Youjo Senki Cilt 6 – Bölüm 3 / Rüzgârdaki Durgunluk

Rüzgârdaki Durgunluk

1927 BİRLEŞİK YILI, OCAK ORTASI, ILDOA KRALLIĞI, ORDU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI

İmparatorluk Ordusu’nun Federasyon Ordusu’nun taarruzuna karşı gerçekleştirdiği başarılı karşı harekât, tüm cephelerde mütevazı ama bir o kadar da önemli etkiler yaratmıştı. Yeni yıl daha henüz başlamış olmasına rağmen, ilgili tüm taraflar ortaya çıkan sonuçlarla başa çıkabilmek için harıl harıl koşturuyordu.

Dikkate değer aktörlerin başında hiç şüphesiz Özyönetim Konseyi geliyordu. Kukla bir yapı olarak görülen bu grup, beklenenden çok daha büyük işlere imza atıyordu. Federasyon siyaseti açısından bu durum, ayrılıkçıların işgalci İmparatorluk Ordusu ile güçlü bağlar kurduğu anlamına geliyordu.

Federasyon yetkilileri için bu, adeta ansızın tepelerine inen bir yıldırımdı. Propaganda yayınlarının bu konuda göze çarpar şekilde sessiz kalması, haberin ne kadar sarsıcı olduğunu tüm dünyaya kanıtlıyordu. Onları adeta nutku tutulmuş bir halde bırakmaya yetmişti.

Bu arada, Özyönetim Konseyi ile İmparatorluk Ordusu arasındaki iş birliği… diğer ülkeler üzerinde de azımsanmayacak bir etki yaratmıştı. Fakat İmparatorluk taviz vermek zorunda kalacak kadar köşeye mi sıkışmıştı? Yoksa toprak hırsını bir kenara bırakıp böl ve yönet stratejisine odaklanırken, hâlâ savaşa hırslı bir şekilde devam etmek mi istiyordu? Yorumlar çeşit çeşitti.

Hiçbir temeli olmamasına rağmen iyimserliğini koruyabilenler halinden memnundu.

Ne yazık ki asıl muharip devletler, durumun ikincisinden ibaret olduğunu tahmin ederek oldukça endişeleniyordu.

Zaten uzayıp giden bu savaş, artık kaçınılmaz bir bataklığa dönüşmekteydi. Yük, hesaplanamayacak kadar ağırdı. Zaferin getireceği ganimetleri dört gözle beklemeye çalışabilirdiniz, ancak bu raddeye varan bir savaşta, şiddetli yıpratmanın ardından geriye kalacak tek şey muhtemelen enkazla kaplanmış topraklardı.

Bir dünya savaşı, savaşa taraf olan başlıca ülkeler için cepten harcanan sıfır toplamlı bir oyundu. Üstelik zafer bile garanti değildi! İnsanları belirsiz bir sonuç kadar kaygılandıran başka pek az şey vardı.

Böyle bir ortamda İmparatorluk ayrılıkçılık ateşini körüklerken, savaşın maliyetlerinden dert yanmak için faydacı bir felsefeci olmanıza gerek yoktu.

Sınırlarımıza dayandık.

Bunu söyleyen birini duymamak daha garip olurdu.

Büyüyen kayıplara bir noktada dur denmesi gerektiği açıktı ve rasyonel düşünürsek bu durum pazarlık etmek için bir fırsattı. Böylece samimi ve dürüst bir barış arabulucusu olarak ortaya bir adam çıktı.

Adı General Igor Gassman’dı.

Denge korunduğu sürece İmparatorluk için iyi bir dost, diğer ülkeler içinse bir aracıydı; başka bir deyişle, yardımsever olduğu kadar tutkulu bir barış sevdalısıydı.

“Generalim, hem Commonwealth hem de Birleşik Devletler büyükelçilikleri teklifimizi kabul etti.”

“Öyle mi? Bu şartlara rağmen mi?”

Gassman, samimiyetle tebessüm eden astı Albay Calandro’dan raporu aldığı an tiksintiyle kaşlarını çattı ve bir puroya uzandı.

Dünyaya barış pazarlamak fazla pürüzsüz ilerlerse, bu durum aracı için de sorunlara yol açabilirdi.

“… Yahu, müttefikimiz beklediğimden çok daha yiğitçe bir mücadele sergiliyor.”

Taslak bir teklif için bile şartlar son derece fahişti. En fazla, müzakerelere doğru atılacak ilk adım olabilecekleri söylenebilirdi.

Gassman arabuluculuk konusunda hiçbir çabadan kaçınma niyetinde değildi… Ancak asıl arzusu, Ildoa’nın katkılarının göz ardı edilmesini önlemek için elinden gelen her şeyi yapmaktı.

İmparatorluk Ordusu, şiddetli bir direnç göstererek Gassman’ın savaş öncesi güç dengesi tahminlerini altüst etmiş, onun ince elenip sık dokunmuş çıkar hesaplarını paramparça etmişti.

Dürüst olalım.

İmparatorluk Ordusu sevilen bir müttefik olsa da Ildoa Krallığı, onların yalnızca gerektiği kadar savaşmasını daha çok makbule geçer bulurdu.

“Bu gidişle arabuluculuktan pek bir kazanç elde edemeyeceğiz.”

Çıkardığı puro dumanıyla birlikte zihnindeki hesaplar da havada süzüldü.

Sırf uzlaşma zirvesinden önce müzakereleri başlatan taraf olarak bile Ildoa Krallığı pek çok yeni uçak, hesaplama mücevheri ve hatta faizsiz ile teminatsız krediler koparmayı başarmıştı.

“Yani, tabii ki en iyisi barış olurdu,” diye mırıldandı Gassman ve daha fazla kâr etme hırslarını bir kenara bıraktı. Fazla açgözlü olmak iyi değildi. Müzakerelerin püf noktası, mütevazı kalmak ve makul miktarda bir kazanç elde etmekti.

“Öne sürdüğümüz şartlar bu kadar uçarı olmasına rağmen bize kulak kabartacak kadar barışa hevesli olduklarını öğrenmek sevindirici. Eee? Federasyon’daki o sırtlanların nihai yanıtını bekliyorduk. Ne dediler?”

“Ataşemiz aracılığıyla teyit ettim; bir sorun olmadığını söylediler.”

Calandro’nun sesi, seçkin istihbarat teşkilatlarının bir üyesine yakışır bir özgüvenle dolup taşıyordu.

Dışarıdaki sempatik adam görüntüsünün aksine katı bir realistti, bu yüzden verdiği güvence büyük bir ağırlık taşıyordu.

“Sorun yok mu? Bu ellerinde kanıt olduğu anlamına mı geliyor?”

“… Emirler verilmiş olmalı. Sorun çıkardığı bildirilen hücreler faaliyetlerini durdurdu.”

“Öyle mi?” Gassman farkında olmadan merak dolu bir nida çıkardı.

Bu durum, Federasyon’un onun basit talebini yerine getirmek için oldukça hızlı hareket ettiği anlamına geliyordu: Ildoa Krallığı arabuluculuğa gönüllü olacak, bu yüzden Ildoa’daki radikal sol kanadı susturun.

“Kırbaçlanmış köpekler.”

“İsyan etmektense kırbaçlanmaları daha iyidir.”

“Orası öyle. Gerçi ordunun başında siyasilerin olduğu düşünülürse bizim de onlardan kalır yanımız yok ya.”

Calandro’nun temkinli bir sessizliği seçmesi ne kadar da basiretli bir davranıştı. Gözlerini duvardaki saate kaydırmasındaki doğallık, konumuna mükemmel şekilde uyuyordu.

Şimdi, ne onaylayıp ne de reddettiğine göre bunu nasıl yorumlamalıyım?

Hayır. Zihni buraya kadar geldikten sonra vites değiştirdi.

“… Öyleyse Albay, yapmamız gerekeni yapalım mı?”

“Bence bu oldukça büyük bir risk. Dürüst olmak gerekirse Genelkurmay, İmparatorluk’un sert bir tepki verebileceği konusunda uyarıda bulunuyor.”

Calandro’nun endişesi yersiz değildi.

Yapmak üzere oldukları şey, şey, “Artık bardağı taşırdınız” türünden bir tepkiyi tetikleyecek nitelikteydi. Tehlikeli bir kumardı ve kaybetmeleri halinde, öfkeden deliye dönmüş İmparatorluk askerleri çok geçmeden sınır kapılarına dayanabilirdi.

Gassman, milyonda bir ihtimal dahi olsa bu olasılığı göz ardı edemezdi.

Yine de kendinden emin bir şekilde konuştu. “Bir sorun yok, değil mi Albay?”

“Ama…”

“Böylesi kalleşçe bir baskına İmparatorluk Ordusu Genelkurmayının derhal karşılık vereceğinden eminim. Öyle yetenekliler ki bu onlar için çocuk oyuncağı olacaktır. En önemlisi de fazlasıyla muharebe tecrübesine sahipler.”

Bundan en ufak bir şüphesi yoktu.

Meydanda kanıtlanmış fikirlerin tamamen üstün olduğunu varsaymak tehlikeliydi ancak bunları büsbütün yok saymak da aynı derecede aptalcaydı.

İmparatorluk Ordusu ve onun kılı kırk yaran Genelkurmayı, korkutucu derecede titiz bir standartla hareket ediyordu.

Bir askerden ziyade siyasetçi olmakla övünen Gassman bile İmparatorluk Ordusundaki meslektaşlarına hayranlık duyuyor, onlara saygı göstermek zorunda kalıyordu.

“Ancak Albay Calandro, bizim güvenliğimiz İmparatorluk Ordusunun mükemmelliğiyle teminat altındadır. Federasyon cephesinde Özerklik Konseyinin nasıl kurulduğunu görmediniz mi? İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı, devlet aklının kusursuz bir tecellisidir. Bu savaşta başlarına yeni bir cephe açacak kadar düşüncesiz değiller.”

Üstün bir ordu, doğası gereği kaba bir patlamayla her şeyin infilak etmesini önleyecek şekilde hareket ederdi. O meşhur demir disipliniyle İmparatorluk Ordusunun buna uygun davranacağına güvenilebilirdi.

“Her türlü kazanın önüne geçebilmeliyiz. Bu da işi bitmiş sayar. İç hatlar stratejilerinin de kanıtladığı üzere, İmparatorluk Ordusunun kendi sınırları içinde kalmayı tercih ettiği açık.” Gassman için bu kaçınılmaz bir gerçekti. “Aslına bakarsanız arabuluculuk planımızı dinlemeye bile açık olabilirler.”

Duygularıyla değil, akıllarıyla hareket ediyorlardı.

İmparatorluk masaya isteksizce otursa bile, nihayetinde geleceğini öngörüyordu. O zaman Ildoa Krallığı, bir aracı olarak sevgili dostlarını ağırlayabilecekti.

“Savaşta kan dökmektense, barış görüşmelerinde hep birlikte ter dökmeliyiz.”

“… Kendi içinde mantıklı efendim, fakat…” Calandro’nun kafası karışmış gözleri, dile getirilmeyen o soruyu soruyordu: Gerçekten işe yarayacak mı?

Gassman hafif bir tebessümle elini sallayıp onu geçiştirdi. “Endişelenmeyin! Bu devirde artık siyasi evliliklere güvenip sınırlarınızı genişletmeyi makul bir şekilde umamazsınız.”

Kanlı silahlı çatışmaların bir bedeli vardı.

Topyatun savaşı kenardan dikkatle izleyen Ildoa Krallığı için böyle bir bedel ödemek söz konusu bile olamazdı. Tarafsız ülkeler, sıra dışı derecede maliyetli savaşların cinnetine tanıklık etmek zorunda kalan müstesna bir konumdaydı.

Normal bir akıl sağlığına sahip herkes bir çıkış yolu arardı. Bu kadarı gayet aşikârdı.

“Şanslı bir ülkenin yapabileceği en iyi şey, kendisine düşen barış payını kabul etmektir. Savaş gibi aptalca bir maceraya boyun eğip başını belaya sokmak için ne gibi talihsiz bir sebep olabilir ki?”

Ildoa kara kuvvetlerinin perspektifinden bakıldığında İmparatorluk Ordusu akıl almaz derecede muazzam görünüyordu.

Üstelik daha fazla asker seferber edebilmek adına erkeklerin yanı sıra kadınları da silah altına almaya başlamadık mı?

Bütçe konusunda hükümetle saç saça baş başa mücadele eden Gassman gibi biri için durum tek bir bakışta netleşiyordu.

Dünya savaşı, muazzam harcamalardan ve çılgınlıktan başka bir anlama gelmiyordu.

Birkaç yılı bile bir ulusu paçavraya çevirmeye yetiyordu. Yeniden imar süreci akıl almaz derecede uzun sürecekti. Bugünün bebekleri onlarca yıl sonra birer yetişkin olduğunda bile acaba tamamlanmış olacak mıydı?

“Aşırı gurur akıl kârı değildir! Herkes bir şeyi bu kadar çok istiyorsa, fahiş kâr marjıyla bile olsa bunu onlara satmalıyız! Onlara ortak bir zemin sunalım.”

“Generalim, savaşan ülkeler gerçekten barış istiyor mu ki?”

“Böylesine heder edici bir savaşı sürdürmeyi kim ister ki?! Biraz—hayır, oldukça zor bir satış olsa bile, barışın peynir ekmek gibi satacağı son derece mantıklı bence.”

En tabii cevabı en tabii haliyle verdi.

Gassman için bu, bir bir daha iki eder gerçeği kadar aşikârdı. Hatta buna bir aksiyom bile diyebilirdi.

“Yani bu durumda biz barış elçileri mi oluyoruz?”

“Aynen öyle! Dumanı üstünde sıcacık pizza ve makarnalarla İmparatorlukçuların ağzını tıkalım da ne diyeceklerini görelim!”

“Dostlar arasında nezaketin önemli olduğunu söylemezler mi?” Calandro bu samimi tavsiyeyi verirken yüzünü ekşitti. Bir istihbarat subayı olarak en kötü senaryoyu böylesine tedbirle öngörmesi tam ona göre bir davranıştı, fakat bu ihtiyatlılığı nereye kadar varacaktı?

“Ah, biz de buna savaşçı nezaketi deyiveririz.” Gassman hoşgörülü bir tebessümle gülümseyerek bu kuruntu abidesi albaya karşı omuz silkti. “Albay Calandro, endişeleriniz tamamen yersiz. İmparatorluk’taki adamların damarlarında siyaset o kadar derin işlemiş ki, içten içe öfkeden kudursalar bile yüzlerindeki gülücüğü eksik etmezler.”

“Öyle ya da böyle, öfkelendiklerinde muhatap olmak zorunda kalacak olan yine benim…”

“Öyleyse o kahramanca mücadelenizden büyük şeyler bekliyorum. Başka bir şey var mıydı?” Gassman konuşmayı bitirmek için hamle yaptı, ancak Calandro’nun endişeli bakışlarının hâlâ üzerinde kilitli olduğunu fark etti. “Buna gerçekten karşı çıkıyorsun, değil mi?”

“… Bir istihbarat subayı olarak size bir şey sorabilir miyim?”

“Elbette.” Gassman cömertçe başını salladı.

Ona sorgulayan gözlerle bakan Calandro, herhalde sadece kısa bir an tereddüt etmiş olmalıydı. Konuşmadan önce gözleri bir anlığına başka tarafa kaydı. “Doğrusunu söylemek gerekirse… evet, açık konuşmak gerekirse… İmparatorluk’u kasten mi kışkırttığınızı merak etmekten kendimi alamıyorum.” Endişesi sertleşen ses tonuna sızıyordu. “Askerlerin canı benim elimde, bu yüzden lütfen bana bunu açıkça ve dürüstçe cevaplayın.” Ses tonu oldukça ciddiydi.

Calandro geride, masa başında çalışan bir istihbarat subayı olsa da muharebe görmüş, savaşı bilen bir adamdı.

Gassman’ın tek tepkisi acı bir tebessümle cevap vermek oldu: “Yahu, bana hiç mi güvenmiyorsun? Bu planımın ortalığı biraz karıştıracağını inkar etmiyorum… ama ne olursa olsun, iş savaşa varmayacak.”

Ildoa-İmparatorluk sınırında acilen seferber edilen birliklerle geniş çaplı, plansız bir saha tatbikatı yapma düşüncesinin aşırı bir hamle olduğu doğruydu.

“Sen sormadan önce sebebini söyleyeyim mi?”

Ona şüpheci bakışlar fırlatan tek kişi Calandro değildi.

Bütün ordusu doğu cephesinde bir yıpratma savaşına batmışken ve İmparatorluk bulabildiği her askere muhtaçken seferberlik ilan etmek, en iyimser tahminle bile “kışkırtıcı” bir hamle olurdu; öyle ki General Calderoni ve İmparatorluk sınırında uzun süredir görev yapan diğer komutanlar bile bu durumdan rahatsızlıklarını dile getiriyorlardı.

“Ne biz savaşmak istiyoruz ne de İmparatorluk. O halde neden savaş çıksın ki…? Sadede gelirsek, bu yalnızca bir güç gösterisi olacak. Bir savaş başlatmayı planlıyor olsak bile bu şimdi değil, muhtemelen bir dahaki sefere gerçekleşirdi.”

“Bağışlayın Generalim, ama siz üniformalı bir siyasetçisiniz.”

“Ee?” Gassman gözleriyle bunu sordu, Calandro ise gözlerinin içine dik dik bakarak cevap verdi.

“Savaşta insan zihninin sık sık mantıktan saptığı gerçeğini göz ardı ediyor olabilir misiniz acaba?”

Bu, muharebe meydanındaki tecrübelerden doğan bir soru olmalıydı. Zira hakikatte Calandro, sömürgelerdeki küçük çaplı çatışmalarda görev almış nadir Ildoalı askerlerden biriydi. Kağıt üzerinde uzun bir kariyeri olan Gassman bile ondan öğreneceği çok şey olduğunu kabul etmekten çekinmezdi.

Yine de Gassman’ın da kendine göre tecrübeleri vardı. Kendisini, gençlik yıllarında sömürgelerde silaha sarılıp savaşmış eski bir cengaver olarak görüyordu. Sonradan idari bir kariyer izlemiş olsa da kendisini kalbi daima muharebe meydanında atan bir asker olarak tanımladığı açıktı.

“Asker üniforması giymiş bir politikacı olarak çağrılmaya alışkınım. Ama ben de seninle aynı üniformayı taşıyorum.”

“… Haddimi aştım.” Gassman’ın her kelimesinden yayılan öfke, masa başı bir generalin sergileyebileceği türden bir şey değildi. Bu çelik gibi sert bakışlarla karşılaşan Calandro, çabucak taktiksel bir geri çekilme yapmayı seçti. “Küstahlığımı bağışlamanızı umuyorum Generalim. En derin özürlerimi sunarım.” Eğilirken takındığı tavır kusursuzdu, başını eğme açısıysa muazzamdı.

Gassman, “Bu kadar neşeli bir adama pek yakışmıyor,” diye düşündüğü anda kıkırdayarak omuz silkti. “Pes doğrusu. Güldürdün beni.”

Bir düşman generali ne kadar yetenekli olursa olsun, etrafını şakşakçılarla dolduran müttefik bir general daima çok daha korkutucu olurdu. Gassman, karşı görüşlere izin veren türden biri olmaktan memnundu.

“Analiziniz yerinde. Özürünüzü kabul ediyorum ve bunu yaşanmamış sayıyorum.”

“Müteşekkirim, efendim.”

“Sıkıntı değil. Hem… Elimde bir güvence var. İmparatorluk sert bir karşılık vermeye kalksa bile, hareketliliklerinin ve mevzi değişikliklerinin emarelerini önceden yakalayabilmeliyiz.”

Calandro sınırını aştığını fark ettiği için özür dilemiş olmalıydı… ama bu tür bir inceliğe hiç gerek yoktu. Komplo kuranlar, kibar bir aptaldan ziyade ne yaptığını bilen edepsiz birini tercih ederlerdi—çünkü bir komplo tasarlayan herkes gerçekçi olmak zorundaydı.

“Anlaşıldı… Çok bir şey olmasa da elimden geleni yapacağım, Generalim.”

“İşte bu yüzden sizin gibi istihbarat subaylarına güveniyorum.” Sözlere dökülmeyen hisleri karşı tarafa ulaşmış olmalıydı. Şimdi kendisine bakan gözlerde güvenilir bir irade gücü vardı.

“Artık bu iş sana emanet.” Gassman ona cesaret verdi.

AYNI SAATLERDE, İMPARATORLUK ORDUSU GENELKURMAY BAŞKANLIĞI HARP ODASI

Genelkurmay Başkanlığının hiçbir toplantı odası diğerinden daha iyi görünmezdi.

Buralar, omuzlarında kurmay kordonu taşıyan üst rütbeli subayların, üzeri veri karalamalarıyla dolu büyük bir haritanın etrafında toplanıp kaşlarını çatarak dikildiği yerlerdi.

Ve bu durum İmparatorluk Ordusu odaları için de aynen geçerliydi.

İyi kurmay subayların hepsi bir şekilde birbirine benzerdi. İnatçı, hırslı ve hiçbir zahmetten kaçınmayan çalışkan insanlardı.

Tam da bu onur ve ruh yüzünden takdir edilirlerdi; işte bu, dünyanın tacı olan İmparatorluk’a ait o yüce ve korkusuz İmparatorluk Ordusunun kalbiydi. Hikmet ve öngörü burada tecelli ederdi vesaire.

Gösteriş için yaratılmış o zarif dış görünüşleri bir kenara bırakılırsa, kurmay subaylar oldukça kaba saba bir gruptu.

İşin aslı, bir dağ dolusu belgeyle yüzleşirken bir çözüm bulmak için çaresizce el yordamıyla ilerleyen, savaşın sisleri arasında kıvranıp beyinlerini sulandırana kadar zorlayan bir dâhiler topluluğuydu.

Yine de genelde standart—yani asgari—bir edep kuralı ucu ucuna korunurdu. Karşılıklı bağrışmalar ancak bir tehlike işareti olabilirdi.

“Ildoa seferberlik mi ilan ediyor?!”

Haykıran seslerle birlikte otokontrol tamamen ortadan kalktı. İşaret fişeği gibi patlayan çığlıklar Genelkurmaya bir fırtına davet etti ve ortalık bir anda kasırga alanına döndü.

“Önceden yapılmış hiçbir bildirim yok mu?!”

“Bu onların düzenli tatbikat takviminde yer almıyor!”

“Hangi birlikler harekete geçti?!”

“Haber verilmeksizin yapılan bir seferberlik tatbikatı mı diyorsunuz?!”

Ildoa Krallığı’ndan gelen ve 1 Şubat’a kadar kuvvetlerini toplamak amacıyla geniş çaplı bir seferberlik tatbikatı başlatacağını bildiren not, İmparatorluk Ordusu Genelkurmayını cehennem azabına sürükledi.

Resmi olarak bir seferberlik tatbikatıydı; yani birlikler toplandıktan sonra güya terhis edilmeden önce birkaç hafta saha tatbikatı yapacaklardı, fakat tüm bunlar kurmay subaylar için tamamen sürprizdi.

“Bu tam bir saçmalık!” haykırışları… Odayı bir uçtan diğerine kaplayan bu sesler, içinde bulundukları utanç verici panik halinin bir yansımasıydı.

Özetle: Travma geçiriyorlardı.

“Yine mi böğrümüzden vurulacağız?!”

“Hay aksi—! İstihbarat ne iş yapıyordu?!”

İmparatorluk Ordusu Genelkurmayı daha önce François Cumhuriyeti’nin niyetlerini yanlış yorumlamıştı. Savaşa girmesini beklemedikleri bir rakip tarafından böğürlerinin parçalanmasının nasıl bir şey olduğunu herkes iyi hatırlıyordu.

Kazandıklarında bile ne kadar ince bir buz üzerinde yürüdüklerini kurmay subaylardan daha iyi anlayan yoktu. Geçmişteki başarısızlıklarının ateşi paçalarını sarmışken, güneydeki durumu değerlendirirken sakin kalmaları imkânsızdı.

“Bizi kandırdılar mı?”

Kurmaylar doğuya çok fazla odaklandıkları hissine kapılmışlardı… Bu da zihinlerinin arkasında komplo teorileri gibi en kötü kehanetlerin belirmesine yol açıyor, onları daha da korkutarak işi kısır bir döngüye dönüştürüyordu.

İmparatorluk Ordusu kurmay subaylarına yakışmayan, utanç verici bir davranıştı.

“Bunu izlemeye dayanamıyorum,” dedi bir subayın muhterem dostu, purosunu ağzından çıkarıp kül tablasına basarken.

“Kesan sesinizi! Hepiniz Harp Akademisine geri mi gönderilmek istiyorsunuz?!”

Tek bir nida yükseldi. Şaşkına dönmüş subay sürüsüne karşı Korgeneral von Zettour haritaya yumruğunu vurarak tekrar kükredi.

“Siz kurmay subaylar burada ne için varsınız?! O kordon süs diye mi takılıyor?!”

Gözleri kurmayların üzerine somut bir keskinlikte dik dik bakıyordu. Normalde korkusuz olan subayların akılları başlarına geldiği anda, gergin odada bir kahkaha patlaması yankılandı.

“… Yahu Zettour, benden önce davrandın. İşe yaramaz çömezleri fırçalamayı ne kadar sabırsızlıkla beklediğimi bilirsin!” Korgeneral von Rudersdorf durumun ne kadar gülünç olduğunu belirtircesine güldü. Ancak üslubu yumuşak olsa da sözleri sertti. “Pekala, iş vakti. Ildoa Ordusunun hareketlerini durum değerlendirmelerimize dahil edelim de neyin ne olduğunu bir görelim.” Bunu söyledikten sonra aniden bir şey fark etmiş gibi göründü. “Eee? Duruma dair neden elimizde hiçbir istihbarat yok?”

Bu tek yorumla birlikte, Harekât Dairesi kurmayları nihayet harekete geçti.

Ne yapacakları söylendikten sonra zihinlerine kazınan eğitim devreye girdi ve görevlerini yerine getirmelerini sağladı.

“Subayımızı en kısa sürede çekiyoruz. Ildoa ordusunun başındaki isim Orgeneral Igor Gassman.”

“Orgeneral Gassman mı?”

“Kuzey bölgesindeki Orgeneral Calderoni değil mi?”

Bu personel tercihi hem Zettour’un hem de Rudersdorf’un bunun arkasındaki mantığı sorgulamasına neden oldu. İsim o kadar yabancıydı ki birkaç kişi kafa karışıklığı içinde sorularla söze girdi.

Harekât alanındakiler muhtemelen adamın adını daha önce hiç duymamışlardı. Rudersdorf “Ha?” dercesine başını yana eğdi… Ve şaşkın ifadeler silsilesinde sadece ilk sıradaydı.

Ama elbette adını daha önce duymamışlardı.

Zettour bile ismi hemen hatırlayamadı. Hafızasını kurcaladıktan sonra zihninde canlanan adam, bir askerden ziyade sadece üniforma giymiş bir politikacıya benziyordu.

“Yanlış hatırlamıyorsam General Igor Gassman idari kadroda yer alıyor… Görev süresinin neredeyse tamamını Ildoa merkez karargâhında geçirdi, sahaya neredeyse hiç çıkmadı, değil mi?”

“Doğrudur komutanım.”

Bu general o kadar göze çarpmayan bir figürdü ki, evrakları karıştıran subay varlığını teyit edene kadar Zettour onun gerçek bir şahsiyet olduğundan bile emin olamamıştı. Bazı askerler böyleydi. Kurum içindeki işleyişi çekip çevirmekte mahir olan, muharebeden ziyade idari işlere yatkın tipler.

Müttefik bir ülkenin ordusunda general rütbesinde bulunmasına rağmen hakkında bu kadar az bilgiye sahip olunması baş ağrıtıcıydı. Zettour gibi gerideki uzmanlar bile adını hemen hatırlayamıyorsa durum daha da vahim demekti.

“Daha sonra General Gassman hakkında detaylı bir dosya temin edelim. Harekât Dairesi adına konuşacak olursam, seferber edilen Ildoa kuvvetlerinin komuta zincirini bilmek isterim.”

Zettour derin düşüncelere dalmıştı ama Rudersdorf’un sesiyle aniden anın gerçekliğine döndü.

Harekât Dairesi üyesine yakışan bir kararlılık, diye düşündü Zettour. Eldeki mevcut verilerle mümkün olan her şeyi yapmaya dayalı bu yaklaşım, her türlü duruma esneklikle müdahale etmeyi vurgulayan köklü bir geleneğin devamıydı.

“… Bu General Gassman birlikleri bizzat mı sevk ve idare edecek? Yoksa tatbikatı sahada bulunan General Calderoni mi yönetecek?”

“Ayrıntılı rapora göre General Calderoni başyaver olarak görevlendirilmiş ve senatör atanmış, bu yüzden Senatoya çağrılmış.”

“Devam et.” Rudersdorf başıyla onayladı ve Harekât Dairesi subayları kısa özetler hâlinde rapor sunmaya devam etti.

“Anlaşılan o ki bu kez tatbikatın genel direktörü olarak atanan General Gassman bizzat denetimde bulunacak. Ayrıca Ildoa’daki askeri ataşemiz aracılığıyla müttefik subayları da tatbikata davet etmek istiyorlarmış.”

“… Generalin daha çok idari kanattan gelmiş olduğu gerçeğini şimdilik bir kenara bırakalım. Seferberlik konusunda nelerin dönüp bittiğini öğrenmemiz gerek. İşin içinde kaç birliğin olduğunu biliyor muyuz?”

“Evet efendim, buyurun.”

Sonunda yazılı telgraf çıktısı elden ele dolaşarak ulaştı.

Büyükelçilikteki ataşenin son derece aceleyle göndermiş olduğu bir rapordu. Daktilo eden kişi muhtemelen ilk telefon geldiği anda tuşlara basmaya başlamıştı. Zettour, metnin öz ve net oluşundan etkilenmişti.

Ildoa seferberlik emri çıkardı

Ölçek, dört yüz, tabur, bildirim alındı

Komutan, General Igor Gassman

Bağlantı kurulur kurulmaz detaylar aktarılacak

İletişim hatlarının kesilmesi gibi en kötü senaryoyu hesaba katan ataşe, damla damla da olsa en kritik bilgileri daktiloya çekmişti. Takdire şayan bir iş çıkarmışlardı.

Ildoa’nın kuzey bölgesine acil intikal için yaklaşık dört yüz taburluk bir seferberlik tatbikatına dair bu ilk rapor bile fazlasıyla yeterliydi. Üstelik muhtemelen devamında daha fazla detay da gelecekti. Bir sorun varsa, o da bu bilgiyi yorumlamanın güçlüğüydü.

“Kaç tümen ediyor bu?”

“Bizim ölçeklerimize göre yaklaşık yirmi beş tümen sanırım.”

“Yani Ildoa, barış zamanında toplayabileceği azami asker sayısını neredeyse tamamen seferber mi ediyor?” Rudersdorf’un sorusu belli bir sıkıntının göstergesiydi.

İmparatorluk Ordusu subayları Kraliyet Ildoa Ordusu’nun birlik yapısına pek aşina değillerdi, bu yüzden rakamları kavramaları kaçınılmaz olarak biraz zaman alıyordu.

“Eğer sayı bu kadarsa bir çaresini düşünürüz. Ildoa’nın gerçekten bir işgale girişeceği sonucuna varamayız ama yine de savunma tedbirlerini değerlendirelim.”

“Anlaşıldı efendim.”

Bir harekât uzmanı olarak, insan muhtemelen bu değerlendirmeye dayanarak nasıl karşılık vereceğini düşünürdü. Bu gayet makuldü elbette ama kendilerini sadece kriz yönetimiyle sınırlandırmalarına gerek yoktu. Zettour bir görev bilinciyle söze girdi.

“Ildoa’ya bir talepte bulunup tatbikatı iptal etmelerini isteyin. Gerçekten iptal edeceklerini sanmıyorum ama… usulen de olsa itirazımızı kayda geçirmemiz gerek. Metnin kusursuz derecede sakin ve nezaket kurallarına uygun olmasına dikkat edin. Hatta…” Dudaklarında alaycı bir tebessüm belirdi. “Sahte bir nezaket de iş görür. İki ülke arasındaki dostluk ve müttefiklik bağlarını vurgulayın.”

“Emredersiniz efendim.” Kurmay subaylar başlarıyla onayladılar; işi onlara bıraktığında bir sorun çıkmayacağını biliyordu.

En başından itiraz etmek önemliydi. İtiraz bir şeyi değiştirmese bile, en azından resmi olarak itiraz etmiş sayılacaklardı. En azından basit bir problem çözüme kavuşmuştu.

Asıl mesele, en kötü senaryoda ne yapılacağıydı.

“Derhal Güney Ordu Grubu’nu ve Güney Kıtası Sefer Kolordusu’nu teyakkuza geçirmemiz gerektiği kanaatindeyim.”

Harekât Dairesi’nden bir subay savunmaya yönelik bir teklifte bulunuyordu.

Kötü bir fikir değildi ama Zettour’un içine sinmeyen bir şey vardı. Nedenini sorgulamaya koyulduysa da zihni kısa sürede Ildoa Krallığı’nın temel jeopolitik özelliğine odaklandı.

Askeri güçleri kara ve deniz kuvvetleri arasında dengeli bir biçimde dağılmıştı. Başka bir deyişle, sadece kara ordusuyla savaşa girebilecek bir ülke değillerdi. Eğer gerçekten savaşa tutuşmaya niyetli olsalardı, deniz filosu da dâhil olmak üzere tüm ana unsurlarını toplarlardı.

Gerçekten savaşmayı kafaya koymuş olsalar bu kaçınılmaz bir gereklilikti.

“Ildoa donanması ne durumda? Ana muharebe gemilerinin nerede olduğunu öğrenmek istiyorum.” Mümkün olduğunca soğukkanlı bir edayla sormaya çalışmıştı ama sorunun taşıdığı ağırlık devasaydı.

“Toplandıklarına dair hiçbir emare yok.”

“Ayrıca rutin tatbikat takviminde de bir değişiklik görünmüyor. Deniz kuvvetlerimiz de durumu teyit etmek için acele ediyor ancak yakın bir muharebe harekâtına işaret edecek herhangi bir intikal gözlemlemedik.”

Deniz istihbaratından sorumlu subaylar raporlarını gayet sakin bir tonla sundukları anda Zettour’un omuzlarındaki gerginlik süzülüp gitti. Hissettiği rahatlama kelimelerle tarif edilemezdi.

En azından gözlemleyebildiği kadarıyla Ildoa’nın bir çatışma başlatmaya niyeti yok gibi görünüyordu. Teşhis edilen filo hareketleri incelendiğinde, gemilerin barış zamanı veya tarafsızlık düzeninde karasularına dağılmış ya da konvoy koruma görevinde olduğu anlaşılıyordu.

Ildoa Krallığı’nın seferber ettiği askerlerle doğrudan saldırıya geçme ihtimali neredeyse yok gibiydi.

Yine de Zettour, işini tamamen sağlama almak adına bir soru daha sordu. “İlaç şirketlerinin hisseleri ne durumda?”

“Ildoa’da kayda değer bir dalgalanma tespit edilmedi efendim.”

Bu işte bir gariplik var, diye düşündü Zettour yüzünde şüphe dolu bir ifadeyle. Geniş çaplı bir seferberliğe genellikle ilaç tüketiminde ani bir sıçrama eşlik ederdi.

Modern savaş, muazzam miktarda insan hayatının heba olması demekti.

Bu zayiatı mümkün olduğunca en aza indirmek için her türlü tıbbi malzemenin stoklanması şarttı. Tıpkı mühimmat gibi, tıbbi malzemeler de harp meydanına zamanında ulaştırılamazsa hiçbir işe yaramazdı.

“Derhal Birleşik Devletler ve diğer üçüncü taraf ülkeleri kontrol edin. İthalat yapıyor olabilirler.”

“Anlaşıldı efendim, hemen ilgileniyorum.”

Gerçek bir işgal harekâtı olmasa, sadece bir blöften ibaret kalsa bile —hatta belki de sırf bir blöf olduğu için— hilenin bir parçası olarak yüklü miktarda tıbbi malzeme satın alıp depolamak alışageldik bir yöntemdi.

Ne düşüneceğimi bilemiyorum… Zettour’un meseleye dair dürüst kanaati buydu.

Eğer Ildoa Krallığı’ndaki büyük ilaç şirketleri yüksek bir taleple karşılaşmıyorsa, ülke bu tedariki gizlice mi yürütüyordu?

Başka bir tarafla böyle bir anlaşmayı mümkün kılacak kadar derin bir iş birliği içindelerse… o zaman Ildoa uzun vadede ciddi bir tehdide dönüşebilirdi.

“Bir şey öğrenir öğrenmez bana rapor verin. Saat kaç olursa olsun fark etmez,” dedi Zettour astına ve ardından sessizliğe büründü.

Ek bir bilgi olarak hisse senetlerinin durumu ilgisini çekmiş olsa da, ellerindeki istihbaratın en acil hususları yorumlamak için kâfi olduğunu biliyordu.

Askeri işler lojistikten asla bağımsız düşünülemezdi. Lojistik meseleleri hesaba katmayan bir ordu, ikmal ekibinin bile umudunu keseceği bir orduydu. Zettour günün birinde böyle bir teşkilatın generali olmak zorunda kalsa, dayanılmaz utanç onu hiç şüphesiz bir silah namlusunu ısırmaya sürüklerdi.

“… Yine de varacağımız sonuç değişmiyor sanırım.”

Katıksız bir realist olarak… Ildoa’nın bu ansızın başlayan tatbikatının arkasındaki muhtemel sebepleri tartıp biçen Zettour, bunun bir gövde gösterisi amacını taşıdığına kanaat getirdi. O an farkında olmasa da, krallığın bu hamlesini tam da Gassman’ın İmparatorluk’tan umduğu şekilde yorumlamıştı.

“Büyük ihtimalle bize bildirildiği gibi sadece bir tatbikat,” dedi kararlı bir edayla, “fakat öylece oturup seyredemeyiz.”

“Çetrefilli bir durum.”

Kesinlikle öyle. İkili yorgun tebessümler paylaştı. Söze giren Rudersdorf, sorunun özünü kavramış gibi görünüyordu.

Sonuçta mesele, Ildoa Krallığı’nın işgal niyetinde olup olmaması değildi. Kuvvetlerinin buna muktedir olduğunu fazlasıyla net bir şekilde sergilemişlerdi. En kötü senaryoyu hesaba katmak üzere eğitilmiş Zettour’un zihni için bu kadarı tehlike çanlarını çalmaya yetti de arttı bile.

Ildoa potansiyel bir tehdittir.

Ve potansiyel tehditlere karşı hazırlıklı olunmalıydı.

Bu basit sonuç kulağa son derece saçma geliyordu. Güneyde konuşlandırdıkları savunma birliklerinin atıl kalacağını umsalar da, muhtemelen doğuda konuşlu Büyük Ordu’nun hırpalanmış kalıntılarından kuvvet çekmek zorunda kalacaklardı.

Federasyon’la yürütülen savaşa dair öngörülerin ciddi şekilde gözden geçirilmesi gerekecekti. Harekât Dairesi’nin başındaki adama göz attığında, Rudersdorf’un kıpkırmızı kesilmiş yüzü adeta öfkeden patlamak üzereydi. Öfkesini bastırmakta güçlük çekiyor gibiydi.

“… Şu makarna piçlerinin canına okuyabileceksek bedeli ne olursa olsun umurumda değil.” Akşam yemeğinde olsalardı, Rudersdorf görgü kurallarına aykırı olmasına aldırış etmeden çatalını makarnasına hınçla saplıyor olurdu. Bu öfkeli ve düşmanca çıkış, ofisteki genel havanın dolaysız bir yansımasıydı.

“Tamamen katılıyorum. İzninizle fevkalade bir hususa dikkat çekmek isterim,” diye karşılık verdi Zettour elde olmadan.

“Neymiş o?”

“O sevgili makarna piçleri bizim kıymetli müttefiklerimiz. Ayrıca bir şey daha eklememe müsaade ederseniz, kendileri Güney Kıtası Sefer Kolordusu’nun ikmal hatlarını elinde tutan dostlarımız olur.” “Anlıyor musunuz?” diye devam etti, ne kadar aşikâr bir durum olduğunun bilincinde olarak. Yine de bunu dile getirmek zorundaydı. “Resmi olarak bakıldığında, harika bir müttefik ordu.”

İnanmadığı şeyleri ezberden söylemek onun için zor değildi. Zettour mütevazı bir edayla fikrini beyan etti. “Şimdilik tabii… Ve askeri açıdan, öyle kalmaya devam etmelerini ummanın en mantıklısı olacağını düşünüyorum.”

“Hmph…”

“Stratejik konjonktürü göz önüne aldığımızda başka çaremiz yok.”

İmparatorluk’un içinde bulunduğu durum, tek kelimeyle bir çıkmazdı.

İşlerin bu noktaya gelmemesi gerekiyordu, diye inliyordu herkes. Savaşa sürükleyen süreçte yaşanan her şey, bir dizi beklenmedik olaydan ibaretti.

Teorik olarak bu kuşatmadan çıkmanın bir yolu olmalıydı. İmparatorluk kuzeyde Anlaşma İttifakı’nı, güneyde ise Dakterliği’ni ezerek çemberi yarabilirdi. Fakat bu cephelerin herhangi birinde kazanılan zaferler bir işe yaramış mıydı? Bu retorik sorunun cevabı gayet açıktı.

Topyatun savaşa girmişlerdi girmesine ama elde ne kalmıştı? Mevcut teorilerine dayanarak öngördükleri gibi ulusal güvenliklerini zerre kadar iyileştirmemişti. Bu noktada yapılabilecek en akıllıca şey, daha fazla düşman edinmemekti.

“Kişisel zevklerimizi bir kenara bırakırsak, güneydeki o karasinekleri ezmenin astarı yüzünden pahalıya gelip gelmeyeceğini gerçekten merak ediyorum.”

“Hassas böğrümüzü korumak için bu zahmete değmez mi?”

“Amaçları buysa bir şeyler yapmamız gerektiği doğru, fakat…” Zettour diğer kurmay subayların önünde hislerini dürüstçe itiraf etti. “Kendi rızalarıyla bir çatışma başlatmayacaklarsa, onları kendi hallerine bırakmak bizim için daha az maliyetli olur. İşgal altındaki toprakların idari işlerine daha fazla batmak istemiyorum. Ele geçirilen daha da fazla toprağı savunmak için birliklerimizi oraya bağlamaktan kaçınmayı tercih ederim.”

Getir götür işçisi muamelesi gören Personel Dairesi’nin başında tam da kendisi olduğu için, Harekât’taki mevkidaşının hoşuna gitmeyeceğini bile bile bu gerçeği dile getirmek zorundaydı. İşgal altındaki toprakların yükü, İmparatorluk Ordusu’nun idari mekanizmasını felç edecek noktaya getiriyordu.

Bir toprağı işgal etmek, oraya asker dikmek demekti. Harekâtlarda kullanılabilecek birlikleri alıp eski düşman topraklarına dağıtmak, o askerleri fiilen denklem dışı bırakmaktan farksızdı.

“Nihayetinde, barışı sağlamadan daha fazla toprak ele geçirmek bizi kaçınılmaz olarak bir bataklığa sürükleyecek.”

İmparatorluk Ordusu’nun elinde sınırsız sayıda asker yoktu. Ulusal güvenliği muhafaza etmek, ancak bu kaynakları azami verimlilikle kullanmaktan geçiyordu. İç hat stratejisinin özü hareket kabiliyetiydi.

Düşman ordusunu imha etmek ve ardından liderlerini teslime zorlamaktan ibaret o iki adımlı yöntemin, topyekün savaş senaryolarında bir işe yaramadığını idrak etmek zorundaydılar.

Eskiden düşman, başkentini savunamayacak kadar ağır zayiat verdiğinde barış masasına oturmak zorunda kalırdı; ulusal güvenlik stratejileri, düşman ordusu çözüldüğü an geriye sadece başkentlerine doğru yürümek kalır varsayımı üzerine inşa edilmişti.

Zettour bile düşman başkentlerini tehdit etme düşüncesinin artık bir hayalden ibaret olduğunu kabul etmek zorundaydı.

Cumhuriyet’e karşı yaptıkları hata bunun en somut örneğiydi.

İmparatorluk, savaşı bitirmek adına düşmanın sahra ordusunu tamamen imha etmeyi planlamıştı. “Açıl susam açıl” diye fısıldamış, döner kapıyı çevirmiş ve hasımlarını büsbütün imha etmeyi başarmışlardı.

Evet, bu işi kusursuzca başarmışlardı.

İmparatorluk Ordusu denen şiddet aygıtı, Cumhuriyet Ordusu olarak bilinen şiddet aygıtını haritadan silmiş ve “Biz İmparatorluk’uz, dünyanın tacıyız!” diye övünmüştü.

Bağlam düşünüldüğünde, ordunun üzerine düşen görevi yerine getirdiği söylenebilirdi.

Fakat herkesin kabullenmesi gereken bir gerçek vardı.

Batı cephesindeki zafer savaşı bitirmeye yetmemişti. Ve böylece güney kıtasına birlik sevk etmişler, Birleşik Krallık’la çarpışmışlar ve tüy diker gibi, doğuda da Komünist Federasyon ile bir bataklığın içine çekilmişlerdi.

“… Savaş çetin iş,” diye mırıldandı Zettour, purosunun izmaritini dişlerinin arasında sıkarak, ruhsuz bir sesle. Sayısız harekâtın planlanmasında bizzat bulunmuş, harp planlarını hazırlamakla görevli kişilerden biri olarak edindiği izlenim buydu.

Hiç hesaba katmadıkları durumlarla sürekli karşı karşıya kalıyorlardı. Elbette teorilere, savaşın sisini gözden kaçıracak kadar körü körüne bağlanacak kadar aptal değillerdi.

Yine de İmparatorluk Ordusu’nun kıdemli generali Zettour’un kafası karışmıştı. Sahadan gelen raporlar bir garipti. Neler olup bittiğini bir türlü tam olarak kavrayamıyordu.

“O kadar ceset yığdıktan ve devletin bütçesini heba ettikten sonra varılan son derece klişe bir sonuç bu.”

Eski dostunun böyle iğneleyici bir yorum yapması son derece doğaldı. Zettour bu ithamı inkar edemezdi. Duruşunu biraz dikleştirip vakur bir edayla, “Gerçekler genelde sıradandır,” dedi.

“Mesela?”

“Rudersdorf, tefekkürü ve derin düşünmeyi çok hafife alıyorsun. Alelade bir söz bile çok daha derin bir anlam barındırabilir.”

İnsanoğlu kusursuz değildir. Bizzat savaşa katılmış, kimi zaman gözlemlemiş kimi zamansa komuta etmiş biri olarak Zettour bu alelade sonuca varmıştı.

“Bu bir kısırdöngü mantığı değil, insanın fıtratı böyle. İşlerin nasıl olması gerektiğine dair idealizmin tuzağına düşemeyiz; aksine gerçekliğe bakmalı, şeyleri oldukları gibi görmeliyiz.”

Dindar bir vaiz gibi biri, Tanrı’nın insanlara sunduğu her önermede yüce bir hikmet olduğunu iddia ederek kasılabilirdi… ancak Zettour bunun gülünç derecede saçma olduğunu düşünüyordu.

Bu kadar konuşmak benim için bile acınası, diye geçirdi içinden, gergin bir tonla konuşurken. “Akla ve mantığa aşırı güvenmek imkânsızdır. Her şeyi bu önermeyi göz önünde bulundurarak düşünmek zorundayız.”

Etrafındakilerin “Ooo” diyerek başlarını sallaması sinirini bozuyordu. Kendim söylesem bile tam bir çelişki, diye alay etmek geçti içinden. Şanslıydı ki —belki de öyle söylemek gerekirdi— muhterem dostunun sorduğu bir soruyla bu düşüncelere dalıp gitme lüksü uçup gitti.

“General von Zettour, biraz fazla olacak ama sizden bir istirhamım olacaktı.”

“Nedir o?”

“Bana bir kutu puro ayırabilir misiniz? Son zamanlarda etrafta o kadar çok sülük var ki. Ön cephede teftiş yaparken bile yakama yapışıyorlar, artık tahammül edemiyorum.”

“Yani o kan emicileri yakarak öldürmek mi istiyorsunuz? Hani hislerinizi anlamıyor değilim ama…” Stresli olduğunu anlıyorum. Zettour yüzünü buruşturdu.

Doğuda geçici bir durgunluk yaşanıyor olabilirdi ancak Ildoa sınırındaki seferberlikle ne olacağını kestirmek imkânsızdı… Ildoa Krallığı adeta onları arkadan bıçaklamıştı.

Harekât Dairesi’nin kaosun içine düşmesi son derece doğaldı. Zettour bunu öyle iyi anlıyordu ki midesi bulanıyordu.

“Maalesef bu talebinizi reddediyorum. Bununla idare edin.” Zettour ona bir puro fırlattı, ardından kendi purosunu yakıp birkaç nefes çekti. “Meselelere çok yönlü bakmamız gerek.”

“Ne?”

“Sülük dediğin mahluklara bile. Örneğin tıp alanında sülüklerden istifade etmenin yolları vardır. Bilmiyor muydunuz?”

“O mahluklar bir işe yarıyor mu ki?”

Zettour onun bu şüpheci tavrına kararlı bir şekilde yanıt verdi. “Tıbbi sülük diye bir şey var. Yani kan emmenin bile kendince bir faydası bulunuyor.”

“Yani kanımı emmelerine izin mi vereyim?”

“Bazen sağlığa kavuşmanın yolunun bu olduğunu duymuştum.” Biraz baskın bir tonla konuştu ve diğeri de ne demek istediğini anladı.

“Bak sen şu işe! Teşekkür ederim. Çok zahmet olmayacaksa bir şey daha sormak isterim.”

“Buyurun, dinliyorum.”

“İnsanlar sülükle tedavi edilmekten gerçekten memnun kalıyorlar mı?”

“Hmm, işte ona kesin bir şey diyemem. Gördüğün üzere ben meslekten bir askerim. Tıptan falan anlamam.”

Yorum yapmaktan kaçınmanın dolaylı bir yoluydu bu.

Zettour’un bunu anlamak için Rudersdorf’un hatırlatmasına ihtiyacı yoktu; kendisi de bir süredir bu mesele üzerine kafa yoruyordu. Dürüst olmak gerekirse, dünyada kanının emilmesinden memnuniyet duyacak tek bir canlı bile yoktu muhtemelen.

İmparatorluk kamuoyunun Ildoa’nın bu hamlesini hoş karşılayıp karşılamayacağını kendine sormasına bile gerek yoktu.

“… O zaman benim için bir kutu puro hazırlatmanı gerçekten isterim…”

“Bunu daha sonra değerlendirmek üzere programa alalım.”

Bu konuşmayı kazasız belasız atlatan ikili derin birer iç çekti. Ildoa’ya karşı stratejik planlar yapmak İmparatorluk Ordusu için siyasi bir tabuydu.

Elbette teorik bir plan olarak bakıldığında ellerinde bir şeyler vardı.

Büyük Ordu ile takviye edilmiş sınır savunması vasıtasıyla düşmanlıkların başlaması, zafer ve barışın tesisi adımları.

Başka bir deyişle, bir iç hat stratejisi. Ancak kafası doğudaki o belalı bataklığa saplanmış olan İmparatorluk’un böyle bir şeyi hayata geçirme umudu yoktu.

Yine de her ihtimale karşı bir senaryoyu değerlendirmenin şart olduğu acı bir gerçekti.

“O halde hangi birlikleri geri çağırmalıyız?”

“Dört bir yana dağılmış birliklerden hangilerinin kaydırılabileceğini zaten tespit ettim.”

“… Hepsi bu mu?” Rudersdorf tahmini rakamlara göz atarak şikayet etti, Zettour ise omuz silkti.

“Muharip birliklerimizin çoğunun doğuya sevk edildiğini biliyorsun. Taktik kuvvetler senin yetki alanında, dolayısıyla durumu zaten anlıyor olmalısın.”

“Yetersiz… Hem de hiç yeterli değil. Lütfen bir şeyler yap.”

“İtfaiyeci sayısı yetersiz diye yangın mahallinden kaçar mısın? İmkanlar kısıtlıdır; hayatın gerçeği bu.”

Yoktan var etmek mümkün değildi ama ellerinde çalışacak bir malzeme olmadıkça da bir yere varamazlardı. Zettour ile Rudersdorf arasındaki bu gergin konuşma, üstlendikleri görevin ne kadar zorlu olduğunu gözler önüne seriyordu.

“Bu şartlar altında güney sınırının savunmasının sorumluluğunu üstlenemem. Güney kıtasından birlik çekmek daha iyi bir fikir olabilir.”

“Ve Serbest Cumhuriyet’in meydanı boş bulmasına izin mi verelim? Öyle bir şey yaparsak partizanların eline ne kadar çok silah geçeceğinden haberin var mı senin?”

“O zaman iş basit. Bana birlik ver, Zettour.”

Kısır bir döngüde dönüp duruyorlardı.

İkisi de bulundukları konumların dayatmalarının makul olmadığını gayet iyi biliyordu.

Genelkurmay Başkanlığı’nda görev yapan üst düzey subaylar için bu konuşma son derece basitti. Hatta akıldan yoksun olduğu bile söylenebilirdi.

Ancak Zettour bir cevap vermek zorundaydı. Mecburdu.

“Seferber edebileceğimiz ne kadar genç varsa hepsini zaten erkenden askere aldık. Yoksa dönemi henüz gelmemiş bir sonraki yaş grubunu da mı erken çağıralım diyorsun? On yedi yaşında acemi erler! Katacakları o muazzam gençlik enerjisini bir düşünsene!”

“Sahaya o kadar toy askerler sürmemi mi istiyorsun? Dünyaya ne kadar beceriksiz olduğumuzu kanıtlamak istiyorsan harika bir fikir tabii.”

Zettour kendi kendisiyle alay eden laflar savurdu, Rudersdorf ise tiksintiyle karışık bir iç çekmek zorunda kaldı; insan kaynağı hususundaki durumları bu derece vahimdi.

İmparatorluk Ordusu’nun bel bağlayabileceği hiçbir ihtiyat gücü kalmamıştı.

Silah altına alınabilecek az sayıdaki çalışma çağındaki nüfus ya sanayiye ya da cepheye sürülmüştü. Bulabildikleri her bir insan gücünün son damlasına kadar suyunu sıkıyorlardı. Gençleri takvimden önce askere alsalar dahi iki yakalarını bir araya getiremiyorlardı.

İmparatorluk Ordusu, fiziki bir sınır olan asker kıtlığından kaçamıyordu.

“Sızlanmanın alemi yok. Dikkatimizi yeniden işimize verelim.”

“Ne kadar sinir bozucu bir durum.” Rudersdorf söylenip ardından ekledi: “General von Zettour, bunu resmi bir sorgu olarak kabul edin: Eğer birlik kaydıracak olsaydınız, onları nereden çekerdiniz?”

“İnkar etmek isterdim ama muhtemelen doğudan başka çare yok.”

“Neden öyle diyorsunuz?”

“Adamların kısıtlı taarruzunu daha yeni püskürttük. Bu onları bir süreliğine idare eder. İyimser bir tahminle, çatışmalarda geçici bir durgunluk yaşanmasını bekleyebiliriz.”

“Yani doğudaki risk kabul edilebilir sınırlar içinde mi?”

Harekâtın başındaki adam söylenmeye başladığında, Zettour bunun yalnızca geçici bir fikir olduğunun bilincinde olarak lafını kesti ve görüşünü sundu.

“Olmayan şeyi veremem ama Harekât Dairesi doğudaki riski göze alabilirse bu işi kotarabileceğimize inanıyorum. Ayrıca… Dakya ve Norden cephelerinden de bir avuç asker çekebilirim. Cephe hattından rotasyonla çekilip dinlenen doğu birlikleri de var. Onları güneye kaydırmaya ne dersin?”

Biraz imkanları zorlayıp kırk takla atarlarsa, birlikleri savunma amaçlı konuşlandırmaya yönelik bu plan uygulanabilirdi. Harekâtçı subayın bakış açısını kavrayan Zettour, aşırı yüklenmeyi asgari düzeyde tutacak bir planı kabul ettirmeyi hedefliyordu.

Kurmay subay Zettour’un muhakemesi genel itibarıyla isabetliydi. Fakat anlaşılan Rudersdorf hâlâ bir şeylerin eksik kaldığını hissediyordu.

“Bu şekilde bir oyalama savunması mümkün olabilir ama elimizde bir miktar hareketli ihtiyat gücü olması harika olurdu.”

“Sana verebileceğimin en iyisini sundum zaten. Hareketli ihtiyat olarak yapabileceğimin en fazlası yeni teşkil edilmiş bir tugay veya belki bir tümen olur.”

“Bu yetmez. Yangına müdahale etmekten bahsediyoruz! Yedek bir vurucu gücün varlığı dağlar kadar fark yaratır.”

Rudersdorf, gözleriyle adeta “Sökül şunları” diyerek inatla asker talep ediyordu. Belki de bu güçlü iradesini takdir etmek gerekirdi.

Ya da belki de iş birliğine yanaşmayan bu tavrına dövünmek lazımdı. Fakat neye ihtiyacı olduğunu tam olarak ve özgüvenle ortaya koyabilen bir adam, çekingen davranıp ardından başarma şansı olmayan bir göreve sürüklenme aptallığına düşmezdi.

“Lafı dolandırmayı bırakalım. Ne istiyorsun?”

Doğrusunu söylemek gerekirse, bir talebin gerekliliği inandırıcı olduğunda Zettour’un taviz vermekten başka çaresi kalmıyordu.

“Bana Semender Muharebe Grubu’nu ver.”

“Non, nein, no, iie, nicht. Sanırım bu kadarı kâfidir?”

“Onu bana verebileceğinden eminim.”

Zettour, böylesine patavatsızca taleplere eyvallah edecek biri değildi. Yine de nezaket kurallarının bu derece bir kenara bırakılabilmesi, yalnızca Rudersdorf ile eski dost olmalarından kaynaklanıyordu.

“Veremem.”

“… Mantıklı bir gerekçen var mı? Doğrudan bizim yetkimizde oldukları için doğuda el üstünde tutulduğumuzu duymuştum.”

“Daha geçen gün Özerk Yönetim Konseyi’nin bulunduğu köyü savunmak için alelacele intikal etmek zorunda kaldılar. Raporu okumadın mı? Merkez’in iradesini bu kadar isabetle kavrayan muharip bir birliği sıcak temas noktasında tutma kararımıza neden bu kadar az saygı gösterildiğini anlamıyorum. Hem dahası var,” diye devam etti Zettour. “O bir test birliği. Bir Muharebe Grubu deneyi. Doğuda görevlendirilmesinin en doğrusu olduğuna gayet eminim.”

Sırf performansı iyi diye araştırma modelini ya da prototipi düzgünce test etmeden gerçek bir muharebeye sürüp hurdaya çıkarırsanız elinizde ne kalırdı ki?

“Bunu inkâr etmiyorum ama Harekât Dairesi oradaki ön cephe deneyimine sahip kişilerden geri bildirim almak istiyor. Bir Muharebe Grubu olarak sahadaki gerçek durumun neye benzediğini öğrenmek için iyi bir fırsat olur.”

Harika bir bahane, ama… Zettour iç çekti. Son zamanlarda iç çekişleri ve şikâyetleri yine artmıştı; hatta bunu fark etmek kendisini sinir etmeye başlamıştı.

“Sadece doğudakilere o kadar çok özür dilemek zorunda kalmak istemiyorsun.”

“Haksız sayılmazsın.”

Sizi gidi Harekâtçı pislikler! Bunu açıkça söyleyebilseydi her şey ne kadar kolay olurdu. Bu adamlar her zaman başkalarının perspektifinden düşünme inisiyatifini ele alır, sonra da karşı tarafın hiç hoşuna gitmeyecek şeyi harfiyen yaparlardı.

Zettour için Rudersdorf’u ideal bir kurmay subayın tecellisi olarak övmek ile başa bela bir karın ağrısı olduğu için yakınmak arasında kalmak son derece sinir bozucuydu.

“Seni şimdiden uyarıyorum; duruma göre onları gerektiği gibi naklederim. Ve bu şartla geri verilirlerse, tekrardan stratejik ihtiyat olarak görev yapacaklar.”

“Pekala, anlaştık,” diye anında karşılık verdi Rudersdorf. “Bu da on sekiz tümen ve bir zırhlı tümen demek. Artı iki hareketli ihtiyat birliği. Bunu Güney Ordular Grubu’nun sınır devriyesiyle birleştirdiğimizde ihtiyacımız olan asgari güce ulaşıyoruz.” Rudersdorf gerçekten endişelenmiş olmalıydı. “Öf” diye bir nida koyuverip omuzlarını düşürürken rahatlaması son derece samimimdi. “Ildoa’nın seferber ettiği sayıyla aşağı yukarı aynı. Yine de işi ciddiye alırlarsa genel seferberliğe geçip sayıca üstünlüğü ele geçirebilirler.”

“O kadar ileri gitmezler. Planları bu olsaydı Ildoa her iki tarafa da oynamakla uğraşmazdı.”

“Belli mi olur! Güney ülkelerinin insanları tutku doludur ama bu ateşli tiplerin kendi çaplarında kurnaz birer stratejist çıkması hiç de nadir değildir.”

“Doğru.” Zettour yüzünü buruşturdu. Belki de Rudersdorf’un kendisi buna mükemmel bir örnekti. Taş gibi sert mizacına denk müthış bir canlılık ve inada sahip bir adam olsa da, bir Harekât uzmanı olarak savaş alanında iz bırakmasını sağlayan şey kıvrak zekâsıydı.

“Demek başın sıkışınca kafan çalışıyormuş.”

“Neydi o, Zettour?”

“Hiç. Peki gözlem yapması için kimi göndereceğiz?”

“Sen gitmek ister misin?”

Kısa bir anlığına da olsa, aklının çelinmediğini söylemek yalan olurdu.

Zettour’un da harekât alanında muazzam bir tecrübesi vardı; bu yüzden muhtemel bir düşmanın topraklarına adım atıp durumu yerinde inceleme fikrinin onda merak uyandırmaması imkânsızdı.

Durumu kavrayabileceğinden de emindi. Tarafsız bir değerlendirme bile gitmesi halinde harika bir iş çıkaracağını söylerdi.

Fakat Zettour hiç tereddüt etmeden bu cazip fikri zihninden söküp attı. “Doğudan gelen birliklerin yeniden konuşlandırılması ve ülke içi müzakerelerle ilgili görevlerimi yüzüstü bırakamam. İmalat planında hâlâ ayarlamalar yapıyoruz.”

Gizli kahraman olmak, kimsenin fark etmeyeceği sıkıcı ve bitmek bilmeyen işler demekti. Tepedekilerin kaytarması astlara iyi bir örnek teşkil etmezdi.

Öncülük eden komutan ruhu sarsılmaz bir ilkeydi. Bu hem sahada hem de geride geçerliydi. En son isteyeceği şey, komutan olmayı yan gelip yatmak sanan o aptalların arasında sayılmaktı.

“Peki sen ne durumdasın, Rudersdorf?”

“Gidip makarna yiyip etrafı gezeceğim geziyi başka bir bahara ertelemem gerekecek. Gerçi Ildoa Ordusu’nun ne tür tatbikatlara girişeceğini merak etmiyor değilim.”

“Ben de.” Zettour başıyla onaylayıp bir alternatif sundu. “Öyleyse seçkin birkaç kişiyi belirlememiz gerekecek. Benim adamlar bir ekip göndersin.”

“Öyle mi?”

“Kuzey Ildoa dağlık bir bölgedir. Müttefikimizden dağların derinliklerinde yürütülecek harekâtlar hakkında öğrenecekleri çok şey olduğunu düşünüyorum.”

Yalnızca sırf taktiksel açıdan değil, askeri coğrafya bakımından da son derece öğretici olacaktır.

Müttefikleri onları nazikçe tatbikata davet ediyordu. Öğrenmeye istekli bir subay heyeti göndermek, ileride şüphesiz çok işe yarayacaktı.

“Katılıyorum. Harekât Dairesi’nden Albay von Lergen’i göndereceğim. Görülmesi gereken ne varsa göreceğinden eminim.”

“Peki Harekât Dairesi’ndeki işleri ne olacak?”

“O sorun değil. Zaten bir alay komutanı olma vakti gelmişti da geçiyordu bile.”

“… ‘Bu şartlar altında mı?’ diye sormadan edemiyorum.”

“Haklısın ama ne olursa olsun, bu onun için iyi bir fırsat.”

“Hmm… ” diye mırıldandı Zettour ve başını salladı. Harekât Dairesi güneydeki harekâtları Albay von Lergen’e mi bırakmayı hedefliyordu?

Dengeli bir bürokrat olmasının yanı sıra ateş altında da metanetini koruyabilen türden bir adam kesinlikle çok kıymetliydi.

“Pekala beyler. Gereğini yapın.”

BİRLEŞİK YIL 1927, OCAK AYININ SONLARI, İMPARATORLUK ORDUSU DOĞU CEPHESİ, SEMENDER MUHAREBE GRUBU GARNİZONU

“B-Başkente mi tayin ediliyoruz?”

Yarbay Tanya von Degurechaff, kulağa ne kadar aptalca geldiğinin farkında olarak Genelkurmay’dan gelen emri tekrar okudu.

Birliği doğrudan Genelkurmay’a bağlı olduğu için böyle ani bir bildirim almak aslında pek şaşırtıcı değildi. Bölgesel ordular grubu karargâhını devre dışı bırakıp birliği başka yere sevk edebileceklerinin gayet bilincindeydi.

Mesele, sevk edildikleri yerdi.

Ön cepheden alınıp başkentin yakınlarındaki bir tren istasyonunun etrafına kurulmuş toplanma alanına gidiyorlardı. Aslına bakılırsa başkente o kadar yakındı ki doğrudan Berun civarındaki bir garnizona nakledildikleri söylenebilirdi.

Bu mesaj doğru çözümlenmiş miydi? Bir yanlışlık olup olmadığını merak etmeleri şaşırtıcı değildi. Normalde şüpheci olmayan adamlar bile işten kuşkulanmak zorunda kalmıştı.

Tanya, şifre çözme hatası olmadığından emin olmak için muhabereciyi kontrol ettirdi ama bu nafile bir çabaydı. Kendi taraflarında hiçbir hata yoktu.

Nöbetçi subay da Tanya ile aynı şeyi merak etmişti. Mesajı daha kendisine getirmeden önce iki kez kontrol ettiklerini söylediler.

Bu yüzden Tanya, elindeki emirler gerçekmiş gibi hareket etti.

Muharebe Grubu’nun kıdemli subaylarını çağırdı. Toplanmaları uzun sürmedi ve Tanya emirleri iletti.

Eski kurtların yüzündeki ifadeler inanmakta güçlük çektiklerini gösteriyordu ama Tanya, geri çekilme talimatlarıyla gerçeği suratlarına çarptı. Çok geçmeden Doğu Ordular Grubu’nun kendileri için bir tren tahsis ettiği haberi geldi ve ortalık hareketlendi.

Doğu bataklığından kaçmayı ikinci kez başarıyorlardı.

Tanya bir dizi tatsızlığa kendini hazırlamıştı ama kurulan temas o kadar resmi ve profesyonelce yürütüldü ki hazırlıksız yakalandı.

Resmiyet kötü bir şey olduğundan değil tabii. Aksine, böylesini tercih ederdi.

“Komutanım, bir sorun mu var?”

“Hayır, bir aksilik çıkmadığına sevindim.” Zihninde abuk sabuk şüpheler barındırsa da soğukkanlılığını koruyormuş gibi yaparak astının sorusunu geçiştirdi. Yeter ki kendini ikna etmeye çalışıyormuş gibi duyulmasındı. “Özerk Yönetim Konseyi sayesinde ısıtmalı vagonlarımız var. Belki de yeni dostlarımız düşündüğümüzden daha güvenilirdir.”

İmparatorluk Ordusu Federasyon’un standart demiryolu ağını kullanabiliyorsa, bu stratejik hareket kabiliyeti açısından harika bir haberdi.

Oldukça aşikârdı ama vagonlar buradaki iklime de uygundu. İmparatorluk trenlerine kıyasla daha iyi bir yalıtım ve soğuk koruması bekleyebilirdik.

Hepsinden iyisi, partizanların saldırısına uğrama riskimiz düşecekti. Yoldaki emniyet ve güvenliğin artması, stratejik yükü hafifletmek adına çok işe yarayacaktı. Sahadaki bir komutan olarak bunu duymak ferahlatıcıydı.

İşgal altındaki toprakların idaresinden elini eteğini çekip ayrılıkçıların kendi kukla hükümetlerini kurmalarına izin veren o harika fikri için Zettour’a hamdolsundu.

Tanya başını salladı ve yapılması gerekenleri hızla gözden geçirdikten sonra emirleri yağdırdı.

“Emir erim nerede?”

“Buradayım komutanım!”

“Teğmen Tospan’a söyle, piyadeleri harekete geçirsin.”

“Emredersiniz komutanım!” Çevikliğin tam tanımı olarak hızla gözden kayboldu.

Genç emir erinin gidişini izleyen Tanya kendi kendine mırıldandı: “Anlamıyorum. Yukarıdakiler ne düşünüyor acaba?”

Dondurucu soğuğa rağmen Semender Muharebe Grubu kışı atlatıyordu. Piyadeler doğunun dondurucu ayazına ve kar birikintilerine alışmıştı.

Gerekirse Federasyon’un kayakçı komandolarıyla ebelemece oynayabilirlerdi. Uyum sağlamışlardı, hatta artık muharebe meydanının koşullarına tamamen hâkim oldukları bile söylenebilirdi.

Buraya kadarki yol gerçekten de uzundu.

Soğuk iklim teçhizatını ayarlamak, beslenmemize dikkat etmek, ihtiyacımız olan ikmali ucu ucuna temin edebilmek… Zorlu bir dönemdi.

Bunca çaba ve mücadelenin sonunda nihayet gerekli teçhizata kavuşmuştuk. Artık çorap derdi çekmemiz gerekmiyordu.

Üstelik sadece teçhizat gelişmekle kalmamıştı, içindekiler de gelişmişti.

Tam bir işe yaramazlık timsali olarak gördüğüm Teğmen Tospan bile buna dahildi. O kalın kafasına rağmen, rutin işler söz konusu olduğunda kendini geliştirmeyi başarmıştı.

Tüm subaylar yeniden silah arkadaşlığı ruhuyla dolmuştu.

İşte tam da bu yüzden Yarbay Tanya von Degurechaff merak etmekten kendini alamıyordu…

“… Doğudaki mevcut durum göz önüne alındığında, bizi yeni bir görev için geri çağırma payları var. Bunun mümkün olduğunu anlıyorum. Ama sebebi ne? Bizi çekmelerine ne sebep olmuş olabilir?”

Semender Muharebe Grubu, enerjisini en iyi koruyan stratejik ihtiyat birliğiydi.

Birinci sınıf savaşçılardık; hatta değerli bir varlık olduğumuz bile söylenebilirdi.

Doğudaki bir acil durum için intikal ettirilseydik anlardım ama neden yangından mal kaçırır gibi geri çekiliyorduk?

“Federasyon’un sınırlı taarruzunu daha yeni püskürttük. Dürüst olmak gerekirse, şimdi çekileceğimizi hiç tahmin etmemiştim.”

Cephe hatları hâlâ istikrarsızdı.

Gerideki bölgelerde sular duruluyor olsa da Federasyon Ordusu’nun sızma baskınları bir türlü bitmiyordu. Semender Muharebe Grubu karda bile sahaya sürülebiliyordu, bu da onları elde tutmak için oldukça elverişli kılıyordu.

Tanya onları şu anda çekmek için mantıklı hiçbir sebep bulamıyordu. Elbette, karargâhın elindeki istihbarat ile sahadakilerin elindeki arasındaki fark inkar edilemezdi.

“Anlamıyorum. Üst kademelerin bunda geçerli bir sebebi olduğunu mu söylüyorsunuz?”

“Anlamıyorum” sözleri tekrarlandı.

Tanya için bu konu işte bu kadar hayatiydi.

Yoğun bir dükkândan eleman çekmek, son derece acil durumlar olmadığı sürece berbat bir hamleydi.

“Bize dinlenme fırsatı dahi vermediklerine eminim…”

Sonuçta güney kıtasından çıkıp dosdoğru Federasyon’a geldik.

“Cidden berbattı.”

Yine aynı şey mi tekrarlanacak?

Her halükarda, doğru dürüst dinlenemeyeceğimize hazırlıklı olmalıyız. En kötüsünü bekleyerek işe koyulmak, akıl sağlığı açısından muhtemelen bir tık daha iyidir.

“Sözde bizimle görüşmek istiyorlarmış. Sadece askeri tatbikatlarda düşman kuvvet olarak görevlendirileceğimize inanmak gerçekten doğru olur mu?”

Youjo Senki

Youjo Senki

A Little Girl's Military Record, SOTE, Tanya Chiến Ký, The Military Chronicles of a Little Girl, The Saga of Tanya the Evil, Youjo Senki, บันทึกสงครามของยัยเผด็จการ, 幼女战记, 幼女戦記
Puan 9.4
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2013 Anadil: Japanese
Tanya Degurechaff, savaşın ön saflarında yer alan ve sarı saçları, mavi gözleri, bembeyaz teni ve peltek diliyle orduya komuta eden küçük bir kızdır. Ancak aslında kendisine Tanrı diyen gizemli bir varlığı öfkelendirdiği için yeniden küçük bir kız olarak doğan Japonya'nın en ünlü iş adamlarından biridir. Kendi kariyerine her şeyden daha çok önem veren Tanya, İmparatorluk ordusunun büyücüleri arasındaki en tehlikeli varlık haline gelir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla