14 AĞUSTOS, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK BAŞKENTİ
Tanya’yı genel kabul görmüş etik ilkeleri ve sosyal normları kavramış, dürüst bir modern vatandaş olarak görmeyi severim. Farklı bir şekilde ifade etmek gerekirse, her ne kadar toplumsal bir canlı olsam da toplumun bir parçası olmanın getirdiği tekinsizliğin ve kırılganlığın da tamamen farkındayım.
Takım elbise yerine üniformamı giyiyorum, proje önerisi yerine de bir muharebe planı getiriyorum. Bugün sunumumu eski şirketimin merkezinde değil, Tanya’nın mevcut işverenlerinin sinir merkezinde yapacağım: Genelkurmay Başkanlığı. Kıyafetimi bir kravatla değil, çeşitli madalya ve nişanlarla süslüyorum.
Nihayetinde, yaptığım işin özü eski işimden o kadar da farklı değil.
Hâlâ yeni bir projenin uygulanması için izin istemek üzere genel merkeze gitmem gerekiyor. Güç dengesi açısından bakıldığında, hâlâ baş eğmek zorunda olan taraftayım. Sanki bu zaten yeterince nahoş değilmiş gibi… Daha da kötüsü, burada aslında hiç dahil olmak istemediğim bir planı, bunu duymak bile istemeyen üstlerime pazarlamaya çalışıyorum.
İnsan işlerin neden bu raddeye geldiğini merak edebilir. Buna cevabım şudur: Aslında oldukça basit. Maalesef müdahil olan tüm taraflar için piyasa düzgün işlemeyi bıraktı ve çalışanları sefil ücretler karşılığında anlamsız görevler yapmaya mecbur bıraktı.
Yine de, ne olursa olsun yapmam gereken bir iş var. Sonuçta insanın işini yapması önemlidir.
İç çekişimi bastırıp kasketimi takarak hazırlanıyorum. Taşıdığım yazılı raporun Muharebe Grubu komutanı Albay Lergen tarafından imzalanması gerekiyor, bu yüzden kapısını çalıyorum.
“Ben Yarbay Degurechaff. Randevum vardı…”
Henüz “Albayım” kelimesi ağzımdan çıkmadan kapı açılıyor. Bir grup memur dışarı dökülüyor. Albay Lergen ile bana peşlerinden gelmemizi söylerken raporu elimden kapıyorlar.
Grubu takip edip Genelkurmay Başkanlığı’nın önünde duran askeri araca biniyoruz. Ne olduğuna dair en ufak bir fikrimiz bile yokken… Araca doluşuyoruz ve derhal yabancı bir kamu binasına götürülüyoruz.
Cömert günümde olsaydım bu yapıyı avangart olarak nitelendirirdim. Gerçekte ise her şeyden önce kolay inşa edilmesi hedeflenerek tasarlanmış beton bir binadan ibaret; modern mimarinin nadide bir eseri(!).
Başkentte bu bina, tüm dış ilişkileri yürütmekle görevli kurum olan Dışişleri Bakanlığı’ndan başkası olarak bilinmez.
Ya da —diğer tüm kurumların gördüğü şekliyle— aylakların sıcak yuvası. Savaş patlak verdiğinden beri içerideki insanların neyle uğraştığını kimse gerçekten bilmiyor.
Askerler aldıkları maaşın katbekat fazlası bir yükün altında ezilirken, bu otlakçıların tanrı aşkına ne yaptığını sormaktan kendimi alamıyorum.
Öfkeyle avazım çıktığı kadar “Lanet işinizi yapın!” diye bağırmak geliyor içimden, ama neyse, konuyu dağıtmayayım.
Nihayetinde karşımızdaki kurum Dışişleri Bakanlığı. Eğer yapmaları gerektiği gibi diplomasi yürütmüş olsalardı, ülkemiz muhtemelen bu kadar uzayan bir savaşın ardından çöküşün eşiğine gelmezdi.
Bu rezaletin aslan payı onların omuzlarına düşüyor. Hatta bu hafif bir tabir kalır; ihmalkârlıkları artık savaş suçu seviyesine ulaşmış durumda. Bu ülkenin İnsan Kaynakları’nın başında ben olsaydım, diyelim ki hepsinin kellesi giyotinde olurdu. Yanlış insanların yanlış işleri yapması ne büyük bir kabus!
Diplomasi tamamen insan faktörüne dayanır.
Bugünün İmparatorluğu’nda tek bir Bismarck bile olsaydı, şu an muhtemelen ofisimde huzur içinde oturuyor, hayatımın geri kalanında askerlik haklarımın ve ayrıcalıklarımın tadını çıkarıyor olurdum.
En azından kazanılması imkânsız bir savaşa saplanıp kalmazdık.
Zihnimin o kutsal mahremiyetinde ülkemin diplomasisinin durumundan şikâyet ederken aniden zihnimde bir ışık çakıyor.
Şimdi düşününce aslında son derece aşikâr. Bismarck’ı olmayan ve yetkin bir şekilde diplomasi yürütmekten aciz bir İmparatorluk felakete mahkûmdur. En başından beri bu savaşı kazanma şansları zaten yoktu.
Albay Lergen ile birlikte Dışişleri Bakanlığı binasının boş koridorlarından geçerken, duvarları süsleyen şatafatlı tabloları görmezden gelemiyorum.
Bunlar, İmparatorluk’un şanlı geçmişini anlatan bir dizi eserden oluşuyor. Tablolarda ulusun kuruluşu, ünlü zaferler ve ister bir şövalyenin hücumu olsun ister yabancı işgalcileri püskürtmek için birleşen bir grup sivilin kahramanlıkları resmedilmiş. Birilerinin her biri ulusal gururun somutlaşmış birer simgesi olan bu yağlı boya tabloları asmak için bilhassa çaba harcamış olduğunu düşünmek beni ürkütüyor. Şunu da unutmamak gerekir ki burası İmparatorluk’un Dışişleri Bakanlığı.
İçimi derin bir hüzün kaplıyor.
Burası bir ordu binası olsaydı durum farklı olurdu. Ordu için tarihi zaferlerle gurur duymak ve ulusun gücünü övmek, morali yüksek tutmanın bir yoludur. Gerçi böyle bir şeye asla ihtiyaç da duyulmazdı; zira Genelkurmay Başkanlığı üyeleri katı birer realisttir.
“Komutanım.”
“Evet, Yarbayım?”
Üstümün dikkatini çekmek için fazla düşünmeden söze giriyorum.
“Dışişleri Bakanlığı ulusumuzun askeri gücüyle pek gurur duyuyor gibi görünüyor. Neredeyse bunu ziyaretçilere sergilemeyi bizden bile çok istiyorlar.”
Ulusumuzun kuruluşunu resmetmesi gereken bir tabloda, İmparatorluk’u temsil eden ve dünyadaki diğer ulusları acımasızca yere seren bir kız resmine bakıyorum.
Genç kız, elinde kılıcıyla düşmanlarının tepesinde dikiliyor. Eğer amaçları yabancı temsilcilerin gözünü korkutmak için ellerinden geleni yapmaksa, muazzam bir sanat eseri sayılır.
Eğer bu kasıtlı bir tercihse, gambot diplomasisinin eğlenceli bir parçası olarak görülebilir.
Ancak Dışişleri Bakanlığı bunları hiçbir şey düşünmeden asıyorsa durum vahimden de ötedir. Bu durum, en başta binalarını dekore etmenin amacını bile anlamadıklarını gösterir. Tablonun ederi nedir bilmem ama İmparatorluk’un kuruluşunun arkasındaki romantizme prim vermeyen biri olarak, sindirmesi zor bir eser.
“O konu hakkında, Yarbayım…”
“Endişelenmeyin komutanım. Diplomatların yanında çenemi tutacağım.”
Sosyal ortamlarda neyin uygun olup neyin olmadığını gayet iyi bilirim. Fakat ben içten içe yüzümü ekşitirken, üstümün de yüzünde benzer bir ifade beliriyor ve şaşırtıcı bir şey söylüyor.
“Aslında Yarbayım, birazdan Conrad adında bir müsteşarla görüşeceğiz. Bence bu düşüncenizi onun yüzüne karşı açıkça söylemelisiniz.”
“Yani ona ordu mantığıyla biraz ders vermemi mi istiyorsunuz?”
“Aksine. O da olayları bizim gördüğümüz gibi görüyor. Seleflerinin aksine…” Bahse girerim gidişat hakkında söyleyeceklerinizi duymaktan memnuniyet duyacaktır.”
“Bak sen.”
Bu diplomat, yapıcı eleştirileri kaldırabilecek zeki bir adama benziyor. Kafası gayet iyi çalışıyor olmalı. Başkentte hâlâ aklı başında insanların kalmış olduğunu düşünmek ne güzel! Geride, o rahat ve güvenli ortamda çalışıyor olmasını kıskansam da bir yanım bu adama acımıyor değil. Bu garip yerde çalışmak zor olsa gerek.
Savaşı kazanıp kazanamayacağı bile meçhul bir ülkenin makul bir diplomatı olmak nasıl bir duygudur acaba? Başkalarına acıdığım pek görülmüş şey değildir. Albay Lergen ile birlikte koridorda ilerlemeye devam edip Müsteşar Conrad’ın ofisine varıyoruz.
Gözüme çarpan ilk şey, ancak medeniyet göstergesi olarak tanımlanabilecek bir incelik oluyor.
Müsteşar üşenmeyip kendi elleriyle bize çay ikram ediyor. Ne kadar kibar bir davranış. Ya da belki de sadece sundukları ucuz çayın lezzetsizliğini maskelemenin bir yoludur… Şüpheler bir yana, keyfim fena sayılmaz—en azından toplantı masasına oturana kadar.
Üstüm ve ben yerlerimizi alırken Müsteşar Conrad’ın dudaklarından dökülen ilk sözler bir hançer gibi saplanıyor.
“Bu savaşı kazanabilir miyiz? Bu konudaki düşüncelerinizi duymak istiyorum. Size açıkça soruyorum, bu yüzden sizin de bana karşı açık olmanızı umuyorum.”
Sorduğu soru bizi adeta sarsıyor. Adam İmparatorluk’un savaştaki akıbetini gündeme getirdiği anda, hem Tanya’nın hem de Albay Lergen’in yüzü bütün Muharebe Grubu’na yetecek kadar asılıyor.
Zafer. Ne kadar da ağır bir kelime. Dünyada kaç kişinin bunun anlamını bildiğini ve yine de tanımı üzerine kafa yorduğunu merak etmekten kendimi alamıyorum.
Zafer bir illüzyon gibidir. İmparatorluk, zafer sözünün ne pahasına olursa olsun tutulması gerektiği bir rüyanın içine hapsolmuş durumda.
Adeta bir lanet gibi. Hiçbir şey asla gerçekleşmeyecek bir rüyadan daha acımasız olamaz.
Tek bir kelime bile, İmparatorluk cephesindeki durumu bilen ordudaki herhangi birinin inlemesine yeter. Yaşadıkları büyük hayal kırıklığına rağmen, yenilgi fikrini akıllarından geçirmek bile imkânsızdır.
İmparatorluk Ordusu, İmparatorluk olarak bilinen ulus devletin yalnızca bir parçasıdır. Kolektif hafızası ve kültürü, bu büyük bütünün ortak deneyimlerine dayanır.
Başka bir deyişle İmparatorluk Ordusu, zafer ve cesaretle yoğrulmuş bir kurumdur. Ordu, savaş meydanında yer yer yenilgiler tatsa da kolektif hafızasına İmparatorluk’un nihayetinde her zaman kazanmaya mahkûm olduğu yönündeki şanlı efsane hâkimdir. Bu hem bir lütuf hem de bir lanet olmuştur.
Zafer, İmparatorluk ve ordusu için tabii bir sonuç olarak görülür. Askeri hamlelerinin her daim meyve vermesinin doğal bir neticesi kabul edilir.
Bir ulus, kazanacağına inanmıyorsa bu kadar uzun süre nasıl savaşabilir ki? Daha önce hiç savaş kaybetmemiş bir ordu için bu iki kat geçerlidir!
Subayların çoğunluğu bile eninde sonunda kazanacaklarına hâlâ yürekten inanıyor. Nihai zafere inanıyorlar çünkü bu, şimdiye kadar verdikleri tüm kayıpları meşrulaştırıyor.
Albay Lergen’in cevap vermesini bu denli zorlaştıran şey, Müsteşar Conrad’ın sorusunun yalınlığıdır.
Onun gibi vatansever biri, bu savaşa aktardığımız tüm kaynakların boşa gittiğini asla kabul edemez.
O, yenilgiye karşı bağışıklık kazanmamıştır. Ama zaten kaç kişi kazandığını iddia edebilir ki? Herkes kendi kendine İmparatorluk’un temellerinin bir gecede yıkılmasının imkânsız olduğunu telkin ediyor. Sürekli var olan korku insanı boğarken ve başarısızlığın sonuçları bu kadar ağırken başka ne seçenek var ki?
Tam bir çöküşü önlemek adına söylenmiş tatlı bir pembe yalan bu. Ya da belki de sadece gerçekten kaçmanın bir yolu. Nihayetinde bunun bir önemi yok. Asıl önemli olan, İmparatorluk’un kazanıp kazanamayacağı sorulduğunda Albay Lergen’in verebileceği tek bir cevap olmasıdır. Ve o cevap şudur: Evet, kazanabiliriz.
“Bir sorun mu var Albayım? Dürüst fikrinizi duymak isterim.”
Müsteşar gözlerini Lergen’e dikiyor. Adamın durumun gerçekliğini sorguluyor olması, albayın cevap vermesini zorlaştırıyor.
Bir asker olarak, lafı evirip çevirmek onun tarzı değildir. Tutarlı bir cevap vermesini imkânsız kılan şey de tam olarak budur. Yenilgi yasaklı bir kelimedir. Öyle kolayca dile getirebileceği bir şey değildir. Bu durumun ona muazzam bir sıkıntı verdiği açıkça görülüyor.
Bir türlü söyleyemiyor—ağzını bile açamıyor. Tanya ise diğer yandan… yanındaki adamın sessizce çektiği zihinsel ızdırabın tamamen farkında değildir. Tanya için bu, sırf kendisine sorulduğu için kibarca cevaplayacağı bir sorudan ibarettir. Belki de bunu yapmaya istekli oluşu, tamamen bir hizmet anlayışının sonucuydu.
Üzerinde fazla düşünmeden, iyi niyetli olduğunu düşündüğü bir şekilde adamın sorusunu resmiyetle yanıtlar.
“Müsteşar Conrad, bu gerçekten bilmeniz gereken bir şey mi?”
“Yarbay Degurechaff?”
Müsteşar ona tuhaf bir ifadeyle bakar, fakat Tanya için bu sadece müşterilerle ilgilenmenin bir parçasıdır. İnsanlara dürüst fikrinizi söylemeden önce, mevcut durumun ne kadar vahim olduğuna dair gerçeği gerçekten duymak isteyip istemediklerinden emin olmak önemlidir.
“Bize bir kez daha sorabilir misiniz? Yani, soruyu.”
“Pekala, tekrar söylüyorum. Bu savaşı kazanabilir miyiz? Bir diplomat olarak, doğrudan Genelkurmay Başkanlığı ile ve bünyesinde çalışan kişiler olarak profesyonel görüşlerinizi duymak istiyorum. Lütfen ne düşündüğünüzü bana bildirin.”
Müsteşar Conrad’ın teyidi bundan daha net olamazdı. Tanya için bu kadarı yeterliydi.
Soru bu kadar inkâr edilemez bir şekilde sorulana kadar adamın sorusunu yanıtlamazdı.
Yüzünde çarpık bir tebessüm beliren Tanya, nihayet bu konuda acımasız analizini paylaşmakta özgür hissetti.
“Bu imkânsız. Şüpheniz olmasın ki kazanamayacağız.”
“N-ne diyorsunuz siz…?”
“Sizinle açık konuşuyorum. Eğer ordu dâhilinde bir zafer bekliyorsanız, yanlış kapıyı çalıyorsunuz. Bu savaş artık bizim kontrolümüzden çıktı.”
Şirketinizin stoklarında bulunmayan ürünler konusunda dürüst davranmak önemlidir. İş hayatının temel kuralı budur.
İnsanların talep ettiği bir şeye sahip olmamanın… hayal kırıklığı yaratabileceğini bilse de elinizde olmayan bir şey için yapacak bir şey yoktur ve hiçbir kuru temenni bunu değiştiremez.
Yine de ses tonunu ve duruşunu sakin tutar. Gülümsemek, müşterilerle iletişim kurmanın ilk ve en önemli adımıdır.
Takipçi olmak da bir o kadar kritik bir unsurdur. Birisi profesyonel görüşünüzü sorduğunda zaman ayırıp bunu açıklamak, güven tesis etmenin en sağlam temelidir.
İşte bu yüzden Tanya, müsteşarın sorusunu yanıtlamak için dürüst bir uzman rolüne büründü.
“İsterseniz gazetelerdeki şarlatanların ve fanatiklerin söylediklerine inanabilirsiniz. Ancak mantık sahibi bir asker olarak benden mutlak bir zafer kazanabileceğimizi söylememi bekliyorsanız, hayal görüyorsunuz demektir.”
Bu savaşı kazanma ihtimalleri olsaydı, iş değiştirme fikri Tanya’nın aklının ucundan bile geçmezdi. Ne yazık ki İkinci Dünya Savaşı’ndaki Japonya gibi İmparatorluk da batmakta olan bir gemiydi.
Analiz yeteneği azıcık olan herhangi biri bile şu acı gerçeği açıkça söyleyebilirdi: Bu ülke son demlerini yaşıyordu.
“… Aklınızı mı kaçırdınız siz?”
“Hayır, Müsteşar Bey.”
Tanya sakinliğini koruyarak ona bu acı haberi verir.
“Size sadece dürüstçe tavsiyede bulunuyorum.”
“Dürüstçe mi? Ne yani, bu seni dürüst bir aracı falan mı yapıyor?”
“Eğer öyle olmamı istiyorsanız, evet.”
Müsteşar Conrad başını sallar.
“Bu saçmalık. Sıradan bir yarbay, savaşın sonucunu tahmin etmeye yetkili olduğunu mu sanıyor? Üstelik henüz bir çocukken? Bu kadar cüretkâr konuşmadan önce iki kez düşünmenizi tavsiye ederim.”
Müsteşar Conrad’ın sözlerine ilk yanıt veren Tanya değil, yanında oturan adam, Albay Lergen oldu.
Bir asker arkadaşı olarak söze müdahale etme gereği duydu.
“Müsteşar Bey, dış görünüşün aldatıcı olabileceğini unutmayalım. Genç olduğunun farkındayım ancak Yarbay Degurechaff, en çok madalya almış askerlerimizden biridir. Daha kısa süre öncesine kadar cephe hattında hesaba katılması gereken önemli bir güçtü. İfadelerinin biraz aşırı olabildiğini kabul ediyorum ama…”
“Bu kadarı da fazla abartılı görünmüyor mu?”
Adamın bu oldukça kaba değerlendirmesini düzeltme arzusu Tanya’yı sardı. Sorun, adama bu açık görüşü sunan kişinin kim olduğunu bilmemesi gibi görünüyordu.
Şüphesiz, kiminle muhatap olduğunu anlamasını sağlarsa bu sorun çözülecekti. Özgeçmişinin kendi ülkesi dışında bir anlam ifade etmemesi talihsizlik olsa da… yakasını süsleyen madalyalar, İmparatorluk sınırları dâhilinde gerekli tüm açıklamayı yapıyordu.
“Gümüş Kanat Saldırı Nişanı, Sahra Saldırı Nişanı, Yaralanma Nişanı, Birinci Sınıf Siper Muharebe Nişanı, Özel Sınıf Göğüs Göğüse Muharebe Tokası, Birinci Sınıf Demir Haç…”
Tık, tık, tık… Tanya madalyalarını tek tek işaret eder.
Ödüller bir şirkette ağırlık taşır. Orduda ise çok daha fazlasını ifade eder. Kendi vatandaşının saygısını kazanmak için kesinlikle fazlasıyla yeterlidir.
“Bunlar size abartılı mı görünüyor? Ayrıca ben Unvan Sahibi bir büyücüyüm. Savaşın gidişatı hakkında konuşmak için en az herhangi biri kadar yetkili olduğumu düşünüyorum.”
Savaş alanındaki hünerine güvenen Tanya, adamı ikna etmek için unvanlarını kullanmakta hiçbir sakınca görmedi.
Kurumun beni seçmesine izin verecek biri değilim—seçimi yapacak olan benim. Sunulabilir başarılardan yoksun olmak, Tanya’yı ileride tatsız ödünler vermeye zorlamaktan başka bir işe yaramazdı. Kim kendi rızasıyla bu kadar aptalca bir şey yapardı ki? Mesele sadece adamın onun gerçek değerini anlamasını sağlamaktı.
İsteyeceğim son şey, piyasanın Tanya’yı kendi ağırlığını koyamayan önemsiz biri olarak değerlendirmesidir.
“İlk muharebelerim Norden’deydi. Ardından Ren Cephesi’nde takım komutanı oldum. Harp Akademisi’ndeki kısa bir sürenin ardından bir sonraki durağım Dakya oldu ve orada bir hava büyücü taburunun komutasına getirildim. Ondan sonra Ren’e dönerek Döner Kapı Harekâtı’na katıldım. Sonrasında güneyde birkaç çatışmaya girdikten sonra Federasyon cephesindeki kritik bir taarruz için hızla yeniden intikal ettirildim…”
Çalışkanlık, dürüstlük ve kusursuz bir sicil.
Tanya von Degurechaff’ı kendisi yapan şeyler bunlardı ve savaş alanında değerini kanıtlamak için gerekenden fazlasını yapmıştı.
Doğru bir piyasa değerlendirmesi almak için kesinlikle fazlasıyla yeterliydi. Bu, gurur duyulacak bir şeydi.
“Eğer sicilimle ilgili bir şüpheniz varsa, bunu Genelkurmay Başkanlığı ile görüşmekten çekinmeyin. Cepheye hiç ayak basmamış rastgele küçük bir kız çocuğu olmadığımı şüpheye yer bırakmayacak şekilde kanıtlayacak daha kapsamlı bir dökümü size sağlayabilirler.”
Biraz baskı altında kalan Müsteşar Conrad hafifçe geri adım atınca konuşmanın iplerini Albay Lergen eline aldı.
“… Gördüğünüz gibi, dış görünüş her şey değildir. Şimdi anlayabileceğiniz üzere, Yarbay Degurechaff genç görünebilir ama pençeleri ordunun en keskin pençelerindendir.” Albay Lergen temkinli bir tonla devam etti: “Gençlik konusuna gelince, siz de benzer bir durumdasınız, değil mi Müsteşar Bey? Ve bunu tamamen saygı çerçevesinde söylüyorum.”
Saygısızca sayılabilecek bir tespit olsa da karşılarında oturan adam güldü.
“Savaş böyle bir şey işte. “Nasıl olduğunu iyi bilirim. Kuralsız bir hengâme. Bazen bunu akılda tutmak zor olabiliyor.”
Bir eliyle kafasını tutup diğeriyle sigarasına uzanırken ve ardından onu sessizce yakarken omuzlarındaki gerginliğin gözle görülür şekilde çekildiği hissediliyordu. Yenildiğini anladığı her hâlinden belliydi.
“Bu arada Yarbayım, sormak zorundayım. Bu kadar cüretkâr şeyleri söyleme cesaretini toplamanın bir püf noktası var mı? Sonrasında karşılaşabileceğiniz eleştiriler hakkında endişelenmenizi engelleyen bir şey?”
Tanya, Müsteşar Conrad’ın bu makul sorusunu hafif bir gülüşle geçiştirdi. Müsteşar onun yanıtı karşısında şaşırmış gibiydi, ama bunda bu kadar kafa karıştırıcı olan ne vardı ki?
“İnsanları her zaman birbirini eleştirmek için her türlü bahaneyi arayan yaratıklar olarak görmüşümdür.”
“Müsteşar Bey, aslında gayet basit. Cesaretimi kanıtlamak için kelimelere ihtiyacım yok. Bunu zaten savaş alanında yaptım.”
Tanya için askeri başarılar harika bir şeydi. Kimse bunlara itiraz edemezdi ve sadece onları işaret etmek bile pek çok eleştiriyi susturmaya yeterdi. Bir başka deyişle, savaş alanındaki başarı size ana vatanda söz hakkı kazandırırdı.
Satış departmanında da durum aynıydı. En çok satış yapan elemanın mesaisini erken bitirmesine kimse ses çıkaramazdı.
“Bana korkak deme cesaretini gösteren ya da görev bilincimi sorgulayan biriyle henüz karşılaşmadım.”
“Yani cesur olanlar içinden geçenleri söyleme hakkına sahip… Anlıyorum. İlginç birisiniz, Yarbayım. Öyleyse bana karşı açık konuşun. Savaşın gerçekten kaybedilmiş bir dava olduğunu mu düşünüyorsunuz?”
“Evet. Bundan eminim.”
Albay Lergen, astının ülkelerinin kaçınılmaz kaderini ilan ettiğini duyduğunda oturduğu yerde hafifçe çöktü.
Masanın diğer tarafında ise Müsteşar Conrad genişçe gülümsüyordu. Adam sadece gülümsemekle kalmıyor, âdeta sandalyesinin ucunda sabırsızlıkla oturuyordu. Tanya’ya neredeyse rahatsız edici bir düzeyde parıldayan gözlerle bakıyordu.
“Gerekçeniz nedir?”
“İmparatorluk tüm dünyayı karşısına alıp kazanabilir mi? Federasyon, Birleşik Krallık ve şimdi de Birleşik Devletler bize karşı güçlerini birleştiriyor. İldoa’yı da göz ardı edemeyiz. Ha, bir de uzaklardaki Akitsushima toprağını unutmayalım. Onlar da bir noktada işe dâhil olabilirler.”
Dünyanın tüm büyük güçleriyle ve belki daha fazlasıyla uğraşıyoruz.
Nihayetinde, İmparatorluk, İmparatorluk Ordusu denen kudretli bir kılıcı savursa bile, dünyanın geri kalanı da silahsız değil. Hangi tarafın galip geleceğini anlamak için Tanya’nın bekleyip görmesine gerek yoktu.
“Haritaya bakmayı bir kenara bırakın. Bu aşamadan sonra bu bir sayı oyunudur. Baş edebileceğimizden çok daha fazla düşman var.”
Müsteşar Conrad memnuniyetle başını sallarken Tanya konuşmasına devam etti.
“Bu artık askeri teorinin sınırlarını aşıyor… Tamamen şartları eşitlemekle alakalı. Başlangıçta, savaştığımız ülke sayısını sınırlandırma konusunda yeterince özenli davranmadık.”
Teorik temellere dayanarak konuşmak önemlidir. Kişisel çıkarımları ve varsayımları gerçekmiş gibi sunmak tarikattakilerin ve şarlatanların işidir. Gerçek dünyada dikkate alınması gereken en önemli şey evrensel kurallardır. Benim gibi mantıklı ve dürüst bir vatandaşın iddialarını titiz bir teoriyle desteklememesini vatanseverliğe aykırı buluyorum.
“Güç dengesine sayısal olarak bakmanıza bile gerek olmamalı. Bir bakışta açıkça anlaşılabilmeli. Tek bir ülke dört farklı cephede birden savaşıyor.”
Gerçekten de emsali görülmemiş bir durumdu.
“Anlıyorum. Demek seleflerimiz düşmanları teker teker imha etme umuduyla iç hatlar doktrinini bu yüzden benimsedi.”
Tanya aleni bir iç çekişle başını salladı.
“Ne yazık ki bu strateji aslında, seçilmiş birkaç kesin sonuçlu muharebeyi süratle ve etkin bir şekilde kazanmak amacıyla büyük bir ordu toplamak üzere uygulamaya konmuştu. Asla tüm dünyaya karşı kullanılmak üzere tasarlanmamıştı.”
Savaşın başındaki generaller, imkânsızı başarmak için takip edebilecekleri küçük bir yol bulmuşlardı ama bu, stratejik olarak kaybetmeleri durumuna karşı az çok bir sigorta poliçesiydi. Bu strateji neden ülkenin tamamını savunmak için kullanılıyordu ki? Cevap gayet basitti: Strateji, saldırıya uğrayacağımız varsayımıyla oluşturulmuştu; planlamacılar bunun İmparatorluk sınırları dışında kullanılacağını hayal bile etmemişlerdi.
“İç hatlar stratejisi, saldırıya uğramamız durumunda devreye girecek bir sigorta poliçesi gibidir. Sigorta tam olarak budur—sigorta. Primini ödediğiniz ama asla kullanmak zorunda kalmamayı umduğunuz bir şey.”
Hayat sigortası yaptıran insanlar bunu ölmek umuduyla mı yapar? Hangi aptal oturup, ‘Aman, sağlık sigortamdan yararlanabilmek için bir an önce kanser olayım,’ diye düşünür ki?
Sigorta dolandırıcılığı dışında bunun hiçbir mantıklı açıklaması yoktur.
“İmparatorluk bir hata yaptı. Bütün bunları tamamen yanlış düşündük. Harika bir hayat sigortanız olduğu için ölüm korkusunu kaybetmek gibi bir şey bu. Üstelik ödediğimiz bedel düşünüldüğünde, sigorta poliçesi baştan aşağı yetersiz.”
“Bir dakika, Yarbayım.” Yüzünde meraklı bir ifade beliren Müsteşar Conrad bir konuda şüphesini dile getirdi. “Kaynaklarımızı israf ettiğimizi mi ima ediyorsunuz? Bir ulus olarak oldukça büyük işler başardık.”
“Savaşın başlangıcından bu yana düşman kuvvetlerine karşı defalarca kilit muharebeler kazandık, ancak hiçbiri savaşı sona erdirecek kadar kesin sonuçlu olmadı. Ren’deki o muazzam zaferimiz bile, onunla ne yapacağımızı bilemediğimiz için heba oldu…”
Döner Kapı Harekâtı, François Cumhuriyeti mültecileri yaratmış ve mevcut savaşın sonsuz bir hal almasını pekiştirmişti. Bunun kaynakların etkili bir kullanımı sayılamayacağından son derece eminim. Hayat sigortasına harcanan para, aşağı yukarı sokağa atılmış paradır. İmparatorluk’un en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak duruma gelmesi an meselesi.
“İşleri daha da kötüleştiren şey ise hâkimiyetimizi ve kuvvet yoğunluğumuzu korumanın her geçen gün daha da zorlaşması. En uç durumlarda, kısa süreliğine bile olsa yerel üstünlüğü emniyetli bir şekilde sağlama kabiliyetimizi kaybettik.”
Tanya, aralarındaki masaya elini vurarak bu acı gerçeği kelime kelime açıklamaya devam eder.
“İldoa tarafsız kalsa bile, başımızda çok fazla düşman var.”
Ülke ucu ucuna ayakta durabiliyor ve uzun zamandır bu bataklığın içinde saplanmış durumda. Sürenin dolması an meselesi.
Tanya, İmparatorluk’un alacaklısı olsaydı, hiç düşünmeden musluğu keserdi. Buradan zaferle çıkmalarına dair hiçbir umut yok. Ülke nihai süratle serbest düşüşte ve önümüzdeki günlerde epeyce saf değiştiren olacağına bahse girerim.
Bir ülkenin kaderini tayin eden şeyler, bir şirketin kaderini belirleyenlerden pek de farklı değildi.
Zaman ve para her şeydir.
İkisinden biri tükenirse, bütün girişim aniden durma noktasına gelir.
“Yokuş aşağı yuvarlanmaya bir başladık mı… geriye sadece düşmeye devam etmek kalır. Bu savaşı şimdiye kadar sürdürdüğümüz gibi zorlamaya devam edersek, sadece kendimize daha fazla düşman yaratmış oluruz.”
Fırsatçılar doğru zamanın geldiğinden emin olana kadar hamle yapmazlar.
Bu açıdan bakıldığında İldoa, dünyadaki en akıllıca duruşlardan birini sergilemişti. Savaştaki elverişsiz konumuna rağmen İmparatorluk ile ilişkilerini sürdürmeye istekliler. Bu durum, savaş malzemeleri, yakıt ve yüksek talep gören diğer kaynakların—ve elbette ara sıra şarap ya da kahve çekirdeğinin—satışını garanti altına alıyor.
İmparatorluk’un yaklaşan yenilgisi iyice ayyuka çıktığında bu dostane ilişki uzun sürmeyecektir.
Zamanı geldiğinde İldoalıların İmparatorluk’a sırt dönmekte tereddüt edeceğini sananlar, şirketleri yeni bir yönetime satıldıktan sonra her şeyin eskisi gibi kalacağına inanan saf tiplerdir.
Yeni gerçeklik, eski dünyayı yok edecektir. Bu da İmparatorluk’u olabilecek her türlü ihtimale karşı hazırlıklı olması gereken bir konuma sokuyor.
Harfi harfine her ihtimale hazırlıklı olmaya çalışmak, mükemmel olmaya çalışmak gibidir—yani imkânsız. Buna çabalamak bile sonuçta tek bir şeye dahi hazırlanamamakla neticelenir. Her şeyi yapabileceğinizi iddia etmek, hiçbir şeyi iyi yapamadığınızı söylemekle aynıdır.
“Sonuç mu? Ülkemiz sadece kendi istikrarını korumakla meşgul ve bu savaştan çıkmak için somut bir plandan yoksun. Savaş alanındaki bir zaferin gerçek anlamda stratejik bir değer taşımasının üzerinden çok uzun zaman geçti. Bu gidişle, zafer neredeyse imkânsız.”
“Bir soru sorabilir miyim Yarbayım? Zaferimizi imkânsız kılan şey nedir? Doğru bir stratejiyle, bir dizi kesin sonuçlu muharebe potansiyel olarak savaşın kazanılmasını sağlayamaz mı?”
Müsteşar yönlendirici bir soru soruyor. Zeki biri olabilir… ama cephe hatlarının mevcut durumundan habersiz olduğu açık. Ülkede propagandanın çizdiği tabloya neredeyse gülesim geliyor.
“Ne yazık ki, zamanımızın tükendiğine inanıyorum.”
Müsteşar, ne demek istiyorsunuz der gibi kafasını şaşkınlıkla yana eğer. Birilerinin bunu ona tane tane anlatması gerekiyordu. Albay Lergen sessizce daha da huzursuzlanır. İmparatorluk’un kaybedecek tek bir anının bile kalmadığının daha ne kadar açık ifade edilebileceğini merak ettiği bellidir…
“Daha açık konuşmama gerek var mı? Ülkemiz iflasın eşiğinde. Savaş alanında yapacağımız hiçbir şey bize ek süre kazandırmayacak.”
“Yani?”
“Muharebeleri kazanmak, stratejik dezavantajımız sebebiyle kaçınılmaz yenilgimizi uzatmaktan başka bir işe yaramaz.”
“Asıl varmak istediğiniz noktanın ne olduğunu soruyorum, Yarbayım.”
Anlaşılmayacak ne var? Bu adam saçmalık derecesinde anlayışsız. Tanya şüphelenmeye başlayarak bir an duraksar. Bu ana kadarki sohbet göz önüne alındığında, müsteşarın zeki bir adam olduğu açıktı.
Öyleyse neden bu kadar… bu sonuca varmaktan kaçınıyor?
“Müsteşar Bey, bunu şimdiye kadar nasıl bilmediğinizi anlamıyorum ama izninizle bildireyim… stratejik cephede savaşı zaten kaybediyoruz.”
“Benim sorduğum şey, söz konusu dezavantajı tersine çevirmenin bir yolunu bulmak için neden çabalamadığınız.”
Stratejiyi ancak strateji yenebilir. Bu cendereden kurtulmak söz konusu olduğunda stratejiye odaklanmak mantıklıdır.
Ne var ki mevcut durum, dökülen suyu bardağa geri doldurmaya çalışmaktan farksızdır.
“Denemeye dahi yeltenecek bir konumda olduğumuzu mu düşünüyorsunuz?”
“Yine de denememek için bir sebep midir bu, Yarbayım?”
“Bu mantıksız. Zaten denedik ve akıl edilecek hiçbir şey bulamadık. Aksini mi düşünüyordunuz?”
Hayır, bir dakika… Ülkesinin yenilgisini mantığıyla değil de kalbiyle reddediyor olabilir mi? Kazanmanın bir yolunu aramak, onun gerçeklerden kaçma biçimi olmalı. Demek bu kadar zeki bir adam bile, bunca zamandır bu oyunu oynamış olmasına rağmen gerçeklerle yüzleşmeyi reddediyor!
Bu tüyler ürpertici idraka varan Tanya, konuşmayı bir adım daha ileri götürür.
“Durumu lehine çevirmenin stratejik bir zafer gerektirdiği doğru, ancak—ne kadar talihsiz olursa olsun—ordu tüm kaynaklarını birden fazla cephede sadece ayakta kalabilmek için harcıyor. Müsteşar Bey, en kötüsüne hazırlıklı olmalıyız.”
“Ve bununla demek istediğiniz…?”
“Savaşı kazanacağımızı güvenle iddia edebilecek tek bir subay bile bulmakta zorlanırsınız. Ordu, ya akademik danışmanlarını bir idam mangasının önüne dizmeli ya da subaylarına aşıladıkları o sınırsız savaş ruhu için onları ödüllendirmelidir.” Tanya ardından kendi fikrini de ekler. Sonuçta adam onun profesyonel görüşünü sormuştu. Bunu bir tür müşteri desteği gibi görün. “Kişisel görüşümü soruyorsanız, subayların entelektüel olması gerektiğine inanıyorum. Dolayısıyla, burada verilecek en uygun karar bir idam mangası kurmak olacaktır.”
İki çift nihilist gözün üzerime dikildiğini hissedebiliyorum. Bu açıklamanın ardından Albay Lergen bile gözlerini dikmiş bakıyor.
Müsteşar bir an için söyleyecek söz bulamasa da sonunda konuşuyor.
“Böylesine acımasız önlemlere başvurma arzunuz gençliğinizden kaynaklanıyor olmalı, Yarbayım.”
“Şey, hayır Müsteşar Bey. Bu sadece bir salgını önleme görevimi yerine getirme arzumdan ibaret.”
“Bir salgın mı dediniz?”
“Askerlerin savaş alanında gerçeklerle yüzleşememesi bir tür beceriksizliktir. Konumuna uygun olmayan bir subaydan daha tehlikeli bir şey var mıdır? Korku, beceriksizin müttefikidir. En zorlu düşmanlardan bile daha korkunç bir şeydir.”
Adamı nihayet zıvanadan çıkaran şey bu sözler oldu.
“Demek gerçeklerle yüzleşmemiz gerekiyor, ha… Ha-ha-ha-ha-ha-ha-ha! Evet, işte bu! Bu küçük hülyamızdan uyanma vaktimiz geldi de geçiyordu bile!”
Aşağılayıcı bir şekilde başlayan kahkahası, histerik bir ton almaya başlıyor. Bir yandan zır deli gibi gülerken diğer yandan iki eliyle birden dağılmış saçlarını karıştıran bu adam karşısında irkilen Lergen ve Tanya bakakaldılar.
Tanıklık etmesi garip bir manzara.
Yani, en azından savaş alanı dışında görmek garip. Kişisel tecrübelerime dayanarak, bunun aşırı stresin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Askerlerin hem fiziksel hem de zihinsel olarak tükendiği ön saflarda sinir krizleri gayet yaygındır.
Birinin soğukkanlılığını yitirmesini ve içinde bastırdığı karanlık duyguları dışa vurmasını izlemek her zaman zordur…
Müsteşarın halini anlıyorum. Savaş denilen o mantıksız olgu, Müsteşar Conrad’ın sağduyusunu açıkça kemirip bitirmiş.
Her halükarda, cinnet geçiren biriyle aynı odada bulunmak rahatsız edici bir durum. Neyse ki burası bir siper değil ve müsteşarın elinde bir silah yok, aksi takdirde Tanya onu oracıkta vururdu… Umarım adamı etkisiz hale getirmeye gerek kalmaz.
Bulundukları konumlar göz önüne alındığında, bu durum resmi kayıtlarda pek hoş durmazdı. Bir İmparatorluk askeri olsa da Tanya neticede Dışişleri Bakanlığı için bir yabancıydı; dolayısıyla kaba kuvvete başvurmak zorunda kalsaydı bunun bedeli ağır olurdu. İşler o noktaya varırsa, bunun iyi bir şekilde sonuçlanmasına imkân yoktu. Şüphesiz ki bu durum onun itibarında son derece olumsuz bir etki bırakırdı. Sorumluluk kesinlikle endişelendiği bir husustu, bu yüzden olasılık senaryoları üzerinde çalışmaya değerdi. Sadece Albay Lergen’i kapıp doğruca kapıya yönelmek mi daha iyi olurdu? Olası artçı etkiler düşünüldüğünde, bu kesinlikle imkânsız bir seçenek değildi.
Kapıya bir göz atar. Baskı uygulandığında dayanmayacak gibi görünüyordu. Sonrasında tek yapmam gereken Albay Lergen’i sırtlayıp buradan çıkarmak… Hayır, önce müsteşarın kafasını karıştırmak için optik ilüzyonlar yaratmak daha iyi olur. Zihninde çeşitli senaryolar şekillenirken Tanya, her an hamle yapabilmek adına koltuğunda neredeyse fark edilmeyecek şekilde öne doğru kayar.
Yapılan bu hesaplamalar dizisi sonuçta boşa çıkar.
Yüksek sesle bir küfür savuran Müsteşar Conrad, koltuğunda arkasına doğru yaslanıp bacak bacak üstüne atar ve yorgun gözlerle tavana bakar.
Parmaklarını göz pınarlarına bastırarak Tanya ve Lergen’e bir soru sorar.
“Albay Lergen, Yarbay Degurechaff. Lütfen beni bağışlayın. Utanç verici bir durumdu.” Müsteşar başını öne eğer ve manidar bir tavırla Albay Lergen’e döner. “Bunu bir kenara bıraktığımıza göre, bana söylemenizi istediğim bir şey var… Siz bunu nasıl yetiştirdiniz Allah aşkına?”
Kendisine “bu” diye hitap edilmesi Tanya’nın pek hoşuna gitmediği için duraksar. Ancak Albay Lergen farklı bir tepki verir. Müsteşara ne kadar katıldığını gösterircesine başını derin bir kabullenişle sallar.
“O doğuştan böyle. Seri olarak Degurechaff üretebilseydik, İmparatorluk tek bir hava büyücü taburuyla Moskova ve Londinium’u haritadan çoktan silmişti.”
Bu bir iltifattı, değil mi? Sanırım öyle…? Bu yorumu bir iltifat ve biraz da abartı olarak kabul edelim.
“Ne demek istediğinizi anlıyor gibiyim. Ama bu düşünce pek içime sinmiyor. Benim gibi siviller, böylesine savaş canlısı bir anlayışı pek idrak edemez.”
Müsteşar yorgun gözlerle tavana bakar. İşte tam bu anda Albay Lergen beklenmedik bir şey söylemeye karar verir.
“Kusura bakmayın, Müsteşar Conrad. Kariyeriniz göz önüne alındığında, teğmenlik tecrübeniz olduğunu varsayarsam yanılmış olur muyum?”
Bir yıllık zorunlu askerlik hizmeti, dünyayı tanımanın temel bir parçası olarak kabul edilirdi. İmparatorluk’ta bu durum, özellikle üst sınıf ailelerde yetişen çocuklar için son derece yaygındı. Tanya bir yetim olarak doğmamış olsaydı, bekleyeceği ve isteyeceği kariyer yolu tam olarak bu olurdu.
Albay Lergen’in sorusunun temeli buydu, fakat bu soru buruk bir kahkahayla karşılandı.
“Sadece kâğıt üzerinde teğmendim. Ren Cephesi’ni de doğu cephesini de hiç görmedim. O bir yılı kışlada askeri nezaket kurallarını öğrenerek geçirdim.”
Sözde bir teğmen—subaylık hizmeti, toplumun resmi bir üyesi olmak üzere olan genç bir adam için geçiş ritüelinden başka bir şey değildi.
Bir başka deyişle, tam bir Junker tipiydi.
Tanya’nın kıskandığı biri—henüz barış varken askerlikten ayrılmış biri.
“Bana bu kadar çok güvenmeseniz daha iyi olur sanırım. Ne hakkında konuştuğumu biliyormuş gibi davranmayacak kadar alçakgönüllüyüm.”
İki asker de komuta kademesinin aynı alçakgönüllülüğe sahip olması yönündeki arzularını dile getirmemek için kendilerini zor tuttular.
Bunda zerre kadar nasibi olsaydı, savaş çok daha farklı bir seyir izlerdi.
Bir uzmanın gözünden bakıldığında, herhangi bir konu hakkında her şeyi bildiğini sanan orta zekalı birinden daha kötü bir şey yoktur.
Tanya, doğru kelimeleri bulmak için zihninin mahzenlerini altüst eder. Bir diplomatın kullanacağı türden bir ifade ortaya atar.
“Tek çıkış yolumuz uzlaşma. Ve bunun bir an önce gerçekleşmesi gerekiyor.”
Danışman Conrad’ın doğrudan gözlerinin içine bakar.
Adamın mavi gözleri de dosdoğru ona kilitlenir; görünen o ki Tanya’nın sözleri tesir etmiştir. Tanya’nın kararlılığı önerisinde açıkça görülmektedir; diplomat bakışlarını kaçırmadan önce kısa ama yoğun bir bakışmayı paylaşırlar.
Derin bir iç çekip gözlerini yeniden tavana diker.
Belki kendisi bile farkında değildir ama bacağını sallayıp durmaktadır.
“Uzlaşma, uzlaşma, uzlaşma…”
Bir puro yakmadan önce bu kelimeyi üç kez tekrarlar. Aynı ifadesiz bakışlarla bir fırt çekerken başını kaşır.
Ağzından yoğun bir duman bulutu yükselir.
Tam duman Tanya’yı rahatsız etmeye başladığı sırada, Danışman Conrad nihayet yeniden konuşur.
“Saha subayı olan birinin bu konuda bu kadar net hisleri varsa, o zaman kesinlikle doğrudur.”
“Yani…?”
“Ordunun savaşı uzlaşmayla çözme arzusunu anlıyorum. Mevcut koşullar göz önüne alındığında… bu son derece basiretli bir fikir. Tam olarak yapmamız gereken şey de bu.”
En iyi zamanlarında bile bu diplomatları anlamak zordur.
Her zaman muğlak ve anlaşılmazdırlar, sürekli lafı dolandırırlar, kelimelerini özenle seçerler ama asla dişe dokunur bir şey söylemezler. Açıklık ve özlülük… Bu ikisi olmadan asker olunmaz.
Albay Lergen, neye uğradığını şaşırmış Tanya’nın yanında başını sallar.
“Danışman Bey, buradaki asıl mesele düşmanlarımız. Böyle bir teklifi nasıl karşılayacaklar?”
“Bunu da nereden çıkardınız?”
Danışman, yüzünde şaşkın ve boş bir ifadeyle bakar.
Albay Lergen tereddütle cevap verir: “Çünkü şart koşabilecek bir konumda değiliz, değil mi?”
“Albayım, benim de anlamadığım şey tam olarak bu. Zaten bu yüzden uzlaşmamız gerekmiyor mu?”
“Doğru. Ama ne de olsa burada devreye sizin gibilerin girmesi gerekiyor…”
Danışman Conrad ellerini şaklatarak Albay Lergen’in sözünü keser. Purosunu ağzında düzeltir ve birkaç nefes çektikten sonra tekrar konuşmaya başlar.
“Albay Lergen, ordu içindeki iletişim konusunda daha tutarlı olmalısınız. Bana göre… Hayır, bir dakika.”
“Bununla ne demek istiyorsunuz?”
Danışman Conrad, kafası karışmış Albay Lergen’in üzerinden, o ana kadar sessizliğini koruyan Tanya’ya bakar.
Yüzünde hınzır bir tebessüm vardır.
Tanya’nın gözünden kaçmamıştır. Diplomat aradaki çelişkiyi yakalamış olmalıydı. Albay Lergen’in önerdiği koşullu uzlaşma ile Tanya’nın önerdiği beyaz bayrak arasındaki farkı.
“Yanınızdaki şu küçük şeytan barış için yalvarmamızı öneriyor. Haksız mıyım?”
Dikkatle incelendiğimin farkında olarak içimden acı bir kahkaha patlatıyorum. Tanya bir asker olmasaydı “Yerden göğe kadar haklısınız!” diye haykırırdı.
Ama ben bir profesyonelim. Diplomatın neyi ima ettiğini gayet iyi anlıyorum. Üstelik son derece sakinim.
Diplomat Conrad’a neredeyse hayranlık duyacağım. İmparatorluk, bünyesinde bu kadar yetenekli bir diplomat barındırırken nasıl oldu da bu kadar vahim bir duruma düştü?
İçimden ona saygılarımı sunarken, ortadaki asıl meseleye değiniyorum.
“Saygıdeğer Dışişleri Bakanlığı’nın yürüttüğü diplomasiyi nasıl adlandıracağı konusunda laf söyleyecek konumda değilim.”
Tanya’nın burada hiçbir yetkisi yok. Bu da demek oluyor ki herhangi bir sorumluluğu da yok. Söylemeye bile gerek yok. Bir asker olarak Tanya’nın yapabileceği tek şey, bürokratların liyakat sisteminin gerektirdiği o sözde yetkinliklerini sergilemelerini umup dua etmekti.
Ve aynı şey Tanya için de geçerliydi; nitekim diplomatın gözleri, kızla aynı sonuca vardığını açıkça ortaya koyuyordu.
“İnanılmaz. Gerçekten etkileyici, Albay Lergen.”
Bu tür şeyler her zaman aynı dili konuşabilmeye, yani ortak bir anlaşma zeminine dayanırdı.
Aynı değerleri paylaşabilmek ne kadar da memnuniyet verici.
Daha da memnuniyet verici olanı ise adamın elinde hazır bir davet olmasıydı. Danışman Conrad, Tanya’ya en tecrübeli İK temsilcisini bile kıskandıracak kadar heves dolu gözlerle bakıyordu.
“Orduyu bıraktıktan sonra Dışişleri Bakanlığı’nda çalışmaya ne dersiniz? Bunun pek hoş karşılanmadığını biliyorum ama size kefil olmak adına bir tavsiye mektubu yazmaya hazırım.” İsabetli bir değerlendirme, kibar bir tavır ve son derece uygun bir teklif. Bundan daha iyi bir davet olamazdı! Danışman Conrad, Tanya’nın avurtlarının gururdan patlama noktasına geldiğini görebiliyordu ve işi bağlamak için vitesi artırdı. “Durum buysa, bunu kabul ettirebileceğime inanıyorum. Ne dersiniz, Yarbay Degurechaff? Karar sizin…”
“Böylesine cömert bir teklif almak benim için bir onurdur.”
Tanya samimi bir minnet göstergesi olarak başını eğer. Ağzına pis kokulu bir böcek kaçmış gibi görünen Albay Lergen tam da bu anda söze girmeye karar verir.
“Danışman Bey, lütfen Genelkurmay Başkanlığı personelini transfer etmeye çalışmaktan vazgeçin.”
“Yetenekli çalışanlara her zaman talep vardır. Özellikle de böyle bir savaş zamanında. İkimizin de aynı şeyleri arzulamasını garip mi buluyorsunuz?”
Bu biraz buruk bir atışma olsa da Danışman Conrad tebessüm edip neşeli bir kıkırdamayla geri adım atar.
“Neyse, şakayı bir kenara bırakalım. Asıl konumuza dönelim. Ordunun bir uzlaşma için talep ettiği şartlar nelerdir? Sular durulduğunda İmparatorluk’un nasıl bir konumda olmasını istiyorsunuz?”
“Bilmiyoruz.”
Albay Lergen’in bu kestirip atan cevabı, Danışman Conrad’ın yüzündeki tebessümü bir anda silip süpürür. Memnuniyetsizliğini ve huzursuzluğunu açıkça belli edecek şekilde, purosu ağzında hafifçe kaşlarını çatar.
“Şakayı bırakalım lütfen, Albay Bey.”
“Emin olun Danışman Bey, bu hiç de şaka değil.”
“Albay Lergen, pek tarzım olmasa da sizinle son derece açık konuşayım. Danışman olmamın yanı sıra ben de Başkomutanlık Vekâleti’nin bir üyesiyim. Konuyla ilgili her türlü askeri gizli belgeye erişim yetkisine sahibim.”
Kenardan dinleyen biri olarak, diplomatın söylediği her şey bana gayet mantıklı geliyor. Her türlü gizli bilgiye erişim hakkı olmalı. Diplomatlar teknik olarak sivil olsa da işgal ettiği makam göz önüne alındığında ordunun nihai niyetini bilmesine kesinlikle ihtiyaç var. Ordu, bilgi paylaşımı konusunda ‘bilmesi gerektiği kadar’ prensibiyle hareket etse de danışmanın bu talebi tamamen yetkileri dâhilinde.
İşte o an aniden kafama dank ediyor.
Ha, mesele bu mu yani? Burada sorun danışman değil—benim.
Kağıt üzerinde karargâh personeli olsam da ülkenin jeopolitik çıkarları bir büyücü yarbayın yetki sınırlarını epeyce aşıyor. Üstlerimin bana muamelesi en sonunda başımı döndürdü herhalde.
Hatamı fark edince, utanç içinde söze giriyorum.
“Albayım, bağışlayın. Görünen o ki bundan sonraki konuşmayı dinleme yetkisine sahip değilim. Müsaadenizle toplantıdan ayrılayım mı?”
Umarım amirim böyle bir gaf yaptıktan sonra beni her şeyden habersiz salak bir subay sanmaz. Ön saflarda geçirdiğim tüm o zaman algılarımı köreltmiş olmalı. Böyle düşüncesizce bir hata yapacağım hiç aklıma gelmezdi! Sessizce müsaade istemek, iyi bir çalışan için en temel becerilerden biridir…
Görünüşe göre bunca yıldan sonra yeteneklerimi kaybetmeye başladım.
Aceleyle koltuğumdan kalkıyorum ki albay aniden, “Hayır, olduğun yerde kal,” diyor.
Albay Lergen’in bu sözüyle hazırlıksız yakalanıp yarı kalkmış vaziyette kalakalıyorum.
Üstüme dönüp ona boş gözlerle bakıyorum.
Bir hata mı yaptım acaba…? Tanya’nın bu konuşmada oturmasına izin verilmesini haklı çıkaracak tek bir mantıklı sebep bile bulamıyorum. Albay Lergen, böylesine gizli bir bilgiyi onunla paylaşarak erişim yetkisini kesinlikle riske atmazdı.
Neler oluyor?
“Yarbayım, bu konu… muhtemelen bilmek istemeyeceğin bir şey.”
Hâlâ neyi ima ettiğine dair en ufak bir fikrim yok ve üstüm ciddiyet dolu bir tonla konuşmaya başlarken beklemekten başka çarem kalmıyor.
“Şöyle ki. Nereden başlasam acaba? Danışman Bey, size birazdan anlatacaklarım kesinlikle bir sır değil. Bu yüzden, bir bakıma durumun çok daha vahim olduğunu lütfen anlayın.”
Pekala, bu hiç de kulağa hoş gelmiyor.
Duymak üzere olduğum şey hakkında içimde berbat bir his var. Şimdi neredeyse çıkıp gitmek istiyorum ama bunun muhtemelen dinlemem gereken bir şey olduğunu bilerek bu dürtüyü bastırıyorum.
“Dikkatle dinleyin.”
Çenesini hafifçe geriye çekmiş olan Danışman Conrad’a bir göz attıktan sonra kendimi hazırlayarak duruşumu dikleştiriyorum.
Albay Lergen, söylemek üzere olduğu şeyin Tanya’nın az önce danışmanın tepesine bıraktığı bomba kadar tesirli bir patlamaya yol açacağından habersizdi.
“Bir bakıma Genelkurmay Başkanlığı, Başkomutanlık Vekâleti ve hükümetin tamamen aynı fikirde olduğunu söylemek pek de abartı olmaz.”
“Ne? Bu son derece garip bir ön açıklama. Madem bu kadar bilinen bir şey, insanın ‘biz neden hâlâ bilmiyoruz’ diye sorası geliyor.”
“Danışman Bey, durum tam tersi. Bütünüyle ve tamamen aksi bir durum söz konusu.”
İfadelerindeki gariplik dikkatimi çekiyor ve işte tam o anda bir şeyi ilk kez fark ediyorum. Bu, Albay Lergen’in bir konudan kaçınma yöntemi. Yüzeyde sakin görünse de kelimelerinin hemen arkasında gizlenen tereddüdü ve iç çalkantıyı görmezden gelmek imkânsız. Danışman Conrad’ın bunu fark edebilmesi pek olası değildi. Zaten neden etsin ki? Dışarıdan bakıldığında, Albay Lergen’in yanında o kadar çok zaman geçirmiş olan Tanya için bile adam her zamanki hali gibi görünüyordu.
Doğrusu takındığı maske muazzam. An vatanda görev yapmak için gereken metanet bu mu yani?
Genelkurmay subaylarının meseleleri öz tutmaya ne kadar önem verdiğini bilmeseydim… onun bu çelikten poker suratının arkasındakini asla fark edemezdim.
“Albay Lergen, kendinizi izah etmenizi talep ediyorum.”
Danışman Conrad yeni bir puro çıkarırken bu talebini dile getirir. Bu sefer albay en sonunda boyun eğer.
“Gerçekten bilmek istiyor musunuz?”
“Elbette istiyorum Albay Bey. Lütfen beni aydınlatın.”
“Pekala.” Albay Lergen bir sigara çıkarıp ağzına götürürken üzerinde tuhaf bir huzur havası vardır. Bir süre sigarasından içer; ardından sigara dumanının üfleyişiyle birlikte acı bir gerçeği yüzlerine çarpar.
“Ortada hiçbir fikir birliği yok.” Herkesin üzerinde uzlaşabildiği tek şey; Genelkurmay, Başkomutanlık Vekâleti ve hükümet arasında tam bir uzlaşmasızlığın hüküm sürdüğüdür.”
Var olan tek fikir birliği, hiçbir konuda fikir birliğinin olmaması.
Ne büyük bir ironi ama!
Tanya ile danışman nutku tutulmuş bir şaşkınlıkla dinlerken Albay Lergen bu berbat şakayı yumurtlamaya devam eder.
“Bir uzlaşma konusunda ulusun ortak fikrinin ne olduğunu mu öğrenmek istiyorsunuz? Size bu konuda cevap verebilecek tek bir kişi bile bulamazsınız. Üzerinde düşünmüş birini bulabilirseniz kendinizi şanslı sayın.”
Tanya en sonunda sesini yükseltir.
“Ama bu mümkün olamaz! Ordunun böyle durumlar için oluşturduğu tek bir yönergesi bile yok mu? Kurumsal olarak bu meseleyi hiç mi değerlendirmediler?!”
Albay Lergen ciddiyet dolu bir ifadeyle başını sallar. Bunu henüz yeni öğrenen Tanya için adamın orada öylece istifini bozmadan oturması akıl kârı değildir.
“Genelkurmay Başkanlığı ne iş yapıyor o zaman?!”
“Yarbayım, bunu sana daha önce de izah etmiştim. Bizler askeriz ve dolayısıyla askerler olarak biz—”
Tanya, üstünün sözünü keserek onu kestirip atar.
“Saygısızlık etmek istemem efendim ama askerler alt tarafı birer asker olabilir, yine de bu kadarı akıl almaz bir şey! En azından bu fikri masaya yatırmamış olmamızı aklım almıyor!”
Bu, defalarca yapılması gereken bir konuşma değildi. Tanya’nın bir süredir sürekli vurguladığı bir husustu.
Genelkurmay’daki diğer subaylara akla gelebilecek her yolla anlatmaya çalıştığı bir şeydi.
Buna rağmen yine aynı şeyleri söylemek zorunda kalıyordu.
“Sözlerim neden kimseye ulaşmıyor? Neden hiçbir şey zerre kadar değişmiyor?”
Yine de Albay Lergen’in, Tanya’nın bu endişe dolu çıkışı hakkında kendine göre fikirleri var gibi görünüyordu. Gösterişli bir edayla nikotin ve zift dolu kocaman bir duman bulutu üfledi, ardından uzaklara dalan bir bakışla cevap verdi.
“Yarbayım, aynı kurum çatısı altındaki biri olarak… nerede hata yaptığını sana söyleyeyim.”
“Lütfen efendim.”
“En acı hapları bile şekerle kaplaman gerekir. Ve bu konuda hiç de cimri olmamalısın.”
“Savaş zamanında bunun bir anlamı yok ki. Bütün şeker pancarı tarlalarımızı çoktan patates tarlasına dönüştürdük. İhtiyacım olan o kadar şekeri nereden bulmamı bekliyorsunuz?”
“Gerçeklik denen o acı hapı senin gibi yutabilen pek az kişi var. Özellikle de insanların sağduyuyu pencereden dışarı fırlattığı böyle bir savaş döneminde. Ne yazık ki… acı gerçek bu.”
Yorgun bir albayın yorgun tavsiyelerini dinleyen Tanya, kendisini tavana dik dik bakarken bulur.
Doğrusu ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. Ülkenin en derin, en karanlık sırlarını öğrenmek tam bir işkence. Bu odada kaldığıma gerçekten pişman olmaya başladım.
“İnanılır gibi değil!” Kariyerimin en başından beri hiçbir anlam taşımadığını idrak ettiğimde kendi kendime feveran ediyorum. Biraz söyleniyorum diye kim beni suçlayabilir ki?
İşin gerçeği şu ki, İmparatorluk şu noktada Düzgün bir şekilde çalışmıyor bile. Yazdıkları çekler her an karşılıksız çıkabilir. Akıl almaz bir şey. Ülkem, borçlarını kapatacak nakdi olmadığı için resmen rotatif krediye başvuruyor.
Bu saçmalık. Mutfak alışverişi yapmak için kredi çekilmez. İhmalkâr olma hakkı bile olsa hak haktır. Ama ülkeniz avans kredileriyle savaş yürütmeye çalıştığında o prensip tamamen çöp olur.
Kusmak istiyorum. Katıksız beceriksizlik, aptallık ve anlamsızlık… Tüm bunların ne kadar iğrenç olduğunu tarif etmek imkânsız. Bireylerin aptallığı, özgürlüğün şanındandır. Çeşitlilik adına budalalık tolere edilebilir.
Ama ulusal düzeyde bir aptallık mı? Affedilemez. Bir ulus—hatta bir kurum—temelleri mantığa dayanan ve mantık üzerine inşa edilmiş bir mekanizma olmak zorundadır. Tepedeki beyin iliğine kadar çürümüşse, gövdeyi kurtarma umudu kalmamış demektir.
“Diplomasi olmadan bu savaşı kazanamayız! Şu anki halimizle nasıl uzlaşmayı bekliyorsunuz?!”
Sahadakiler ne istiyor?
Bunu bilmenin hiçbir yolu yok. İmparatorluk doksan dokuz kez kazanabilir ama yüzüncü savaştaki tek bir yenilgi her şeyi silip süpürür. Sonu Xiang Yu gibi bitsin istemiyorum. Liu Bang’e hizmet etmek istemiyorum ama batan bir gemide kalmayı hiç mi hiç istemiyorum.
“Cephede insan gücümüz tükeniyor. İmparatorluk’un sınırsız potansiyelinin dayandığı toplumsal temel çarçur edildi ve bunun yeniden inşa edileceğine dair tek bir emare bile yok! Ordunun geleceğimizi bugünün yangınına yakıt olarak kullanacağını düşünmek bile dehşet verici. Görünüşe göre İmparatorluk için güneşin batmasına ramak kaldı.”
Dürüst olmak gerekirse bir şirket için vasıfsız çalışanları kaybetmek sorun değildir. Onların yeri nasıl olsa her zaman doldurulur. Ancak bir İK temsilcisi olarak edindiğim tecrübelere dayanarak biliyorum ki, bir kurum için en büyük sorunlardan biri, yetenekli personelin en çok elinizde tutmak istediklerinizden başlayarak gitme eğiliminde olmasıdır.
Genelde ilk gidenler S-seviye çalışanlar olur, onları A-seviyedekiler takip eder ve nihayetinde kontrol B-seviyedekilere kalır. Bu noktadan sonra şirket, sırf zamanında güçlü bir oyuncu olmanın verdiği ataletle dönmeye başlar.
Tanya fırsatını bulur bulmaz buradan tüyebilmeli. Ne yazık ki, İmparatorluk Ordusu içindeki başarıları yalnızca kurum içinde geçerli.
Bu durum, ülkesinin rakiplerinin onu doğru bir şekilde değerlendirmesini zorlaştırıyor. Savaşın bir sonucu olarak, yetenekli iş gücü bir iş yerinden diğerine serbestçe geçiş yapamıyor. Bu, bir piyasanın uğrayabileceği en kötü başarısızlık türüdür. İşte bu yüzden diktatörlüklerden asla hayırlı bir şey çıkmaz.
Bu noktada Tanya, midesinin bulanmasını bastırmakta zorlanıyordu. Bütün bu saçmalık akıl alır gibi değildi. Tıpkı o lanet Varlık X gibi. Yüce bir varlığın görünmez ellerine emanet edilmiş bir dünyanın aksine, bu dünyanın sahip olduğu tek şey Varlık X’in kirli pençeleriydi. Hakikaten tam bir kâbus.
Bu öfkeyi daha fazla içinde tutamayan Tanya yeniden konuşmaya başladı.
“Ulusumuzun hikmet-i hükümeti bu mu yani? Berbat bir şaka olmalı bu—!”
Müsteşar Conrad, hem sempatik hem de tasvip etmeyen bir ifadeyle Tanya’nın söylenmesini kesti.
“Sakin olun, Yarbayım. Nezaket kurallarını unuttunuz mu…?”
Bu acımasız konuşma tarzı, onu benim gözümde daha da güvenilir kıldı. Karanlık bir memnuniyetle gülümsüyorum.
Biraz önceki kendi hezeyanını tamamen unutmuş, Tanya’yı azarlıyordu. Bu, duygularıyla işini birbirinden ayırmayı bilen bir adamın göstergesidir. Üstelik düşüncelerini mantıksal bir çerçevede savunabilecek zekâya da sahip. Bir çalışma arkadaşında aradığım en önemli özellik tam olarak bu. Fazladan stres yaşama korkusu duymadan çalışabileceğimin bir işareti.
Korgeneral Zettour’un emrinde çalışmaktan ne kadar keyif alıyorsam, bu adamın altında çalışmaktan da en az o kadar keyif alacağımdan eminim. Dişlerimi sıkarak, bakışlarımı müsteşara sabitleyip tekrar yerime otururken konuşmanın iyi bir yöne evrilmesini umuyorum.
Gözleri soğuk ve hesapçı.
Resmiyet ve protokol perdesinin arkasında sağduyulu bir zekâ yatıyor. İsteyebileceğim tek şey de bu zaten. Bunlar, iş yapabileceğim birinin gözleri.
“Müsteşar Bey, ordunun, astlarımın ve benim bu savaş boyunca ödediğimiz bedeli anlamanızı istiyorum.”
“Daha fazlasını söylemenize gerek yok. Peki ne dersiniz, Yarbay Degurechaff? Artık birbirimizi yeterince tanıdığımıza göre—” Müsteşar Conrad, Tanya’nın sorusundan kaçmasına izin vermeye hiç niyeti olmadığını belli eder bir tavırla yavaşça öne eğildi ve sırıtarak devam etti: “—Bana gerçekte ne düşündüğünüzü anlatmanızın zamanı geldi sanırım.”
Lafı dolandırmaktan ya da üstü kapalı konuşmaktan hoşlanmıyor. Şov yapmayı bir kenara bırakıp Tanya’nın söyleyecek esas şeylerini duymak istediği açık.
Bu durum Tanya’ya inisiyatifi ele alıp asıl merak ettiği şeyi sorması için mükemmel bir fırsat sunuyor.
“Elimizden gelen her şeyi yapacağız. Mümkün olan en iyi sonucu alacak bedeli öderiz. Bu yüzden bilmek istediğim tek bir şey var: Bizden ne istiyorsunuz?”
Herkesin aklındaki ama kimsenin yanıtlamaya yanaşmadığı soru buydu işte. Karar vericiler, cephe hattındakilerden ne bekliyordu? Bunun cevabını bilmeden nasıl bir iş ortaya koyabilirlerdi ki? Daha ne kadar açık olabiliriz ki?
“Müzakerelerin başlaması için bir gerekçe gerekiyor. Ne de olsa zamanlama tam tutturulamazsa en iyi diplomasi bile sarpa sarabilir.”
Hak vermekten neredeyse dizime vuracağım—etkilenmiştim. Bir ülkeyi yönetmek, bir şirketi yönetmekten farksızdır. Farklı zorluklar farklı çözümler gerektirir.
Her şey net ve basit ifadelerle ortaya konmalıdır.
“… Yani zamanlamaya bizim karar vermemizi mi istiyorsunuz?”
“General Zettour’un doğudaki manevra harbi nasıl gidiyor? Federasyon’un amansız taarruzuna karşı iyi dayandığını duydum.”
Bu kadarı doğruydu; yakında orgeneral olacak adamın ortaya koyduğu iş mucizeden farksızdı. Düzenbaz General Zettour, şu anda Federasyon’u tüm harekât alanı boyunca kurduğu tuzaklara çekiyordu.
“Federasyon’un öğrenme konusunda çok başarılı olduğunu ilk kabul eden ben olurum. İşleri kavrama hızları korkutucu derecede yüksek. Yine de General Zettour acımasız bir eğitmendir. Ders kitapları bir süre daha gözyaşlarıyla lekelenmeye devam edecek.”
Sıradan bir yarbayın ağzından bu kadar iddialı laflar çıkması garip görünebilir, ancak bir Genelkurmay subayı için acımasız olarak nitelendirilmek bir nevi iltifattır. Çoğu Genelkurmay subayının ulaşmaya çalıştığı şey tam da budur.
“Gerek edindikleri tecrübeler gerekse General Zettour’un verdiği dersler düşünüldüğünde, Federasyon epey ağır bir öğrenim ücreti ödüyor olmalı. İmparatorluk ekonomisini kurtarmaya yetmese de, bunun yeni bir girişim için yatırım olarak kullanılabileceğine inanıyorum.”
“Böyle bir umudun doğması için bu rakamın sonuna birkaç sıfır daha eklemeniz gerekecek, Yarbayım.”
Müsteşar, yüzünde hüzünlü bir ifadeyle elini havada salladı.
“Doğuda küçük bir zafere ihtiyacımız yok. Oradaki askerlerimizin emeğini küçümsemiyorum ama sırf muharebe kazanmak bizi bu durumdan kurtarmayacak. Zaferler müzakerelerde koz olarak kullanılamaz…”
Gerçekte ne hissettiğimi ona söylemeden önce karşımda duran bu adama minnettarlığımı ifade etmeye kelimeler yetmez.
“O halde bunu bir adım daha öteye taşımamız gerekiyor.” İkili, Tanya’nın sözlerini dinledi ve o konuşmaya devam ederken sessizce izledi. Albay Lergen hâlâ mesafe duygusunu koruyordu, Müsteşar Conrad ise görünüşe göre… rahatsız mı olmuştu? Tanya başını iki yana salladı. Teyit edilmesi gereken her şey teyit edilmişti. Bu noktadan sonra iş, taburu sahaya sürmekten farksızdı. Önemli kararlar alındıktan sonra geriye kalan tek şey planı kararlılıkla uygulamaktı.
Artık son atışımı yapma zamanıydı.
“Madem vahim durumumuzu kabullenmek zorundayız, neden bunu sonuna kadar kucaklamıyoruz? Dizlerimizin üzerine çöküp mütareke için yalvarmaya ne dersiniz?”
“… “Bu imkânsız, Yarbayım. Bir diplomat olarak bunu kesin bir gerçeklik olarak biliyorum. Asla yapamayacağımız bir şey bu.”
“Neden?”
Tanya’nın sorusu, Müsteşar Conrad’ın bıkkın bir iç çekişiyle gölgelenir.
“Millet bunun altından kalkamaz.”
“Kaybettikten sonra atılacak herhangi bir yanlış adım, ülkenin her halükarda içeriden çökmesine yol açabilir. Kaçınılmaz yıkımımızı eli kolu bağlı beklemektense… iflas anlamına gelse bile bir mütareke, halkımız için daha güvenli seçenektir.”
“Bu bir mantık meselesi değil Yarbayım. Mesele İmparatorluk. İmparatorluk yenilgi nedir bilmez.”
Müsteşar bunu açıklarken sesi hem gururlu hem de kederli geliyordu. Hak vermekten kendimi alamıyorum. İmparatorluk’u ölümcül bir hastalık gibi görüyorum; belirtileri Dışişleri Bakanlığı’nın koridorlarında, İmparatorluk’un şanlı geçmişini resmeden o tablolarda bile açıkça görülüyordu.
İmparatorluk ulu ve kudretlidir… Ulusumuzun her daim zafer bayrağını göndere çekerek ilerlediği fikri zihinlere fazlasıyla kazınmış.
“İmparatorluk… toplumunu zafer kurumu üzerine inşa etti.”
Müsteşar Conrad bir kez daha derin bir iç çekti; zihinsel ıstırabı belli ki ciğerlerine kadar ulaşmıştı.
“Bir yenilgi, bu ebedi zafer temelini tamamen yerle bir eder. Ülkeyi dizlerinin üzerine çöktürür.”
Zorlanan sesiyle dile getirdiği bu gerekçe, öyle mücadele etmeden kabul edebileceğim bir şey değil. Sadece bu da değil, Tanya gibi bir askerin perspektifinden bakıldığında, bu düşüncenin kendisi bile son derece tiksindirici.
“İmparatorluk sanki kendisini yenilmez sanan bir çocuk gibi. Muhtemelen benim yaşlarıma yakın bir çocuk.”
“Bunu sizden duymak ağır. Yine de, İmparatorluk’un buradan zaferle çıkmasının kesinlikle hiçbir yolu olmadığı fikrine karşı, içgüdüsel bir reddedişin yanı sıra derin bir korku ve tiksinti de hissediyorum.”
“… Dürüstçe bir itiraf Müsteşar Bey. Cesaretiniz saygıyı hak ediyor.”
Tanya’nın bu argümanı karşısında sıkıntıya düşen Müsteşar Conrad, bakışlarını tekrar tavana diker.
“Albay Lergen, gerçekten hayretler içindeyim. Orduya saygılarımı sunmam gerek. Ne kadar şaşırtıcı olsa da bu yarbay, gerçekliği son derece net bir şekilde görebiliyor.”
Tanya durup dururken neden övgü alıyordu ki?
Gerçeklik algınızı değiştirmek, somut gerçeklik üzerinde hiçbir etki yaratmaz.
Benzer şekilde, bir büyü formülü kullanmak doğal olayları manipüle etmenizi ve böylece gerçekliği etkilemenizi sağlar; ancak dünyayı kendi iradenize göre bükmekten hâlâ çok uzaktır.
Dünya, dünyadır. Elinizdekilerle idare etmek, bu dünyada yaşamanın önemli bir parçasıdır.
“Gerçek dünyayla yüzleşmek söz konusu olduğunda tereddüt etmek faydasızdır. Gerçekleri tatlı bir hap gibi yutturmadığım için hâlâ özür dilemem gerektiğini düşünen var mı?”
“Hayır.”
“Hayır.”
Hem Müsteşar Conrad hem de Albay Lergen böyle bir özre gerek olmadığını belirtir.
Onların bu reaksiyonunu izlemek yeni bir farkındalık doğurur. İkisi, sanki aralarında bir ayna varmışçasına tam bir uyum içinde konuşuyorlar. Bu ikisinin birlikte gayet iyi çalışabileceğinin güzel bir işareti.
Daha da dikkat çekici olanı, Müsteşar Conrad’ın tatmin olmuş bir edayla başını sallarken yüz ifadesinin gevşemesi. Keyfi biraz yerine gelmiş gibi görünüyor. İçinde samimi bir sevinç ve rahatlamanın yükseldiğini hissedebiliyorum.
“O halde mesele basit. İmparatorluk’u kurtarmak—ve kendi mutluluğumuz uğruna—ordunun, halkımızı tatmin edecek ve uzlaşmayı göz önünde bulunduracak bir tarzda savaşmaya başlamasını isterim.”
Diplomatın bu teklifini bir anlığına değerlendiriyorum.
“Bu muazzam bir çelişki.”
Savaşı bitirmek için savaşa devam etmek mi istiyor? Kulağa tamamen saçma geliyor, ancak asıl absürt olan şey, ülkenin en başta nasıl bu duruma düştüğüdür.
“Körü körüne zafer peşinde koşmaktan iyidir, Yarbayım.”
“Nihayetinde savaş, politikanın bir uzantısı sanırım…”
Tanya başını sallayıp iç çeker.
Karşı karşıya olduğumuz gerçekliğin acımasızlığı olmasaydı, bu sohbet oldukça keyifli olabilirdi! Fakat ölümcül bir hastalığı pembe tablolarla süsleyemezsiniz!
İmparatorluk’un entelektüel seçkinleri, bu nihai çelişkiyi kabullenmeye ikna edilmek zorunda!
Boğazına kadar borca batmışken köşe dönmeci bir saadet zinciri için kredi çekmeye benziyor bu. Neden borçlarımızı piyangoyu kazanarak ödemeye çalışıyormuşuz gibi geliyor bana?
Bana mı öyle geliyor yoksa etrafımdaki dünya daha da mı kararıyor?
Başka hiçbir şey olmasa bile Albay Lergen ve Müsteşar Conrad ile yaptığım bu görüşme beni tek bir şeye ikna etti: Bu gemi zaten batıyor.
Neredeyse üzüleceğim geliyor. Öğürme hissini bastırmanın bu kadar zor olacağını kim bilebilirdi ki… Tanya’nın bu noktaya kadar yaptığı her şey boşa gidiyor. Kariyeri, harcadığı emek, yaptığı tüm o fazla mesailer, vazife çağrısının ötesine geçtiği bütün o durumlar—hepsi buhar olup uçacak.
Kendi isteğiyle burada olmasa da Tanya, görevlerini her zaman geleceğini düşünerek yerine getirdi.
Ve geldiğim şu duruma bak! Sıradan insanların böyle bir kaderi kabullenmesi için ne gibi bir gerekçe ya da ihtiyaç olabilir ki?
Bu imkânsız.
Bu su alan tekneyi su üstünde tutmak için üzerime düşenden fazlasını yaptım. Buradan kaçacak bir filikada yer kapmayı fazlasıyla hak ettim.
Sadece dışarıyla bir bağlantıya ihtiyacım var.
Bu dünyadaki insan kaynakları uzmanları nerede?
Bir an önce bu akıl hastası dünyadan kurtulmak istiyorum. Artık taraf değiştirmenin bir yolunu bulma vakti geldi.
Dönüş yolundaki araba yolculuğunda, batıdan yanımda getirdiğim küçük paketi yanımda oturan adama iteliyorum. Daha doğrusu, General Romel’in planını.
En kötüsüne hazırlıklıydım fakat gerçekleşen şey tamamen beklenmedik bir şeydi. Belli ki batı cephesini savunmakla görevlendirilen adam, tepedeki hatırlı kişilerin tam güvenine sahipti. Şahsen planın reddedileceğinden hayli umutluydum.
Plan sadece kabul edilmekle kalmadı, üstüne tam destek aldı. Üstelik plan lehine konuşan öyle sıradan bir amir de değildi. Bizzat Genelkurmay Başkanlığı’ndan Albay Lergen’di. Üst kademenin onayını alma hususunda son derece güçlü bir destekçiydi.
Askeri bürokrasinin alt basamaklarını ve orta kademe yöneticileri kafalamak konusunda oldukça tecrübeliyimdir. İkmal malzemeleri ve demiryolu tahsisatı için çabalarken ya da levazım subaylarıyla çetin pazarlıklara otururken bunu defalarca yapmıştım. Savaş alanındaki bir asker için bunlar rutin işlerdir.
Ancak üst yönetimi ikna etmek… İşte o bambaşka bir mesele. Burada kişisel nüfuzun ve tecrübenin ağırlığı çok daha büyük bir rol oynar. Albay Lergen de tam bu konuda ustaydı. Dönüş yolunda belgeleri ona okumamın hemen ardından, süreci tek hamlede halletmeyi başardık.
Tanya’nın tek başına altından kalkmasının imkânsız olduğu devasa bir görev… Albay Lergen sayesinde daha ertesi gün damgalanıp yürürlüğe girmeye hazır hale getirilmişti.
Hem kara hem deniz kuvvetlerini böylesine gözü kara bir plan üzerinde uzlaştırıp onay alabilecek nitelikte bir adam. Sistemi kendi lehine çevirme yeteneği doğrusu inanılmaz. Albay, işleri halletmek için hangi düğmelere basacağını çok iyi biliyor. Resmi evrak işleri işte bu sayede göz açıp kapayıncaya kadar halledildi. İlk bakışta basit görünebilir ama bir devlet dairesiyle işi çıkmış herkes bunun bir mucize olduğunu bilir.
Bu engel aşıldıktan sonra olaylar öyle hızlı gelişti ki, General Romel’in önerisi bahanesiyle efsanevi Plan B hakkında bilgi toplama yönündeki asıl planıma adeta çomak sokuldu.
Biraz kurcalamak istedim istemesine ama kesinlikle zaman yoktu.
Albay Lergen derhal batı cephesinin durumu, hava ve su koşulları ile orada konuşlandırılan birlikler hakkında detaylı bilgi istedi. Tüm bilgiler derlenip toparlandıktan sonra öneriyi Korgeneral Rudersdorf’a sunduk, kendisi de oracıkta onay verdi.
Şunu da belirteyim, Tanya tüm bunlar için tek bir kuruş bile mesai ücreti almayacak. Karşılık olarak umabileceği tek şey sıradan bir ofis kahvesi. Karşılıksız mesai dedikleri tam olarak bu. Öneri tamamlandıktan sonra Plan B hakkında sızdırabildiğim tek bilgi, yakın zamanda başlamayacağı ve durumu izlemeye devam etmem gerektiği oldu. Somut tek bir kırıntı bile yoktu.
Albay Lergen’in ağzından alabildiğim tek şey, Dışişleri Bakanlığı ile bir planın detaylarını görüştüğüydü.
Ne güzel ne güzel, ama içimden derin bir iç çekmekten kendimi alamıyorum.
Cephedeki birliklerin omuzlarındaki yükü biraz olsun dikkate almasını isterdim. Tüm bunların ışığında, bir iki laf ettim diye kimse beni suçlayamaz. Genelkurmay koridorlarında gezinirken ağzımdan savrulan sövgülerin tek sebebi, üstlerimin bu ortak iyimserliğidir.
Bu kadar da saçmalık olmaz.
“Bir yanım her şeyin felakete sürüklenmesini ummak istiyor ama bu benim işime de gelmez.”
Başımı sallayıp koridorda derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalışıyorum.
Hararet yapmış bir zihnin ihtiyacı olan tek şey temiz havadır. Söylenmek falan güzel ama aniden parlayıp kül olmak istemiyorsam ne kadar hiddetlenirsem hiddetleneyim nefes almayı hatırlamam lazım.
Yine de bu düpedüz bir kriz.
Yine de en azından durum kurtarılamaz hale gelmeden önce hâlâ az da olsa zaman var.
Titanic örneğinden gidersek, buzdağına yeni çarptık ve henüz batmaya başladık sayılır. Gemi nihayetinde dibi boylayacak. Bir yana yatmaya başlamış olabiliriz ama şimdilik hâlâ büyük oranda dengedeyiz. Yolcuların geri kalanı ne yapacağını bilemeyip bocalıyor—ben henüz fırsatım varken can filikasına doğru koşmalıyım.
Biraz zamanım var; henüz pek az kişi filikalara doğru harekete geçmeyi akıl etti.
Yine de tüymeden önce karar vermem gereken bir husus var… Bir can filikasına tam olarak nasıl atlayacağım? Bundan sonraki adımların azami dikkatle atılması lazım. Savaş zamanında yurt dışından biriyle temasa geçmek arı kovanına çomak sokmaktan farksız olabilir. İlk tanışma aşamasını kazasız belasız atlatmak istiyorsam güzel bir hediye hazırlamam gerekecek.
Eski dünyamda taraf değiştirmeyi başaran ilticacılara bakmak yeterli.
Tarihe geçebilmiş olmaları bile, hayatlarına karşılık takas edecek değerli bir şeylere sahip olduklarını gösterir. Derin olmayan bir mezarı boylamak istemiyorsam ilticanın kurallarını çözüp bu işi akıllıca yürütmem gerek.
Kariyer değiştirmekten çok da farklı bir şey değil bu. İşsiz kalıp sonsuza dek yeni bir iş aramak istemiyorsanız her şeyin kusursuz yapılması gerekir.
Şu an vermem gereken en kritik karar, iltica edeceğim ülkenin en çok neyi istediğini tespit etmektir. Mümkünse Tanya’nın itibarını zedelemeden korumak en iyisi olur. Ayrılışının askerlerini yüzüstü bırakmak olarak yorumlanması imaj açısından berbat olur…
Daha da önemlisi, kıdemli bir çalışan olarak yeni bir işverene katılacaksam ilk günden verim sağlamam gerekir. Doğru yetkinliklere sahip olmak yalnızca asgari şarttır. Nereye gidersem gideyim, yeni işverenimin standartlarını belirlemeli ve kendimi en cazip şekilde sunacak stratejiyi benimsemeliyim.
Üstelik iş ararken aynı anda iki işi birden yürütmek zorunda olmak da cabası… Bütün bunları yaparken İmparatorluk’taki tutunacak dalımı da korumam şart.
Basit bir mantık ama sadece kendi çıkarını düşünerek iş arayanlar asla en iyi pozisyonları kapamazlar. İlk andan itibaren hem maaşı dolgun hem de istikrarlı bir iş bulamazsınız.
Olabilecek en kötü senaryo hain damgası yemektir.
Örneğin sanayi casusluğunu düşünün. Kendi şirketine ihanet eden birinin gittiği yeni kapıda da tereddütsüz gözden çıkarılması kaçınılmazdır. İlk patronunu sırtından bıçaklayabilecek kapasitedeki birine sonraki patronu da güvenmeyecektir.
Tanya’nın istifası rıza usulüyle gerçekleşmeli ve geçişi pürüzsüz olmalı—hani Japonya’da derler ya, Ayrılırken ardında iz bırak, çamur atma.
Sürekli değişen bir toplumda kariyer değişimi tam olarak böyle yapılır.
Zor olacağı aşikâr.
İdeal olanı, şu anki pozisyonumun vahim koşullarını aşmada kilit bir rol oynamaktır. Bunu tek bir pürüz çıkmadan tereyağından kıl çeker gibi başarma ihtimalim pek yüksek değil, bu yüzden bir sigortamın olması iyi olur. Süreli bir plan olsa bile sigorta nihayetinde sigortadır.
14 AĞUSTOS, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK ORDUSU BATI HAREKÂT KARARGÂHI
Makam odasına girer girmez, odanın sahibi beni süzmeye başlıyor. O gözler açıkça bir rapor talep ediyor. Gerekli tekmil ve formalitelerle söze başlıyorum.
“Döndüm, General Romel.”
“Hoş geldiniz Yarbayım. Genelkurmay’dan Plan B hakkında bir bilgi alabildiniz mi?”
Lafı hiç dolandırmadan doğrudan konuya giriyor. General Romel, bir teşekkür bile etmeden doğrudan başkentin durumunu soruyor.
“Vaktinizi ayırmaya değecek hiçbir şey alamadım. Görünüşe göre şimdilik gizli tutuyorlar.”
“Yani Plan B bir ihtiyat planı olarak mı saklanıyor? Mutfakta başka planlar da var mı?”
Başımı sallayıp ekliyorum: “Dışişleri Bakanlığı’ndan Müsteşar Conrad harekete geçiyor. Diplomasi teşkilatımız nihayet harekete geçerken, görünüşe göre yan gelip yatıp devletten maaş aldıkları günler sona ermiş.”
“Lanet olsun, çok geç kaldılar. Üç yıl önce çalışmaya başlamaları gerekiyordu. Zaten çok fazla zaman kaybettik.” Sözlerinde derin bir öfke ve sitem tonu var. “… Bu eylemsizlik politikaları yüzünden daha kaç kişinin ölmesi gerekti?”
General büyük oranda haklı. Dışişleri Bakanlığı’nın dış politikadaki bu mıy mıy ve atıl tutumu, tüyler ürpertici sayıdaki can kaybıyla doğrudan bağlantılı.
Hatta ekleme ihtiyacı hissediyorum: “Dürüst olmak gerekirse, üç yıl önce bile başlasalar yeterince hızlı sayılmazdı. Onları daha Norden’deyken gaza getirmemiz gerekiyordu. Öyle yapsaydık, ölü sayısından bir iki sıfır silebilirdik.”
“… Demek savaşa en başından girmenin bir hata olduğunu düşünüyorsunuz.”
“Seleflerimi yerme fikrinden hoşlanmam… fakat İmparatorluk’un askeri güce aşırı bel bağladığı bir gerçek.”
Tarih kitabına şöyle bir göz atmak bile, başlangıçta İmparatorluk için diplomasi ile askeri harekâtın el ele yürüdüğünü anlamaya yeter. Ama bugün, İmparatorluk Ordusu ile İmparatorluk diplomatları başı çekip ayrı tellerden çalan iki farklı başa dönüştü. Aralarındaki iş birliğini resmi olarak kurumsallaştırmamak seleflerimizin bir ihmali miydi?
Elbette hayır.
Üstün performans gösteren kişiler, başkalarının beceriksizliğini öngöremedikleri için basit hesap hataları yapmaya meyillidir.
“İmparatorluk’un kurucularının, torunlarının bu kadar beceriksiz olacağını milyon yıl düşünseler akıllarına getiremeyeceklerine kalıbımı basarım. Savaştaki cephe askerlerinin başkentteki planlamacılarla koordineli çalışmadığını söyleseniz muhtemelen yüzünüze gülerlerdi.”
“Haksız sayılmazsınız Yarbayım.” General askeri tütününden bir miktar çıkarıp tutuşturuyor. Bırakmasını istemek geçiyor içimden ama malum sebeplerden ötürü isteyemiyorum ve bu canımı sıkıyor.
Tek yapabildiğim pasif içici olarak dumanı içime çekmek.
General Romel, üflediği dumanla karışık bir iç çektikten sonra tekrar konuşuyor.
“Eh, işte bu yüzden dünyaya İmparatorluk’un nerede durduğunu göstermek bizim görevimiz.”
“Seleflerimizi utandırmamak için mi? Onların hayal kırıklığı yaratan torunlarından biri olarak, umarım omuzlarım bu yükü taşımaya yardımcı olabilir.”
“Endişelenmeyin Yarbayım. Özellikle siz, bu yükün altından kalkabilecek niteliktesiniz.”
Üzerinde basit bir başlık etiketi olan bir dosya uzatıyor.
“Kapı Tokmağı Harekâtı mı?”
Her sayfasının sağ üst köşesinde “çok gizli” damgası bulunan kağıt destesini hızlıca karıştırıyorum. Yaklaşan harekâtın her bir detayını incelikle açıklıyor. Gizli bir belgeye ilk kez göz atmıyorum ama tüm bunları okuma yetkisine sahip olmak… bir onurdur. Her şey kesinleşip taşa kazınmadan önce baştan sona okuma şansım olsaydı ne ala tabii.
“İki muharebe kruvazörü, üç hafif kruvazör ve deniz piyadeleriyle dolu üç taarruz muhribi.”
Özeti okumayı bitirirken, harekâta tahsis edilen kuvvetler hakkında şüpheci bir ifadeyle yorum yapıyorum. Planın baskın unsurundan yararlanmak için hıza öncelik vermek iyi bir seçim. Yine de şu soruyu sormadan edemiyor insan: Su üstü gemilerine neden ihtiyacımız var ki?
“Komutanım, bütün mesele baskın unsuruyla hareket etmekse… Komandoları bir denizaltı ile sızdırmanın daha ihtiyatlı olacağını düşünüyorum.”
Bu sayede kuvvetlerimiz denizaltılarla Birleşik Krallık karasına yanaşabilir ve fark edilmeden içeri sızabilirdi. Basitçe söylemek gerekirse, nizami bir gizli baskın olurdu. Ayrıca düşmanı tam da kendi ana vatanında vurma hedefini fazlasıyla yerine getirirdi.
Asıl amacım önerinin şahsım adına doğurabileceği gereksiz riskleri en aza indirmek ama General Romel kahkahayı basıyor.
“Bu stratejinin siyasi sebepleri var Yarbayım.”
Anlaşıldı.
“Yani bu siyaset, üstün taktik gerekliliğinin önüne mi geçiyor? Yine de… Denizden saldırmak hâlâ öncelikli bir seçenek gibi duruyor.”
Doğru, diye onaylıyor amiri başını sallayarak.
“Onların o ahşap surlarını delip geçeceğiz. İhtiyacımız olan şey denizden bir saldırı ama bu suyun üstünden gelmeli. Su altından yaptığımız taarruzlar kalplerine korku salmaya yetmiyor.”
General haksız değil.
Aradığımız şey buysa, yüksek hızlı bir taarruz filosu tarafından gerçekleştirilecek bir saldırının bunu başarmak için en yüksek şansa sahip olacağını görebiliyorum. Yine de bu görevin beraberinde büyük riskler getireceği gerçeği değişmiyor. En hızlı gemiler bile uçabilen herhangi bir şeye kıyasla yavaştır.
Ayrıca askerleri karaya çıkarırken demir atmak gerekiyor. Amfibi harekâtı yürüttükleri tüm süre boyunca, seyir halindeyken ne kadar hızlı olurlarsa olsunlar gemiler hareketsiz kalmak zorunda kalacak.
Gerçi… Görünüşe göre General bu dezavantajı hafifletmenin bir yolunu çoktan düşünmüş.
Planlama metninde daha önce hiç görmediğim bir terim var: Taarruz muhribi. Burada gemilerin otuz knot hızla doğrudan düşman kıyılarına hücum edeceği ve ardından çıkarma birliklerini karaya indireceği mi yazıyor? Sanki Commonwealth’in kitabından bir sayfa aşırmışız gibi kulağa geliyor.
“Gerekirse muhripleri kendi elimizle batırırız. Deniz kuvvetlerinin bu durumdan pek memnun olmayacağına eminim, ancak yapılması gereken neyse o yapılacak.”
“Yani tüm gemilerimizi geri getiremeyeceğimiz varsayımıyla mı harekete geçiyoruz?”
Generalin bu yorumu sarsıcı. Yine de bunu o kadar sıradan bir şeymiş gibi söyledi ki… Deniz Kuvvetleri bunu duyacak olsa sinir krizine girerdi.
Benim için kabullenmesi zor bir fikir olsa da, General Romel’in bu plana olan inancını açıkça gösteriyor.
Dönüşü olmadığını biliyor.
“Zorunluluk bunu gerektiriyor. Askerlerimizi fiilen Commonwealth kıyılarına ayak bastırmamız şart.”
“Peki hava desteği sağlamak için hava büyücülerini kullansak nasıl olur? Bu, düşmanın dikkatini dağıtmaya yardımcı olur ve zafer şansımızı artırır.”
“Sadece askeri açıdan düşünüyor olsaydık bu iyi bir fikir olurdu. Ancak bu seferki planlarımız arasında bu yok. Onların deniz kuvvetlerini kendi donanmamızla mağlup etmeli ve denizlerin sadece onlara ait olmadığını göstermeliyiz. Büyücüleri kullanırsak, katıksız bir deniz zaferinin getireceği etkiyi gölgelemiş oluruz.”
“Yani ağırlıklı olarak gemilere mi güvenmemiz gerekiyor? Harekât alanını deniz aşırı tutmak da aynı amaca hizmet etmez mi?”
General Romel cevap vermeden önce derin, sessiz bir baş hareketiyle onaylıyor.
“Onlarla diplomatik müzakerelere başlayabilmemiz için öncelikle Commonwealth’in kendi donanmasına olan güvenini yerle bir etmeliyiz. Denizdeki üstünlüklerine olan inançları şu an sınır tanımıyor. Bu sınırların gerçekte nerede bittiğini onlara göstermemiz gerek.”
“Yani amacımız denizlerdeki özgüvenlerini yok etmek mi? Tuhaf bir şekilde, böyle ifade edince oldukça heyecan verici geliyor.”
Varlık X ile verdiğim amansız mücadeleyle aynı kulvarda olmasa da… insanların yapmak zorunda oldukları anlamsız işlerde bir gaye aramaya çalışması insan doğasının bir gereğidir.
İş iştir, ancak yaptığın işten keyif alırsan daha fazla verim alırsın. Tabii bunun için maaşının hakkıyla ödeniyor olması şart. Kimse bedavaya çalışmak istemez. Bununla birlikte, insanlar genellikle sevdikleri işleri yapmaya daha heveslidir. İleri görüşlülük ve pozitif yaklaşım yenilik getirir.
Ellerimi birbirine vuruyorum.
“Ağır kuşatma toplarımızı sahaya sürmek için harika bir zaman olurdu. Tahta surlarının kapısını çalmak yerine, onları paramparça edip havaya uçursak daha iyi olmaz mıydı?”
“O kabuğu kırıp açacak imkânlara sahip değiliz. Elimizden gelen tek şey kapıyı çalmaksa, bunu hakkıyla yapmak en iyisidir.”
“Bu gerçekten çok talihsiz bir durum. Yanımızda birkaç uzun menzilli demiryolu topu getirebileceğimizi umuyordum.”
Muhteşem olurdu. Komandolar, yüksek kalibreli topçu mermileri hedeflerini döverken donanma desteğiyle aynı anda karaya çıkmış olurdu. Hiçbir sansür mekanizması bu haberin Commonwealth geneline dalga dalga yayılmasını engelleyemezdi.
“Deniz harp sanatında önümüze sadece tek bir şans çıkar. Umarım tam da böyle bir zamanda elimizi korkak alıştırmayı düşünmüyorsunuzdur, komutanım.”
“Cüzdanım bomboş. Ters çevirip sallasam içinden sadece makbuzlar dökülür.”
“Yine de gökyüzünden düşürebildiğimiz kadar çok uçağı indirmemiz gerekecek… Sınırlı da olsa bir hava desteği olmadan gemilerimiz açık hedef haline gelir.”
Gökyüzünü kontrol eden, savaşı da kontrol eder. En azından bu teori, mevcut savaş süresince defalarca kanıtlanmıştı. Hava kuvvetleri karşısında en güçlü gemiler bile yüzen birer hedeften öteye geçemez. Pasifik Savaşı tarihine bakmak yeterli. Hava koruması olmaksızın muharebe kruvazörlerinin gidebileceği tek yer okyanusun dibidir.
İşte bu yüzden kulaklarıma inanamıyorum.
“—Üzgünüm ama bu mümkün değil.”
“Ne?”
“Yapabileceğimizin en iyisi, hava savunma mevzileri kurma konusunda deneyimli birlikleri konuşlandırmak. Hava unsurlarımız çoktan ana vatandan uzak diğer harekâtlara destek vermek üzere kaydırıldı. En gözde filolarımız bile şu an yeniden yapılanma sürecinde.”
İmparatorluk dünyanın en güçlü askeri süper gücü. Buna rağmen Batı Ordu Grubu tam kapasiteyle savaşmak için ihtiyaç duyduğu kaynakları alamıyor mu?
Son zamanlarda giderek daha sık iç çekiyorum ama bu seferlik düşüncelerimi açıkça söylemek zorundayım.
“Eğer durum buysa Generalim, o halde varsayımınız çöker.”
Denizden bir taarruz gerçekleştireceksek, gökyüzünün güvenliğini sağlamak mutlak bir zorunluluktur. İki muharebe kruvazörü ve üç hafif kruvazörün ciddi bir hava korumasına ihtiyacı olacak. Harekât karanlığın örtüsü altında yürütülse bile, en azından düşmanın gece devriyelerinin icabına bakmamız şart.
“Mümkünse en azından sınırlı bir hava üstünlüğünü hedeflemek isterim. Eğer bu bir sorun teşkil ediyorsa, en azından kritik geçit noktalarını koruma altına almalıyız. Aksi takdirde sonuç, hayati önemdeki harp gemilerimizin tamamen kaybından başka bir şey olmaz.”
“Haklısınız Albayım, ben de tam olarak bu yüzden size güveniyorum.”
“… Ne?”
“Yarbay Degurechaff… Siz ve taburunuz o kritik noktalar üzerinde sınırlı hava üstünlüğünü sağlayabilecek kapasitedesiniz. Bu noktaları sadece gece boyunca elde tutmanız yeterli. Size güveniyorum.”
İşte geldi. Tanya’ya verilen emirler. Üstelik oldukça da ciddi görünüyor.
Önce General Zettour, şimdi de General Romel… İmparatorluk Ordusu komuta kademesi, askerlerinin suyunu çıkarmayı gerçekten çok iyi biliyor.
“Generalim, benim birliğim sadece bir tabur. Bir alay ya da bir tugay değil.”
“Düşmanın gece devriyesi o kadar da kalabalık değil. Sayıca üstün olsalar da, birkaç saatliğine güvenliğimizi sağlayabileceğinizden eminim.”
“Yani taburumuzun bu işin altından tek başına kalkabileceğini mi söylüyorsunuz?”
Bunu, bu görevin onlar için fazla ağır olacağını belirtmek amacıyla söylüyorum. Ancak…
“… Albayım, siz ve taburunuz bu işin üstesinden gelemezseniz, İmparatorluk’ta bunu başarabilecek başka hiç kimse yok demektir. 203. Hava Büyücü Taburu’na güvenim tam.”
Hay sıçayım.
İçimden küfürler savururken, yüzümdeki kusursuz bir tebessüm, nazik bir iltifat ve mükemmel bir asker selamıyla karşılık veriyorum.
“Emredersiniz komutanım, ne gerekiyorsa yerine getirilecektir.”
BİRLEŞİK TAKVİM 17 AĞUSTOS 1927, SAAT 01.00, 203. HAVA BÜYÜCÜ TABURU ORDUGAHI
Tabura intikal emri ulaştı. Açıkçası, askerler için bu sıradan bir durumdu. Ne zaman bir işin halledilmesi gerekse, kaçınılmaz olarak 203. Tabur’un kapısı çalınırdı.
Kusursuz bir hizada saf tuttuktan sonra onlara hitap ediyorum.
“Dikkat!”
Tüm tabur bu komutu duyar duymaz çakı gibi hazır ola geçiyor. En ufak bir komutla anında harekete geçebilmeleri, bu savaş makinesinin birer parçası olarak ne kadar mükemmel olduklarının bir kanıtı. Bu askerler, bizzat kendi ellerimle yetiştirdiğim en seçkin birliktir.
Bu akıl dışı görevin de üstesinden gelmeyi başaracaklardır. Bu sektörde benim taburumdan daha iyisinin olmadığını çok iyi biliyorum. Taş gibi sağlamlar ve onlarla gurur duyuyorum.
“İşte yine batı cephesindeyiz. Bu semalarda en son uçtuğumuzda, Döner Kapı Harekâtı’nda büyük bir zafer kazanmıştık. Bugün ise silah arkadaşlarım, zaman zaman göklerde başımıza bela olan bir düşmanın, yani Commonwealth’in anakarasına doğru yola çıkmak üzereyiz.”
Daha önce de ziyaret ettiğimiz bir toprağa saldırmak üzereyiz. Commonwealth’e yeniden bir merhaba deme vakti geldi. Tabii ki bizler büyücüyüz. Sahada karacı askerlere ihtiyacımız var, büyücüler tek başına bölge hakimiyeti sağlayamaz. Sonuçta bizler piyade değiliz.
Bu yüzdendir ki… piyadeleri de yanımızda götürmemiz gerekiyor.
Bunun ne kadar zor bir görev olacağının farkındayım, bu yüzden askerleri coşturmak için elimden gelen her şeyi yapacağım.
“Neden?”
Vatansever ve tutkulu konuşmama devam ederken astlarımı süzüyor, her birinin yüzüne tek tek bakıyorum.
“Neden? Neden buradayız?”
Genelkurmay Başkanlığı her zaman taarruzdan yanadır ve 203. Hava Büyücü Taburu da onların elindeki gizli kozdur. Bu seçkin askerlerin her birinin bin askere bedel olduğunu söylemek abartı olabilir belki ama sıradan bir bölüğü rahatlıkla ortadan kaldırabilirler.
Şimdi onlara görevlerini, rollerini ve hedeflerini açıklama vakti.
“Cevap son derece basit. Buradayız çünkü kazanacağız. Yalnızca kendi gücümüzle göklere hükmetmek için buradayız.”
Yenilgi acı olabilir ama zafer her zaman çok tatlıdır.
Ne yazık ki onları bünyesinde barındıran İmparatorluk, kronik bir bütçe yetersizliğinden muzdarip. Zafer yoluna yatıracak parası yok. Büyük bir huzursuzlukla fark ediyorum ki, bu tür kasvetli şartlar altında çalışmaya alışmaya başladım. Savaşın insanı ne hale getirebildiği gerçekten akıl almaz.
Her ne kadar korkulması gereken bir durum olsa da, askerlerimin soğukkanlılığını korumasını sağlamam gerekiyor.
“Silah arkadaşlarım, düşman bizi gördüğünde muhtemelen gülecektir. ‘Şunların sayısına bakın, ne kadar da azlar’ diyecekler. Ve haklı da olacaklar. Biz sadece tek bir büyücü taburuyuz. Biz takviye birliğiyiz. Eğer gülerlerse, en azından temel matematik yeteneklerinden dolayı onları tebrik edebiliriz.”
Gerçek bundan ibaretti. Düşmanlarımız avantajlı konumda olacak. Ben sadece baştan dürüst olmaya çalışıyorum. Astlarımın durumu tamamen kavrayabilmesi için şartları nesnel bir şekilde ortaya koymak şart.
Neye bulaştıklarını anladıklarında, aslında bir planım olduğu gerçeğini onlarla paylaşacağım. Bu durum sorunun özünü çözmese de, moralleri yüksek tutma ihtiyacım doğrultusunda meşrulaşıyor.
Mecburiyet kendi başına demir bir yumruk gibidir; her şeyi o dikte eder.
“Sizler benim taburumun mensuplarısınız. Kan ve demirle dövülmüş birer seçkin olduğunuza inanıyorum. Henüz altı bezli olan büyücülerle bambaşka bir seviyedeyiz. İşte bu yüzden savaş meydanına çağrılanlar bizleriz.”
Onlara güçlü bir gaye bilinci aşılayacağım.
İrade gücü elverişli bir şeydir. İnsanların başka çaresi kalmadığında gözlerini kapatmalarına ve yetersizlikleriyle birlikte inançlarını bir kenara bırakmalarına imkân tanır. Kahretsin… İnsanın kendine duyduğu nefreti asla kaybetmemesi önemlidir. Bir şeylerin yanlış gittiğini fark etme yetisini kaybetmek, gerçek beceriksizliğe giden yoldur.
Dolayısıyla, onlara bunu yapacak zamanı bile tanımadan, doğrudan yaklaşan görevin amacına geçiyorum.
“Önümüzdeki iki hafta boyunca icra edeceğimiz harekâtın kısa bir özetini geçeceğim.”
Bütün tabura verilen bir bilgilendirme toplantısı olduğundan ve harekâtın gizlilik derecesi sebebiyle açıklamayı kısa ve öz tutmak en iyisi. Yine de epeydir bu işin içinde olduklarından ana fikri hemen kavrayacaklardır.
“İşe silahlı keşifle başlayacağız. Her filo ayrılacak ve gecenin karanlığından faydalanarak Commonwealth’e sızacak. Amaç, düşmanın gece uçaksavar savunmalarını test etmek.”
Bu bir nevi dayanıklılık testi olacak; düşmanın zayıf noktalarını tespit etmeyi hedefleyen bir silahlı keşif görevi. Kıdemli büyücülerin bilhassa tehlikeli bulacağı türden bir şey değil.
Astlarımın gözlerindeki özgüveni görünce rahatlayarak başka bir detaya değiniyorum.
“Eş zamanlı olarak ‘çürük yumurtalar’ ile bir karşı istihbarat harekâtı yürüteceğiz. Düşmanın eline düşecek olursanız, onlara çürük yumurtalarla ilgili hazırlanan hikâyeyi anlatacaksınız.”
İkinci komutanımın bana baktığını hissedebiliyorum. İnisiyatif alarak taburun geri kalanının da aklındaki soruyu dile getiriyor.
“Bu çürük yumurtalarla ilgili bir sorum olacaktı komutanım. Nasıl bir senaryo izleyeceğiz?”
“Güzel bir soru, Binbaşı Weiss. Basitçe ifade etmek gerekirse, saldırılarımızın asıl amacının onların gece devriyelerini taciz etmek olduğu izlenimini yaratacağız. Buna karşılık düşmanın, anakaralarındaki savunma hattını güçlendirmek amacıyla Batı Hava Savaşı’ndan bir kısım birliğini geri çekmesini umuyoruz.”
Gece saldıran hava büyücülerine karşı savunmaya yardım etmek için daha fazla birliğe ihtiyaç duyacaklar.
Tıpkı planda öngörüldüğü gibi.
“Sonuç olarak çürük yumurtalar, onların İmparatorluk’a karşı yürüttüğü hava harekâtını zayıflatacaktır. Asıl planımızın bu olduğuna inanmalarını sağlamalıyız.”
İmparatorluk, Commonwealth’i cephe hattından birlik çekmeye zorlamaya çalıştığına inandırarak kandıracak.
“İki hafta boyunca izleyeceğimiz senaryo bu. Gece operasyonları düzenleyeceğiz ve savunma hatlarının herhangi bir noktasında hava üstünlüğü sağladığımızda ikinci aşamaya geçeceğiz.”
Astım gülüşünü bastırmaya çalışarak sırıtan bir ifadeye bürünüyor. Başka soru kabul etmeyeceğimi belirtmek için elimi hızla sallıyorum.
“Ayrıntılar daha sonra açıklanacak. Onlara neyden yapıldığımızı gösterelim.”
Birlikler dağıldıktan sonra bir grup subayın bana doğru yaklaştığını fark ediyorum. Binbaşı Weiss önderliğindeki grupta teğmenler ve diğer subaylar yer alıyor. Üsteğmen Serebryakov da aralarında; bu işimi kolaylaştıracaktır. Binbaşı Weiss’ın neyi öğrenmek istediğini az çok tahmin edebiliyorum.
“Mesaiye mi kalıyorsunuz Binbaşı? Ne kadar da çalışkansınız.”
“Sormak istediğim bir şey vardı… Vaktinizi ayırabilir misiniz?”
Sorusunu kibarca sorsa da yüzündeki ifade son derece ciddi.
“Bu heves takdire şayan. Konu ikinci aşama mı?”
“Evet. Üst komuta kademesi… tam olarak ne planlıyor?”
Onaylarcasına başımı sallıyorum.
“Buradaki herkese açıklayacağım.”
Etrafımı özellikle kontrol ettikten sonra doğrudan sadede geliyorum.
“… Plan; deniz ve kara kuvvetlerinin ortaklaşa çalışıp şafak sökmeden önce Commonwealth kıyılarına baskın yapması üzerine kurulu.”
“Commonwealth’e sürpriz bir işgal harekâtı mı düzenleyeceğiz yani?!”
“Sesini alçalt.” Konuşmama devam etmeden önce ona keskin bir bakış fırlatıyorum. Açıkçası, içimden bıyık altından gülüyorum.
Astlarımın yüzündeki şaşkınlıktan bu planın işe yarayacağını anlayabiliyorum.
Binbaşı Weiss’ı geçtim, Visha bile şaşkınlığını gizleyemiyor. Demek bu savaş tazıları bile bunu öngöremedi… Düşmanlarımızın takınacağı surat ifadesini görmek için sabırsızlanıyorum.
Deri çizmeler o topraklara bastığı an İmparatorluk, Commonwealth’i temelinden sarsacak. Amacımız tamamen siyasi. Şimdi anlıyorum. Yüzeysel bakıldığında bu hamle pervasızca ve anlamsız görünüyordu ama anlaşılan General Romel’in planında görünenden çok daha fazlası var.
Savaşı Commonwealth’in ana vatanına taşımak, vatandaşlarının İmparatorluk tehdidini algılama biçiminde derin bir etki bırakacaktır.
“Ne oldu silah arkadaşlarım? Mantar tabancasıyla vurulmuş güvercinlere dönmüşsünüz.”
İkinci komutanım bu şakama şüphe dolu bir ifadeyle karşılık veriyor.
“Şey… Cidden çok cesurca bir hamle.”
“Cesur olmadan bir savaşı nasıl kazanabilirsin ki?”
Şaşkına dönen emir subayım da söze giriyor.
“Ben… bir savaşın bu şekilde yürütülebileceğini hiç düşünmemiştim.”
Vay be, bu şaşırtıcı. Binbaşı Weiss ve diğerlerinin böyle tepki vermesini bekliyordum ama Visha’nın yanıtı beni hazırlıksız yakaladı. Bunun bir topyekûn savaş olduğunun hepiniz farkındasınız, değil mi?
“O küçük adalarında güvende olduklarını sanıyorlarsa, bu küçük hatalarını düzeltmek bizim için insani bir görev olmaz mı?”
“Ah, ben…”
“Üsteğmen Serebryakov? Söylemek istediğiniz başka bir şey mi var?”
Emir subayıma bakıyorum ama o susmayı tercih ediyor. Ne söyleyecekti acaba? Subay dizisini şaşkınlıkla süzüyorum. Neden hepsinin yüzünde bu kadar büyük bir gerginlik var?
Bu durum oldukça sıkıntılı. Ne de olsa iletişim önemlidir.
“Bu topyekûn bir savaş, silah arkadaşlarım. Ayrımcılık yapacak halimiz yok.”
“… Bu bir ayrımcılık meselesi mi yani?”
Çekingen de olsa emir subayım haklı bir soru soruyor; bu da yüzümün ekşimesine yol açıyor — en azından içten içe.
Doğru ya! Bunlar insan haklarından bihaber! Ayrımcılık konusunda hiçbir şey öğrenmemiş olmalarına inanamıyorum!
Belli ki başka bir dünyadan gelmiş olmam, beni sadece bu dünyaya doğmuş olanlardan kökten bir biçimde ayırıyor. Omuzlarım hafifçe düşüyor ve konuyu değiştirmeye karar veriyorum. İçinde bulunduğum dünyanın kültürüne ve adetlerine saygı duymak önemli.
“Asıl sorumuza dönecek olursak… Bu, düşman kıyılarını basacağımız bir komando görevi. Son derece tehlikeli ve riskli bir harekât olacak. Görevimiz komandoları korumak, ancak aynı zamanda düşmanı incelemenizi de istiyorum.”
Anlayıp anlamadıklarını teyit etmek için onlara sert bir bakış fırlatıyorum, subaylarım da onay veriyor. Şaşırtıcı bir şekilde, bu basit açıklamayla belirsizlik havası neredeyse tamamen dağılıyor.
Sadece bu da değil, ikinci komutanım da yapıcı bir öneriyle öne çıkıyor.
“Meybert ve Tospan’dan bilgi toplayayım mı?”
Askeri konulardan bahseder bahsetmez lafı onlara getiriyor. Astlarımın uzmanlık alanları hâlâ son derece dar ve spesifik. Ancak ne yazık ki bu hiç de fena bir fikir değil. Ne de olsa ikisi de artık limanlar konusunda deneyimli. İmparatorluk’un limanlarından birini koruma yetenekleri ateş altında test edildiğine göre, faydalı fikirleri olabilir.
“İyi fikir. Ama tedbiri elden bırakmayın.”
“Komutanım? Tedbiri elden bırakmamak derken…?”
“Telsizlerinizi kullanmayın. Ne olursa olsun. Bir mesaj iletmeniz gerekirse telsiz dışında her şeyi kullanın. Bu görevi çok gizli tutmanızı istiyorum. Gerekirse bir toplantı ayarlayın ve tüm Muharebe Grubu’nun subaylarını toplayın. Bu herkes için geçerli.”
Uzmanlardan tavsiye alma fikrine katılsam da, gizliliğin önemini vurgulamayı da ihmal etmiyorum.
Eğer Weiss o ikisiyle konuşacaksa, bunu Muharebe Grubu’nun bir toplantısı gibi göstermeliler.
“Yüzbaşı Ahrens’i de çağırayım mı?”
“Tabii ki çağırmalısın Binbaşı. Herkes derken herkesi kastediyorum.”
“Ama o…”
Ne söyleyeceğini zaten bildiğimden Weiss’ın sözünü kesiyorum. Ahrens elbette şu anda ana vatanda Muharebe Grubu’nun tank birliğini yeniden kurmakla eğleniyor.
Yüzbaşıyı eğitim alanındaki o gıpta edilesi hayatından koparıp aldığım için bana kin beslemesine hazırlıklı olmam gerekecek. Ama bunun yapılması şart.
“Düşman direnişi sürekli bizi izliyor ve söylediğimiz her şeyi dinliyor. Her hareketimizi ve hangi birlikleri nereye gönderdiğimizi takip ediyorlar. Bu tür konularda ne kadar temkinli olsanız azdır. Üsteğmen Serebryakov, tabur fonuyla biraz şarap almana izin veriyorum. Muharebe Grubu için küçük bir parti düzenleyin.”
“Bunu yapmamızda gerçekten bir sakınca yok mu?”
Onaylarcasına başımı kararlılıkla sallıyorum.
“Sadece partide konuşulanların orada kaldığından emin olun. Bundan sonra atacağımız adımlarda son derece tedbirli olmalıyız.”
“Anlaşıldı.”
Harika. İkinci komutanıma dönerken kollarımı göğsümde kavuşturuyorum.
“Duydun, değil mi? Bu işi eline yüzüne bulaştırma. Bir parti veriyoruz, anlaşıldı mı?”
Binbaşı Weiss belirsiz bir şekilde başını sallıyor. Bunun ne kadarını idrak edebiliyor acaba? Kafası çalışan ciddi bir subay olabilir ama aynı zamanda kana susamış bir savaş tazısı.
“Binbaşı Weiss, batı cephesi senin için fazla mı huzurlu? Burası artık fiilen bizim topraklarımızdan biri.”
“Tüm saygımla belirtmeliyim ki komutanım… pek öyle hissettirmiyor.”
“O halde burası doğu cephesiymiş gibi davranmakta özgürsün. Anlaşıldı mı?”
Binbaşı, sonunda kafasında bir şeylerin oturduğunu belirten bir bakış fırlatıyor; içimdeki Tanya ise acı bir kahkaha atıyor. En iyi bildiği şey bu işte! Bunu görmek bir milyon kelimeden daha değerli. Bu askerler çok uzun zamandır savaşla yatıp kalkıyor.
Askerlerim selam verdikten sonra müsaade isteyip ayrılıyorlar. Kendi odama döndüğümde söylenmeye başlıyorum.
“Ben burada ne yapıyorum ki?”
Ateşli bir vatansevermişim gibi, ordunun önüme koyduğu mantıksız zorlukların üstesinden gelmek üzereyim. Kelimenin tam anlamıyla hiçbir değeri olmayan bir eylem.
İmparatorluk felakete sürükleniyor ve ben buradan tüymekten başka bir şey istemiyorum.
Ne bir eksik ne bir fazla. Yine de işte buradayım; konumumun ve görev bilincimin prangalarına mahkûm olmuş, kendimi bir türlü özgür kılamıyorum.
İşte bu yüzden devlet otoritesinden nefret ediyorum.
Piyasa böyle tam bir keşkeşlik içinde olmasaydı, kendimi değerli bir insan kaynağı olarak diğer işverenlere adil bir fiyattan pazarlayabilirdim! O Varlık X belasını versin. Bütün bunların sorumlusu o.
O pislik olmasaydı, temel insan haklarına sahip bir hayat sürebilirdim!
“Mutluluk istiyorum. Asgari kültürel standartlara sahip bir hayat yaşamak istiyorum.”
Üstelik batan bir gemide kalmak zorunda olmak istemiyorum. Batan bir geminin kaderi perişanlıktır. Gemi bir kez alabora olduktan sonra kaçış şansı pek yoktur. Bu tekneden bir an önce inmek istiyorum. Yine de bunu ne kadar istesem de, iş arayışına çıkmak neredeyse imkânsız olmakla kalmıyor, üstelik potansiyel bir işverene saldırmak üzereyim.
Tabii ki bu tamamen mevcut işime olan sorumluluğumdan kaynaklanıyor.
Yine de işin aslı şu ki, tüm bu sürece fazla öznel bir boyut kattığımı inkâr edemem. Eğer bu bir zorunluluksa, o halde Tanya neden şimdi bu zorunluluğun bir kölesi haline geldi?
“Savaş… Ne çılgınca bir girişim.”
Bu devasa servet israfını bir insan nasıl hazmedebilir ki?
Kariyer planımı tamamen rayından çıkarmış olmasını saymıyorum bile.
Tanya von Degurechaff, her insanın mutluluğu arama hakkına sahip olması gerektiğine yürekten inanan biridir. Bu aşikârdır. Bu bizim doğuştan gelen haklarımızdan biridir.
“Kahrolası Varlık X. Bunu bile bilmezken kendine nasıl tanrı diyebiliyor?”
Böylece mantıksal bir çelişki doğuyor.
Kimsenin mutluluğuma engel olmasına izin veremem.
İzin vermek zorunda da olmamalıyım; aksi tamamen rasyonaliteden uzak bir davranış olurdu.
“Eğer yanlış yapıyorlarsa, onları düzeltmem yeterli.”
Kazanmam gerek.
Biraz huzur, mütevazı bir gelecek ve kendi kariyerim için.
Ve bunu bir insan olarak başarmam gerek.
AYNI GÜN, MANŞ SEMALARINDA
O gece Manş Denizi’nde devriye gezmekle görevli birlikleri Talih Tanrıçası tamamen terk etmişti.
Seçkin askerlerdi.
Seçkindiler, evet—fakat başka bir açıdan bakıldığında, becerilerinin kölesi olmuşlardı da denebilirdi.
Batı Hava Muharebesi’nin sonucu Birleşik Krallık lehine dönmüş olsaydı, İmparatorluk’un keşif uçaklarının tek tük belirmesine ve gece taciz bombardımanlarına karşı aldıkları önlemler, yüksek stresli bir rutin iş—bir nevi tezatlık—kategorisine girerdi.
Belli bir tedbir düzeyi ile sinirlerini gevşetmek arasında denge kurdukları, her günkü aynı eski rutin sürüyordu.
Hava savunma dairesi için ne yazık ki bu ritim, onları hazırlıksız yakalayan son derece şiddetli bir değişimle darmadağın oldu.
O geceden sağ kurtulanlardan biri hikâyesini anlatmak üzere yaşayacaktı.
Manş Denizi’ne inen bir hayaletin hikâyesini.
“Pixie 01’den tüm birliklere. Saldırıya başlayın.”
Standart İmparatorluk lehçesiyle verilen bu yalın emirler, bir canavar sürüsü sahneye çıkmadan hemen önce gece gökyüzünde yankılanıp kayboldu.
Onların varlığını ilk fark eden, hava trafik kontrol merkezindeki bir görevli oldu. O gece nöbette olan Birleşik Krallık hava trafik kontrolörleri, cihazları muazzam bir büyü sinyali tespit ettiğinde mahmurluktan kapanan gözlerini ardına kadar açtılar.
Böyle bir şeyi görmeyeli epey zaman olmuştu. Ama ne anlama geldiğini unutacak kadar da uzun değildi: Düşman buradaydı.
Çaydanlığı ocağa koyacak vakit yoktu. Bunun yerine artık tamamen saf adrenalinle hareket ediyorlardı. Güney önleme kontrol bölgesinde görevli personel, hayal bile edemeyecekleri bir manzarayla karşı karşıya kaldı.
“Mana sinyalleri hızla yükseliyor! Ne oluyor lan?! Gizlenmiyorlar bile mi?”
Gece saldırmalarına rağmen düşman, kendisini bir deniz feneri gibi aydınlatmıştı. Bu durum, daima gizli kalmayı öngören hava büyücüsü doktrininin normlarına tamamen aykırıydı.
İnanılmaz derecede tuhaf olsa da kesin olan bir şey vardı—onlar düşmandı. Birleşik Krallık askerleri bunun ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Misafirleri ağırlama vakti gelmişti.
“Alarmları çalın! Muharebe için hazırlanın!”
Nöbetçi subaylar büyük bir telaşla harekete geçti.
“Düşman hava birliklerini önlemeye hazırlanın! Hızlı müdahale ekibini derhal hazır edin! Diğer birliklerle de irtibata geçin! İhtiyat birliklerini de havaya kaldırın! Ellerde ne varsa üzerlerine salıyoruz!”
Düşman ellerini kollarını sallayarak ön bahçelerine girecekse, Birleşik Krallık birlikleri de onları ezmek için ellerindeki tüm imkânları seferber edecekti.
Sirenler avaz avaz çalarken, nöbetçi tüm hava büyücülerine havalanma emri verildi. İşi garantiye almak adına ihtiyat birliklerini de acilen havalandırdılar. Üstelik Üçüncü Alay’ı da uyandırıp her ihtimale karşı her an intikal etmeye hazır şekilde pist boyunca dizdiler.
Sorumlu subaylar verdikleri ezici karşılığın rahatlığını ve iyi bir performans sergileme düşüncesinin heyecanını hissetmeye başlamışken, geceyi yırtan bir çığlık duyuldu.
“Ne—?! O canavar bu!”
Düşmanın mana sinyalini kontrol etmekle görevli kişi, düşmanın kimliğini kesin olarak tespit etmiş ve dehşet içinde bağırmıştı.
Baş hava trafik kontrolörü sonuçları görmek için döndüğünde fark ettiği ilk şey, operatörün korkudan kireç gibi olmuş yüzüydü.
“Veri tabanımıza göre… …R-Ren’in Şeytanı bu!”
“Ren’in Şeytanı mı?”
Şanslı mı yoksa şanssız mı olduklarını bilemiyorlardı. Kontrol odasında henüz bu Ünvanlı büyücüyle doğrudan karşılaşmamış olanlar sadece baş hava trafik kontrolörüne bakakalırken, adam ve diğer nöbetçi subaylar adeta sözleşmişçesine sandalyelerini devirerek telsizlerine koştular.
“Uyarı! Uyarı! Harekât alanındaki tüm birliklerin dikkatine, acil durum!”
Hepsinin sırtından aşağı buz gibi bir ürperti yayıldı. Bu ürperti, Azrail’in onları ziyaret etmek üzere olduğunun nezaketen verilmiş bir habercisi gibiydi. Teyakkuzda olmak zorundaydılar, aksi takdirde pek çok insan can verecekti.
“Yaklaşan düşmanların kimliği doğrulandı! Geleni Ren’in Şeytanı! Tekrar ediyorum, gelen Ren’in Şeytanı! Ünvanlı büyücülerle karşı karşıyayız! En ölümcül Ünvanlı birliklerden biri üzerimize geliyor!”
Adam panik içinde telsize bağırdı. Mesajını radyo dalgaları üzerinden iletti ancak artık çok geçti. Hava devriyesinin çığlıkları zifiri karanlık gökyüzünde çoktan yankılanmaya başlamıştı bile.
“Önleme kontrol, önleme kontrol! Takviye istiyoruz! Derhal takviye gönderin! Kahretsin! Düzen liderimiz…”
“Bir hava büyücüsü bölüğü hattı yarmaya çalışıyor! Şimdiye kadar temas kurdukları herkesi indirdiler! Bunlar Ünvanlı! Onları durduramıyoruz!”
“Komutan vuruldu! Komutan vu—”
Tam bir kaostu.
O gece Manş Denizi’nin altının üstüne geldiğini söylemek hafif kalırdı. İşlerin genelde soğukkanlılıkla ve profesyonelce yürütüldüğü kontrol odasında bile, komutan subay bu kargaşa girdabında emirlerini savururken ağzından tükürükler saçılıyordu. Böyle bir şey asla yaşanmazdı. Garip bir şeyler dönüyordu. Oradaki herkes farkındaydı; gelen şeyle baş edecek güçleri yoktu.
“İki hava büyücüsü bölüğü sevk edildi… Düşmanla sıcak temasa giriliyor… Temasa mı girdiler?! Bu kadar çabuk mu?!”
“Hem Argyle hem de Carbene timleri düşmanla beklenmedik bir temas sağladı! Muharebe düzenine geçiliyor!”
“İkinci hızlı müdahale ekibi karadaki intikalini tamamladı.”
Subay kendisine yöneltilen şüphe dolu bakışlara aldırış etmeden bir an bile tereddüt etmedi.
“Kahretsin! Uzun bir gece olacak! Elimizdeki tüm takviyeleri çağırın! İhtiyatlar da dahil!”
Emirleri, topyekûn bir karşı taarruz başlatmaktı.
Onları durdurmamız lazım. Tam karargâh tekrardan sükûnetini kazanıyordu ki bir rapor daha geldi.
“Uyarı! On iki numaralı hava bölgesinde yeni İmparatorluk Ordusu hava birlikleri tespit edildi! On altı numaralı bölgede de öyle! Hepsi mi Ünvanlı?!”
İmkânsız. Birkaç kişi birden aynı kelimeyi mırıldandı. Sadece Ren’in Şeytanı komutasındaki tabur değildi gelen. Ren cephesinden birden fazla Ünvanlı birlik ortaya çıkmıştı.
Sanki Ren Hava Muharebesi tekrardan yaşanıyordu. Hayır, Ren Harekâtı denen o canlı cehennem, karabasan gibi üzerlerine çökmek için geri dönmüştü.
“Müşterek kontrol merkezine acil durum uyarısı! Birden fazla güçlü İmparatorluk hava birliği hızla yaklaşıyor! Kahrolası İmparatorluk köpekleri! İkinci bir Ren mi istiyorlar?!”
Nöbetçi subaylar, tüm bu kargaşaya rağmen durumu kavrayabilmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Güney önleme kontrol bölgesinden sorumlu olanlar, olabildiğince çok bilgi toplarken bir yandan da komuta kademesine güncellemeler geçiyordu.
“Sakin olun! Elektronik harp için hazırlanın! Yönlendirme sinyallerini bulun. İmparatorluk elektronik ortamda seyrüsefer desteği sağlıyor olmalı. Sinyallerini tespit edin! Bu bize neyin peşinde oldukları hakkında bir fikir verecektir.”
“…? Çalışmıyor… Hiçbir şey yakalayamıyorum.”
“Sahte sinyallerine kanmayın. Sadece olası kaynakları daraltın.”
“So-sorun o değil. Hat kontrolünden gelen hiçbir sinyal yok…”
“Sinyal yok da ne demek? “Yeni bir tür teknoloji mi kullanıyorlar yoksa?!”
Yine mi kötü haber? Subaylar hep birlikte şakaklarını ovdu… Kötü haberler zaten hep üst üste gelirdi.
“A-Argyle ile çatışan düşmanlar komutanlarını indirdi! Carbene komutanı da acil takviye istiyor!”
“Ne? Lanet olsun! Kalan hızlı müdahale ekiplerini de derhal hazır edin! Uçabilen kim varsa şu an gökte istiyorum!”
“A-Argyle imha edildi! Şimdi doğrulandı! Carbene, Argyle’ın tamamen yok edildiğini bildiriyor!”
Daha birkaç dakika olmuştu ki, seçkin hızlı müdahale kuvvetleri çoktan saf dışı kalmıştı. Bu, yutulması imkânsız son derece acı bir lokmaydı. Sorumlu subay kendini tutamayarak bağırdı:
“Nasıl bu kadar çabuk bitebilir?! Daha yeni temas sağlamışlardı!”
Bildiğini sanıyordu. Hayır, aslında biliyordu. Ren’in Şeytanı’nı unutmuş değildi. François Cumhuriyeti’nin gördüğü kâbus bir hayal ürünü değildi.
O canavarın gerçek olduğunu biliyorlardı, bu yüzden de işgalcilere ellerindeki her şeyle saldırmaya hazırlanmışlardı.
Ama neden? Neden işler bu hale geliyordu?
Bunlar gece hava savunmasında ellerindeki en seçkin birliklerdi. Neden düşmanı durduramıyorlardı? Savunmalarını nasıl bu kadar zahmetsizce darmadağın edebiliyorlardı?
“Düşman büyücüler on iki numaralı hava bölgesine sızdı! Whiskey Taburu ikinci önleme hattına doğru intikal ediyor.”
“On iki numaralı hava bölgesindeki düşmanlar geri dönüyor!”
“Ne?! Olamaz! On altı numaralı bölgedeki düşmanlarla yeniden toplanmaya çalışıyorlar! Kahretsin, hedefleri… Taburu mu?!”
Subaylar insani sınırları zorlayan bir hızla harekete geçti.
“Uyarı, Whiskey Taburu! Düşman büyücüler toplanıyor ve doğrudan sizin mevzinize doğru geliyor!”
Adam uyarıyı radyo dalgaları üzerinden iletirken, tehlikeden sıyrılabilsinler diye dua ediyordu. Aynı esnada, farklı bir Birleşik Krallık taburu vatanlarını koruma görevini yerine getiriyordu.
“Scotch Taburu, Whiskey Taburu ile buluşmak üzere havalanıyor! Tahmini varış süresi dört yüz saniye! Hayır, daha da hızlı hareket ediyorlar! Üç yüz altmış saniye içinde orada olacaklar!”
“Sınırlarını zorluyorlar. Ama şu an tam olarak ihtiyacımız olan şey bu. Ucu ucuna yetişecekler… ama görünüşe göre takviyeler zamanında varacak.”
Böyle bir ip üstünde yürümek insanı inanılmaz derecede yıpratıyordu.
Son zamanlarda savaştaki üstünlük Birleşik Krallık’ın elinde olduğu için uzun süredir işler bu kadar telaşlı bir hal almamıştı. Görünüşe göre savaş, asla güvenilemeyecek bir canavardı.
Ne korkunç bir şeydi.
Bu durum, bir subay için olduğu kadar diğer herkes için de geçerliydi. Hava trafik kontrolörleri, telsizden gelen bitmek bilmeyen çığlık ve telaşlı rapor karışımını duyabiliyorlardı. Muhtemelen hayatlarının geri kalanında uyuyabilmek için kendilerini içkiye vermek zorunda kalacaklardı.
“Kahretsin, böyle bir şey görmeyeli uzun zaman olmuştu…”
Kopan kollardan, ölen arkadaşlardan ve alevler içinde kalan yoldaşlardan bahseden ızdırap dolu mesajlar yağıyor, hepsi kan dondurucu çığlıklarla kesiliyordu.
Telsiz operatörlerinin yapabileceği tek şey oturup dinlemekti. Bu durum zihinleri üzerinde devasa bir baskı yaratıyordu. Yine de dinlemek zorundaydılar. Özellikle bu gece kendilerini nöbetle cezalandıran talihin cilvesine lanet ederek, duymayı hiç istemedikleri mesajları dinlemeye ve bildirmeye devam ettiler.
Kontrol odasını kaplayan toplu mide bulantısını bastırarak, her biri büyük ihtimalle geri dönemeyecek olan yoldaşlarının düşüncelerini zihinlerinden uzaklaştırdı ve telsizlerine sarıldı.
Yapılan fedakarlığa değip değmeyeceğini bilmiyorlardı. İşte tam da bu yüzden tek bir mesajı bile kaçırmak istemiyorlardı.
“Uyarı! Uyarı! Olamaz?! Scotch Taburu’ndan acil durum raporu! S-savunma hattımızdan alçak irtifada sızan hava büyücüleriyle karşılaştılar!”
Güney önleme kontrolüne yapılan bu uyarı, ne yazık ki zamanında ulaşamayacaktı.
“Ne?! Düşman! Düşman!”
“Düşman ne?!”
Dehşete düşmüş ses tonuna karşılık detay istendi, fakat hattın diğer ucundaki yoldaşlarının zamanı tükenmişti.
“Buradalar! Düşman burada!”
Komuta merkezindeki operatörler telsizlerine bağırarak durum güncellemesi istediler. Bunlar o gece gelen son mesajlar olacaktı—güney önleme kontrolünün alacağı son mesajlar.
Büyük bir patlama gürlemeden önce radyo dalgalarını parazit kapladı. Ardından her şey derin bir sessizliğe büründü.
O gece gökyüzünde olan Birleşik Krallık büyücüleri için bunun ne anlama geldiği gün gibi ortadaydı.
Güney önleme kontrol merkezini indirmişlerdi.
Bir sonraki emirleri duymak için telsizlerine kulak kabarttılar fakat başka bir şey yakaladılar.
“Veni, vidi, vici.”
Bu bir zafer mesajıydı.
Hayır, daha çok böbürleniyor gibiydiler. İmparatorluk büyücüleri bu berbat şakayı tüm frekanslardan yayınladı.
“Geldim, gördüm, yendim… mi? Hadi oradan, zırva!”
Ne kadar öfkeli olsalar da askerler gecenin henüz bitmediğini biliyorlardı.
“Scotch Lideri’nden müşterek kontrol merkezine. Acil durum. Çok acil! Güney önleme kontrolü devre dışı bırakıldı! Tekrar ediyorum, güney önleme kontrolü imha edildi!”
Bunu avazı çıktığı kadar bağıran adam, Ren Cephesi’nin dehşetini bizzat gözleriyle görmüştü.
Tozu dumana katmak, kaos yaymak ve nihayetinde tam bir çöküşe sebep olmak.
İmparatorluk’un iş yapma tarzı buydu. O ve onların nasıl harekât yürüttüğünü gören herkes bunu gayet iyi biliyordu. Bu adamlar, aynı şeyin kendi topraklarında yaşanmaması için sıkı bir eğitimden geçmişlerdi.
Ve yine de, tüm çabalarına rağmen elde ettikleri acınası sonuç işte buydu. Neler oluyordu böyle?
“Bize doğru geliyorlar. Bu kötü oldu… O İmparatorluk pislikleri bir süredir sessizdi ama görünen o ki sahalara geri döndüler!”
“Komutanım! Muharebeye hazırız!”
“Bildiğinizi okumanıza daha fazla müsaade etmeyeceğiz!”
Silahları kurulu ve hazır olan Scotch Lideri’nin taburu, çatışmanın ortasına atılmaya amadeydi. Birliklerinin ne kadar yetenekli olduğuyla gurur duyuyordu.
Yine de kendi birliğinin kurşunlarının hedefini bulup bulamayacağını sorgulamaktan da kendini alamıyordu.
Düşman, ilk olarak Ren Cephesi’nde ortaya çıkan İmparatorluk Ordusu’nun kıyma makinesiydi. O zamandan beri leş üstüne leş toplayan canavarlarla bir şekilde savaşmaları gerekiyordu. Tabur lideri, bu lanetli kader yüzünden gökteki Tanrı’ya Birleşik Krallık sözlüğündeki bütün küfürleri savurdu.
Ne var ki, şüpheleri ve korkuları o gece asla sınanamayacaktı.
“Ne—?! Geri mi çekiliyorlar?!”
Herkesi şaşırtacak şekilde düşman, güney önleme kontrol merkezini yerle bir ettikten sonra çekilmeye başladı. Ancak muhteşem manevralar olarak tanımlanabilecek bir hareketle düşman, anında çark edip bölgeyi hızla terk etti.
“D-Düşman çekiliyor mu?”
Karşı taarruza geçmeye hazır olan tabur, İmparatorluk askerleri arkalarında toz bulutu bırakarak uzaklaşırken dımdızlak kalmıştı.
Hepsinin aklına gelen ilk düşünce peşlerine düşme vakti olduğuydu. Ancak savaş alanında kayda değer zaman geçirmiş herhangi biri, bunun yasak meyve olduğunu gayet iyi bilirdi.
“… Birlikleri toplayın! Takip etmeyin!”
Şeytan onları baştan çıkarmaya çalışıyordu.
O yönde onları bekleyen tek şey cehennemin ta kendisiydi.
Temkinli askerler için bu, anlamsız bir riskten başka bir şey değildi. Ve o gece şanslı çıkan tek kişi olan Scotch Lideri’nin aksine, kara kontrolü düşüncesizce bir soruyla çıkageldi.
“Müşterek kontrol merkezinden tüm birliklere. Müşterek kontrol merkezinden tüm birliklere. Düşmanın çekildiği doğrulanmıştır. Scotch Lideri, takip mümkün mü?”
“Ulan ne saçmalıyorsunuz siz?! Peşlerinden gitmemizi mi istiyorsunuz yani?!”
Talebi anında reddetti.
“İmkânı yok! Takip imkânsız. Adamlar bizi gafil avladı. Bizim de tamamen imha edilmemizi istemiyorsanız, bir taarruza girişmeden önce inip yeniden organize olmamız şart!”
Scotch Lideri nihayet başka bir üsse inene kadar biraz daha sövüp saydı. Yer personeli kendisine bir kadeh içki uzatırken başını sallayıp söylenmeye devam etti.
“Bizi fena avladılar… Kahretsin ki bu büyük ihtimalle sadece başlangıç!”

