Youjo Senki Cilt 6 – Bölüm 4 / Diplomatik Pazarlık

Diplomatik Pazarlık

BİRLEŞME YILI 1927, ŞUBAT BAŞLARI, KUZEY ILDOA

Ildoa Krallığı’nı ziyaret etmek üzere yola çıkan Albay von Lergen’e Genelkurmay tarafından üç ayrı görev verilmişti.

İlki, Ildoa Ordusu’nun ne derece eğitimli olduğunu gözlemlemekti.

İster düşman ister müttefik olsunlar, Genelkurmay’ın onlar hakkında elde edeceği bilgi ne kadar çok olursa o kadar iyiydi. Bir kurmay subay için gördüklerini raporlamak, tartışmaya dahi gerek duyulmayacak doğal bir vazifeydi. Mevcut durum ne kadar gergin olursa olsun, bu nispeten basit bir görevdi.

İkincisi, dağ muharebeleri ihtimalini göz önünde bulundurarak askeri coğrafyayı kavramasına yönelik bir emirdi. Harekât Dairesi’nin başındaki Korgeneral von Rudersdorf, bu görevi kendisine bizzat vermişti. Lergen’in tahmin edebildiği kadarıyla… …amaç, Ildoa ile olası bir çatışmaya hazırlıklı olmaktı.

Sadece arazi yapısını incelemek onları elbette doğrudan savaş yoluna sokmazdı. Yine de bir plan alternatifi olarak bile bunu değerlendiriyor olmaları mühimdi. Komutanın kararlılığı ve azmi de işin içine katıldığında, bu durum önemli bir emare teşkil ediyor gibiydi.

Son görevin ise diğer ikisine kıyasla son derece alışılmadık bir emir olduğunu belirtmek gerekirdi.

Üçüncü görevi son derece basitti. Genelkurmay Personel Dairesi Başkanı Korgeneral von Zettour, General Gassman hakkında olabildiğince çok bilgi toplamasını istemişti.

Lergen, emirlere elde olmadan gözlerini dikip tekrar tekrar okuduğunu hatırlıyordu. Bu, normal şartlarda bir albaydan istenecek türden bir görev değildi.

Alt rütbeli bir subay için rutin bir işti.

Üstelik Lergen’in en başta istihbarat veya casusluk deneyimi yoktu. İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’nda bir albay olarak, cephe gerisinde lojistik ve organizasyonu sevk ve idare edebilecek bir harekâtçı olarak yetiştirilmişti.

Bir istihbarat ajanının taklidini yapıp başarılı olabileceğine kendisi bile güvenemiyordu.

Zettour kendisine sırf geçmişte Personel Dairesi’nde görev yaptığı için bu işte harika olacağını söylediğinde, tek tepkisi şaşkınlık olmuştu. Emirleri yerine getirmek için her türlü çabayı göstermeye hevesli bir mizaca sahip olsa da bu işin uzmanlık alanının dışında kaldığını inkâr edemezdi. İmparatorluk bünyesindeki personel işleriyle yabancı bir ülkedeki üst düzey subayların özlük işlerini kıyaslamasını nasıl bekleyebilirdi ki?

Yine de Lergen her duygusunu yüzüne yansıtsaydı, üst düzey bir asker olma niteliğini kaybederdi.

Ildoa Krallığı’na ayak bastığında, kendisini karşılayan heyetle neşeyle iletişim kurmuş, son derece ciddi bir subay örneği sergileyerek nezaket cümleleri teati etmişti.

“Bendeniz Albay Virginio Calandro. General Igor Gassman adına hepinize rehberlik edeceğim.”

Lergen ve İmparatorluk’tan gelen diğer kişileri karşılayan adam, Krallık Ildoa Ordusu’nun son derece nazik, samimi bir tebessüme sahip bir subayıydı. Lergen tam selam vermeye hazırlanırken, adamın el sıkışmak üzere elini uzattığını görünce şaşırdı.

İnsanlarla yakınlık kurmaya çalışan bir tipti.

“Şöyle buyurun, siz Albay von Lergen’siniz, değil mi?”

“Tanıştığımıza şeref duydum, Albay Calandro.”

Yine de sıktığı el, bir askerin son derece kavrayıcı ve sert sıkışına sahipti.

Bir asker-politikacı için elleri fena halde sertti. Nerede sert, nerede yumuşak davranacağını çok iyi bildiğini anında hissettiren türden biriydi; sizi gözetlemesi en tehlikeli insan tipiydi.

Seyahati sırasında ülkesi tarafından şunu bunu kurcalaması istenen Lergen için bu adam tam bir baş belası olacaktı.

Bütün askerlerin kabullenmek zorunda olduğu o yalın gerçeğe boyun eğmekten başka çaresi yoktu: Düşmanlarınızı seçemezsiniz. Lergen, Calandro’nun tebessümünün getirdiği meydan okumayı kabul etti ve kendi sıcak gülümsemesiyle başını salladı.

“Şöyle buyurun. Mütevazı da olsa sizler için bir şeyler hazırlattık.”

Bu sözler, kendisine “İlk kroşeyi vurup puan toplamak böyle bir şey olsa gerek” diye düşündürmeye yetti. İkram edilenler, Milletler Topluluğu’nun deniz ablukası yüzünden İmparatorluk’ta silinip gitmiş lüks maddelerden oluşuyordu.

“Müsaade edin de size gerçek bir kahve ikram edelim.”

“Ooo, tarafsız bir ulusun nezaketi desene?”

Tatbikatların yapılacağı alanın yakınındaki konuk karşılama tesisinde, ambargo yüzünden uzun zamandır İmparatorluk anakarasında görülmeyen güney denizlerine ait her türlü ürünü —en başta da o mis kokulu kahveyi— servis etmişlerdi.

Hatta nispet yapar gibi tepeleme esmer şeker bile koymuşlardı.

“Evet, müttefiklerimize misafirperverlik gösterebildiğimiz için pek bahtiyarım.”

Abartılı bir ifade, samimi görünen bir ton ve üstüne üstlük şüphe uyandıran bir tebessüm.

Lergen harika bir diplomat taklidi yapabileceğini düşünmüyordu ancak kendisini ülkesinin bir temsilcisi olarak laf sokmaya laf sokmayla karşılık vermek zorunda olduğu bir konumda bulmuştu.

“Dostlarınız arasında sayıldığımız için çok şanslıyız.” Kağıt üzerinde bu sözler son derece ezici görünse de Lergen ses tonunun ne kadar kof olduğunun kendisi bile farkındaydı. “Meydanlardaki vazifelerimizle öyle meşguldük ki… Korkarım irtibatı biraz kopardık. Ah, fakat mazeret üretmek de ne kadar utanç verici.”

“Hiç de mazeret olduğunu düşünmüyorum. Haklı sebepleriniz varken sizi suçlayacak kadar dar kafalı bir insan olmayı kesinlikle istemem.”

Konuşma kalıplaşmış bir seyir izliyordu: üstenci Ildoa ve kaçamak bir sinizm sergileyen İmparatorluk. Yine de o iğneleyici laflarını sahte bir nezaket zırhına büründürerek birbirlerine savuruyorlardı.

Belki de buna, zorlamalı keşif mahiyetinde sözel bir ön çatışma denebilirdi.

Tam lafı gediğine oturtmanın tatminini yaşayacakken Lergen kozunu açık etmeye zorlandı.

Kahvesinden bir yudum alıp fincanı bırakan Calandro, gülümsedi ve öylesine bir edayla bombayı patlattı.

“Açık konuşacağım. Ben General Gassman’ın özel temsilcisiyim.”

Bu o kadar beklenmedik bir şeydi ki Lergen bir anlığına dilini yuttu.

“İmparatorluk’tan gelen dostlarımızla açıkça konuşmam gereken bir husus var.”

“… Özel temsilci mi? Ne hakkında konuşmak istiyorsunuz?”

Lergen’in niyeti zorlamalı keşif yapmaktı ama doğrudan düşmanın ana kuvvetleriyle toslamıştı. Tamamen beklenmedik bir durum olmadığından hazırlıklı olmanın getirdiği ufak bir avantaja sahipti… …fakat gafil avlandığı da inkar edilemezdi.

Aniden yapılan bir baskın, teoride anladığından çok daha tesirliydi. Lergen, saha muharebesinin dersi sayılabilecek bir tecrübeyi bizzat yaşayarak öğrenmek zorunda kalmıştı. Neredeyse nefesini tutmuşken Calandro, adeta İmparatorluk’un rüzgarını kesmek istercesine hızlı ve sert bir edayla konuştu:

“Ildoa Krallığı mevcut durumdan fevkalade endişeli.”

“… Yani?”

“Bu savaşın uzaması hiç kimsenin hayrına değil.”

Yemi hiç tereddüt etmeden yutmuştu. Bu sözler ihmal edilemeyecek kadar mühimdi. “Hiç kimsenin mi?”

İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’ndan Albay Lergen, bir soruya soruyla karşılık vermenin kabalık olduğunu biliyordu. Fakat cevabı öğrenmek zorundaydı.

Savaşta bedel ödeyen taraf böyle bir şey söylese neyseydi; ancak kâr neredeyse bir yarasa gibi oraya konan bir tarafın böyle pişkin pişkin yorum yapması kabul edilebilir bir şey değildi. Bize ateş açıldığında karşılık vermekten başka bir şey yapmıyoruz. Bu o kadar da aşırı bir durum değil, öyle değil mi? Her halükarda, fırsatçı Ildoa Ordusu’ndan bir adamın bu konuyu açması hiç de doğru hissettirmiyordu.

“Sizi kırdıysam özür dilerim.”

“Beni bağışlayın Albay Calandro, ancak durum—”

“Beni yanlış anlamayın,” diyerek gülümsayerek lafını kesti Calandro. “Olayların gidişatından biz de oldukça endişeliyiz. Barış için iyi niyetli bir arabulucu olarak hareket etmeye hazırız.”

İnisiyatifi ele geçirememek işte böyle bir şeydi. Lergen’in yapabildiği tek şey, muhatabının gözlerine donakalmış bir halde bakarken Calandro’nun her bir kelimesinin beyninde yankılanmasına izin vermekti.

“Anlıyor musunuz? Başka bir deyişle, barış görüşmeleri. Biz, Ildoa Krallığı olarak, dostlarımız adına aracı olmaya gönüllüyüz.”

Lergen bununla dengesini bozmaması gerektiğini bilse de derhal söyleyecek bir söz bulmakta zorlandı ve sessizliği şaşkınlığını ele verdi. Calandro’nun seçtiği sohbet konusunun insafına kalmıştı.

“Bundan daha saçma bir şey—!” diye bağırmamış olması… …şüphesiz elinde kalan son özdenetim kırıntıları sayesindeydi. Adamın tüm bu süre boyunca ara sıra bakış atarak mimiklerini süzdüğünden emindi.

Calandro’nun sözlerinin anlamını tartıp kavramazsa, etkili bir yanıt vermesi mümkün olmayacaktı. Lergen, saha muharebelerinin gerektirdiği o anlık kararlılıktan yoksundu.

O anda, istese de istemese de tecrübesiz olduğunu idrak etmek zorunda kaldı.

“… Bağışlayın ama Ildoa’nın barış görüşmelerine arabuluculuk etmek istediğini mi söylüyorsunuz?”

Soruyla karşılık vermesinin yegâne sebebi, söyleyecek hoş bir şey bulamamış olmasıydı.

İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı’nın kilit isimleri, sadece birkaç istisna dışında, böyle bir teklifin geleceğini hayal bile etmemişti. Baskın dedikleri böyle bir şeyse, Ildoa Krallığı’nın teklifi adeta durup dururken tepelerinden inen bir yıldırımdı.

Lergen geçirdiği şokun ortasında… …aklına çok iyi tanıdığı bir büyücü subay geldi. Cephede bir komutan olarak Yarbay Tanya von Degurechaff sık sık tuhaf kararlar verirdi. Cephe gerisindeyken onun bu alışılmadık kararlılığı karşısında hayrete düşerdi, peki ama kız burada olsaydı… …ne yapardı?

“Müttefik bir ülke olarak konuşuyorum; savaşın daha fazla uzamasının İmparatorluk ekonomisine aşırı bir yük bindireceği konusunda sizi uyarmak isterim. İzin verin de barış görüşmelerini teklif edelim.” Gülümsemesini hiç bozmayan Calandro, Lergen’in şaşkınlığını nazikçe görmezden gelerek ekledi: “Haddimi aştığımın farkındayım fakat sizce de meseleleri bir tatlıya bağlamanın vakti gelmedi mi? Durumu bir kilitlenme olarak nitelendirip hakemlik yapmaya gönüllü olsak, bunu kabul etmeyi düşünür müydünüz?”

Lergen tam da İmparatorluk Ordusu’nun kilit bir üyesi olduğu için yutkunmak zorunda kalmıştı.

Mücadeleyi sürdürmenin yükü muazzamdı — inanılmaz derecede ağırdı. İmparatorluk için maliyetler devasa boyutlara ulaşmıştı.

Doğu cephesi hatları bir bataklığa dönüşüyordu. Milletler Topluluğu ve Serbest Cumhuriyet ile girilen faydasız yıpratma savaşı bitmek bilmeyen bir düğüm halini almıştı. Genelkurmay’ın kesin sonuçlu bir zafer arzusunun madalyonunun diğer yüzü, zaten kansızlaşan İmparatorluk Ordusu’nun oluk oluk kan kaybetmesiydi.

Ama dışarıya karşı endişelerini neden açık etsin ki?

“Düşüncelerinizi dinledikten sonra bunu söylediğim için beni bağışlayın ancak… …bu, Yüksek Komutanlık’ın karar vereceği bir husus. Sıradan bir albayın Yüksek Komutanlık’ın ne düşündüğü hakkında hiçbir fikri olamaz.”

“Sizin gibi Harekât Dairesi’nden bir deha bile mi? Ününüz sizden önce geliyor. Hem Korgeneral von Zettour’un hem de Korgeneral von Rudersdorf’un güvenine mazhar olduğunuzu biliyorum.”

Calandro’nun son derece umursamaz bir edayla sarf ettiği bu sözler çok mühimdi. Nezaket icabı söylenmiş lafların ya da bir şakanın çok ötesindeydi.

Ildoalıların tutkulu olduğunu söylerken gerçekten de neden bahsettiklerini biliyorlardı!

“Aşırı mütevazılık bazen kırıcı olabilir, sizce de öyle değil mi?”

Calandro’nun kelimeleri, son derece iyi bilgilendirildiğini ima ediyordu.

Lergen nihayet soğukkanlılığını biraz olsun toparladığında, Calandro’ya bir kez daha alıcı gözüyle baktı. Albayın üniformasına şöyle bir bakıldığında alp alayından birine benziyordu ama… Vay vay. Lergen’in zihni tam vitese geçtiğinde, adamın gerçek kimliği hakkında bir fikir edinmeye başladı.

Hatırladığı kadarıyla alp alaylarının tamamı doğrudan Kraliyet Ildoa Ordusu Genelkurmayı’na bağlıydı.

Bir istihbarat subayı kendisini sahada görev yapan biri olarak gizleyecekse, muharebe başarısıyla nam salmış bir alp birliği mükemmel bir kılıf olurdu.

Ancak Calandro’nun el çabukluğu ve ustalığı göz önüne alındığında, Lergen adamın kendisinden çok daha fazla saha tecrübesine sahip olduğunu hissetti. O halde onu, sınır ötesi ve yasal açıdan muğlak diğer harekâtlarda görev yapmış seçkin bir gazi olarak görmek belki de en doğrusuydu? Her halükarda, epeyce çetin muharebeden sağ çıkmış dişli bir asker olduğu kesindi.

“Her halükarda, sizinle burada karşılaştığım için çok şanslıyım.”

“Ülkelerimizin dostluğunu kayıtsız şartsız kutlayabilseydik harika olurdu…”

“Bildiğiniz üzere, ufak bir yanlış anlaşılma bile karmaşaya yol açabilir. Bu yüzden meseleleri açıkça tartışma fırsatı bulduğumuza çok memnunum.”

Calandro, her şeyi biliyormuş gibi bir edayla lafına devam ediyordu — gerçekten de özel bir temsilci olmalıydı. Ve temas kurmak için neden beni seçtiği ortadaydı.

Lergen, mesajı Harekât Dairesi ve Personel Dairesi’ne ulaştıracağından emin olunabilecek biri olduğu için seçilmiş olmalıydı.

“Öncelikle duruşumuzu netleştirmeme izin verin. Biz — yani Ildoa Krallığı — faal bir şekilde İmparatorluk’un çöküşünü arzuluyor değiliz.”

“Öyleyse neden pasif bir şekilde bunu arzuluyorsunuz?”

“Ne kadar iğneleyici. Bildiğinizden emindim: Kurtarılmamış Ildoa meselesi.”

Ahhh. Lergen bunu anında kavramıştı. İster toprak, vatan, egemenlik, isterse başka kelimelerle ifade edilsin; işin içine giren duygular her zaman gerçekti. Bu arada, her ne kadar can sıkıcı olsa da, muhtemelen şunu belirtmek gerekirdi… …İmparatorluk ordusunda muvazzaf bir subayın böyle bir meseleyi alenen tanımasına kesinlikle izin verilemezdi.

Bu toprak anlaşmazlığının akılalmaz derecede derin kökleri vardı. Kurtarılmamış Ildoa meselesi, İmparatorluk kurulurken Eski Reich tarafından el konulan ve Ildoa dili konuşulan bir bölgenin mülkiyeti üzerine çıkan bir ihtilaftı.

Reich, sırf bir bölgedeki bazı sakinler Ildoaca konuşuyor diye o toprağın Ildoa’ya ait olması gerektiğini savunan bir anlayışa müsamaha gösterecek değildi.

İmparatorluk’un resmi duruşu, bu konunun tartışmaya bile değer olmadığı yönündeydi. Kendi bünyesinin asli parçası olan topraklardan feragat etmeyi “değerlendirmeyi” dahi her zaman kesin bir dille reddetmişti.

Öte yandan Ildoa da Ildoaca konuşan toprakların birleştirilmemesi mantığını kabullenemiyordu.

Bu, İmparatorluk ile Ildoa arasında öteden beri içten içe tüten bir toprak anlaşmazlığıydı.

“Ha? Kurtarılmamış Ildoa meselesi mi? Böyle bir meseleyi hatırladığımdan pek emin değilim.”

“Yani?”

“Resmi olarak, böyle bir sorunu ilk kez duyuyorum. Belki daha önce hususi olarak kulağıma çalınmış olabilir mi?”

Lergen’in cevabı, İmparatorluk’un resmi söyleminin tekerrüründen ibaretti. İmparatorluk hükümeti söz konusu toprağın ihtilaflı olduğunu dahi kabul etmeyi reddettiği için yapabileceği pek bir şey yoktu. Sorulsa herkes tek bir ağızdan aynı cevabı verirdi: Orası Heimat’tır, yani vatandır.

Heimat’ın —vatanın— muhafazası elzemdi ve tartışmaya mahal yoktu.

İmparatorluk sınırları içindeki durum bundan ibaretti.

Calandro da Lergen’in bu konudaki şahsi fikirleri ne olursa olsun soruya inatla ret cevabı vermek zorunda olduğunu çok iyi anladığından, bu karşılığa öfkelenmedi.

Aynı şekilde, belki de şunu söylemek icap ederdi…

…Lergen, Ildoa’nın bundan vazgeçememe sebebini kolayca tahmin edebiliyordu.

Birazcık sakince düşünmek bile yeterliydi. Sırf biz öyle düşünüyoruz diye başkası neden belli bir şekilde düşünsün ki?

Lergen de dahil olmak üzere pek çok kurmay subay tam da bu durumdan endişe duyuyordu.

“Açıklamam gerekirse… Fakat bu biraz gülünç kalacak…”

Lergen gözlerini adama dikip “Anlat bakalım” der gibi baktı, Calandro da lafı hiç dolandırmadı.

“Eğer Kurtarılmamış Ildoa’yı alabileceksek, İmparatorluk’un yanında savaşmaya karşı değiliz.”

Adamın ısrarı muazzamdı.

Bir halkın ya da ulusun meşru hakkı olduğuna inandığı topraklara duyduğu özlem, içten içe kaynayan öfkeli bir sel gibiydi.

“Bu durum sahaya asker sürmek manasında da değerlendirilebilir mi?”

“Kavramsal olarak o manada da ortak bir cephe oluşturmaya hazırız.”

Ahhh. Bürokrasi zihniyetine ve diline alışkın olan Lergen’in aklına, Calandro’nun bu sözlerinin son derece anlamlı göründüğü ancak aslında hiçbir şeyin garantisini vermediği geldi.

Hepsi kuru laftan —örnek bir boş vaatten— ibaretti.

Ne kadar kulağa hoş gelirse gelsin, eylemle desteklenmeyen kelimeler çaresizdi ve hiçbir hükmü yoktu. Siyaset, askeriye ve diplomasi dünyasında iyi niyet tek başına güven teminatı olamazdı.

Denize düşen yılana sarılır derler, fakat bir saman çöpünün insanı kurtaracağını düşünmek akıl dışıdır. İnsan tekne gibi sağlam bir şeye sarılmalıydı; bu mümkün değilse, tek çare kendi gücüyle yüzmekti. Kendi ayakları üzerinde duramayan bir ülkenin geleceği olamazdı — zira bir devletin ebedi dostları ve daimi düşmanları yoktur.

“Pratik bir açıdan bakarsak, İmparatorluk ile savaşta olduğu ülkeler arasında arabuluculuk yapmaya hazırız. Laf aramızda, Birleşik Devletler ile müştereken, savaşan tüm ülkeleri bir ateşkes konferansına davet etmeye de hazırız.”

Anlıyorum. Lergen başını salladı fakat aradaki o ince farkı gözden kaçırmadı.

Calandro bunca zamandır Ildoa’nın temsilcisi olarak konuşuyordu ancak Lergen şimdi onun gerçekte hangi ülkeyi temsil ettiğini merak etmeye başlamıştı.

“Bu barış görüşmelerine Ildoa ordusu mu yoksa Ildoa hükümeti mi liderlik edecek?”

“Esas itibarıyla ordu tarafından dayatılan ve hükümetçe onaylanan bir plan.”

“Bu mantığa oturmuyor.” Lergen şüphesini açıkça dile getirdi.

Hükümet ile ordu arasındaki temel ilişki, hükümetin orduyu sevk ve idare etmesi üzerine kuruludur. Yönetim ister imparatorluk, ister cumhuriyet, ister feodal bir yapı olsun; askeri güç siyasi gücün bir uzantısıdır.

Nihayetinde savaşın kendisi de siyasetin farklı araçlarla devamıdır.

Bu açıdan bakıldığında, Ildoa ordusunun belirli bir dış politikayı savunması doğal düzene aykırı tuhaf bir sapmaydı. Üstelik bunu İmparatorluk askeri olan Lergen gibi birine çıtlatıyor olmaları da görmezden gelinebilecek bir şey değildi.

“Ben bir askerim. Başka bir deyişle, ben yalnızca silahlı kuvvetlerin bir mensubuyum.”

Lergen haddini biliyordu.

O yalnızca ülkesinin bir koruyucusuydu; bayrağına ve imparatoruna sadakat yemini etmiş biriydi. Vatanını tehdit eden düşmanlar kendisini biçecek bile olsa, Heimat’ının insanları oradayken nasıl geri çekilebilirdi ki?

Gerekirse mevzisini korurdu. Askerin vazifesi buydu.

Yönetmeliklere harfiyen uyan, aldığı eğitim etine kemiğine işlemiş, mantık ve ahlakla bilenmiş mesleki etiğine sadık tam teşekküllü bir kariyer subayı oldukça baş belası bir mahluktur.

Lergen, bir askerin her şeyden önce boş vaatler ve temenniler karşısında kendi inisiyatifiyle hemen atlamayacak kadar basiretli bir insan olduğuna inanıyordu. Eğer nihayetinde devleti sevk ve idare etme yetkisine müdahale etmekten çekinmeyecek türden bir aptala dönüşecekse, en azından bir subay gibi onuruyla sonunu getirirdi.

Lergen gerek mizacı gerek yeteneği sayesinde, Ildoa’nın sunduğu bu teklife atlama dürtüsünü dizginlemeyi başarmıştı.

“Diplomatik müzakereleri ve benzeri işleri yürütme yetkisi orduya ait değildir. Bunun için doğru kanal, İmparatorluk’un Ildoa Büyükelçiliği’dir.” Mantık silsilesi takip edilmediğinde, ne kadar küçük olursa olsun hiçbir şey gözden kaçırılamazdı. Doğu’nun o klasik özdeyişinde dendiği gibi: Küçücük bir böceğin açtığı tünel, koca bir setin yıkılmasına sebep olabilir.

Buradan kesinlikle çıkarılacak bir ders vardı.

“Bağışlayın. Sadece askerler olarak bunu kendi aramızda halletmenin daha hızlı olacağını düşünmüştüm.”

Calandro’nun söylediği bir bakıma doğruydu. Lergen, çetrefilli prosedürleri atlayıp meseleleri sahada halletmenin zaman zaman faydalı olduğunu inkâr edemezdi.

Fakat bu durum özelinde bunu kestirip atabilirdi.

“Sizi yalanlamak istemem ama bunun mümkün olduğunu sanmıyorum.”

“…” Buracıkta bir karara varabileceğimizden eminim. Peki siz ne düşünüyorsunuz, Albay von Lergen?”

“Söz konusu olan taktiksel bir mesele olsaydı hızlıca bir hükme varılmasında sakınca olmazdı. Fakat mesele ulusal strateji olduğu sürece, el ve ayakların kendilerini beyin yerine koyması kabul edilemez bir durum değil midir? Üstelik,” diye devam etti Lergen, “askeri makamlar kendi aralarında karar verecek olsaydı bile bu düzenleme yine de tuhaf kalırdı. İmparatorluk’taki Ildoa Büyükelçiliği’nde bir askeri ateşeniz yok mu? Ya da burada, Ildoa’daki askeri ateşemizle görüşebilirsiniz.” Calandro durumu geçiştiremeden üstelemeyi sürdürdü. “Saygısızlık etmek istemem ama resmi olmayan özel temsilcilerle gizli kapaklı işler çevirmek, General Gassman’ın muhakeme yeteneğini sorgulamama neden oluyor.”

“Gizliliğe bu derece önem veriyoruz işte. İşin içindeki kişi sayısını asgaride tutmak istiyoruz. Gizliliği ön planda tutmamız son derece doğal.”

“Yani bunu şifahi olarak mı halletmemizi istiyorsunuz? En ön cephede bile emirler kâğıt üzerinde iletilir.”

Lergen bir düşmanın niyetini tartmayı anlayabiliyordu. Temsilcilerin bile kendilerine göre bir işlevi vardı. Fakat yarı siyasetçi bir elçinin sadece “sözlerine” güvenilmesinin istenmesi şok ediciydi. Bu adamın iletişim kurması, bir mesaj iletmesi gerekiyordu ama yanında yazılı hiçbir şey getirmemiş miydi yani?

Eğer bu şaibeli diyaloğu gizli bir temsilciyle yapılmış bir görüşme kabul edip karargâha taşısaydı, kordonu sökülüp Genelkurmay Başkanlığı’ndan kapı dışarı edilebilirdi.

“…” Anlıyorum. Durumunuzu anlıyorum. Yine de sizden rica ediyorum, beni getir götür yapan bir çocuk yerine koymayın.”

Her nasılsa, Calandro’nun kibar tavrı Lergen’i rahatsız etmişti.

Belki de adamı kişisel olarak sevip sevmemekten ziyade, kullandığı yöntemlerden endişe duyuyordu?

“Albay Calandro, durumunuzu anlıyorum. Sözlerinizi aynen size iade etmek istemem ama ben de getir götür yapacak bir çocuk değilim.”

“Yani?”

“Yazılı bir belge alabilir miyim?”

“…” Sözler kafi gelmiyor mu?”

Hayır, gelmiyordu. Lergen sessizce adama baktı.

Gözleri ne kadar süre birbirine kilitli kaldı? Çok uzun sürdüğünü sanmıyordu fakat diğer yandan garip bir anlık duraksama sanki epey uzun hissettirmişti.

Calandro’nun pes ettiğini söylemek pek doğru olmazdı. Gökyüzüne bakıp başını sallarken bir şekilde durumu kabullenmiş gibiydi, ardından konuştu: “Mühürlü bir belge hazırlayacağım. Bunu ülkenizin Genelkurmay Başkanlığı’na ulaştıracağınıza güvenebilir miyim?”

“Müttefik bir ülkenin talebini yerine getirmekten memnuniyet duyarım.” Lergen başıyla onayladı. Calandro’nun ifadesi bir an için sertleşti, fakat hemen ardından yüzüne nazik bir ifade oturtmayı başardı.

Ne muazzam bir değişim.

“Peki, konuşmak istediğiniz başka bir şey var mıydı? Bir itirazınız yoksa tatbikatı izlemek isterim.”

“…” Tabii. Madem buradayım, ne yaptığımızı size anlatayım. Bu taraftan.” Calandro ona rehberlik etmeyi teklif etti. Tavırlarında veya açıklamalarında Lergen’a mesafeli gelen hiçbir şey yoktu. Aralarında bir kırgınlık kalacağından endişelenmişti ama durumun böyle olmadığını görünce rahatladı. Albay Calandro’yu ancak zengin bir tecrübeye sahip, samimi bir asker olarak tanımlayabilirdi. Adam görmek istediği her şeyi ona gösterdi ve sorduğu her ayrıntıyı açıkladı.

Aynı yolda yürüseler bile iki uzmanın farklı şeyleri fark edeceği söylemeye gerek bile yoktu.

İş askeri tatbikatlara geldiğinde, ister yabancılar için bir gösteri olsun ister olmasın, her zaman çıkarılacak bir ders bulunurdu. Örneğin Lergen, Kraliyet Ildoa Ordusu subaylarının taşıdığı teçhizata şöyle bir baktığında, belgelerde gördüğü ele geçirilmiş teçhizatla birebir aynı görünen parçalar fark etti.

Aralarındaki temel fark, bunların muhtemelen resmi ithalat ürünleri olmasıydı. Ne kadar kaliteli oldukları ve herkese yetecek miktarda bulundukları göz önüne alındığında, bunları muharebe meydanından topladıklarını düşünmek zordu.

İlk bakışta bunun önemli bir gerçeğe, yani Ildoa Krallığı’nın, İmparatorluk’un savaşta olduğu ülkelerle yakın ilişkiler kurduğuna işaret ettiği söylenebilirdi.

Diğer yandan, lojistik ve harekât konularına hakim birinin bakış açısıyla, Kraliyet Ildoa Ordusu’nun teçhizat durumunun bir karmaşadan ibaret olduğu şeklinde de yorumlanabilirdi.

“…” Bu teçhizatların çoğunu daha önce bir yerlerde görmüş gibiyim.”

“Hepsi ithal. Son zamanlarda askeri teknolojide her gün yeni yenilikler ortaya çıkıyor gibi. Geride kalmak olmaz, bu yüzden modernleşmek için var gücümüzle çalışıyoruz.”

“Müttefik bir ordunun çağın gerisinde kalmadığını görmek beni çok mutlu etti. Sizi canıgönülden tebrik ederim.”

“Bunu duymak bir onurdur.” Calandro başıyla selam verdi. O da meselenin farkına varmış olmalıydı. Teçhizatı çeşitlendirmek yerine standart hale getirmek daha iyiydi; aksi takdirde lojistik uygulamada son derece karmaşık bir hal alırdı.

Bir ordu devasa bir organizasyondu.

Mümkün olan her yerde az da olsa bir düzenlemeye gitmezlerse, ön cephelerde silah bakımının tamamen imkânsız hale gelmesi riskiyle karşı karşıya kalırlardı. Modern savaş tam olarak böyle bir şeydi.

Asıl kafasını karıştıran ise bir sonraki kısımdı.

Lergen, Ildoa Krallığı’nın yabancı yapımı teçhizat kullanmaktan neden bu kadar gurur duyduğunu bir türlü anlayamıyordu.

“Bu arada, hava büyücü taburunuzun muharebe doktrini Milletler Topluluğu’nunkine benziyor…”

“Eğitmenler yüzünden. Tesadüf bu ya, Ildoa ile Milletler Topluluğu arasındaki bir değişim programında öğrenmişler.”

“…” Sanırım İmparatorluk Ordusu’nun Ildoa ile güney kıtasındaki diğer ülkeler arasındaki çatışmayı ortadan kaldırmış olmasıyla gurur duymalıyız.”

“Müttefikimize elbette minnettarız.”

“Gerçekten de büyük bir onur. Anlaşılan bir işe yarıyoruz.”

Ildoa, diplomatik konumuyla övünmek için aksesuarlar mı kullanıyordu? Yoksa ordu, bunun ne kadar düzensiz bir durum olduğunun farkında olmasına rağmen yabancı yapımı teçhizat kullanmak zorunda mı kalmıştı?

Eğer ikincisiyse, Kraliyet Ildoa Ordusu kâğıttan bir kaplandan farksızdı. Şayet birincisiyse, dişli kayalardı. Bir karşı taarruzda nelerin yaşanabileceğini hesaba katması gerekecekti.

Hadi oradan. Lergen tam başını sallamak üzereydi ki gözünün ucuyla tanıdık bir renk kombinasyonu fark etti ve beyni anında alarm vermeye başladı.

Savaşan tarafların üniformaları son derece sembolikti.

“…” Bunlar kim?”

“Hmm, hafızam pek iyi değildir de…” diye şaka yaptı Calandro; ancak o ana kadar gayet doğal olan gülümsemesinin son derece yapay bir hal aldığını gizleyemedi.

Konuşma tarzında, kendisini bir askerden ziyade bir siyasetçi gibi gösteren ürpertici bir şey vardı. Az önceki adam olsa onları tanıştırmak için hiçbir çabayı esirgemezdi ama şimdi yan çiziyordu.

Anlaşılan bir İmparatorluk askerinden, Milletler Topluluğu ve Federasyon üniforması giyen kişilerle el sıkışıp dostça tanıştırılmayı beklemesi istenemezdi.

“Aha, hava kuvvetlerinin havalanma vakti geldi neredeyse. Büyücüler tüm ilgiyi toplama eğilimindedir fakat biz avcı uçağı üretimimizi güçlendiriyoruz, dolayısıyla oldukça güzel uçaklarımız var.”

Muhtemelen kendini rahatsız hissetmişti. Calandro, “Hiç görmemiş gibi davranabilir misiniz?” der gibi aceleyle lafı geçiştirdi. Lergen, kendisini aksi yöne —”Şu tarafa”— doğru götüren Calandro’yu takip ederken, az önce yaşananları nasıl yorumlaması gerektiğini düşünüyordu.

Bu tiyatronun bir parçası mıydı yoksa bir pot kırma mı?

Hm. Bir süre düşündükten sonra gökyüzüne baktı ve gözleri masalsı düzenler halinde uçan Ildoa askeri uçaklarına takıldı.

Son derece iyi eğitilmiş görünüyorlardı —ki bu da bolca uçuş saati anlamına geliyordu. Lergen, eğitim uçuşları için bu kadar bol yakıta sahip olmalarının bir sadakat testi olarak kullanılabileceği düşüncesiyle içten içe gülümsedi.

“Uçak yakıtı sıkıntısı çekmiyorsunuz sanırım.”

“Bildiğiniz üzere Ildoa şu anda başlıca petrol ithalatçılarından biri.”

İthalat yaptıklarını gizlemeye bile yeltenmeyen Albay Calandro’ya kusura bakmasın ama durumun pekala farkındaydım.

“…” Doğrusunu söylemek gerekirse, iki ülke arasındaki anlaşmaya dayanarak sizden bir miktar yüksek oktanlı uçak yakıtı talep edebilirsek çok makbule geçer.”

“Evet, tam da dediğiniz gibi. Size yardımcı olmayı çok isterdik ancak…” bazı anlaşma meseleleri var. Malumunuz, tarafsız bir ülke olarak sorumluluklar ve ayrıcalıklar bir paket halinde gelir.”

“Ama dostane bir jest olarak bize yardım etmek istersiniz, değil mi?”

“Elbette.” Calandro tiyatral bir edayla başını salladı. “Yüreğim sızlıyor. Dostlarıma yardım etmeyi dilemediğim tek bir gün bile geçmiyor. Fakat etrafım zalim harp hukukları ve hukukçularla sarılmış durumda. Ne yazık ki bu hukukçular, müttefik ordulara dahi yüksek oktanlı yakıt ihraç etmenin tarafsız ülke statümüzü ihlal edeceğini iddia ediyorlar.”

Birinin ifadesi kalpten bir empati duyduğunu söylüyorsa, Lergen bunu elbette samimi bir temenni olarak kabul edebilirdi. Tabii ki böyle bir bireye imkânsız bir sorunu dayatmak zorlaşırdı.

Bütün bunlara rağmen Lergen, ferdi olarak değil, kötücül bir organizasyonun bir üyesi olarak talepte bulunuyordu.

“…” Bir soru daha sormama müsaade ederseniz, yürümek yerine motosiklet kullanmamız hususunda da tereddütleriniz var mı?”

“Ha?”

“Gözlem amacıyla ziyarette bulunan subaylarımızın müttefik ülkemiz sınırları içerisinde yakıt kullanmasına izin verilmeyecek mi yani?”

Lergen ister istemez harp hukuku konusunda uzmanlaşmak zorunda kalmıştı, bu yüzden bu alanda oldukça geniş bir bilgi birikimine sahipti.

Hatta Yarbay Tanya von Degurechaff yüzünden tüm bunları öğrenmekten başka çaresi kalmadığı da söylenebilirdi.

“Hrm, buna karar vermek benim için biraz zor. Bir sorun olacağını sanmıyorum ama…”

“O halde mesele bundan ibaretse bir sorun yok demektir, doğru mu?”

“Bu ülkede yakıt kullanımını yasaklayan bir kanun yok sanırım.”

“…” “O halde ordumuz bu tatbikatlara katılabilir mi?”

“Şey, o kadarı…” Calandro diyecek kelime bulamadı ancak ardından Lergen’in asıl ne demek istediğini anlamış olmalıydı. Yüzü hafifçe gerildi.

“Ödemesini aldığınız sürece bir problem teşkil etmez, değil mi? Teknolojik engeller olduğunun farkındayım ancak uçuş eğitimi konusunda bize yardımcı olabilirseniz harika olurdu.”

“Albay von Lergen, tarafsız bir ülke olarak bunun…”

“Ooo, demek sorun askeri amaçlı kullanımda?” “Şimdi anladım” dercesine abartılı bir şekilde başını salladı.

Degurechaff’ı taklit etmeyi bir türlü sevemiyordu ama bir şans verince, birinin muğlak ifadelerinin üzerine böyle iğneleyici bir şekilde çullanmak aslında oldukça eğlenceliydi.

“Öyleyse sivil kullanım için biraz temin edebilir miyiz?”

“S-sivil kullanım mı?”

“Bildiğiniz üzere yüksek oktanlı yakıtın pek çok kullanım alanı mevcuttur.”

“Bu harp hukukuna aykırı değil mi?”

“Aman, ne beklenmedik bir şey. Yüksek oktanlı yakıtın sivil amaçlı kullanımını yasaklayan bir kanun mu var? Sadece sivil pilot eğitimi ve sivil havacılık sanayii için yakıt talebinde bulunmak istiyorum.”

Teknik olarak sivil uçakları kullanan askerlerden bahsediyordu ama… teoride bu durum harp hukukuna aykırı değildi. Kesinlikle gri bir alandı; üstelik “kanunun ruhu” esas alındığında imkânsız bile sayılmazdı. Hiçbir kuralın yasaklamadığı bir şeyi yaptığı için birini cezalandırmanın hiçbir gerekçesi yoktu.

Harp hukuku açıklarla doluydu ve Lergen Genelkurmay’daki görev süresi boyunca bu konuyu didik didik etmişti.

Kanun yorumlama dünyası; patateslerin “harp malzemesi” sayıldığı, hafif silahların ise “sivil meşru müdafaa araçlarına” dönüştüğü son derece gizemli bir alemdi.

“Bu talep, benim özel bir temsilci olduğum varsayımına mı dayanıyor?”

“Aynen öyle. Değerlendireceğinizi umuyorum.”

“…” Bunu General Gassman’a mutlaka ileteceğim.”

AYNI SAATLERDE, BİRLEŞİK KRALLIK ANA KARASI, İSTİHBARAT TEŞKİLATI KARARGÂHI

“Ildoa’ya gönderdiğimiz subaylardan gelen rapor bu. Son derece ilgi çekici baylar.”

Kendi sonuçlarına varmaya çalışan pragmatistler, Tümgeneral Habergram’ın bu girizgâhını bir kulaklarından girip diğerinden çıkacak şekilde dinleseler de daktiloyla yazılmış son raporu okur okumaz pürdikkat kesildiler.

“… Lergen mi? İmparatorluk Genelkurmayından Albay von Lergen mi bu?”

“İki kuzgunun haber güvercini olarak kullanması için epey büyük bir isim.”

Habergram tam zamanını bekleyip Ildoa durumundaki uzmanlara doğrudan sordu: “Albay Calandro hangi gruptan? Oradaki temas kurduğu kişi o.”

“General Gassman’ın merkez klikinde yer alıyor. Çok göze batmazlar ama Kraliyet Ildoa Ordusu yönetiminin en üst kademesindeki isimleridir.”

“Hmm.” Habergram bir an düşündükten sonra başka bir soru ortaya attı. “Bana fikrinizi söyleyin baylar. Bunu çalışma düzeyinde temaslar olarak mı yorumlamalıyız?”

İmparatorluk Ordusu ile Kraliyet Ildoa Ordusunun sahadaki işlerinden sorumlu yetkililerinin görüşmesinde olağandışı bir durum yoktu. İki ülke arasındaki ilişkiler bir miktar soğumuş olsa da resmî olarak hâlâ müttefiktiler.

“Aksi bir görüş sunmak istemem ama bu durum, Ildoa tarafındaki bilgi sızıntısının muazzam boyutta olduğu anlamına gelmez mi?”

“Çok fazla bariz değil mi?”

Yaptıkları analizde hak verilecek çok nokta vardı. Yanındaki subayların yanılacağını düşünmüyordu. Yine de Habergram ne gibi göründüğünü değil, ne olduğunu bilmek istiyordu. Yüzde yüz ile yüzde doksan dokuz bambaşka şeylerdi.

“… Baylar, tahmin istemiyorum. Karar vermemizi sağlayacak kesin kanıtlar istiyorum.”

“Bizim de gözlemci olarak davet edildiğimiz tatbikatlar sırasında müttefik iki ülkenin albaylarının sohbet etmesi doğal olsa bile, bir mesaj vermeye çalıştıkları ihtimalini göz ardı edemeyiz.”

“Bunu biliyorum.”

Bu tür şeyler her zaman olurdu. İki taraf da aynı meslekten olduğunda, birbirlerinin hamlelerini tahmin etme biçimlerinde adeta şekilsel bir zarafet bulunurdu. Karşı taraf da hamlelerinin okunduğunun pekâlâ farkındaydı.

İşte tam da bu yüzden… Habergram’ın canı o kadar sıkkındı ki elinde emin olduğu tek bir yanıt bile yoktu.

“Kafatası ameliyatı yapma vaktinin geldiğini düşündürüyor insana.”

Sadece Ildoa’nın görmelerini istediği şeyleri görmek onları hiçbir yere varamazdı. Nihayetinde, içinde ne olduğunu görmek için o sinsi beyinlerini neşterle doğrudan yarmaları gerekecekti. Oraya iyice nüfuz etmedikçe gerçeğin ne olduğundan asla emin olamazlardı.

“Her kârda Ildoa’nın nabzını ölçmeye devam edin. Sahte duruşlara ve sinyallere kanma işini aptallara bırakabiliriz. Sizlerin aptal olmadığını umuyorum baylar.”

“Emredersiniz, efendim.” Zaten beceriksiz adamlar değillerdi. İşi bitirmelerini söylediğinde güvenini boşa çıkaracak budalalar olsalardı, onları derhal görevden alırdı.

Yerlerine adam bulmak zor olabilirdi ama yeteneksiz aptalları hak etmedikleri koltuklarda oturtmak çok daha zararlıydı.

Pekala. Habergram o noktada konuyu değiştirdi. “Eee? Ildoa’daki durum hakkında başka ne biliyoruz?”

“Tarafsızlığını ihlal ettiğini teyit ettik. Ultra, İmparatorluk’a yüksek oktanlı yakıt tedarik ettiklerini bildirdi. İki ülke arasında yeni bir ikmal hattının açılmış olması yüksek bir ihtimal.”

“İstihbarat Ultra’dan mı…?”

Yani güvenilir bir kaynaktandı. Habergram iniltisini bastırdı. Durumun farklı bir boyuta evrildiğini kabul etmek zorundaydı.

“Kraliyet Ildoa Ordusu düşündüğümüzden daha dişli çıktı… İki taraftan da kazanmaya çalışıyor olmalılar.”

“Haklısınız efendim. Şey… ikmal hatlarını ezip geçelim mi?”

Habergram—bunun oldukça zor olacağına dair—şüphelerini şimdilik sineye çekti ve bir iç çekişle durumu değerlendirmeye başladı.

Şahsen bir saldırı düzenlemek istiyordu. O fırsatçılara dersini vermek muhtemelen harika hissettirirdi. Ancak anlık bir duyguya kapılıp saldırmanın bedeli epey ağır olurdu.

Ne de olsa İmparatorluk Ordusu İstihbaratı acemi değildi.

Yüksek oktanlı yakıt kaçakçılığı yapıyorlarsa, olaya dahil olan kişi sayısını şüphesiz en asgari düzeyde tutmuşlardı. Sızıntılara karşı olası tüm önlemleri aldıklarını varsaymak en doğrusuydu.

Üstelik Ultra’nın varlığının açığa çıkmasına da izin veremezdi. İstihbaratı Ildoa tarafından bir sızıntıymış gibi gösterebilirlerdi ama sonucu tahmin etmek için çok fazla değişken vardı. Bunu zorlamaya değip değmeyeceği belirsizdi.

Eğer bunu yapacaksak… diye düşünürken Habergram, dikkatsizce davranıp acele karar verdiğini fark etti. Bunu yapabileceklerini varsaymıştı.

“Kullanabileceğimiz kaç birim var?”

“Derhal harekete geçebilecek iki komando birliğimiz var. Gerekirse daha fazla birlik sevk edebiliriz ama bu biraz zaman alır.”

“… Vazgeçtim, yapmayacağız.”

Çok fazla zaman ve çaba gerektirecekti; üstelik takviye birlik göndermek için hiç de uygun bir zaman değildi. Bunu yapabilmeyi kendisi de istemiyor değildi elbette; fakat işinin uzmanı bir asker olarak en güvenli seçeneği tercih etmek zorundaydı.

“Generalim, emin misiniz? Ildoa’yı tarafsızlığını ihlal ederken suçüstü yakalamak için büyük bir fırsat bu.”

“Ultra’nın emniyetini korumak çok daha önemli.”

“Ultra’nın zarar göreceğini mi düşünüyorsunuz? Müsaadenizle efendim, İmparatorluk Ordusu bir iç soruşturma yürütse bile böyle bir baskına kimin karıştığını tespit etmesi son derece zor olacaktır.”

Ultra’nın irtibat subayı dahi ajana dair ayrıntılardan habersizdi. Kimliği çok gizli tutuluyordu; istihbarat teşkilatındakilere bile yalnızca İmparatorluk Ordusu Genelkurmayında general rütbesinde biri olduğu söylenmişti.

Gerçekte ise Ultra, İmparatorluk Ordusunun deşifre edilmiş şifreli haberleşme kodundan ibaretti… Habergram ve şifre kırma ekibi dışında bunu bilenler, yalnızca hükümet ve ordudaki belirli departmanlarla sınırlıydı.

Pekala, bu son derece mantıklıydı. Ultra öylesine büyük bir sırdı. İmparatorluk’un ellerinde Ultra istihbaratı olduğundan şüphelenmesine dahi mahal vermemeleri gerekiyordu.

“Sızıntının Ildoa tarafından kaynaklandığını varsaymazlar mı? Casusluk açısından endişelenmemizi gerektirecek bir durum olduğunu pek sanmıyorum.”

“Görüşleriniz bundan mı ibaret?”

Bu mesele, bir ajanın kimliğinin ifşa olmasıyla aynı kefeye koyulamazdı.

İmparatorluk kendi şifresinden şüphelenmeye başlarsa, haberleşmelerini çözmek çok daha zorlaşacaktı. Şifre düzeninin değiştirilmesi bile büyük bir dertken, en kötü ihtimal telsiz trafiğinin tamamen bıçak gibi kesilmesiydi. İmparatorluk şifresinin güvenilirliğini sorgulayacak olursa, Ultra’nın o mucizevi gücü kökünden budanırdı.

Stratejik çıkarı kaybetme riski varsa, taktiksel bir fırsatı tepmek çok daha evlaydı.

“O halde kararım değişmiyor: Hayır.”

Görüşülecek başka bir husus olup olmadığını sorduğunda…

“Ildoa ile İmparatorluk arasındaki sıkı bağlar göz önüne alındığında, istihbarat güvenliği açısından silah ihracatına fren bastırmamız gerektiğini düşünüyorum.” İstihbarat güvenliğinden endişe eden bir subayın bunu dile getirmesi vazifesi gereğiydi. “Aralarındaki ittifak bu kadar derinleştiyse, Ildoa onlara ihraç ettiğimiz silahları alıp İmparatorluk’a verebilir.”

“Bunu zaten hesaba kattık. Zaten sadece eski modelleri ihraç ediyorduk. Dahası,” diye ekledi Habergram, “zaten yalnızca İmparatorluk Ordusundan ele geçirdiğimiz silahları ihraç ediyoruz. Dolayısıyla Ildoa bunları İmparatorluk’a teslim etse bile bir istihbarat sızıntısı yaşanma ihtimali oldukça düşük olmalı.”

Ultra’nın sunduğu imkânlar sayesinde İmparatorluk Ordusunun telsiz haberleşmesi gözlerinin önüne seriliyordu. İmparatorluk o sinsi planlarını gizlemeye çalışsa da, beyinlerinin içini istedikleri gibi deşebilecekleri açık bir büfe sunulmuştu önlerine.

Şifre kırma ekibinin vatanlarına yaptığı katkı ancak muazzam ve eşsiz olarak nitelendirilebilirdi.

Tabii ki bu durum, o ekipten adam çekilmesi halinde İstihbarat Teşkilatının fiilen işlevsiz kalacağı anlamına geliyordu.

Elden ne gelir ki? Habergram iç geçirmekten kendini alamadı.

Personel, personel, yine personel.

Yetişmiş eleman eksikliği diz boyuydu. Cephe hizmeti için gönüllü olan şu ‘asil sorumluluğu’ sevdalılarından birkaçı da cephe gerisinde çalışmaya heves edemez miydi sanki?

“Ah, bağışlayın. Konumuza dönecek olursak. Yalnızca birkaç parti mal olacaksa Ildoa’ya ihracat yapmayı sürdürebiliriz sanırım. Döviz rezervlerinden kâr elde etmek işimize gelir.”

“O yabancı sermayenin kaynağı hususunda… bir sakınca görmüyor musunuz?”

“İlgi çekici yeni bir detay mı keşfettiniz?”

“Evet.” Subay, kendine güvenen ve kendinden emin bir edayla başını salladı. “Kaynağın İmparatorluk olduğundan ciddi şekilde şüpheleniyoruz.”

“… Ildoa Krallığı, çeşitli şirketlerden sağlanan bu sermayenin tamamen savaş öncesi ticaretten elde edildiğini iddia ediyor. Yani bu iddianızı… destekleyecek bir kanıtınız var mı?”

“Donanma bunu halletti. Her iki ülkeye ait yük ve yolcu gemilerini ele geçirip aradıktan sonra elimize somut kanıtlar geçti.”

“Öyle mi?” Habergram gayriihtiyari öne doğru eğildi. El altında Ultra dışında da bir kanıt bulunması işlerine gelebilirdi.

Özellikle de propaganda savaşında. Kaynağı koruma endişesi gütmeden tepe tepe kullanabilecekleri somut bir delil, paha biçilmez bir kozdu.

“Ayrıntıları anlat.”

“Serbest Cumhuriyet’e sığınan eski Cumhuriyet Merkez Bankası çalışanı bir görevli, külçelerin üzerindeki seri numaralarını teyit etti. Cumhuriyet Merkez Bankası kasalarında bulunması gereken numaralar Ildoa’ya akıyor.”

“Çok iyi.” Habergram başını salladı ve yumruğunu sıktı. Sağlam bir istihbarat elde etmiş olmak hiç de fena hissettirmemişti.

“O halde bu kesin.”

Bu bilginin önemini kavrayan her subay, perde arkasında dönen dolapları da rahatlıkla anlayabilirdi.

“İmparatorluk ekonomisi nihayet çökmeye başladı.”

“Ödemeleri kredi yerine altın külçeleriyle yapıyorlarsa… durum cidden vahim demektir. Ildoa’nın da bu durumdan sonuna kadar faydalanmaya hazır olduğuna eminim.”

“Kesinlikle.”

Bu durum herhalde iyi bir haber olarak nitelendirilebilirdi. İmparatorluk ekonomisinin can çekiştiğine dair somut kanıtlar duymak, içinde tezahürat yapma isteği uyandırıyordu.

Bir dereceye kadar bunun farkında olsa da, elinde somut kanıt olması durumu resmîleştiriyordu.

“Görünüşe göre Ildoa Krallığı hâlâ seçeneklerini tartma niyetinde… Sırf para için bu işe girmiş olmaları ihtimalini göz ardı edemeyiz.”

“Doğru.” Habergram gülümsedi ve devam etmesi için ona işaret etti.

“Ildoa’nın İmparatorluk’tan aldığı karşılık, işgal altındaki devletlerin altın rezervlerinden geliyor gibi görünüyor. Esasen İmparatorluk tam bir parazit.”

“Bu bilginin kesinliğinden emin misiniz?”

“Ildoa, dış borçlarını ve hesaplarını kesinlikle İmparatorluk’un işgal ettiği topraklardan yağmaladığı altın külçeleriyle kapatıyor. Deniz ablukasını yaran gemilerde de aynı tipte olduğunu değerlendirdiğimiz külçeler ele geçirdik.”

Çaldıkları para böyle ellerini yakacak kadar sabırsızlandıklarına göre, İmparatorluk ve Ildoa cidden çaresiz kalmış olmalı. Anlaşılan kaynakların tükenmesi insanı böyle alçaltıcı durumlara düşürebiliyordu.

Ahhh… İşte orada Habergram hoş bir detay keşfetti. Başka bir deyişle bu, Ildoa ekonomisinin de ne kadar vahim durumda olduğunun bir işaretiydi.

Beklenmedik bir durumdu ama belki de Ildoa iki tarafa da oynamayı kendi seçmiyor, buna mecbur kalıyordu.

“Ha, bir de şu var. Bu konuyla ilgili bir detay daha. Serbest Cumhuriyet ve Anlaşma İttifakı, donanmanın ele geçirdiği külçelerin iadesini talep ediyor…”

“Deniz ganimet kanunu göz önüne alındığında bu oldukça çetrefilli bir mesele.”

Ne yapılması gerektiği konusunda astları arasında dönen tartışma hayli ilgi çekiciydi. Ancak konunun arka planına gayet hâkim olan Habergram acı bir tebessümle bunu unutmalarını söylemek zorunda kaldı.

“Gizli bir harekâtta bile bazı karmaşık ve hassas dengeler vardır fakat…”

“O altına el uzatmaya kalkarsak mermiler yuvarlanmaya başlar.”

“M-mermiler mi yuvarlanır efendim?”

“Bakın…” Habergram genç subaylara geleneksel bahriyeli kültürü dersi verdi. Her denizci bu eski hikâyeyi bilirdi. “Bu bir donanma efsanesidir. Mermilerin yuvarlanması demek… Dehşet verici bir şeydir. Bir isyandan hemen önce yaşanan şeydir.” Mermileri yuvarlayanlar hoşnutsuz kişilerden başkası değildi. “Hazine trajik bir ‘kaza’ sonucu havaya uçabilir.”

“Anlaşıldı…” Biraz kafası karışmış görünen genç subaylar donanma geleneklerinden pek anlamıyorlardı. Ama bu kural sadece donanma için geçerli değildi: Geleneklerine bağlı insanların gücü asla hafife alınamazdı.

Tam o sırada Habergram çay saatinin yaklaştığını fark etti.

“Ha, vakit gelmiş.”

“Generalim?”

“Sevgili Başbakanımıza raporumu sunma vakti.”

Çay eşliğinde Başbakanı ziyaret etmek artık Habergram’ın günlük rutininin bir parçası hâline gelmişti. Anlaşılan istihbarat teşkilatındakilerin çaylarını istedikleri yerde içmelerine izin verilmiyordu.

İç çekerek ayağa kalkan Habergram, başka ciddi bir husus olmadığını teyit ettikten sonra toplantıyı bitirdi.

Böylece hazırlanan bir rapor, Habergram’ın Başbakan Churbull’u ziyarete giderken yanına aldığı çantaya atıldı.

Tempolu koşuya geçmeden atabileceği en hızlı adımlarla acele etti. Sıkı şekilde korunan istihbarat teşkilatından ayrılıp tahsis edilen araca bindi ve artık gayet iyi bildiği yoldan Başbakanlık konutuna götürüldü.

Yolda kafasında bir taslak hazırladı ve Başbakanın makam odasına alındığında ana noktaları çoktan not etmişti.

“Sayın Başbakanım, emrettiğiniz üzere geldim. Müsait miydiniz?”

“Ooo, Habergram. Geç, otur şöyle. Bir puro alır mısın?”

“Teşekkür ederim efendim. Şey? Bunlar ithal mi?”

Tanımadığı bir puro çeşidiydi. Habergram, bunun savaş dönemindeki ikame ürünlerden farklı olduğunu fark edecek kadar keskin bir gözlemciydi.

“Evet, Ildoa’daki dostlarımız göndermiş. Güya dostluk nişanesi olarak. Benim damak tadıma göre biraz ağır kokuyorlar ama.”

“Muhtemelen kalite eksikliğinden değildir efendim. Memnuniyetle bir tane alırım.”

Art niyetlerle sunulmuş olsa dahi puro puroydu. İmparatorluk denizaltıları Birleşik Krallık’ın o övündüğü ticaret filosunu darmadağın ederken böylesi bir ikram çok daha kıymetliydi.

Habergram—şahsi olarak elbette—samimi minnettarlığını sunmak istedi.

“Eee? Ildoa’daki dostlarımız ne dolaplar çeviriyor?”

“Güneydeki dostlarımız pek bir flörtöz.”

“İki tarafa da mı oynuyorlar?”

“Evet efendim.” Habergram başıyla onayladı ve konuyu biraz daha açtı. “Ancak ne yapacaklarını bilemediklerinden ziyade… başka çareleri yokmuş gibi görünüyor.”

“Devam et…”

“Bu yalnızca benim kişisel tahminim efendim, ancak Ildoa Krallığı tahmin ettiğimizden çok daha zayıf durumda olabilir. Çıkarcı iki yüzlülüklerini, bilinçli bir komplodan ziyade içinde bulundukları şartların getirdiği kısıtlamalara bağlamak daha doğru olacaktır.”

Habergram, hayal kırıklığıyla kaşlarını çatan ve bakışlarını bir anlığına çay fincanına indiren Başbakanın hislerini gayet iyi anlıyordu. Savaşı bizzat, şimdiki zamanda yaşayarak göğüsleyen biri için Ildoa’nın takındığı bu tutum son derece bencilceydi.

Ancak bir stratejist olarak akıl yürütürken, Ildoa’nın içinde bulunduğu durumun teorik düzeyde sempati duyulabilecek bir yanı olduğunu da biliyordu.

“Savaşa girecek milli güçten yoksun olabilirler. Hatta Kraliyet Ildoa Ordusunun birtakım kritik zafiyetleri olduğunu ve derhal muharebeye atılamayacaklarını kendi aralarında kabullenmiş bile olabilirler.”

“Ama bunlar sırf tahminden ibaret, değil mi? Neye dayanıyor?”

Bu son derece doğal soru karşısında Habergram, az önce eline ulaşan istihbarat belgelerini çıkardı; raporları ve kendi yorumlarını sırayla izah etti.

Eldeki malzemelerle nasıl bir tablo çizileceği ressama kalmıştı. Başbakan kadar maharetli bir sanatkâr olmayabilirdi ama analiz hususunda ona yaklaşabileceğini hissediyordu.

“… Demek bir kâğıttan kaplan ha?”

“Dakterlik’ten farkı, Ildoa askeri komuta kademesinin kendi ordularının kapasitesinin gayet farkında olması.”

İmparatorluk Ordusunun Güney Kıta Keşif Kolordusunu püskürtmek, bu ivmeyle İmparatorluk ana karasını güneyden işgal edip ikinci bir cephe açmak… muhtemelen gerçekleşmemiş bir hayal olarak kalacaktı.

“En azından,” diye devam etti Habergram. “Nesnel olarak bakarsak, İmparatorluk Ordusuyla çatışmalarını teklif etsek bile buna yanaşmama ihtimalleri yüksek.”

“Demek çıkarlarını nasıl hesaplayacaklarını biliyorlar. Fakat General, siz bile bir şeyi unutuyor gibi görünüyorsunuz.”

“Nasıl yani?”

“Sıradaki konumuza geçtiğimizde anlayacaksınız ancak bazen çıkarları hesaplamak insanı nahoş iş birliklerine mecbur bırakır. Bunu kafamız ayıkken yapmak zorunda olduğumuz için üzgünüm ama benimle gelir misiniz?”

Böylece Habergram kendisini Başbakanın peşinden konuttaki toplantı odasına giderken buldu ve son derece ilgi çekici bir şeye tanıklık etme fırsatı yakaladı.

“Şu gıcık Komünistler bir teklifte bulundu. Şaşırtıcı bir şekilde, ilk bakışta dehşet verici derecede mantıklı görünüyor. Anlaşılan ortak bir harekât yürütmek istiyorlar.”

Mühim zevatın yüzündeki kasvetli ifade, Habergram’a suratlarının neredeyse ekşimek üzere olduğunu gösteriyordu.

Zaten aksi de beklenemezdi.

Başbakanın sıradaki sözlerini—Sakince söze başlayarak dile getirdiği cümleleri—duyan herkes hiç şüphesiz aynı şeyi düşünürdü.

“Baylar, bu teklifi kabul etmemiz gerektiğini düşünüyorum… Siz ne dersiniz?”

Azılı bir Komünizm karşıtı, Komünistlerle ortak harekât yapmaları gerektiğini mi söylüyordu?

Churbull’un bu çıkışı, salondakilerin sağduyusunu adeta yerle bir etmişti. Odanın ortasına bir bomba bırakmış gibiydi.

Biraz olsun kendini toparlayıp itiraz eden ilk kişi Maliye Bakanı oldu. Bunun imkânsız olduğunu belirten bir edayla başını sallayarak argümanını sunmak üzere ayağa kalktı. “Müsaadenizle Sayın Başbakanım. Bu hususta biraz daha temkinli olunması gerektiğini düşünmüyor musunuz?”

Bu kibarca laf sokan örtük ifadenin ardından, resmî olarak Habergram’ın amiri sayılan Dışişleri Bakanının açık sözlü protestosu geldi. “… Uluslararası iş birliğinin önemli olduğuna şüphe yok tabii ama Komünistlerin mantıklı bir şeyle geldiğini mi söylüyorsunuz? Bu kulağa mucizelere inandığınızı söylüyormuşsunuz gibi geliyor. Belki de inancımızı sadece Tanrı ile sınırlı tutmalıyız.”

Nezaket sahibi bir diplomat kökenli olmasına rağmen, konu Komünistler olunca dilindeki zehri saklamayı pek başaramıyordu. Ya da durum o kadar vahimdi ki kibarlık taslamanın manasız olduğunu hissediyordu. Habergram da onun görevi gereği böyle düşünmekte haklı olduğunu biliyordu.

“Onlara güvenip güvenemeyeceğimizi bir değerlendirmeye ne dersiniz?”

“Buna değmez bile!” diye bağırdı biri.

“Tam bir zaman kaybı!” diye bağırdı bir başkası.

“Hayvanlarda sadakat aranmaz.”

Birinin tükürürcesine sarf ettiği bu söz, salondakilerin ortak fikriydi. Ya da en azından ezici bir çoğunluğun gerçek hissiyatıydı.

Komünistler süslü laflar ve kirli numaralar kullanırdı. Komünist Parti mensuplarının nefret odağı hâline gelmesi, tam da bu tür ortak niteliklere sahip olmalarından kaynaklanıyordu.

Aydınlık bir geleceğe ulaştırdığı sürece her yol mübah mıydı yani?

Aklı başında insanlar buna delilik derdi.

Orada sessizce oturup dinleyen Habergram bile, bir Komünistle el sıkışmaktansa bir dolandırıcıyla yan yana fotoğraf çektirip gülümsemeyi yeğlerdi.

İtirazların karşısında dimdik duran Başbakan da bunun farkında olmalıydı.

“Bunu inkâr etmeyeceğim. Onlara mahluk, yaban domuzu, barbar demeye devam edebilirsiniz.”

Komünizm şafağını ararken ay ışığında muhakeme yeteneklerini kaybeden bu adamlar… nihayetinde devrimin o cinnet boyutundaki deliliğinin ne kadar canavarca olduğunu kabullenmeyeceklerdi bile.

Habergram’ın görebildiği kadarıyla, Başbakanın Komünistlerden nefret etmeye dayalı politikası zerre kadar değişmemişti.

“Hatta bunun şeytanla el sıkışmak olduğunu bile söyleyebilirsiniz. Fakat,” diye devam etti, “savaş güçleri paha biçilmez.”

İncil’den bir ayet okurken bile bu kadar hürmetkâr olur muydular acaba?

Büyüleyici ve ciddi bir edayla dile getirilen bu cümle, kendilerini güç dengesi mantığına adamış bu realistlerin kabullenmek zorunda olduğu bir gerçeği ifade ediyordu.

Birleşik Krallık için, Birleşik Krallık’ı temsil etmekten gurur duyan bu adamlar için gerçekler çarpıtılamazdı.

“Bu sebeple, sundukları teklif memnuniyetle karşılanmıştır. Baylar, doğu cephesinde dövüşen müttefikimize yardım etmek adına, denizden bir gösteriş taarruzu düzenlemek için elimizden gelen her şeyi yapıyormuş gibi görünmeliyiz.”

Habergram’ın anladığı kadarıyla bu fiilî bir emirdi. Başbakanın açıkça “Donanmayı denize açın!” anlamına gelen sözleri inatçı bir kararlılıkla dolup taşıyordu.

Ancak donanma da daha az inatçı değildi ve Lord Churbull’u yetiştiren geleneklere ne kadar bağlı bir ekip olduklarını eksiksiz bir şekilde kanıtladılar.

“Donanma filosunun görevlendirilmesine itiraz ediyorum.”

“… Hava kuvvetlerinin Stratejik Bombardıman Komutanlığı, İmparatorluk ana karasının hava savunmasını yoklayan o kadar çok görev icra etti ki artık gına geldi. Bunun yeterli bir şaşırtmaca olduğunu düşünüyorum.”

Bütün donanma amiralleri “Olmaz öyle şey” diyordu ve son derece ciddi görünüyorlardı.

“Donanma sadece amfibi çıkarmaya uygun görünen bir mevziyi vursa ve komando göndereceğimizin sinyalini verse bile bunun bir etkisi olur. Bir uçak gemisi taarruz grubunu gönderip sahte bir baskın ve çıkarma düzenlesek bambaşka bir şok etkisi yaratmaz mı sizce?”

Başbakan gözlerini dikip onlara baksa dahi donanmanın gösterdiği direnç istifini bozmadan sürdü.

Kibirli mi yoksa yetkin mi olduklarını söylemek imkânsızdı ancak ne olursa olsun, bir deniz gücü olan Birleşik Krallık, kâr zarar hesaplarını soğukkanlılıkla yapabilme becerileriyle tanınan amirallere sahipti.

“Bu durum, uzun vadede İmparatorluk’un savunmasını güçlendirmesine yol açacaktır.” Amirallerin sanki “Bunun doğru olduğunu siz de biliyorsunuz” dercesine tükürür gibi söylediği bu laflar derin bir anlam taşıyordu.

“Sonuç olarak, asıl karşı taarruz vaktimiz geldiğinde baş etmemiz gereken bir sorun daha çıkacak.” Kıyı tahkim edilirse, Majestelerinin askerleri attıkları her adımın bedelini gencecik kanlarıyla ödemek zorunda kalacak. Ne kadar da korkunç.” Donanma temsilcileri purolarını tüttürürken son derece iğneleyici ve önemsemez bir edayla konuştular.

“Siz de gayet iyi biliyorsunuzdur ki donanmanın böyle bir deliliğe onay vermeye hiç niyeti yok. Biz bir avuç sadist değiliz.”

Tecrübeli denizcilerin yüzüne fırlattığı bu laf sokmalarla dolu sözlere rağmen… Churbull’un savaşma azmi -sadece İmparatorluk’a karşı da değil- alev alev yanmaya devam ediyordu.

“Federasyon’un, İmparatorluk birliklerini doğudaki cephe hattından çekme hedefi stratejik açıdan gayet makul bir düşünce.” Kibir hususunda kimseden geri kalmayan Churbull, purosunu derin bir nefesle çekip morumsu bir duman üfledikten sonra sanki ayan beyan bir gerçekten bahsediyormuşçasına devam etti: “Kaybettiğiniz takdirde savaşın hiçbir anlamı kalmaz. Gelecekte kıyılarımıza davetsiz misafirlerin uğramasını engellemek adına Federasyon Ordusu’na yardım etmek kaçınılmaz bir masraftır… Yaklaşan karşı taarruzun gereksinimlerini düşünmek elbette güzel, fakat bunu gerçeğe dönüştürmek için önce atılması gereken adımlar var. Yanılıyor muyum?”

Başbakan gözlerini hışımla üzerlerine dikince… donanma subaylarından birkaçı, “Mantığını anlıyorum ama…” dercesine kaşlarını çatıp bakışlarını kaçırdı.

Habergram’ın görebildiği kadarıyla, amirallerin bu isteksizliği gayet mantıklıydı.

Commonwealth Donanması’nın ana filosu, ticaret rotasını korumak adına filodaki muhriplerin bir kısmını zaten tahsis etmiş durumdaydı. Muhtemelen ilgilendikleri o kesin sonuçlu deniz muharebeleriyle hiçbir alakası olmayan taciz saldırıları yapma emri almak istemiyorlardı.

En nihayetinde bu durum, tüm filonun vurucu gücünü eksiksiz kullanma yeteneklerini riske atacaktı. Böyle bir planı onaylayamayacaklarını söylerken muhtemelen son derece ciddiydiler.

“… Yine de en azından düşman filosunun demirlediği limanı vurabilirsek…”

İstemeye istemeye sundukları bu alternatif, donanmanın halihazırda enine boyuna tartmış olduğu bir seçenek olmalıydı. Ne kadar isteksizce önerdiği göz önüne alınırsa, zaten asıl istedikleri şey de bu değildi.

“Kıyıya yapılacak bir taarruz, düşmanın kara kuvvetlerini harekete geçirmek için en ideal yol olmaz mı?”

“Küçük çaplı bir çıkarma harekâtından sonra bile birlikleri tahliye etmek zordur. Kısa süreli bir operasyon bile büyük miktarda zayiata yol açar. Takdir edersiniz ki komando yetiştirmek öyle kolay bir iş değil.”

“İmparatorluk kıyı kuvvetlerinin hava gücü düşünüldüğünde, baskın tarzı bir saldırı oldukça çetrefilli olacaktır. Eğer bu derece yüksek riskli ve düşük getirili bir seçeneği tercih edeceksek, yüksek riskli ve yüksek getirili bir şey yapmak daha mantıklı değil mi?” Amirallerden biri, “Tüm saygımla Sayın Başbakanım” kalıbını düşünmeden atlayarak bu gerçeğe dikkat çekti; fakat Churbull bunu en başından kahkahayla geçiştirdi.

Donanma kanadı yine de nezaketini bozmadan sessizliğini korudu; ancak takındıkları tavır tek bir kelimeyle özetlenebilirdi: tavizsiz. İster riskten kaçınma eğiliminden ister başka bir sebepten olsun, bu teklifi pasif bir şekilde kabul edememelerinin geçerli bir nedeni olmalıydı.

Hımm… Habergram derin düşüncelere dalmışken donanma temsilcilerinin gözlerini kendisine diktiğini fark etti.

Hay aksi. Farkına vardığında ise iş işten çoktan geçmişti.

“İstihbarat teşkilatının iş birliği olmadan bu iş çetrefilli olur. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?”

İhaleyi benim üzerime mi yıkıyorsunuz şimdi? diye düşündü ve formaliteden de olsa söz hakkı almak için masanın başında oturan başbakana baktı.

“Habergram.”

“Evet, efendim.”

“Dediği gibi. İstihbarat’ın donanmaya destek vermesini istiyorum. Ultra istihbaratını sonuna kadar kullanabilirsiniz.”

Gizlilik hususunda şikâyet etmesine bile fırsat vermeyen bu gelişme karşısında başı dönen Habergram, dudaklarının arasından güç bela birkaç kelime dökebildi: “… Elimizden geleni yapacağız, efendim. Bize birkaç gün müsaade buyurur musunuz?”

“Donanma açısından bir mahzuru yoksa, benim için hava hoş.”

Sözü uzatmayalım; nihayetinde siyasi talep öncelik kazandı.

Londinium’da varılan mutabakat uyarınca, Federasyon ve Commonwealth “uluslararası iş birliğini” derinleştirme kararı aldı.

Gizliliği korumak ile operasyonel hamleler yapmak arasında mekik dokuyup heder olan Habergram, Ultra ve eldeki tüm diğer istihbarat kaynaklarını seferber ederek donanmayla birlikte bir plan hazırlamak zorunda kaldı.

Ufak tefek pürüzler çıksa da, batıda bir uçak gemisi vurucu grubu kullanılacak operasyon nihayet şekillendi. Planın özünü, uçak gemisi konuşlu uçakların askeri limanlara düzenleyeceği baskınlar oluşturuyordu; ancak bunun yanı sıra ağır harp gemilerinin topçu bombardımanı da yer alacaktı. Amaç, İmparatorluk’un batı kıyılarını tehdit ederek ikinci bir cephenin açılacağı izlenimini vermek ve böylece İmparatorluk’un doğudaki baskısını bir nebze olsun hafifletmekti.

Bu oyalama harekâtının adı “Çay Partisi Harekâtı”ydı.

Söylentiye göre birileri ortamı biraz şenlendirmek adına harekâta bu ismi vermişti.

Bu esnada Federasyon ve Commonwealth, kara ve deniz kuvvetlerinin kararlı talepleri doğrultusunda, eski Anlaşma İttifakı topraklarında gelecekte ortak bir operasyon planlama hususunda uzlaştı.

Bir başka deyişle Commonwealth, “Mütekabiliyet ilkesi gereği, siz de denize kan ve ter dökeceksiniz!” demişti, Komünistler ise bunu kılını bile kıpırdatmadan kabul etmişti.

Böylelikle zarlar atılmıştı.

YAKLAŞIK AYNI ZAMANLARDA, İMPARATORLUK BAŞKENTİ BERUN’UN DIŞINDA

İmparatorluk başkentinin varoşlarına pek de uzak olmayan bir askeri kente dahi, içinde en azından bir kafe bulunmuyorsa gerçekten Reich kenti denemezdi.

Şansına bu kafede, Yarbay Tanya von Degurechaff ve subaylarının akşam yemeği siparişlerini verdikten sonra beklerken okumak üzere koltuklarının altına sıkıştırdıkları gazetelerle sohbet edebilecekleri kadar geniş bir alan vardı.

Burayı ona Yarbay Uger tavsiye etmişti ve Tanya buraya rahatlıkla güzel bir mekân diyebilirdi. Ortamı cidden hoşuna gitmeye başlamıştı.

Rahat ama can sıkıcı yanlış anlamalara meyilli sivillerden arınmış bir kafe, cepheden dönen bir subayın gazeteye uzanması için biçilmiş kaftandı. Kamuoyunun genel havasını, dünyadaki son durumu ve kaçırmış olabilecekleri şeyleri kavramak bir subayın doğasında vardı.

“Beni burasıyla tanıştırdığına sevindim,” diye düşündü Tanya, sanki bu yapılması gayet doğal bir şeymiş gibi birden fazla gazeteyi gözden geçirirken.

İçleri coşkulu bir tonla yazılmış abartılı haberlerden başka bir şeyle dolu değildi. Hepsi müjdeli haberler ve şişirme yazılardan ibaretti.

Tanya gazeteleri inceledikçe yüzü daha da kasvetli bir hal alıyordu.

Bunu anlayacak kadar zekiydi. Sayfalardan başını kaldırdığında yüzündeki o tiksinti dolu ifadeyi gizlemeye çalışmadı bile.

“Haberlerin hepsi Commonwealth Donanması’nın baskınını nasıl püskürttüğümüzle ilgili. ‘Püskürttük’ öyle mi? Peh, uçak gemisinden kalkan uçakların baskınına uğrayıp sonra da onları geri püskürttük diye kendimizle gurur duyuyor oluşumuza inanamıyorum,” diye söylendi. Büyü bozulmuş, hayal kırıklığına uğramıştı.

Uçak gemisi konuşlu uçakların temsil ettiği hava kuvvetleri sürü halinde gelir ve sonra çekilir—yaptıkları şey budur. Çekilmeleri zaten işin doğası gereğidir! Utanmadan kalkıp ‘Evet, onları püskürttük’ edaları takınabilmelerine akıl sır erdiremiyorum. Bu, geri çekilmeye ‘yön değiştirmek’ demekle aynı seviyede bir kelime oyunundan ibaret.

Satır araları okunduğunda, İmparatorluk yetkililerinin neyi gizlemeye çalıştığını görmek hiç de zor değildi.

“Görünüşe göre bu çatışmada pek bir başarı elde edememişiz,” diye mırıldandı Tanya ve İmparatorluk’un batıdaki konumunun zayıflaması üzerine düşündü.

Karadaki bataryalar ile deniz topçuları karşılıklı ateş açıp gemileri bizzat püskürtmüş olsaydı durum farklı olurdu; fakat sadece uçakların önünü kesip onları geri sürdüysek… bu, adamların ellerini kollarını sallayarak kaçıp kurtulduklarını söylemekle aynı şeydi.

Yine de ordu, düşmanın bizi gafil avladığını kabul etmeyecek öyle mi?

“Batıdaki bir arkadaşımdan tam bir kaos yaşandığını duydum.”

“Tahmin edebiliyorum,” diye yanıtladı Tanya, Üsteğmen Serebryakov’a başıyla onay vererek. Muhtemelen hiç hazırlıklı değillerdi—sonuçta bir ani baskındı.

Savaş zamanında, sansasyonel resmi haberlerin ötesinde başka bilgi kaynaklarına sahip olmak önemliydi.

“Gazetelere güvenemeyiz. Peki gerçekte ne yaşanmış?”

“Devremin bulunduğu eğitim büyücü bölüğü acil havalandırılmış… Görünüşe göre bugünlerde batıdaki hava muharebeleri taarruzdan ziyade savunma ağırlıklı geçiyormuş.”

“Bir dakika. Bir eğitim bölüğü gerçek bir göreve mi çıkarıldı?” diye sordu Tanya gayriihtiyari.

Batıdaki savaş gücünün yetersiz olduğunu tahmin edebilse bile, henüz uçmayı yeni öğrenen birliklerin muharebe görevlerine gönderilmesi tek kelimeyle korkunçtu.

“Evet,” diye yanıtladı Serebryakov, yüzü sararmış bir halde. “Başka yerlere konuşlandırılmıyorlar ama görünüşe göre önleme yapmak için havalanmaları artık sıradan bir durum haline gelmiş.”

“İnsan gücü sıkıntısı dedikleri bu olsa gerek.”

Savaşa girdiğinde hiçbir şeyin tam olmasını bekleyemezdin. Yine de bu kadarı da fazlasıyla aşırıydı.

İnsanı endişelendirmeye yetip artıyordu bile.

“… Ben de benzer şeyler duydum.”

“Gerçekten mi, Teğmen Wüstemann? İnsan kaynağı sıkıntısı çektiğimizi anlıyorum ama… yeni yetmelerin bir yere tayin edilmeden önceki ortalama uçuş saatleri nedir dersiniz?”

Bir sonraki an Tanya bunu bu kadar öylesine sorduğuna pişman oldu.

“Savaşa yönelik uçuş eğitimini otuz saatle sınırlandırıyorlar gibi görünüyor. Seyir ve temel eğitimler de dahil edildiğinde bile muhtemelen toplamda ancak yüz saat kadardır.”

Bunu gayet sıradan bir şeymiş gibi söyledi ama bu rakam ancak şok edici olarak nitelendirilebilirdi.

Belki Wüstemann buna o kadar alışmıştı ki durum ona tuhaf gelmiyordu.

Ancak kıdemli büyücü subaylar için durum tamamen farklıydı. Hepsi şaşkınlıkla ona bakakaldı.

“… Bundan emin misiniz?”

“Evet, oldukça doğru bir bilgi olduğuna eminim. Bir sorun mu var, Binbaşı Weiss?”

“Bu gerçekten korkunç.”

“Ah…”

Wüstemann’ın anlayışsız bakışları ile Weiss’ın sirke satmakta olan yüzü arasındaki zıtlık, nasıl desem, savaş öncesi ile savaş ortası arasındaki o derin uçurumun bir simgesi gibiydi.

İnsan gücü eksikliğinin büyücü subay eğitimlerinin büyük kısmını budayacak kadar ciddi olduğunu duymuştu ama bu durum, büyücülere neredeyse hiç eğitim süresi ayrılmadığını gösteriyordu.

“Bu başımı ağrıtıyor. Bütün hava büyücü taburlarına dodo taburu denmeye başlanması an meselesi olabilir.”

“Uçamayan kuşlar için işler zor. En azından penguen olmayı hedefleyelim.”

Weiss ve Grantz yaptıkları esprilerle bu kasvetli havayı dağıtmaya çalıştılar ama pek de komik değildi.

Yine de Tanya, astlarının bu derece düşünceli ve ince davranacak basirete sahip olduğunu bilmekten güç alıyordu… Çekirdeğini 203. Tabur’un oluşturduğu Semender Muharebe Grubu bu bakımdan şanslıydı.

Ne yazık ki ordunun geneli için aynı şey geçerli değildi.

“Evet, vurulup düşürüldüğünde yüzebilmek muhtemelen daha iyidir.”

“Düşürülmeye alışkın birinden beklenen bir söz.”

“‘Vurulmaya alışkın’ derseniz daha çok sevinirim.”

Omuzundan vurulmuşluğu olan Weiss, onunla dalga geçen Grantz ve diğer eski tüfekler kesinlikle savaş kaçkını değil, bilakis savaş delisi eğilimlere sahiptiler; ancak bu durum Tanya için pek de sorun teşkil etmiyordu.

Bunu çoğu insanın kişilik dedikleri şey olarak görüyordu.

Kişiliğe saygı duyulmalıydı. Hepsi yetkin subaylar olduğu sürece, bireysel kişilikleri onun dert etmesi gereken bir şey değildi.

“Teğmen Wüstemann, bunu size sormak biraz tuhaf olacak ama…” …yeni katılımların bize gerçekten de bir savaş gücü katacağını düşünüyor musunuz?”

Wüstemann ciddi bir ifadeyle yanıt verir. “Açıkçası, zor olacağını düşünüyorum. Sadece uçabilmek için bile epey zorlanıyorlar ve daha önce hayal dahi edilemeyecek bir oranla birer birer düşüyorlar.”

Bu haber karşısında herkes ister istemez derin bir iç çekmek zorunda kaldı.

“Ayrıca darbe aldıktan sonra havada kalmayı başaran büyücülerin sayısı da gitgide azalıyor… Normalde tedavi edilebilir yaralar alan daha fazla yeni yetmenin çakılarak can verdiğine şahit oluyoruz.”

Eğitimlerine yatırım yapıyoruz ve sonra da tecrübe eksikliği yüzünden onları çarçur ediyoruz. Ne büyük israf.

Tanya’nın bu düşüncesi, bu kadar duygusal konuşan Weiss’a muhtemelen biraz tuhaf gelecekti ama bu da neticede bir kişilik meselesiydi.

Her halükarda, bunun iyi bir politika olmadığı konusunda hepsi hemfikirdi. Bu iş cidden çok çetrefilli, diye düşündü Tanya kaçıncı kez.

“Yani Ren cephesinde adından söz ettiren o batı hava filosu artık tarih mi oldu?” Üsteğmen Serebryakov elinde olmadan iç geçirdi. Daha önce batıda görev yapmıştı, bu yüzden bir zamanların o kudretli batı filosunun gerileyişine üzülmesi gayet doğaldı.

“Doğuya göndermek için sürekli birlik kaydırdıkları düşünülürse, yapacak bir şey yok.”

Bu acı bir sonuçtu. Ancak Tanya batıyı savunmak zorundaydı. Weiss’a bir bakış attı, o da mesajı hemen aldı.

“Yine de koca bir donanma filosuyla gövde gösterisi yapmaları oldukça cüretkârcaydı. Geniş çaplı bir cebri keşifti sanırım?”

“Öyle olmalı.” Tanya başıyla onayladı. Sonra ekledi: “Commonwealth’teki muhteremler savaşmaya pek bir hevesli, bu yüzden bir hamle yapmaya geldiler. O pahalı yüzen otelleri oyuncaktan farksız bir halde yatıyordu ama varlıklarını hatırlayınca biraz işe yarasınlar istediler herhalde.”

Sırf yaratacakları stratejik etki göz önüne alınarak gerçekleştirilmiş sayısız askeri harekât örneği mevcuttu. Bu son saldırı da benzer bir şey olmalıydı.

Commonwealth Donanması’nın, İmparatorluk işgalindeki bölgeleri kargaşaya sürükleme amacını anlamak oldukça kolaydı. Temelde Scarborough Baskını’nın genişletilmiş bir uygulamasıydı. 3

Ya da daha açık bir ifadeyle, Doolittle’ın Tokyo Baskını gibi.

Taciz ve propaganda.

Geleneksel bir muharebeden ziyade zayıf bir noktaya sürekli vurma ısrarı; ancak son derece etkili, dolayısıyla taşıdığı tehdidi kabul ediyorum.

“Ortadaki sonucu kabullenmek zorundayız. Batıdan daha fazla birlik çekmek artık zor olacak. Hatta o tarafa takviye birlikler göndermek zorunda bile kalabiliriz.” Tanya can sıkıcı bir sonuca varmak zorunda kalmıştı. “… Görünen o ki doğu bir süre daha üvey evlat muamelesi görecek. Bunun bizi nasıl etkileyeceği belirsiz ama pek hoş olmayacağı kesin.”

Tanya’nın bu olumsuz bakış açısına karşılık Weiss sordu: “Zamanlamanın Ildoa’nın gövde gösterisiyle çakışması bana her taraftan kuşatılmışız hissi verdi. Tüylerimi ürpertti doğrusu. Sizce bunu kasıtlı olarak mı böyle planladılar?”

“Niyetlerinin bu olmadığını söylemek pek kolay değil.”

Weiss endişelenmekte haklıydı.

Düşmanın nasıl düşünebileceği hesaba katıldığında durum netleşiyordu. İmparatorluk’a denizin ve Ildoa’nın barındırdığı potansiyel tehdidi hatırlatmış oldular.

Sorunun ne olduğunu öğrendiğimize göre muhtemelen bu konuda bir şeyler yapmamız gerekecek. Bu da savunmaları güçlendirmek anlamına geliyor. İmkânlar kısıtlı olsa bile bir şeyler yapmak zorundayız.

“Bizi sadece korkutmak bile düşman için zaten bir zaferdir.”

Ne yazık ki İmparatorluk sonsuz bir insan gücü kaynağına sahip değildi.

Eldeki sınırlı kaynakları bölüştürmek zorundaydı. İmparatorluk Ordusu’nun ana cephe olmayan bir yere birlik tahsis etmek zorunda kaldığı düşünüldüğünde, bu düşman için son derece maliyet-etkin bir hamleydi.

İmparatorluk’la savaş halinde olan devletler için kârlı bir yatırımdı.

“En büyük karın ağrısı da bunun mümkün olduğunu kanıtlamış olmaları.”

Mesele niyet değil, kabiliyetti.

Weiss’ın da endişelendiği şey muhtemelen buydu.

“Evet, sadece bir ihtimalden ibaret olsa bile… arkamızdaki tehdidi görmezden gelemeyeceğimiz ortada.”

“Bir de çıkarma yapmaya başlarlarsa işler iyice sarpa sarar.”

Normandiya’dan sonra yaşanan tam olarak buydu. Overlord Harekâtı’nı bilen herhangi biri, benzer bir coğrafyaya sahip İmparatorluk’un karşı karşıya olduğu stratejik ikilemin ne kadar aşikâr olduğunu anlayabilirdi.

Doğu cephesinin üzerindeki yük çok ağırdı.

Açık olan bir şey vardı ki, o da bu şekilde devam edemeyeceğimizdi.

“Şansımıza,”—Tanya tebessüm ederek ifadesini yumuşattı—“Ildoa Krallığı akıllıca oynuyor. Oradan yana hâlâ biraz umudumuz olabilir.”

“… Bağışlayın komutanım, ama Ildoa’nın gerçekten akıllıca davrandığını mı düşünüyorsunuz?” Weiss gözleriyle onun alay edip etmediğini sordu, fakat Tanya başını iki yana salladı. Saygıyı hak eden bir oyuncunun illa harika bir kişiliğe sahip olması gerekmezdi.

Talleyrand, Palmerston ya da Bismarck’a bakmak yeterliydi.

Hepsine mükemmel birer canavar soyu diyebilirdiniz… ve son derece haklı olurdunuz. Bir diplomat olarak bu adamlardan herhangi biriyle müzakere yürütmek tam bir kâbus olurdu.

Ancak onları birer oyuncu olarak değerlendirirseniz, hepsi alanında rüştünü ispatlamış uzmanlardı.

“Müttefik bir ülke olmalarına rağmen onlara zerre kadar güvenemeyiz.”

Bir devlet için ne ebedi müttefikler ne de daimi düşmanlar mümkündür. Diplomaside ‘ebedi’ kavramı, yöntemin kendisini amaç olarak görmek anlamına gelir.

Fakat bu, affedilemez bir düşünce felcidir. Asıl takdir edilesi olan, sağlıklı bir devlet aklıdır.

Asgari düzeyde zekâ ve ulusal bir amaç bilinciyle yapıldığı sürece, kalleşçe bir hamle bile… son derece akılcıdır.

“Tarafsız bir ülke olarak Ildoa, henüz kurtulmamız gereken bir aktör değil.” Aksine… Tanya, Ildoa’yı epey takdir ediyor. “Çıkarlarımız örtüştüğü sürece, onların bu kalleşliğine güvenebiliriz.”

“Beceriksiz bir müttefiktense yetkin bir düşmana daha çok güvenebileceğimizi mi kastediyorsunuz?”

“Rica ederim, Binbaşı Weiss. Ildoa Krallığı bizim harika bir müttefikimizdir. Tarafımızda bu kadar yetkin bir oyuncunun bulunmasının İmparatorluk için de hayırlı sonuçlar doğuracağından eminim. Her halükarda,” diye devam etti, “müzakere edebiliyor olmak harika bir şey.”

“Komutanım, bu gelişmenin iyi bir şey olduğunu mu düşünüyorsunuz?”

“Aşikâr değil mi?” Söze giren Üsteğmen Grantz’a döndü. “Uygarlığın özü dildir.”

“Dil dediğiniz şey fazla aheste. Savaş ise çok daha doğrudan.”

Keşke sadece diz dövmekle bu iş çözülebilseydi.

Grantz gibi orta kademe bir subayın düşmana saldırmayı önermesi mantıklıydı… fakat bireysel fikirlere saygı duyulacaksa bile bunun da bir sınırı olmalıydı. 203. Hava Büyücü Taburu mensupları savaşı fazlasıyla seviyordu. Bu düşünce Tanya’yı çaresiz bırakıyordu. Yine de azim ve savaşma hırsıyla dolu oldukları için onları azarlayamıyordu da—ne tuhaf bir durum.

“Kendi ülkemiz dışındaki her ülkeyi küle çevirip dünyayı Taş Çağı’na geri gönderecek halimiz yok ya. Bu yüzden konuşmaya açık olmalıyız. Dinleyin,” diye devam etti. “Müzakere askerler, müzakere. Konuşmak, arayı düzeltmenin ilk adımıdır.”

“Haddim olmadan soruyorum ama… Ildoa’nın gerçekten arabuluculuk yapacağını mı düşünüyorsunuz?”

“Hayır, bu imkânsız.”

“Ha? O zaman bu zaman kaybı değil mi?”

“Üsteğmen Grantz’a katılıyorum. Düşmanın oyalama taktiklerine ayak uydurmamızı gerektirecek hiçbir neden yok…”

Şaşkına dönen tek kişi Grantz değildi. Weiss’ın bile ona hak verdiğini görmek beni dehşete düşürüyor!

İşte bu yüzden her seferinde ‘Savaş çığırtkanlarının sorunu da bu işte!’ diye haykırmak istiyorum!

“Resmi olarak, Ildoa Krallığı’nın o muhterem hanımefendileri ve beyefendileri bizim müttefikimizdir. Lütfen onlardan bu kadar rahatça düşman diye bahsetmekten kaçının. Bakın.” Sesini alçaltarak ekledi: “Ildoa’nın amacı ne olursa olsun, bu hususta meseleyi yeterince enine boyuna düşünmemişler. İmparatorluk; Cumhuriyet’i, Anlaşma İttifakı’nı ve üstüne Dakterliği’ni dize getirdi. Bu ülkelerle bir barış antlaşması yapmak mümkün olabilir. Fakat”—iç geçirmek için duraksadı—“eğer Ildoa Krallığı; Federasyon, Commonwealth ve Serbest Cumhuriyet adına İmparatorluk’la temasa geçiyorsa… amaçları son derece açık.”

Diğer subaylar bunu kavrayamamış gibi göründüğünden onlara açıklık getirdi.

“Ildoa’nın hedefi, tüm cephelerde genel bir barış sağlamaktan başka bir şey olamaz.”

Bu durum, her ülkeyle ayrı ayrı barış yapılabilecek türden bir vaziyet değil. Bu savaşın perdesini kapatabilmek için Ildoa’nın herkesle konuşması gerekiyor.

Evet, işin içindeki herkesle.

Bu da öyle ha deyince organize edilebilecek türden bir görüşme değil.

“Ayrıca herkes genel bir barışı kabul edemeyecek kadar inatçı. Ne Federasyon ne de Commonwealth, İmparatorluk’un zaferini sineye çeker. Biz büyük tavizler vermediğimiz sürece…”

“Komutanım, İmparatorluk’un taviz vermesi gerektiğini mi düşünüyorsunuz?”

“Güzel bir soru, Üsteğmen Serebryakov.” Kelimelerini özenle seçmeye gayret eden Tanya, nihai kanaatini dile getirdi. “Açıkçası bu, muvazzaf bir askerin üzerine kafa yorması gereken bir konu değil. Bizler askeriz—İmparatorumuzun ve vatanımızın hizmetinde olan askerleriz.”

Barış, savaşsız bir dünyaya giden yoldaki bir kilometre taşıdır. Buna kim karşı çıkabilir ki?

“Bir barbar ya da bir aptal olmadığınız sürece, ordunun kural ve nizamlarına uymaktan başka çareniz yoktur.”

Yemekler geldiğinde Tanya bu sohbeti noktalar.

“… Pekala. Bu kadar ağır konular yeter. Yemeğimizin tadını çıkaralım, askerler.”

Yemek yemek her zaman bir keyifti.

Kötüleşen ikmal kıtlığına rağmen, İmparatorluk’taki lojistik ağı dışarıda yemek yemeyi mümkün kılacak kadar iyi işlemeye devam ediyordu.

Açıkçası, Genelkurmay Başkanlığı’nda mı yemek yemek istersin diye sorulsa anında reddederdi—buradaki yemekler o derece lezzetliydi. Muhtemelen her asker, o kasvetli yemekhaneye kıyasla bir arkadaşının tavsiye ettiği bir kafeyi tercih ederdi.

Ağza layık yemekler ve nezih bir ortam, hiç de fena sayılmayacak bir akşam yemeği sunuyordu. Bir başka deyişle, tatil hakkında konuşmak için mükemmel bir mekândı.

“Lafı açılmışken, sıradakinin ne olduğu hakkında konuşalım. Şimdilik beklemedeyiz. Savaş bölgesinde değiliz. Askeri polisin müdahalesini gerektirecek bir halt yemediğiniz sürece, felekten bir gün çalmanızda benim için bir sakınca yok.”

“Anlaşıldı efendim,” dedi Weiss. Tanya onun başının çaresine bakabileceğini düşünür. Serebryakov, Grantz, Wüstemann ve diğer teğmenler konusunda ise biraz daha endişelidir.

“Anladınız mı çocuklar? Askeri polisle kavgaya tutuşmamaya dikkat edin—evet, ekstra dikkat gösterin.” Uyarısını vurgularken, sanki aklına bir şey gelmiş gibi devam eder. “Doğuya dönmeden önce kısa bir ara vereceğimizi tahmin ediyorum, ama… isterseniz memleketinize ziyarete gidebilirsiniz. Geri döndüğümüzde nöbetçi olmadığınız sürece dilediğinizi yapabilirsiniz.”

“Şey, nöbetçi kim?”

Soruyu soran Weiss’tır. Başka bir deyişle, güvenilir bir izlenim vermektedir.

“Sana güveniyorum Binbaşı Weiss! Biz—yani görevi benimle yarı yarıya bölüşeceksin.”

“… Anlaşıldı efendim.”

Ona tam bir izin veremediği için üzülmüyor değildir, ancak iş iştir. Adamın bunun askerlik hizmetinin getirdiği bir talihsizlik olduğu gerçeğini kabullenmesini istemektedir.

Sorumlu kişi, sorumluluk üstlenmek için vardır.

Elbette, işleri yürütmenin bir diğer yolu da sorumluluğu astlara yıkmaktır… ancak Tanya, “Sorumlu olduğum şeylerin bile üstesinden gelemeyen bir gereksizim!” diye övünen aptallarla muhatap olmak istemez.

Hımm. Tanya zihnindeki düşünceleri biraz yatıştırır.

“Ama cidden, şu sentetik gıdalar tam bir felaket. Her zamanki gibi, iştahımı bundan daha fazla kapatan başka bir şey yok.”

“Vatandaki durum göz önüne alındığında, gıda konusunda cephe hattına ayrıcalık tanınıyor olmalı.”

“Muhtemelen öyle olması gerekiyor, ama damak tadınız bir kez lükse alıştı mı, yeniden uyum sağlamak zaman alıyor.”

“Cephe hayatına lüks denebilir mi emin değilim ama…”

Tanya farkına bile varmadan… donakaldığını hisseder.

Zihnim kendine geldikten sonra bile durum o kadar gerçek dışı ki, şaşkınlık içindeyim. Ben—medenice, kültürlü bir yaşam tarzına değer veren ve akla saygı duyan bir insan—cephe hattının büyüsüne mi kapıldım yani?

Savaş ne korkunç bir şey. Bu beklenmedik gerçeği kabullenmeliyim: Savaş halindeki bir dünyada, günlük hayatın acımasızlığı insanların alışkanlıklarını ve değerlerini bile bozabiliyor.

“… Değiştirilmesi imkânsız bir sorun.” Tanya’nın yapabildiği tek şey, güç belâ bu sözü mırıldanmak olur.

Sakinleşmek amacıyla, sonunda getirilen kahve fincanına uzandığında tuhaf bir şey fark eder. “Yahu, bu kahve de mi tamamen sentetik?”

Ağzına götürmesine bile gerek kalmaz; zayıf kokusu bile midesini bulandırmaya yeter. Kokusu bile olmayan çamurlu bir suyu içmeye medeniyet demek zordur.

Ancak başka çaresi olmadığını bildiğinden bir yudum alır, yine de yüz ifadesi hâlâ rahatsız olduğunu ele vermektedir.

“Pekâlâ, tadı biraz daha iyiymiş…”

Kahve bir lüks tüketim maddesidir.

Şahsen Tanya buna itiraz etmek ister, ancak kahve temel bir ihtiyaç maddesi olarak görülmez. Yine de kahveye duyulan neredeyse fanatikçe tutku, tüm İmparatorluk genelinde marazi bir boyuttadır.

Kahvesiz bir İmparatorluk Ordusu, romu elinden alınmış İngiliz denizcilerine benzer. Buna sağlıklı bir varoluş demek kesinlikle mümkün değildir.

Yarı uykuluyken bile fark edebileceğiniz bu berbat kahve tadı, İmparatorluk’un içinde bulunduğu durumu gösteren bir barometredir. İşler böyle gitmeye devam ederse, yakında kahve niyetine gerçekten çamurlu su koyacaklar. Bir şeyler yapılmalı. Tabii ki çok fazla seçeneğimiz yok.

Barış olmalı.

“Etmeliyiz. Etmeliyiz, değil mi? Ama…”

Etrafta yabancı kulaklar varken “barış yapmak” kelimelerini yutar.

Kafeyi gözden geçirdiğinde, alenen dinliyormuş gibi görünen kimseyi seçemez; yine de dikkatli olmak zorundadır. Askeri polis dinlemiyor olsa bile, iyi niyetli vatanseverlerle ağız kavgasına girmeye hiç niyeti yoktur.

Tanya, cephe gerisindeki sivillerin askerlerden çok daha radikal fikirleri benimseme eğiliminde olduğunu bilmektedir.

Bilgi yok, utanma yok—bunun gibi bir şey belki de.

Hayatında cephe görmemiş insanlar bize sanki çok kolay bir şeymiş gibi savaşı “kazanmamızı” söylüyor. Görünüşe göre cepheyi bilmeyen insanlar, amigoluklarından daha sinir bozucu başka hiçbir şey olmadığını da bilmiyor. “Size yardıma geldim!” havasındaki ne idüğü belirsiz çaylakları vurabilmek… cephe hattındaki tek neşemdir.

Çoğu insan tecrübe etmediği sürece bir şey öğrenemez.

Tanya tecrübenin bedelinin çok ağır olduğuna karşı çıkmaz, ancak bu eğitimin ne kadar etkili olduğunu da inkâr edemez.

“Yahu. Bu anlamda, bu tat acı bir gerçeklik.”

Bu kahvenin acı tadı, İmparatorluk’un hakikatidir. Bu tadı tadan kaç kişi ulusun savaşan kuvvetlerini düşünür ki?

Çoğu düşünmez bile; tam bu düşünce silsilesini noktalamaya hazırlanırken, kendisine doğru yaklaşan bir garsonu fark eder ve vücudu kasılır.

Çenesini tutamamış olması bir belaya mı yol açmıştır?

“… Affedersiniz, Yarbay Tanya von Degurechaff siz misiniz?”

“Evet, benim… Ama durun, bağışlayın, siz…?”

Adamın onun adını nereden bildiğini anlayamaz.

Belki de kendini teyakkuza geçirmesinin—Beni ağına mı düşürdü? diye düşünmesinin—sebebi, cephede Federasyon komandolarıyla köşe kapmaca oynayarak geçirdiği o kadar zamandır.

“Ah, lütfen kusura bakmayın. Yarbay Uger buraya sık sık gelir…”

“Ah, Albay Uger mi? Dünya gerçekten ne kadar küçük.”

Tam da edindiği tecrübeler Tanya’nın zihninde alarm zillerinin çalmasına neden olurken yaşanır bu olay. Adamın Uger’in tanıdığı biri olduğunu öğrenince, kalkmak üzere hafifçe havalanan kalçasını tekrar koltuğuna bırakır ve yüzüne abartılı bir gülümseme oturtarak yanıt verir.

“… Bana bugün genç bir kız gelip kahveden şikâyet ederse, ona ‘özel ihtiyattan’ ikram etmemi tembihlemişti.”

“‘Özel ihtiyat’ mı?”

Bu da neyin nesi? Kendisine doğru yayılan keskin kokuyu fark edip başını yana eğer.

“… Hım? Bu koku…”

“Mühim bir şey değil ama lütfen bir fincan buyurun.”

“Ooh!” Kahvenin kokusu karşısındaki coşkusunu istemeden dışa vurur. Fincana dökülen sıvı, berrak siyahlığı ve hepsinden öte zengin aromasıyla kendini belli etmektedir.

Burnuna dolan koku, hakikaten de uzun zamandır hasretini çektiği o gerçek kahvedir.

“Ildoa üzerinden ithal edilen hakiki kahvedir; son zamanlarda pek getirtemiyor olsak da.”

“Harika.” Gergince sıkılan yüz ifadesi gevşer ve yüzünde bir gülümseme belirir.

İthalatın üçüncü bir ülke üzerinden yapılabilmesi sevindirici bir haberdir. Bu da Ildoa’nın tarafsız bir ülke olarak en azından lüks tüketim maddelerinin geçişine izin verecek kadar işe yaradığı anlamına gelmektedir.

“Demiryolu Dairesi’nin küçük bir kaçamağı, değil mi?”

“Kanunların izin verdiği ölçüde diyelim.”

“Tabii ki. Bahsettiğimiz kişi Albay Uger sonuçta. O kadar nizamidir ki, yönetmeliklerin izin verdiğinden fazlasını sokmadığından emin oluşunu gözümün önüne getirebiliyorum.”

“Ha-ha-ha. Kendisini gayet iyi tanıyorsunuz.”

Bu güler yüzlü garsonla yapılan sohbet ne kadar da hoştur.

“Pekâlâ, keyfinizi bölmeyeyim, afiyet olsun.”

Akıl, medeniyet ve kültürün kokusu.

İşte bu—medenî bir bireyin mola vakti… tam da bu hisle canıgönülden mest olmak üzereyken, benmerkezci astlarından birinin o gıcık sesi keyfini kaçırır.

“Payıma düşeni almaktan onur duyarım.”

“Tch, doğru ya, siz de buradaydınız.”

“Komutanım, bu hiç adil değil!”

Tanya’nın hırlamasına karşılık astları gücenmiş gibi tepki verirler; pişkinlikte sınır tanımamaktadırlar.

Kahveye duydukları susuzluktan mıdır nedir? İmparatorluk Ordusu’nun kafeine olan bu düşkünlüğü kötü bir alışkanlıktır. Bu tür düşünceleri dile getirmeme izin verilmeyebilir ama en azından tiksintiyle böyle düşünmek benim hakkımdır.

“Yine de Albay Uger’in bana verdiği hediyeyi silip süpürdüğünüzü hatırlıyor gibiyim ama…”

“Silah arkadaşlığı ruhuyla yaptık efendim.”

Sadece üç teğmenin değil, Weiss’ın bile ona beklenti dolu gözlerle bakması tam bir baş ağrısıydı. Israrları azımsanacak gibi değildi ve tatlı dilli laf kalabalıkları Tanya’yı gıcık etmekten başka bir işe yaramıyordu.

Ah… Tanya derin bir iç çekerek kahveyi tekeline almaktan vazgeçer.

Böylece, mutfağa doğru dönmekte olan garsona seslenmek zorunda kalır. “Kusura bakmayın, içine düştüğüm müşkül durumu görüyorsunuz. Subaylarım için de biraz alabilir miyiz acaba?”

Yüzündeki isteksiz ifadeyi gören garson, kızın durumuna canıgönülden acımış olmalıydı. “Anlaşıldı efendim,” dedi; başıyla onaylarken gözlerindeki ifade son derece kibardı.

Tek bir kelime bile etmeden herkes yetecek kadarını basiretle hazırlayışındaki o derin misafirperverlik anlayışını takdir eden Tanya, fincanını kaldırır.

“Pekala, askerler. Kahvemizle bu küçük anın tadını çıkaralım.”

Hazır mısınız? Gruba şöyle bir göz gezdirir ve o an farkına varır.

Herkes fincanını aldıktan sonra, alkollü bir içki olmamasına rağmen kadeh kaldırır gibi konuşmaya başlamıştır ve bu durum ona hiç de garip gelmemektedir.

Hem tuhaf hem de son derece doğal gelen bu his garip bir deneyimdi… ancak kahve bir süredir zaten kıt bulunan bir şeydi. Tek dikişte mideye indirmek ziyanlık olurdu.

“Bize boyun eğip eğmeyeceği meçhul olan müttefikimize! Şerefe!”

Herkes hafifçe gülümseyerek kahvesinin tadını çıkarır. Bir tür grup ritüeli yapmayı amaçlamamıştı ama yine de eğlenceliydi.

Aheste bir yudum alır, gözlerini kapatır ve aromayı tadar.

Ahhh, medeniyetin tadı.

Elde olmadan yanakları gevşer ve kendini kaptırmış bir hâlde derin bir nefes verir.

Yemek şöyle böyleydi ama kahve hakikiydi. Bu gece de Albay Uger’in mekân seçme konusunda gerçekten usta olduğunu düşünerek etkilenir.

Yarım yamalak bir tarafsız ülke genelde sağa sola yalpalayan bir yarasa gibidir. Ancak yarasa işe yaradığı sürece her iki tarafça da memnuniyetle karşılanır.

Şüphesiz Ildoa, bıçak sırtında yürüyebildiği kadar hassas bir şekilde yürümeye çalışıyordur. İmparatorluk’a karşı izin verilen ölçüde zorluk çıkarırken, Milletler Topluluğu ve Federasyon’a mümkün olan en büyük kıyakları yapmaya çalışıyordur.

Buna devlet hikmetine sadık kalmak derseniz, mesele orada kapanır.

Tek kelimeyle, sağlam bir duruş.

Sözleşmesine sadık kalmıyor olsaydı bu başka bir hikâye olurdu. Ancak yazılmamış bir şey, yok hükmündedir. Sözleşmede yer almayan türden nankörlüklere izin verilmelidir.

Tanya için bu gayet açıktı; zira fikir teatisinde bulunmuyorlar, altına imza attıkları bir sözleşme yapıyorlardı. Yüzsüzce hakaretler yağdıran taraf, sözleşmeyi iyice okumamanın kendi hatası olduğunu kabul edemeyen bir budaladan ibarettir.

İyisiyle kötüsüyle, Ildoa’nın aklıselim bir oyuncu olduğunu bilmek güzel.

Resmiyette müttefik, ama uygulamada tarafsız.

Yine de bize lüks tüketim maddeleri gönderiyorsa… pekâla, yaşanan tek bir sıkıntı Ildoa’nın nasıl bir oyuncu olduğunu anlamamız için fena bir yol sayılmaz.

“Yine de ne yapacaklar acaba?”

Kısık sesle sorulan bu soru her şeyi özetliyordu.

Ildoa Krallığı bundan sonra ne yapacak?

Oyundaki bir aktör olduğunu ilan etti. Peki bunda nasıl bir rol oynamak istiyorlar?

“İyi niyetli bir arabulucu mu olacaklar? Sıkı pazarlıklara mı girişecekler? Yoksa sadece savaşa dâhil olmak mı istiyorlar?”

Ildoa Krallığı hangi yolu seçerse seçsin, yetenekleri ve kararlılığı sınanacaktır. Ancak bu adamlar oyunu kuralına göre oynama niyetlerini ortaya koydular.

Bir sorun varsa, o da Ildoa’nın oynamaya çalıştığı oyunun tek kişilik olmamasıdır.

Kilit nokta, İmparatorluk’un bu durumu nasıl idare edeceği olacaktır.

Ne yazık ki İmparatorluk’un bu oyunda iyi olduğunu söylemek epey zordur.

“Devlet yönetiminin o temel ilkesine, yani ‘Düşmanını bil, kendini bil’ kuralına ne kadar uyabildiğimizi gösteren bir tür test bu. Hayır, saha komutanı seviyesindeki birinin kafa yorması gereken şeyler bunlar değil.” Kahve fincanına doğru sessizce söylenir. “… Kontrolüm dışında olan çok fazla şey var. Sahadakilerin stratejik düzeydeki hataları düzeltemeyeceği gerçeğini bu durum iyice kafama kazıyor.”

Genelkurmay’ın merkezinde görev yapıyor olsaydı işler farklı olurdu.

Ancak kendisine hatırı sayılır bir yetki verilmiş olsa da Yarbay Tanya von Degurechaff nihayetinde sadece tek bir subaydır. Onun uzmanlık alanı sahadaki komutanlıktır.

Özel teşkilat yapısı sayesinde epey bir özgürlüğe sahiptir. Ancak kilit üyeler stratejiyi çizerken sürece katılacak bir konumda değildir. Bu durum Tanya’yı son derece hüsrana uğratır.

Bunu kabullenmiyorsa, o zaman kendi başına bir şeyler yapmak zorunda kalacaktır.

“Henüz vakit erkencikten birkaç tohum ekmeliyiz,” diye mırıldanır ve dudaklarında bir gülümseme belirir.

Bu tür ince detayları konuşabileceği birinin varlığı ona büyük bir cesaret vermektedir.

“Plan değişikliği.”

Astlarının iznini çöpe atmak onu üzmektedir.

Herkesin geceyi başkentte geçirmek için sabırsızlandığının tamamen farkındadır ama işinin aciliyeti göz önüne alındığında subaylarından faydalanması gerekmektedir.

Er olsalar durum farklı olabilirdi ama bunlar subay.

Yetki ve rütbe, sorumlulukla doğru orantılıdır.

“Binbaşı Weiss, sen kalıyorsun. Teğmen Serebryakov, üzgünüm ama geri dön ve Yüzbaşı Ahrens veya Yüzbaşı Meybert’e bu gece nöbette onlardan birine ihtiyacım olduğunu söyle.”

“Anlaşıldı efendim.” “İşim bittiğinde gelip rapor vereyim mi?”

“Gerek yok, böyle bir fırsat her zaman ele geçmez. Git de batıdaki arkadaşınla biraz lafla.”

İnce detayları konuşmak söz konusu olduğunda Weiss ile anlaşmak daha kolaydır. Dahası, batıdaki durum hakkında bilgi edinebileceğimiz bir bağlantımız varsa, öncelik ona verilir.

Emir subayına arkadaşına uğramasını söyledikten sonra Tanya, garsonu kibarca çağırarak bir ricada bulunur. “Telefonu kullanabilir miyim acaba?”

AYNI GÜNÜN AKŞAMI

Genelkurmay Başkanlığı Personel Dairesi’ndeki bir subayın bolca boş vakte sahip olduğunu söylemek oldukça zordur.

Korgeneral von Zettour’un demiryolu işlerinde görevlendirdiği subaylar ise her saniyenin kritik önem taşıdığı tren hareket çizelgelerine adeta çivilenmiş durumdadır.

Genelkurmay’ın en yoğun dairesi burasıdır. Demiryolu yönetimi uzmanı Yarbay Uger da işini hiç hafife alacak biri değildir…

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu Yarbay Uger. Eşiniz ve kızınız iyilerdir umarım?”

“Evet, gayet iyiler. Kızımın yüzümü unutmaya başladığından biraz endişeleniyorum ama…”

“Ailenize vakit ayırmanız gereken bu saatte sizi alıkoyduğum için kusura bakmayın.”

“Dışarıdan kimsenin duymasını istemediğiniz bir konu olmalı, değil mi? Aceleniz var mı?”

İşte bu yüzden Tanya, Genelkurmay bünyesinden biriyle görüşme talep edebilecek kadar sosyal sermayeye sahip olmanın, umabileceğinden çok daha büyük bir avantaj olduğunu düşünür.

Kimi tanıdığınız, kiminle konuşabildiğiniz, kiminle bağlantınız olduğu… Bu unsurlar genellikle hak ettiği değeri görmez; oysa güven hava gibidir.

Sahip olduğunuzda nefes almak kolaylaşır.

“… Şey, sadece gidişat hakkında öylesine havadan sudan laflamak istemiştim.”

“Anla… tım.” Belli belirsiz gülümsedi. Belki de bahanesini düşüncesizce bulmuştur. Tanya bunun yerine eski günlerden bahsetmeyi teklif etmeli miydim diye geçirir içinden, ama artık olan olmuştur.

“Sanırım tanışmıştınız ama tekrar takdim edeyim. Adamlarımdan biri, Binbaşı Weiss.”

Weiss sessizce selam verir. Uger, ona şöyle bir baktıktan sonra kafası karışmış bir halde Tanya’ya dönüp sorar: “Öylesine laflamak mı istiyorsun? Bu sorun değil ama onu da mı yanında getirdin?”

“Bilirsiniz ya, pek ufacık görünüyorum. Gece tek başıma dışarıda dolaşırsam askeri inzibata ya da toplum polisi ekiplerine yakalanıp azarlanıyorum. Kızınız bu saatte tek başına dışarıda olsa siz de endişelenmez miydiniz Yarbayım?”

“Ciddi misin yoksa bunu amacına giden yolda elverişli bir bahane olarak mı kullanıyorsun emin değilim ama öyle kabul edeceğim.”

En azından sırları paylaşmaya itiraz etmiyordur.

Hakiki kahve fincanlarını ağzına kadar doldurur. Uger bir yudum alır ve gözlerini kısarak gülümsedi.

“Eee?” Sorduğu ilk şey buraya ne için geldiğidir. “Yarbay von Degurechaff, benim için doğrudan sadede gel.”

“Sadede mi?”

“Harp akademisindeki günlerimizi unutmadım. Tartışmalarımıza getirdiğin sıra dışı bakış açıları beni çok şaşırtmıştı. Bunu düşünmek beni eskilere götürüyor.” Gözlerinin içi gülüyordur ve Tanya onda en ufak bir gerginlik hissetmez. Tanya, adamın geçmişi yâd eden ihtiyar bir adama dönüşmüş olmasından endişelenmeye başlar.

Yorgun gözler, beyazlayan saçlarındaki belirgin artış, sanki acı çekiyormuş gibi çıkan o ses tonu… Bütün bunlar gerçek yaşını tahmin etmeyi zorlaştırıyordur.

Ağır çalışma şartları ve stres bunun başlıca nedenleridir ancak uykusuzluğun da pek faydası olduğu söylenemez.

“… Çok uzun zaman önceymiş gibi geliyor.”

“O kadar çok şey yaşandı ki.”

“Çok doğru. Gerçekten de olup biten pek çok şey oldu.”

Nedeni ne olursa olsun, Genelkurmay subayları gözle görülür bir şekilde yaşlanmaktadır. Uger’in gerçek yaşını bilmeseniz, muhtemelen bir hikâye karakterinden bahseder gibi ondan ‘yaşlı yarbay’ diye söz ederdiniz.

Kötü çalışma koşullarının etkisi olmalıdır.

Tanya’nın bildiği kadarıyla askeri kanunlar, karargâh subaylarının düzgün izin kullanmasını ve fiziksel kondisyonlarını korumasını şart koşmaktadır, ancak… harp zamanında kanunlar susar, dedikleri gibi görünmektedir.

“İşte bu yüzden ne hakkında laflamak istediğini bilmek istiyorum.”

“… Bu sefer doğrudan sadede gelmek konusunda ben bile biraz tereddüt ediyorum.”

Hem Weiss hem de Uger kendilerini hazırlayarak irkilir; Tanya ise içten içe yüzünü ekşitir. Bu kadar tiyatral bir tepki vermelerine gerek yoktur.

Pekala, aşırı stresli Uger’i bir kenara bırakırsak, en azından…

“Sadece, siz ve ben olduğumuz için diye düşünmüştüm.”

“Onur duydum Yarbayım… Peki şimdi ne demeliyim?”

Tanya derin bir iç çeker —“haaah”— ve konuşmaya başlar. “İmparatorluk Ordusu zafer peşinde koşabilecek bir durumda değil. En azından bir kilitlenme durumunda olduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor.”

Gözleriyle ne düşündüğünü sorduğunda, adamın durumu anladığını görür.

“Buna hiç şüphe yok.” Uger yüzünde acı bir ifadeyle başını sallar. O bir lojistik ve demiryolu uzmanıdır.

İmparatorluk Ordusu denen teşkilat çeşitli sorunlarla karşı karşıyadır. Bunların en başında gelen ve doğrudan kendisinin sorumlu olduğu sorun, cephe hatlarının aşırı genişlemesi yüzünden onları destekleyen lojistik ağının sınırlarına dayanmış olmasıdır. Bütün Genelkurmay içinde bu sorunu en iyi anlayan kişinin o olduğu söylenebilir.

Böyle biri olduğu içindir ki, kendini koruma derdinde olan Tanya bile şu sözleri sarf edebilmektedir: “Müsaadenizle öncülümüzden yola çıkarak mantık yürüteyim.” Temel öncülü açıklar. “İmparatorluk cephe hatlarının daha fazla genişlemesini kaldıramaz. Düşmanlarımızın teslim olmasını beklemek için hiçbir sebebimiz yok. Kilitlenmiş durumdayız.”

Şu an için durumla kesinlikle başa çıkıyorlar, bir şekilde idare ediyorlar. Uzun süreli bir savaşı asla öngörmemiş olan İmparatorluk Ordusu’nun buraya kadar dayanabilmiş olması mucizevi bir çabanın eseridir.

Mevcut durum bir bataklık… Ya da bir durgunluk dönemi de denebilir.

“Ve Genelkurmay da bu konuda endişeli. General von Zettour’un ne düşündüğünü bilecek konumda değilim ancak sorunun farkında olduğuna eminim.”

“Katılıyorum. Yani İmparatorluk Ordusu’nun durumunu göz önünde bulundurup sorunu stratejik alanda tespit ettiğimize ve o sorunu tanımladığımıza göre—”

“Bu kadar yeter.”

“Ha?” Uger kendisini durdurunca Tanya başını yana eğer; adam da açıkça konuşur.

“Yarbay von Degurechaff, burada boşuna kürek çekmeyelim. İkimizin de boşa harcayacak vakti olmadığına eminim.”

“Israr ediyorsanız madem…” Duruşunu dikleştirip devam eder: “Yarbay Uger, tek seçeneğimiz derhal barış yapmaktır.”

“Barış mı? … Yarbay von Degurechaff, durumun farkında olmamanız beni şaşırttı. Dışişleri Bakanlığı ve diğer kurumlar aktif bir şekilde müzakere yolu arıyor. Barış dediğin—”

Hayır. Tanya bir bakışıyla onu durdurur ve lafını keser. “Mevcut durum bir kilitlenmeden ibaret.”

Satranç benzetmesini kullanır, çünkü durumlarını en yalın haliyle bu ifade etmektedir.

İmparatorluk bir sonraki hamlesini bulamamaktadır. Zaten nasıl bulsun ki? Tanya olayları bu şekilde görüyordur. Buna kilitlenme denmeyecek de ne denecekti?

“Oynayacak bir hamlemiz yok. Bunu tekrarladığımı düşünebilirsiniz ancak bunu aklımızda tutarak şunları söylememe izin verin.”

Derin bir nefes alır ve… sonrasında söyleyeceği şeyi bir türlü ağzından çıkaramaz. Uger gibi harp akademisinden eski bir dostla bile konuşsa, İmparatorluk anlayışında bu görüşün dile getirilmeden önce iki kez düşünülmesi gereken bir düşünce olduğunun farkındadır.

Yine de söylenmesi gereken şeyler varken susan o çöp insanlardan biri olmaya hiç niyeti yoktur.

“Derhal restitutio in integrum esasına dayalı bir barış teklif etmekten başka yol olmadığına inanıyorum.”

Ancak bu kararlı sözleri pek de etki yaratmış gibi görünmez.

Ağzı açık bir şekilde ona bakan Weiss anlayamamış gibidir. Ama bu şaşırtıcı değildir.

Tanya, tüm İmparatorluk askerleri gibi zafer için savaşmaktadır.

İmparatorluk kurulduğundan beri bu, bitmek bilmeyen bir şan ve şöhret masalı olmuştur.

Zafer, muazzam bir genişleme demektir. Birisi barış ihtiyacını anlasa bile, durum kendilerine açıkça gösterilene kadar işin özünü kavrayamayacaktır.

“Bu yüzden sınırların savaş öncesi konumuna döndürülmesini, hiçbir toprak ilhakı olmamasını, tüm taleplerden ve savaş tazminatlarından vazgeçilmesini, gerekirse de bir silah sınırlandırması antlaşması imzalanmasını reddetmemeliyiz.” Tanya diyeceklerini bitirir. Onun bakış açısına göre vazgeçmeleri gerekmektedir.

Devasa batık maliyetlerin pişmanlığıyla daha fazla kayba katlanmak, kaş yapayım derken göz çıkarmaktır.

Bu, insanların sürekli yaptığı hatalardan biridir.

Başarı deneyimlerine saplanıp kalmış büyük şirketlerin ve firmaların defalarca tekrarladığı klasik bir çöküş kalıbıdır.

Ama bu sadece onun görüşüdür.

Ilımlı ve makul bir insan olan Uger’in yüzündeki o acı ifadenin sebebi de budur.

“Yarbay von Degurechaff, bu barış falan değil.”

“O zaman nedir?”

“Teslimiyetten hiçbir farkı yok. Buna kesinlikle barış denemez.” Kendini ucu ucuna kontrol edebilse de ona çıkışırken yüzünün aldığı renk… Pekala, bastırdığı yoğun duygular göz önüne alındığında bu çabası için takdir edilmesi gerekebilir.

“… Bu savaşın kaça patladığını biliyor musun? Üst üste kaç tane genç cesedi yığdığımızı biliyor musun?”

“Tüm saygımla belirtmeliyim ki, tam da bu yüzden daha fazla fedakarlık yapılmasına karşı çıkmamız gerektiğini düşünüyorum.”

Adam muhtemelen şaşkınlıktan nutku tutulmuş haldedir.

Birkaç saniyelik sessizliğin ardından Weiss’a döner. “Binbaşı Weiss, siz bu duruma nasıl bakıyorsunuz?”

“Ha?”

“Sahadaki bir subayın fikrini öğrenmek istiyorum. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Yarbay Tanya von Degurechaff’ınki dışında bir görüş istediğini ima ediyordur.

Astı, gözleriyle konuşmasının bir mahzuru olup olmadığını sorar; Tanya da başıyla onaylar.

“Devam edin Binbaşım. Aklınızdan ne geçiyorsa söyleyin.”

Bu tarz bir soruyu en başından beri öngörmüştür.

Serebryakov çok uzun süredir onun emir subaylığını yapmaktadır. İşte bu yüzden yanında Weiss’ı getirmiştir. Adamın fikrine tam anlamıyla tarafsız denemese bile referans olarak faydalı olacağına emindir.

“Doğrudan konuya girecek olursam… Kazanımlarımızla orantılı fedakarlıklar yapmak ile daha fazla fedakarlık yapmamak arasında bir seçim sunulsaydı, ikincisini temenni ederdim. Ancak bu noktada vazgeçmenin son derece zor olacağını da düşünüyorum.”

“Anlıyorum. Demek ön cephedeki hissiyat bu yönde.”

“En azından şahsi hissim bu şekilde.”

Weiss ile Uger arasındaki bu etkileşim karşısında Tanya kaskatı kesilir. İtiraf etmeliyim ki, onun vereceği cevabı az çok kestirebildiğimi sanıyordum.

“… Durun bakalım, Binbaşı Weiss.”

Bu yüzden Tanya araya girmek zorunda kalır.

“Siz de mi vazgeçemiyorsunuz?”

“Aslına bakarsanız Yarbayım, sizin nasıl vazgeçebildiğinize şaşıyorum.”

“Çünkü tek çaremiz bu. Ön cephe komutanı olmak, karar vermek ve odaklanmaktan ibarettir.”

Weiss savaşa alışkın biri olabilir ama sağduyudan da anlayan biridir. Tanya’nın onun hakkındaki dürüst görüşü budur.

‘Gerekirse pratik davranabilir’ diye düşünüyordu, hatta ‘Başka türlüsü düşünülemez bile’ diyordu içinden. Yine de… Neden?!

Neden böylesine açık bir şaşkınlık sergiliyor ki?!

“Beni bağışlayın komutanım ama bu sadece teorik bir yaklaşım… Sadece bir görüş.”

Ön cephedeki acımasız savaşı bilen bir askerin barış fikrine sıcak bakması gerekirdi. Tanya buna sarsılmaz bir inançla bağlıydı. Bu, inancının sarsıldığını hissettiği ilk andı.

“Pekala Yarbayım, umarım konuyu burada kapatırsınız. Asıl konumuza dönelim.”

“Pekala.” Tekrar Uger’e döner.

“… Mantığınızı anlıyorum, gerçekten anlıyorum.”

“Teşekkür ederim Yarbay Uger.”

“Ama Yarbay von Degurechaff, tam da onun dediği gibi.”

Tanya istemeye istemeye başıyla onaylamak zorunda kalır. Sessizce başını sallamak onun küçük bir başkaldırısıdır.

Bu tavrı çocukça bir inatlaşmadan ziyade yaşadığı şaşkınlıktan kaynaklanıyordur.

“Vazgeçemeyiz. Bunca zamandır eğittiğiniz bu adam bile ön cepheden dönüp bana hak veriyor!”

“Kabul ettiğini sanıyorum…”

“Mantıken bundan ölesiye nefret etsem de başımla onayladım; ancak kendimi bir koruganda son ana kadar direnmeye mahkûm edilmiş gibi hissediyorum. Buna seve seve onay veremem.”

Uger’in yüzü son derece serttir. Aynı şekilde Tanya’nın hoşnutsuzluğu da muhtemelen ses tonuna yansıyordur.

“Daha fazla kayıp verilmesini kabulleniyor musunuz?”

“Şimdiye kadar verilen kayıpların hiçbir anlam taşımamasını kabulleniyor musunuz?”

Ooo. Tanya işte o zaman anlar.

Bu, Concorde Etkisi’dir.

Olacak iş değil, Concorde Etkisi’nin ta kendisi!

Hiç şüphesiz bu savaş, İmparatorluk için artık harcanan emeğe değmeyen bir yatırıma dönüşmüştür. Savaşa muazzam miktarda para harcamış, üstelik iş gücünü oluşturan son genç nüfusu bile toprağa sermiştir.

Karşılığında ne elde etmiştir? Partizanların ve gerillaların cirit attığı geniş toprak parçaları.

Buna “değmedi” demek bile durumu çok hafifletmek olur.

Sağduyuyla düşünüp kısılabilecek her kalemi kıssanız belki geliri artırmayı hedefleyebilirsiniz, ama en temel düzeyde bu hâlâ kâr getirmeyen bir girişimdir. Mümkün olsaydı yapılacak en iyi şey, bu yatırımı derhal tasfiye etmek olurdu.

Ortada tek bir sorun vardır.

Bunca zorluğa katlandıktan sonra, mutlaka bir getiri elde edilmesi gerektiği hissiyatı.

“Yani siz bile bana karşı mı çıkacaksınız?”

“Karşımdaki siz olmasaydınız, bağırıp çağırır, sandalyemi devirirdim… Yarbay von Degurechaff… derhal barış yapmak çok ama çok absürt.”

“Bu durumu çözmenin benim görebildiğim tek yolu, sizin az önce absürt dediğiniz o barıştır.”

Uger keskin ve sert bir sesle, “Ama bu teslimiyetten başka bir şey değil!” diye karşı çıkmaya başlar, fakat Tanya gidişatı görüp lafı onun elinden alır.

“En azından işgal edildikten sonra kayıtsız şartsız teslim olmaktan katbekat iyidir.”

“Saçmalamayın.”

“Ancak Genelkurmay’ın yakın veya orta vadede savaşı zaferle nasıl bitireceğini bulamadığından neredeyse eminim. Dolayısıyla mantıken, düşmanın bize zorla bir barış dikte etme olasılığını göz ardı edemezsiniz.”

Uger bir süre onun karşısında sessizliğe bürünür, Tanya da ona sessizce dik dik bakmayı sürdürür. Tanya’nın tasvir ettiği şey, son derece muhtemel bir gelecek senaryosudur.

Bir askerin —tam da asker olduğu için— bu olasılığı kavrayabilmesi gerektiğinden emindir. Üstelik kendisi ve Uger harp akademisinde derece için yarışmışlardı. Adam aptal biri olmaktan falan çok uzaktır; bunu anlayamamasına imkân yoktur.

Yine de son derece mantıksız davranıyordur.

Yine de… diye içinden tekrarlar Tanya ve sonunda sorunun kökeninde neyin yattığını kavrar. “Yani fedakarlıklara karşı olan bir asker bile inatla barışa karşı çıkıyor, öyle mi?”

Uger yorgun bir halde başını sallarken Tanya’nın onun yüz ifadesine bakmasına bile gerek yoktur. “İşte durum böyle. Cephe gerisinde, başımıza bela açan ‘kamuoyu’ adında gıcık mı gıcık, hayalperest bir canavar var. Sen ne kadarına hâkimsin?”

“Sürekli bir savaş alanından diğerine nakledildiğim için anakaradaki kamuoyu hakkında pek bir şey duymuyorum.”

“Yarbay von Degurechaff, şuna bir bak.”

Masanın üzerine nazikçe bıraktığında hafif bir ses çıkaran şey, hassas bir cep saatidir. Görünüşe bakılırsa eski bir modeldi. Kol saati kadar küçük değildi. Yine de nefis bir parçaydı; zanaatkarın üzerinde ne kadar titizlikle çalıştığı anlaşılabiliyordu.

“Bir cep saati mi?”

“Bu.”

“Zinciri mi? Ne olmuş ona?”

“Aslında gümüştü. Fakat sonra tüm gümüşlerin toplanması için emir çıktı.”

“Anlıyorum… Yani demek istediğiniz…?”

“Memleketteki restoranlarda insanlar bunun ciddi ciddi ‘en büyük fedakârlık’ olduğunu söylüyor. Böylesi bir zahmete katlanmalarının sebebinin zafer uğruna olduğunu savunuyorlar.”

Bunu söyleyen dostu Uger olmasaydı, bu sözleri saçmalık diyerek kestirip atardı.

“Öylesine önemsiz bir şey için bile yüksek getiriler talep ediyorlar… Radyo programları ve gazeteler de buna çanak tutuyor.”

“Sansür uygulanmıyor mu?”

“Bu savaş arzusu dalgasının durdurulabileceğini mi sanıyorsun? Sansür planı tamamen deneme yanılmadan ibaret. Önceden hazırlanmış bir plan olmadığından, ancak şimdi uygulamaya çalışıyorlar.”

“Medyayı acemiler mi yönetiyor? Propagandamızın bu kadar berbat olmasına şaşmamalı.”

Normalde yenilen taraf olduğunuzda yabancı basın daha tarafsız haber yapar; fakat İmparatorluk Ordusu kazanıyor olmasına rağmen bizim basının bu duruma düşmesi oldukça vahim bir tablo. Öyle ki, yerleşik yabancı muhabirlerin haberleri kendi ülkelerinde yayınlanırken, imparatorluk muhabirlerinin haberleri henüz sansür kurulundan bile geçmemiş oluyor.

Tanya, İmparatorluk Ordusu’nun medya yönetimini beceriksizliğin cisimleşmiş hali olarak görerek hep hor görmüştü; ancak ortada bir plan dahi olmadığını duymak düpedüz ürkütücüydü.

“Y-yani, bu savaş cinnetini yatıştırmanın hiçbir yolu yok mu?”

O böyle söyleyince acı gerçek nihayet zihnime dank ediyor.

Hibiya Kundaklama Olayı’nı hatırlamama bile gerek yok. Kazanan taraf bile başarının sarhoşluğuna kapılır. Bismarck da Elsas-Lothringen’i ilhak etmek zorunda kalmıştı. Napolyon zaferden zafere koştuğunda Talleyrand bile ona bir yere kadar tavsiye verebilmişti.

Büyük bir mağlubiyet bir yana, büyük bir zaferden daha kötü bir şey yoktur. İnsanın sinirini bozan o özdeyiş, ebedi bir gerçeğe parmak basıyor.

Tıpkı finansal balonlar gibi.

Hüküm süren fanatizm patlayana kadar sonu gelmez bir şekilde büyümeye devam edecek. Bunu durdurmaya kalkışsanız göreceğiniz tepki muhtemelen hayal bile edilemeyecek kadar şiddetli olur.

“… Bu en kötüsü. Savaş arzularını kırmaya çalışırsak, başımıza savaştan bile daha büyük belalar açabiliriz.”

“Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini bilmiyoruz.”

“Albay Uger, kusura bakmayın ama bence iyimser olmak yerine, karamsar bir yaklaşımla hazırlıklı olmamız gerekiyor.”

Ne kadar can sıkıcı olursa olsun, iletmesi gereken gerçek buydu.

Gerçeklere gözlerini kapatabilenler, yalnızca bir başarısızlığa tanık olmak istemediğini söyleyip ardından dibe doğru dolu dizgin koşan aptallardır. Aptallara ancak gülünüp geçilir. Onlarla dost olmaktansa beyin sapıma bir kurşun sıkmak çok daha eğlenceli olurdu.

“Durum elverişsiz. İmparatorluk zafer illüzyonuyla sarhoş olmuş durumdayken, bir yandan da cephedeki çamur tarafından tamamen yutuluyor. İmparatorluk’un o hassas şiddet aygıtı çürüyor.” Ve ardından şunu beyan ediyor: “Askeri meseleler, politikanın yalnızca bir devamıdır. Siyasi bir çözüm gerektirirler… Bunu benim adıma General von Zettour kanalıyla üst kademeye iletmenizi rica edebilir miyim?”

“Pekala. Kendisiyle konuşacağım.”

“Harika,” der Tanya hevesle, ancak Uger alçak bir ses tonuyla devam eder.

“Yalnız şunu söyleyeyim: Fazla bir şey bekleme.”

“Nedenini sorabilir miyim?”

“Hemen bir adım atmak imkânsız olacak. Daha doğrusu, onları harekete geçirmem imkânsız desem daha doğru olur.”

Açıkça isim vermese bile Tanya ne demek istediğini anlar. Zettour öneriyi kabul etse dahi, bu durum Tanya’nın arzuladığı o radikal rota değişikliğini elde edeceği anlamına gelmiyordu.

“Albay Uger, size doğrudan soracağım. Neden bu kadar çok şey ertelenip duruyor? Sabotaj mı var? Teşkilatın içinde isyancılar mı barınıyor?”

“Y-Yarbay von Degurechaff!”

“Sorun yok… Aslında, nihayet idrak edebildim…”

Weiss, Tanya’ya fazla ileri gittiğini söylemeye çalışır fakat Uger hüzünlü bir tebessümle onu durdurur.

“Genelkurmay’ın bir üyesi olarak şunu söyleyeyim: Genelkurmay hiçbir zaman yurtdışı seferlerine çıkmayı öngörmemişti. İmparatorluk Ordusu’nun kendisi, yalnızca sınırlar yakınındaki hareketli savunma esas alınarak tasarlanmıştı.” Acı acı güldü. “İmparatorluk’un düşman topraklarını işgal etmek için hazırda tuttuğu bir planı bile yoktu. Sonuç olarak ordu, savaş alanında tamamen durumun gidişatına göre hareket etmek zorunda kaldı. Durumu düzeltemediğimiz için sadece üstünkörü idare ettiğimizi söyleyebilirsin.”

“Yani tam anlamıyla bir çöküşten sadece sahadaki bireylerin üstün gayretleri sayesinde mi kaçınabildik?”

“Sert bir ifade ama oldukça doğru. Yani, ordunun genel doğrultusu en başından beri o kadar belirsizdi ki… Anlıyorum. Kelimelere dökünce, durumun ne kadar vahim olduğu insanı gerçekten çarpıyor. Bu korkunç bir şey…” Gözlerinde uzak bir bakışla tavana doğru bakıyordu. Omuzları toz içinde görünüyordu. Genelkurmay’ın karşı karşıya olduğu durumun ne kadar vahim olduğunu bundan daha iyi hiçbir şey anlatamazdı.

Tanya’nın görebildiği kadarıyla, İmparatorluk Ordusu ve onun örgütsel kültürü tamamen anı kurtarma üzerine kuruluydu. Ya da meseleye başka bir açıdan bakılacak olursa, olayları kervan yolda düzülür mantığıyla halletmeyi kötü bir alışkanlık haline getirmişlerdi.

İnanılmaz bir taktiksel esnekliğe imkân tanıyan bir sistem olsa bile, stratejiyi tamamen unutmak dereyi görmeden paçaları sıvamaktı. Sadece tepkisel hareket ederek kazanmanın bir yolu yoktu.

Strateji uzmanları Korgeneral von Zettour ve Korgeneral von Rudersdorf bile rollerini yalnızca askeri konularla sınırlandırıyorlarsa, İmparatorluk’un özünde hiçbir milli stratejisi yok demekti.

Genelkurmay kazandığı askeri zaferleri düzgün bir şekilde değerlendiremezse, sonu Anibal gibi olacaktı.

Savaş alanında kazanmaya devam edeceklerdi—ta ki geri dönüşü olmayan o son muharebeye kadar.

Tanya inlememek için kendini zor tutarken Uger üst üste bir darbe daha indirdi. “Bu bir devlet sırrı ama sana söylemekte bir sakınca yoktur herhalde. Demiryolu ağını kullanarak doğudaki lojistik dağıtımıyla ilgili bir konu. Genelkurmay’ın taarruz planları hazırlama konusunda pek tecrübesi olmadığı için belli bir kitaptan feyzaldı. Kimin kitabı biliyor musun?”

“Şimdi düşününce, eğer bu konuda temel araştırmayı biz yapıyor olsaydık bunu duymamış olmam garip olurdu. Bir harbiyelinin ev ödevi falan değildi, değil mi?”

“Yaklaştın ama tam değil. Aslında bir bakıma haklı sayılırsın.”

“Ha?”

Ağzı açık bir şekilde bakakalan Tanya’ya verdiği cevap hiç beklemediği bir şeydi.

“Temel esaslar, François Cumhuriyeti Ordusu Genelkurmayı ile Harp Tarihi Derleme Dairesi’nin ortaklaşa hazırladığı ‘İmparatorluk’un İşgalinde Lojistik Üzerine Bir İnceleme’ başlıklı araştırma tezinden alındı.”

Kendini küçümseyen bir edayla açıkladığı bu gerçek Tanya’yı nutku tutulmuş halde bıraktı.

Kendi ülkelerinden bile çıkmamıştı. Kaynak Uger olmasaydı, buna asla inanmazdı.

“G-gerçekten doğru mu bu?”

İmparatorluk Ordusu’nun anı kurtarma konusunda bu kadar başarılı olmasının sebebi dersine iyi çalışmış olmasıydı. Ne de olsa harp akademisindeki kurmay eğitiminde, varsayımların çöktüğü anlarda nasıl başa çıkılacağı herkesin beynine kazınıyordu.

Elbette bir yerlerde birileri sınır ötesi seferleri araştırıyor olmalıydı.

Bir noktada onları gözümde büyüten bir önyargı geliştirmiştim.

“İç hatlar stratejimiz için optimize edilmiş demiryolu işletme teorisini yurt dışında kullanamazdık.” Uger’in buruk bir tebessümle sarf ettiği bu sözler sarsıcıydı.

Ren Cephesi’nde François ağır topçularının baskı ateşi altındayken bile bu kadar dehşete düşmemiştim.

“Kopyacılık gibi hissettiriyor. Elbette, mantıksal olarak gerekli bilgi birikimine sahip olmadığınızda, elinizdekileri kullanmaktan başka çareniz kalmaz.”

“Düşman teçhizatına el koymak başka bir şey, ama onların planlarını kopyalamak…”

“Yapılması gerekiyordu. Hepsi bu.”

Düşmanın araştırmasını benimsemek zorunda kalmışlardı… Hiçbir şey, İmparatorluk Ordusu’nun sınır ötesi seferler düzenlemeye ihtiyaç duymayacakları yönündeki varsayımını bundan daha iyi kanıtlayamazdı. Son derece absürttü ama özünde onlar düşman topraklarını işgal etme kavramını unutmuş bir orduydu.

Tanya, içindeki o ‘bir şeylerin ters gittiği’ hissiyatını artık dehşet verici bir şekilde açıklayabiliyordu.

Federasyon’daki kışlama sürecinin sanki hiç düşünülmemiş gibi ele alınması, Özerklik Konseyi’nin çok geç kurulması, askeri inzibatın tutsakları sorgulayıp tercüme yapmasının bu kadar uzun sürmesi—her şey bununla açıklanıyordu.

“… Pekala, şimdi anladım. Demek her şeyin son dakikada halledilmesinin sebebi buydu.”

Nedenin bu olabileceği aklının ucundan bile geçmemişti.

Düşününce, bu durum sınava girmeden önceki gece sabahlamanın aptallığına benziyordu. Bunca kez bu yönteme başvurup da henüz çuvallamamış olmaları tam bir mucizeydi.

Doğuda yürüttükleri böl ve yönet stratejisinin sonuçları göz önüne alındığında, bunun yıllar süren bir hazırlığın ürünü olduğunu duymak kimseyi şaşırtmazdı. Son dakikada çatılan bir işin bu kadar etkili olabileceği kimin aklına gelirdi?

“Yani bu demek oluyor ki… General von Zettour’un doğudaki böl ve yönet planı en nihayetinde olağanüstü bireysel çabalar sayesinde mi işliyor?”

Bunun mümkün olabileceğine inanamadığı için soruyordu. Uger’in bunu gülüp geçmesini bekliyordu.

“Öyle.”

“Ha?”

Verdiği anlık cevap sırtından aşağı buz gibi bir ürperti gönderdi.

“Yani… Yani ortada net bir plan yok mu? Bunu tek başına mı yürütüyor?”

“Endişelerini anlıyorum… Şu an için Harekât Dairesi de Yüksek Komuta da onay veriyor ama bu sağlam bir stratejik araştırmaya dayanmıyor.”

Tek bir adamın inisiyatifinden doğan bir plandı.

Örgütün değil, tek bir bireyin politikası mı yani?

“Durumun nasıl değişeceğine bağlı olarak kolayca feshedilme ihtimali var. Bu politika Merkez’de pek popüler değil.”

Sözünü bitirmesini bile beklemedi.

Tanya yanıt vermek için hemen ağzını açtı. “Ön saflardaki tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki başka hiçbir çaremiz yok.”

“Haddimi aşmak istemem ama Albay von Degurechaff’ın haklı olduğunu düşünüyorum.” Weiss derhal ona katıldı. Doğu için mümkün olan başka bir çözüm yolu yoktu.

Popüler bir politika olmasa da, cephe gerisini istikrarlı tuttuğu sürece değişmesi pek olası değildi.

“Lütfen Genelkurmay’ı ikna edin—ne gerekiyorsa yapın.”

“İkimiz de altı üstü yarbayız. Bu bayağı zor bir talep. En azından Albay von Lergen yanımızda olsaydı… Burada olsaydı, Harekât Dairesi ile konuşmak daha kolay olurdu.”

“İldoa’ya gönderildiğini duymuştum.”

“Bu seferki sadece bir tesadüftür herhalde, ama… Sanırım bir süre epey meşgul olacak. Yine de fırsatını bulursam kendisine sormak isterim.”

“Teşekkür ederim,” der Tanya selam vererek ve Weiss’a konuyu Uger’a bırakması için başıyla işaret eder.

“… Ayrıca sahadaki durumun nasıl olduğunu da öğrenmek isterim.” Tanya ve Weiss duruşlarını dikleştirirken, Uger bu ricada bulunmak için başını eğer. “Resmî raporlara dâhil edilemeyen samimi görüşler son derece kıymetlidir. Cephedeki havanın ne durumda olduğunu gözden kaçıramam. Bu yüzden lütfen bana yardımcı olun.”

Ses tonu samimidir.

Gerçek bir profesyonel böyle olmalıdır; arkasına yaslanıp istihbaratı cımbızla seçip önüne koyması için emrindekilere güvenen çıplak bir imparator gibi değil.

Sahada çalışanların sesine ve tecrübesine gösterdiği bu saygı, örgüt yapısının ne kadar sağlıklı olduğunun açık bir göstergesidir.

“O işi bana bırakın. Gerçek kahve için bir teşekkür borcu olsun. Size ön saflardan dumanı üstünde tüten en taze tecrübeleri sunacağım.”

“Lütfen yapmayın.” Uger’ın bu ricası —veya yakarışı demeli— Tanya’ya yüreğinin en derinlerinden gelen bir fısıltı gibi görünür. “Cephe gerisinde elimize ulaşan şeyler o kadar berbat ki. Ön saflardan gelecek en taze haberler bünyemi öyle bir altüst edebilir ki gıda zehirlenmesi geçirebilirim.”

“Aç kalmaktansa hazımsızlık çekmek yeğdir.”

“Yani hiçbir şey alamamaktansa ne gelirse razı olmak daha mı iyi diyorsun? Bunu inkâr edemem.”

Uger’ın inleyerek vardığı bu sonuç acı bir gerçekten ibarettir. Birinin cephede olup bitenleri bilmesini gerektiren bir konumda olması, kötü haberleri aldığında sevinç gözyaşları dökmesi gerektiği anlamına gelmez. Ancak gerçeklere de gözlerini kapayamazlar.

“Ne olursa olsun, üzerimize düşeni yapalım.”

“Son derece net bir prensip. Pekala, tekrar görüşmek üzere.”

Sonuç olarak Tanya şu kanaate varmak zorundadır… Ne kadar allayıp pullarsanız pullayın, görmek istemediğiniz o gerçek tüm çıplaklığıyla orada durmaktadır.

İmparatorluk söz konusu olduğunda ise bu gerçek tam gözlerinin önündedir.

Eğer kaderden kaçış yoksa, ona kucak açmaktan başka çare var mıdır?

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla