Youjo Senki Cilt 10 – Bölüm 6 / İmparatorluk Kapı Tokmağı

İmparatorluk Kapı Tokmağı

15 AĞUSTOS BİRLEŞİK YIL 1927, COMMONWEALTH BAŞKENTİNDE BİR OTELİN DİNLENME SALONU

Dünyayı yönetmenin bir sırrı varsa, o da kesinlikle çayda saklıydı.

Yarbay Drake bunun sarsılmaz bir gerçek olduğuna inanıyordu. Commonwealth ordusunun her bir mensubu için bu aşikâr bir hakikatti.

Bu fincan çay, ülkesinin küresel bir imparatorluk kurma iddiasının başlangıç noktasıydı.

Kulağa biraz aptalca gelebilirdi ancak bu düşünceye gülen biri dünyayı döndüren çarkların nasıl çalıştığını anlamıyor demekti. Nihayetinde Commonwealth, gezegene mal dağıtımı üzerindeki kontrolü sayesinde hükmediyordu.

Çay pazarını yaratıp denetim altına almışlar, ardından bunu dünyanın geri kalanına tedarik etmişlerdi.

Bunun mümkün olabilmesi için de sanayilerinin temeli olan ve sevkiyat amacıyla kullandıkları deniz yollarını koruyacak güçlü bir donanmaya ihtiyaçları vardı.

Çay yaprakları uzak diyarlarda üretilir, nihayetinde gemilerle varış noktalarına ulaşırdı.

Sevkiyat çay klipperleriyle başlamış, fakat bunlar daha sonra buharlı gemilerle yer değiştirmişti. Bu büyük gücün sahip olduğu sevkiyat hatlarında güneş asla batmazdı. Deniz taşımacılığındaki üstünlükleri, kara ulaşımına bağımlılıklarıyla sınırlandırılmış kıta devletlerine karşı üstünlüklerini garanti ediyordu. Commonwealth halkı, çay yapraklarının kokusuyla sarmalanmış denizleri aşardı.

Güçlü bir donanmaya sahip olmak, özgür ve açık bir denizin kontrolünü ele geçirmek demekti. Bir başka deyişle, bir deniz devleti dünya üzerinde hâkimiyet iddia etmeye layıktı.

Yarbay Drake’in anavatanından bu kadar uzun süre ayrı kaldıktan sonra o gün otelin çay salonunda tecrübe ettiği şeyin onu iliğine kadar sarsmasının sebebi tam olarak buydu.

Commonwealth’te çay saati, evde olmanın ne demek olduğunun özüydü.

Bu beyefendi, bu görkemli tarihi oteldeki miras niteliğindeki bir masaya oturup en kaliteli porselende sunulan bir fincan çayın tadını çıkarmayı niyetlemişti.

Ancak daha tek bir yudum bile alamadan planı altüst oldu.

Her Commonwealth vatandaşının bildiği üzere, çayın kokusu açan bir çiçeğin rayihası gibiydi.

Kültürün kokusuydu.

Ne var ki normalde neşe ve heyecan uyandıran o aroma, fincanından yükselen şey değildi. Rengi bir nebze çayı andırsa da bu durum yaşadığı deneyimi sadece daha da acınası kılıyordu.

Federasyon askeri kamplarında ikram edilen ucuz çayla neredeyse kıyaslanabilirdi; hatta nesnel olmak gerekirse ondan daha bile kötüydü.

Orada kendilerine tarafsız Birleşik Devletler’de üretilmiş çay ikram edilirdi. Seri üretilen ve teneke kutularda satılan çaylar. Drake, böyle bir çayın kendi ülkesindeki en seçkin çay salonlarından birinin sunabileceğinden nasıl daha lezzetli olabildiğine tamamen akıl erdiremiyordu.

Bu inanılır gibi değil.

Garson kadın, Drake’in inanamayarak başını salladığını fark etmiş olacak ki elinde bir tepsi çörekle ona doğru yürüdü.

“Bir sorun mu var, Yarbayım?” diye sordu garson kadın güler bir yüzle; onu düşüncelerini paylaşmaya mecbur bırakarak.

“Bunu söylemek ne kadar zor gelse de buradaki çayın tadı kesinlikle berbat. Buraya ilk gelişim olsaydı müdürle görüşmek isterdim.” Bu oteli ve kalitesini biliyordu. Biliyor olmasaydı, ilk başta kendisiyle bir çeşit dalga geçildiğini düşünebilirdi. “Bunu servis ettiğinize inanamıyorum… Ayrıca sizi daha önce burada gördüğümü de sanmıyorum. Bütün erkek garsonlara ne oldu?”

“Ya siperlerdeler ya denizde ya da sizin arkadaşlarınızlar. Çayımızla ilgili bir sorununuz varsa İmparatorluk Donanması ile görüşebilirsiniz.”

“Burada da işler zor desene, ha? Dert işte… Neyse, şunlardan bir tane alayım.”

Garson kadının tepside getirdiği çöreklerden birine uzanırken onunla biraz havadan sudan konuştu.

Kuru bir çörekti ve tadı buğdayı bile anımsatmıyordu.

İç çekişini bastırarak tereyağına uzandı ki bunun da çakma bir ürün olduğu anlaşılabiliyordu. Tadı kurtarma umuduyla biraz reçel ekledi ama o da bayattı. Şekeri eksikti ve meyvenin kalitesi de pek iyi değildi. Neredeyse bir meyve kompostosunu andırıyordu…

“… Pekala, reçel ve tereyağı da pek farklı değilmiş. İkisi de ucuz taklitler.”

Dört gözle beklediğim tek şey buydu. Drake şikayetlerini bastırdı ve çöreği çay dedikleri ılık içecekle mideye indirdi.

Sadece görünüşte bir çay saatiydi.

Çay için günün en güzel zamanı olmasına rağmen salonda neden pek fazla müşteri olmadığını mükemmel bir şekilde açıklıyordu bu durum. Yine de her şeyi kötülememeye çalıştı. Savaş zamanıydı ve otel elindekilerle elinden gelenin en iyisini yapıyordu.

Yine de kimse kendini sahte ürünlerle doldurmaktan keyif almazdı.

Drake gazete okuyarak zihnini başka şeylere vermeye çalıştı. Tam çöreğin geri kalanını bitirmek için gereken cesareti toplamışken yaşlı bir adam ona doğru yaklaştı.

“Bay Johnson?”

“Merhaba Yarbay Drake. İyileşme süreciniz nasıl gidiyor?”

“Gördüğünüz gibi neredeyse eskisi kadar iyiyim. Ve şükürler olsun ki öyle. Yoksa kolumu kullanamadan vatanın sunduğu tüm bu nimetlerin tadını nasıl çıkarabilirdim? Bunun tadı gerçekten harika.”

Yaşlı adam Drake’e bakarken anladığını belirtircesine başını salladı. Doğu cephesinde Bay Johnson ile karşılaştığında da aklına gelmişti ama bu adamın ne düşündüğünü asla tam olarak kestiremiyordu.

Sanki zihninde sürekli bir abaküs kullanıyor, kocaman bir gülümsemeyle makul olmayan taleplerde bulunurken hesaplar yapıyordu.

“Tahmin ediyorum ki… biraz boş vaktiniz var Yarbayım. Ayıracak bir anınız varsa, benimle biraz vakit geçirmek ister miydiniz?”

“Efendim?”

“Hayalet kovalamak sizin kaleminiz midir?”

“Çocukken hep böyle yaparmış gibi davranırdım. Gerçi, çoğunlukla öylesine gırgır şamatadan ibaretti.”

Periler ve goblinlerle savaşmak için ağaç dallarını savurduğu o güzel eski günleri hatırladıkça içine bir özlem düştü.

Hepsi bir oyundan ibaretti ancak daha gençken gözüne son derece gerçekçi görünürdü.

Gençlikte insanların yapacağı türden şeylerdi işte. Düşünmesi her ne kadar utanç verici olsa da bu hatıralar Drake’in içini ısıttı. Askeri yatakhanesinin dar sınırları arasında belki de bu anıları unutup unutmadığını merak ederken buldu kendini.

“Bunu duyduğuma sevindim. Öyleyse içindeki o çocuğu yeniden ortaya çıkarmanı isteyeceğim. Benim için bunu yapabilir misin?”

“Netice itibarıyla ortada bir emir var. Her halükarda yapmak zorundayım, değil mi? Sadede gelelim öyleyse. Benim bir hayaleti öldürmemi mi istiyorsun?”

“Söz konusu olan, Ren’in Şeytanı.”

Yaşlı adamın bu kadar rahatça verdiği yanıt, Yarbay Drake’in içmekte olduğu çay benzeri sıvının boğazına kaçmasına neden oldu.

“Ne?”

Şaşkınlık ve öksürük krizinin karışımıyla derhal tepki verdi; fakat adam tepesinden aşağı yeni bir bomba daha bıraktı.

“Doğu cephesinde gördüğün o küçük hayalet. İmparatorluk’taki küçük bir kuşun bana söylediğine göre… o hayalet çok yakında bizi ziyaret edecekmiş.”

“Bay Johnson, sormak istemezdim ama bu doğru mu?”

“Doğru, seni temin ederim.” Yüzündeki gülümsemeye rağmen gözlerinde tek bir neşe kırıntısı dahi olmayan istihbarat ajanı, şakacı bir tonla konuşmaya başladı. “Kaynaklarımıza güvenimiz tam. Arka plan araştırmalarını hâlâ sürdürüyoruz… Son birkaç gecedir ortaya çıkıp kanala saldıran hayaletlerin Ren’in Şeytanı olduğu bildirildi.”

İstihbarat, bu saldırıların Almanların Commonwealth’in savunma hattını yarması amacıyla yapıldığına inanıyordu. Bir baskın düzenlemek adına koca denizi aştıklarını düşünüyorlardı.

“Ciddi olamazsınız?”

Kulağa sıradan gelen bir tepki olsa da sözlerinin ardında gerçek bir öfke gizliydi. Yaşlı adamın morali son derece bozuk görünüyordu. Ancak bir subay olarak Yarbay Drake’in, böyle bir yerde devlet sırlarından bahseden bu yaşlı adama söyleyecek iki çift lafı vardı.

“Şu lanet Almanların Commonwealth topraklarına tek bir deri çizme bile basacağını mı söylemeye çalışıyorsunuz? Bu, hele ki böyle bir otel salonunda hazmetmesi oldukça sarsıcı bir haber.”

“Pekala, burası bizim toprağımız.”

Yaşlı adam kıkırdadı. Topraktan bahsederken bir şeylere imada bulunuyordu.

“Bakıyorum da Federasyon’da geçirdiğin süre boyunca bir iki şey öğrenmişsin. Etrafına karşı tedbirli olmak güzel bir şey. O Komünistlerden bir şeyler kapabilmiş olmana sevindim. İşte sana küçük bir tavsiye daha.”

Bay Johnson sinsi bir sırıtış fırlattı. Bu sırıtış, John Bull ruhunun o örtük, içten pazarlıklı kötülüğünü tümüyle barındırıyordu.

“Yokluk ve savaş el ele yürür. Yine de şu otele bir bak. Ne kadar kusurlu olursa olsun, hâlâ hizmet veriyor. Sağladığımız istihbaratın her zaman bir bedeli olduğunu asla unutma.”

Drake’e hafifçe göz kırparak, buranın tabiri caizse “temizlenmiş” bir alan olduğunu ima etti.

“… İstihbarat Servisi’nin geleceği konusunda beni endişelendiriyorsunuz. Uzak diyarlarda savaşmamın karşılığı olarak bana hazırladığınız viski oldukça iyiydi ama o bütçenin birazını da buralarda, memlekette kullanmayı düşündünüz mü hiç?”

“Haşmetmeapları veya bizzat Cenab-ı Hak böyle bir şeye izin verse bile, bürokratlar asla vermez. Olmayacak kadar katıdırlar.”

Bu da ayrı bir çelişkiydi. Hazine bürokratı olan, Haşmetmeaplarına son derece sadık biri, “İnsanların ülkeye girmediği bir savaş döneminde, sadece yabancı vizeleri düzenlemeye yarayan bir dairenin maliyeti neden devlete bu kadar çok paraya mal oluyor?” diye sorduklarında kaşlarını çatardı.

Bunun İstihbarat Servisi’ne tahsis edilen bütçe olduğu onlar için de aşikâr olmalıydı. Dışişleri Bakanlığı’nın vize dairesinin sadece bu amaçla orada bulunduğunu büyük ihtimalle biliyorlardı. Yine de bu durum, hazine memurlarının hazine için çalıştığı ve ne yazık ki harcamalar için hâlâ bir gerekçeye ihtiyaç duydukları gerçeğini değiştirmiyordu.

Özellikle de muhalefetteki Haşmetmeaplarına sadık milletvekillerine açıklanabilecek bir gerekçe gerekiyordu.

“Sahip olmakla lütfuflandırıldığımız o vatansever parlamenterler var ya… ‘Savurgan bürokrasi’ ve ‘savaş çabalarını baltalamak’ gibi lafları gevelemeye bayılırlar.”

İsrafı lanetlemelerine sebep olan şey de zaten vatanseverlikleriydi. İsrafı ve bürokratik hantallığı kınamak, muhtemelen milletvekillerinin en büyük gurur ve neşe kaynağıydı. Bir ulus olarak Commonwealth için bu durum gayet iyiydi… fakat İstihbarat Servisi’nin bu çapraz ateşte kalması büyük bir sorundu.

Kulağa ne kadar saçma gelse de Commonwealth İstihbarat Servisi, hazine ile tamamen siyasi bir kavganın tam ortasındaydı. Kurum resmi olarak var olmasa da… harcadığı para yine de kamu kanalları aracılığıyla tedarik ediliyor ve bütçelendiriliyordu… bu da devlet memurlarıyla uğraşmak gibi bir lüksün tadını çıkardıkları anlamına geliyordu.

İşte bu yüzden Bay Johnson devam etmeden önce derin bir iç daha çekti.

“Şu kıt bütçemizle elde etmeyi başardığımız bilgi budur. Bunu kullanmanı ve İmparatorluk, askeri çizmeleriyle ülkemizi bir kenara atmadan önce o küçük şeytanı gökyüzünden indirmeni istiyorum.”

“Bağışlayın ama Ren’in Şeytanı’nın ne zaman tekrar ortaya çıkacağına dair elinizde bir takvim var mı?”

“General Habergram öyle olduğunu düşünüyor. Doğuya dönmeden önce dinlendiğini biliyorum ama savaşın doğası böyledir. Laf aramızda, hatırlayabildiğim kadarıyla ben çok uzun zamandır tek bir gün bile izin yapamadım.”

Yaşlı adam, biraz sempati toplama ümidiyle söylendi. Bir istihbarat ajanı olarak sergilediği tiyatronun bir parçası olması muhtemel olsa da Drake’ten bunu kendisi için yapmasını isterkenki ricasının arkasında gerçek bir keder kırıntısı gizliydi.

“Üst kademe sabırsızlanıyor, biz de ellerine somut bir şey vermek istiyoruz. Umarım ortaya bir sonuç koyabilirsin.”

“Elbette efendim. Emir emirdir.”

“Güzel. Şeytanın taburunun önünü kesecek bir tugayı korumak üzere görevlendirileceksin.”

Yarbay Drake’in yüzü hafifçe gerildi. Söylemesi kolay tabii… Emir emirdi, bu yüzden uyacaktı elbette; ancak bunun ne kadar anlamlı olduğunu sorgulamaktan da kendini alamıyordu.

“Bağışlayın ama tek başıma mı hareket edeceğim?”

“Hayır, hayır. Elbette hayır. Görevin amacını göz önüne alarak, eski deniz büyücü birliğinin en güçlü üyelerinden bazılarıyla birlikte gönderileceksin.”

Kendisi için güçlü bir bölüğün hazırlandığını öğrenen Drake, artık bu görevin başarısızlığa tahammülü olmayan bir iş olduğundan emindi.

“Hepsi seçmenin seçmesidir, bu yüzden başarılı olacağına inanıyorum.”

“Elimden geleni yaparım. Yeter ki o şeytan dediğiniz gibi çıkagelsin.”

“Elbette! Gelmezse de bunu sana karşı kullanmayacağımıza söz veriyorum.”

16 AĞUSTOS BİRLEŞİK YIL 1927, COMMONWEALTH ANA KARASI

O görüşmeden sonra işler çok hızlı gelişti. Bu da İstihbarat Servisi’nin bu konuda ne kadar ciddi olduğunun bir göstergesiydi. Bürokratik kurumlar ataletle yönetilirdi. Bu kadar hızlı hareket etmeleri, perde arkasında muazzam bir baskının biriktiği anlamına geliyordu.

“… Bu kadar çalışkan olabildiklerini kim bilebilirdi ki.”

Olaylar o kadar hızlı gelişti ki Yarbay Drake farkında olmadan şaşkınlığını yüksek sesle dile getirdi.

Savaş makinesinin dişlileri biraz yağ görünce hızla dönmeye başladı ve Drake’in emri ile geçici görevlendirmesi anında kucağına düşüverdi. Çok uluslu gönüllü birliğinin komutanına emir vermek normalde ne kadar zor olursa olsun, İstihbarat Servisi bunu gerçekleştirmek için dağları devirmeyi, denizleri yarmayı başarmıştı.

Bay Johnson ile yaptığı çay sohbetinden sadece bir gün sonra Drake bir araçla alındı ve katılacağı önleme tugayının komutanıyla tanıştırılmak üzere götürüldü.

Anlaşılan Yurt İçi Filosu’nu da kapsayacak bir pusu planlıyorlardı. İmparatorluk’taki haber kaynaklarının kimliğini açık etme riskini göze alan cesur bir hamleydi fakat muharebede sayıca üstünlük her zaman iyi bir şeydi.

Drake için de durum aynıydı; tanıdık deniz büyücülerinden oluşan bir bölüğe verilecekti. Yine de Tugay Komutanı Ballmer, bir fincan çay eşliğinde tugayı hakkında pek de ideal olmayan bir bilgiyi onunla paylaşmaktan geri durmayacaktı.

Anlaşılan o ki tugay çoğunlukla yeni acemilerden oluşuyordu. Deniz konusunda henüz yolun çok başındaydılar.

“Görünüşe göre ikimiz de politikacıların insafına kalmışız. Sana bir şey söyleyeyim mi Yarbayım, bunların çok uluslu gönüllü birliğinden pek bir farkı yok. Uğraştığın şeyleri duyduğumda senin adına üzülmüştüm, derken birden kendimi aynı konumda buluverdim.”

“Saray için çalışmak zor olmalı efendim.”

“General olarak anılmak için ödemem gereken bedel bu sanırım. Silahlı kuvvetlerde yeterince uzun süre kalırsan bir gün aynı şey senin de başına gelecek.”

İkisinin de John Bull ruhunu taşıyan birer beyefendi olduğunu teyit edercesine nükteli bir sohbete daldılar. Biriyle savaşa girmeden önce onun karakterini öğrenmek en iyisiydi.

Drake, konuşlandırılacak kesinlikle daha kötü yerler olabileceğini düşündü.

Aynı dili konuşmak işleri her zaman hızlandırırdı, özellikle de uzmanlar için. Komutanın tugayının gücünü özetlemesi, Drake’e yeni bir tehlike hissi aşıladı.

Ne de olsa muhatap olacağı kişiler yeni acemilerdi. Tabii ki sayıca çoktular ama kaliteleri konusunda ciddi şüpheleri vardı.

Yine de bu büyüklükteki bir birlikte, niceliğin nitelikteki eksikliği kapatması mümkündü. Yurt İçi Filosu düşmanın deniz kuvvetlerini baskı altında tuttuğu sürece, düşmanın hava desteğini dağıtmaları fazlasıyla yeterli olmalıydı.

Sorun, düşmanı gökten kimin destekleyeceğiydi. Hem Komutan Ballmer hem de Drake, unvanlı birlikten her şeyden çok korkuyordu.

“Ren’in Şeytanı hakkında ne düşündüğünü duymak istiyorum. O büyücü gerçekten de dedikleri kadar güçlü mü?”

“Şey, o canavara boşuna Paslanmış Gümüş demiyorlar. Oradan canlı kurtulduğum için tanrılara şükrediyorum ama beni tekrar o şeytanın menziline sürükledikleri için de lanet okuyorum.”

“… Bu hiç iyi değil. Söylediklerin doğruysa, bu bizim harcımız olmayabilir. Çocukları İmparatorluk Ordusu ile savaşmaya göndermek zorunda kalacağım hiç aklıma gelmezdi.”

“Aslında geçenlerde o şeytanla doğuda karşılaştım. Burada bir şey göreceğimizden hâlâ şüpheliyim.”

Komutan, Drake’in sözleri karşısında hafifçe kıkırdadı. Dile getirmese de yüzündeki yorgun ifade, Drake’in haklı çıkmasını ne kadar umut ettiğini fazlasıyla anlatıyordu.

Selamlaştılar; Drake, alışılagelmiş sigaralar yerine bir şişe içki aldı ve birlikte uçacağı bölükle tanışmak üzere Komutan Ballmer’ın yaveri eşliğinde oradan ayrıldı.

Yine de Drake’in neredeyse bütün bölüğü önceden tanıdığı düşünüldüğünde, “tanışmak” belki de en doğru kelime değildi. Eski deniz büyücü taburundaki kıdemlileri onun için vakit ayırıp toplamış olmaları son derece muhtemeldi.

“Çocuklar!”

“Yarbayım.”

Biraz havadan sudan konuşup hasret giderdiler; Drake çoğunun geçici olarak çeşitli yerlerde görevlendirildiğini ve ülkelerinin bunun gibi görevlerde ihtiyaç duyduğu her an harekete geçmeye hazır olduklarını öğrendi.

Drake buradaki işi bittiğinde çok uluslu bir gönüllü olarak tekrar doğuya gönderileceğini biliyordu. Bu adamlardan bazılarını yanında geri götürmenin bir yolu olup olmadığını düşünürken buldu kendini. Dereyi görmeden paçaları sıvayacak biri olmasa da yanında bu eski tüfekler varken doğudaki işi kuşkusuz çok daha kolay olurdu!

Aklına başka bir düşünce takıldı… Böylesine elit askerlerin konuşlandırılması, üst kademenin Ren’in Şeytanı’nın ortaya çıkma olasılığına gerçekten inandığının bir işareti olabilir miydi?

“Yine de o canavar gerçekten ortaya çıkacak mı dersiniz?”

Ren’in Şeytanı’nın aslında doğuda, Albay Mikel’in peşinde koşturmakla meşgul olduğu düşüncesini bir türlü kafasından atamıyordu.

İstihbarat teşkilatı, İmparatorluk’taki “dostlarına” —yani ajanlarına— gözü kapalı güvenip hedefi yakalama umuduyla ellerindeki her şeyi seferber mi etmişti? Bu durum kulağa gerçek olamayacak kadar iyi geliyordu. Drake bütün bu olan bitene bir türlü akıl erdiremiyordu.

Bir büyücü tugayının ve Ana Filo’nun, sözde saldırı gününe hazırlanmak adına bu denli ileri gitmesi ona tamamen gerçek dışı geliyordu.

Daha da kötüsü, düşmanın önünü kesebilmek adına kesintisiz vardiyalarla en üst düzey teyakkuz durumunda çalışmalarıydı. İnsanın akıl sağlığını sorgulatacak cinsten bir durumdu. Drake zamanını, tüm bu fiyaskonun ardından yaşanacakları hayal ederek geçiriyordu; birkaç askerle birlikte bir barda oturup ülkelerinin düştüğü bu vahim hataya nasıl güleceklerini tasarlıyordu.

Ne yazık ki bunu düşünmek bile üçüncü günün sonunda cazibesini yitirmişti.

Yine de hayat bazen kurgudan çok daha garip olabiliyordu. Ağustosun son gününde… nihayet bekledikleri konuğun haberini aldılar.

İlk belirti, telsiz frekanslarındaki gürültülü yoğunluktu. Komuta merkezi her zamankinden çok daha hararetliydi; bir şeylerin döndüğü aşikârdı.

Yarbay Drake durumu fark ettiğinde, muharebe zaten çoktan başlamış olacaktı. “Görünüşe göre hesaplaşma günü bu ay da ayın sonuna denk geldi,” diye kendi kendine mırıldanarak silahını kavradı; tam o sırada komuta kademesinden durumu açıklayan bir mesaj geldi.

“Daniel 01’den tüm birliklere. Denizaltılarımız bir düşman tespit etti! Bunlar İmparatorluk kuvvetleri. Filoları üzerimize geliyor!”

Yarbay Ballmer’ın mesajını duyduğu an Drake’in kafası karıştı… Ajandan gelen istihbarat gerçekten de nokta atışı mı çıkmıştı? Şaşkınlığını gizleyemedi.

Bilgi harbine çok derinlemesine batmak, insanın herkesten şüphe etmesine yol açıyordu. Gerçekten bir ajan var mıydı? Yoksa hepsi Milletler Topluluğu’na yanlış bilgi servis etmek için kurulmuş bir tuzak mıydı?

Akıl sağlığı açısından bunları fazla kurcalamamanın en iyisi olduğuna karar verdi.

Yapması gereken tek şey işini yapmaktı ve bunu kendi bildiği şekilde yapacaktı. Öyle ya da böyle, General Habergram’ın bir hususta yanıldığından emindi.

Ren’in Şeytanı’nın hâlâ doğuda olduğuna yürekten inanıyordu. Hiçbir şey bu fikrini değiştiremezdi. O büyücü doğudaydı, o zavallı Federasyon askerlerinin canına okuyordu.

Kendisi tekrar doğuya intikal ettiğinde o şeytanla muhtemelen yeniden yüzleşmek zorunda kalacağını bilse de… Bu konudaki tüm düşüncelerinin birazdan uçup gideceğinden henüz habersizdi.

“Hmm?”

Zayıf bir mana sinyali belirdi. Havayı tuhaf bir gerginlik kapladı.

Tıpkı doğuda hissettiği türden bir gerginlik.

Asla unutamayacağı bir sinyaldi bu—Paslı Gümüş’ünki.

“Kahretsin. Ben de beni kollayan bir koruyucu meleğim var sanıyordum.”

Meleği canını almaya mı gelmişti? Savaş zamanı böyle bir ihmalkârlığı affetmek zordu. Yarbay Drake, koruyucu meleğini düşman karşısında firar etmekten tutuklamak istedi. Ensesini ovuşturdu, başını iki yana salladı ve ardından askerlerine döndü.

“On numaralı düzen, beyler. Kan banyosuna hazır olun.”

Bu sinyal… bir sinyalin ne kadar dehşet verici olabileceğinin de bir sınırı olmalıydı. Bunu başka bir şeyle karıştırmasına imkân yoktu. Uykusunda bile görse onun sinyalini tanırdı.

İnanmak istemese de, bu dünyada hiçbir şeyin garantisi yoktu.

“Yarbay Ballmer’ı derhal uyarın. Ona bir şeytan taburuyla savaşmak üzere olduğumuzu söyleyin.”

“Birlikleri zaten harekete geçirmeye başladı bile komutanım.”

Demek kıdemli askerlerin bile inanmak için kendi gözleriyle görmesi gerekiyordu, ha?

Drake bölüğüne şöyle bir göz gezdirdi. Tetikteydiler ama omuzlarındaki rahatlık hâlâ bariz bir şekilde hissediliyordu. Bu illa ki kötü bir şey demek değildi… ama adamlar o şeytanı kendi gözleriyle görmüş olsalardı kesinlikle böyle rahat davranamazlardı.

Onlara canları pahasına savaşacaklarını söylemesi gerekiyordu.

“Her şeyden öte, bu ya öldüreceğimiz ya da öleceğimiz acımasız bir savaş olacak. Düşmanları gerçek birer iblis olarak görün. Dış görünüşlerine sakın kanmayın.”

“Bahsettiğimiz şu küçük kız, değil mi?”

“Küçük bir kız gibi görünebilir ama sözlerime kulak verin. O, sinsice düzenbazlık yapan küçük bir canavardan başka bir şey değil.”

Drake yoldaşlarını uyardı fakat adamlar bir şekilde onun şaka yaptığını sanıp gülüp geçtiler.

“Ciddi olamazsınız. Yoksa doğuda fazla mı vakit geçirdiniz komutanım?”

Adamdaki tüm endişe adeta çekip gitmişti. Drake bunu adamın duruşundan anlayabiliyordu; bu durum kendince iyi hoştu ama bu kıdemli askerler için bile rakiplerinin ne kadar çetin olacağını çok iyi biliyordu.

“Beni iyi dinleyin, denizci büyücü yoldaşlarım. Bunu sadece bir kez söyleyeceğim.” Drake birazdan söyleyeceği şeyin olabildiğince centilmenlikten uzak olduğunu biliyordu ama yine de duruşunu bozmadı. “Gezinizin ucunda bir kadın göründü diye sakın tereddüt etmeyin. Ölmek istemiyorsanız onları öldürmek zorundasınız. Küçük bir kız görürseniz, hiç düşünmeden onu gökyüzünden vurup indirin.”

“Doğuda bir şeye mi yakalandınız ne? Yanlış kadınla mı yattınız yoksa?”

“Yok, turp gibiyim, kafam da pırıl pırıl çalışıyor. Gerçi haklı olmanı neredeyse temenni ederdim.”

Bu savaştı.

Her şeyden önce birer deniz piyadesi olarak bu savaşın tam ortasındaydılar.

“Beyler… Burası bizim denizimiz. Gerekiyorsa orada birer canavara dönüşün… Ölmek istemiyorsanız, öldürmek için nişan almalısınız. Bugün o piçleri kanalın dibindeki mezarlarına gömeceğimiz gündür.”

Milletler Topluluğu sayısal olarak üstünlüğe sahipti. İstihbaratları sayesinde tepeden tırnağa hazırlıklıydılar, üstelik arkalarında güçlü bir deniz kuvvetinin desteği vardı. Güç dengesi tamamen onların lehineydi. Görünüşe göre siyasiler ve üst kademe arada sırada gerçekten de mükemmel çatışmalara zemin hazırlayabiliyordu.

“Hadi gösterelim günlerini! Bu zafer bizim olacak!”

31 AĞUSTOS, BİRLEŞİK YIL 1927, KANAL SEMALARI

Güya bu bir baskın harekâtı olacaktı.

En azından planda öyle yazıyordu!

Bu lanet olası görevi bir sır gibi saklamak için akla gelebilecek her türlü önlemi almıştım.

Öyleyse karşımdakiler de neyin nesi? Yok, sormama bile gerek yok. Bunlar siyah zırhlılar—resmen devasa bir ana harp gemisi filosu.

Derinliklerin hükümdarları, okyanusun kralları. Milletler Topluluğu Ana Filosu.

Yani, filosunun küçük bir parçası demek daha doğru olur. Çok övündükleri o meşhur dretnotların ortalıkta görünmemesinden bunu anlamak kolaydı. Yakındaki filo, eski model hızlı zırhlılar ve muharebe kruvazörleri etrafında konuşlandırılmıştı.

Ne kadar tiksindirici olursa olsun, bizim filomuzu yok etmeye fazlasıyla yeterdi. Donanmalarının yalnızca küçük bir parçası olmasına rağmen, İmparatorluk Donanması’nın Kuzey Denizi’nde görev yapan tüm filosunun işini bitirmeye yetecek gibi duruyordu. Bizim Açık Deniz Filomuz bile bu gruba ancak sayıca denk gelebilirdi, o da zor ihtimaldi.

Öyle ya da böyle, şu anki filomuz bir fil tarafından ezilmek üzere olan bir karınca sürüsünden farksız. Pek muharebe sayılmaz—bu resmen bir katliam olacak.

Elbette mahvolmamızın asıl sebebi sayısal eziklik değil.

Asıl beni endişelendiren şey, düşmanın nasıl hamle yapacağı.

Tam bir baskın yapacakken, savaşa hazır büyük bir filoyla karşılaşmamız tesadüf mü yani?

“Argh, bunun tesadüfen gerçekleşmiş olmasına imkân yok.”

Bunun sırf bir şans eseri olduğuna inanmaktansa Komünizm’e ya da Varlık X’e inanmayı tercih ederim. Başka bir deyişle, böyle tesadüfler yoktur.

Zaten durumdan şüpheleniyordum ama… önceki dünyamdan kalan bilgilerim tek bir bakışta bunun önceden planlanmış, sürprizlerle ve eğlenceyle dolu bir karşılama partisi olduğunu bana söylüyor.

Daha önce şüphelerim vardı ama artık eminim.

Bu bir illüzyon numarası.

İmparatorluk’un şifrelerini tamamen çözmüş olmalılar. İmparatorluk Ordusu tüm gizli emirleri telsizle göndermeden önce şifreler, bu yüzden… bu basit bir bilgi sızıntısı kadar önemsiz bir şey değil. Söylediğimiz her şeyi dinliyorlar demek oluyor.

Tanrı aşkına. Bir de 203. Tabur’un intikalini gizlemek için o kadar uğraşmıştım.

İşte bu yüzden kazanamıyoruz.

İş değiştirme arzum her an daha da güçlenirken, bu acı gerçekle yüzleşip yumruklarımı sıkıyor ve dişlerimi gıcırdatıyorum. Kaybeden tarafta savaştığımı biliyorum.

İstihbarat bir ölüm kalım meselesidir. Ne olursa olsun, bu önlenebilecek bir şeydi.

İmparatorluk’un geri kalanı da benim yaptığım gibi yapıp telsizle haberleşmekten kaçınsaydı bu mümkündü. Batı Ordu Grubu Komutanlığı’ndaki aptallar mı yoksa donanma mı bilmiyorum ama… harekât güvenliğinin bu derece sıfırlanmış olması midemi bulandırıyor.

“Geri döndüğümde ağızlarının payını vereceğim. Buna General Romel da dâhil—bu konuda ortalığı birbirine katmam lazım.”

Ancak bunu gerçekten yapmak bir hayli zor olacak. Sorunu ne kadar vurgulamak istesem de şifrelerimizin çözüldüğünü kanıtlayamam.

Tam bir probatio diabolica vakası. Elimde olmayan bir kanıta ihtiyacım var. İmparatorluk Ordusu şifrelerinin kusursuzluğuna inanılmaz derecede güveniyor. Öyle olmasaydı… ordu birimleri operasyonlarımızın en ufak ayrıntısını bile ulu ortada telsizle yayınlamazdı.

Ne kadar zalimce, düşüncesizce ve saçma.

“Böylesine büyük bir aptallık nasıl gerçekleşebilir?”

“Yarbayım?”

Emir subayımın endişeli ifadesine içimden taşan bir öfkeyle yanıt veriyorum. “Üsteğmen Serebryakov, bugün burada gördüklerimizi sakın unutma. Bu, üst komuta kademesinin yaptığı bir hatanın sonucudur. Ah, işte bu yüzden savaşın sonucu bu kadar belirsiz!”

“Sizi gidi gerizekalılar!” diye bağırırdım, tabii böyle bir imkânım olsaydı. Toplumdaki konumum olmasa, tam şu an, burada istifa ederdim. Yönetimin hatalarını düzeltmek için sahada yapılabilecek pek bir şey yoktur.

Çabaya hayran olabilirim ama anlamsız çabadan nefret ederim.

Çaba, uygun araçlarla ve doğru bir amaç doğrultusunda gösterilmelidir. Üstelik stratejik, yapıcı ve doğru yerde yapılmalıdır; aksi takdirde hiçbir anlam taşımaz. Çaba bir amaca ulaşma aracıdır, amacın kendisi değil.

Yine de böyle uzun vadeli bir bakış açısı, şu an içinde bulunduğum duruma hiçbir fayda sağlamıyor.

İnsanoğlunun bu kadar basit olabileceğini hiç bilmezdim. Karşımızdaki düşmanlar şu anki asıl meselemiz. Onların icabına bakmam lazım.

Aşağıda, panik içinde hızla rota değiştiren İmparatorluk filosunu görebiliyorum.

Birkaç muharebe kruvazörümüz olsa da sayıları trajik derecede az. Milletler Topluluğu Ana Filosu ile kapışmaya kalkarlarsa onları bekleyen tek şey sulara gömülmek olur.

O kadar canı ve vergi mükellefinin parasını ziyan etmenin hiç âlemi yok.

Donanma komutanı mı? Pekâlâ, onun hakkında söylenecek ne var ki…? Gemilerin çoktan apar topar geri çekilmeye başladığına bakılırsa, en azından kafası çalışan bir adama benziyor.

Eli çabuk olmak iyidir.

Yeri gelmişken hava desteğine de bir haber verseler fena olmazdı hani… Yine de ne kadar büyük bir panik içinde oldukları buradan bile belli oluyor. Tecrübeden yoksunlar.

“Donanmada olmak güzel şey olmalı. Ne kadar az tecrübeleri varsa, dost bir limana sığınma ihtimalleri o kadar artıyor.”

Deniz taarruz gücünün komutanına bakılırsa, henüz pek fazla muharebe görmediğine kalıbımı basarım. Görünüşe göre tecrübeli İmparatorluk deniz piyadelerinin sayısı pek fazla değil.

Yine de dünyadaki tüm iyiliklerin hatırına… kaçmamıza yardım edecek bir iki denizaltımız olsaydı hiç fena olmazdı.

“Açık kanaldan yakındaki dost bir denizaltıya çağrı mı yapsak? Yok… Büyük ihtimalle bir işe yaramaz.”

Kendi sorduğum soruyu yine kendim reddederek kendi kendime söyleniyorum. Bu ucuz bir komedi gibi… Tanya başını iki yana sallıyor.

Milletler Topluluğu kıyılarında konuşlanan İmparatorluk denizaltılarının çoğuyla telsiz teması kurulamıyor. Muhtemelen denizin dibinde, sinyallerin ulaşamayacağı derinliklerde pusuya yatmış durumdalar. Keşke saçma sapan uzunlukta bir antenim olsaydı, belki o zaman yeterince güçlü sinyaller gönderebilirdim. Neyse. Elimde olmayan şeyler için temennide bulunmanın bir anlamı yok.

Şimdi, işte küçük bir soru.

Bizim elimizde tek bir tabur var, düşmanınsa koca bir tugayı. Üstelik ezici bir deniz filosuna sahipler.

Gemilerinin uçaksavar ateşinin ortasına dalmaya hiç niyetim yok ama düşman hava birliklerinin ateş desteği ve ikmal için gemilerine güvenebilmesi de tamamen haksızlık.

Haksızlık derken, uzun soluklu bir muharebede avantajın onlarda olacağını kastediyorum. O zaman kuyruğumuzu kıstırıp dost birliklerle birlikte kaçmalı mıyız? Cık, o iş olmaz. Korumakla yükümlü olduğumuz gemilerle birlikte kaçmaya kalkarsak… onların hızına uymak zorunda kalırız.

Bu da düşman hava büyücülerinden kaçmaya yetecek bir hız kesinlikle değil.

Onların yükünü sırtlanıp yavaşlamaktansa yolları ayırmak çok daha akıllıca. Filoyla birlikte kaçıp işler tehlikeli bir hal aldığında onları yüzüstü bırakmayı kesinlikle istemem.

“En iyi savunma taarruzdur, derler…”

“Yarbayım? Kararınızı verdiniz mi?”

Emir subayıma başımla onaylayan güçlü bir harekette bulunuyorum.

“Gemileri uyarın. Onlara söyleyin: ‘Bizi beklemeden kaçınma manevralarına devam edin. Düşman büyücülerini üzerimize çekeceğiz, tamam.'”

“Ama zaten bizi beklemeden kaçmıyorlar mı?”

Emir subayım bu acı gerçeği dile getirirken acı bir tebessüm beliriyor yüzünde. Üstü olarak ona bir cevap vermek zorunda hissediyorum.

“Visha, yeni katılanlara karşı biraz daha hoşgörülü ol.”

Aynı hatayı bir daha tekrarlamadıkları sürece bu kabul edilebilir bir durum. Çalışanlarını affetmeyen bir örgüt, onları yalan söylemeye zorlayan bir örgüttür. Bir şirket, bu tür sorunlara son vermek istiyorsa başarısızlığa sebep olan kişileri tespit edip bu aksaklıkları gidermelidir. Fakat çalışanlar gerçekleri şirketten saklarsa bu mümkün olmaz.

“Donanma henüz savaş konusunda deneyimsiz. Doğru kararı verip kaçtıkları için onları takdir etmeliyiz. Başka bir gün savaşacaklarını görmek için sabırsızlanıyorum.”

“Tabii onlar için ‘başka bir gün’ olursa. Onlara küçük balıklarla uğraşmamalarını söylesek iyi olur.”

“Kime?”

Emir subayım gaddar bir gülümseme savuruyor.

“Açık değil mi? Milletler Topluluğu Ana Filosu’na. Gidip durmaları için onlara rica mı etsem? Aşağıdaki İmparatorluk gemileri en azından önce bunu denememizi bekleyebilirdi.”

Emir subayımın bu çocukça laflarına kaşlarımı çatıyorum. Bir hata yaparsa tüm sorumluluk bana yüklenecek.

“Sakın öyle bir şey yapmayın, Üsteğmen Serebryakov.”

“Ah… Çok mu yersiz oldu?”

Mesele o değil—başımı iki yana sallıyorum.

“Hadi ama emir subayı. Kendine çeki düzen vermeni istiyorum. Savaşın bütün olayı zaten zayıf olanı ezmektir.”

“Değil mi?!”

Bunu kesin bir özgüvenle beyan ediyorum.

“Başkalarını azarladığımız şeyi kendimiz yaparsak bu büyük bir sorun olur. Tutarlı olmamız lazım.”

“Tutarlı derken ne demek istiyorsunuz…?”

“Biz de onlar ne yapıyorsa aynısını yapalım! Duyuyor musunuz, yoldaşlar? Saldırıya geçiyoruz.”

Elimi sallayarak işareti veriyorum—birliklerimin doğudan geldiklerinden beri bekledikleri o işareti.

“Milletler Topluluğu’na hücum mu ediyoruz? Wunderbar, şu polisi kovaladığım günü hâlâ dün gibi hatırlıyorum.”

Binbaşı Weiss telsizden bir şaka yapıp pası bana atıyor. Bu, askerlerin üzerindeki gerginliği atma yöntemi.

Bu fırsatı kaçırmayıp ben de şakasına katılıyor ve pası geri veriyorum.

“Denizde polis falan olmaz, sadece şu hortlak kılıklı denizci büyücüler var.”

“Tam da beklediğimiz türden bir eğlenceye benziyor.”

İkinci komutanımın göğsüne yumruğunu vurduğunu duyabiliyorum. Ne kadar da güvenilir… Savaştan başka şeylere de ilgisi olsaydı, mükemmel bir insan kaynağı olurdu. İnsanların iç dünyasını değiştirmeye çalışmaktan nefret etsem de, keşke bunu yapabilseydim dediğim nadir anlardan biri bu.

Her neyse, neticede savaştayız ve bu da bir muharebe. Tek dileğim işimi dürüstçe ve ciddiyetle yapmak.

“Hazırlanın askerler! Doğuda mükemmelleştirdiğimiz manevra harbinin tadına biraz da onlar baksın. Hantal Milletler Topluluğu filosunun etrafında fırıl fırıl döneceğiz!”

Tam bu sırada Üsteğmen Serebryakov’un önerisini hatırlıyorum. Milletler Topluluğu ile temas kurmak o kadar da kötü bir fikir olmayabilir.

Bu, kendi yeteneklerini bir insan kaynağı olarak kullanması için bir fırsat olabilir.

“Üsteğmen Serebryakov, tüm frekanslara açık bir telsiz yayını hazırla.”

“Anlaşıldı komutanım. Ne yayınlayacaksınız?”

“‘Burası İmparatorluk Ordusu. Tüm acınası acemilere sesleniyoruz. Size bir ders vermek için buradayız. Doğu cephesinde hazırladığımız manevraların tadını çıkarın. Bu kadar, Üsteğmen.'”

Üsteğmen Serebryakov bir şey söyleyecek gibi oluyor ama sonra ağzını kapatıyor… Basit bir kışkırtma ama bu tür taktiklerin de zaman zaman yeri vardır. Gönderdiğimiz mesajın en beyinsiz aptallar tarafından bile anlaşılması gerekiyor.

Onların savaşa girerkenki akıl yürütme biçimleri değerli bir askeri kaynaktır. Bakın, bir aptalı kendisine aptal denmesinden daha fazla hiçbir şey çileden çıkaramaz.

İroniktir ki, onları aptal yapan şey de tam olarak budur.

Emir subayım mesajı nazik bir Milletler Topluluğu diline çeviriyor ve uzaktan düşmanlarımızı kışkırtmakta başarılı olduğumuzu görebiliyoruz.

Anlaşılan komutanlarının hiç özdenetimi yok. Ha? Hareketleri de bir düzen içinde değil. Belki de bazıları bağımsız hareket ediyordur… Emirleri yok mu sayıyorlar? Eğer durum buysa, bu iş düşündüğümden çok daha kolay olacak.

Görünüşe göre müşterek harekâtın temel kurallarından bile haberleri yok.

“Bugün sırtımızda büyük bir yük var, beyler.”

Sırıtıyorum.

İyi bir günde bile koca bir tugayı karşımıza almak zor olurdu, fakat organizasyondan yoksun bir tugay dolusu asker en ufak bir korku bile hissettirmiyor. Endüstriyel ölçekte şiddet uygulamanın kilit noktası liderlik ve takım çalışmasıdır.

Birine tek parmağınızla mı vurdunuz? Tebrikler, adamı dürtmüş oldunuz. Beş parmağınızı büküp yumruk mu yaptınız? Adamı havada uçurursunuz. İnanılmaz derecede basit bir mantık.

“Üzerimize saldırmadan önce dağılıyorlar. Ne kadar da cesurca. Dost ateşi riskini göz ardı edip birbirlerini destekleme çabasından tamamen vazgeçeceklerini düşünmek…”

“Visha, bu onların savaşma azminin bir göstergesi. Gösterdikleri çabayı takdir etmeliyiz.”

Emir subayımın bana beklenmedik bir bakış attığını görünce gülümsemekle yetiniyorum.

“Önce onları takdir edeceğiz, sonra da imha edeceğiz.”

“Yani acemileri ezmek istiyorsunuz, öyle mi komutanım?”

“Karşımıza dikilen kim varsa ezip geçeriz. Sırf zayıflar diye onlara saldırmaktan vaz mı geçeceğiz? Bir dakika, sen zayıfları ezmekten nefret etmiyorsun, değil mi?”

“En sevdiğim şeylerden biridir, Yarbayım.”

Daha az önce düşmanın zayıfları ezmeyi bırakmasını talep eden emir subayıyla aynı kişiydi bu. Astımın düşünce özgürlüğünü ihlal etmek istemesem de… onun adalet anlayışını sorgulamaktan başka çarem kalmıyor.

“Emir subayı, bunu sicil dosyana not edeceğim. Merhamet sahibi olmak önemli bir meziyettir. Hayatını başkalarını önemseyerek yaşamalısın. Nihayetinde tüm insanlık tek bir aile, değil mi?”

Elbette bu çoğunlukla bir şakadan ibaret ve herkes de bunun farkında.

“””Ha-ha-ha-ha!”””

İşte kahkahalarla dolup taşan bir iş yeri diye buna derim. Üsteğmen Wüstemann’ın bölüğünün biraz geride kalması dışında, konuşlanmamızda hiçbir sorun yok.

“Şimdi, ne yazık ki bu bir savaş. Haydi bu acemilere nasıl dans edildiğini gösterelim!”

Emirleri veriyorum ve tüm tabur anında vites yükseltiyor.

Bir tugaya karşı bir arada çakılı kalan bir tabur, ancak kuşatılmaya mahkûm olur.

Öyleyse ne yapmamız gerekiyor?

Cevap basit: Önce taarruz et.

Harp tarihini bilen herkes bunu gayet iyi anlar. Weiss ve Grantz bunu en iyi bilenler.

Wüstemann gibi takviye subaylar bile bu önemli dersi muharebe meydanında öğrendi.

İki bin feetlik irtifa farkı küçümsenecek bir avantaj değil. Yine de Tanya ve 203. Hava Büyücü Taburu’nun geri kalanı, bu avantajı gözlerini kırpmadan çöpe atıyor.

Dört bölük, birbirlerine kolayca destek olabilmek adına dört konik formasyona ayrılıyor. Dört matkap ucu gibi süzülüp Birleşik Krallık’ın intizamsız hattını yarıp geçecekler.

Bir muharebede düşmanı daima hazırlıksız yakalamak önemlidir.

Odaklanmamış bir düşman ateşi neredeyse hiç tehdit oluşturmaz. Ayrıca koordinasyonsuz birden fazla kaynaktan gelen ateşin, odaklanmasına izin verilmediği sürece iyi eğitilmiş bir büyücünün savunma kalkanını delmesi imkânsızdır. Aksine, tam bir bölükle eş zamanlı olarak icra edildiğinde basit bir taarruz bile son derece ölümcül bir hâle gelebilir. İki kuvvet sıcak temasa girdiği andan itibaren 203. Tabur, zaferin meyvesini tüm kalbiyle tadıyor.

Karşı taraf mı? Ah, o zavallı, acınası acemiler!

Deneyimsiz rakiplerimiz nişan alıp ateş etmeden önce uçmayı durdurmak gibi bir lükse kapılma eğilimindeler. Nişan almak için bir saniyeliğine bile durmanın kendilerini açık bir hedef hâline getirdiğini bilmiyorlar mı?

“Uçmaya çalışan penguenler gibiler.”

Panik içindeki uçuş rotaları da bir o kadar komik.

Birleşik Krallık hesaplama küreleri, manevra harbine ağırlık verilerek üretilmişti. Hafif ve çeviktirler… bu yüzden hareket hâlinde olmadıklarında pek göze çarpmazlar. 203. Tabur, onların savunma kalkanlarını konserve açacağı gibi yarıp açmakta fazlasıyla deneyimlidir. Askerlerim doğuda Federasyon’un çetin savunma kalkanlarından yeterince açmıştı zaten.

Tek taraflı bir süreçten ibaret.

Düşmanın koruyucu katmanını mana bıçaklarımızla yarıyor, ardından yerçekiminin de yardımıyla savunma kalkanlarını delip geçiyoruz. Bunun sonucunda şaşkına dönen düşman büyücüsü kan donduran bir çığlık atıyor; ardından aşağıdaki denize doğru hızla çakılırken etkisiz hâle getirilmiş sayılıyor.

Meydan tam anlamıyla bir şiddet sarmalına bürünüyor.

Büyülü bıçakların parıltısı, patlama formülleri ve yer yer fışkıran kan damlaları gökyüzünü şiddetli bir fırtına gibi aydınlatıyor.

“Geçen karşı karşıya geldiğimizde de düşünmüştüm ama Birleşik Krallık büyücüleri Federasyon’unkilere kıyasla çok daha yumuşak. İşlerimizi gerçekten kolaylaştırıyor, sizce de öyle değil mi, Albayım?”

Emir subayımın sözlerine karşılık başımla güçlü bir şekilde onaylıyorum. Yumurta gibiler. Sarılarının fışkırması için hafifçe dokunmak yetiyor.

Yeni acemileri koruyan birkaç tecrübeli gazi biraz daha zorluk çıkarıyor… ama sayıları pek fazla değil.

“Stratejileri yetersiz kalıyor. Muharebe kaosu tarafından yutulmalarını önlemek için deneyimsiz büyücüleri daha fazla dağıtmaları gerek.”

Yeni acemileri korumak için ileri atılacak tecrübeli askerleri vurabilirsek, tüm tugayı bile çökertebiliriz. Biraz daha profesyonel olmaları gerekirdi. Fakat bu beklentim, artık gerçeklikle bağdaşmayan bir hayal ürününden ibaret kaldı.

“Büyücüleri eskiden daha güçlüydü sanki.”

“Katılıyorum. Birleşik Krallık da Federasyon Ordusu ile aynı doktrini izleyip daha dayanıklı kürelere geçse iyi eder. Gerçi… aynısı muhtemelen bizim için de geçerli.”

Yeni birliklerin muharebe deneyiminden yoksun olması, bu noktada tüm savaşan devletlerin ortak sorunu. Acemiler taarruz ederken yalnızca morallerine güvenebildiklerinden, onlara daha güçlü bir savunma kalkanı oluşturan bir küre verip tamamen savunmaya odaklanmalarını sağlamak daha üstün bir strateji olduğunu kanıtladı.

Acı bir gerçek. En yetenekli ve zeki olanlarımızı yetiştirmek yerine, en yetersiz olanları el üstünde tutacak bir sistem kurmak zorunda kalmamız ne acı. Benim birliklerimin bu tür sorunlardan muzdarip olmaması tam bir şans. Bunun, günlük eğitimlerinin ve benim rehberliğimin bir ürünü olduğunu düşünmek hoşuma gidiyor.

“Binbaşı Weiss ve Teğmen Grantz iyi gidiyor.”

“Peki ya Teğmen Wüstemann?”

“Bölüğünün biraz daha pişmesi lazım. Sınıfta kalmaya yakın bir performans sergiliyorlar… ama savaş zamanında öğrendikleri için onlara ekstra puan vereceğim. Düşmanla kıyaslandığında üzerlerine düşeni yapıyorlar.”

Subaylarımı değerlendirirken bir yandan da kendi patlamalarımı yaratmaya başlıyorum.

“Birinci Zabit! Düşmanlarınızı katlederken biraz daha gaddar olun!”

“Emin misiniz komutanım? Çevrelerini yarabilmek için düzenlerini bozmaya öncelik verdiğimizi sanıyordum.”

“Bu iyi bir fikir fakat bu sefer Üsteğmen Wüstemann’ın savaşmak hakkında bir iki şey öğrenmesini sağlamalıyız. Onlara bu işin nasıl yapıldığını gösterin!”

“Anlaşıldı efendim!”

Onlara öğretmek için tek şansım iş başı eğitimi ise, bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeliyim. Ateşle imtihandan geçerek öğrenmelerinden dolayı bazı garip alışkanlıklar edinebilirler ama yine de bu iyi bir öğrenme fırsatı… Dürüst olmak gerekirse, birlikleri cendereden geçirmek genel olarak onları hizaya sokmanın en iyi yoludur zaten.

Şimdilik elimdekilerle idare etmek zorundayım.

“Üsteğmen Wüstemann, beni duyuyor musunuz? Sizin tarafınıza biraz av yönlendireceğiz. Bunu bölüğünüz için bir takım çalışması egzersizi olarak görün.”

“A-anlaşıldı efendim.”

“Rahatlayın. Siz ve ekibiniz iyi iş çıkarıyorsunuz. Sadece bu da değil, bir düşmanlarınıza bakın. Gökyüzünde boğuluyorlar.”

Genç üsteğmen, kendisine bu durum hatırlatılınca rahat bir nefes alıyor.

“Eski hâlimize bakmak gibi.”

“Kesinlikle öyle. Bugün onlar sizin seviyenize ulaşamadan icaplarına bakmalıyız.”

Yeterli deneyim, her acemiyi bir profesyonele dönüştürür. Sadece bu da değil, burası savaş alanı. Herkes canını ortaya koyuyor; bu da muazzam bir kişisel gelişim için en büyük motivasyon kaynaklarından biridir.

“Fırsatımız varken düşmanın dişlerini söküp almalıyız.”

“Gerçekten de savaş böyle bir şey…”

“Aynen öyle,” diyerek başımla onaylıyorum.

Ancak bu tür hülyalara dalacak pek vaktimiz yok. Sonuçta Binbaşı Weiss hızlı hareket ediyor ve düşmanı önüne katmış sürüyor. Avı başlatmak üzere kendi bölüğümü de yanıma alıyorum. Üsteğmen Wüstemann’ın ihtiyat bölüğünün tek yapması gereken, neye uğradığını şaşırmış büyücü grubunun üzerine çullanmak.

Gerçek bir deneyim kazanmaları adına bu hızlı ve etkili bir yöntem olacaktır.

Düşmanlarımızın ne kadar zayıf olduğunu gördükçe ancak gülebiliyorum.

Başımı iki yana sallıyorum.

“Çok uzun zamandır savaştayız.”

“Albayım?”

“Düşmanlar bu kadar zayıfken, takviye birliklerimiz onlarla mücadele etmekte zorlanıyor mu yani? Batıdaki müttefik ordumuza ne oldu? Buradaki mevcut durum ne kadar vahim?”

Düşünmek bile başımı ağrıtmaya yetiyor.

Birleşik Krallık hava büyücüleriyle defalarca savaştık ve İmparatorluk’un ayağına bağ olanlar daima denizci büyücülerdi.

Her ne kadar başka yerlerde de onlarla gayriresmî olarak savaşmış olma ihtimalim bulunsa da.

Ayrıca Birleşik Krallık hava büyücülerinin yetişmiş insan kaynağının büyük bir kısmını kaybetmiş olması da yüksek bir ihtimal. Bu kadar zayıflamış olmalarına rağmen İmparatorluk için hâlâ bir tehdit oluşturmaları, İmparatorluk’un kendi zaafını da aynı derecede gözler önüne seriyor.

Savaş, beşeri sermayede muazzam bir açık yaratıyor.

“Bütün bunlarda bir yanlışlık var…”

Başımı sallayarak zihnimi berraklaştırıyorum. Vatanımın insan kaynakları durumunu hesaba katmak, bir saha komutanı olarak benim görevim değil.

Bu, üstlerimin işi. Hatta benden katbekat yüksek rütbedeki üstlerin işi.

Benim maaş skalamdaki biri, sadece muharebe meydanında asgari kayıpla azami sonuçları nasıl elde edeceğini düşünmelidir. Başka bir deyişle, bir asker olarak sonuç üretmeliyim; ne eksik ne fazla.

“Aziz vatanımız için düşmanlarımızı katledin. Ve onları, kendi sevdikleri topraklar uğruna da gebertin. Savaş dediğin basit tutulmalı.”

Astlarıma daha fazla patlama formülü uygulamalarını emrediyor ve kendimi alışılmadık derecede duygusal bulduğum için buruk bir şekilde gülümsüyorum. İçimde, gasp ettiğimiz bu kadar çok insan hayatını kabullenmemesi gereken daha modern ve medeni bir yanım var. Ama ben çok daha büyük bir çarkın küçük bir dişlisinden ibaretim. Hepsi bu.

Bu yüzden de şu anki it dalaşını bir an önce bitirmek istiyorum.

“Sayısal üstünlük başlı başına bir silahtır. Tam bir tugayı dağıtmak epeyce vakit alacak gibi görünüyor.”

Ne yazık ki işler istediğim gibi gitmiyor.

Muharebe meydanına hâkim olmamıza rağmen, koca bir tugaya verebileceğimiz hasar ve kargaşanın bir sınırı var. Onları bozguna uğratmak için arada bir kendi formüllerimi de devreye sokuyorum… fakat düşman genel olarak birlik bütünlüğünü korumayı başarıyor.

Belki de sadece bizi burada oyalamaya çalışıyorlardır? En azından sayısal olarak bakıldığında, sırf kadroyu doldurmak için oradaymış gibi duran çok fazla asker var. Acemice ve etkisiz olsa da, zar zor işleyen bir komuta zinciri hâlâ mevcut. Böyle bir tugayı yönetmek muazzam bir zihinsel strese yol açardı.

Muhtemelen bir iki taarruza daha dayanamayacaklar.

“Üsteğmen Grantz, Üsteğmen Wüstemann’ı koruyun ve gidin biraz kaynaşın.”

“Onları cephe hattından uzaklaştıracak mıyım? Anlaşıldı efendim!”

“Güzel düşünce, Üsteğmen Grantz.”

Grantz, General Zettour’un yanında çok şey öğrenmiş. Artık onu sevk ve idare etmek çok daha kolay. Bütün bunlar yüksek rütbeli bir subayın disiplini sayesinde mi yani? Bir ara Generale öğretim metotlarını sormam gerekecek.

Şimdilik kendimin denenmiş ve sınanmış yöntemlerine bel bağlamalıyım. Ateşle imtihan, bildiğim en iyi iş başı eğitimidir.

“Wüstemann, korkmana gerek yok. Grantz’ın izinden git ve hareketlerini iyi izle!”

“A-anlaşıldı efendim!”

Tanya, bir düşman büyücüsünü kıymaya çeviren bir ateş yağmuru yağdırdıktan sonra neşeyle astına sesleniyor.

“Rahatla, Üsteğmen. Şu hâline bak. Biraz kaslarını gevşetmelisin.”

“Fakat Albayım… d-dikkatimi toplamaya çalışmam gerekmez mi?”

Toy bir askerin vereceği türden ciddi bir cevaptı bu ve pek de ideal sayılmazdı.

Odaklanmanın kritik olduğu zamanlar elbette vardır fakat insan kauçuk gibidir. Onları sonuna kadar gererseniz, esnekliklerini kaybedip koparlar. İhtiyaç duymadığınız anlarda enerjinizi muhafaza etmek, bir muharebeden sağ çıkabilmek için olmazsa olmaz bir beceridir.

“Sıkı ve kasıntı olursanız bir muharebenin tadını çıkaramazsınız. Biraz salıvermek ve akışına bırakmak çok daha sağlıklıdır. Hayatta kalmanın anahtarı işte budur.”

İkinci komutanım, bir grup düşmanı gökyüzünden silip süpürürken beklenmedik bir şekilde lafa giriyor.

“Merakımdan soruyorum Albayım, savaşırken ne düşünürsünüz?”

“Hiçbir şey düşünmem. Bu da bir başka meslek sırrıdır. Nasıl isterseniz öyle değerlendirin.”

Taburumun işini icra edişini izlerken inkâr edemeyeceğim bir gerçek var.

Takviye gelenler hariç, hepsi tam anlamıyla birer savaş delisidir. Yine de özdenetimle hareket ediyorlar. Önemli olduğu için tekrar edeceğim; bu askerler tıkır tıkır işleyen bir makine gibi hareket ediyor. Her biri, büyük çarkın pürüzsüz dönmesini sağlayan vahşi birer dişlidir.

Başka bir deyişle… Muharebe meydanında paniğe kapılmalarını engellediği sürece askerlerimin inançları beni hiç ilgilendirmez.

İsterlerse Uçan Spagetti Canavarı’na inansınlar, umrumda bile değil.

“Samimi olmalı ve uzun, zorlu saatler boyunca çalışmalıyız. Muharebeyi kimin kazanacağı, bunu hangimizin daha çok yapacağına bağlıdır.”

Üzerime çullanan bir denizci büyücünün hamlesini savuşturup mana bıçağımı sırtına saplarken kendi kendime söyleniyor ve bir iç çekiyorum.

Düşmanlarımız bu noktada öfkeden deliye dönmüş durumda. Sanki öfkelenmek onları daha iyi kılacakmış gibi. Öyle olsaydı, kendi birliklerim için nefret seansları düzenlemeye dünden razı olurdum.

“Üsteğmen Wüstemann, Albay’ın dediği gibi… Rahatlamanız gerek.”

Adam olayı kavramaya başlamış gibi görünüyor. Gergince duran üsteğmenin rahatladığını ve göklerde biraz daha zarafetle süzülmeye başladığını görebiliyorum.

“İşte böyle, işte böyle. Şimdi kapıyorsunuz bu işi.”

Grantz ve Weiss, düşmanı dışarı çekmek konusunda harika bir iş çıkarıyor. Avlarıyla ustalıkla oynuyor ve dikkatlerini Üsteğmen Wüstemann’ın bölüğünden uzak tutacak şekilde manevra yapıyorlar. İncecik görünen gökyüzü inanılmaz derecede geniştir. Düşmanlar, tam karşılarında gördükleri tehlikeye fazlasıyla odaklanmış durumda.

En nihayetinde sonlarını getiren de bu oluyor.

Üç boyutlu bir muharebede her yöne dair durum farkındalığınızı koruyamazsanız açık bir hedef olursunuz. Düşmanlar Üsteğmen Wüstemann’ı gözden kaçırdıktan sonra hiç beklemedikleri bir açıdan darbe yiyorlar.

Tekniklerinin hâlâ biraz geliştirilmeye ihtiyacı olsa da, ivmeleri de moralleri de takdire şayan. Gökyüzünde şiddetle patlayan formüllerinin ışıltısı, düşmanlarımızın çığlıkları ve ıstırabıyla karşılanıyor. Bu senfoni, başarıyla icra edilmiş bir kuşatma manevrasının sesidir.

“Tavsiyem işe yaradı sanırım.”

Bir an için neredeyse kendimi gerçek bir eğitmen gibi hissediyorum. Başkalarına öğretmenin tatmin edici ve ödüllendirici bir yanı olabilir.

Hayır, aslında artık bu gerçekten son derece eminim.

Eğitim; sırf ellerinde kalan sınırlı beşeri sermayeyi işlemek adına bile olsa, hayati bir önem taşır. Savaş, ordunuzu olabildiğince verimli kılmaktan ibarettir. Bunu başaramamak ölümle sonuçlanır.

Bir bakıma bu, nihai rekabettir.

İnsan kaynağınızı doğru yetiştiremezseniz ne bir savaşı, ne bir yarışı, ne de aslında hiçbir şeyi kazanamazsınız.

Gözlerimin önünde cereyan eden sahne, bu hususu açıkça gözler önüne seriyor.

Akıllı astlarım manevralarıyla düşmanı alt ederek onları tugaydan izole ediyor. Hâlâ yontulması gereken yerleri olsa da, takviye birliklerin kendi taarruzlarıyla takibi sürdürmesi bu işi kıvırabileceklerinin kanıtıdır.

Yine de henüz bu işi tamamen kendi başlarına yapmalarına izin vermeye hazır değilim.

“Yani iki bölükle bir taburu karşılamayı başardınız ha? İcranız kesinlikle fena değil fakat hâlâ katetmeniz gereken çok yol var.”

Üsteğmen Wüstemann’ın birliği düşmanı püskürtmekte hâlâ pek iyi değil. Vurucu güçten de yoksunlar. Düşman kanatlardan kuşatılmış, hem Weiss hem de Grantz onları mükemmel bir konumda tutuyor ama yine de düşmanı tamamen imha edemiyorlar!

Düşman küresel bir imha bölgesine sıkıştırıldı; bu yüzden Wüstemann’ın birliğinin o alana hücum edip düşmanı yok etmesi gerekiyor. Ateş gücü uğruna nizamı korumaya fazlasıyla odaklanıyorlar—ne büyük bir israf.

Gelecekte kendilerini geliştirecekleri umuduyla bir iç çekip şikâyetlerimi yutuyorum.

Şimdilik erişebildiğimin en iyisi bu. Sırf elinize gelen kâğıtları beğenmediniz diye iskambil oyununu terk edemezsiniz.

Üsteğmen Wüstemann ve askerleri sonuç almak için ellerinden gelenin en iyisini yapıyor.

Hâlâ ham olsalar da, bölük tam bir taburla başa çıkmak için gereken savaşçı ruhu ve inisiyatifi sergiliyor. Askerler hak ettiğinde övgüyü esirgememek gerekir. Yönetici kadro her zaman işin nasıl yapılması gerektiğine dair kendi perspektifine sahip olsa da… bu idealleri personele dikte etmek haksızlıktır.

Henüz düzgün bir şekilde eğitilmediler. Bir şey olursa, sorumluluk benim omuzlarıma yüklenecektir.

“Keşke daha fazla zaman olsaydı… Her şey çok farklı olurdu.”

Becerilerindeki eksiklik, doğrudan eğitim eksiklikleriyle ilintilidir. Kıran kırana bir it dalaşı sırasında bu sorunu sahada çözmek zorunda kalmaktan nefret ediyorum.

İnanması gerçekten güç. Hem müttefiklerimiz hem de düşmanlarımız düzgün eğitimi tamamen bir kenara bırakmış!

Bütün o mermi yağmuruna ve formüllere rağmen, muharebe ilerledikçe en büyük huzursuzluk kaynağım sağduyum oluyor.

Sapasağlam sanayi mallarının ne kadar büyük bir israfı. Düşmanın nişan alma konusundaki berbatlığı iyi bir şey… ama bu çatışmada harcanan muazzam miktardaki çelik ve barut içler acısı. Bu, beşeri ve mali sermayenin mümkün olan en kötü kullanımıdır. Dahası, en önemli unsuru—yani insan faktörünü—tamamen göz ardı ediyorlar!

Askeriye insanları ne sanıyor ki?!

Bölüğüme yeniden mevzi aldırırken, düşman kuvvetlerinin bu irtifada adeta boğulmasını izlemeye katlanamıyorum. Düzenlerini neredeyse hiç değiştirmediler ve uzun menzilli büyü formülleri hiçbir işe yaramıyor. Düzgün bir atış düzenleri bile yok—insanın sinirine dokunacak cinsten.

Eğitimi fazlasıyla ihmal etmişler. Daha iyi bir dünya da daha iyi bir çalışma ortamı da ancak doğru işlenmiş beşeri sermayeden doğar! Bunu bilmiyorlar mı? Savaş, muazzam bir israftan başka bir şey değil.

Bir ordunun kaleleri, surları ve hendekleri insandır derler; fakat biz resmen etten bir duvarla savaşıyor gibiyiz.

Gökyüzünde azametli bir edayla süzülüp dünyanın bu hâline yürekten yansam da ne çare—nihayetinde ben sadece bir devlet memuruyum. İnsanın yapmak istediği şey ile yapmak zorunda olduğu şey her zaman örtüşmez.

Üzerime gelen düşman ateşinden kaçınırken, birliklerimin bir sonraki taarruzunu izliyorum. Artık çömezler için düşmanı kuşatmalarına gerek kalmadı sanki.

“Binbaşı Weiss, buradan sonrasını yeni gelenlere bırakın.”

“Anlaşıldı efendim. Biz ne yapıyoruz?”

Sorusunu daha çok bir davet gibi sormuştu.

Düşman tugayı az ileride bize adeta bir ziyafet çekmekle meşguldü. Biraz nefes alma payı elde etmiş olsak da 203. Tabur müzmin bir personel eksikliği çekiyor… Bu da sürekli hareket hâlinde olmamız gerektiği anlamına geliyor.

“Cevabı zaten biliyorsunuz. Çalışma vakti geldi.”

Bölüğümü yeniden düzenlemeden önce ikinci komutanıma neşeli bir tonla cevap veriyorum. Askerlerim büyük bir hızla ve ustalıkla mevzilerine dönerken en ufak bir aksaklık bile yaşanmıyor.

203. Tabur’u diğer birliklerden ayıran şey işte bu.

Zorlu muharebe tecrübelerinden doğan üç boyutlu manevra kabiliyetimiz. İt dalaşları karmaşıklaşır ve dostu düşmandan ayırmak zorlaşabilir; bu yüzden birliğin kontrolünü elde tutmak ve onları uyum içinde hareket ettirmek her şeyden önce gelir.

Savaş başlamadan önce bu temel bir bilgi olarak kabul edilirdi fakat… görünüşe göre tamamen unutulmuş bir şey.

“Başlayalım mı?”

“Başlayalım efendim.”

Geniş bir el hareketiyle astlarımı hedefe doğru sürüyorum.

“Doğrudan merkezlerine dalıyoruz.”

“Harekete geçin.”

Tanya’nın askerleri onun yumruğunu hafifçe sıktığını görünce ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlar. Çok şey söylemesine gerek yok. Sonuçta her zamanki rutin işleri.

Komutanlarını hedef al ve ne olduğunu anlamasına fırsat vermeden işini bitir.

Daha iyi eğitilmiş olan İmparatorluk askerlerinin sayıca ezici bir çoğunluk karşısında dezavantajlı olduğu bu muharebeyi kazanmalarının tek yolu bu. Farklı cephelerde çeşitli görevlerde konuşlandırılmış olan 203. Tabur için böyle bir taktik kullanmak sıradan bir prosedürdür.

Tanya’nın emriyle tabur komutan yardımcısı ve birlikleri dalışa geçerek taarruz koşularına başlıyor.

Gökyüzünü saran Birleşik Krallık büyücülerini havaya uçuran patlama formüllerinden bir cehennem yaratıyorlar. Çığlık seslerini bir müzik gibi arkalarına alan Tanya ve birlikleri, Birleşik Krallık nizamını doğrudan yarıp geçiyor.

Taarruzlarının ortasındayken, aşağıdaki düşman gemileri destek amacıyla ellerinden geldiğince uçaksavar ateşi açmaya çalışıyor. Şarapnel ve izli mermiler gökyüzünü dolduruyor… fakat Birleşik Krallık nişancıları dost birlikleri vurmaktan çekindiği için destek ateşinin çoğu alakasız hava sahalarında heba oluyor. İmparatorluk büyücülerinin bu ateşten kaçınmasına neredeyse gerek bile kalmıyor.

Her biri ateşle vaftiz edilmiş olan seçkin büyücüler buna neredeyse hiç aldırış etmiyor. İlerleyişimiz kızgın bir bıçağın yağı kesmesi gibi.

Düşman hattının derinliklerine dalıyor, doğrudan şah damarına oynuyorlar.

Düşmanları yarıp geçen askerler, gökyüzündeki hedeflerine doğru ilerliyor.

Genç büyücülerle dolu gökyüzünde yaşlıca tek bir centilmen.

Tanya, Birleşik Krallık komutanı olduğunu düşündüğü adamın kollarıyla çırpınıp kısılan sesiyle emirler yağdırmasını, kaosu dizginlemek ve birliklerini yeniden kontrol altına almak için çaresizce çabalamasını izlerken sırıtıyor.

“İşte orada! Tam zamanı!”

İki seçkin bölük, tugay büyücülerinin seyrek hattını kolayca ezip geçmeyi başarıyor. Panik içindeki askerlerin başını koparmak çocuk oyuncağı.

Bu, komuta zincirini tamamen kaybettikleri anlamına gelmiyor tabii.

203. Tabur’u durdurmak için ne kadar çabalasalar da… nizamları yeterince sağlam değil. Yine de onları asıl bitiren şey yavaş tepki süreleri. Bu durum özellikle de komutanları için geçerli.

Yaşlı centilmen, astlarını kendisi ile düşmanları arasına koymaya bile çalışmadan savaşmak üzere savunma kalkanını güçlendiriyor. Adamlarını düzgünce kullanmaktan aciz, ne beceriksiz bir aptal ama.

“Öldürün onu!”

AYNI GÜN—KARŞI TARAFTA

Gençlerimiz orada katledilirken biz neden kenarda dikilmiş boş boş izliyoruz?

Yarbay Drake, elinden hiçbir şey gelmeyen yoğun bir öfke ve keder hissediyordu. Milletinin gençlerinin bir grup canavar tarafından yutulmasını izledi. Neden elimden hiçbir şey gelmiyor?

İleri atılmak ve önlerine çıkan her şeyi ve herkesi yutup yok eden İmparatorluk iblislerini ortadan kaldırmak istiyordu.

Ancak kendisi orada bir ihtiyat birliğinin parçası olarak bulunuyordu. Bölüğü taktik ihtiyat olarak tutuluyordu. Kendisini tugay ile düşman arasına atsa bile, bu kaosu yatıştırmak için yapabileceği hiçbir şey yoktu.

“Kahretsin, daha fazla dayanamıyorum…”

Düşman her ateş açtığında, bir yoldaşı daha gökten düşüyordu.

Muharebeyi kaybettikleri bundan daha açık olamazdı.

“Lanet olsun!”

Görev yerini terk edip yardıma gitme düşüncesiyle boğuşuyordu—ki bu, ezelden beri tüm küçük ihtiyat birliklerinin karşı karşıya kaldığı bir ikilemdi. Düşman gemilerini kovalayıp onlara saldırmalarını önlemek amacıyla birlikleri durdurmak önemliydi. Olası bir yangını söndürmek adına ihtiyat birliği bulundurmak da hayatiydi. Bu durum, Drake ve askerlerini Komutan Ballmer’ın ihtiyaç duyduğunda çekebileceği bir nevi koz haline getiriyordu.

Başka bir deyişle, bir bölük muharebe sırasında geride tutulmaya son derece elverişli bir birlikti.

Tugay savaşacak, bölük ise komutanın belirleyeceği doğru zamanda göreve çağrılacaktı.

Teoride işlerin böyle yürümesi gerekiyordu…

Drake tam bir inançsızlık içinde izliyordu. Bu ölçekteki bir tugayın bu kadar kolay dağıtılabilmesi mümkün görünmüyordu.

“Yardım edin! Düşman! Çok güçlüler!”

“Ah, ahh… canım acıyor…”

“Anne, anne, anne…”

“Sakin olun! Düzeni bozmayın!”

“Gözlerinizi düşmandan ayırmayın! Sadece önünüzdeki şeye odaklanmayın!”

“Komutan ateş altında! Komutan ateş altında!”

“Ağlamayı kesin! Sebepsiz yere bağırmayı bırakın! Silahlarınızı hazırlayın…”

Telsizden patlama sesleri, çığlıklar ve henüz çocuk yaştaki askerlerin hıçkırıkları yükseliyordu.

“Ne oluyor ulan…?”

Orada bir tugay dolusu deniz büyücüsü vardı fakat düşman taburunu yenme umutları olmadığı açıkça ortadaydı. Bir avuç İzci çocuğun koşup kusursuzca ayarlanmış savaş makinelerine saldırmaya çalışmasını izlemek gibiydi.

“Bu adamlar Anlaşma Krallığı’nın deniz büyücüleri mi?”

Sayıca ezici bir üstünlüğe sahip olmalarına rağmen, Anlaşma Krallığı askerlerinin çoğu sinir krizi geçirme eşiğindeydi. Drake gördüklerine inanamıyordu.

Düşmanla boy ölçüşecek sayıya sahip olmasalar ya da taktiksel avantajları göz önüne alındığında en azından verdikleri kadarını alsalar bu anlaşılabilirdi. İmparatorluk hava büyücülerinin savaş alanında acımasız barbarlara dönüştüğünün örnekleri geçmişte de vardı. Drake buna bizzat şahit olmuştu.

Ama şu an gördüğü şey… Deniz büyücülerinin Anlaşma Krallığı’nın gururu olması gerekiyordu, ancak koca bir tugay bile dişe dokunur bir direniş gösteremiyordu. Şok ve şüphe yüreğini sararken Drake başını salladı ve kendini toparlamak için birkaç derin nefes aldı.

Olayların akışını izlemekten başka elinden bir şey gelmiyordu. Eğer gözlerini kaçırma ihtiyacı hissedecek olursa, çok geçmeden kendisinin de düşmanın yeni avı olacağını biliyordu. Yine de bu, katlanılması imkânsız bir manzaranın tam karşılığıydı.

Genç askerlerin optik keskin nişancı formülleriyle savunma kalkanlarının sökülüşünü ve ardından ölüme düşüşlerini izledi. Düşman ateşinden kaçınamayacak veya optik yanıltma formüllerinden yararlanamayacak kadar tecrübesiz acemilerdi.

Mezbahaya sürülen kuzular gibiydiler; doğru dürüst uçamıyor, birçoğu havada güçlükle asılı kalabiliyordu. Üzerlerindeki üniformalar olmasa asker olduklarını anlamak mümkün değildi. Savaş patlak vermeden önce de subaylık yapan biri için bunu kabullenmek son derece zordu. Başını sallayıp bunların yaşanmadığını farz etmek istiyordu.

Bütün bunların yalnızca kötü bir rüya olduğunu düşünmek istiyordu. Anlaşma Krallığı deniz büyücü birliklerinin en çetin, en sert askerler olması gerekiyordu. İçlerinden herhangi birinin bu şekilde bocalaması imkânsız olmalıydı.

Buna rağmen bu gerçeklikten kaçamıyordu. Neden mi? Çünkü Komutan Ballmer’ın takınacağı o acı ifadeyi gözünün önüne getirebiliyordu! Genç askerleri ve onların eğitim eksikliği yüzünden nasıl feryat edeceğini şimdiden duyabiliyordu!

“Ah, lanet olsun.”

Albay Mikel ve Komutan Ballmer gibi kıdemli subaylarla ne zaman birlikte çalışmak zorunda kalsa, eninde sonunda bu acı gerçekle yüzleşmek zorunda kalıyordu. Komutanlar her zaman daha yaşlı, askerlerse her zaman daha gençti. Bu ikisinin arasında kalan herkes ise çoktan huzur içinde yatıyordu.

Ve bugün Drake, gencecik çocukların mezara gidişini bir kez daha izleyecekti. Elinden gelen tek şey, aşağıdaki gemilerin vurulup düşen büyücülerden toplayabildiklerini toplamalarını ummaktı.

“‘Çömezler’ demişti onlara. Bu kesinlikle durumu hafife alan bir tanım değildi.”

Drake bunu fark etmek için artık çok geç kaldığını biliyordu.

Müdahale etmeyi ne kadar çok istese de, aslında yapabileceği pek bir şey yoktu. Kendi uzun menzilli optik formüllerinden bazılarını kullanmayı düşündü, fakat iki tarafın birbirine bu kadar girdiği bir ortamda bu çok riskliydi.

İliklerine kadar sarsılan Yarbay Drake, zihnini bu karmaşadan uzaklaştırmak için astıyla bir şeyi teyit etmek istedi.

“Hadi ama, bunlar elimizdeki en döküntü büyücüler olmalı, değil mi?”

“Hiç de değil! Baksanıza, uçabiliyorlar.”

Adamın—ki kendisi bir arkadaşıydı—söylediklerine inanamıyordu. Yeni acemilerin uçmayı bile bilmediğini ima eder gibi konuşuyordu.

“Bekle, sen buna uçmak mı diyorsun?”

Deniz büyücüleri her fırsatta üç boyutlu savaşın üstatları olarak övülse de, şu an gökyüzünde olanlar açıkça henüz ikinci boyutta saplanıp kalmışlardı. Üstlerindeki ya da altlarındaki alanın farkında olmadan, kurnaz İmparatorluk büyücü birliklerine altın tepside sunuluyorlardı.

“Resmen orada boğuluyorlar.”

Drake bunu kasvetli bir ifadeyle söyledi, fakat astı verdiği yanıtla onu yarı azarlar gibi konuştu.

“Ah, doğru ya. Doğu’da ne kadar çok vakit geçirdiğinizi unuttum Yarbayım. Bugünlerde anakarada asker sirkülasyonu çok yüksek.”

“Yani bunun standart olduğunu mu söylüyorsun?”

Drake’in dehşetine karşılık, astı kararlı bir evetle yanıt verdi.

“General Ballmer daha iyi olan komutanlardan biri. Ordu, yeni acemileri bir an önce savaşa hazır hale getirmek için eğitimleri alelacele tamamlamak zorunda kalıyor. Yine de onları bir birlik gibi hareket ettirebilecek seviyeye getirmesi bile takdire şayan.”

Bir dakika… Yarbay Drake neredeyse titremeye başlayacaktı ve bunun sebebi gözlerinin önünde cereyan eden muharebe değildi. Bu döküntü büyücüler görece daha iyi olanlar mı sayılıyordu yani?

Düşmanın, patlama formülleriyle onların koruyucu katmanlarını çaba harcamadan söküp atmasını izledi. Şimdi bu büyücülerin standartlara uygun olduğunu mu söylüyorlardı? Federasyon’un sahaya sürdüğü çelik gibi sağlam makineler, optik keskin nişancı formülünden doğrudan bir darbe almadığı sürece her şeye dayanabiliyordu.

Drake, as subayına efkar dolu bir bakış attı; diğeri ise gayet basit bir yanıt verdi.

“Bunu çakma bir birlik gibi düşünün… Neredeyse gerçek birer büyücü gibiler.”

“Bunu ifade etmenin iyi bir yolu olduğunu düşünmüyorsun herhalde.”

Şokunu gizleyemeyen Drake, müttefiklerinin düşman tarafından acımasızca biçilişini gördükçe olaya müdahale edip yardım etme arzusuyla dolup taştı.

“Bu daha çok söndürülmesi gereken bir yangına benziyor,” diye fikir belirtti; silah arkadaşı başıyla onayladı. As büyücüler, durum gittikçe kötüleşirken öylece eli kolu bağlı duramayacaklarını biliyorlardı.

Müdahale etmeleri şarttı.

“Bir şeyler yapmalıyız. Lanet olsun, keşke elimizde savaş öncesinden kalma gerçek bir deniz büyücüsü taburu olsaydı!”

“Meydandaki tugaya ek olarak mı? Çok şey istiyorsunuz, Komutanım.”

“Onlar hâlâ eğitimde, yani onları askerden sayamazsın. Ön saflarda çocuklarla savaşacağımız kimin aklına gelirdi ki? Keşke birileri beni neyin beklediğini daha önceden söyleseydi.”

Drake alayla güldü ve başını salladı. Bu savaşa yeterince hazırlanmadıklarını biliyordu.

Savaşın başından beri tüm gidişat İmparatorluk savaş makinesinin kontrolündeydi; çatışmaların nerede ve ne zaman yaşanacağına hep o karar vermişti.

Şimdi Anlaşma Krallığı bunun bedelini gençlerinin kanıyla ödüyordu.

Bu yüzden, İmparatorluk büyücülerinin büyü kullanarak aşağıdaki okyanusu henüz çocuk yaştaki büyücülerin taze kanıyla yıkamasını izlemekten başka bir şey yapamıyordu.

“Sikeyim böyle işi. Eğer gerçekten bir tanrı varsa, bir gün onun kafasına bir tane patlatmak istiyorum!”

Durumdaki haksızlık akıl almaz boyuttaydı ve gözlerini kaçırmaya devam etmek onun için giderek zorlaşıyordu. Ölüm tanrısına zaten çok fazla can kurban edilmişti; artık bir şeyler yapma vakti gelmişti.

“Daniel 01, Daniel 01, burası Korsan Komutanı. Muharebeye katılmak için acil izin talep ediyorum. Tüm ihtiyat askerleri harekâta hazır! Emri verin!”

“Korsan Komutanı, burası Daniel 06. Lütfen hatta kalın!”

“Ha?”

Yanıt veren ses tugay komutanı değil de emir subayı mıydı?

Şartlar, taleplerle bizzat ilgilenemeyeceği kadar kaos içinde miydi?

Komutan Ballmer’ın izni olmadan harekete geçme kararı vermek zordu. İhtiyat birliği olarak rollerine sadık mı kalmalıydılar?

İşlerin gidişatına bakılırsa, muharebe onların çaresizce izlemekten başka hiçbir şey yapamamasıyla sonuçlanacaktı.

Durum hiç iyi değildi; tugay yavaş yavaş parçalanıyor ve parça parça eziliyordu. Hatta biraz olsun düzen getirebilmek adına Komutan Ballmer’ın emir subayının telsizde sesini yükseltmeye çalıştığı duyulabiliyordu.

Ancak bu çaba, korku ve paniğin daha da yayılmasından başka bir işe yaramıyordu.

Drake düşündü: Telsize müdahale edip araya girmeli miyim? Zaten devasa bir baskı altında olan komuta kademesinin işini daha da zorlaştırmak istemiyordu…

İçinde boğuştuğu bu ikilem, dış etkenler tarafından aniden sona erdirilecekti. Sanki bir savaş baltası gelip içindeki o kördüğümü tek hamlede kesip atmıştı.

Olay, düşman bölüğünün iki gruba ayrılmasından kısa bir süre sonra gerçekleşti.

“Daniel 01 düştü! Daniel 01 düştü!”

Tugay subaylarından birinin telsizden bunu feryat ettiği duyulabiliyordu. Sesindeki panik hissedilecek kadar belirgindi. Hayal edilebilecek en kötü felaket gerçekleşmişti.

“Ne—?!”

“Böyle bir şey olamaz,” diye bağırmak istedi Drake.

Anlaşma Krallığı’nın tugayı, tek bir tabur tarafından tamamen dağıtılmıştı. İşin en kötü yanı ise, kaosu kontrol altına almaya çalışan liderin kendisinin ölümüyle sonuçlanmış olmasıydı.

Ah, doğru ya…

Lideri etkisiz hale getirme taktikleri İmparatorluk’un uzmanlık alanıydı.

Karşılarında Ren’in Şeytanı vardı; Komutan Ballmer onların nokta atışı saldırıları için doğal olarak ilk hedefti.

Drake, muharebenin çoktan tam da düşmanın planladığı şekilde seyrettiğini görebiliyordu.

Bir sonraki hedefleri neydi? Bu da gayet açıktı. Aşağıda müttefiklerini kovalayan savaş gemileri olmalıydı. Onların, aşağıdaki Anlaşma Krallığı filosuna doğru zahmetsizce süzüldüklerini şimdiden görebiliyordu. Bu kötüydü.

Drake bunu ruhunun derinliklerine kadar hissediyordu.

Meydandaki kız Ren’in Şeytanı’ydı ve dilediği gibi hareket etmekte özgürdü. Durum bundan daha kötü bir hal alamazdı. Bütün imkânlarıyla onun istediğini yapmasını engellemeleri gerekiyordu.

Yarbay Drake ipleri kendi eline almaya karar verdi.

“Korsan Komutanı’ndan tüm deniz büyücü birliklerine! Korsan Komutanı’ndan tüm deniz büyücü birliklerine! Bu muharebede komutayı ben devralıyorum!”

Muharebe meydanına zorla girmek zorunda kalacak olması önemli değildi. Nitekim, bir muharebenin seyrini değiştiren şey çoğunlukla bu türden zorlama bir ivmeydi. Sakin kalmanın zamanı değildi. Negatif bir sayıdan pozitif bir sayı elde etmenin tek yolu, onu başka bir negatif sayıyla çarpmaktı. Drake tüm hızıyla havalandı. Harekât alanına girerken hızla irtifa kazandı. Gerçek bir deniz büyücüsünün nasıl savaşacağını hepsine gösterecekti.

“Kendinize gelin! Sayılarına bakın! Onlar da insan! Onları öldürebilirsiniz! Sakin olun ve lanet silahlarınızı kaldırın!”

Drake, doğuda gencecik askerleri komuta ederken Ren’in Şeytanı ile karşı karşıya gelmiş olduğu için şanslıydı. Bu sayede, onları tekrar savaşa dâhil etmek için ne söylemesi gerektiğini iyi biliyordu.

Bu lanet olası tecrübeye sahip olduğu için kendini şanslı sayıyordu. Şimdi cehenneme kadar yolun var, seni pislik.

“Bu bir savaş! Öldürmek için ateş edin ve kahraman olun! Silahlarınızı kullanın! Vurulup düşmeyin! Düşmanı tespit edip ateş edin! Onları gözden kaçırmayın! Hepsini gebertin!”

Telsizden tekrar tekrar bağırarak askerlere ne yapmaları gerektiğini haykırdı. Bunu başarabileceklerini ve düşmanın ölümsüz olmadığını onlara aşıladı.

Drake vahşi bir hayvan gibi bağırıyordu ama emirleri, ne yapacağını şaşırmış askerlerin aklını başına getirecek kadar basitti. Düzenin en önüne geçti ve avazı çıktığı kadar bağırarak hücuma kalktı.

Savaş alanında sakin kalmak her zaman en doğrusuydu ancak bu, yeni acemi askerlerin başarabileceği bir şey değildi.

Drake imkânsızı istemek yerine elindeki en iyi ikinci seçenekten yararlandı. Askerlerini toparladı ve yüreklendirdi.

“Deniz büyücü bölüğü, hücum! Genç büyücülere adam nasıl öldürülürmüş gösterelim!”

Korkunç bir manzaraydı.

Anlaşma Krallığı askerleri birer asker gibi değil, birer katil gibi hücum ediyordu. Bu aslında bir teşkilat olarak ordunun başarısızlığıydı. Fakat Yarbay Drake’in adamlarının gerektiği gibi savaşmasını sağlamak için bulabildiği tek yol buydu. Muharebenin gidişatını değiştirmek için onları bir şekilde toparlaması gerekiyordu.

Histeriyle beslenmiş olsa bile, her türlü ivme iyi bir ivmeydi.

Birliklerini gerçekten harekete geçirebilmek için onlara umudun tadını tattırması gerekiyordu. Bunu yapmak için de savaş alanındaki tırmanan düşman baskısını hafifletmesi gerekecekti. Başka bir deyişle, onların kalkanı olması gerekiyordu.

Umuyordu ki bu onlara toparlanmak için ihtiyaç duydukları zamanı kazandıracaktı. Umuyordu ki savaşma azimlerini geri kazandıracaktı. Umuyordu ki dost takviye birlikleri ufukta belirecekti.

Bu noktada bel bağlayabileceği tek şey umuttu.

Her halükarda yapabileceği tek şey, umut edilen şey her neyse o çıkıp gelene kadar dayanmaktı.

“Yetişkinlerin çocuklara birkaç şey öğretme vakti geldi!”

AYNI GÜN, 203. HAVA BÜYÜCÜ TABURU

Savaş asla insanın umduğu gibi gitmez.

Düşman tugayına üstünlük sağladıktan sonraki planım, düşman filosuyla küçük bir buluşma düzenleyip onlara hediye olarak birkaç patlama formülü takdim etmekti. Emir subayım patavatsız yeni bir düşman konusunda beni uyarınca bu plan iptal oldu.

“Yarbayım, yeni büyücü birlikleri savaşa dâhil oldu.”

Gösterdiği bölgeye bakıyorum ve hızla yaklaşan düşman büyücülerini görüyorum.

Biraz fazla hızlı geliyorlar. Şöyle bir bakışta bile bu büyücülerin, az önce darmadağın ettiğimiz tugaydan katbekat daha yetenekli olduğunu anlayabiliyorum.

Sayıları endişe verici olmasa da, ihtiyatta tutulan bu büyücü bölüğünün nasıl savaşılacağını bildiği belli oluyor. 203. Tabur daha en başından itibaren tugaya elindeki her şeyle yüklenmek zorunda kalmıştı; bu yüzden Anlaşma Krallığı’nın en iyileri sona sakladığını görmek kural dışı bir hamleye maruz kalmışım gibi hissettiriyor.

Savaşa bir bölüğün dâhil olması muharebenin sonucuna büyük bir etki yapmaz.

Ancak kusursuz bir bölük, muharebenin temposunu kolaylıkla değiştirebilir.

Asıl vurucu güçlerini sahaya sürmeden önce tugayı etten bir kalkan olarak mı kullanıyorlardı? Bana Federasyon’u hatırlatıyor. Anlaşma Krallığı’nın böyle bir koz oynayacağını kırk yıl düşünsem akıl edemezdim, bunu itiraf etmeliyim.

Bu düşünceye dudak büküp kendi kendime acı bir şekilde gülümsüyorum.

“Bizi kandırdılar.”

Avımıza fazla odaklandık ve ağaçlardan ormanı göremedik. Kuzey Denizi’nde birliklerimin çoğunu kaybettiğim günü hatırlıyorum.

Ağır kayıp verme ihtimali yine o çirkin yüzünü gösteriyor. Hayır, durum bundan da kötü.

O muharebe sırasında en azından hâlâ yeni ikmal birlikleri geleceğini umabiliyorduk. Buraya artık takviye alamayacağımızı çok iyi bilerek geldim… Üstelik en başında elimde tam bir tabur olduğu için şükretmem gerektiği söylenmişti. En güçlü hava büyücü taburuyla konuşan Genelkurmay Karargâhı’ndan bir üyenin bana söylediği şey buydu.

Başka bir deyişle, bundan daha kötü bir durumda olamazdık.

Astlarımdan birini bile kaybetme düşüncesiyle omurgamdan aşağı bir ürperti yayılıyor.

Anlaşma Krallığı, aşkta ve savaşta her zaman en iyi kozlarını oynuyor. Lanet olsun.

“Ördek avı bitti! Ördek avı sona erdi!”

İçimdeki huzursuzluk hissini üzerimden tam olarak atamayarak bu uyarıyı telsizden geçiyorum.

“Yeni düşmanlar belirdi ve ne yaptıklarını iyi biliyorlar!”

Ellerimi sallayarak yaklaşan Anlaşma Krallığı büyücülerini işaret ediyorum. Neyse ki askerlerim ne demek istediğimi çok iyi anlıyor. Tugayı parça parça edip imha etmek üzere daha önce bölünmüş olan bölüklerim, yeni bir düzende tekrar bir araya geliyor.

En ufak bir yorgunluk belirtisi bile göstermeden kusursuz bir şekilde yeniden teşkilatlanmaları neredeyse büyüleyici. Aşağıdaki gemilere saldırsalardı muhtemelen pek fazla karşı ateş yemezlerdi. Aslına bakılırsa bir iki muhribi aleve vermek için gayet iyi bir konumdayız. Aynı şekilde, gerekirse hızla geri çekilmemiz de oldukça kolay olurdu.

Ama şu anda bir tugayla çatışmanın tam ortasındalar. Günün sonunda büyücüler bilimin bir ürünüdür. Onlar da aşınma ve yıpranmaya tabidir, mühimmatları da sınırsız değildir. Eğer simya benzeri bir mucize yaratmamız bekleniyorsa, Elenium Tip 95 mücevherimden onlarca tanesine daha ihtiyacım olacak.

Tip 97 Taarruz Hesaplama Mücevheri etkileyici bir teçhizat parçası olsa da neticede mantık sınırları dâhilinde kalıyor. Mühimmat durumumuz nasıl? En kötü senaryoda, geri kalanını bir şekilde sadece mücevher formülleriyle idare edebilir miyiz?

Beceriksiz bir düşmana karşı bu bir sorun teşkil etmezdi. Mantıklı düşünen bir düşmanla—özellikle de kendi askerlerini kalkan olarak kullanmaya istekli bir tiple—karşı karşıyaysak işler değişir.

“Ne kadar korkunç…” “…genç askerlerini top yemi olarak kullanacak kadar ileri gidebileceklerini düşünmek…”

Çatışmanın bu şekilde topyekün bir savaşa dönüşeceğini tahmin etmemiştim.

“Hilebaz pislikler!” yorumumu zorlukla içime gömererek dişlerimi sıkıyorum.

Bütün bu durumun ne kadar haksızca olduğunu aklımdan çıkaramıyorum. Ben de kendi askerlerimi bir nevi etten kalkan—hem de önemli bir kalkan—olarak görüyorum. Bu zaten aşikâr bir gerçek olmalı. Bütün insanlar kendi hayatlarına başkalarınınkinden daha çok değer verir. Fakat insan sosyal bir hayvan değil midir?

Düşmanın böyle bir stratejiyi bu kadar küstahça ve alenen kullanması karşısındaki şaşkınlığımı üzerimden atamıyorum.

Hayır, hayır, hayır.

Anlaşma Krallığı büyücülerinin üzerimize o şekilde uçarak gelmiş olmalarını akıl süzgecinden geçirmek de son derece zor.

Bunların aklı başında mı? Onları potansiyel işverenler listemden çıkarmalı mıyım? Her halükarda, şu an bunları düşünecek vakit değil. Endişelerimi zihnimin derin bir köşesine bastırıp hızla bu yeni çatışmaya nasıl yaklaşacağıma odaklanıyorum.

“Komutan muavini, bu yeni düşmanları nasıl pişirelim dersiniz?”

“…” “…İşlerin bu raddeye gelmesinden hoşlanmadım. Böyle bir hileye başvurduklarını düşünmek bile tüylerimi ürpertiyor.”

“Haklı bir düşünce. Lanet olsun Anlaşma Krallığı’na. Savaşmayı bilen askerleri saklıyorlarmış. Ne iğrenç bir taktik. Genç askerlerini top yemi olarak kullanacakları hiç aklıma gelmezdi.”

Zayıf bir düşmana yüklenmekle başlayan şey, ince hesaplanmış bir tuzak çıkıverdi.

İmparatorluk deniz filosunu pusuya düşürmek için bir filoyu yatırıp bekletmek yetmemiş gibi… Gökyüzünde de hakimiyet kurmaları gerekiyordu.

Tam şu saniyede arkama bakmadan kaçmak istiyorum ama…

Ne yazık ki konumum buna engel oluyor. Büyücüleri oradan çıkarmak kolay olurdu, ancak donanmanın Anlaşma Krallığı ile arasına mesafe koyabilmesi için yeterince zaman kazanmamız gerekiyor. İşte bu yüzden o hantal gemilerden nefret ediyorum!

“Düşman tarafında, yeni askerlerini kalkan olarak kullanacak kadar zeki ve kurnaz piçler var. Bunu söyleyecek son kişi ben olmalıyım belki ama sanki çok uzun zamandır savaştaymışız gibi geliyor.”

Şikayetlerimi telsizden dile getiriyorum, Üsteğmen Serebryakov araya giriyor.

“O halde onlara daha mı yumuşak davranmalıydık efendim?”

“Eve dönememeleri durumunda silah arkadaşlarının ailelerine kötü haberi veren kişi olmak ister misin? Ben ağlama işini düşmanlarımın aileleriyle sınırlı tutmayı tercih ederim.”

Paydaşlarınızı memnun etmek, her organizasyonda çalışmanın temel bir parçasıdır. Elimden gelse potansiyel yeni bir işveren için bir şeyler yapmayı elbette çok isterim. Bir şekilde iyi bir izlenim bırakmanın ne kadar önemli olduğunu biliyorum! Yine de bu şartlar altında böyle bir şeye kalkışmak benim açımdan büyük bir hata olurdu.

Yeni iş arayan birinin bunu iş arkadaşlarına çaktırması son derece aptalca olurdu. Önce yeni işini kaparsın, ardından etrafındakileri bu fikre yavaş yavaş alıştırırsın.

Tersi bir durum asla işlemez.

İş arkadaşlarınız sizi iş değiştirmek isteyen biri olarak gördüğü an, ne kadar değerli bir insan kaynağı olursanız olun, güvenilmez biri olarak damgalanırsınız.

İnsan Kaynakları temsilcisi olarak uzmanlaşmış biri sıfatıyla bunu doğrulayabilirim.

İşveren bir çalışanı nankör olarak tanımladığı an, o çalışan ‘güven’ denen vasfını kaybeder. O güveni kaybetmek oksijensiz kalmaya benzer. Eğer önceden bir sonraki işveren şeklinde yeni bir oksijen tüpü hazırlamadılarsa boğulurlar.

Bu yüzden almam gereken kararı biliyorum ve yoldaşlarımı yüzüstü bırakmayı reddediyorum. Yine de işlerin bir kerecik olsun kolay yürümesi güzel olurdu hani.

“Onları gökyüzünden söküp atacağız. Kanat adamlarınıza yakın durun. Bu işi son bir nihai darbeyle bitireceğiz.”

Telsizden yükselen onay sesleri korosunu dinlerken gözlerimi düşmandan ayırmıyorum. Bir fırsatım olsaydı… Aslında onlara uzun menzilli bir formülle vurmayı planlıyordum ama açgözlülük etmemek muhtemelen daha iyi.

Yaklaşan Anlaşma Krallığı büyücüleri bastırma ateşi olarak birkaç optik keskin nişancı formülü ateşliyor ama bunlardan sıyrılmak son derece kolay. Ayrıca bizim yanıltma formüllerimizi de çabucak bertaraf ediyorlar. Büyücü olarak yetenekleri gözle görülür düzeyde.

Tam bu noktada, düşmanlarımızın hareketlerinde garip bir şey fark ediyorum.

“Şu büyücüler tuhaf hareket ediyor.”

“Efendim?”

“Kendiniz görün Üsteğmenim,” diyorum düşmanı işaret ederek; hemen ardından telsizden gelen bağırışları yakalıyorum.

Açık kanaldan bir şeyler duyabiliyorum. Anlaşma Krallığı dilinde konuşuyorlar.

Ne söylüyorlar? Dikkatle dinliyorum.

“Bu bir savaş! Öldürmek için ateş edin ve birer kahraman olun! Silahlarınızı kullanın! Vurulup düşmeyin! Düşmanı tespit edin ve ateş açın! Onları gözden kaçırmayın! Gebertin şunları!”

Peş peşe dizilen tiksindirici ifadelerden oluşan bir hezeyan duyuyorum. Kulaklarıma inanamıyorum.

“Mide bulandırıcı…”

Düşmanlarımızın bu katıksız barbarlığı karşısında yüzümü buruşturuyorum. Bu adam, askerlerini alenen kasten adam öldürmeye teşvik ediyor.

“Demek söylenenler doğruymuş. Anlaşma Krallığı adamlarının anakaradan uzaklaştıkları anda centilmenliklerinden eser kalmıyormuş.”

Emir subayımın buna kıkırdayarak karşılık vermesini beklemiyordum.

“Şunları bir dinleyin, Albayım. İğrenç, değil mi? Bizi katletmek istiyorlar.”

“Gerçekten de öyle. Nutkum tutuldu. İşlerin bu denli barbarca bir hal alabileceğini düşünmek bile korkunç.”

“Belki de onlara gerçek şiddetin ne olduğunu göstererek kiminle dans ettiklerini hatırlatmalıyız.”

Muhtemelen bu tarz konuşmaları düzeltmem gerek. Bir hata yaptığımda kendi hatamı kabul edebilen biriyim. Zıvanadan çıkanlar sadece Anlaşma Krallığı askerleri değilmiş.

Bu durum netleştiğine göre, varoluşsal bir sorunla karşı karşıya olduğumu fark ediyorum.

Savaş alanında aklı başında kalan tek kişi ben olmalıyım.

Genç askerleri galeyana getirerek içlerindeki korkuyu çekip alanın kendisi olduğunu biliyordu.

Yarbay Drake, doğrudan düşmanlarının üzerine doğru uçarken kendi eliyle nasıl bir kördüğüm yarattığının farkındaydı.

Sanki koca bir tugay dolusu Üsteğmen Sue yaratmış gibi hissediyordu.

Komutanın—hayır, artık merhum olan Korgeneral Ballmer’ın onlara aşıladığı tüm disiplin ve kontrol kırıntılarını çöpe atmış, savaş alanını yeryüzündeki bir cehenneme çevirmişti.

“İmparatorluk’un telsiz kanalını yakaladık. Durum bayağı kötü.”

Yarbay Drake, astının bu raporu karşısında kaşlarını çattı.

“Ne yani, yine mi alay ediyorlar?”

Bir İmparatorluk büyücüsüyle son karşılaşması hâlâ hafızasında tazeliğini koruyordu; ancak birazdan duyacağı şey derin bir iç çekmesine neden olacaktı.

Nesi vardı bu İmparatorluk köpeklerinin? Anlaşılan onlar da kendi birliklerini Anlaşma Krallığı askerlerini katletmeye teşvik ediyorlardı. Oysa onların geri çekilmeye çalışacağını sanmıştı ama görünen o ki ölesiye savaşmaya hazırlardılar.

“Kahretsin… en azından biraz olsun irkseler ölürler miydi?”

“Ne yapalım, Komutanım? Devam edelim mi?”

Emir subayının sözleri karşısında hazırlıksız yakalanarak bir anlığına gözlerini kırpıştırdı.

“Hadi oradan, elbette ediyoruz. Öleceksek de bu savaş alanında öleceğiz.”

“Anlaşıldı efendim!”

Ve böylece, her iki taraftaki iki çıldırmış komutan da emirlerini verdi.

“”Serbest ateş!””

İki taraf da tam aynı anda ellerindeki her şeyle düşmanlarına yüklendi.

Her iki tarafın seçkin büyücülerinin güçlerini korumak yerine hızlı bir zaferi önceliklendirdiği, katıksız bir ateş gücü muharebesi patlak verdi; bu, her iki komutan için de bir dayanıklılık testiydi.

Zaferlerini devasa formüllere yatırarak gece gökyüzünü aydınlatan zincirleme patlamalar yarattılar.

Patlamaların etrafındaki hava bükülüp deforme oluyor, her iki tarafın kıdemli büyücüleri hayatta kalmak için savunma kalkanlarını korumaya tüm varlıklarını adarken bilim ve büyünün bu harmanı çığlıklar atarak bir o yana bir bu yana savruluyordu.

Etraflarındaki atmosfer, bu yetenekli büyücülerin bile daha önce hiç tecrübe etmediği yoğun bir uğultuyla sarsılıyordu.

“”Formasyonu koruyun!””

Her iki komutan da ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu.

Birliklerinin bir arada kalmasını sağlamalıydılar.

Yağdırdıkları şiddeti sıkı bir koordinasyon içinde tutmak zorundaydılar.

Taburların her biri tek bir vücut halinde savaşıyordu.

Ciğerleri patlatan irtifalarda, her iki tarafın uzman büyücüleri, savaş tüm şiddetiyle sürerken bilgi ve tecrübelerinin en son sınırlarına güveniyorlardı. Baskı ateşi için sürekli patlama formüllerini kullanıyorlardı—yine de fırsat buldukça ölümcül darbeler indirme şansını kolluyorlardı. Yanıltma ve aldatmaca formülleri dumanla kaplı havayı örüyordu.

İki taraf da aradaki mesafeyi kapattı, mana bıçakları hazırda, havada göğüs göğüse çarpışmaya tamamen hazırlardı… ancak birkaç kişi sıfır mesafeden patlama formülleri kullanmaya istekli olduğunu gösterince aralarında huzursuz bir mesafe oluştu.

Birbirlerinin hamlelerini en üst düzeyde okuyarak bir ileri bir geri çekiliyor, adeta gelgit yapıyorlardı.

Yine de iki tarafın da pes etmeye dair en ufak bir belirtisi yoktu.

Tanya, formasyonunun merkezinde uçuyor, düşmanlarına kötücül gözlerle dik dik bakıyordu.

Anlaşma Krallığı’nın ihtiyat birliği, tugayı yeniden ayağa kaldırmıştı. Yine de, niceliğin kendince bir niteliği olsa bile, bir aslanın önderlik ettiği koyun sürüsü, bir kurt sürüsüne yem olmaktan kurtulamazdı.

Ancak İmparatorluk Ordusu için bu olaylar silsilesi, asli hedeflerini zaten etkisiz hale getirdikten sonra gerçekleşmişti.

Tam anlamıyla bir kâbus gibiydi.

Birliklerini felaketin eşiğinden döndürmeyi başaran Yarbay Drake için de durum farklı değildi. Burada sahip olduğu gerçek komuta yetkisi yalnızca tek bir bölük üzerindeydi. Komutan Ballmer’ın tugay için bir araya getirdiği tüm komuta yapısı çoktan yok olup gitmişti.

Bu da onu paniklemiş bir insan güruhu ve tek bir büyücü bölüğüyle baş başa bırakmıştı.

Her an öne atılmaya hazır bir grup askere sadece serbest ateş etme emri vermişti—bu saatten sonra sayısal üstünlüklerini etkili bir şekilde kullanmalarının imkânı yoktu.

Güvenebileceği tek şey, as büyücülerden oluşan bölüğüydü. Bu hususta, ve ne yazık ki onun büyük can sıkıntısına neden olacak şekilde, düşman taburu Ren’in Şeytanı’nın komutası altındaydı. Sıradan bir tabur değil, seçkin büyücülerden oluşan bir taburdu bu.

Savaşta hâlâ bu kadar kalifiye büyücünün kalmış olduğunu düşünmek bile inanılmaz! Uçuşları irtifadan neredeyse hiç etkilenmiyor gibiydi ve üç boyutlu düzlemde süzülürken düzenlerini koruyabiliyorlardı. Açık konuşmak gerekirse, bu haksızlığın tam anlamıyla zirvesiydi.

Ah—savaşla kavrulan gökyüzüne, her iki komutanın da ağzından tek bir inleme yükseldi.

Her iki komutan da kendi kendine düşmanın artık insan olmadığını telkin ediyor ve karşı tarafın sayısal üstünlüğe sahip olduğuna yürekten inanıyordu.

İkisi de kaçamazdı. İkisi de askerlerinin önünde en ufak bir zayıflık gösteremezdi. İkisi de metrelerce aşağıda süzülen dost gemileri koruma yükünü omuzlarında taşıyordu.

İkisi de içlerinden, bu savaşın tamamına akıllarına gelen en ağır sözlerle lanet okuyorlardı.

Ve elbette ikisi de kendilerini bu belanın ortasına atan üstlerine lanet yağdırıyordu.

“Kahretsin! Sayıca sürekli geride kalan taraf biziz!”

Tanya, Doğu Cephesi’nden beri düşmanlarının sürekli sayısal üstünlükle geri dönüp durumu lehine çevirmesinden acıyla yakınıyordu. Tek istediği, savaşlarının bir kez olsun basit ve sorunsuz geçmesiydi. Savaş dediğin, güvenli ve zahmetsizce yürütülemeyecekse yapılmamalıydı zaten!

Tabii bunların hiçbirini yüksek sesle söyleyemezdi—zira havada kalabilmek için ciğerlerindeki her bir oksijen zerresine ihtiyacı vardı.

Diğer tarafta Yarbay Drake de ölesiye nefret ettiği bu savaşa lanetler okuyordu.

“Kahretsin! Yine bir şeytan çıkarma ayininin ortasında kalacağız gibi görünüyor! İhtiyaç duyulduğunda o lanet papazlar nereye kaybolur ki?!”

Bu dünyayı gözeten bir Tanrı gerçekten var mıydı ki? Drake’e kalırsa, onları gözetleyen şey olsa olsa lanetli kazanının başındaki bir cadı olabilirdi. Kim olduğu umurunda bile değildi—tek istediği, savaş öncesinde kurulmuş nizami bir deniz büyücü taburunu ona teslim etmeleriydi!

Zihni boş şikâyetlerle dolu olan Drake, bir yandan baş ağrısına katlanarak formüllerini zerk ediyor, bir yandan da hesaplama mücevherine mana akıtıyordu. Birliklerinin üzerindeki kontrolünü yitirmeden, astlarına ateşi tek bir noktaya yoğunlaştırmaları emrini verdi.

Kahrolası başım çatlıyor—gökyüzüne bir kez daha lanet okudu.

Tesadüf bu ya, her iki tarafın komutanları da tam o anda aynı sonuca vardı.

“”Neden her seferinde böyle olmak zorunda ki?!””

İkisi de bir başkasının yarattığı pisliği temizlemek zorunda kalmaktan yakınarak, gökyüzünü büküp büzen formülleri birbirlerinin üzerine yağdırdılar.

İnsanoğlu elinde olmayanı arzulamaya meyillidir. Karşı kıyının çimenleri her zaman daha yeşildir. Ne var ki savaş alanı, bu tür duygulara kapılacak bir yer değildir.

İki tarafın da yapması gereken şey, düşmanın sahip olduğunu düşündüğü o gücü kendi ezici ateş güçleriyle bastırmaktı. Kendi düzenlerindeki gedikleri görmezden gelerek ileri atılmaya ve düşman safındaki açıkları sömürmeye çalıştılar. Hayatta kalabilmek adına, aynı savaşta çarpışmaya mahkûm edilmiş iki yarbay—Degurechaff ve Drake—öfkeli ses tonlarıyla emirlerini haykırdılar.

Gökyüzünün kontrolünü ikinci kez ele geçiren taraf, İmparatorluk büyücü taburunu oluşturan dört bölük olacaktı.

“Tüm bölükler! Taarruz! Baskı ateşlerinin arasına sıkışıp kalmayın! Hızınızla onları oldukları yere çivileyin! Hareket edin, hareket edin, hareket edin!”

O dört bölük, adeta bir Hidra’nın dört ayrı başı gibiydi.

Düşmanı bu çok başlı yapıyla baskı altına almaya karar veren Tanya, birliklerine yeni bir düzene geçme ve ardından yeni hedefleri olan Yarbay Drake’in boğazını kesme talimatı verdi.

Ancak bu topraklarda, İmparatorluk’un baş kesme taktiklerini Drake’ten daha iyi bilen tek bir deniz büyücüsü yoktu. Düşmanın hamlelerini analiz edip tepki verme hızı, Tanya’nın daha önce gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu.

Kısa emir-komuta zinciri, kuvvetlerini süratle intikal ettirmesine imkân tanıyordu. Bütün gökyüzünü mermi ve büyü ateşiyle doldurup kontrolü ele geçirmek anlamına gelse bile, sayısal üstünlüğünden sonuna kadar yararlanmak zorundaydı.

“Ateşi yoğunlaştırın! Tek bir noktaya odaklanın! Sakin olun ve sayısal üstünlüğümüzü onlara karşı kullanın! Onları oldukları yere çivileyin!”

Drake, gelen düşman saldırılarını savuşturmak için kendi formüllerini salıverirken, tugaydan geriye kalanlara ateş açma emri verdi. Yeni acemi erler yalnızca düz bir hatta ateş edebiliyordu; ancak as büyücülerden oluşan bölüğü, bu ateşi kullanarak düşmanı uzak tutacak bir ağ örebilirdi.

Böylesi bir baskı ateşinin 203. Tabur’un öngörülerinin dışında kaldığını söylemek imkânsızdı elbette.

Düşmanın üstüne atılmak, her zaman belli bir ateşi göze almayı gerektirirdi. Sonuçta doğrudan düşman saflarının kalbine dalıyorlardı; dolayısıyla başarıları, üzerlerine yağan o amansız ateşten sağ çıkabilme yeteneklerine bağlıydı.

Üstün yetenekli büyücüler düşman ateşinin arasından süzülerek ilerledi; fakat ardından yaşanan şey Tanya’yı hayretler içinde bıraktı.

“İlerlerken rastgele dağılıyorlar… Bir dakika, tazyik ateşiyle yanlara açılırken aynı zamanda karşı ateş mi açıyorlar?!”

Büyücü tugayının böyle bir karşı hamle yapabilmesi, Tanya’nın manevralarını okuyabildikleri anlamına geliyordu. Anlaşma Krallığı’nın ihtiyat büyücülerinin oldukça yetenekli olduğu bir sır değildi; fakat onun kaçınma odaklı taarruz taktiklerini bu kadar eksiksizce püskürtmeleri Tanya’yı gafil avlamıştı.

Ancak şaşkınlık içinde olan tek kişi Tanya değildi; diğer tarafta Drake de aynı şeyleri yaşıyordu.

Onun açısından düşman, onları yok edeceğini umduğu o yoğun ateş ağından sıyrılıp çıkmıştı. Kendi kendine alayla güldü ve adamlarının ateşi daha da yoğunlaştırmasını sağlamak için avazı çıktığı kadar bağırdı. Ne var ki Tanya, böyle bir şeyi gözden kaçıracak bir tip değildi.

Düşman, hareket tarzında köklü bir değişikliğe gitmişti. Kendi kendine acı acı güldü ve bu dramatik değişimin sorumlusu olduğuna inandığı düşman bölüğüyle çatışmaya girmek üzere hazırlandı.

“O yeni bölük katıldığından beri her şey değişti. Bunlar kesinlikle… bir komuta kademesi olmalı. Ne büyük bir baş belası.”

Tek bir bölüğün savaşın gidişatı üzerinde bu kadar büyük bir etkiye sahip olmaması gerekirdi. Sorun şuydu ki, bu bölük savaşmayı çok iyi biliyordu ve dağılmış tugayı yeniden canlandırmayı başarmışlardı. Savaşın gidişatı Tanya’ya bu bölüğün öylece göz ardı edilemeyecek bir güç olduğunu söylüyordu.

Tanya, üzerine yağan düşman formüllerinin arasından sıyrılıp kaçınırken şakaklarını ovuşturdu. Hâlâ kusursuz olmasa da, işe yaramaz bir tugayı kesinlikle hesaba katılması gereken ciddi bir güce dönüştürmüşlerdi.

Tanya izlediği şeye hâlâ inanamıyordu. Bu büyücü bölüğü, bu savaştan sağ çıkmalarına izin verilemeyecek kadar tehlikeliydi.

“Emir subayı, birlikleri yeniden düzenle. Giriyoruz.”

“Yarıp geçecek miyiz?”

“Aynen öyle.” Tanya onun sorusunu onaylar.

Risk son derece büyüktü ama bu göze alınması gereken bir riskti. Karşı karşıya oldukları düşman gerçek bir tehditti. Bu önleyici cerrahi müdahaleden kaçınmak, ileride büyük bir felakete yol açabilirdi.

Ameliyatın yan etkileriyle dertlenecek vakti yoktu. Şimdi ne yapması gerektiğini belirleyen tek şey zorunluluktu.

“Bunu yapmak zorundayız. Liderlerini çabucak etkisiz hale getirmemiz gerek.”

Onu kendi haline bırakırlarsa, bastırılamayacak bir tehdide dönüşecekti.

Tanya kararını hızla verdi ve Üsteğmen Serebryakov da neredeyse aynı hızla aynı sonuca vardı.

“Anlaşıldı efendim. Bu yangını henüz küçükken söndürelim.”

İmparatorluk komutanı ve emir subayı kararda mutabık kaldılar ve anında harekete geçtiler.

Daha iyi bir mevzi almak için düşmanın etrafında manevra yapmaktan vazgeçip olabildiğince hızlı bir şekilde irtifa kazanmaya başladılar.

Taburun geri kalanı da onları takip etti; tüm İmparatorluk birliği hep birlikte birden yukarı fırladı. On bin irtifayı rahatça geçip on dört bin civarında karar kıldılar. Bu, teçhizatlarıyla fiziksel olarak mümkün olması gerekenin iki bin fitten fazla üzerindeydi. Gökyüzünün yükseklerinde tabur, yeni bir yarma formasyonu oluşturmaya başladı.

Aşağıdan gelecek hiçbir taciz ateşinin ulaşamayacağı kadar yüksek bir irtifaydı bu.

Bunu fark eden Drake, “Kahretsin!” diye haykırdı.

Anlık bir süre için düşman, Anlaşma Krallığı ile arasına mesafe koyuyor gibi görünmüştü. Kısa bir andı ama toy askerlerin cesaretini kırmaya fazlasıyla yetti.

Drake’in bunu anlamak için dönüp onlara bakmasına bile gerek yoktu.

Düşman onların ritmini bozmuştu.

“Kahretsin, kahretsin, kahretsin!”

Benim o lanet koruyucu meleğim nerede Allah aşkına? Bir barda kafayı mı çekiyorlar ne yapıyorlar? Kader tam bir kalleş olabiliyor!

Hayat neden böyle zorluklarla dolu olmak zorunda ki?!

Drake, bir ateş üssü oluşturması için as bölüğüne güveniyordu… ancak bu kadar büyük bir irtifa farkıyla üzerlerine dalan düşmana karşı savunma yapmaya yetmiyordu.

Drake aynı dal-çık taktiğini Federasyon’dayken de yaşamıştı. Yaralı omzunun sızladığını hissedebiliyordu.

Düşman dosdoğru üzerlerine çullanacaktı. Drake onların tırmanmaya başladığını gördüğü anda bunu anlamıştı. Ne yaptıklarını çok iyi biliyordu ama kaderin bu cilvesine lanet okumaktan başka elinden bir şey gelmiyordu.

“Yine mi aynı şey! Geçen seferkinin tekrarı mı olacak yani?!”

Savaşın ne yöne gittiğini görebiliyordu ve saldırmak için tek bir şansı olacağını biliyordu. O tek şansın düşmanını katletmeye yeteceğinden emin olmalıydı.

Hedefini tek ve son bir hamleyle yok etme kararlılığıyla dolu olarak yeni bir formül işlemeye başladı.

Drake bu kez fırsatın avuçlarının arasından kayıp gitmesine izin vermeyecekti. Kolladı ve şansını bekledi.

Gözlerini Tanya’ya dikmişti. Tanya da onun yüzünü seçebilmişti ve içten içe derin bir inilti koyuverdi.

“Ha?!”

Birden adamın yüzünü tanıdı. Bunun kim olabileceğini düşündüğünde aklına tek bir kişi geliyordu. Doğuda karşılaştığı o kaçık büyücünün ta kendisiydi bu! Ne işi vardı bu adamın burada?!

Onun varlığını sorguladı ama durumu çabucak kabullendi.

Savaşta yoldaşlarını siper olarak kullanabilecek tek asker tipi, Komünistlerle yan yana savaşmış biri olabilirdi. Görünüşe göre bu acımasız taktikler doğuştan değil, sonradan edinilmiş bir alışkanlıktı.

Bunu öğrenmek ne kadar ürkütücü olsa da, Tanya bu adamı hemen burada öldürmesi gerektiğini biliyordu.

Bunu yapmaya son derece kararlı bir şekilde haykırdı Tanya.

“Seni ucube! Bu sefer seni kesinlikle geberteceğim!”

Haykıran tek kişi o değildi—aşağıdan Drake de kükredi.

“Paslanmış Gümüş! Bugün öleceksin!”

Zafer ve hayatta kalma arzusuyla dolu bu iki tazı karşı karşıya geldi.

Ancak her iki tazı da son derece zekiydi.

Modern çağın mahluklarıydılar; sivri dişler yerine çelik ve büyüyle kuşanmışlardı.

İkisi de askeri birer canavardı—tam da bu yüzden hem Tanya hem de Drake diğerini çıldırmış olarak görüyor ve bir sonraki saldırılarında birbirlerini öldürmekten başka çareleri olmadığı mantıksal sonucuna varıyorlardı.

İyi ya da kötü, taktiksel kararlar verme konusunda ikisi de benzer bir seviyedeydi. İkisi de uzman büyücülerdi—hava muharebesinin esasları söz konusu olduğunda birer profesyoneldiler.

Bir başka deyişle, ikisi de birbirlerini öldürmenin tek güvenilir yolunu seçtiler.

Bu da ultra yakın mesafeden patlama formülleri kullanmaktı.

Burada çoğul eki kritik önem taşıyordu. İkisi de birden fazla formül kullanmayı planlıyordu.

Böylesi bir mesafeden atılacak patlama formülü, düşmanı tehdit ettiği kadar büyüyü yapanı da tehlikeye atardı. Esasen intihar saldırısının sadece bir tık altıydı.

Yine de, ya büyüyü yapan kişi saldırısının zamanlamasını kusursuz ayarlayabilirse ne olurdu? Büyüyü işledikten hemen sonra tüm manalarını koruyucu katmanlarına ve savunma kalkanlarına aktarabilirlerse ne olurdu?

Bu mesafede patlama kullanma kararı çoğu büyücü için intihar demekti. Ancak bu ikisi, imkânsız gibi görünen bu hamleyi gerçekleştirebilecekleri küçücük bir fırsat penceresi olduğunu hesaplamıştı.

İkisi de aynı sonuca vardı. Düşmanı menzillerine çekmeli, ardından doğacak felaketten sağ çıkmaya yetecek kadar güçlü bir kalkan örmeliydiler. Patlamanın ortasında kalsalar bile kendilerini koruyabildikleri sürece hayatta kalma şansları olacaktı.

Şansın düşük olduğu bir gerçekti; ancak buradan sağ çıkmanın tek bir yolu bile varsa kararlarını çoktan vermişlerdi. Bu hususta da benzer bir zihniyeti paylaşıyorlardı.

İkisi de düşmanı alt etmenin en iyi yolunun kendilerini patlatmak olduğunu biliyordu. Ne var ki her ikisi için de talihsiz olan durum, düşmanın da aynı şeyi denemeye karar vermesi hâlinde bu hamlenin neticesinin belirsizleşmesiydi.

Yakın mesafeden patlama formüllerini salıverdiler; fakat meydana gelen patlamaların tahmin ettiklerinden çok daha şiddetli olduğunu fark ettiklerinde iş işten çoktan geçmişti. İkisi de savruldu; ancak Yarbay Drake, elindeki tüm manayı savunmasına akıtmaya devam etti.

Uçuş büyüsünden bile vazgeçti.

Yalnızca solunum takviyelerini aktif tutarak, alev alev yanan gökyüzünden aşağı çakılırken refleks olarak bir top gibi büzüldü ve hayatta kalmayı kıl payı başardı.

Tanya ise… çok daha radikal tedbirlere başvurdu.

İstemeye istemeye kararına sadık kaldı ve Tip 95’indeki dört çekirdeğin tamamını son sınırına kadar zorladı. Sessizce bir ilahi mırıldanan Tanya, güçlü bir saldırı meydana getirmek için mana rezervlerini sonuna kadar kullandı.

Uçuş formülünü korumayı seçip diğer birkaç tali formülü feda etmeyi tercih etti. Büyü kullanarak kendi oksijenini üretmeye devam etti; üstelik Tip 95 Hesaplama Mücevheri denen o küçük kutsal emanet sayesinde, nizami bir savunma kalkanı örmeye yetecek kadar manası da kalmıştı.

Hesaplama mücevherleri arasındaki fark, bu düellodaki belirleyici unsur olacaktı.

Birebir aynı hamleyi yapmış olsalar da teçhizatlarındaki nitelik farkı bambaşka neticeler doğurdu.

Muharebenin kaybedeni, bir yandan uçuş formülünü tekrar devreye sokmaya çalışırken bir yandan da yere doğru savrulup hayatta kalmayı güç belâ başardı. Kazanan ise… Mırıldandığı ilahi ritmik bir yükselişten zafer çığlığına dönüşürken onun metrelerce üstünde süzülüyordu. Bu fırsatı sonuna kadar değerlendiren Tanya, düşmekte olan rakibini büyü yağmuruna tutmaya başladı.

Muharebe, iki komutan arasında teke tek bir düelloya dönüşmüştü. Modern harpte nadir görülen bir manzaraydı bu; fakat her iki tarafın birliklerinin moraline etkisi muazzamdı.

Kazanan taraf, kaybedenin tüm ivmesini söküp almıştı.

Ve elbette, kazanan taraf bu durumun gayet bilincindeydi.

Zaferlerinin teknik beceriden ziyade yalnızca üstün teknolojilerinden kaynaklandığını biliyorlardı.

Günün sonunda zafer zaferdir, yenilgi de yenilgi.

Tanya, tüm muharebe alanına kazananın kim olduğunu duyurmaya kararlıydı. Lanet duayı zihninden atmak istercesine başını salladı ve derin bir nefes aldı.

Kendini toparladıktan sonra sonraki emirlerini gürledi.

“Düşman komutanını etkisiz hâle getirdim! Şimdi onlara gerçek şiddetin ne demek olduğunu gösterme vakti!”

Eline fırsat geçtiğinde bunu anında lehine çevirmek hayati önem taşırdı. Savaş alanında tecrübeli gazileri sıradan askerlerden ayıran şey, işte bu fırsatları değerlendirmelerini sağlayan içgüdülerdi.

İş en nihayetinde katıksız bir şiddete dayanıyordu.

Ya da doğru zamanda yapılan bir taarruza.

Marengo Muharebesi’ndeki Kellermann gibi, İmparatorluk büyücülerinin de bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirmesi gerekiyordu.

“Toplu atış! Üçlü patlama formülü kullanın!”

Üç büyücü bölüğü ve hemen arkalarından gelen, hafifçe sersemlemiş dördüncü bölük, 203. Hava Büyücü Taburu olarak kenetlendi ve cehennem ateşinden bir sağanak yağdırdı. Milletler Topluluğu askerleri, müttefik deniz büyücülerinin alevler içinde kalışını çaresizce izlemekle yetindi.

“Düşman birliklerini etkisiz hâle getirdik! Aşağıdaki gemiler savunmasız durumda! Müttefiklerimize bir koridor açtık!”

Üsteğmen Grantz, heyecanlı gözlerle Tanya’ya bakıyor, hücum emri bekliyordu. Ancak Tanya başını olumsuz anlamda sallayarak ona karşılık verdi ve çekilme vaktinin geldiğini ihtar etti.

“Burası Doğu Cephesi değil, Üsteğmen.”

“Ama Komutanım? Şey yapmamız gerekmez mi…?”

“Batı Hava Muharebesi’nin temel kurallarını hatırlayın. Burada ne kadar oyalanırsak, davetsiz misafirlerin çıkıp gelme ihtimali o kadar artar. Gereğinden fazla kalma lüksümüz yok.”

Çatışmaların çok daha geniş bir coğrafyaya yayıldığı Doğu Cephesi’nde olsalar belki oyalanıp düşmanı büsbütün tarumar edecek vakitleri bulunabilirdi… ancak burası Milletler Topluluğu karasularıydı.

Muharebe, düşmanın ana üssünün dibinde gerçekleşiyordu.

Büyücü taburları, bu harekâtı yürütürken üzerine düşenden çok daha fazlasını başarmıştı zaten. Düşmanın hava savunmasının belkemiğini oluşturan büyücü tugayının dişlerini söküp almışlardı. Üstelik İmparatorluk tarafının kayıplarını en asgari düzeyde tutarak.

Az önce pusuya düşürülmüş olmaları, Tanya’yı daha güvenli ve temkinli bir hareket tarzı benimsemeye ikna eden asıl etkendi. Ayrıca taburunun bu plan uğruna başını daha fazla belaya sokmasına gerek görmüyordu.

“Başarısız bir girişimden sonra birliklerimiz geri çekilirken hayatımızı riske atmanın hiçbir mantığı yok. Durduk yere astlarımı kurban etmeye hevesli değilim.”

“Donanmamızın geri çekilmesini emniyete almak için yeterince şey yaptık sanırım.”

“Öyle,” diyerek onayladı Tanya. Üsteğmen Grantz’ın anlayışlı bir adam olmasına memnundu. Düşman İmparatorluk Donanması’nın peşine düşmeyecekse, kendilerinin de alanı terk etmesinde bir sakınca yoktu. Tanya ve taburu, bugünkü maaşlarının hakkını fazlasıyla vermişti.

“Madem Üsteğmen Grantz da benimle aynı fikirde, bize de çekilmek düşer. Lütfen düşmana herhangi bir veda hediyesi gönderme arzusuna engel olun.”

“Nasıl? Onlarla dalga geçmek için yine bir veda mektubu gönderirsiniz sanıyordum…”

Tanya’nın emir subayı şaşırmış görünüyordu fakat komutanı yalnızca başını sallamakla yetindi.

“Planımız başarısızlıkla sonuçlandı. Kimseyle alay edecek konumda değiliz.”

Büyücüler süratle harekât alanından çekilirken iç çekiş sesleri duyuluyordu.

Her zamanki gibiydi.

Bir başka küçük zafer elde etmişlerdi.

Daha büyük bir yenilginin ince perdesi altında kalmış, yiğitçe bir zaferdi bu.

Ne var ki o incecik perde, başarıları ne kadar parlak olursa olsun üzerlerini tamamen örtmeye fazlasıyla yetiyordu.

Ne de olsa İmparatorluk Ordusu muharebegi kaybetmişti. Milletler Topluluğu’nun ahşap surlarına yumruk indirmişler, ancak yumrukları geri tepmişti.

Nihayetinde her şey bitip durulduğunda, Tanya bundan sonra nereye gideceğini düşünmek zorundaydı.

“Lanet olsun. Dönünce General Romel’in başının etini yiyeceğim.”

AYNI GÜN, İMPARATORLUK ORDUSU BATI ORDULAR GRUBU KOMUTANLIĞI

Tam da bu sırada, Batı Ordular Grubu karargâhının nadiren sahibini ağırlayan köşesinden bir adamın kükremesi yükseliyordu. Eline ulaşan ilk rapor… hayal edilebilecek en kötü haberdi. Korgeneral Romel, kendi makam odasında hayatın acı gerçekleriyle yüzleşmişti.

“Kahretsin!”

Yumruğunu masasına bir kez daha indirirken, elinden süzülen kana hiç aldırış etmedi.

Rapor, birliklerinin düşman kuvvetleriyle karşılaştığını bildiriyordu. Üstelik pusuya yatmış olanlar, Milletler Topluluğu’nun kudretli donanmasından başkası değildi. Asıl planları, siyasi bir hedefi yerine getirmek amacıyla düzenlenecek baskın tarzı bir taarruzdu. General Romel bu harekât için elinde kalan son askerî gücü zorlukla toplamıştı. Ciddi bir direnişle karşılaşmaları hâlinde en ufak bir şansları olmadığını biliyordu.

Bu da planın fiyaskoyla sonuçlandığı anlamına geliyordu.

Planın başarısızlığı bir yana, zihnini kemiren çok daha büyük bir soru vardı.

“Neden?! Nasıl bildiler?!”

Gelmeyecek bir yanıtın medetini umarak kan çanağına dönmüş gözleriyle odanın içinde gezindi.

Başarısızlık en başından beri bir ihtimaldi zaten. Korgeneral Romel sadece planın en azından yarısının yolunda gitmesini ummuştu.

Savaşın sisi, ha? Ne tuhaf ama bir o kadar da doğru bir olgu.

Savaş alanında ne kadar zaman geçirirse, o kadar talihsiz tesadüflerle ve akıl almaz mucizevi şans anlarıyla karşı karşıya kalıyordu. Kaderi yöneten tanrıça son derece acımasız olabiliyordu. Keyfiliği ve adam kayırma merakı sınır tanımıyordu.

Yine de bu kez yaşananlar imkânsızdı.

Romel stratejinin böyle çirkin bir fiyaskoyla patlak vereceğini asla tahmin etmemişti.

General, riski en aza indirmek ve başarı şansını en üst düzeye çıkarmak için akla gelebilecek her şeyi harfiyen yapmıştı. Bu planın tıkır tıkır işlemesi uğruna kaynaklarını zerre esirgememişti.

Bu muharebeyi kazanma umuduyla elindeki her kozu oynamıştı. Hiçbir açık nokta kalmamış olmalıydı.

Harekâtın kusursuz yürümesini sağlamak için insani olarak mümkün olan her şeyi yapmıştı. Elbette bu planları yürütenler insanlardı. Bunu biliyordu; insanların ne kadar dikkatli olabileceğinin bir sınırı olduğunu biliyordu.

Yine de bu gerçek, yaşanan imkânsızlık karşısında gazapla köpürmesine engel olamıyordu.

“Kraliyet Donanması’nın orada ne işi vardı?!”

Düşmanın, donanmasını tam da İmparatorluk’un en istemediği noktaya konuşlandırması bir tesadüf müydü? İşini bilen her stratejist, düşmanın apaçık pusuya yattığını anlayabilirdi. Bundan nefret ediyordu ve kabul etmek istemese de durumun acı gerçeği buydu… Çok gizli bilgilerin Milletler Topluluğu’na sızdırıldığı anlamına geliyordu bu.

Düşman planlarını tespit etmiş ve önlerini kesmişti… Çöldeki bir manevra harbiyle karşı karşıya değillerdi ki. Düşman telsizlerinden yakaladıkları yanlış bir bilgiye göre hareket etmiş olsalar durum farklı olurdu… yani kandırılan taraf İmparatorluk olsaydı.

Oysa bu taarruzu bizzat İmparatorluk Ordusu başlatmıştı. Öyleyse nasıl olmuştu bu?

“Aklım almıyor. Bunun mantıklı hiçbir açıklaması yok.”

Başını ellerinin arasına aldı; bu sorunu bir anlığına bile olsa unutmak için kendinden geçene kadar içmek geliyordu içinden. Şimdilik nikotinle idare etmek zorundaydı… Toparlandı, fakat bu sadece kısa bir an sürdü.

Romel yaralı bir canavar gibi makam odasında amaçsızca gezinirken bir yerden bir ses geldiğini fark etti. Telefon çalıyordu.

Tam sinirine dokunmaya başladığı sırada bir şeyin daha farkına vardı. Arayan donanmaydı. Donanma Komutanlığı’ndan gelen bir rapordu bu; en çok duymak istediği haber. Ya da en azından öyle olması gerekiyordu. General iyi bir şey umacak ruh hâlinde değildi.

Ahizeyi kaldırmadan önce nefeslenmek için bir an duraksadı.

“Alo… Kayıplar ne durumda?”

Başarılı çekilme ve asgari zayiat kelimelerini duyunca çatık kaşları biraz olsun gevşedi.

Planları fiyaskoyla sonuçlanmış olsa da birlikleri için tam bir felakete dönüşmemişti. Felaketin içindeki küçücük bir teselliydi bu.

Tanrılar tarafından kutsanmış mıydı? Yoksa başarısızlığının nedeni Kader Tanrıçası’nı avucunun içine alamamış olması mıydı?

General bir an için bunu düşündü ama hangisi olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu. Yine de bu yeni bir gelişmeydi. Korgeneral Romel nihayet aldıkları yenilginin ayrıntılarını öğrenme fırsatı yakalamıştı.

“Donanmanın bu işten büyük ölçüde hasarsız çıkmasına sevindim. Daha ayrıntılı bir raporu ne zaman alabilirim?”

Limana döner dönmez raporun elinde olacağını söylediler.

Ahizeyi kapattı. Hevesli olmaktan ziyade sabırsız hissediyordu… fakat beklemesi gerekiyorsa, bu ona biraz nefes alma ve öfkesini yatıştırma imkânı sunacaktı.

“Bekle, bekle. Tamamdır… Biraz sakinleşmem lazım.” “Biri…! Bana sıcak bir kahve getirsin!”

Generalin durum muhakemesi yapmaya çalışırken sigara izmariti dağının yanında dumanı üstünde tüten kahveyi âdeta tek nefeste midesine indirişini izlemek, o sıcak kahveyi getiren zavallı ruhun talihsizliğiydi.

Tüm bu hengâmenin şokunu üzerinden atıp kendine gelmek için buna ihtiyacı vardı.

Cehennem ateşi gibi yakan sıcak sıvı içini doldururken midesi çalkalandı… Aşırı çalışmanın baki kalan stresiyle birleşen o acı, kendisini gerçekliğe çakmasına yardımcı oldu.

Böylece, donanmadan merakla beklediği rapor nihayet ulaştığında en azından dışarıdan sakin bir görünüm sergilemeyi başarabildi.

Her şey bu rapora bağlıydı.

Kısa ve öz bir brifing metniydi. Çünkü bu, ilk çatışma sonrası durum raporuydu. Yine de Korgeneral Romel’in bilgiye duyduğu açlığı gidermek için bu seyrek detaylar bile fazlasıyla yeterliydi.

En çok gözüne çarpan şey düşmanın düzeni oldu. Birliklerinin önünün kesildiğini ilk duyduğu andaki sezgilerini doğrular nitelikteydi.

Milletler Topluluğu’nun, İç Bölge Donanması’nı Kanal’da İmparatorluk Donanması’nı beklemesi zaten şüphe uyandırıcıydı. Sayfalarda gördükleri ise şüphelerini kesin bir kanaate dönüştürdü.

“Artık saklamaya bile çalışmıyorlar.”

Düşman filosunun, kendisinin hıza ağırlık vererek oluşturduğu deniz filosunun önünü kesmek için hızlı hareket eden çok sayıda gemiyi hazır tuttuğu ayan beyan ortadaydı. Sadece bu da değil, yanlarında bir büyücü tugayı getirme cüretini bile göstermişlerdi. Normalde Milletler Topluluğu filolarına bir alaydan büyük büyücü birliği asla eşlik etmezdi. Tam teşekküllü bir tugayı tesadüfen konuşlandırmış oldukları fikri tamamen zırvalıktı. Söz konusu olan İç Bölge Donanması dahi olsa, koca bir büyücü tugayını bir araya toplamak kolay bir iş değildi.

Daha da büyük bir problem, Yarbay Degurechaff tarafından sunulan ek raporda kendini gösteriyordu.

Yalnızca raporun başlığı bile onu dehşete düşürmeye yetti.

“Düşman Büyücü Hareketleri—Askerlerin Kum Torbası Olarak Kullanılması/Doğu Taktikleriyle Benzerlikler” başlığını taşıyan bu acil durum raporu, yarbayın Milletler Topluluğu’nun muharebe sırasında ne kadar ileri gidebileceği karşısında duyduğu hayret ve öfkeyi açıkça gözler önüne seriyordu.

Bu durum, basit bir bilgi sızıntısından çok daha vahim bir şeydi.

Bütün bunların bir tesadüften ibaret olduğunu ancak bir kaçık düşünebilirdi. Bütün emareler, düşmanın İmparatorluk’un o göz bebeği 203. Hava Büyücü Taburu’nu kullanacağını önceden tahmin ettiğini ve onları püskürtmek için doğrudan bir karşı hamle hazırladığını gösteriyordu.

“Anlaşılan kapatılması gereken bir sızıntı var…”

Romel, bilgi gizliliğinin önemini Güney Cephesi’nde öğrenmişti.

Düşmanı sahte bilgilerle aldatmaktan başka çaresi olmayan bir muharebeyi bizzat tecrübe etmişti. Korkunç bir savaştı ve asla unutamayacağı türden bir tecrübeydi. Çölde François Cumhuriyeti tarafından gönderilen sahte rapora az kalsın kanacağından beri, dudaklarını sıkıca kapalı tutup sadece kendi gözlerine ve kulaklarına güvenmeyi ilke edinmişti…

Çalıştığı istihbarat ajanları konusunda son derece müşkülpesent olmasına yol açan da işte bu tecrübeydi. General, bu planı sunarken bilgi toplama ve analiz safhasına meslektaşlarına kıyasla çok daha fazla emek harcadığından emindi.

“Ama görünüşe göre profesyonellerin eline su dökemem.”

Yüzünü ekşitmeden edemedi.

“Günün sonunda ben bir generalden fazlası değilim. Üst düzey bir kurmay subay. İstihbarat kesinlikle benim uzmanlık alanım değil.”

Harp akademisinde casusluk yapmayı değil, muharebe kazanmayı öğrenmişti. Bu konuda öğrendiği en ileri şey, tüm haberleşmenin şifrelendiğinden emin olmaktı.

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu hususta ahkâm kesecek durumda değildi.

İmparatorluk’un sistematik bir bilgi harbi yürütmek için gerekli altyapısı yoktu…

“Lanet Milletler Topluluğu casusları. Uzanmadıkları tek bir yer bile yok.”

Korgeneral Romel öfkeyle başını salladı.

Durum bundan daha kötü olamazdı. Canını en çok sıkan şeyse, sözde kendi tarafında olan insanlardan bile şüphelenmek zorunda kalmaktı. Hangi aptal askerin nerede çuvalladığını bilmiyordu; ancak planının özünün düşmana sızdırılmış olması, tüm ordunun baştan aşağı denetlenmesi gerektiği anlamına geliyordu.

“… Kriptolarımız mı kırıldı? Yoksa bir hain mi var? Belki de bir casus? Ya da sadece basit bir insan hatası mı?”

Akla gelen her soru şüpheyle karşılanıyordu.

Ne yani, casusluk romanı falan mı bu? Romel içinden sövüp saydı; ama ah, gerçek hayat kurmacadan ne kadar da karmaşık ve gizemli olabiliyordu. Zihnini en çok kemiren soru, sızıntının kaynağının neresi olduğuydu.

“Kahretsin, artık hiçbir şeyden emin olamam, değil mi?”

General Romel farkında bile olmadan bir sigaraya daha uzanırken kendine küfretti. Zihni son sürat çalışırken sigaranın izmaritini ısırdı.

Ellerindeki tüm istihbarat ajanlarını seferber mi etmeliydi?

“Bu yetmez.”

Bütün Batı Cephesi’ni yeniden yapılandırması gerektiği gayet açıktı.

Doğu’da Russy Federasyonu Ordusu’nun İmparatorluk’un harp çabalarına dair bilgi sahibi olduğuna dair henüz bir emare yoktu… fakat her halükârda bu sızıntının etrafından dolaşmak zorundaydılar.

Ama bu durumu nasıl iletecekti?

Yumruğunu bir kez daha masaya indirdi. Aynen öyle; asıl temel sorun buydu.

Başının dönmesini engellemek istercesine refleks olarak elini şakaklarına götürdü.

İmparatorluk’un kripto sisteminin güvenilirliği bile şaibeliyken. Böyle bir zamanda telsiz kullanamazdı. İşi sıkı tutacaksa, mesajı doğrudan bir subay vasıtasıyla iletmesi gerekiyordu.

Ama kime güvenebilirdi? Bir sürü subay vardı. Ama… hiçbirine nasıl güvenebilirdi ki? Ortada bir sızıntı ihtimali varken alınan hiçbir tedbir fazla sayılamazdı.

Hayati önemdeki bilgileri bizzat düşman casusunun eline teslim etme ihtimali çok daha korkunçtu.

Günlük olarak kullandığı mobil karargâhta, sabit harekât üssündekine benzer istihbarata karşı koyma tedbirleri almak son derece güçtü. Düşmanın doğrudan sistemlerindeki bir açıktan faydalanıyor olma ihtimali de cabasıydı…

“Sikeyim böyle işi!”

İçinde kötü bir his vardı; tıpkı çölde düşman keskin nişancılarının sürekli bir tehdit oluşturduğu zamanlardaki o hissin aynısı. Yakınlarda bir yerlerde düşmanların pusuya yattığını biliyordu ama yerlerini nasıl tespit edeceğine dair en ufak bir fikri yoktu!

Şakağına bir silah dayanmış gibi hissediyordu.

Bu gidişle keklik gibi avlanacaktı; akşam yemeği arayışındaki aç bir avcı için mükemmel bir lokmaydı. Düşman avcıların dudaklarını yalayarak tepesine dikilmesi an meselesiydi.

“İşler bu raddeye geldiyse…”

Bu artık bir strateji meselesi olmaktan çıkmıştı.

Çok daha yalın bir şeydi.

“B Planı bile…”

tehlikede, demeye çalıştı ama zihnini kaplayan yoğun endişe yüzünden cümlesini tamamlayamadı.

B Planı, doğası gereği ne pahasına olursa olsun gizli tutulması gereken bir plandı. Böyle bir planın yürütüldüğü kulaktan kulağa yayılacak olursa, bu İmparatorluk’un sonunu getirebilirdi.

Bu haberin çoktan düşmanın kulağına gitmiş olma ihtimali nedir? Böyle bir savaş hengâmesinde böylesine kritik bir bilgiyi elde etmiş olabilirler miydi gerçekten?

“… Ah, kahretsin, kahretsin, sikeyim böyle işi.”

Kanının damarlarından Çekildiğini âdeta kulaklarıyla duyabiliyordu. Gözleri karardı ve kendini yere bırakmadan önce bir sandalyeye tutunmayı güç belâ başardı. Yerde uzanmış, kendisini tavana bakarken buldu.

Soğuk soğuk ter döküyordu. Odası sıcak değildi. Bu ter, omurgasından aşağı yukarı dalgalanan buz gibi bir ürperti yüzündendi. Kalbinin küt küt atışı bir türlü durmuyordu.

Aldığı iki derin nefesten sonra solunumunu kontrol altına almayı başardı ama bedeninin tir tir titremesine engel olamadı.

Muharebe alanında bile daha önce hiç böyle bir korku hissetmemişti. Romel, teğmenken ilk emrini verdiği zamankinden bile daha gergindi. Savaşa ilk girdiği an midesine saplanan o sancıyı hatırlarken buldu kendini. Bunu düşünmek az kalsın yüzünü güldürecekti.

Eskiden en büyük korkusu bir hata yapmaktı. Oysa şimdi bu düşünce insana sadece komik geliyordu. Basit bir planlama hatasının artık zerre kadar önemi kalmamıştı!

General Romel endişesini dumanla boğmaya karar verdi. Sigarasını yakmayı birkaç kez beceremeyince, izmarit dudaklarının arasında sıkışmış hâlde öylece kalakaldı.

Tam bir kâbustu.

“Siyaseti bir kenara bırak.”

İmparatorluk’un içine gerçekten bir düşman casusu sızmışsa, bu durum onlar için felaketin ta kendisi demekti.

Düşman, Genelkurmay Başkanlığı’nın ordunun savaşı sürdüremeyeceğine dair yaptığı değerlendirmeleri haber alsa ne olurdu? O zaman ne olurdu?

Dünya muhtemelen bir araya gelir ve bu savaşı tez zamanda bitirirdi.

Hayır. İş bununla da kalmazdı.

Sonuçları, birkaç ülkenin öylesine birleşmesinden çok daha yıkıcı olurdu. Düşmanları İmparatorluk’un son demlerini yaşadığını fark ederse, savaşın bitap düşürdüğü bu ulusa hiç şüphesiz en ağır ve ezici şartları dayatırlardı. Durum, somut göstergelerle ve inanılmaz bir hızla kötüleşiyordu.

Ayrıca bu durum, Korgeneral Romel’in güneydeyken en büyük ıstırap kaynağı olan İldoa’nın tarafsız kalıp kalmayacağı sorusunu da yeniden gündeme getiriyordu.

“Ya İldoa ile de savaşmak zorunda kalırsak…?”

Düşüncesi bile içinin kalkmasına, iliklerine kadar tiksinmesine yetiyordu.

Zaten savaştıkları bunca cephenin üzerine bir yenisini daha açmak, harp makinelerini tamamen kilitlerdi. İmparatorluk kesinlikle çökerdi.

İmparatorluk Ordusu’nun böyle bir yükün altından kalkmasının imkânı yoktu.

Savaş, İmparatorluk Ordusu’nun kayda değer, kesin sonuçlu taarruzlar yönetebileceği raddeyi çoktan aşmıştı. Oyunun bu aşamasında, mevcut hatları koruyabilmek için bile tüm güçlerini ortaya koymak zorundaydılar.

İldoa ile savaşmak zorunda kalırlarsa, taarruz düzenleyecek güç bulmalarına imkân yoktu.

“Teorik olarak dağlık bölgede bir savunma savaşı yürütebilir miyiz?”

Agresif yapısıyla bilinen Korgeneral Romel için bile, bu harp oyunu senaryosunda üretebildiği tek eylem planı savunmaya çekilmekti. Bu da çaresizliklerinin ne denli hat safhada olduğunun bir göstergesiydi.

Asıl sorun, ordunun asker stoğunun hızla tükeniyor olmasıydı.

Batı Ordular Grubu’nun mevcut durumunu düşündü. Eski hâlinden eser kalmamıştı, içi boş bir kabuktan ibaretti. Resmi belgeler, Doğu’da yıpranan birinci sınıf askerlerin çoğunun ya çoktan telef olduğunu ya da işgal altındaki topraklarda asayiş hizmetinde kullanıldığını gösteriyordu. Asker sayısı eksik tümenler bile, hesaba katılamayacak kadar az oldukları mevcut durumda pek bir varlık gösteremezdi.

İşinin ehli bir asker olarak yakın gelecekte bir taarruz gerçekleştiremeyeceklerini biliyordu. Ancak… içindeki o uzmanın tehlike sezgileri başka bir yönü daha işaret ediyordu.

“İldoa, İmparatorluk’un boğazına dayanmış bir bıçak gibi duruyor. Ya Milletler Topluluğu veya Federasyon, İldoa üzerinden İmparatorluk’a doğru ilerleyecek olursa?”

Federasyon Ordusu İldoa üzerinden kuşatma harekâtına girişirse İmparatorluk Ordusu ne kadar dayanabilirdi? Zaten buz kesmiş omurgasından aşağı bir ürperti yayılması için bu fikri zihninde tartmasına bile gerek yoktu.

Şu an için İmparatorluk, Doğu Cephesi’nde kendini ucu ucuna savunmayı başarıyordu.

Aynı anda güneyde İldoa ile de savaşmak zorunda kalırlarsa, muharebe hiç şüphesiz iki ülkeyi ayıran dağ silsilesinde cereyan edecekti. Manevra harbine uygun bir arazi değildi; yani orada savunulabilir bir mevzi kurabilirlerse, en azından bir süre dayanması beklenebilirdi.

Ayrıca İmparatorluk’a yakın olması, ikmal sağlamayı da kolaylaştırıyordu. Tekrar güneye asker sevk etmekten kesinlikle çok daha kolay yönetilirdi. Ama hepsi bundan ibaretti. Kaçınılmaz olarak Doğu için ayrılan kaynakları çekip güneye kaydırmak zorunda kalacaklardı.

Çok geçmeden İmparatorluk’un kanı tükenecekti. Mesele sadece bunun Doğu’da mı yoksa Güney’de mi gerçekleşeceğiydi.

Üstelik bu, İmparatorluk ile İldoa arasındaki çizginin ne kadar pamuk ipliğine bağlı olduğu akılda tutularak varılan bir sonuçtu. General, aynı sorunla Ren Cephesi’ndeyken de boğuşmuştu. Anakaranın büyük bir hava saldırısına uğraması ölümcül olurdu.

“Milletler Topluluğu’nun taciz darbelerine karşı bile ucu ucuna dayanabiliyoruz…”

Cephelerinin daha fazla bölünmesi halinde, bırakın kara savunmasını, hava savunmasını bile ayakta tutamazlardı. Bunu yapmak için ihtiyaç duydukları teçhizattan, personelden ve diğer her şeyden yoksundular.

Sadece iki cephe bile onu dehşete düşürmeye fazlasıyla yetiyordu.

Gelecekten endişe duyarken aklına tek bir fikir geldi.

Sanki kendisi düşünmemiş gibi, bir şimşek gibi çaktı zihninde.

Korgeneral Romel’in zihninin derinliklerinde yeni bir olasılık filizlendi.

“Ya onlara önleyici bir darbe indirirsek…?”

İldoa savaşa dahil olmadan önce onları saf dışı bırakmak için hâlâ zaman vardı.

Çabuk hareket ederlerse, Zettour usulü geniş çaplı bir harekâtı gerçekleştirecek kadar kaynakları hâlâ mevcuttu.

İldoa seferberliğini tamamlamadan önce ellerini çabuk tutarlarsa… savaşa girmeyi akıllarından bile geçiremeden onları savaş dışı bırakmak mümkün olabilirdi.

Mümkündü ama tamamen teoride kalıyordu.

Ruhsal olarak tükenmiş olsa da General Romel soğukkanlılığını koruyarak kendi kendine alaycı bir şekilde güldü.

İmkânsızdı.

“Korkunun beni intihar etmeye sürüklemesine izin veremem. İmparatorluk’un katlanamayacağı tek şey, kendine daha fazla düşman yaratmaktır. Özellikle de kendi teşkilatımız içinde kime güveneceğimizden bile emin olamadığımız şu günlerde.”

Bu noktada generalin dinmeyen titremeleri durdu ve nihayet dudaklarının arasında sabırla bekleyen sigarayı yakmayı başardı.

Katran ciğerlerine işlerken askeri tütünün tadını çıkardı.

Yine de az önce aklından geçen radikal düşünce, beyninde bir leke gibi çakılı kalmıştı—yüksek topuklu bir çizme şeklinde bir leke.

O lekenin arkasından fikir ikinci kez başını çıkardı.

“Fırsatımız varken onları indirsek mi…?”

General başka bir şey söyleyemeden sözü kesildi. Düşünceleri, makam odasının dışından gelen bir kargaşayla bölündü. Ayağa kalkmadan önce kaşları hafifçe çatıldı.

Harekât karargâhı hareketliliğiyle tanınırdı… ama asla intizam duygusunu tamamen kaybedecek raddeye gelmezdi.

Neler oluyor? Meraklı bir ifadeyle kapıya doğru yöneldi, fakat tam o anda kapı öfkeli bir büyü subayı tarafından adeta tekmelenerek açıldı.

“General Romel! Sizden bir açıklama talep ediyorum!”

Bu küçük subay, öfke ve hınçla dolup taşıyordu.

Gelen kişi Yarbay Degurechaff’tı ve General Romel’in en derin şüphelerini avazı çıktığı kadar haykırıyordu.

“Düşman neden bizi bekliyordu?!”

Hah, tabii ya.

Onu bir sırıtış ve keskin bakışlarla karşıladı. Paslanmış Gümüş, doğal olarak hüsran dolu sözlerle karşılık verdi.

“Şu lanet gizli bilgileri şu an nasıl muhafaza ediyoruz biz?!”

Öfkelenmekte son derece haklıydı. Başını salladı ve sırıtmaya devam etti.

“Harika bir soru, Yarbay Degurechaff. Cevabını öğrenmek ister misiniz?”

“Lütfen, ben de tam olarak bunu öğrenmek için buradayım!”

“Bilmiyorum.”

Generalin bu açık sözlü yanıtı Tanya’yı neredeyse nutku tutulmuş halde bıraktı.

“Ne?”

Neden öyle bakıyordu ki? Ne söylemesini bekliyordu?

Önemli değildi; muhtemelen kendisi de aynı sonuca varacaktı. Hatta büyük ihtimalle çoktan varmıştı bile. Bu kadar öfkeli görünmesinin sebebi de muhtemelen buydu.

“Ya aramızda bir hain var, ya düşman şifrelerimizi kırdı ya da insan kaynaklı bir hata söz konusu. Sizce hangisi en olası?”

“Eğer üç seçeneğim buysa, hangisi olduğunu çok iyi biliyorum.”

Tam da beklediği gibi.

“Bildiğinizi düşünüyorsanız, cevabınızı dinleyelim o halde.”

İkisi kısa bir an birbirlerine baktıktan sonra aynı anda konuştular: “Şifrelerimiz.” Üçü arasında en çok şüphe uyandıran şey kripto sistemleriydi. Aynı fikirde olmaları her ikisi için de büyük bir çaresizlik ve öfke kaynağıydı ama en olası yanıtın bu olduğunu ikisi de biliyordu.

Bu yüzden ikisi de diğerinin farklı bir şey söylemesini ummuştu. Korgeneral Romel, Tanya’ya bunun gerekçesini sordu. Aldığı yanıt son derece mantıklıydı.

“Münferit bir hain resmin tamamına erişebilir mi? Bunun tek bir yolu var, o da hainin siz olmanız.”

Kesinlikle. Romel da aynı fikirdeydi. Garipti. Teşhisinin bu kadar doğru olması neredeyse öfkelenmesine neden oluyordu. Bütün bu durum onu çileden çıkarıyordu.

Bu yüzden astına takılarak kendi moralini düzeltmeye karar verdi.

“Siz de olamaz mısınız?”

“Ne? Benim olduğumu mu düşünüyorsunuz?”

“Özel görev gücünün bir parçasıydınız ve planın tamamına erişiminiz vardı. Eğer Milletler Topluluğu’na iltica etmeye çalışsaydınız, yanınızda götürebileceğiniz mükemmel bir bilgi olurdu.”

Yarbay, tüm benliğinden yayılan inanılmaz bir tedirginlikle generale dik dik baktı. General, kızın kendisinin akıl sağlığını sorgulamaya başladığını hissedebiliyordu.

“Sadece şaka yapıyorum size. Biraz toparlanın, Yarbayım.”

Daha birkaç an önce kendisinin de aynı durumda olduğunu çaktırmayarak kıza rahat bir tebessüm gönderdi. Böyle zamanlarda genç subaylarına takılmaktan ayrı bir keyif alırdı.

Ne var ki, bir iki gülüş onları düştükleri bu çukurdan çıkarmaya yetmeyecekti. İçlerinde bir hain olabileceği fikri saçmalıktan ibaretti. İmparatorluk Ordusu, hayati bilgilere temas eden tüm personeli tepeden tırnağa kapsamlı bir güvenlik soruşturmasından geçirirdi. Her bir subay hakkında kabarık dosyalar tutulurdu; ordunun işleyiş tarzı zaten buydu.

Bir başka deyişle, saflarında bir hain bulunması gibi gülünç bir durum neredeyse imkânsızdı.

Bu da demek oluyordu ki…

“… Bu her şeyi değiştirir. İşlerin geldiği bu noktada artık A veya B planı diye bir şey kalmadı.”

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla