kalmaz. Ancak bir darbenin arkasındaki beyni engellersek, bu nüfuzumuzu artırma amacına hizmet eder.”

General Zettour pürdikkat dinlerken, bu fikri ona pazarlamak için şimdi tam zamanı. Bu, bir stratejiyi açıklamaktan farksız. Anahtar onun elinde; sadece bunun farkına varmasını sağlamam gerekiyor.

“General Rudersdorf’un B Planı’nı boşa çıkardıktan sonra ne yapacağımıza dair bir plan geliştirmeye odaklanmamızı önemle tavsiye ederim.”

“Anlıyorum. Kanserli Rudersdorf’u söküp atmamalıyız, ama…”

Kesinlikle.

Onu doğru yöne doğru hafifçe yönlendiriyorum.

“Onun ölümü, ordu içinde askerlere yönelik seçici bir tasfiyeyi tetikleyecektir. Oluşacak karmaşayı, Başkomutanlığı Genelkurmay Başkanlığı’nın kontrolü altına almak ve savaş için fiilen kısa vadeli bir merkezi komuta kademesi oluşturmak için kullanabiliriz.”

“… Karşı bir darbe. Bu benim… bizim… B Planımız olur.”

Saldırgan ve kararlı eylemleri en verimlisi olarak görürüm. Hükümeti devirme komplosunu sonlandırırken aynı zamanda savaş yönetiminin kontrolünü de tamamen ele geçirebileceğiz.

General Zettour bunu bir anda kavrıyor ve zihni tek bir şeyle doluyor: Umut.

“Sadece Rudersdorf’u denklemden çıkarmaya kıyasla kargaşa artabilir… ancak İmparatorluk içindeki mevcut çalkantıyı bastırmaya yardımcı olabilir.”

Bu bizi, orijinal B Planı’nın merkezi bir komuta kademesi oluşturma hedefine çok daha fazla yaklaştıracaktır. Hayır, kesinlikle bu hedefe ulaşacaktır. Üstelik yasal yollardan.

“Kan dökülmesi en aza indirilecek. Mümkün olan en az çabayla getirilerimizi en üst düzeye çıkarmamızı sağlayacak. Ayrıca son derece kolay olmalı.”

“Kulağa basit gelmesini sağlıyorsun. Bu sefer kendi adamlarımızı öldüreceğiz, Albay. Bunun ne anlama geldiğini anlıyor musun?”

Ardından yüzünde daha kasvetli bir ifade beliriyor… Burada neyi anlamadığını merak ediyorum. Ana fikir General Zettour’un kafasının üstünden geçip gitmiş. Tanya neden bir müttefiki öldürmek istesin ki?

“Bağışlayın efendim ama sorun tam olarak nerede?”

“Ne? Bekle, ne söylediğinin farkında mısın?”

“Efendim, birliklerimi konuşlandırmak için bir neden var mı?”

Zamanında malum kasabı doğrayan saray harem ağalarıyla yaşanan çatışma sırasında Cao Cao’nun söylediği sözü ödünç alayım: Birlikleri çağırmaya gerek yok.

Karşı darbe, özünde hukuk ve düzen adına yapılan bir güç gösterisidir.

“Askeri güç düşmanlarımıza karşı kullanılır. Polis fazlasıyla yeterli olacaktır.”

Doğudaki bir düşman üssüne saldıracak olsaydık, evet, istihkamcıları, büyücüleri, topçuları ve piyadeleri sevk etmemiz gerekirdi. Fakat bu sefer doğuya gitmiyoruz. Hedefimiz İmparatorluk içindeki bir büro. Üniformalı birkaç kolluk kuvveti memuru fazlasıyla yeterli olacaktır.

“Tek bir inzibat birliği, darbeye karışanların tümünü kolayca tutuklayabilir.”

“Genelkurmay’ı… eline teslim etmemizi mi öneriyorsun?”

General Zettour cümlesini tamamlamıyor.

Bunun yerine ağzını kapatıyor ve ucuz sigaralarından birine daha uzanıyor. Dönüştürülmüş bir mermi kovanı gibi görünen çakmağını kullanarak tütününü sessizce yakıyor. Arada bir tavana bakıyor ve yukarıda asılı kalan duman bulutuna yenilerini ekliyor. Nihayet… kısa bir süre geçtikten sonra… bir karara varıyor.

“Fena değil.” Kendi kendine bu iki kelimeyi fısıldıyor. “Kendi birliklerimizi sevk edersek, geniş çaplı bir paniğe yol açar. Küçük cerrahi müdahalemizin… büyücüler tarafından gerçekleştirilmesine gerek yok.” Sırıtan bir ifade beliriyor yüzünde, ya da belki de bu bir bıyık altı gülüşüdür. General Zettour neşeyle büyük bir duman üflerken çenesini sıvazlıyor. “Aklım hâlâ doğuda galiba.”

“Barbarlara karşı savaşmaya fazla mı alıştınız yani?”

“Evet, tam olarak öyle. Savaşın o barbarca gidişatına o kadar kaptırmışım ki kendimi, memlekette nasıl savaşılacağını unutmuşum.”

Parlak zekası muhtemelen tüm boşlukları baş döndürücü bir hızla doldururken, kendine yakışmayan bu muhakeme eksikliğine hafifçe kıkırdıyor. Üstümün ağzındaki sigara, sinsi bir çocuğun şeytani bakışlarının eşlik ettiği o hain sırıtan ifadeyi daha da belirginleştiriyor.

“Bu işi önleyici bir hamleyle sadece askeri inzibatı kullanarak çözebilirsek…”

Cümlenin geri kalanı, üflediği büyük bir duman bulutunun arasında kayboluyor ama ne söyleyeceği gayet açık.

“Sıfıra yakın bir zayiatla tam olarak istediğimizi elde etmiş olacağız. Ardından yargılama sürecinde ordumuzun komuta kademesini tek bir elde toplayabileceğiz.”

General Zettour başıyla onaylıyor, ardından sigara izmaritini hayatındaki en keyifli sigarayı içmişçesine küllüğe bastırıp hiç vakit kaybetmeden yeni bir tane çıkarıyor. Bir süre daha sessizce sigarasını tüttürdükten sonra, kendi kendine konuşur gibi bir şeyler söylüyor.

“… İmparatorluk’un kapalı kapıları arkasında gizli bir hesaplaşma yaşanacak…”

“Evet, olması gereken de bu.”

“Pekala, cerrahi müdahalelerin olabildiğince az tahribat yaratması her zaman en iyisidir. Öyleyse söyle bakalım, tahtadaki mevcut duruma bakarsak bir sonraki hamlen ne olurdu?”

Bu soruyu sanki bir harp okulu profesörüymüş gibi soruyor. Kendimi neredeyse güzel bir öğleden sonrasında, kampüsteki bir derslikteymişiz gibi hissediyorum.

Akademik kökenden gelen askerlerin kumaşı gerçekten çok farklı oluyor. Burada birini öldürmekten bahsediyoruz ama o bunu benim asla başaramayacağım kadar zarif bir dille ifade ediyor.

“Fikrini duymak istiyorum, Albay.”

“Bence işe General Rudersdorf’u Genelkurmay Başkanlığı’ndan çekip çıkararak ve onu uzanabileceğimiz bir yerde tutarak başlamalıyız.”

İdeal olanı, ölümüne kaza süsü vermemiz. Temizlik harekâtı, arkasında bıraktığı kişisel eşyalar arasında darbenin kanıtlarını bulmamızın ardından başlar.

En uygun senaryo, kendisinin görev esnasında şehit düşmesi olurdu; ancak Genelkurmay İkinci Başkanı’nın kendini düşman saldırısına açık hale getireceği bir ihtimal yok. Onu doğu cephesinin yakınına çekmeyi başarsak bile, orada tam olarak nasıl ölecek ki?

“Bunu nasıl yapacağını açıkla bana.”

“Dikkat çekmeden onu doğu cephesine getirmek için bir gerekçeye ihtiyacımız var… ve kaçınılmaz olarak orduyu sarsacak bu şoku nasıl atlatacağımızı çözmemiz gerek.”

Şehir ekonomisi disiplininin de öngördüğü üzere, yalnızca yakınlığın kendisinden bile elde edilecek ciddi bir avantaj vardır. Bu genel ilke, otorite kavramı için de geçerlidir. Bir çalışan, farklı bir ofiste oturan patronundan değil, dibinde oturan patronundan korkar. Dolayısıyla bir kaza kurgulayacaksak, doğu bunun için en ideal konum.

Üstelik… savaş alanında ölmek pek de olağan dışı sayılmaz.

“General Rudersdorf’u doğuya çekmek için Albay Lergen’i kullanabilir miyiz acaba?”

“Bu mümkün değil.”

Hiç tereddüt edilmeden reddedilmem merakımı uyandırıyor.

“Öyle mi? Nedenini sormamda bir sakınca var mı?”

Üstüm acı bir tebessüm sergiliyor.

“Rudersdorf’un Albay Lergen’i Ildoa ile bir barış anlaşması üzerinde çalıştırdığını unutmamalıyız.”

“Bu durum o adama olan güveninin bir kanıtı değil midir?”

Ulusumuzun kaderi bu müzakerelere bağlı. En çok güvendiği adamı bu göreve getirmesi kadar doğal bir şey olamaz. Sezgilerim General Rudersdorf’un Albay Lergen’e son derece güvendiğini söylüyor ama görünüşe göre General Zettour aynı fikirde değil.

“Rudersdorf bu müzakereleri sadece bir taviz olarak sürdürüyor. Mesele Albay Lergen’in kabiliyeti değil… durduğu yer. Ona gerçekten güvenseydi, albayı kendi B Planı’nın hazırlıkları üzerinde çalıştırırdı.”

“Kendi tarafını seçecek kadar güvenmek mi?”

“Tam olarak öyle.” General Zettour, küllüğe bir sigara izmariti daha bastırırken başıyla onaylıyor.

“Bütün doğu cephesinin sorumluluğu üzerime yıkıldığı için biliyorum. İnsanlara olan güveni, onlara verdiği görevlerin ne kadar yıpratıcı olduğuyla orantılıdır. En berbat işleri, gerçekten güvendiği kişilere verir.”

Ses tonunda gururlu bir eda var ve lafın nereye varacağı acı bir şekilde ortada.

“Pekala, bu işimizi kolaylaştırır. Komutanım, bağışlayın ama…”

“Söylemene gerek yok.”

Federasyon’a karşı savaşı tek başına sırtlamak zorunda kaldığı düşünülürse, sırıtan üstüm İmparatorluk’un en çok suistimal edilen subayı unvanını sonuna kadar hak ediyor.

“Kirli işi benim yapmamı istiyorsun, değil mi?”

General Zettour’un sorusunu sessiz bir baş hareketiyle onaylıyorum, o da bana tebessümle karşılık veriyor. Geniş, içten bir gülümseme.

Açıkçası, neredeyse biraz fazla geniş. En yakın arkadaşlarından birini öldürmek üzere olan bir adam için… hemen ardından fısıltıyla “çok iyi” deyişi oldukça nazik kalıyor.

“Bu işi nasıl yapacağız?”

Kolay kısmı bu.

“Doğudayken gerçekleşecek bir kaza ayarlasak nasıl olur? Bir uçak kazasına ne dersiniz?”

“Arada sırada yaşanan şeyler.”

“Evet. Bir bakım arızası yaşansaydı ne kadar da talihsizce olurdu, değil mi?”

Kronik olarak aşırı yüklenmiş bir hava taşımacılığı ağında kazaları önlemek zordur. Bu durum oldukça sorunlu kabul ediliyor ve İmparatorluk uçuşlarımızın güvenilirliğini artırmanın yollarını incelemek için kapsamlı tedbirler alıyor. Ancak savaş zamanlarında zaruretler sıklıkla güvenliğin önüne geçer ve arada bir yaşanan kazalar ödenen bedel olur.

“Birliklerimin bir kazanın meydana gelmesini sağlamasını temin edeceğim.”

General Zettour bu teklife kısa bir sessizlikle karşılık veriyor. Tek bir kelime dahi etmeden yeni sigarasını dudaklarının arasına sıkıştırıp yaktı. Etrafımızdaki havayı hafifçe dumanla kapladıktan sonra, bir nefes daha çekip endişesini dile getirdi.

“Genel olarak iyi bir plan fakat uçağın mürettebatı da bu kazaya kurban gidecek.”

Devam etmeden önce yumruğunu masaya indirdi.

“Asgari maliyetten bahsediyorsun ama o mürettebat bizim kendi askerlerimiz olacak. Yanlış günde, yanlış uçağa görevlendirilmiş askerler.”

Ne kadar da onurlu sözler. İnsani açıdan bakıldığında son derece haklı. Ona katılıyorum, gerçekten katılıyorum. Başkalarının yaşamına azami saygı gösterilmelidir. Bu gerekli bir prosedür olsa dahi… gel de bunu hayatları feda edilen insanlara anlat.

Eleştirisinden, fikrimi azarlayan o keskin bakışlarından utanıyor olmalıydım.

Utanmalıydım ama utanmıyorum. Çünkü bu tespiti yapan kişi General Zettour’un ta kendisi.

“Generalim, acaba…”

“Ne oldu?”

Yüzündeki tiksinti dolu ifadeyi umursamıyorum. İstiyorsanız erdemli bir ilkeler adamı rolü kesmekte özgürsünüz. Hatta bu düşüncenin kendisi övgüyü hak ediyor. Fakat tüm bunları bir kenara bırakırsak, ne yazık ki şunu belirtmek zorundayım…

“Lütfen aynaya bir bakabilir misiniz? Çeneniz seğiriyor gibi görünüyor.”

“Ha… öyle mi?”

Hafifçe kafası karışan General Zettour çene hattını ovmaya başlıyor. Şu an yaşadığı şeyin tamamen bilinçdışı gerçekleştiğini tahmin ediyorum.

Ancak asıl değişim, eli ağzına dokunduğu anda gerçekleşiyor. Bunu ancak dramatik bir değişim olarak tanımlayabilirim… gözlerindeki hor görme ifadesi bir yaz günü gibi parıldamaya başlıyor.

“Bu durumdan ne kadar memnun göründüğünüzü fark etmemek elde değil.”

“… Gerçekten öyle bir yüz ifadesi mi takınıyorum?”

Dürüst olmak gerekirse, en sevdiği işi, yani cinayet işleyen bir seri katile benziyor. Kulaklarına varan sırıtışından adeta neşe akıyor. Üstümün özünde son derece yetenekli, amansız bir… psikopat olduğunu inkâr etmek imkânsız.

“Evet… görünüşe göre bu parlak önerin beni fazlasıyla neşelendirmiş. İşleyeceğimiz suçun farkında olsam da, Zaruret Ana’nın beni teşvik etmesinden kaçamıyorum sanırım.”

Zettour ile Rudersdorf gerçekten de birbirinin tıpkısının aynısı.

Benim perspektifimden bakıldığında, her ikisi de ulus denilen o garip toplumsal kurguya iliğine kadar sadık birer yurtsever. Bu durumun onları rasyonel olmayan varlıklar kıldığı hissinden kendimi alamıyorum, fakat… belki de benim bu bakış açım, aslen geldiğim zaman ve mekânın etkisinden kaynaklanıyordur.

Her halükarda, ister benim zamanımdan ister bu zamanlardan olsun, nabza göre şerbet vermek her zaman toplumsal bir sabittir.

“Başkan Yardımcısı büyük bir adamdır.”

Mükemmel bir stratejisttir. Sorun hiçbir zaman strateji geliştirme yeteneği olmadı, sorun onun mizaç yapısı. İmparatorluk’un şu anda ihtiyacı olan şey, iflasımızı yönetebilecek biri. İnsan kaynaklarındaki bu tür uyumsuzluklar beni her zaman çok üzer.

İşte bu yüzden, onun için yapabileceğimiz en küçük şey…

“Anavatan’ın önümüzdeki yüz yılının temelini atacak nitelikte büyük bir adamdır.”

Ah, General Zettour’un yüzündeki bu harika gülümsemenin fotoğrafını çekebilmeyi ne çok isterdim! Sanırım komutanıma yaptığım bu yaranma hamlesini bir başarı olarak kaydedebilirim.

“Albay, sana teşekkür etmeli miyim?”

“Sadece arzularsanız, efendim.”

“Ha-ha-ha-ha, ne harika bir yanıt. Hadi annemize övgüler dizelim.”

Gözlerim fal taşı gibi açılıyor. Bu sözü karşısında hazırlıksız yakalanıyorum.

“Annemize mi?”

Durup dururken ne saçmalıyor bu? General Zettour her zaman muazzam biridir… O, ideal bir üsttür. Belki de savaş yüzündendir ama son zamanlarda bazen biraz tuhaf davranabiliyor. Aklı başında bir insan olarak zaman zaman ona ne cevap vereceğimi şaşırıyorum. Böyle zamanlarda, her sosyal varlığın yapacağı şeyi yapıp sessizce onu dinliyorum.

“Evet, bize o zalim kucağını açan annemize. Bu dünyada bir tanrı varsa, o da şüphesiz Zaruret Ana’dır.”

Başımda dindar kesildi. Zarurete mi inanıyor? Sanırım onun dininde zaruret anaç bir kavram.

“O zalim ama kudretli bir ilahedir. Sen de katılmıyor musun?”

Varlık X egoist bir pislik teki ama… eğer gerçekten bir Zaruret Ana varsa, General Zettour’un bu kısa tiradında tanımladığı gibi biri olma ihtimali çok yüksek.

“Haklı olabilirsiniz. Bu da onu tıpkı sizin gibi yapar.”

“Hadi ama, bana yaranmana gerek yok. Beni utandırıyorsun.”

Özür dilercesine başımı eğiyorum… Yine de üstümün, övgümü fiziken savuşturmak ister gibi elini sallama şekli karşısında biraz şaşkınım.

Gerçekten mutlu mu oldu? Bunu bir iltifat olarak mı algıladı? Eğer durum buysa, bu oldukça korkutucu…

“Pekala, eğer en kötü senaryo gerçekleşecek olursa, Rudersdorf’un bir kaza geçirmesini sağlayacağız. O zaman geldiğinde imparatorluk başkentine dönmeyi planlıyorum.”

“Kaza gerçekleştikten sonra askeri inzibatın harekete geçmesini sağlamak için nasıl bir düzenleme yapalım?”

İhtiyaç doğması halinde General Zettour’un güvendiği bir kişiye kuryelik yapmaya hazırdım. Nereden baktığınıza bağlı olarak neyse ki —ya da ne yazık ki— bu canavarın işleri halletme konusunda kendine has yöntemleri var.

“Bunu ben hallederim. Odamdan bu kadarını yapabilirim.”

Bunu gayet sıradan bir şeymiş gibi söylüyor, fakat Genelkurmay Başkanlığı bünyesindeki nüfuzunun genişliği gerçekten etkileyici; uzun kariyerinin bir meyvesi. İnsan kıskanmadan edemiyor. Sicili ve tecrübesi, örgüte benim gibi yeni katılmış birinin erişemeyeceği seçenekler sunuyor ona.

Bu da zihnimin bir köşesindeki başka bir soruyu hatırlatıyor bana.

“Teyit etmek istediğim bir husus daha var. Doğu cephesinden ayrılmayı planlıyorsunuz, değil mi?”

“Doğrudur.”

“Bu durum doğudaki harp gayretlerimiz açısından sıkıntı yaratmaz mı?”

Oradaki harp cephesi yalnızca General Zettour’un kurnazlığı sayesinde ayakta durabiliyor. Taktik ve stratejiye kendine özgü yaklaşımıyla bu adamın bizi getirdiği nokta, mucizeden başka bir şey değil.

Komuta kademesindeki bir değişiklik, bu savaşı kaçınılmaz sonuna getirmeye yeter de artar bile.

“Ön hattı destekleyemeyeceğimiz için geri çekilmek zorunda kalacağımızı varsayıyorum.

“… Eğer bu göreve talipsen senin için bir makam hazırlayabilirim. En azından seni kıdemli bir kurmay subay yapabilirim.”

“Birlikleri savaşa hazır tutmanın korgeneral rütbesindeki müfettişler için bile zorlu bir zanaat olduğunu duymuştum. Fakat bir yarbay için mi? Emirlerimden herhangi birini bir kimseye dinletebileceğimden şüpheliyim.”

En çok kaçınmak istediğim şey General Zettour’un sağ kolu haline gelmek. Bu tam bir dikenli yatak olurdu. Bu savaşın tüm kargaşasının sorumluluğunu üstlenecek bir konumda olurdum. Ve bunu kesinlikle istemiyorum. Ayrıca orada yeteneklerimin hiçbirini sergileyemezdim. Ezici müzakerelere katıldıkça yeteneğim heba olup giderdi.

İnsanlar verimli bir şekilde yapamayacaklarını bildikleri işleri reddetmelidir. Mantıklı bir şirkette bunu yapmak zor olabilir, ancak çalışanların ‘hayır’ diyebileceği bir ortamı korumak bir örgüt için son derece önemlidir.

“Bunun gerçekleşeceğini öngörmüyor musun?” General Zettour, Tanya’ya umut dolu bir bakış fırlatıyor ancak istediğini elde edemez. “Senden beklentim yüksek. Eminim bu senin için bir gurur vesilesidir?” Talebini tekrar yineliyor.

“Benim de orayı terk etmek dışında doğu cephesi için yapabileceğim bir şey var mı? Dürüst olmak gerekirse, İmparatorluk’ta orayı sizin yerinize devralabilecek tek bir ruh bile olduğunu sanmıyorum.”

Açıkçası General Romel veya General Rudersdorf gibi en yetkin haleflerin bile General Zettour’un yerini doldurabileceğini hiç sanmıyorum. Durum son derece karmaşık. Orada komutan olarak Tanya’nın veya başka birinin yapabileceği kazanan bir hamle yok.

Yapabileceği en fazla şey zararı en aza indirmek olurdu. Bunu yapabilmek için bile tek çaresi, Muharebe Grubu’nun ardından gelen kargaşada hazırlıksız yakalanmaması adına yavaşça geri çekilmek olurdu.

Aynı doğrultuda, söz konusu kargaşadan kaçınmak adına üstümün ne düzeyde bir hasarı kabul etmeye razı olduğunu da sormalıyım.

“Her halükarda, doğu cephesindeki kaosun önünü almamız gerekiyor. Anavatanımıza ve tüm harp cephesine sıçrama potansiyeli yüksek olan oradaki durumun, kararlı bir şekilde durdurulması gerektiğine inanıyorum.”

“Bu hususta endişelenmeni gerektirecek bir şey yok. Doğuda hâlâ benim yarattığım bir alan var.”

General Zettour’un bunu söylediğini duymak zihnimde farklı bir fikir uyandırıyor.

General Zettour’un fethettiğimiz toprakları yönetmek için kurduğu örgütü hatırlıyorum. Acımasız bir örgüt bu; Federasyon’u oluşturan pek çok azınlığa bağımsızlık hayali vaat eden bir konsey.

“Derin bir harekât için Özyönetim Konseyi’ni kullanabilir miyiz…?”

“Bunu öyle bir amaçla kurduğumu biliyorum ama şu an bunu becerebileceklerinden şüpheliyim.”

Muhtemelen haklı, bu yüzden sadece başımla onaylıyorum.

Ne de olsa konsey alelacele hazırlanmış bir projeydi. Kendi başlarına durumun gereğini asla yerine getiremezlerdi. Sahip oldukları güç dahi, İmparatorluk Ordusu’nun gerçek her türlü muhalefeti ezeceği güvencesine dayanıyordu.

“Varlıklarının temeli, İmparatorluk Ordusu’nun ön hattı tutmasında yatıyor. Onları yerleştirdiğim bölgelerde kamu düzenini sağlamaktan fazlasını yapamazlar.”

Bunun ötesinde yapabilecekleri en fazla şey, gerideki lojistiği idare etmektir.

“Onlara güveniyor musunuz?”

“Hayır, ama Federasyon’a güveniyorum.”

“… Özyönetim Konseyi’nin kendilerini amansız bir düşman olarak görmesini sağlayacak bir şey yapacaklarına mı?”

General Zettour sessizce başını sallıyor. Özyönetim Konseyi’nin, İmparatorluk’un toprak üzerinde bir emeli olmadığı yönündeki anlayışı, pragmatizme ve ulusal hikmet-i hükümete dayanıyor.

“O kadarını düşündüyseniz, her yeri yangın bombalarıyla küle çevirebiliriz.”

“Bu işe yaramaz Albay. Doğuda kapsanacak çok fazla toprak var…”

General Zettour ardından içindeki bozgunculuğu dile getiriyor.

“Nefret tohumları ekmemize gerek yok.”

“Kazanırsak, onlara sadık tebaa denecek.”

“Kilit kelime ‘kazanırsak’ olmak kaydıyla.”

İkimiz de bu ihtimalin ne kadar zayıf olduğunu biliyoruz; bu da bütün bu konuşmayı sadece boş bir laflamaya indirgiyor.

“Bir korgeneralin ağzından duymak için oldukça ağır sözler.”

“Sana kazanacağımızı söylememi mi istersin? Öyleyse Albay, zaferimiz için var gücünle savaşmanı talep edeceğim.”

“Düşüncesizce konuştum. Lütfen beni bağışlayın.”

Başını sallıyor ve ikimiz de iç çekiyoruz. Talihsiz gerçekliğimizi, bu acı kaderimizi kabullenmek işte tam olarak böyle bir şey.

“İşte bu yüzden Albay, birliklerin için işler çetinleşebilir.”

“Peki… işler zaten her zaman böyleydi ve hep öyle kaldı.”

“Öyleyse lütfen, devam et.”

Bu ülke baştan aşağı yozlaşmış bir sömürü düzeni.

Oksitlenip kapkara olmuş kendi kanımıza batmış durumdayız. Finansal olarak kârda olmayı ne kadar sevsem de, kanunların çiğnenmesinden ya da bu tür sömürücü yapılardan hiç hazzetmem.

Bu lanet olası dünya yerin dibine batsın.

“Elimden geleni yapacağım.”

“Mükemmel, öyleyse zaruret adına kan aksın.”

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla