
5 MAYIS BİRLEŞİK YIL 1927, ILDOA KRALLIĞI, GENERAL GASSMAN’IN MAKAMI
İyi veya kötü, bir habercinin görevi gönderenin niyetini eksiksiz ve doğru bir şekilde iletmektir. Başka bir deyişle, haberci olmak, söylenen sözleri tek bir harfine bile dokunmadan, aynen aktarma maharetini gerektirir. Ancak bu habercilik görevini bir subay üstlendiğinde işin rengi değişir.
Albay von Lergen, bunu ancak şu ana kadar tam olarak kavrayamadığını fark etmenin o tuhaf mahcubiyetini yaşıyordu.
Kendi ne düşünürse düşünsün; anakaranın hedeflediği yüz ifadesini takınmak, anakaranın talep ettiği ses tonuyla konuşmak ve anakaranın söylenmesini istediği sözleri sarf etmek zorundaydı.
Yaptığı işi sadece “konuşmak” diye özetlemek imkânsızdı. General Gassman’ın yüzüne her zamanki neşeli ve cana yakın tebessümü yapışmıştı ama Lergen doğrudan konuya girdi.
“Daha önce teklif ettiğiniz hususla ilgili olarak anakaradan yanıt geldi.”
“Nasıl bir yanıtmış o, Albay von Lergen?”
Dikleşen generalin karşısında duran Lergen derin bir nefes aldı. Dürüst olmak gerekirse… Bir albayın bir generale az sonra söyleyeceği şeyleri söyleyebilmesi hiç de azımsanmayacak bir kararlılık gerektiriyordu. Bu yüzden kendini topladı ve son derece ciddi bir edayla konuştu. “Anakaramızın mesajını aynen naklediyorum. Hazır mısınız?”
Bir an duraklayıp nefeslendi.
“Bok yiyin. Hepsi bu kadar.”
Ateşkesi ve barışı tesis etmek—yani savaşı bitirmek—için yürütülen çalışmalar, tuhaf bir şekilde, zerre zayıflık göstermeyen ve hiçbir taviz vermeyen acımasız bir duruş gerektiriyordu.
“Öyle mi? Anakaranızın yanıtı bu mu yani?”
“Açıkça söylemek gerekirse, ne eksik ne fazla, tam olarak buydu.”
Aynaya bakabilseydi, muhtemelen orada kibirli bir İmparatorluk askerinin yansımasını görecekti. Lergen yüzünün pek de tehditkâr durmadığının farkındaydı. Bu yüzden gergin kaslarını zorlayarak aşırı özgüvene yakın bir ifadeye büründü.
Elçilikteki aynanın karşısında ne kadar uzun süre pratik yaptığını düşününce, bunu kıvırabildiğine inanmak istiyordu. Aksi takdirde bir palyaçodan farkı kalmazdı.
“Federasyon Ordusu’nun bizi güç kullanarak püskürteceğine dair zırvalarına karşılık olarak anakaramız Demir Çekiç Harekâtı’nı yürürlüğe koydu. Mevcut politika doğrultusunda, sanki en büyük arzuları buymuşçasına, Komünist fikirleri şu anda silah ve barutla geri çeviriyorlar.”
“Epey militarist bir ifade şekli.”
Omuz silkip duran Gassman, Lergen’in rolünü oynamak için kendini ne kadar zorladığını anlamış olmalıydı. Askeri bürokraside uzun bir kariyeri olan asker-siyasetçi bir adamın karşısında Lergen, ne yaparsa yapsın eğreti duruyordu. Çömez, orta rütbeli bir subayın kurnaz bir general tarafından hafife alınması son derece doğaldı.
“Kusura bakmayın lütfen. Ancak efendim, Federasyon’un açıklamaları da en az bizimkiler kadar üstenci. Bunu görmezden gelirseniz müteşekkir olurum.”
Lergen rolünün palyaçoluk olduğunu zaten çoktan kabullenmişti.
“Müzakereye dair en ufak bir bilginiz var mı sizin?”
“Elbette var.”
Aşağılanacağını, kendisine ters ters bakılacağını önceden biliyordu zaten.
İlk karşılaştıkları andan itibaren, İmparatorluk kendi lehine bir anlaşma arayışındayken Ildoa Krallığı’nın “Bu kadar talepkâr olmayı bırakın” demesiyle iki tarafın ters düşeceği zaten aşikârdı.
“Unuttunuz diye endişelenmiştim. Umuyorum ki Ildoa’nın hâlâ üstlenebileceği bir rol vardır. Pekala. Şimdilik İmparatorluk’un şartlarını yeniden gözden geçirebilir miyiz?”
“Evet, elbette.” Lergen saygıyla başını salladı ama bu tavrının aksine, tek bir adım bile geri atmaması yönünde kesin emirlerle görevlendirilmişti. Durum böyle olduğu sürece, bu davranışı generale muhtemelen yüzeysel bir nezaket gibi görünecekti.
Ve bunu kasten yaptığı da çok geçmeden anlaşılacaktı.
“Tazminat ve silahsızlandırılmış bölge taleplerini bir kenara bırakalım şimdilik. Stratejik kilit noktaların devri ve işgal altındaki bölgelerdeki halk oylaması hususundaki taleplerinizde esnemeye yanaşır mısınız?”
“Anakara, antlaşmanın bu bölgelerin özerk yapılar olarak kurulacağını garanti etmesi şartıyla, işgal altındaki toprakların tarafsızlaşmasını gerekirse kabul edebileceğimizi bildirdi.”
“Albay von Lergen, açık konuşmak gerekirse… halk oylaması ve sınır çizgilerinin belirlenmesi konusunu yeniden değerlendirmenizi istiyoruz.”
“Bunu yapamayız.”
Lergen bu kadar kestirip atınca Gassman yüzündeki ekşi ifadeyle hoşnutsuzluğunu gizlemeye çalışmadı bile. Belki de bu son derece doğaldı; nitekim Ildoa tarafı, ön müzakere aşamasında bile nasıl bir durumla karşı karşıya kaldıklarını gayet iyi tahmin edebiliyordu.
Fakat Lergen bu konuda gerçekten de taviz veremezdi.
“Hiç mi esneme payı yok? Gerçekten mi? Bu hususta bize biraz olsun zemin bıraksaydınız… Ildoa, Federasyon ile olan meseleleri neredeyse anında halledebilirdi.”
“Generalim, sıradan bir albayla bu kadar nezaketle konuştuğunuz için minnettarım fakat yine de bunu reddetmek zorundayım. Beni bağışlayacağınızı umuyorum.”
“Müttefikinizin iyi niyetini anlayışla karşılamanızı beklerdim.”
“Biz sadece bu iyi niyetten istifade etmeyeceğiz.”
“… Asker asker konuşalım. Orta nokta neresidir? Bu işi nasıl tatlıya bağlayabiliriz? Taleplerinizin sınırını bilmek istiyorum. Bunu bana söyler misiniz?”
“Açıkçası tazminat istiyoruz. Toprağa da aç durumdayız. Ama esas meseleye gelelim: İmparatorluk gönül rahatlığı istiyor.”
“Gönül rahatlığı mı?”
“Güvenlik garantisi istiyoruz—bir daha saldırıya uğramayacağımızın garantisini.”
Stratejik baskınlar ve kuşatılmak, İmparatorluk’un jeopolitik konumunun kaçınılmaz bir gerçeğiydi. Ancak bu iki durum da İmparatorluk için artık birer travmaya dönüşmüştü.
İmparatorluk’un kaygıya, hatta korkuya kapıldığı zamanlar olurdu. İmparatorluk Ordusu Genelkurmay Başkanlığı, bedeli ne olursa olsun bu dehşetten kurtulmak istiyordu.
Barış, korkunun sona ermesi demek olmalıydı.
“Aksi takdirde, diğer tüm koşullar karşılandığı sürece Genelkurmay, savaş tazminatı veya toprak devri şartı aransın ya da aranmasın anlaşmayı kabul edecektir.”
“… İmparatorluk’un stratejik çevresinin tam güvenliği mi?”
Gassman’ın “Bu imkânsız” demek üzere olduğu Lergen için gayet açıktı. Ve evet, bunu söylemek yapmaktan çok daha kolaydı. Üstelik mesele sadece tam güvenliği garanti etmenin ikilemi de değildi; bir tarafın ideal şartlar altında mışıl mışıl uyuyabilmesi, komşusunun da aynı huzurla uyuyabileceği anlamına gelmiyordu.
Diğer taraftan, İmparatorluk’un bu derece arzuladığı güvenli stratejik çevre, onlar adına fazla avantajlı bir durumdu. Doğruya doğru: Diğer ülkeler için aşılması imkânsız kadar yüksek bir engeldi bu. Bunu Genelkurmay bile kabul ederdi.
Fakat İmparatorluk kamuoyu farklı düşünüyordu. Halk, bu güvenliğin en temel asgari şart olduğunu hissediyordu. Bundan daha azını İmparatorluk halkının kabul etmesine imkân yoktu.
“İşte bu talebi sunuyor olmamın nedeni de tam olarak budur.”
“Bu kadarı da fazla. Bunun gerçekçi olduğunu düşündüğünüzü mü söylüyorsunuz?”
“İmparatorluk batıyla halleşti, kuzeyi dizginledi ve güneyi temizledi. Geriye kalan tek tehdit doğuda. Mevcut koşullar altında bu, son derece asgari bir talep gibi görünüyor. Neden fazla olduğunu düşünüyorsunuz?”
Bunun aşılamaz bir kırmızı çizgi olduğunu vurgulamaya devam etmesinin sebebi basitti. Şartlar, on yıl kadar sonra geçerliliğini yitiren sıradan bir ateşkes gibi olursa, kendilerini yine aptalca bir savaşın ortasında bulmaktan korkuyorlardı.
İmparatorluk’un ihtiyacı olan şey, nihai ve ebedi bir barış çerçevesiydi. Lergen’in taviz vermez bir inatla geri adım atmayacakları duruşunu korumak zorunda olmasının sebebi tam olarak buydu.
“Albay von Lergen, lütfen kendinize gelin ve mantıklı olun. Müttefikiniz olarak Ildoa sizi uyarmak mecburiyetinde hissediyor.”
“Endişelenmenize gerek yok.”
“Öyle mi? Ordunuz Federasyon’un ağır baskısı altındayken bile mi?”
“… Tüm saygımla belirtmeliyim ki İmparatorluk Ordusu kendi topraklarında değil, düşman topraklarında savaşmaktadır. Bu durumda kimin önde olduğunu idrak edebildiğinizi tahmin ediyorum?”
Yalnızca kelime oyunu yaptığının farkında olsa da biraz blöf yapıp kaybetmediklerini söylemek zorundaydı. Diplomasi dünyasının bazen dürüst bir yalancı gerektirdiğini bir zamanlar duymuştu, ama bunun ne kadar gerçekçi bir serzeniş olduğu ancak şimdi kafasına dank ediyordu.
“Lojistik diye bir şey duydunuz mu hiç Albay? İmparatorluk’un bile sonsuza dek ilerleyemeyeceğinden eminim. Doğudaki zayiat ve yıpranma oranını göz önüne alarak, tamamen iyi niyetimle size bir an önce anlaşmaya varmanıza öncelik vermenizi tavsiye ederim.”
“Belirli bir açıdan bakıldığında haklı olabilirsiniz… ama zafere yalnızca bir adım uzakta olduğumuzu biliyoruz.”
“Eğer doğruysa ne ala. Albay, size şunu söyleyeyim… O son adımın sizi götüreceği yer, umut ettiğiniz dünya olmayabilir.”
Lergen, umudun Pandora’nın kutusunun dibinde kaldığının kendisine ima edildiğini biliyordu. Ama zaten kim içeriye göz atıp kontrol etmişti ki? Bakana kadar kedinin canlı mı yoksa ölü mü olduğunu bilemezsiniz, değil mi?
“Belki de olmayabilir. Fakat,” diye devam etti Lergen soluk bir tebessümle, “tohumlarımızı ektik—doğu cephesindeki sorunları çözecek tohumları.”
“… Karşı taarruzunuz başarıya ulaştıktan sonra ortaya çıkacak meseleleri mi planladığınızı kastediyorsunuz?”
“Tabii ki, hazırlıklıyız.”
Albay von Lergen’i uğurladıktan sonra odasında yalnız kalan General Gassman, purosunu tüttürürken elinde olmadan iç çekti.
“… Bunun sadece bir cesaret gösterisinden, bir blöften ibaret olduğunu düşünmek isterdim.”
Bildiği kadarıyla, İmparatorluk Ordusu’nun mevcut durumu ideal olmaktan son derece uzaktı. Tamamen hezimete uğramamış olsalar bile, onları “feci halde bitkin” olarak nitelendirmek herhalde en doğrusuydu. Kışın ağır yükünü atlatamayıp çamura battıktan sonra toparlanmayı daha yeni başarmamışlar mıydı?
Ve tam da o anda Federasyon onları gafil avlamıştı.
Tam anlamıyla bir baskın saldırısıydı. Ve İmparatorluk Ordusu’nun karşılık vermesi son derece gecikmişti. Onlara hiç yakışmayan bu basiretsizlik, ikmal depolarının bile vurulmasıyla sonuçlanmıştı.
Durumu en net özetleyen şey ise cephe hattının hareketiydi. İmparatorluk birliklerinin kilometrelerce geriye çekilmesi ve bozgun haberleri arasında, durumları hiç de öyle dik duruş sergileyebilecekleri bir vaziyette değildi. Belki de buna tam anlamıyla bir bataklık demek gerekirdi? Can sıkıcı olmalıydı. Yine de İmparatorluk Ordusu en ufak bir taviz sinyali vermiyordu.
“Müzakerelerin biraz zaman almasında bir sakınca yok ama… bu gidişle bir sonuca varılabilecek mi? Biri büyük bir zafer elde edip diğeri ağır bir yenilgiye uğramadığı sürece hiçbir yere varamayabiliriz.”
Arabulucu olarak, müzakereler ne kadar uzarsa üstlendiği rolün büyüklüğünü o kadar iddia edebilirdi. Ancak dürüst olmak gerekirse, bu iş çok fazla uzayacaksa arabuluculuk hamlesinin çekiciliği kalmıyordu.
“… Sanırım Albay Calandro’nun raporunu beklemekten başka çarem yok.”

5 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1927, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN, GENELKURMAY HARP ODASI
İmparatorluk Ordusu’nun doğu cephesinde bir yarmaya, üzerlerine yüklenen ön hatlardan intizamı bozulmuş birlikleri geri çekecek, disiplini yeniden tesis edecek ve topyekûn bir çöküşü önleyecek bir plana ihtiyacı vardı.
Elbette sahada yapılması gereken ne varsa yapılıyordu. Astsubaylar cesaret verici nutuklar atıyor, alt rütbeli subaylar durumu kontrol altına almak için çabalıyor, üst rütbeli komutanlar ise herkesi yeniden organize etmek için koşturuyordu. Böylece düzen yeniden sağlandı.
Açıkça söylemek gerekirse asıl mesele, mevcut stratejik koşullar dâhilinde bir sonraki hamlelerinin ne olacağıydı.
Karşı taarruz için yeterli muharebe gücünü toplama sürecindeydiler: Hava indirme komandoları, hava kuvvetleri, hareket kabiliyeti için zırhlı birlikler ve bulabildikleri az sayıda mühimmat ile atlar. Ancak adeta birer simyacı gibi çalışan Hizmet Birlikleri, taarruz için gerekli ikmal malzemesinin en asgari düzeyini—ancak ve ancak en temellerini—zar zor bir araya getirmeyi başarmıştı.
Yine de tüm bunların son derece hızlı bir şekilde yapıldığını kimse inkâr edemezdi. Ve hepsinden önemlisi, bu acil durum planı için yapılan hazırlıkların gerçekten yeterli olup olmadığından kimse emin değildi.
Normal şartlar altında titiz bir risk değerlendirmesi yapılırdı. Ancak şu anda ellerindeki tek şey, katı zaman kısıtlamaları altında zoraki tahminlere dayanılarak hazırlanmış bir harekât planıydı.
Buna kesinlikle eksiksiz bir iş denemezdi. Ve her şeyden önce, düşmanın durumunu kavrama konusundaki başarısız geçmişleri onları katbakat tereddütte bırakıyordu.
Travma derinlere kök salmıştı. Genelkurmay’ın düşman taarruzunu öngöremeyişi, durumu değerlendirme yetenekleri üzerine ağır bir gölge düşürüyordu.
Baharda toprak sertleşir sertleşmez düşman saha ordusuna ağır bir darbe indirmeyi hedefleyen karşı taarruz planları boşa çıkmıştı.
Bu öyle bir basiretsizlikti ki, düşmanın durumunu analiz etme konusunda berbat bir iş çıkardıklarını herkes kabul etmek zorundaydı. Plansız bir şekilde yeniden karşı karşıya gelirlerse silinip süpürülecekleri kesindi.
Durumu toparlamak adına stratejik darboğazı aşacak bir hamleye hevesle ihtiyaç duyan Genelkurmay, tüm birikimini seferber etti, elde kalan az sayıda ihtimali topladı ve tek bir umut inşa etti.
Planın adı Demir Balyoz Harekâtı’ydı.
Fikir, tek bir güçlü darbeyle düşman kuvvetlerinin ana gövdesini vurmaya odaklanmış, aşırı iddialı bir manevra savaşıydı.
Planın asıl mimarı olan Korgeneral von Rudersdorf bile Demir Balyoz Harekâtı’nın bir ya hep ya hiç kumarı olduğunu kabul etmek zorundaydı.
“Söyle bakalım Zettour, ne düşünüyorsun?”
“Nihai bir plan için fazla yüksek riskli. Hepsi bu. Demir Balyoz Harekâtı’nın inkâr edemeyeceğim bir mantığı var, bu hususta seninle hemfikirim. Ama yine de içime sinmeyen bir şeyler var.”
“Şu an elimizdeki en iyi şey bu.”
Demir Balyoz Harekâtı’nın ana fikri, düşmanın art bölgesindeki bir nehri savunma için devasa bir duvar olarak kullanmaktı. Bunu gerçekleştirmek amacıyla, birliklerin bir geçiş noktasına indirilmesi planlanmıştı. Hava indirme birliği düşmanın art bölgeyle olan bağlantısını keserken, esas olarak zırhlı kuvvetlerden oluşan “demir balyoz”, düşman askeri bölgesine bocalamadan dalarak onları bölecek ve kuşatacaktı. Teoride kusursuzdu.
Sayısal azlığı telafi etmek için hatları düzene sokmalarını sağlamak ve yaşanan tüm plansızlığa rağmen Doğu ve Merkez İstihbarat’ın ortak çabasıyla düşman askeri bölgesini tespit etmeyi başarmak tarihi bir başarıydı denebilirdi.
Fakat, fakat, fakat…
“Tüm sorunlarımızı sadece bu tek taarruzun çözeceğini ummak zorunda kalmamız… son derece acınası.”
“Umut mu? Dua ediyormuşuz gibi konuşmayı bırak Zettour. Genelkurmay’daki zaten kasvetli olan hava daha da kararacak. Ayrıca Tanrı’ya el açmak bizim işimiz değil—gerçi bir ordu rahibinden rica edebilirdik ama…”

Korgeneral von Zettour, Rudersdorf’un bu konuda haklı olduğunu ağırbaşlı bir edayla onaylasa da içindeki şüpheyi dile getirmekten kendini alamadı. “Bizler kurmay subaylarız. İşimiz mucizeler için dua etmek değil, mucizeler yaratmaktır. Buna en ufak bir itirazım yok. Fakat bunu gerçekten başarabileceğimize inanıyor musun?”
“Bir mucizeye ihtiyacımız var, dolayısıyla bu bizim görevimiz.” Rudersdorf, kafayı karıştıracak hiçbir şey olmadığını ilan edercesine gayet kendinden emin bir tavırla konuştu. “Yapılması gerekiyorsa, yapacağız.”
Rudersdorf’un ona fırlattığı bakış adeta “Anladıysan sızlanmayı kes” diyordu; Zettour başını iki yana sallayarak mırıldandı: “Her zaman böyleydi zaten. Yapmamız gerekeni yaparız.”
Demir Balyoz Harekâtı tamamen indirme harekâtının başarılı olup olmayacağına bağlıydı. Komando paraşütçüleri sevk edebilmek için bir hava hâkimiyeti mücadelesi kaçınılmaz olacaktı. İmparatorluk ordusu gerekli maliyetleri—yakıt, uçaklar, personel ve benzerlerini—ancak zar zor karşılayabilecek durumdaydı.
“Rudersdorf, seninle açık konuşacağım. Şu anda hava kuvvetlerimiz son sınırına kadar gerilmiş bir lastik gibi. Bunu lütfen aklından çıkarma.” Zettour, makamının getirdiği sorumluluk bilinciyle onu uyardı. Daha fazla esneyecek payları kalmadığını söylemek, o lastiğin kopmak üzere olduğunu gördüğünü itiraf etmekle eşdeğerdi.
Nihayetinde, ne yazık ki, ikinci bir taarruz dalgası için hava kuvvetlerine güvenebilecek durumda değillerdi. Bu noktada, toplayabildikleri son nakliye uçağını ve personeli çoktan seferber etmişlerdi. Federasyon’daki nehir geçidine indirilen komandolara yeterli ikmali ulaştırabilmeleri bile pek mümkün görünmüyordu.
Ve hafif teçhizatlı komandoların köprüyü gerçekten ne kadar süre elde tutabileceklerine dair endişesini bir türlü üstünden atamıyordu. Zamanla yarışılacaktı. Eğer çok uzun sürerse, telafisi imkânsız bir hasar meydana gelirdi.
“Elimizden geleni yaptık, artık geriye sadece orada savaşan birliklerimize inanmak kalıyor.”
“Hahhh,” diye iç çekti Zettour. Arkadaşına saygı duyuyor ve onun sarsılmaz cesaretini deliler gibi kıskanıyordu.
“Her zaman böylesin.”
“Nasıl?”
“Kararlılığını ve kendinden bu kadar emin oluşunu kıskanıyorum. Ben o kadar özgüvene sahip olamıyorum. İnce buz üstünde yürümekten artık tükendim.”
“Hmph,” diye burnundan soludu Rudersdorf. Özgüveni tavan yapmıştı, evet, ancak bir kurmay subayın yapması gereken de zaten buydu. Ve bir kurmay subay bu şekilde tanımlandığı sürece, kurmaylık rahlesinden geçmiş üst düzey bir subayın kibirli birine dönüşmesi kaçınılmazdı.
Gücüyle, görevine olan bağlılığıyla ve bir uzman olarak yetenekleriyle gurur duyuyordu.
“Risk yoksa kazanç da yok.”
“Bir şerhim olmakla birlikte seninle hemfikirim Rudersdorf.”
“Ne şerhiymiş o?”
Zettour başıyla onayladı, omuz silkti ve tam olarak söylemek istediği şeyi gediğine koydu. “Bertaraf edilebilecek riskler bertaraf edildikten sonra göze alınan bir risk olmalı.”
“Hiç pes etmeyi bilmiyorsun, değil mi?”
“Korgeneral von Rudersdorf, izninizle söylemeliyim ki… hayır, bilmiyorum.” Zettour’un derin iç çekişi, sol elinin titreyen parmaklarının masaya vurduğu endişeli tıkırtılara karıştı. Sinirle elini silkeledi ve kutudan bir puro çıkardı. Puroyu ağzına götürmeden önce ağzından kaçan sözler, onun gerçek hisleriydi. “Aklı başında hiçbir insan bu kumarı onaylamaz. Savaştan önce olsaydık, bunu akıl eden kişiyi doğruca akıl hastanesine tıkarlardı!”
“Çılgınlık mı diyorsun yani?”
Gayet tabii. Zettour kararlı bir şekilde başını salladı.
Uzak mesafe bir hava indirme harekâtı ve indirilen komandolara ikmal sağlama konusunda hiçbir somut güvencenin olmaması mı? Bu başarısız olursa, paha biçilmez ihtiyat komando paraşütçülerini kaybetmiş olacaklardı—sadece bu gerçek bile baş ağrıtmaya yetiyordu. Üstelik karşı taarruz yapabilmek için doğudaki savunma hatlarını da terk etmek zorunda kalacaklardı.
Bu bahsi kaybederlerse, İmparatorluk birlikleri cephe genelinde çökebilirdi… Gerçi kazandıkları takdirde muazzam bir başarı elde edecekleri de bir gerçekti. Tam şu anda Ildoa’da yürütülen gizli müzakereler üzerinde de olumlu bir etki yapmasını bekleyebilirlerdi. İşler yolunda giderse, bu durum bir ateşkes ve barışa bile kapı aralayabilirdi.
Ne yazık ki tüm bu umutlar, zafer şartına bağlıydı. Adı askerî bir harekâttı ama özünde ancak bir kumar olarak nitelendirilebilirdi. İnanılmaz derecede riskliydi—belki de fazla riskli.
“Başka ne diyebilirsin ki? Mantıksal temeli ucuz yırtıyor olabilir ama uygulamada imkânsız engeller geçidi gibi… Ders kitaplarının haricinde, bir manevra savaşının düşman askerî bölgesini delip geçtiği kaç örnek var? Akıl kârı değil,” diye mırıldandı Zettour ve purosunu küllüğe koyarken penceredeki yansımasına gözü ilişti.
Her zamanki gibi biraz solgun görünüyordu… Yorgunluğu yüzünden okunuyordu. Aşırı çalışmanın laneti miydi yoksa stresten mi kaynaklanıyordu emin değildi ama saçları da pek iyi durumda görünmüyordu.
Yanı başında duran, canlılık ve motivasyon taklidi yapan arkadaşı için de durum aynıydı.
“Yarabileceğimizin hiçbir garantisi yok.” Yanlış mıyım? diye sordu gözleriyle; Rudersdorf hafifçe kaşlarını çattı.
Eski dostu devasa bir kaya gibi sarsılmaz bir adamdı ama beklenmedik bir şekilde gerçek hislerini açığa vuruyordu—Zettour bunu biliyordu.
“Korgeneral von Rudersdorf, açık konuşmak gerekirse… bu plandan emin olamıyorum.”
“Tedbirli olmakta sorun yok. Ancak icraata gelince tereddüt edemezsin. Askerî tarihte kararsızlığın hüsranla sonuçlandığı pek çok örnek vardır. Sen zaten bu alanın uzmanı değil misin?”
“Öyleyimdir ama teoriyi bir kenara bırakırsak… ben de bir insanım, biliyorsun.”
“Öyle mi?” Rudersdorf ilgilendiğini belli edercesine kaşlarını kaldırdı; Zettour ise yüzünü buruşturarak aklındakileri dikkatle dile getirmeye devam etti.
“En kötü senaryo, bu ihtiyar adamın zayıf kalbini durdurmaya yeter. Kusura bakma ama buna sakince yaklaşamıyorum.”
“Deminden beri merak ediyordum,” dedi Rudersdorf kaşlarını çatarak. “Fazlasıyla ürkek davranmıyor musun? Neyin var senin Tanrı aşkına?”
“Bilmiyorum.”
“Ne?”
Karşısındaki bu şaşkın bakışla sorgulanırken bile… Zettour’un kendisi bile tereddüdünün asıl sebebini tam olarak kestiremiyordu. Bunun ne kadar bilim dışı ve mantıksız olduğunu bildiği için açıklamakta zorlanıyordu; fakat acep bu bir sezgi miydi?
Saçmalıktı belki ama muhtemelen tecrübeleri ona bir uyarı veriyordu. Bu yüzden, muğlak konuştuğunun farkında olarak endişesini dile getirdi. “Riskleri kestiremiyoruz. Dürüst olmak gerekirse bütün mesele bu. İhtimaller hakkında net bir fikrimiz yok.”
Yeterince ön analiz yapmadıklarından mı yoksa muharebe güçlerinin tam olarak hazırlanamadığından mı kaynaklandığından bile emin değildi. Oysa ikisini de elinden gelenin en iyisiyle yapmıştı. Elinden gelen her şeyi yapmıştı.
Yine de bir harekât öncesinde hissettiği o mutat eminlik hissi yoktu. Bir şeyler eksikti.
“Pekala, ya şöyle olursa…” diye düşünebilirdi.
“Ya da belki…” diye temennide bulunabilirdi.
Ama arkasına yaslanıp purosunu tüttürerek keyifle zaferi bekleyip bekleyemeyeceği konusuna gelince… kendi kendini kandıramıyordu. Bir şey onu huzursuz ediyordu.
“Bu hiç sana göre değil. Tartışmaya her şeyi çözüme kavuşturmuş olarak geleceğinden emindim.”
“… Savaşta beklenmedik şeyler fazla olur.”
Bilmeyip kestiremediği çok fazla şey vardı. Çatışmalar başladığından beri anlayamadığı ve öngörmüş olamayacağı o kadar çok olay yaşanmıştı ki.
Hepsinden garibi, geriye dönüp baktığında her şeyin kaçınılmaz görünmesiydi—öyle ki insan tüm bunların geleceğini nasıl göremediğine şaşırıyordu. Bu durum onda haykırma isteği uyandırıyordu.
Planlarının çoğu akamete uğradığı için mi muhakeme yeteneğine olan güvenini kaybediyordu?
“Evet, bir süredir bu şekilde konuşuyorsun zaten. İrade gücünden yoksunsan üst düzey bir subay olarak anılmaya layık olmayacağını biliyorsun, değil mi?”
“Niyetim bu değil. Sadece cüreti cesaretle karıştırmak istemiyorum.”
“Bunu ancak harekete geçerek çözeriz.”
Böylesine bir metanetle karşılaşan Zettour, ters giden bir şeyler olduğunu hissetti. Doğudaki vaziyet göz önüne alındığında eski dostunun da cesaretinin kırılmış olacağını düşünmüştü; fakat aksine, Harekât Dairesi’nin bu adamı özünde hiç değişmemişti. Tek çarelerinin eylem olduğunu vurgulamaya devam etmesi tam da Rudersdorf’a yakışan bir tavırdı.
Yoksa onun niyetini okurken nadir görülen bir hata mı yapmıştım?
“… Hareket kabiliyetimizden yararlanmak. Doğrudan düşman askeri bölgesinin sınırına bir taarruz başlatmak. Bir hava indirme harekâtı, bir hava hâkimiyeti mücadelesi. Ön istihbarat için her türlü hazırlığı bile yaptık. Ama riskler hâlâ çok büyük. Dürüst olmak gerekirse buna devam etmek istemiyorum.”
“Mantıklı olan bu, ama kabul et ki bizim de güvenilir harekât planları yapma konusunda bir geçmişimiz var. Keşke Personel Dairesi’ndekiler olarak meslektaşlarınıza biraz daha güvenebilseniz.”
Zettour, gün boyu duyduğu en komik fıkraymış gibi kahkaha attı. Genelkurmay’da “güvenilir” sözcüğünden daha az rastlanan bir kelime yoktu. Ve en başta, tek seçenek olarak bu yüksek riskli harekâtı öneren birine gerçekten “güvenilir” denebilir miydi?
Kurmay eğitiminin temel amacı, dik kafalı birini alıp onu kullanışlı bir dik kafalıya dönüştürmekti. İnisiyatifi ele alıp insanların nefret ettiği şeyleri yapmayı planlayan, inisiyatifi ele alıp esnek ve anlık kararlara dayalı görevleri icra etmeye kalkan İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı, tek bir kez olsun “güvenilir” bir harekât seçmiş miydi ki?
“Her zaman sonucun üzerine zar atan adamlardan mı bahsediyorsun?”
“Zarları atmaktan başka çaremiz yok. Haksız mıyım?”
“… Ne kadar sinir bozucu olsa da, hayır.”

BİRLEŞİK YIL 1927, 5 MAYIS, DOĞU CEPHESİ, SEMENDER MUHAREBE GRUBU KOMUTANLIĞI
Askeri tarihte olaylar genelde her şey plana uygun ilerlemiş gibi ele alınır. Görevin başladığı yazılır yazılmasına ama harekâta giden süreçteki o kaosa dair tek bir satır dahi kaydedilmez.
İmparatorluk Ordusu’nun Demir Çekiç Harekâtı başlamıştı.
Doğudaki komutanlar daha ilk andan itibaren bir yandan söylenip dururken, diğer yandan hassas bir savaş makinesi edasıyla görevlerini yerine getiriyorlardı.
“Telgraf var! Karargâhtan mesaj geldi! Subaylar, toplanın!”
Doğu cephesinde kâğıt üzerinde Lergen Muharebe Grubu olarak konuşlandırılan Semender Muharebe Grubu da bu durumun bir istisnası değildi. Geri çekilme sırasında çetin çatışmalarla mevzilerini düzenlemiş, başkentten gelecek yeni emirleri bekliyorlardı; bu yüzden subaylar hızla bir araya geldi.
“Ben de ne oluyor diyordum, meğer büyük bir harekât varmış. Demir Çekiç mi? Yine dalıp dalıp çıkacağız yani… Desene işimiz başımızdan aşkın.”
Binbaşı Weiss gönülsüzce omuz silkti, ancak kendisi bu yükü kaldırabilecek zihinsel dirayete sahip subaylardan biriydi. Pişmiş subaylar, değişen şartlara hızla adapte olmanın hayati önemini bilirler.
Eski kurtlar paha biçilemezdir; çünkü oyunun kuralları değişse bile ortak noktaları kavrar ve mevcut bilgi birikimlerini uygulayarak durumu en verimli hale getirirler.
“Bu tam bir saçmalık. Birlikler bu kadar dağınıp dökülmüşken taarruza geçebileceğimizi mi sanıyorlar?”
Öte yandan Üsteğmen Tospan, pireyi deve yapmaya meyilli bir tipti. İster iyi ister kötü olsun, tecrübe yoluyla öğrenen subaylar meseleleri önlerine çıkan zorluğun derecesine göre değerlendirirler.
Bu iyi bir fırsat, diye düşündü Tanya, komuta merkezini süzüp astlarının mizaçlarındaki tuhaflıkları gözlemlerken.
Yüzünde gülücük eksik olmayan Üsteğmen Serebryakov’u saymamak gerekirdi sanırım. İster istemez Genelkurmay’ın başlarına sardığı imkânsız taleplere alışkın olduğundan, doğru bir referans noktası sayılmazdı.
Dürüst bir çocuk olan Üsteğmen Grantz ise sesini çıkarmadan hücum çantasına çikolata barlarını tıkıştırmaya başlamıştı bile. Bazen gerçekten komuta yeteneği olup olmadığını merak ediyorum ama kendi seviyesinde sahada yapılabilecek ne varsa yapıyor, bu yüzden hakkını vermek lazım.
Yüzbaşı Meybert ise belli ki topçu birlikleriyle ilgili görevlerinin rakamlarına gömülmüştü. Ne kadar ilgi çekici bir tepki diye düşünürken, Üsteğmen Wüstemann’ın canı sıkkın bir halde üstü olan Weiss’ı sorguladığını fark ettim.
“Binbaşım, bu Demir Çekiç Harekâtı ile ilgili önceden hazırlanmış bir plan yok mu yani?”
“Genelkurmay’daki hatırı sayılır zevatın vardır belki ama bizde mi olması gerektiğini ima ediyorsun?”
“… Haklısınız, yani, peki ben ne yapmalıyım?”
“Kafanı bu kadar yormana gerek yok Üsteğmenim. Sadece emirlere uy. Git diyecekler gideceksin, dön diyecekler döneceksin, bu keşatın içinde ne olduğunu anlamadan savaş bitmiş olacak zaten,” diye bıkkın bir edayla tükürürcesine konuştu Weiss. Yüzünden geçen o ifade, cepheden bezen subaylara özgü o ön cephe sendromunun bir belirtisi miydi acaba?
Hayır. Tanya başını iki yana salladı.
“Pekala subaylar, başlayalım mı?”
“Evet, komutanım!”
Doğru eğitilmiş subaylar vites değiştirmeyi son derece hızlı becerirler. Daha birkaç saniye öncesine kadar şikâyetleşip duran adamların hepsi, birden uzman ciddiyetine bürünmüştü.
“Albayım, neler oluyor? Sormamda bir mahzur yoksa, Ildoalı albayı göremiyorum…”
Weiss’ın astları adına yönelttiği bu soru son derece haklıydı. Ildoa Krallığı’nın askeri gözlemcisi bir süredir komuta merkezinde fink atıyordu, bu yüzden yokluğu ister istemez göze batıyordu.
“Albay Calandro’dan bizi biraz yalnız bırakmasını rica ettim. Çünkü bilirsiniz ya…”
Astlarından samimi fikirler almaya çalışırken yüksek rütbeli bir yabancının varlığı devasa bir engel teşkil ederdi. Başkent bu konuyu çıtlattığı anda, kabul etmeyeceğini varsayarak adamdan ayrılmasını istemişti.
Ama neyse ki anlayış gösterdi. Kafası böyle çalışan bir adam her şartta bir hazinedir. Eminim Ildoa’da çok iyi yerlere gelecektir.
Ben en ön cephede görev yapıyorum; muhterem konuğumuz ise en ön cephenin yedek kulübesinde takılıyor. Biraz kıskanmadığımı söylesem yalan olur… ama konudan fazla saptım, diye düşündü Tanya zihnini toparlarken.
“Pekala, bunu çabuk halledelim. Büyük bir karşı taarruz olan Demir Çekiç Harekâtı’nı icra etmemiz emredildi.”
“Geleceğine dair hiçbir emare yoktu, değil mi? Ön cephedeki birliklerin ne kadar dağınık durumda olduğunu hesaba katsalar keşke. Başkenttekilerin harekâtları sadece masa başında zihin jimnastiğiyle planlama huyu gerçekten insanı çileden çıkarıyor.”
“Muhtemelen gizliliği korumak içindir Yüzbaşı Meybert. Genelkurmay bu hususta oldukça hassastır.” Üst kademeyi biraz savundu ama Meybert’in muhtemelen haklı olduğunu o da biliyordu.
Emirler, cephe genelinde bir ilerleme yönündeydi. Seferber ettikleri savaş gücü göz önüne alındığında, bu muhtemelen kolordu ölçeğinde bir manevra savaşı olacaktı. Bütün cephede baskı kurmuşken Federasyon’un taarruz gücünün sınırlarını tespit edip onları püskürtmeyi önermek kolaydı elbette; fakat bunu başarmak bambaşka bir zorluk boyutuydu.
“Telgraf. Buyurun Albayım.”
“Teşekkürler.”
Haberleşme görevlisinin uzattığı kâğıda göz atan Tanya, üzerinde yazanların akıl almaz gerçekliği karşısında dona kaldı.
“Ha? İnanılmaz derecede…”
“Albayım? Bir sorun mu var?”
“Ah, sadece başkentin kararına şaşırdım Binbaşı. Oldukça… nasıl desem, cüretkârlar. Harekâtın planı kendi içinde nispeten basit ama tam anlamıyla büyük bir kumar.”
“Kumar mı?”
“Evet.” Tanya, Weiss’a doğru başını salladı. “Demir Çekiç Harekâtı’nı tam manasıyla bir ‘dikey kuşatma’ olarak nitelendirebilirim. Hatta tabiricaizse, manevra savaşının katıksız bir özeti desek yeridir.”
“Manevra savaşı” kelimelerini duyunca ilk irkilen kişi zırhlı birliklerin adamı oldu. İster iyiye yorulsun ister kötüye, kararlı bir zırhlı birlik subayı soru sormaktan asla çekinmezdi.
“… Bir manevra savaşı yürütebilmek için asgari düzeyde gerekli olan hava üstünlüğünü sağlayabildik mi acaba?”
Tanya, Yüzbaşı Ahrens’in bu haklı noktasını takdir ederek başıyla onayladı.
Gökyüzünün kontrolü elimizde değilse, kara birlikleri pek bir mesafe katedemezdi. O hakimiyet olmadan bir manevra savaşına girişmek ham hayalden ibaretti. Kimse avcı bombardıman uçaklarının ateşi altında yol almak istemezdi.
“Endişelenmeyin. Hava kuvvetlerimiz o işi halletti… Düşman topçusu, hatta kendi tarafımızdaki bazı mankafalar bile tepemize ateş açtı ama düşman uçaklarından tek bir taciz bile görmedik, değil mi?”
“… Yani tesadüf değil miydi? Ben de Tanrı’nın bir koruması sanmıştım…”
“Tanrı’ya değil, silah arkadaşlarınıza inanın Yüzbaşı Ahrens. Belli ki sevgili hava kuvvetlerimiz bizim için iyi iş çıkarmış.”
Tanya bile bu muazzam verimlilik karşısında hayrete düşmeden edemedi… Zar zor bir araya toplanan o uçaklar gerçekten de hava sahasının kontrolünü ele geçirmeyi başarmıştı.
“Fakat nasıl?”
“Lanet Federasyon hava kuvvetleri, ilerleyen piyadelerini korumak için çok geniş bir alana yayılmıştı. Biz de bu durumdan istifade ettik.”
Kâğıt üzerinde geri çekilmeye ve hatları düzenlemeye yardım etmek için seferber edilen hava kuvvetleri, göklerde amansız bir mücadeleye girişmiş ve geçici de olsa hava üstünlüğünü elde etmişti. Uzun zamandır ilk kez doğu semaları İmparatorluk’un oyun alanı haline gelmişti.
Bu son başarı daha birkaç dakika önce bildirilmişti.
“Ben de az önce öğrendim ama… komando paraşütçüleri bizden önce bölgeye giriyor. Hava indirme birlikleri, düşmanın arka hatlarındaki büyük bir nehrin civarına indirme yapacak. Belli ki amaç bir geçiş noktasını tutmak… hava büyücüleri de onları himaye edecek.”
“Bir hava indirme harekâtı mı? Düşmanın arka hatlarındaki bir nehir geçidine mi?”
“Aynen öyle.” Şaşkına dönmüş gibi görünen Weiss’a doğru başını salladı.
Dürüst olmak gerekirse, fazla sayıda birlik riske etmeleri bir yana, bu oldukça klasik bir harekâttı. Başarısız olursak geçidi tutan hava indirme birlikleri tamamen imha edilecekti… Devasa bir risk.
Kesin sonuçlu tedbirlere bu kadar değer veren Genelkurmay bile… başarı umudu olmasaydı böyle bir kumara izin vermezdi herhalde.
“Arene’de kullandığımız numaranın uyarlanmış bir versiyonu. Sadece hava büyücülerini indirmek yetersiz kalırdı ama komando paraşütçüleriyle eşleştirilirsek düşmanı bastıracak sayıya ve ateş gücüne ulaşacağımızı hesaplamış olmalılar.”
İnisiyatifi ele geçirip düşmana en nefret edeceği şeyle saldırmak… Rekabet etmekten bahsedildiğinde bu artık bir klişe haline gelmiş olmalıydı.
İmparatorluk Ordusu’nun, Federasyon Komünist Partisi’nin o taciz ustalarına karşı azimle mücadele etmesi kötü bir fikir sayılmazdı.
“Bizim görevimiz ise merkezin yarma grubu olarak hücuma öncülük etmek.”
“Peki ya sonra?”
Subayları savaşmaya biraz fazla hevesliydi ama astların beklentilerini onaylamak iyi bir amirin görevinin bir parçasıydı.
“Düşman gerisine inen birliklerle bir irtibat hattı kurmak hayati bir görev. Emirlerimiz nehre kadar yardırıp ilerlemek yönünde. Geç kalırsak komando paraşütçülerinin imha edilebileceğini söylemeye gerek bile yok. Omuzlarımızda büyük bir sorumluluk var.”
Kelimelere dökünce yükün ağırlığı açıkça ortaya çıkıyordu.
Her şeyden önce düşmanın arka hatları… çok uzaktı.
Açıkçası, muazzam bir hıza ulaşmadığımız sürece, komandoların ikmal almadan çatışmayı sürdürebilecekleri o kısıtlı süre içinde onlarla birleşmemiz zor olacaktı. Bu noktada neredeyse tamamen mekanize edilmiş olan Semender Muharebe Grubu bile, düşman birliklerinin fiziki engeliyle çarpışırken takvime tam anlamıyla uyma şansına pek sahip değildi.
“Bölgeye başka kimler tayin edildi?”
“İkinci Zırhlı Tümen, On Beşinci Tümen ve Üçüncü Karma Mekanize Piyade Tümeni ile aynı bölgede olacağız. Fiilen öncü grup olarak bu üç kundağı motorlu tümen ve Mobil Muharebe Grubu yer alacak.”
İmparatorluk Ordusu’nun -nadir görülen bir şekilde- mekanize birlikleri sahaya sürdüğü düşünülürse, en azından kâğıt üzerinde ellerindeki en iyi kuvvetleri gönderdikleri söylenebilirdi ama… komuta zincirleri daha önce neredeyse hiç temas kurmamış bu birliklerin etkili bir koordinasyon sağlamasına imkân yoktu.
Etkileyici bireylerin gösterişli hamlelerinin kendiliğinden takım çalışmasını andıran bir sonuç doğuracağına güveniyorlarsa, işlerin sarpa sarma riski çok daha yüksekti.
“Meseleyi tam can evinden vuran bir soru sorabilir miyim?”
“Tabii ki Binbaşı Weiss.”
“Siperleri olmayabilir ama Federasyon birliklerinin bu derece sıklaştığı bir alanda ilerleyemeyeceğimizden endişeleniyorum. Üç tümenin o hattı yarmaya yeteceğine inanmakta güçlük çekiyorum…”
“Haklısın. Arkadaşlar, Genelkurmay bile hiçbir plan olmadan öylece yardırıp geçmemizi söyleyecek kadar akılsız değildir.”
İşittiği o kuru “Ha-ha-ha” kıkırdamaları iyiye işaretti.
En azından şaka yapıp birbirlerine takılabiliyor olmaları, stresten kafaları sepet gibi olup düşünce denizinde boğulan bir gruptan, stratejik bakış ve mantık açısından çok daha iyi durumda olduklarını gösteriyordu.
“Herkes haritaya baksın.”
Yukarıdan gelen bilgiler ve harita birleştirildiğinde, niyetlerini aşağı yukarı kestirebiliyorduk. Bu, bir subayda bulunması gereken, bir kurmay subayın ise doğallıkla sahip olması beklenen bir meziyetti.
“Yani biz… düşman mevzilerinin çakıştığı noktadan mı taarruz edeceğiz?”
“Aynen öyle. Genelkurmay’daki İstihbaratçı beyefendiler bu boşluktan ilerlememizi istiyor olmalı.”
Yan yana dizilmiş şaşkın yüzleri gören Tanya, astlarının kafalarında neleri canlandırdığını tahmin edebiliyordu. Tanya’nın eski kurtları—Weiss, Serebryakov ve Grantz—toparlanmakta gecikmediler… Belki de kriz yönetimi becerileri iyi olduğu için riskli bir durumdan nasıl sıyrılacaklarını iyi biliyorlardı.
“Bir diyeceğiniz mi vardı Yüzbaşı Ahrens? Dürüst olabilirsiniz.”
“… Düşmanın kontrol bölgelerini tespit etmeyi başardılarsa büyük iş doğrusu.”
Ordudaki idari yapı dikey bir hiyerarşiye dayanır. Kendi sorumluluk bölgesini savunmak için elinden gelen her şeyi yapan bir komutan bile, yetki alanı komşusununkilerle çakıştığında birliklerini sorunsuz bir şekilde sevk ve idare etmekte zorlanır.
Fakat rütbelerin ve net görev tanımlarının sırf bu tür aksaklıkları önlemek için var olduğunu ancak bir amatör iddia edebilir. Yeryüzündeki hiçbir ordu, bir düşman taarruzunun tam olarak hangi sorumluluk bölgesinde gerçekleştiğini anında kavrayamaz.
GPS cihazlarının bile hata yaptığı bir dünyada, bu devrin kısıtlı harita ve haberleşme imkânlarıyla bunu nasıl kestirebilirdik ki?
Dolayısıyla teorik olarak en ideal çözüm, tam da iki sorumluluk bölgesinin birleştiği o dikiş yerine darbe indirmektir. Tek mesele, Ahrens’in kaşlarını çatarak dile getirdiği o yalın gerçekti: Eğer gerçekten başarabildilerse…
“Sormama müsaade buyurursanız, bu bilgi ne kadar güvenilir?”
“Genelkurmay’daki İstihbaratçı arkadaş garanti veriyor…”
Ahrens, ‘Şaka yapıyor olmalısınız’ dercesine başını iki yana salladı; aslında oldukça yetenekli bir aktördü.
“Bu analize gerçekten güvenebilir miyiz? Genelkurmay istihbaratı, bilhassa doğu cephesindeki duruma gelince pek de parlak bir sicile sahip değil.”
“Haklı bir nokta. Tamamen endişesiz olduğumu söyleyemem ama… bir kurmay subay olarak ifade etmeliyim ki Genelkurmay’ın da her kurum gibi güçlü ve zayıf yönleri var.”
Eğitim müfredatında derinlemesine işlenen alanlar olduğu gibi, ders kitabının yüzeysel anlatımıyla yetinilen konular da vardır. Genel maksatlı dâhiler değil de belirli işlevlere sahip uzmanlar yetiştirmeye çalıştığınızda kaçınılmaz olarak böyle olur.
Bu yüzden Tanya devam etti: “Esasen istihbarat analizi hususunda Genelkurmay, sırf askeri konuları değerlendirmede oldukça başarılıdır. Ancak işin içine siyaset girdiğinde, yani stratejik analiz sahasında biraz fırın ekmek yemeleri gerekiyor.”
“Yani düşman bölgelerinin sınırlarını tam olarak tespit ettiklerini mi söylüyorsunuz?”
“Binbaşı Weiss, bunu bana neden soruyorsunuz?”
“Ah, haklısınız, bağışlayın.”
Tanya, karşısında eğilerek özür dileyen astına bakıp yüzünü ekşitti. Sorma isteğini anlamıyor değildi. Tanya’nın kendisi de Genelkurmay’ı sorguya çekip bu konuda ne kadar emin olduklarını iyice öğrenmek isterdi.
Hatta onları sıkıştırıp “Bu sefer kesin eminsiniz, değil mi?” diye sormak geçiyordu içinden. Ama bunu soramazdı. Böyle bir şeyi nasıl sorabilirdi ki?
Bu yüzden durumu şakaya vuruyormuş gibi bir izlenim verdi.
“Eh, başarısız olursak başlarına ne geleceğini İstihbarat subayları da gayet iyi biliyordur. Korgeneral von Zettour’u tanırım, kendisi düşmandan bir şeyler öğrenmekten asla çekinmeyecek bir tiptir.”
“Düşmandan öğrenmek mi… Kastettiğiniz?”
“Evet.” Weiss’a doğru başını salladı. “Genelkurmay’ın sabrının da bir sınırı var. Çuvallamaya devam ederlerse, yakında bu adamlara Federasyon usulü cezalar uygulamaya başlarlar herhalde.”
“Bu durumda İstihbarat subayları işi bayağı ciddiye almak zorunda kalır.”
“Ha-ha-ha, değil mi?”
Ortam biraz yumuşayınca Tanya vakit kaybetmeden asıl meseleye girdi. Ellerindeki istihbaratın doğru olduğunu varsayarsak, harekete geçmek için zamanla yarışıyorlardı. Lafı fazla uzatmanın âlemi yoktu.
“Geçen gün aldığımız o geri çekilme emrini hatırlıyorsunuz, değil mi…? İşte bu durumu o zaman kavramışlar. Biraz kaba bir hesap olabilir ama elimizdeki en güncel veriler bunlar. Bir ay öncesine ait detaylı bir harita verilmesinden iyidir.” Tanya herkesin onaylarcasına başını salladığını gördükten sonra devam etti. “Vaziyeti kavradığımıza göre artık taktikleri değerlendirmeliyiz. Tanklar, piyadeler, büyücüler ve topçulardan müteşekkil bir Muharebe Grubuyuz; arka arkaya girdiğimiz muharebelerde kurduğumuz koordinasyon sayesinde düşmana ağır bir darbe indirebiliriz.”
Her girişimde başarıya giden ilk adım, durumun objektif bir şekilde kavranmasıdır. ‘Düşmanını ve kendini bil’ diyen o eski özdeyiş, katıksız bir gerçekten ibarettir. Bu bakımdan Semender Muharebe Grubu, küçük ama koordineli ateş gücü bileşimiyle umutlu olabilir; fakat diğer yandan bakıldığında, olabilecek en küçük stratejik birliklerden biridir.
Gerçek bir düşman ordusuna boca edilecekse, çetin bir çatışma kaçınılmaz olacaktır. Bu yüzden Tanya sinsice sırıttı.
“… Maalesef altı üstü tek bir Muharebe Grubuyuz. O yüzden ucuz bir numaraya başvuracağız.”
“Ucuz bir numara mı?”
“Evet Yüzbaşı Ahrens. Güvenim sizde. Ne yapıp edin, bizi o nehre ulaştırın.”
“Ha?”

BİRLEŞİK YIL 1927, 7 MAYIS, DOĞU CEPHESİ, EN ÖN CEPHE
Yoğunlaştırılan topçu ateşi, karşı taarruz sırasında düşmanı tamamen gafil avladı.
İlerleme emrinin verilmesinden itibaren otuz saati aşkın bir süre boyunca İmparatorluk Ordusu, hattın muhtelif noktalarında Federasyon güçleriyle çatıştı. Bu esnada, İmparatorluk Ordusu’nun o çok gurur duyduğu hava büyücü taburu da hava filosuyla birlikte havalandı. İmparatorluk kara birliklerinin şansına, göklerdeki güç dengesi ağır bir şekilde İmparatorluk lehine bozulmuştu.
Bu elverişli koşullardan cesaret alan birden fazla İmparatorluk kara birliği, hızlı bir yarma harekâtına girişmeye karar verdi. Paraşütçü komandolarla bir an evvel buluşabilmek için doğudaki nehre doğru adeta yardırıp gittiler.
Lergen Muharebe Grubu—yani Semender Muharebe Grubu—İkinci Zırhlı Tümen, On Beşinci Tümen ve Üçüncü Karma Mekanize Piyade Tümeni’nden müteşekkil geri kalan öncü gruba güvenli bir güzergâh açmakla görevlendirilmişti.
En önde Yüzbaşı Ahrens’in zırhlı birliği ile hava büyücü taburu, ikinci kademede ise Yüzbaşı Meybert komutasındaki topçular, piyadeler ve ikmal büyücüleri yer alacak şekilde dizilmişlerdi. İlk kademenin bir gedik açması, ikincinin bu gediği genişletmesi, arkadan gelen tümenlerin ise hattı elde tutması basit bir taktikti ama tam da bu yüzden işe yarayacağından şüphe yoktu.
Kitabına uygun yöntemler, uygulamayı başardığınız sürece son derece kârlıdır.
Bu hususta Semender Muharebe Grubu ile kara kuvvetlerinin teşkilat ve doktrini arasında pek bir fark yoktu. Ancak kendilerini amansız çatışmaların ortasında bulan diğer birliklerle kıyaslandığında, Semender Muharebe Grubu şaşırtıcı derecede rahat bir ilerleme kaydetti.
Bu konforlu ilerleyişin tek bir sırrı vardı.
Tanya’nın numarası, hava büyücülerine tank desantı uygulatarak mana sinyallerini bastırmak ve düşmanın dikkatini diğer hava büyücü birliklerine çekmekti.
Federasyon Ordusu, üstün güçteki büyücülerle uğraşmaktan başını kaldıramıyordu; açıkçası Federasyon’un gökten gelecek büyücü saldırılarına karşı bu kadar iyi savunuluyor olması belki de iyi bir şeydi.
Tanya’nın yakaladığı İmparatorluk telsiz kitlemelerinden anlaşıldığı kadarıyla, Federasyon birlikleri tespit ettikleri an hava büyücü birliklerine pusu kuruyor; bunu başaramasalar bile mana sinyallerini muharebe meydanındaki İmparatorluk kuvvetlerinin yerini saptamak için kullanıyorlardı.
Yani bir ağacı saklamak istiyorsan ormana saklarsın.
Hava büyücülerini saklamak istiyorsan da bir hava büyücüsü muharebesinin arkasına saklanırsın.
Federasyon birlikleri gökyüzündeki hava büyücülerine karşı pürdikkat teyakkuzdaydı; böylece Semender Muharebe Grubu ve bünyesindeki güçlü hava büyücüleri buluşma noktasına kadar yarmayı—daha doğrusu çaktırmadan süzülüp geçmeyi—başardı.
Sonuç olarak, Doğu Cephesi’nin önceki rekorlarını altüst eden jet hızında bir ilerleme kaydettiler. Adeta beklentilerin aksine tereyağından kıl çeker gibi bir yarma harekâtı gerçekleştirmişlerdi.
Bir hava büyücü birliği tank desantı sırasında muhtemelen pek kayıp vermezdi. Büyücüleri tankların üzerine bindirirken beklediği şey tam olarak buydu; üstelik düşman tespitinde ne kadar işe yaradığını görünce Tanya içinden “Fena değilmiş” diye takdir bile etti.
Tankın içinden görüş açısı kısıtlıyken, tamamen açıkta duran desant personeli meydanı geniş bir açıyla görebiliyordu. 360 derecelik alanı dikkatle gözlemleyebilmek harika bir şeydi. Üstelik kendileri hareket etmek zorunda kalmadığı için mekanize hale gelmiş oluyorlardı.
Savaşlar olabildiğince az çabayla kazanılmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, tankları binek olarak kullanmak fena bir seçenek değildi—kendi gücüyle ilerlemenin getirdiği arızalara göz yumabilirseniz tabii… Ancak mevcut durumda Tanya bunu kabul edilebilir sınırlar dahilinde görüyordu.
Büyücülerin tanklarla taşınmasını üst makamlara önermeyi kafasında tasarlarken, büyücülerden biri bir hareketlilik fark edip alarm verdi.
“Piyade var! Saat bir yönünde! Pusu kurmuşlar!”
Şaşıran büyücüler hızla reaksiyon gösterdi. Hedefi tespit eder etmez, önceden hazırladıkları formülle doldurdukları büyü mermilerini saat bir yönüne doğrulttular.
Birkaç tank taciz ateşiyle alanı taramaya başlamak üzereydi ki—
“Durun! Ateş etmeyin! Onlar bizden! Paraşütçü komandolardan biri!”
Öndeki tank grubundan Üsteğmen Grantz’ın attığı nida üzerine herkes silahını indirdi.
“Üsteğmenim, bir yanlışlık olmasın?”
“Kaskı paraşütçü kaskı! Bizim adamlarımızdan biri!”
“Pekala.” Tanya, tankının üzerinde dimdik durarak derhal emri verdi. “Tüm birlikler, şapkalarınızı sallayın! Şapkaları sallayın!”
Sinirleri muhtemelen altüst olmuş bir saha birliğine yaklaşırken, düşman olmadığınızı açıkça belli etmezseniz vurulma ihtimaliniz hayli yüksektir.
Tankların üzerine dikilip hep birlikte şapkalarını sallayan askerler, düşmanca bir niyet taşımadıklarını fazlasıyla net ortaya koyuyordu.
“Ateş etmeyin! Biz dostuz! İmparatorluk Ordusu’yuz!”
“Ne—? Ha? Dost birlik mi?”
Sallanan şapka ve kask kalabalığı adeta ‘Evet’ der gibiydi; bize doğru bir antitank topu çevirmeye çalıştığı anlaşılan komandolar da hemen rahatladı.
Neredeyse felaketle sonuçlanacak bir durumdu. Tanya rahat bir nefes aldı. Kurtarmak için gönderildikleri komandoları havaya uçursaydı, sonu askeri mahkemede rezil olmakla biterdi.
“… Tank desantı hiç de fena bir yöntem değilmiş.”
Eski Sovyetler’in, hatta Amerikalılar’ın bu taktiği kullanmasının bir sebebi varmış demek ki, diye durumu yeniden değerlendirdi Tanya. Canlı kalkanların bu kadar alenen kullanılması gerektiğini düşünmüyordu ama hatasını düzeltti.
Ne de olsa başarı tam karşısında duruyordu.
“Harika iş çıkardınız çocuklar.”
En önde koşan Grantz, gruptan sorumlu hava indirme subayıyla coşkuyla kucaklaştı. Omuz omuza birbirlerini yumruklamalarını izlemek son derece duygusal bir sahneydi.
“Geciktiğimiz için kusura bakmayın!”
“Geldiğinize çok sevindim!”
Tanya’nın birliği ile paraşütçü komandolar birbirlerine karışıp gayretlerinden ötürü birbirlerini tebrik ettiler. Komandoların yorgunluktan avurtları çökmüş yüzlerindeki tebessümden, düşman toprağında tecrit edilmiş halde geçen bu üç gün boyunca ne kadar çaresizce savaşmış oldukları ister istemez anlaşılıyordu. Çektikleri çile sıradan bir çile olamazdı.
Elinden gelen her türlü yardımı yapmak isteyen Tanya söze girdi. “Muharebe Grubu komutanı Yarbay von Degurechaff. Bir ihtiyacınız var mı?!”
“Bayağıdır cephanemiz bitti. Büyücüler dışında elimizde neredeyse hiçbir şey kalmadı… Merminiz varsa bizimle paylaşırsanız harika olur.”
“Hemen hallediyorum. Karşılığında talepte bulunmaktan hiç hoşlanmam ama biraz suyunuzu alacağız.”
“Su mu?” Köprünün altından gürül gürül akan nehri işaret ederek adeta “İşte tam orada ya,” der gibi bakıyor.
Fakat Tanya, mülkiyet kavramına son derece değer veren modern bir bireydir. “Yapmayın ama, orayı ele geçirmek için az ter dökmediniz, değil mi? Ne kadar tutar? Mühimmatla suyu adil bir şekilde takas edelim.”
“Ha-ha-ha! Nehri ele geçirdiğimiz doğru tabii. Yorgunluktan kafam durmuş olmalı.”
“Hiç olmadı bu. Yeterince uyuyamıyor musunuz?”
“Uzun zamandan sonra ilk kez adamakıllı bir yatakta deliksiz bir uyku çekmek isterim doğrusu. Ondan sonra da bir hatıra fotoğrafı çektireceğim.”
Bu birlikler, çetin muharebeden çetin muharebeye koşarken dinlenme haklarından feragat etmişlerdi. Düzgün bir rotasyon izni talep etmek onların en doğal hakkıydı; askerlerin dinlenmesini sağlamak ise bir komutanın asli göreviydi.
“İyi dinlenin,” diye rahat bir tavırla karşılık verdi Tanya, ardından mırıldandı: “Bu denli devasa bir harekât… Hatıra fotoğrafı hiç de fena fikir değil aslında… Belki biz de bir tane çektirmeliyiz.”
“Hiç fena fikir değil hem de! Kamera tedarik işini ben hallederim!”
“Üsteğmen Serebryakov? Güzel. Sabırsızlıkla bekliyorum.”
“Emredersiniz efendim, bana güvenebilirsiniz!”
Ne kadar da güvenilir, diye düşündü Tanya buruk bir tebessümle; ardından hisli gözlerle sulara bakmak için döndü. Böyle bir nehir varken düşmanın kafasına göre geri çekilmesi imkânsızdı. Köprüleri kader tayin eden darboğazlara dönüştüren şey de tam olarak buydu.
“… Sanırım geriye sadece bu işi nihayete erdirmek kalıyor.”

8 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ’NDEKİ GENEL DURUM
Federasyon Ordusu Komutanlığı ne olup bittiğini kavradığında, Kampfgruppe’un öncü birliği çoktan hatlarının derinliklerine sızmıştı.
Savunmada tek bir gediğin bile açılması, İmparatorluk Ordusu’nun ateş gücü ve piyadeleriyle o yarayı yara yara içeri akın etmesi için kafiydi. Bir yarma harekâtını engellemek, saldıran birliğin böğrüne vurmayı gerektirirdi; ancak hava üstünlüğünü kaybeden Federasyon Ordusu, birliklerini serbestçe intikal ettirmekten bile acizdi.
Zafer bizim olacak.
İmparatorluk Ordusu komutanları buna kanaat getirdikleri an, zafere olan susuzlukları daha da perçinlendi. Öte yandan, hatlarında açılan küçücük bir gedik bile Federasyon’un moralini tam anlamıyla çökertiyordu. Normal şartlarda ön cephede dimdik duran birlikler, artçı iletişim ve ikmal hatlarına yönelik tehdit yüzünden geri çekilmek zorunda kalıyordu.
Mantıklı ve tarafsız bir gözle bakıldığında, Federasyon Ordusu’nun sahip olduğu sayısal üstünlük sayesinde dengelerin hâlâ onların lehine tartması gerekirdi. Fakat hava üstünlüğü olmayınca, muharebe meydanının kontrolü yeniden İmparatorluk tarafına geçti.
O an itibarıyla, Federasyon’un doğu cephesindeki büyük taarruz planı tamamen tıkandı. Hatlarının arkasına sızan İmparatorluk komando paraşütçülerini bertaraf etmek bir yana, Federasyon birlikleri derhal geri Çekilmezlerse kendilerini ağır bir kuşatmanın ortasında bulacaklardı.

AYNI GÜN, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI
Telsiz haberleşmesinin durumu ve sahadan gelen raporlar sayesinde, cephenin çok gerisindeki Genelkurmay bile harekâtın yolunda gittiğini anlayabiliyordu.
Ayrıntılı bilgiler ulaşana kadar durumu tüm ayrıntılarıyla kavrayamasalar da gelen telsiz mesajlarından direnişi başarıyla kırıp ilerledikleri net bir şekilde görülüyordu.
Yine de sahada elde edilen somut başarı raporları, dolaylı kanıtlardan çıkarılan avantaj varsayımlarından nitelik olarak tamamen farklıydı.
Kurmay subayların her birkaç dakikada bir telsiz cihazlarının başında huzursuzca mekik dokuduğu, üst düzey subayların bile kıymetli puroları yerine kâğıda sarılı tütünleri üst üste tüttürdüğü Genelkurmay Dairesi, adeta duman ve gerginlikten patlayacak raddeye gelmişti.
Herkesin yaşadığı gerilim, sabırsızlık ve iç çatışmanın doruk noktasına ulaştığı an, bekledikleri mesaj kurak topraklara yağan bir rahmet gibi imdatlarına yetişti.
“Yarma harekâtı başarılı! Hattı yardılar! Hava indirme birliği komutasından mesaj var! Altıncı Paraşütçü Komando Alayı ve Lergen Muharebe Grubu ile temas sağlandı!”
“… Lergen Muharebe Grubu mu?”
“Kusura bakmayın, Semender Muharebe Grubu’na kendi aramızda gizlice böyle diyoruz da.” Bazı kurmay subaylar meslektaşlarının adını duyunca şaşkınlıkla bakışırken, Harekât Dairesi’nden bir subay alçak sesle durumu açıkladı.
“Peki en zor kısmı başarıp düşmanı tam ortadan ikiye bölebildiler mi?”
“Doğrulandı efendim.”
“… Harbi harbi başardılar demek, ha?”
Ellerinden gelen her şeyi yapıp planlarına küstahça bir özgüven duymuş olsalar da, pamuk ipliğine bağlı bu hamlede içten içe ilahi bir korumaya sığınmak zorunda kalmışlardı. Demek karşıya geçebildik? Subaylardan birkaçının yüzündeki endişe bulutları dağıldı. Korktukları başlarına gelmemiş, hava indirme birliğinin imha edilme tehlikesi kesin olarak atlatılmıştı; hatta işler yolunda giderse muazzam neticeler bile elde edebilirlerdi.
Herkes bir sonraki raporu umutla beklemeye koyuldu.
“Peki ya kanatlar ne durumda?”
“Takip raporu gelince öğreneceğiz… İzninizle.” Telsiz teknisyeni telgrafın başına iyice yapışarak bir süre hızlıca notlar aldı. Başını kaldırıp yüzünde güller açarak sesini yükseltti. “Her iki kanatla da telsiz teması kuruldu!”
Tatlı bir netice—ya da büyük bir umut… Odaya çöken kasvet bir anda dağıldı ve kendilerini köşeye sıkışmış hisseden kurmaylar ansızın canlandı. Uzun bir aradan sonra ilk kez kendilerine olan güveni ve kararlılığı yeniden kazandıkları andı bu.
Elde edilen başarılara odaklanan zihinleriyle yüzlerindeki tebessüm çocuksu bir neşeyi andırıyordu.
Harekât Dairesi’nden bir subay durumu özetledi ve genel gidişatı takip eden Korgeneral von Rudersdorf ile Korgeneral von Zettour’a müjdeyi vermek için odanın arka tarafına doğru seğirtti. “Sol kanattaki direnişi kırmak biraz daha zaman alacak ama düşman hatları ciddi şekilde sarsıldı; kuşatma çemberini tamamlamak an meselesi!”
“Kıstırdık mı yani onları?”
“Evet, General von Rudersdorf! Düşmanı kıstırmayı başardık!”
“Anlaşıldı.” General tatmin olmuş bir edayla gülümsedi. “… Demek avladık onları…”
Kendi kendine konuşur gibi söylediği bu sözlerde, yalnızca yanı başında oturan Zettour’un duyabileceği bir rahatlama kırıntısı vardı. İçindeki endişeyi astlarına belli etmemek için elinden gelenin en iyisini yapmış olmalıydı. Başarı için dua etmekten başka elinden bir şey gelmemesi onun için katlanılması son derece güç bir durumdu. Belki de buna, üst düzey kurmay subayların devam eden harekâtlar sırasında yaşadığı kendine has bir yalnızlık denebilirdi.
Endişelerinden sıyrıldıkları an, hem Rudersdorf hem de Zettour neredeyse sandalyelerini devirecek bir hızla doğrulup hep bir ağızdan “Yaşasın!” diye bağırdılar.
Tüm kurmayların yüzünde kendiliğinden bir tebessüm belirdi ve çok geçmeden planın mimarı olan Rudersdorf’a övgüler yağmaya başladı.
“Tebrik ederim!”
“Ne tebriği?” Rudersdorf başını sallayarak mütevazı bir tavırla reddetti. “Hayır, bu başarı bizim için sebat gösteren hava indirme birliği ve onlara eşlik eden büyücüler sayesindedir. Düşman toprağında üç gün üç gece direnmemiş olsalardı bu asla mümkün olmazdı.” Derin bir hislenmeyle konuşmasını sürdürdü: “Gerçekten çok duygulandım. Onlara en azından bir teşekkür borçluyuz. Madalya başvurularını derhal başlatın.”
“Emredersiniz efendim.”
“Siz bana bırakın,” diyerek koşturan kurmaylara işi havale ettiğinde bunu eksiksiz halledeceklerinden emindi.
Salondaki coşkulu hava, herkesin zaferin tatlı meyvesiyle kadeh kaldırmasına vesile oluyordu.
Fakat her kalabalıkta aklıselimini koruyan en az bir kişi bulunur.
“… Demek şimdi tek yapmamız gereken işi bitirmek.” Zettour hafifçe bıyık altından güldü. Mutluydu ama kendinden geçecek kadar sarhoş olmamıştı. Ren Cephesi’nde büyük bir zafer kazanmalarına rağmen son aşamada nasıl çuvalladıklarını unutmasına imkân yoktu.
“… Demek nehri kullanarak onları kuşatıp imha edeceğiz. Paraşütçüler, arazi yapısı ve düşman askeri bölgelerinin bölünmüşlüğü… Bu şartlar altında, kuşatma çemberini oluşturmanın işi bitireceğini söylemek isterdim ama…”
“General von Zettour, ne demek istediğinizi anlıyorum. Ya hep ya hiç dediğimiz bir muharebeyi kazandık. O hâlde bundan kesin sonuçlu neticeler kopardığımızdan emin olmalıyız.”
“Yakaladın beni. Bu kadar temkinli konuştuğuna göre şikâyet edecek bir şeyim kalmadı. Bu harekât başarıyla tamamlanırsa, sana olan takdirim bakî kalacaktır.” Yüzündeki tebessümle aslında “Kazanmayı hak ettin, Rudersdorf,” demek istiyordu. “Yine de başarı başarıdır. Samimi bir kutlamayı hak ediyor. Sana Personel Dairesi’nin gizli stokundan bir şarap ısmarlayayım.”
“Ooo?” “Seni mahrum bıraktığım şarap buysa, tadının nefis olacağından eminim.”
Zettour omuz silkerek bu meydan okumayı kabul etti. “Gözün arkada kalmasın.” Lojistik ve mühimmat seferberliğinin başında biri olarak tarafsız kalmaya özen gösterirdi ama bu seviyedeki bir zafer için bir şişe şarabın lafı bile olmazdı.
“Yarbay Uger, sana fazladan iş çıkarıyorum ama kusura bakma; daha sonra bize bir düzine kadar şişe gönderiver.”
“Anlaşıldı efendim.”
Görevi güven veren bir edayla devralan Yarbay Uger, yalnızca bir cephe gerisi uzmanı değil, aynı zamanda şaraptan da anlayan biriydi. Doğru şişeleri seçeceğinden şüphe yoktu.
Doğru kombinasyonun hediyenin anlamını tamamen değiştirebileceği bir şarap ikramında, şişe seçme görevi gözü kapalı ona emanet edilebilirdi! Böylesine düşünceli ve aynı zamanda mükemmel bir asker olan biri, Personel Dairesi için paha biçilmez bir cevherdi.
Her şey dönüp dolaşıp güvene dayanıyordu. Başarı üstüne başarı yakalamış güvenilir birini nadide bir değer olarak görmek son derece doğaldı.
“… Makul bir mantık yürütme…” Zettour bıyık altından gülümsedi. Ben tam olarak böyleyim işte. Sürekli doğru prosedürü ve yapıyı düşünmek kötü bir alışkanlık mıydı acaba? İş tek bir hediyeye geldiğinde bile bunu inkâr etmek zordu.
Her neyse… Başını iki yana salladı.
Hesaplarındaki hata payını en aza indirmek mümkündü. Çıkarımlar, öngörüler ve ardından eylem; Zettour’un vazifesi buydu. Öyleyse bu savaş durumunda nelerin dikkate alınması gerektiğini bilmek oldukça basitti.
İlki, İmparatorluk Ordusu şu anda Federasyon kuvvetlerini bölüyor ve kuşatıyordu. Onları üç parçaya ayırdıktan sonra kuşatmayı daraltıyor ve süreci imha ile taçlandırıyordu.
Kumar bile olsa, altından kalkabildiğiniz takdirde tarihte yeni bir sayfa açabilirdi.
Harp okulu öğrencileri gelecekte çalışacak daha fazla ders malzemesine kavuşmuş olacaktı. Yine de bu ne kadar hoş bir duygu böyle.
Yine de zafer avucunun içine girmedikçe hiçbir şeyin anlamı yoktur, diye düşünen Zettour başını salladı. Henüz gardımızı düşüremeyiz. Özellikle düşman, kuşatma çemberini yararak bir çıkış yolu bulmaya yeltenirse bu ciddi bir sorun teşkil ederdi.
“… Fakat düşman komutası hâlâ işler durumdaysa, o zaman evet…” Bunu mırıldandığı sırada zihninde yeni bir plan şekillenmişti bile. Zaferleri neredeyse kesindi ama… Bir hamle daha yaparlarsa işi tamamen garantiye almış olurlardı.
“Pekala, işlerini bitirelim.”
İmparatorluk Ordusu bu savaşta başsız bırakma taktiklerini sıkça kullanmıştı. Düşman karargâhına doğrudan yapılacak bir taarruz, kritik bir anda komuta zincirini tamamen çaresiz bırakırdı.
Bir hava büyücü taburunu doğrudan düşman karargâhına saldırtmak Ren’de, Dakterlik’te, güney kıtasında ve hatta doğu cephesinde son derece etkili olmuştu.
Esasen bu, en ideal çözümdü.
Hava üstünlüğü, asgari destek, iyi eğitilmiş hava büyücü subayları ve tecrübeli askerler gerektiren yüksek riskli bir harekât olabilirdi; ancak şartlar olgunlaştığında yarattığı etki rakipsizdi.
“Yarbay Uger, senden bir şey daha rica edeceğim.”
“Buyurun efendim, ne emrederseniz.”
“Semender—şey, Lergen Muharebe Grubu ile iletişime geç. Düşman karargâhına doğrudan saldırmalarının mümkün olup olmadığını kontrol etsinler.”
“Emin misiniz efendim? Bölge komutanlığını baypas etmek ne kadar doğru bilemiyorum…” Uger kaşlarını çatarak usulünce hareket edilmesi gerektiğini belirtti. Fakat bölge ordu karargâhından izin alma prosedürüne harfiyen uymak aşırı temkinli bir hareket olurdu. Kararlılık ile tedbirlilik arasındaki denge, bir subay için her zaman zordur. Hem kendisi hem de Rudersdorf uzaklara boş boş dalıp gidecek gibi görünüyorlardı ama Zettour hafifçe gülümsedi.
“Yarbay Uger. Mükemmel bir subaysın ama saha subaylarının ruh halinden pek anlamıyorsun, değil mi?”
“Efendim?”
“Ön cephede işe yarayan her şey meşrudur. Albay von Degurechaff bir av köpeği gibi avının peşinde olduğu sürece Doğu Ordu Grubu’nun bir sorun yaşamayacağından eminim.”
Durumu kavramaya başlayan Uger gözlerini kırpıştırdı. Bir kurmay subayda bu tür bir esnekliğe nadiren rastlanırdı. Sicil değerlendirmesine bunu not edeyim.
“Harekât Dairesi’nin ağzını arayacağım. Hadi işe koyulalım.”

BİRLEŞİK TAKVİM 8 MAYIS 1927, DOĞU CEPHESİ, SEMENDER MUHAREBE GRUBU KOMUTA MERKEZİ
“General von Zettour cidden insanları pestili çıkana kadar çalıştırıyor… Doğrudan düşman karargâhına saldırmamızı istediğine inanamıyorum.”
“Zaten her zaman böyle olmuyor mu? Şey… resmî olarak bu mesaj Lergen Muharebe Grubu’naydı.”
“Öyleydi, evet.” Dışarıdakilere oynanan tiyatro buydu işte. Tanya emir subayına gülümsedi. Usulden ibaret prosedürler başa bela olsa da gerekli bir süreç olarak yerine getirilmek zorundaydı.
“Albay von Lergen’in adına ‘Olmaz, yapamayız’ diye yanıt vermeyi çok isterdim. Onu rütbece altımdakilerden biri sayıp bütün ihlal sorumluluğunu ona mı yıksaydım acaba?”
Tanya bunu söylerken yarı ciddiydi.
Yine de bu tür kılıfına uydurma numaralarıyla uğraşacak ne vakti ne de enerjisi vardı; üstelik böyle kurnazlıklar kurallara da aykırıydı. Kurallara iyi niyetle uymaya çalışan biri olarak, görevlerini bu şekilde ihmal etmesine izin verilemezdi.
Başka çarem yok sanırım… Başını iki yana salladı ve kabullenmiş bir edayla konuşmaya başladı. “… İmkânsız şeyler hakkında çene çalacak kadar yorulmuşum demek ki. Savaşın çalışma saatleri o kadar belirsiz ki… Hiç iyi değil bu.”
“Katılıyorum komutanım. Peki ne yapmalıyız?”
“Düşmanın keyfi gayet yerinde. Onları kuşatmayı başardık ama bu, mühimmat stoklarının tükendiği anlamına gelmiyor. Zamana yaymak isterdim ancak Genelkurmay hızlı ve cerrahi bir müdahaleyi tercih ediyor.”
Kuşatılmış düşman, köşeye sıkışmış bir sıçandan farksızdır. Mümkün olan en az çabayla kazanmak isteyen Tanya, çaresiz kalmış Federasyon kuvvetlerinin üzerine atılıp kendini ısırtmayı içeren bir plana zerre heves duymuyordu. Üstelik muhtemelen daha fazla ikmal malzemesi de gelmeyecekti.
“İnsana o ek hızlandırma aparatını aratıyor.”
“Haklısınız. Onlar elimizde olsaydı işimiz çok daha kolaylaşırdı.” Ancak verdiği bu yanıtın hemen ardından, sanki tepesinden yıldırım düşmüşçesine büyük bir şok yaşadı.
Sakin bir kafayla düşününce, bir şeylerin kesinlikle ters gittiğine karar verdi. Ben gerçekten mühendis Schugel denilen adamın icatlarından birini mi özlüyorum?
Tanrı aşkına, savaş cidden benim ayarlarımı bozmuş.
Zayiat riskini göze alamayacağınızı rapor edip isteksizliğinizi dile getirseniz bile, her ordunun net bir hiyerarşisi vardı; geçerli bir emri kimsenin reddetmesine izin verilemezdi.
Hedefimiz, Federasyon Ordusu Karargâhı olduğu değerlendirilen bir mevzi grubu. Ele geçirdiğimiz nehir geçidinden kısa bir uçuş mesafesindeydi ve 203. Hava Büyücü Taburu üst kademeden kesin emir almıştı: Bir saldırı gerçekleştirmeleri bekleniyordu.
Git deniyorsa, giderim.
‘Hayır’ deme hakkı olmadığı için ne kadar acınası bir durumda olduğuna dövünecek vakti bile olmayan Tanya, düşman komuta kademesine vurulacak darbe harekâtı için taburunu toplamak zorunda kalmıştı.
Belki de beklendiği gibi mi demeliydi… Federasyon Ordusu’nun savunma hattının sözde birkaç gün içinde apar topar kurulmuş olmasına rağmen, ana mevzileri Ren Cephesi’ndekileri aratmayacak kadar iyi korunuyordu.
“Direnç çok sert! Kahretsin, ininde kıstırılmış ayı gibi savunmaya mı geçtiler?”
Düşmanın ateş yoğunluğu, ölçeği ve hepsinden öte çaresizliği, seçkin 203. Hava Büyücü Taburu’nu bile teyakkuza geçirmeye yetmişti.
“Düşman büyücüleri havalanıyor!”
“Karargâha doğrudan destek mi?! Savunmasız bırakıp bize kucağını açabilirlerdi sanki!”
Adamın sinirini bozacak derecede heves kırıcıydı ki bizi bekleyen ihtiyat birlikleri vardı. Birlikleri teoride nasılsa tam da öyle, doğru şekilde kullanıyorlar. O kadar kusursuz bir kuralcı uygulama ki midemi bulandırıyor. Bu bir spor müsabakası olsaydı akıllılıklarını över, güzel bir maç dilerdim ama savaş zamanında rakipler ya öldürülür ya da atlatılır.
İrtifa farkından yararlanarak onları ezici bir saldırıyla yok etmeyi düşünen Tanya, bir büyü formülü tezahür ettirdi. Yollarını kesmek için yükselen büyücülere formülü fırlattığında, işe yaramadığını anında fark etti.
“Bunlar yeni modeller!”
Binbaşı Weiss’ın çığlık çığlığa verdiği uyarıya ihtiyacı bile yoktu. Tanya ve adamlarının patlama formüllerini doğrudan yedikten sonra hiç istifini bozmadan uçmaya devam edebilecek tek grup, yeni model sayesinde gelişmiş koruyucu kabuğa sahip olan Federasyon büyücüleriydi.
“Yani koruyucu kabuklarını uzaktan delemiyoruz, öyle mi?! Siktir!”
Nüfuz gücü sonuna kadar artırılmış bir optik keskin nişancı formülü kullanmak ona bir şans verebilirdi. Ancak düşman bölgesinin semalarında keyif çatarcasına uzun uzun çarpışacak hâlimiz yoktu. Derken, tam da planlarının altüst olmasına tepesi atarken bir şey oldu.
Bir üsteğmen bölüğünün başına geçip öne atılarak hücuma kalktı.
“Bölük, beni takip edin! Yakın dövüş bu heriflere karşı etkili olacaktır!”
Hırs ve azimle dolup taşan Grantz, cesur bir karar vermişti. Tanya onu durdurup durdurmamak hususunda tereddüt etti ama astlarının inisiyatif alma kararlılığına mümkün olduğunca saygı duyması gerektiğine karar verdi.
“Binbaşı Weiss, onu destekleyin!”
“Emin misiniz?! Hedef tahtasına döneriz!”
Komutan yardımcısının ne demek istediğini —burada açıkça hamle yapmanın tehlikeli olacağını— anlıyordu; fakat yeni modellerin yakın mesafeden daha zayıf kaldığını çatışmada zaten kanıtlamışlardı. Tanya, gereksiz yere hem zaman hem de enerji tüketen uzaktan savaşmanın konforuna sığınmaktansa, bodoslama dalmanın doğru bir fikir olduğunu düşünmeye başladı.
“O aptal Grantz bu sefer haklı! Gökyüzünde onu destekleyin!”
Weiss’ın kaçış güzergâhını ve desteği üstlenmesi yeterli bir tedbirdi. Arkasını kollayan biri varken ilerleyip ortalığı temizleyebilirdi.
“Teğmen, bizim bölük Grantz’in peşinden gidiyor! Şu kademeye hücum edin!” Tanya kolunu sallayarak “Hadi!” işareti verdi— ve öne geçip yolu açarken şok içinde nefesi kesildi. Aniden Federasyon’un uçaksavar mevzileri ateş açmaya başladı.
Düşmanın üzerinize ateş açmasında sorun yoktu. Yani, savaş dediğin böyle bir şeydi. Ama bu kadarı da…
Tanya’nın gözleri neredeyse yuvalarından fırlayacaktı.
Kendi büyücülerinin uçtuğu bir alana uçaksavar mermisi yağdıracaklar mıydı yani?!
“Dostla düşmanı ayırt etmeye çalışmıyorlar bile mi?! Aşağılık pislikler,” diye tükürürcesine konuştu ve vakit kaybetmeden yeni talimatlar vermeye başladı. Kritik bir darbe indirme ihtimali düşük olan bir alan ateşi olduğu sürece, yapabilecekleri tek şey savunmalarını artırmaktı.
“Optik aldatmacaya güvenmeyin! O enerjiyi koruyucu kabuğunuza aktarın! Ardından şimdilik geri çekilin!”
Saldırıyı iptal edip geriye döndüler. Düzenleri bozulup birbirlerinden ayrı düşselerdi, astları alevler içinde birer yusufçuğa dönerdi. Hayır, sadece ağırdan almaları bile felaketle sonuçlanırdı. İmparatorluk Ordusu’nun hesaplama mücevherleri, daha yüksek irtifalara tırmanmak için gereken hareket kabiliyeti ve tırmanma kapasitesi hususunda üstün olmasaydı, işler kesinlikle kötü biterdi.
“Cidden iyi direniyorlar… Kahretsin, bir hücum sırasında çuvallayacağımız hiç aklıma gelmezdi.”
Dakterliği’nin piyade saflarını ter bile dökmeden dağıttığımız zamanlardan farklı bir devirdeydik artık. “Yanımıza bile yaklaştırmayacağız” diyen bir çaresizlik, uçaksavar ve makineli tüfek mevzilerinden yükselen yoğun bir savunma bombardımanına dönüşmüştü.
Elbette onları çok ama çok uzak bir mesafeden formüllerle vurmak mümkündü… ancak isabet oranının ve gücün yakın mesafeye kıyasla feci şekilde düşeceği inkâr edilemezdi. Bu farkı kapatmak için sırf daha fazla mana boca edersek de yorgunluğumuz normalin katbekat üstüne çıkardı. Savaş basit bir şey değildi işte.
“Düşman büyücülerinin hücumumuzu engellemesi ne büyük angarya.”
Sert koruyucu kabuklar, hedefini bulmayan atışlar. Çatışmayı yakın dövüşe taşıdığınızda ise deliler gibi kaçınıp tamamen savunmaya kapanma taktiğiyle karşılık veriyorlardı. Yani özünde, tank rolünü üstleniyorlardı. Bir savaşta tanklara karşı ölümüne savaşacağım rüyamda görsem inanmazdım.
Tanya ne yapacağı konusunda tasalanmak üzereyken, pratik olmanın ne kadar önemli olduğunu hatırladı. Tanklardan kurtulmak zor olacaktı. O hâlde biz de onları kendi hâllerine bırakırdık.
“Onlara işkence ederek canlarını almak isterdim ama arkalarındaki destek ayak bağı oluyor. Şimdilik düşman büyücülerini görmezden gelin.”
“Efendim?”
Emir subayının şaşkın mırıltısına karşılık Tanya vahşice sırıttı. “Büyücülerin arasından yararak geçelim. Doğrudan düşmanın yer mevzisine saldıracağız.”
“Yukarıdan ve aşağıdan kıskaca alınabiliriz! Lütfen bunu tekrar değerlendirin.”
“Endişelenme,” dedi Tanya, emir subayının titreyen ifadesine cevaben cesur bir edayla. “O büyücülerin nişan alma yeteneğinin ne kadar ‘harika’ olduğunu biliyorsun. Vurulan bir aptal olursa, bu kendi hatasıdır. Hem ateş ederlerse, karavanaya çıkan atışları aşağıya yağacak ve işimizi kolaylaştıracak! Pekala.” Tanya sesini yükseltti. “Tüm birliklerin dikkatine, 01 konuşuyor. Tüm birliklerin dikkatine, 01 konuşuyor. Federasyon büyücü birliğini görmezden gelin! Tekrar ediyorum, Federasyon büyücü birliğini görmezden gelin! Yanlarından geçerken sadece önleyici ateş açın ve yararak ilerlemeye odaklanın!”
Çalışkan aptallar gibi bir kaleye kafa atmanın âlemi yoktu. Tanklar dayanıklıydı fakat atış kabiliyetleri kısıtlıydı, bu yüzden etraflarından dolaşacaktık.
Ama sadece etraflarından dolaşmakta hiçbir ustalık olmadığından, çapraz ateş hatlarını birbiriyle çakıştırıp düşmanın kendi kendini imha etmesini sağlama gibi enfes bir hüner sergileyecektik.
“Gidiyoruz askerler! Beni takip edin!”
Üç taarruz düzenine geçtik. Herkesin “Gebertin şunları!” haykırışıyla aynı anda hücuma kalkış tarzı, muhtemelen kontrolden çıkmış bir yaban domuzu sürüsü kadar gözü kara görünüyordu.
Düşman büyücüleri önümüzü kesmek için bir araya kümelendi; tam da o anda şansları yaver gitmez oldu. Taciz ateşi sayılabilecek miktarda patlama formülü tezahür ettirip sis perdesi görevi görmesi için fırlattık. Düşman büyücüleri durumu fark ettiğinde artık çok geçti.
Süzülüş o kadar pürüzsüzdü ki “kayıp gitmek” kelimesi tam oturuyordu. 203. Hava Büyücü Taburu’nun hücumu başarıyla sonuçlandı. Federasyon büyücüleri ile kara mevzilerinin arasından sıyrılıp inişlerini sürdürecek kadar şanslıydılar.
“Tanrı bizimle! Askerler, şu kitapsız dinsizlere gerçeklerin ne olduğunu öğretelim!”
Hayal kırıklığı yaratan tek unsur, hem kendi güvenliğini hem de elde edilecek sonuçları düşünerek Elinium Tip 95’i devreye sokmak zorunda kalmasıydı. Zihnindeki etkisi anında ortaya çıkmasa bile, hiç etki etmeyeceğinin garantisi yoktu ve bu durum sinir bozucuydu.
“Böyle zamanlarda bile Tanrı’ya sığınamayan düşmanımızın hâline acıyorum. Hayır, belki de hor görüldükleri için sırf kalpleri kırık olduğundan Tanrı’nın varlığını inkâr ediyorlardır.”
“… Yavaş gel bakalım, Binbaşı. Ben böyle zırvalıklardan hoşlanmam.”
“Ha?”
“Kendi kişisel görüşüm ama seni uyarıyorum. Savaşı ciddiye al.”
“Kusura bakmayın lütfen.”
Tanya sorun olmadığını belirtircesine başını salladı ve birlik taarruz rotasında ilerlemeye devam etti. Buna karşılık paniğe kapılan düşman, önceden belirlenmiş savunma planını uygulamaya karar verdi.
Ancak bu, beklenmedik bir hamleye verilebilecek en kötü tepkiydi.
Federasyon’un kara mevzileri alan ateşine sadık kalmaya devam ediyordu. Sonuç olarak… Tanya açık bir neşeyle sırıttı.
“Ha-ha-ha! Bu harika! Federasyon birlikleri serseri mermilerle birbirlerini gebertiyor!”
Karadan gelen saldırılar tam da Federasyon büyücü birliğinin uçtuğu irtifayı vururken, dalış bombardımanı yapan 203. Hava Büyücü Taburu’nun sıyrık bile almamasına yarıyordu.
Yoğun uçaksavar ateşine maruz kalan Federasyon büyücüleri, isteseler bile savunmadan saldırıya geçemiyorlardı. Bu açıktan yararlanıp uçaksavar topu mevzilerine patlama formülleri fırlatmak çocuk oyuncağıydı.
“Formülleri tezahür ettirin! Vurun şunları!”
Bu kadar yakından yapılan büyü atışları gümleyerek patladı. Büyüyü hedefe ulaştırmak için mermiye mühürlemenize bile gerek kalmadığında; büyü yapma hızı, etki alanı ve gücü bambaşka bir boyuta ulaşıyordu. El bombalarının bile yakalayamayacağı mükemmel bir zamanlamayla tetiklenebilen büyücü siper ateşi, böylesine uç bir durumda şiddetin zirvesiydi.
“Düşman mevzileri sessizliğe büründü!”
Emir subayının raporuna başıyla onay veren Tanya sesini yükseltti. “Pek yakında peşimize düşecek misafirlerimiz olacak! Biraz geri çekilelim!”
“… Ebelemece mi?”
Tanya, Serebryakov’un sezgilerinden etkilenerek ona gülümsedi. “Neden olmasın? Biraz oynayalım onlarla.”
Yeni hesaplama mücevheri modeline sahip Federasyon büyücülerinin tek numarası sert savunmalarıydı. Başka hiçbir birliğin müdahalesi olmadan onları katletmek hiç sorun olmayacaktı. Peşimize düşmek için üslerinden ayrılırlarsa işleri biterdi.
Elbette düşmanı dışarı çekmek klasik bir hamleydi. Bu yüzden sahte bir geri çekilme sergilemenin gerçekten o kadar akıllıca olup olmadığı sorusu doğal olarak akla geliyordu. Her devirden ve her milletten komutanlar düşmanı peşlerine takmak için kurnazlıklarının her damlasını kullanmışlardı ama… Sanırım sadece şansımız yaver gitti?
Bunu nasıl yorumlayacağını bilemiyordu ama temel olarak hiçbir şey yapmak zorunda kalmamışlardı. Düşmanın gözü dönmüş bir şevkle peşlerine düştüğünü görmek için arkasına baktığında, endişelerinin boşa çıkması neredeyse hayal kırıklığı yaratıyordu.
Yoksa Tanya ve birliğinin arkasını dönmesini hüsnükuruntuyla kendilerinden “kaçmak” olarak mı yanlış anlamışlardı? Bir grubun tankının art arda takip saldırıları yapmakla işi olmazdı ama görünen o ki Federasyon büyücüleri, bir düşmanı dikkatsizce takip ettiğinizde ne olacağını bilecek kadar deneyime sahip değillerdi.
203. Hava Büyücü Taburu, yalnızca rastgele nişan alınmış ateşe maruz kaldığı an, dağılıyormuş gibi yapıp hemen ardından taarruz için çark etti.
Kaçan düşmanları kovaladıklarını sanan Federasyon askerleri, durum aniden değişince tereddüt ve kafa karışıklığı içinde kıymetli saniyelerini kaybetti; bu sırada İmparatorluk’un seçkinleri yaklaşarak saldırdı.
Bu noktada, Federasyon askerlerinin yerlerini koruma konusunda cesur olduklarını kabul etmeliyim.
Tanya’nın kavrayabileceğinden çok daha cüretkâr bir şekilde savaşmışlardı. Ne yazık ki güç, iradeyle orantılı olarak artmıyordu. Dayanıklı koruyucu kabukları hariç tutulursa, icaplarına bakmakta pek zorlanacaklarını söylemek zordu.
Gökyüzünde birkaç dakikalık arbedenin ardından hava sahasında kalan tek kişiler, 203. Hava Büyücü Taburu’nun dişli mensuplarıydı.
“Düşman hava büyücülerinin tamamını etkisiz hâle getirdik, değil mi? Binbaşı Weiss, kayıplarımızı rapor edin!”
“Birkaçı patlama formülüne yakalandı. Bütün bölükler hâlâ savaşabilir durumda ama sekiz yaralımız var. En ağır yaralımız, kıçından vurulan bir aptal. Sandalyede oturmadığı sürece bir şeyi kalmaz.”
“Yani hafifçe de olsa adamlarımızın çeyreği darbe aldı, öyle mi?”
Bir sonraki düşüncesini yutmaya karar verdi: Hiç de Federasyon Ordusu’yla savaşıyormuşuz gibi hissettirmiyor… Bu mevziye saldırmaktan hayal ettiğinden çok daha fazla yıpranmışlardı. Üstelik Federasyon büyücüleri öyle bir hırsla doluydu ki gözleri yuvalarından fırlayacak gibi olmuştu.
Zaten biliyordum ama Federasyon Ordusu giderek güçleniyor. Kuşatma altında olmalarına rağmen Federasyon’un örgütlü direnişi çöküşe dair hiçbir belirti göstermiyordu.
Normalde şimdiye kadar disiplinleri felaket bir hızla bozulmuş olurdu, bu yüzden… İnatlarının arttığını kabul edeceğim.
“Sınırlı bir hava üstünlüğü elde etmiş olabiliriz ama fazla vaktimiz yok. Düşman takviyelerinin yolda olma ihtimaline karşı taarruzumuzu yapıp buradan tüyelim.”
“Emredersiniz komutanım! Belgelerde belirtildiği üzere, düşman karargâhı olduğu düşünülen binanın konumu…” ‘Tespit edildi’ demek üzereydi ki Tanya komutan yardımcısını durdurup başını iki yana salladı.
“Hayır, bunun bir aldatmaca olma ihtimali çok yüksek.”
“Ne?”
“Düşman muhtemelen bizi bekliyor. Bunun bir tuzaktan başka bir şey olduğunu düşünemiyorum.”
Tehlikeli bir bölgeye boca olmak gerçekten istemediği bir şeydi. Bütün varlığı buna karşı çıkıyordu.
Tanya’nın, ağır şekilde korunan bir Federasyon Ordusu Karargâhı’na yaklaşmaya hiç niyeti yoktu. Taburun doğrudan Moskva’ya saldırdığı zamandan bu yana Federasyon, büyücü karşıtı muharebede kayda değer bir gelişme kaydetmişti. Dikkatsizce yaklaşmak başlarına hayal bile edemeyecekleri işler açabilirdi.
Üstelik en başta bu, nehir geçidindeki paraşütçü komandolarla birleşmeye ek olarak verilmiş ilave bir görevdi. Sırf imkânımız var diye bu kadar ağır çalıştırılmamız için hiçbir sebep yoktu.
Süzgece dönmemiz işten bile değildi.
“Albayım?”
“Federasyon’un direnişi bildiğimizden çok daha sert. Karargâhın ne yaptığını bildiğine eminim.”
“… Haklısınız, evet.”
“Bu yüzden kırmızı kumaşa usulca saldıran bir boğa olamayız.” Tanya, komünistlerin kızıl bayrağına bodoslama dalmanın riskli olacağı hususunda komutan yardımcısını ikna etmeye çalışıyordu. “Bir düşünün Binbaşı. Aldatma, klasik bir taktiktir. Düşman karargâhının son derece beceriksiz olacağını ummak fazla hüsnüzanlı bir düşünce.”
“Yani diyorsunuz ki… konum konusunda bizi yanıltıyorlar mı?”
“Aynen öyle.” Tanya kararlı bir şekilde başını sallar. “Karargâh gibi görünen o devasa şey gerçekten karargâh mı?” “Hadi ama, hiç sanmıyorum” dercesine retorik bir soru sorar.
Öyle olmadığını ummaktadır, ancak gerçeğin ne olduğundan emin değildir. Yine de Weiss’ı ikna etmeye yetecek kadar makul ve olası görünmesi kâfidir.
Bir taarruzda komutan başarısız olsa bile, makul bir mazeret sunduğu sürece ortada hiçbir sorun kalmaz.
“… Aptalların ve bilmem nelerin yüksek yerlere meraklı olması gibi, Komünistler de göze batmayı sever. Ama son zamanlarda ellerinde daha fazla asker var.”
“Anlaşıldı. O hâlde işe arama tarama faaliyetiyle mi başlayacağız?”
Tanya, ne yazık ki dercesine bir ifadeyle yanıt verir. “Bölgeyi dikkatlice inceleyin. Taarruz düzenini koruyarak arama-imha amacıyla etrafta devriye atın.”
“Anlaşıldı.”
Komutan yardımcısı, tazelenmiş bir kararlılıkla yanından ayrılır. Ona yaptığı şeyden dolayı içi biraz burkulsa da, bu aldatmacanın amacı dostlarının uğrayacağı kayıp ve yorgunluğu en aza indirmek olduğundan, vicdanı bunu makul görmektedir.
İş dürüstçe yapılmalıdır ama aynı zamanda adil bir ücret karşılığında tamamlanmalıdır. Emeğinizi makul olmayan düşük fiyatlara satmak, yalnızca tüm iş gücü piyasasını adil olmayan bir biçimde yozlaştırır. Mantık basittir. As profesyonel beyzbol oyuncuları bile, yıllık sözleşme görüşmelerinde daha yüksek maaş talep etmeleri için… çömezlerinin baskısına maruz kalırlar.
Asıl görev zaten yerine getirildiğine ve bu da yalnızca ek bir emir olduğuna göre, Tanya’nın düşman karargâhına saldırmak için kendini bu kadar parçalamasına hiçbir neden yoktur. Elbette, kendini koruma dürtüsüyle gerekli olan asgari işi yapmıştır.
Onları tamamen ezip geçmemiş olsak bile, taarruzu gerçekleştirdiğimiz için ana vatanın “düşman karargâhına doğrudan saldırın” emrini çoktan yerine getirmiş durumdayız. Moskva baskınında bile asıl amaç, Moskva’ya ulaşıp saldırmanın mümkün olduğunu kanıtlayarak stratejik sonuçlar elde etmekti.
Lidersiz bırakma taktikleri, başarılı olsa da başarısız olsa da bir şeyler elde eder.
Düşmanın yerini tespit etmek, coğrafi veri toplamak. Ayrıca düşmanı oyaladıklarını da söyleyebilir. Tanya tüm bunların bir araya geldiğinde güzel bir rapor oluşturacağını düşünürken, beklenmedik bir haberle sarsılır.
“Bulduk!”
Grantz’ın sevinç çığlığı kulağına neredeyse gerçek dışı bir yankıyla ulaşır. Bir insan savaş alanında nasıl mutlu olabilir ki?
Kısa bir an gerçekten endişelendikten sonra, Tanya irkilerek yeniden odaklanır. “Ne?” Şaşkınlıkla kalakalır. “Onları buldunuz mu?!”
Bu astı, böyle bir zamanda şaka yapacak kadar zeki değildir. Yani gerçekten gizli bir üs mü keşfetmişlerdi?
“Yarbayım, burnunuzda özel bir şey mi var?!”
“‘Bana boşuna mı savaş köpeği diyorlar’ dememi mi istiyorsun?”
“Y-Yarbayım?!”
Yalanın gerçek olduğunu söylemiyorum ama hayatta insanın karşısına ne çıkacağı gerçekten hiç belli olmuyor.
“Teğmen Grantz, çene çalacak vaktin varsa savaşı ciddiye al—savaştayız. Kaytarıp durursan işini düzgün yapamazsın.”
Tanya kadar ciddi biri, savaş sırasında şaka yapılması gibi bir şeyi asla tahayyül edemez.

AYNI GÜN, ÖĞLEDEN SONRA, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI
İmparatorluk Ordusu’nun Semender Muharebe Grubu, bir Federasyon Ordu Grubu Karargâhına baskın düzenlemişti. Buna dair ilk rapor Doğu Ordu Grubu üzerinden Genelkurmay’a iletilmiş ve oradaki herkes nefeslerini tutarak sonuçları beklemeye koyulmuştu.
Baskının başladığına dair ilk havadisle birlikte, endişeli kurmay subaylar toplanmaya başladı; oda o kadar da küçük olmamasına rağmen o kadar kalabalıklaştı ki bir süre sonra dar gelmeye başladı.
Geldi mi daha? Ya şimdi? Bilerek ya da bilmeyerek, muhabere cihazına yapışıp kalmış teknisyenin omuzlarına yüklenen bu pek de hoş karşılanmayan davetliler, bir sonraki raporu bekliyorlardı.
Gerek muhabere personeli gerekse kurmaylar bir an önce bu kaygıdan kurtulmak istiyorlardı—çekilir gibi değildi. Birinciler kurmayların üzerlerinde kurduğu baskıcı varlıktan sıyrılmak, ikinciler ise adeta her saniyesi bir saat gibi geçen o gergin bekleyişten kurtulmak istese de, hissettikleri o kederli heyecan su götürmez şekilde ortaktı.
Hâlâ mı bir şey yok? Şimdi de mi yok?
Herkesin tüm benliği anlaşılmaz bir sesle haykırıyordu. İşte böyle bir atmosferde, cepheden ne zaman bir telgraf gelse, zavallı nöbetçi subay başını sallayarak konuyla ilgili olmadığını belirtmek ve belki de gerginliğinden dolayı biraz kasıntı bir edayla, mesajın kurye vasıtasıyla ilgili daireye ulaştırılmasını sağlamak zorunda kalıyordu.
Bir süre boyunca herkes; kuzeydeki işgal birliklerinden, Güney Kıta Sefer Kuvvetleri’nden veya batıdaki hava muharebeleriyle ilgili rutin bir kontrol bildiriminden gelen sıradan mesajlar yüzünden diken üstünde oturdu.
Kurmayların sabrı tükenmiş, iyice bitkin düşen nöbetçi subay ise üzerindeki dik bakışlardan bıkıp usanmıştı ki, tam o anda yüz ifadesini değiştiren bir mesaj ulaştı.
Yüzüne odaklanmış keskin bakışlı subayların baskı ateşini bile unutup kan çanağına dönmüş gözleriyle metni hızlıca taradı ve ardından başını kaldırdı.
“Muharebe Grubu’ndan geliyor.”
“Ne diyor?”
Soran kişi onu sıkıştırmak istememiş olsa bile, subay mesajı yüksek sesle okumak durumunda kaldı. “Gönderen: Lergen Muharebe Grubu. Alıcı: Doğu Cephesi ve Genelkurmay Başkanlığı. Doğrudan taarruz gerçekleştirdik. Tekrar ediyorum, doğrudan taarruz gerçekleştirdik.”
Doğrudan bir taarruz! Baskına çıkıp doğrudan saldırmışlardı! Mesaj kısaydı ama son derece netti.
“Muhabere personeli ve diğer tesisler de dâhil olmak üzere çok sayıda düşman komuta personeline hava baskını düzenlediler. Doğu ordusu şu anda sonuçları değerlendiriyor… Yine de helal olsun, başardılar.”
Oda bir anda sevinç çığlığıyla inledi—“Ooooh!” ve odanın bir köşesinden durumu uzaktan izleyen Korgeneral von Zettour, Albay Uger’a hoşnutsuz sayılmayacak bir edayla başını salladı.
“İşte bu yüzden ona av köpeği diyorum.”
“Evet, çok yerinde bir tabir efendim. Gerçekten harika bir iş çıkardı.”

11 MAYIS, BİRLEŞİK YIL 1927, DOĞU CEPHESİ, NEHİR İNDİRME BİRLİĞİ VE MUHAREBE GRUBU’NUN ORTAK SAVUNMA MEVZİSİ
“Harekât alanı uyarısı! Kuşatma altındaki Federasyon birlikleri harekete geçti! Kuşatmayı yarmaya çalışıyorlar!” Doğu cephesinin dört bir yanındaki İmparatorluk telsiz cihazlarının başındaki görevli teknisyenler, gergin bir ifadeyle hep bir ağızdan haykırırlar.
Bu kötü haber, tam da İmparatorluk Ordusu cephede kesin gözüyle baktığı zaferi kutlamaya hazırlanırken gelir.
“Şimdi mi?! Hâlâ organize manevralar yapacak güçteler mi?!”
“Organize bir şekilde direnme yeteneklerini tamamen kaybettiklerini sanıyordum! Neler oluyor?!”
Olacak iş değil… Herkes bir an için bunun bir hata olduğundan şüphelenir, ancak Federasyon’un yaklaşmakta olduğu uyarısını aldıktan sonra mekânı terk etmek artık bir seçenek değildir.
Doğu cephesi boyunca subaylar durup dururken bir tokatla uykularından uyandırılmış gibi olurlar. Görevde olmayan ve uzun zamandır ilk kez rahat bir uyku çekebileceğini düşünenler de buna istisna değildir.
Mevzilerine koşup nöbetçi subaylardan tekmil almak zorunda kalan komutanlardan bahsetmeye gerek bile yoktur. Böylece, Doğu cephesindeki diğer tüm subaylar gibi Tanya da hemen komuta merkezine seğirtir ve endişeli görünen Binbaşı Weiss’tan ne olup bittiğini öğrendiğinde o kadar şaşırır ki birden bağırır: “Ne?! Neredeyse yardılar mı?!”
“Evet, komutanım… İndirme birliğinin konuşlandığı sol kanadın bir kısmı tam şu anda yarılmak üzere.”
Üzerinde en son bilgilerin işlendiği haritaya şöyle bir göz atar… ve tamamen kuşatılmış olması gereken düşman birlikleri sol kanada akın etmektedir.
Baskının artmasından ziyade, mevzi adeta patlamak üzeredir.
“Çok aniden oldu… İnanılmaz bir manzara.”
“Böyle saçmalık mı olur—!” diye avazı çıktığı kadar bağırmaması… ancak gerekli olan asgari öz denetimini devreye sokabilmiş olmasındandır. Tanya subaylık mesleğine epeyce uyum sağladığını düşünmektedir ama onun da katlanabileceği şeylerin bir sınırı vardır.
Ağır bir kuşatma altındaki birliklerin çemberi yarıp kaçması mı? Teorisi ne olursa olsun, pratikte böyle bir şey neredeyse hiç görülmemiştir. Hangi döneme veya yere ait olursa olsun askeri tarihe bakmak yeterlidir.
Cannae’de, kendilerinin yarı sayısındaki düşman tarafından kuşatılmak, seçkin ağır piyadelerin tamamen yok edilmesi için yeterli olmuştu.
Dyrrhachium gibi örnekler yok değildir, ancak o vakada güç oranı bire üçtü. Bu denklemde zayıf taraftayken bir kuşatma savaşı yürütmek son derece zordur.
Chipyong-ni gibi uç örnekler de yok değildir, ancak hava üstünlüğüne sahip bir alayın savunması gerçekten koskoca bir ordu ölçeğine uyarlanabilir mi, şüphelidir.
Austerlitz ve Tannenberg’de, hareket kabiliyetini kullanarak düşmanı kuşatan tarafın kazanma olasılığının yüksek olduğu tartışmasız bir gerçekti. Düşmanı kuşatıp tepesine binmek basit ama kesin bir sonuçtur. Dolayısıyla Tanya gibi sağduyu sahibi biri başarılarından asla şüphe duymazdı.
Ama şimdi kuşatma yarılıyor muydu?
“Mantıklı düşünürsek bu imkânsız. Düşman nasıl oluyor da organize bir şekilde manevra yapabiliyor? En önemlisi de bizim birlikler ne yapıyor? Şimdiye kadar diğer adamlarımızla birlikte savunma hatları oluşturmuş olmaları gerekmiyor muydu?”
İndirme birliğinin geçidi tek başına bastırdığı durumun aksine, her iki kanada da zırhlı birlikler dâhil çok sayıda takviye birliği ulaşmış olmalıydı.
Geciktiler mi? Yoksa sorun mu yaşıyorlar? Ya da sırf düşmanın geçip gitmesine izin veren bir alay aptaldan mı ibaretler? Hayır. Tanya kendisini hiçbir yere götürmeyen bu düşünceleri zihninin arkasından söküp atar ve beyin gücünün büyük kısmını durumu toparlayacak telafi edici tedbirleri bulmaya ayırır.
“Kahretsin! Çabuk olun, herkesi toplayın!”
“Hem mevziyi idare etmek hem de savunmaya destek vermek adına farklı karakollara dağılmışlardı… Derhal geri çağırıyorum.”
“Evet, öyle yapın. Ahhh, hayır, durun.”
Binbaşı Weiss’ın kalması gerektiğini ekler ve emretmesi en kolay olan genç subaya seslenir.
“Teğmen Grantz! Onları harekete geçirme işini sana bırakıyorum. Ne pahasına olursa olsun herkesi bir araya getir!”
“Anlaşıldı, komutanım! Derhal!”
Teğmenin hızla uzaklaşmasından memnun olan Tanya, düşman taarruzuna karşı hazırlık yapmak için peş peşe emirler yağdırır. “Teğmen Serebryakov, indirme birliğinin köprüyü havaya uçurmaya hazır olduğundan emin ol! Desteğe ihtiyaç duyarlarsa, Teğmen Tospan’ın piyadelerini onlara tahsis edebilirsin!”
“Derhal komutanım!”
“Binbaşı Weiss, yorgun olduğunuza eminim ama birliğinizle birlikte teyakkuzda kalmanızı istiyorum. Düşman organize bir kaçış gerçekleştirebildiyse, gelip buradaki mevzilerimize saldırmaları da gayet olası.”
Tam o sırada bir astı lafa girerek ona seslenir: “Yarbayım!” Bu kişi, haritaya bakarken bombardıman bölgesini yeniden değerlendiriyor gibi görünen Yüzbaşı Meybert’tir. “Bağışlayın ama… konu köprüyle ilgili. Bu görev topçu birlikleri tarafından tamamlanabilir. Gerekirse, köprüyü topçu bombardımanıyla imha etmeyi değerlendirin lütfen.”
“Ne? Orayı vurabilir misiniz?” Tanya biraz şüpheyle karşılık verir. Ne de olsa top mermileri şaşırtıcı derecede isabetsizdir. Meybert’in emrindeki toplar, kundağı motorlu olmaları da dâhil olmak üzere son derece gelişmiştir; ancak buna rağmen hedeflenen noktayı ancak birkaç atışta bir vurabilmektedirler. Hassas güdümlü mühimmatların aksine, dolaylı atışların isabet oranı ancak geniş bir bölgeyi baskı altına alırken “yeterli” sayılabilecek düzeydedir.
“Sadece o köprü söz konusuysa, doğrudan atışla imha edebiliriz. En azından geçici bir engel oluşturabiliriz.”
“Vurabilir misin?”
“Emrederseniz vururuz.”
Meybert’ın bu göreve gönüllü olurken takındığı tavırda abartılı bir böbürlenme var gibi görünmüyordu. Adamın bu profesyonel yaklaşımı karşısında Tanya’nın yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Kendi uzmanlık alanına aşırı odaklanmış bir adamdı, dolayısıyla yapabileceğini söylüyorsa muhtemelen yapabilirdi. “Pekâlâ.” Tanya başıyla onaylayarak bu teklifi şimdilik kabul etti. “Şimdilik sadece hazırlıkları yapın, Yüzbaşı Meybert.”
“Yıkıp yıkmayacağımıza kim karar verecek? Ben karar verebilir miyim?”
“Ağır ol bakalım, Yüzbaşı.”
Adamın sırf ateş etmek mi istediğini, yoksa zor bir görevin kendisine verilmesinden ego tatmini mi yaşadığını sorgulamak zorunda kalması endişe vericiydi.
“Şu hususu netleştireyim. Köprüyü imha etmenin aslında en ideal çözüm olmadığını unutmamalısın.” Üstüne basa basa vurgulamayı ihmal etmedi. “Sırf bir şeyleri patlatmak istiyorsun diye aceleci davranırsan başımız ağrır…”
“Elbette, bunun farkındayım.”
“Çok güzel. Burada saldırıya uğrama olasılığımız pek yüksek değil ama her ihtimale karşı, eğer köprü saldırı altına girerse kendi inisiyatifinizle onu imha etme yetkisini size veriyorum. Ancak önce indirme birlikleriyle konuştuğunuzdan emin olun. Adamları havaya uçurmayın.”
Topçu subayı anladığını belirterek başını salladı ve kendini birtakım hesaplamalara kaptırdı. İnsanın işine duyduğu tutku ayıplanmamalı, aksine teşvik edilmeliydi.
“Peki o hâlde.” Tanya, komutan yardımcısını yanına çağırdı. “Binbaşı Weiss, ne olursa olsun biz… Hım?”
“Döndüm, komutanım.”
Yanlarına koşarak gelip selam veren emir subayının yüzündeki ifade oldukça gergindi. Weiss da durumu fark etmiş olmalıydı. Bakışıp iç çekişlerini bastırdılar ve Tanya selam verirken ona sordu. “Teşekkürler Teğmen Serebryakov. Diğer birliklerin kontrolündeki köprüler havaya uçuruldu mu?”
“… Görünüşe göre izin verilmemiş… ve artık çok geç.”
“Ne…? İzin verilmemiş mi?” Sebebini soramadan emir subayı çoktan yanıt vermişti.
“Paraşütçü komandolara köprüyü hasar vermeden ellerinde tutmaları söylenmiş. Diğer birlikler de benzer emirler almış, bu yüzden…” Ne söylemeye çalıştığı gün gibi ortadaydı. Kontrolümüz altındaki köprülerin tamamının hasarsız ve geçilebilir durumda tutulması gerekiyordu; bu da Federasyon Ordusu’nun kaçış güzergâhının hâlâ nehrin üzerinde durduğu anlamına geliyordu.
Bu da ne böyle…? Tanya elinde olmadan gözlerini kapattı.
Köprüler hâlâ ayaktaysa, nehrin karşı tarafına geçilebilecek noktalar var demekti. Düşman tek bir noktayı bile yaracak olursa, kaçma riskleri inkâr edilemezdi.
“Yani köprüleri imha edemediler. Bu büyük bir sorun, Komutanım.” Weiss bunu söylerken başını salladı, Tanya ise sert bir şekilde karşılık verdi.
“Genelkurmay açgözlü davranıyor.”
“Açgözlü mü?”
“Evet,” diye yanıtladı komutan yardımcısının şaşkın sorusunu. Hasarsız bir köprüyü ele geçirme arzusu, harita tatbikatlarında her kurmay subayın içini kaplayan bir dürtüdür. Bunu başarabilirseniz, hızla ilerleme imkânına sahip olursunuz. Ayrıca bir ikmal güzergâhını da güvenceye almış olursunuz. Bir başka deyişle köprü, aksi takdirde ulaşılamayacak bir yere gitmeyi mümkün kılan bir unsurdur.
O hâlde, diplomatik bir uzlaşma zemini aradığımız göz önüne alınırsa, belki de Genelkurmay köprüleri Federasyon Ordusu’na karşı bir tehdit unsuru olarak kullanıyordur—Bu müzakerelerdeki şartlarımızı kabul etmezseniz, ülkenizi işgal ederiz.
Saldırı güzergâhı işlevi görecek bir köprüyü güvence altına almak, inandırıcı bir kanıttır. İşgalin mümkün olduğunu açıkça ortaya koyup düşman üzerinde bu kadar zarif bir baskı kuracak başka pek bir şey yoktur, bu yüzden ne hissettiklerini anlıyorum.
Fakat düşmanı kuşatmış olsak da, birliklerimiz çok geniş bir alana seyrek biçimde yayılmış durumda. Onları tutamıyorsak, köprüleri havaya uçurmak bir seçenek olmalıydı!
“Bu sadece bir gözdağı mı yoksa ciddi midirler bilemiyorum… ama görünen o ki üst kademe işgal edebileceğimizi kanıtlamak istiyor. Elbette bütün angaryayı çekmek zorunda kalanlar sahadaki bizleriz.”
“Kanıtlamak mı? Bağışlayın ama, kime?” diye sordu Serebryakov ve Tanya onun şaşkın bakışını görünce hatasını anladı: Ildoa’da yürütülen müzakereler çok gizliydi.
“Ah, önemli bir şey değil. Boş verin. İkiniz de bunu unutun.”
“Anlaşıldı komutanım.”
Emir subayı ve komutan yardımcısı kibarca anladıklarını belirtince Tanya da nezaketle başını salladı.
Savaş alanında bile nezaketlerini koruyor olmaları harikaydı. Tanya astlarıyla gurur duyuyordu ama üstlerinin işine gelmeyen meselelerle uğraşmak zorunda kalan bahtsız kişi olduğu için iç çekişini bastırdı.
Yanındaki hayal kırıklığına uğramış görünen topçu subayının da durumu anladığından emin olmalıydı. “Yüzbaşı Meybert, duydunuz. Az önce verdiğim izni geri alıyorum.”
“… Kendi inisiyatifimle hareket etmek isterdim…”
“Yüzbaşı, anakara bizden bir taarruz güzergâhı emniyete almamızı istiyor. Köprüyü imha etseniz dahi bunu başarabileceğinizi mi söylüyorsunuz? Böyle bir eylem sizin yetkiniz dahilinde mümkün mü?” Tanya ona, “Buna izin veremem,” der gibi bir bakış fırlatır. “Anladığınızdan eminim,” diye düşünerek hemen vites değiştirir. “Yüzbaşı Ahrens, köprüyü savunun. Bir köprüyü savunan zırhlı birlik… hımm, evet, tıpkı filmlerdeki gibi. Kötü adam çok kolay yenilirse hiçbir zevki kalmaz!”
“Mevzinin savunmasını bize bırakın. Köprüyü korumak için Teğmen Tospan’ın piyadeleri ve indirme birlikleriyle koordinasyon sağlayacağız.”
“Güzel. Bir şeyleri gözüm arkada kalmadan emanet edebileceğim birilerinin olması harika bir duygu. Pekala, geri kalanlarınıza gelince: Piyango bize vurdu. Acele edip diğer birlikleri desteklemeliyiz.”
Böylece Tanya havalanır—Gidiyoruz! yanında yalnızca hızlı müdahaleyi çocuk oyuncağına dönüştüren 203. Hava Büyücü Taburu vardır.
Hava büyücü kuvvetlerinin bilinen o süratli intikal kabiliyetini sergileyip doğrudan yardıma koşmak, Ren Cephesi’nden beri alışkın oldukları bir işti. Ustalaştıkları bir beceri olduğu söylenebilirdi.
Ancak Ren’den farklı olan birkaç detay Tanya’yı son derece endişelendiriyordu.
Özellikle hava filosunun durumu son derece sıkıntılıydı. Başarılı bir imha muharebesinin ardından bir süreliğine doğu semalarının kontrolünü ele geçirmişlerdi ama artık o kontrolden eser kalmamıştı. Dost birliklerin telsiz ve diğer haberleşmelerinden anlaşıldığı kadarıyla, filonun faal olma oranı çakılmıştı.
Uçaklar bu kadar mı yıpranmıştı? Yoksa ön planlama mı yetersiz kalmıştı? Her halükarda, hava kuvvetlerinin takviye edilmesi o kadar yavaş ilerliyordu ki Ren dönemindeki durumla mukayese bile edilemezdi.
Elbette doğu ordusunun hava büyücüleri sahadaydı ama… onlardan pek bir şey bekleyebileceğiz gibi görünmüyordu. Taarruzun başlangıcında tank indirmesiyle işi ağırdan alan Tanya ve birliklerinin aksine, Federasyon kuvvetleriyle kafaya kafaya tutuşanlar büsbütün tükenmiş ve korkunç kayıplar vermişti. Düzgün bir sevk ve idarenin önündeki engeller arttıkça, hızlı müdahale etme kabiliyetleri de fiilen tükenmek üzereydi.
“Görevimiz düşmanın geri çekilmesini engellemek ama… esasen çoktan geç kaldık.”
“Yani… zamanında yetişemeyecek miyiz?”
Yüzlerinde karanlık bir ifade taşıyan iki orta rütbeli subay durumu değerlendiriyordu. Tanya, Binbaşı Weiss’a acı bir tonla yanıt verdi.
“Daha fazla dost birlik olmadan havadan tecrit harekâtı yapmak imkânsız. Köprüyü ele geçirmeleri an meselesi.”
İmparatorluk Ordusu son derece geniş bir alana seyrek bir şekilde yayılmıştı. Kuşatma harekâtlarının doğasında bu vardı. Düşman tek bir noktada toplanıp teşkilatlı bir şekilde şiddetli bir yarma harekâtına girişirse, onları tamamen durdurmak neredeyse imkânsızdı.
Bunu önleyecek muhtelif unsurlar da işlemiyorsa… o zaman başımız dertte demekti.
“Katılıyorum… Köprüyü geri almak için öncü birlik olalım mı?”
Elinden kayıp gitmesi halinde geri alıp almayacakları sorulunca Tanya başını iki yana sallar. “Bunu düşündüm ama pek bir anlamı yok. Onu imha edebileceğimizden eminim ama iş işgale gelince bu piyadenin uzmanlık alanıdır. Yani uçan bir hava büyücü birliği bunun için doğru unsur değil. Dahası,” diye ekler, “çöküşün eşiğine gelmiş Federasyon Ordusu —bu saatten sonra düzenli bir takviye organize edebileceklerini hiç sanmıyorum— onlar da çaresiz durumda. Ele geçirilen bir köprüyü geri almaya çalışmak bizimkileri çok uzun süre oyalar, hatta başarısızlıkla bile sonuçlanabilir.”
Haklıydı. Subaylar başlarıyla onayladılar; muharebe meydanı psikolojisini gayet iyi kavramışlardı. Söz konusu bir kaçış güzergâhını emniyete almak olduğunda, hem komutanlar hem de askerler ellerinden gelen her şeyi yaparlardı.
Bu durum sıkça yanlış anlaşılsa da bir kaçış güzergâhının varlığı, askerlerin dayanma gücünü etkileyen unsurlardan yalnızca biridir. Geri çekilme hatlarının tehdit altında olması elbette korkutucudur ancak geri çekilme yollarının tamamen kesilmesi ölümden korkmayan askerler doğurabilir ki bu da başlı başına ayrı bir tehdittir.
“Bu durumda… bizden istenen şey kaçmayı başaran düşman sayısını azaltmak.”
“Yani neticede bir takip muharebesi, en iyi düşmanın zayıf noktasına vurularak mı icra edilir diyorsunuz?”
“Aynen öyle.” Tanya, Weiss’a başıyla onay verir. İşte onun av köpeği. Zayıflıkların izini sürüp üzerine atılma huyu takdire şayandı. Zayıflara eziyet etmek övgüye değer bir şey olabilirdi, tabii bahsi geçen zayıflar savaş vaktindeki düşmanlarınız olduğu sürece.
“Kaçmaya çalışan düşmanların ruh hali ne kadar da kırılgandır, bilirsiniz. Haydi şunları bir güzel hırpalayalım.”
“Onları evlerine kadar takip eden o sapık sizseniz Albayım, adamcağızlara acımadan edemiyorum.”
“Çok komik—ben de sizin gibi adamlar tarafından takip edildikleri için hallerine acımak üzereydim.”
Sanırım bu konuda hemfikiriz. Subaylar kendi aralarında tatlı bir şaka paylaştılar—ne kadar da samimi bir muharebe meydanı. Ekibin havası harika, motivasyonları ise tavan yapmış durumdaydı. Federasyon Ordusu o kadar soğuk ve mesafeli olmalı ki; örgütsel açıdan çok daha iyi bir durumda olduğumuzdan eminim. Tanya, insan kaynaklarını sevk ve idare etme yeteneğiyle gurur duyuyordu. Yönetim becerilerine güvenmek güzel bir şeydi.
“Düşman karargâhından geriye ne kaldıysa ezip geçeceğiz. Böylece düzenli bir şekilde kaçmalarını engellemiş olacağız.” Görev hedefini kendi inisiyatifiyle değiştirdikten sonra ekler: “Gidiyoruz!” Düşmanı anlayıp anlamadığından bağımsız olarak, kendini gayet iyi anladığından emindi.
Bir hava büyücü taburu —üstelik seçkin olanından— her türlü farklı taktiksel seçeneği değerlendirebilirdi. Yine de nihayetinde altı üstü tek bir taburdu. Süratle intikal edebilen, muazzam bir ateş gücüne sahip olan ve kurnazca muharebe becerilerini sürekli bileyen seçkinler bile sayısal üstünlüğün getirdiği sınırlamalardan kendilerini kurtaramazlardı.
Böylece Tanya, sayısal güç gerektiren tecrit görevini bir kenara bırakıp düşmanın mevcudunu azaltmayı ve düzenini bozmayı hedefleyen bir taciz taarruzunu tercih eder.
Bu plan değişikliğinin doğurduğu sonuçlardan bahsetmek gerekirse; 203. Hava Büyücü Taburu bir kez daha mükemmel bir baş kesme harekâtı icra eder.
“… Şu taraftan gelen sinyallerin yoğunluğuna bakılırsa, aradığımız yer tam da orası olmalı. Şunların işini bitirelim, askerler!”
Birliklerin diziliminden ve telsiz hareketliliğinden karargâhın nerede olduğuna dair aşağı yukarı bir fikir edindikten sonra, teşkilatlı bir şekilde hareket edebilecek gibi görünen unsurları seçip bir kez daha saldırıya geçerler. Tanya birliğinin başında adeta hava büyücülerinin asıl hünerini sergilercesine terör estirir; gökyüzünün kontrolünü kaybeden Federasyon birliklerinin tek taraflı olarak ezilmesi, Dakterlik savaşından beri üstlendikleri en kolay iş olur.
Başımıza bu kadar çorap ören Federasyon Ordusu bile hava üstünlüğünden yoksun kalınca keklik gibi avlanacak bir sürüye dönüşmüştü. İş o kadar sinir bozucu derecede kolaydı ki Tanya, hava filosu gecikmemiş olsaydı düşmanı rahatlıkla durdurabileceklerinden emin hale gelir.
Mevcut durumda, teşkilatlı bir biçimde hızlıca müdahale edebilen 203. Hava Büyücü Taburu, tek bir operasyonel birlik olarak ortalığı kasıp kavurur. O kadar büyük bir iş başarmışlardır ki, Kampfgruppe’nin geçici ileri üssüne döndüklerinde geride kalan gruptan Yüzbaşı Meybert tarafından karşılandıkları an, Tanya yorgunluğun omuzlarına çöktüğünü hisseder.
“Buradayken bir sorun çıktı mı?”
“Hayır… Yüzbaşı Ahrens kendisinin de biraz aksiyon istediğini söylenip duruyordu sadece.”
“Ha-ha-ha, elimde çok fazla boş vakit vardı sadece.”
Akıl alır gibi değil. Meybert’in raporu Tanya’yı haklı olarak çileden çıkarır. Ahrens ne kadar şanslı olduğunun farkında bile değildi. Medeni her birey, en ön cephedeki bir çatışmaya girmektense sıkıcı bir nöbet görevini seve seve tercih ederdi.
“Yani geride kalıp savunma yapmak sıkıcı mıydı? Keşke benimle yer değiştirseydiniz o zaman!”
“Ha-ha-ha-ha!”
Ahrens kahkahayı basarken Tanya ona dik dik bakar. Of, adamı sinir ediyorsun. Belki de hava büyücü taburu düpedüz istismar ediliyordur.
Ki bu yüzden, bu kaçışı engelleme görevi boyunca eşek gibi çalışmak zorunda kalıyorlardı.
Başarılarının hak ettiği değeri göreceğini varsayabilirdi ama… üst kademenin becerikli birlikleri iliklerine kadar sömürmek gibi bir planı olduğunu fark etmek hiç hoşuna gitmiyordu. Genelkurmay’ın kararı mantıklıydı fakat sahada olanlar için bu son derece acımasız bir mantıktı.
Tanya hak ettikleri madalyaların ve izinlerin kendilerine verileceğini ummak istiyordu.
Ahhh—tam da o noktada kafasını toplar. Ne de olsa önündeki işi bitirmeden şöyle ağız tadıyla ücretli bir izin koparması zor olacaktı.
Büyük bir harekâtı alnının akıyla tamamlamış, çok şey başarmışlardı; artık tek yapmaları gereken bu zaferin tadını çıkarmaktı. Korgeneral von Zettour ve Genelkurmay’ın o zaman Ren Cephesi’nde yaptıkları hatayı tekrarlayacaklarını hiç sanmıyordum.
“Pekala, nereden yarma harekâtına girişmiş olurlarsa olsunlar, onlara sıkı bir dayak attık… Artık Federasyon Ordusu’nun teşkilatlı bir direniş gösteremeyeceğini varsayabiliriz.”
Demek öyle.
İçine bir nebze hüsnükuruntu karışmış bu düşünceyle Tanya, parlak bir geleceğin hayalini kurma hatasına düşer.
“Belki kuşatma hattı dayanır ama…”
“Evet, haklısınız. Bazıları kaçmayı başarabilir. Ne yazık ki temizlik harekâtının kusursuz olduğunu söylemek zor. Yine de gidişatı belirledik. Artık sadece iyi haberleri beklememiz gerek…”
“Telgraf var!”
“Ha?” Tanya’nın kaşları havalanır; tam da o ana kadar olumlu bir rapor geleceğini ummaktadır.
Ciddileşen muhaberecinin yüzündeki acı ifadeyi fark ettiğinde, haberin umduğu gibi olmadığını anlamak hiç de zor olmaz.
“Sol kanattaki köprü ele geçirildi!”
Beklenen kötü haber gelmiştir. Sanki önceden sözleşmişler gibi herkesin aynı anda derin bir iç çekişi neredeyse komiktir.
“Sanırım beklediğimiz bir şeydi. Yazık oldu ama her yeri elimizde tutamayız.”
“Haklısınız,” diye katılır komutan muavini; kendisi ve Tanya en az bir mevzinin düşeceğini zaten kabullenmişlerdir.
Bütün bu süre boyunca soğukkanlılıklarını koruyabilmelerinin sebebi de budur—ve bir sonraki anda nutuklarının tutulmasına yol açan şey de tam olarak budur.
“… Birinci, ikinci ve beşinci geçitler ele geçirildi! Düşman teşkilatlı bir şekilde kaçıyor!”
“Ne—?” diye kalakalır Tanya. Tanya ve diğerleri için bu, mümkün olan en çirkin sürprizdir. Baş ezilirse kolların ve bacakların darmadağın olması gerekirdi!
“Sol kanattaki indirme birliği düşmanın bir tank tümeni tarafından saldırıya uğruyor… ve hattımız yarıldı! Zırhlı birlikler de dahil olmak üzere birden fazla düşman unsuru şu anda kuşatmayı yarıp kaçıyor!”
“Nasıl?! Biz kesinlikle…” … karargâhlarını ezip geçmiştik. Bu anlamsız kelimeler ağzından çıkmak üzereyken durumu fark eder. “… Bunu baştan mı planlamışlardı?”
Karargâhın kaybedileceğini varsayıp işlevlerini en başından beri yem olarak mı kullanmışlardı? Federasyon Ordusu komutanları kaçışı mı önceliklendirmişti?
Bunun gerçek olamayacağını söylemek istiyordu. Savaş esirleriyle yapılan mülakatlardan ve düşman birliklerinin incelemesinden Federasyon Ordusu’nun tamamen yukarıdan gelen emirlere bağımlı bir ordu olduğu açıkça ortadaydı!
Gerçekte kuşatma yarılmamış olsaydı, bunu bir kuruntu diyerek gülüp geçerdi. Ama artık bu imkânsızdı.
“Yani en başından beri artçı birlik onlar mıydı?! Kahretsin! “Amma da hazırlıklıymış herifler!”
Federasyon Ordusu, sarsılmaz derecede katı bir piramit yapısına sahiptir. İster… iyiye yorun ister kötüye, demir gibi disiplinleriyle övünürler; bu yüzden baş kısımları onların en zayıf noktası olmalıydı. Tanya bile baş ezildiğinde alt gövdenin felç olacağına şüphe duymaksızın inanıyordu.
“Yani alt birlikler karargâhın denetimi olmadan da kendi aralarında koordinasyon kurup ayarlama yapabildi mi? Kahretsin, bu onları düşünebilen bir ordu yapar!”
“D-düşünebilen bir ordu mu?”
“Bizimle aynı—İmparatorluk Ordusu ile aynı!” Çığlığa benzer bir feryat boğazına saplanır. “Onlar talimatla yönetilen bir ordu değil! Siktirsinler, bu—görev odaklı harekât tarzına geçmişler!”
Talimatla yönetim, prosedürün, güzergâhın ve hatta taktiklerin katı emirlerle verildiği ve sizin sadece Komutanlığın söylediğini harfiyen yerine getirdiğiniz rijit bir sistemdir. Açıkça söylemek gerekirse, talimatlara uydukları sürece amatörler bile eli yüzü düzgün bir savaş gücüne dönüşebilir; bu bakımdan kitle seferberliğiyle kurulan ordular için son derece kullanışlıdır.
Öte yandan, görev odaklı taktikler ancak en üst düzey profesyonellerin uygulayabileceği bir yöntemdir. Komuta kademesi bir “görev” belirler ve tüm ayrıntılar astların takdirine bırakılır… Başka bir deyişle, astlarınızın inisiyatif alma kabiliyetini tanımadığınız, onların muhakemesine ve pratik zekasına güvenmediğiniz sürece bu tarzı uygulamanız imkânsızdır.
Herkesin kendini yukarıdan gelen emirleri yerine getirmeye adadığı Federasyon Ordusu veya Federasyon’un Komünist Partisi gibi bir örgüt kültüründe böyle bir şey nasıl mümkün olabilir ki?
“… Demek mümkünmüş?”
Tanya böyle mırıldanarak başını ellerinin arasına alır.
“İmkânsız!” diye bağırmak gelmektedir içinden.
“Bir yanlışlık olmalı!” diye inlemek istemektedir.
Yüreği “Bu tam bir saçmalık!” diye haykırmaktadır.
Fakat bu dünyada yapabileceğiniz tek şey, gerçekliği olduğu gibi kabul etmektir. Görmek istediğiniz şeyin peşine düşüp gerçeklere gözlerinizi kapamak, sizi burnunuzun ucundakini bile göremeyen bir aptala dönüştürür.
Böyle tipler ancak aşağılanmayı hak eder. Yanınızda arkadaş olarak bulundurmak isteyeceğiniz türden insanlar değildirler.

AYNI GÜN, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI
Demir Balyoz Harekâtı’ndan art arda gelen iyi haberlerle zafer türküleri söyleyen kurmaylar için bu duyuru, Norden kıyılarından gelen dondurucu bir suyun yüzlerine çarpması gibi oldu.
Kuşatma yarılmış mı? Bu haber karşısında herkesin yüzü dehşetle kaskatı kesildi.
Hattın yarıldığına dair rapor, doğudaki zaferin kesinlikle kendilerine ait olduğuna inanan Genelkurmay’ı adeta sarsıntıya uğrattı. Bu, nehri bir örs gibi kullanan o büyük manevra, Demir Balyoz Harekâtı’ydı. Eğer o kritik nehir geçilmiş ve düşman saha ordusu kaçmayı başarmışsa, bu tam bir fiyaskoydu.
Gerilim nihayet tırmandı ve kestirmekte olan subaylar bile yerlerinden fırladı. Olayları açıklamak üzere peş peşe gelen ayrıntılı raporların her bir kelimesini pürdikkat takip ederken duygudan duyguya sürüklendiler ve bir sonraki raporda rahat bir nefes aldılar.
Yani karargâhın da içinde bulunduğu çember yarılmıştı ama bir hava büyücü taburu ile zırhlı birliğin gerçekleştirdiği takip taarruzu sonuç vermişti. Çemberin geri kalan kısmı sıkışıp kalmaya devam ediyordu.
“Yani şimdilik… şimdilik güvendeyiz…”
Birkaç kişinin içinin rahatlaması için bu kadarı yetti. Demir Balyoz Harekâtı belki kusursuz gitmemişti ama tamamen bir başarısızlık da değildi.
Yine de biraz ileri görüşlü olan herkes kaşlarını çattı ve inledi. Personel Dairesi’nden Korgeneral von Zettour da bir istisna değildi.
Yardımcısı olarak aralıksız çalıştırdığı Yarbay Uger’den haberi aldığında derin düşüncelere daldı; ardından bir süre sıkıntı çektikten sonra acı dolu bir tonla mırıldandı, “… Kaçtılar mı?”
Özetle, donup kalmıştı.
“Bu şartlar altında teşkilatlı bir şekilde hareket edebileceklerini hiç tahmin etmemiştim. Semender Muharebe Grubu karargâha baskın düzenlememiş miydi…? Bu çok büyük bir sorun.”
“Ç-çok mu büyük bir sorun?”
“Eğer doğruysa, evet.”
“Elimizde fotoğrafların yanı sıra başarılarına dair kayıtlar da var. O çemberdeki karargâhı kesinlikle vurdular. Hatta bir orgeneralin ve diğer üst düzey subayların havaya uçurulduğuna dair fotoğraf kanıtı bile mevcut. Raporun sahte olduğunu hiç sanmıyorum.”
“Evet, elbette birliklerimizden gelen raporlara güveniyorum,” diye tebessümle yanıt verdi Zettour.
Bu bir hata ya da uydurma bir rapor olsaydı, aslında baş ağrısı için daha az sebep olurdu. Asıl büyük mesele, hattın yarılmasının İmparatorluk tarafının bir hatasından ziyade düşmanın artan kabiliyetinden kaynaklanmış olmasıydı.
“Bizimkiler o kadar aptal değil. Karargâhın gerçekten saldırıya uğradığını varsayabiliriz. O halde ellerinde durumu kurtarabilecek bir subay mı var?” Zettour canı sıkkın bir halde mırıldandı. Federasyon Ordusu kuşatma altındayken nasıl teşkilatlı bir yarma harekâtı gerçekleştirebilmişti? … Üstelik komuta kademesine defalarca saldırı düzenlendikten sonra?
“Hadi ya, demek Federasyon askerlerinde de yetenekli olanlar varmış.”
“… Ama yine de kazandık.”
Uger’ın dikkat çektiği nokta doğruydu. İnce buz üstünde yürümek gibi hissettirmişti ama doğu cephesindeki İmparatorluk Ordusu hatları muazzam bir şekilde ileri taşımış ve düşmanın saha ordusu imha edilmişti.
Düşman topraklarını işgal ediyorlar ve düşmanın ana kuvvetlerini bozguna uğratmış bulunuyorlardı. Artık Moskva ve diğer Federasyon şehirleri bile saldırı menzillerinin içindeydi.
Eğer taarruz birazcık bile gecikmiş olsaydı… düşman yeniden toparlanabilir ve İmparatorluk Ordusu çaresiz kalabilirdi. Bunun üstüne, çamurlu zemin yerini kuru toprağa bırakıyordu. Zamanlama mükemmeldi.
“Anlaşılan o ki emir-komuta zincirini gerçekten de yeniden tesis edebilmişler. Onları tam da bu zamanda vurabilmiş olmamız iyi oldu. Güçlerini toplamaları zaman alacaktır. Bu süre zarfında diplomatik bir çözüm bulabilirsek…”
Hızlı ve kaba olanın, mükemmel ama yavaş olanı yenmesi meselesiydi bu.
Evet. O noktada Zettour başını iki yana salladı. Rudersdorf ile mizaçlarımızın farklı olması tamamen insan doğasının bir gereği. Eski dostumun yeteneklerini kıskanmaktansa kendi güçlü yanlarıma odaklanmalıyım.
“Albay Uger, İstihbarat’tan benim için bazı bilgiler toplamanı istiyorum. Özellikle Federasyon Ordusu komutanları hakkında bilgi almanı rica ediyorum.”
“Anlaşıldı. Ellerindeki her şeyi döküp saçmalarını sağlayacağım.”
“Lütfen. Ateşkes müzakerelerine yaklaşıyor olmamız, gardımızı indirebileceğimiz anlamına gelmez.”
“Biliyorum.”
“Pekala,” dedi Zettour nihayet başıyla onaylayarak.
“Sana güveniyorum.”

