
15 KASIM, BİRLEŞİK YIL 1926, MOSKOVA’DAKİ COMMONWEALTH BÜYÜKELÇİLİĞİ, ASKERİ MÜBADELE RESEPSİYON ALANI
İmparatorluk ve Federasyon Orduları kışı atlatmaya odaklandığından ön cepheler nispeten sakindi; bu sırada cephe gerisindekiler ise kış bittikten sonra ne olacağını hesaba katarak çoktan sinsi planlar yapmaya başlamışlardı.
Ön cephelerdeki çatışmaların aksine bunlar, dostla düşman arasındaki sınırların o kadar da net olmadığı entrikalardı.
Ancak şunu da belirtmek gerekirdi belki de…
İmparatorluk Ordusu karşısında hezimete uğradıkları geleneksel muharebelerin aksine, Komünist Parti komplo ve entrika konularında çok daha fazla birikime ve tecrübeye sahipti.
Parti yöneticileri istemeyerek de olsa İmparatorluk Ordusu’nun akıl almaz derecede hassas, üstün bir şiddet aygıtı olduğunu kabul etmek zorunda kalıyordu. Fakat aynı zamanda parti üyeleri içten içe kıs kıs gülüyordu.
İmparatorluk, bir şiddet makinesi inşa etmeyi biliyor. Ve bunu nasıl kullanacaklarını da biliyorlar. Bu utanç verici olsa da parti yöneticileri bunu kabul etmek zorundaydı.
Yine de parti seçkinleri, İmparatorluk’un elinden gelenin sadece bundan ibaret olduğunu özgüvenle dile getirebiliyorlardı.
Savaş, politikanın yalnızca bir uzantısıdır. Ve bu hususta Komünist Parti prezidyumu, İmparatorluk’un ölümcül bir hata yaptığından emindi.
“Savaşı yürüten şey İmparatorluk Ordusu. Görünüşe göre İmparatorluk’ta askeriye politikaya tahakküm etmeye başlamış,” diye fısıldanıyordu parti toplantısında oldukça kurnazca bir edayla. Prezidyumun ortak izlenimi bu yöndeydi. Askeriye, yalnızca siyasi amaçlara ulaşmak için bir araçtır.
Gerileyen cephe hatlarına rağmen parti yöneticileri hâlâ caka satacak kadar sakindi. Ne de olsa İmparatorluk Ordusu’nun sadece askeri bir bakış açısıyla hareket eden bir sürü aptaldan ibaret olduğuna inanıyorlardı.
Askeri güç yalnızca tek bir faktördür. İktidar, kontrol ve yönetim; şiddet ile politikanın zorunlu bir sentezidir.
“Siyasiler sessizliğe büründü ve burjuvazi kendi emelleri uğruna savaşmaya başladı. Evet, heybetli bir ordu kurabildiklerini görüyorum. Ancak düşmanları nasıl alt edeceklerini bilseler de dost edinmeyi bildikleri pek söylenemez.”
Ordusu savaşı yalnızca askeri meselelerin bir uzantısı olarak gören ve siyasi vizyondan tamamen yoksun olan bir düşmandan Komünist Parti neden korksundu ki?
Tarih kuşkusuz partiye, vatana ve komünizme kaçınılmaz bir zafer getirecekti.
Sarsılmaz inançları buydu.
Öyleyse…
“Yeni dostlar edinmeye!”
“İki şanlı ulusumuzun askeri iş birliğine!”
Moskova’daki Commonwealth Büyükelçiliği’nde samimi kadehler kaldırılıyordu.
Garsonlar havyar ve vodka servis ediyor, davet için çağrılan orkestra her iki ülkenin milli marşlarını zarafetle icra ediyor ve şık giyimli konuklar kendi aralarında dilediklerince sohbet ediyorlardı. Savaş öncesinden hiç de aşağı kalmayan, lüks ve zarif bir sosyalleşme alanıydı burası. Buranın barış zamanında olmadığını gösteren tek şey, kusursuzca donatılmış tören kıtası ve geçit üniformalarını gururla taşıyan askerlerin varlığıydı.
Fakat bu da etkinliğin doğasına gayet uygundu. Nitekim bu, iş birliğini genişletmeyi ve İmparatorluk ile ayrı bir barış anlaşması yapılmasını yasaklayan savaş zamanı paktının kurulmasını kutlamak amacıyla verilen bir ziyafetti. Diplomatlar, ortak çıkarlarıyla doldurulmuş hile ve riyakârlık dolu renkli kadehlerin başında sakince sohbet ediyorlardı.
“… Hiç müttefikleri yok. İmparatorluk Ordusu son cesede kadar tüm dünyaya karşı savaşmayı mı kastetmektedir?”
“Akıl almaz bir şey ama bence yarı yarıya ciddiler. En azından yumruklarını nasıl savuracaklarına iyice kafa yoruyorlar. Ondan sonrası ise… Eh, bilirsiniz işte.”
Adamlar kahkahalarını bastırdı.
“Çok haklısınız. Hâlâ her şeyin askeri güçle çözülebileceği düşüncesinden sıyrılamıyorlar.”
“Ha-ha-ha. Eh, Federasyon da meselelere bu şekilde bakıyorsa içim rahatladı. O güçlü İmparatorluk’un yüzüne acı gerçeği çarpalım; bütün dünyayı karşılarına alacak kadar güçlü olmadıklarını gösterelim.”
Boş laflar ile her iki tarafın taleplerinin harmanlandığı bir diyalogdu bu. Fakat iş dobrasızlığa geldiğinde Federasyon yapmacıklıktan uzak konuşmayı gayet iyi bilirdi.
“Evet, yapalım. O halde ikinci bir cephe açarsanız son derece minnettar kalırız. Dostlar olarak birbirimize yardım etmeliyiz,” diye ekledi adam — her ne kadar alaycı bir sorgulama şeklinde olsa da, Kara kuvvetleriniz nerede? demek istiyordu. Bu, Federasyon’un, Commonwealth’in yükün daha fazlasını sırtlanması yönündeki arzusunun açık bir ifadesiydi.
Yine de bu kadarcık alay karşısında geri adım atacak olsalar kendilerine diplomat diyemezlerdi.
“Londinium’daki kilit isimlere bunu mutlaka ileteceğim.” Bir çocuk bile getir götür işine gönderilebilirdi. Devlet kasasından beslenen diplomatlardan beklenen şey ise çok daha fazla kelime oyunuydu. “Lakin kendi evimizde bile şu anda büyük bir hava muharebesi yürütüyoruz. Hem kendi vatanımızı korumak hem de silah arkadaşlarımıza yardım etmek isterdik ama ortada o kadar çok çetrefilli mesele var ki…” Yürekten gelen bir empatiyle başını sallayan Commonwealth diplomatı, dramatik bir edayla sıkıntılar yaşadıklarını ekledi.
“Sorunlar mı?”
“Evet.” Federasyon diplomatını pişkin bir edayla iğnelemeye başladı. “Federasyon’u destekleyen konvoyun hava korumasını da ihmal edemeyiz ya. Baksanıza, daha geçen gün hava savunma şemsiyemizin altında güvenle bulunmayan bir gemimiz, deniz üslerinizden birinde gerçekleşen saldırıda korkunç hasar gördü. Bu durumu düşünecek olursak işler biraz zorlaşıyor…”
Bu laf sokmasıyla Federasyon’a yardım etmenin kendi başına sorunlar yarattığını ima ettikten sonra, umursamaz görünmeye çalıştı ve bilerek neşeli bir sesle garsona seslendi.
Size karşı bir kin beslemiyoruz! demek istiyordu ima yoluyla… ama şu an bu kadar rahat hareket edebilmesinin yegâne sebebi Federasyon’un kendilerine borçlu olmasıydı.
Ancak Federasyon diplomatı da hemen panikleyecek veya söyleyecek sözü tükenecek bir çocuk değildi. Gülümseyen maskesinin altında, misilleme yapmaya hazırlanırken dikkat çekici bir iç çekti. “Eh, bilirsiniz ya, tüm müttefik ülkelerin tek temsilcisi olarak kara hatlarını biz ayakta tutuyoruz. Yeterli insan gücümüzün olmaması ne büyük bir talihsizlik.”
“Anlaşılan bu durum ikimiz için de geçerli. Çok benzer bir durumdayız…” Fakat Commonwealth diplomatı bu iğneleyici cevaba karşılık ciddiyetle başını salladı. Adamın bu kısa yorumu, Federasyon diplomatının son sözlerini yakalayıp onların anlamını tamamen değiştirdi. “Sadece o korkunç İmparatorluk Hava Filosu’nu batıya çekip kendi vatanımızı korumakla kalmadık, bir yandan da devriye gezen İmparatorluk denizaltılarına karşı ölümcül mücadeleler vererek müttefik bir ülkeye destek konvoyu işletiyoruz. Anlayacağınız, üzerimizdeki yükler son derece ağır…”
“Bu zor şartları anlıyorum ama İmparatorluk kara kuvvetlerini neredeyse tamamen tek başımıza göğüslediğimizi de unutmayın lütfen.”
“Elbette, tam da müttefik ulusumuzun bu üstün çabasını göz önünde bulundurarak o destek konvoyunu yola çıkardık ya. Rota boyunca refakat uçakları uçurabilmek uğruna vatanın hava savunmasında kriz çıkması riskini bile göze alıyoruz! Askerlerimiz üstün bir gayretle çabalıyor. Onlar için içim kan ağlıyor ama müttefikimizi kurtaracaksa…”
“Aman sen de! Ben de tam aynı şeyi düşünüyordum. Bu da düşmanın ana kuvvetlerini müttefikimizden uzakta tutuyor olmamızdan kaynaklanıyor olmalı.”
“Ha-ha-ha.” İkisi de içlerinden birbirlerine küfürler yağdırarak güldüler ve el sıkıştılar. Huzur dolu, diplomatik bir diyalogdu bu.
Her ne kadar süslü laflarla gizlemeye çalışsalar da her iki ülkenin adamlarının da asıl hissettiği şuydu: Yükün daha büyük kısmını sizin ülkenizin göğüslemesi gerekir.
Birbirleri hakkındaki dürüst değerlendirmeleri ise şuydu: Bu heriflerin iyi niyetli olduğuna güvenemeyiz. Yine de İmparatorluk’a karşı savaşta ortak bir çıkar bulmuşlardı.
Siyaset ve diplomasi uzmanları olarak, Commonwealth ile Federasyon arasındaki devasa farklara ve birbirlerine duydukları derin güvensizliğe rağmen, İmparatorluk’a karşı savaş tek bir hususta iş birliği yapmalarını sağlayacak şartların doğabileceğinden emin olabilirlerdi. İmparatorluk’un siyasetten zerre kadar anlamadığına işte bu kadar eminlerdi.
Diplomatik ve siyasi duruma azıcık olsun kafa yoran bir lider İmparatorluk’un dümengahında olsaydı, ülke asla bu şekilde her taraftan kuşatılmazdı.
Eğer İmparatorluk, Commonwealth ile Federasyon arasındaki geleneksel anlaşmazlıktan yararlanmış olsaydı, iki ülke ortak bir düşmana karşı yüzeysel de olsa bir ittifak kurmayı başarabilir miydi ki? Hatta Kuzey Genişleme Doktrini’ni uygulamaya koymasaydı Cumhuriyet asla savaşa girmek zorunda kalmaz, tüm bu savaş en başından engellenebilirdi.
Bir başka deyişle, İmparatorluk kendi kuyusunu kendisi kazıyordu.
Gözlem, hipotez ve doğrulama süreçlerinin ardından, siyaset ve komplo uzmanı olan parti yöneticileri mantıklı bir sonuç olarak buna yürekten inanabiliyorlardı: İmparatorluk Ordusu savaşı yalnızca askeri bir bakış açısıyla kavrama yeteneğine sahiptir.
Elbette zaferin bedeli ağır olacaktı.
Yine de Kış General’in desteğiyle, Ana Federasyon toprakları İmparatorluk’u durduracaktı. Ardından zaman her şeyi çözecekti.
İmparatorluk’un hataları yüzünden zaferin kesin olduğuna dair sarsılmaz bir inanç taşıyorlardı.
Ta ki İçişleri Halk Komiserliği Başkanı Loria, prezidyumu acil toplantıya çağırana dek.
“Yoldaş, acil bir durum olduğunu mu söylediniz?”
“Evet, Genel Sekreter Yoldaş. Derhal müdahale edilmesi gereken bir olay vuku buldu.”
“Nedir o?”
“… İmparatorluk Ordusu…”
Loria’nın lafı gevelemesi nadir görülen ve karakterine uymayan bir durumdu. Ve daha önce gözlerinin odanın içinde bu şekilde fır fır dönmesine asla izin vermemişti.
“İmparatorluk Ordusu güçlerini birleştirdi.” Kiminle? diye soran bakışları görünce, tereddütle tekrar konuştu. “Evet,… onlarla.”
“Yoldaş, İmparatorluk Ordusu kiminle güçlerini birleştirdi?”
Bizzat Genel Sekreter’den gelen doğrudan bir soru. En tepeden gelen bir sorgulama insanı titretmeye yeterdi, ancak Loria kalibresinde bir yetkili cevap vermekte bocaladı.
Bu bile tek başına kötü haberlerin işaretiydi.
Basiretli biri, İçişleri Halk Komiserliği Başkanı Loria’nın, insan kılığındaki o şeytanın dehşete düştüğünü fark edebilirdi.
“Ayrılıkçılarla güçlerini birleştirme emareleri gösteriyorlar… İşgal ettikleri topraklarda geçici bir hükümet kuruldu ve sivil yönetime geçiş sürecini başlattılar.”
Kendini toplamış gibi göründü ve sonraki sözler döküldü. Herkes bu sözleri duyduğu anda, gözlerinin önündeki ufak tefek adamın ne dediğini anlamakta güçlük çekti.
“Dinleyin yoldaşlar. İmparatorluk Ordusu… ayrılıkçılarla bir ittifak kurma sürecinde. Evet, milliyetçilerle İmparatorluk el sıkıştı.”
Raporu enerjiden yoksundu ki bu Loria için oldukça nadir bir durumdu. Çaresizliğini gizlemeye çalışmadı bile, haberi titreyen bir sesle aktardı.
Odaya neredeyse bir sessizlik perdesi inmişti ki, nihayet birkaç kişinin beyni raporun ne anlama geldiğini gecikmeli de olsa kavramaya başladı.
Federasyon’dan ayrılma çağrısı yapan pislikler de işgalci İmparatorluk Ordusu da parti için yalnızca birer engelden ibaretti. Neyse ki plan, onların birbirini boğazlamasını sağlamaktı.
Ne de olsa İmparatorluk Ordusu’nun uzlaşmaz şiddet makinesi ile kimseye boyun eğmeye niyeti olmayan milliyetçilerin arasının berbat olacağı kesindi. Hatta Loria ve diğer Komünist Parti yöneticileri bunun mükemmel bir halkla ilişkiler çalışması olmasını bekliyorlardı.
Müstebit İmparatorluk Ordusu ile kurtarıcı Federasyon Ordusu söylemi, propaganda savaşında harika bir hamle olacaktı.
Ve tam da halkın partiye olan inancı sarsıldığı için bunun mükemmel bir fırsat olduğunu düşünmüşlerdi.
Kitleleri teorik olarak doğru tarafta olduklarına ikna etmeleri gerekiyordu. Plan onlara bu hayali satmaktı, ama lanet İmparatorluk şaşırtıcı derecede oyunbozan çıktı.
“İmparatorluk Ordusu’nun —yani İmparatorluk’un— politikasının yüz seksen derece değiştiğini varsaymalıyız. Tekrarlıyorum ama bu rapor neredeyse kesin bir bilgidir. Görünüşe göre İmparatorluk Ordusu ile ayrılıkçılar çok yakın ilişkiler kuruyor.”
Ama asıl fikir şuydu: İmparatorluk Ordusu partizan faaliyetlerine karşı “bastırma savaşı” falan adı altında ne kadar kasıp kavurursa, ayrılıkçılar İmparatorluk’tan o kadar nefret edecek ve Federasyon’a o kadar sıkı sarılacaktı.
Bunun yerine güçlerini mi birleştiriyorlardı?
Sadece bu da değil, üstelik sivil yönetime mi geçiyorlardı?
“İçişleri Halk Komiserliği Başkanı olarak sizleri uyarmak zorundayım. İmparatorluk Ordusu etnik politikamızı yerle bir etmeye geliyor.”
Bu durum onların temelini sarsacaktı.
Hayır, bundan da beteriydi.
Birkaç kişi farkında olmadan ayağa fırladı. Gözleri fal taşı gibi açık Loria’ya dik dik baktılar ve adam Doğru dercesine başını salladığı anda hepsi bağırmaya başladı.
“… Ayrılıkçıların kendi yönetimlerini kurmalarına yardım mı ediyorlar?!”
Odada şok dolu çığlıklar yankılandı.
“Bunca şeyin arasında…!”
“Bu imkânsız!”
“Bir yanlışlık olmadığına emin misiniz?!”
Şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemeseler de reddeden naralar atanlar kıdemli parti liderleriydi. Zor günleri savaşarak atlatmış olanlar bile perişan haldeydi.
“Vay be, haykırışlarında ne bir özgünlük var ne de zekâ,” diye düşündü Loria yüzünü buruşturarak. Aşırı durumlar insanların ifade yetisini bir şekilde kısıtlıyor muydu?
Öte yandan, onları anlayabiliyordu. Hak vermek gerekirdi. Kasvetli bir ifadeyle Genel Sekreter’e dönüp son raporu uzattı. “Yoldaş Genel Sekreter, lütfen şuna bir bakın.”
Rapor birkaç sayfadan oluşuyordu. Öyle tehlikeliydi ki çoğaltılması dahi imkânsızdı. İmparatorluk Ordusu’nu acımasız işgalciler olarak yansıtamazsa Federasyon zor durumda kalırdı.
Hayır, bu aşamada artık varsayımsal bir ihtimal bile değildi.
Eğer bu doğruysa, çok uluslu devletleri tam da şu anda içten içe oyuluyordu.
Komünist Parti’ye olan desteği korumanın tek yolu, hoşgörüye hoşgörüyle karşılık vermekti.
Milliyetçiliğe hiç olmadığı kadar müsamaha göstermek, İmparatorluk’a karşı direnişi körüklemenin bir yolu olabilirdi belki.
Fakat Prezidyum derin düşüncelerinde bu fikre ulaşır ulaşmaz onu reddetmek zorunda kaldı. Bu tam anlamıyla bir kâbus olurdu.
“Durum vahim.”
“Yani bir yanlışlık yok mu, Yoldaş Loria?”
“Hayır, Yoldaş Genel Sekreter. Rapordaki veriler son derece titizlikle incelendi.”
Çok uluslu devletlerinde izin verilebilecek en ileri adım pozitif ayrımcılıktı. İmparatorluk’unkiyle yarışacak bir cömertlik ve milliyetçiliğin kayıtsız şartsız övülmesi, Federasyon’un yıkımıyla eşdeğer olurdu. Hatta parti bile çöker, Komünizm davası baltalanırdı.
“… Hm. Kaynağa güvenebileceğinden emin misin?”
“Gizli ajanımızdan ve siyasi komiserlerimizden gelen raporlara dayanıyor. Doğruluğunu teyit etmek ve garantiye almak için elimizden geleni yaptık.” Sesimi yüzeysel de olsa sakin tutabiliyor muyum acaba? Loria için bile bu oldukça zordu. “Her iki taraftan gelen veriler birbiriyle örtüşüyor. Bütün raporlar, İmparatorluk ile ayrılıkçıların siyasi bir ittifak kurduğunu kuvvetle gösteriyor.” Bu yüzden kararlı bir edayla ekledi. “Şüpheye mahal yok.”
İçişleri Komiserliği’nin elde edebildiği tüm işaretler, düşman olması gereken bu iki yapının artık birlikte çalışmaya başladığı gerçeğine işaret ediyordu.
O anki şok öyle büyüktü ki Loria bile ulaştıkları sonuca inanmakta güçlük çekiyordu. Ancak bunun bir gerçeklik olduğunu gösteren, göz ardı edilemeyecek kadar çok emare vardı. En büyük kanıt, bir partizan birliğinden adeta bir çığlık gibi gelen acil kurtarma talebiydi.
Halk denizinde yüzüyor olmaları gerekirdi; ancak gelen sarsıcı haber, yok edilmekte oldukları yönündeydi.
Takip soruşturmasının sonuçları ise çok daha yıkıcıydı.
Sahada partizanları ortadan kaldırma görevini yürütenler İmparatorluk Ordusu değil, bir barış koruma birliğiydi. İşin aslını daha da araştırdıklarında ise, arkasında İmparatorluk Ordusu’nun desteği olan yerel bir barış koruma birliği olduğu ortaya çıktı!
O noktada ortada bir ittifak olduğu ayan beyan ortaya çıkmıştı. Bunu kabullenmek zorundaydılar.
“İmparatorluk Ordusu bünyesinde dramatik bir değişim yaşanıyor.”
O saf şiddet makinesi, siyasi bağlamı kavrama yönünde bir tomurcuk vermişti. Ve korkunç bir hızla büyüyordu.
Kökleri şimdiden çok derine inmiş olmalıydı; bu yüzden tomurcuğu filizlenmeden koparmak için artık çok geçti.
İmparatorluk olaylara siyasetin gözünden bakmayı öğreniyordu. Çekirdekten yetişme katı askeri devlet, geçmiş tecrübelerinin üzerine yenilerini inşa ediyordu. Bu durum, o şiddet makinesinin takviye olarak elli tümen almasından çok daha büyük bir tehditti.
Bu niteliksel değişimlerin ilk emarelerini gözden kaçırmak vahim bir hataydı. Bu yüzden Loria, toplantının benzi atmış katılımcılarının sitem dolu bakışlarını sineye çekmek zorundaydı.
“… Fakat bu değişim fazla hızlı. İmparatorluk Ordusu’nu tanıdığımızı sanıyorduk, ama belki de savaşın olağanüstü koşulları hızlı bir dönüşümü mümkün kılmıştır?”
Moskva sokaklarında arabasıyla ilerleyen Loria kendi kendine düşündü.
Temelde, karşı karşıya olduğumuz kriz, ulusumuzun yapısının kendi meşruiyetini korumasının imkânsızlaşmasıdır.
İmparatorluk’tan gelen “kötü işgalciler” hakkında ne kadar atıp tutarlarsa tutsunlar… milliyetçiler davul zurnayla İmparatorluk Ordusu’nun safına geçerse, Federasyon boşuna uluyan bir maskaradan ibaret kalırdı. En kötü senaryoyu zihninde kolayca canlandırabiliyordu. Fitili ateşleyen kesinlikle üçüncü bir ülkeden bir gazeteci olacaktı.
Milliyetçilerin İmparatorluk’un yanında yer aldığını kendiliklerinden fark edip bir haber döktüreceklerdi. Sadece o tek bir haberi yalanlamak bile muazzam bir mesai gerektirecekti.
“En acil sorun… yurtdışındaki imajımız berbat durumda.”
Batı Bloku hükûmetlerinin Komünist Federasyon’a yönelttiği bakışlar son derece soğuktu. Kamuoyu önünde ortak bir mücadelenin yoldaşları olduklarını ilan ediyorlardı; fakat içten içe en ufak bir dostluk kırıntısı dahi hissetmediklerinden emindi.
Devasa güçteki düşmanımız İmparatorluk’la savaşabilmek için istemeye istemeye el sıkışmıştık.
Komünist Parti’nin bile Batılılarla ortak olduğu tek nokta buydu. Tiksintilerini bastırıp, güvenmedikleri kapitalist bir ülkeyle güçlerini birleştirmiş gibi yapmışlardı.
Özetle, bu iki güç birbirine yalnızca ortak çıkarlarla bağlıydı. İki taraf da mahvetmek için yanıp tutuştukları bir şeytana karşı el sıkışıyordu.
“Muhtemelen bizimle İmparatorluk’un birbirimizi yok etmesini umuyorlar. Onların yerinde olsaydım, ben de seve seve aynısını yapardım.” Kahretsin. O can sıkıcı kâbuslara katlanmak zorunda kaldım, karşılığında aldığım şey bu mu yani?”
Orospu çocukları. Loria, kendi sesinin kafasının içinde buna karşı çıktığını duydu.
Güçlü komşusu İmparatorluk’la karşı karşıya gelmek, ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin Federasyon için felaket boyutunda bir kriz olacaktı.
Yoldaş Genel Sekreter’in savaşı önleyici bir tedbir olarak başlatma kararı yerindeydi.
Fakat ulusal savunma açısından bakıldığında, komşu ülkeleri askeri gücüyle devirdikten sonra kıtanın merkezini dizginleyen İmparatorluk’la karşı karşıya gelmek gibi bu kâbustan ne pahasına olursa olsun kaçınmalıydık.
“Darbe göğüslemeye hazırdık.”
Sorun şu ki, her yöne saldıran o savaş çığırtkanları başka hiçbir şeyde olmasa bile savaş konusunda gerçekten ustalar.
Sayıca İmparatorluk Ordusu’ndan katbekat üstün olması gereken ordumuz, karşı taarruzla göz açıp kapayıncaya kadar ezilip geçildi. Loria araştırdıkça, bu komşuların ne kadar tehlikeli olduğunu idrak etmek zorunda kalıyordu.
“… Ve müttefiksiz kaldık… şimdilik.”
Kriz anında etrafında bolca dost olsun istersin. Ne yazık ki uluslararası toplum sınıfında Federasyon, diğerleri tarafından dışlanmış zavallı, yalnız bir çocuktan ibaretti.
Ne olursa olsun, içinde bulunduğumuz durumu yanlış değerlendiremeyiz.
Çaba gösterdikleri takdirde dostluk kazanmaları elbette imkânsız değildi. Başka bir deyişle, dostluk elde edilebilir bir şeydi. Yeni dostlar aramak beyhude bir çaba değildi.
“Kamuoyu dediğimiz o harika dostu lehimize çalıştıralım. Demokrasi cidden muazzam bir şey değil mi?”
Devlet hikmetine sadık bu mantıklı hükûmetin duygularına hitap etse bile, elde edeceği tek şey dostlar alışverişte görsün kabilinden laflar olurdu.
Fakat… Loria, düşmanının zayıf noktasını bulmuşçasına içten bir tebessüm kondurdu yüzüne.
“Şimdiye kadar idealistleri sahaya sürmek işe yarıyor gibi görünüyor… Diplomatları kandıramasak bile askerleri ve acemileri kafaya alabiliriz. Bu harika bir şey.”
Federasyon hakkında kötü izlenimlere sahip sayısız insan vardı; ancak bu imaj ile bizzat tanıştıkları Federasyon askerleri ve parti üyeleri arasındaki uçurumu fark ettiklerinde kuşkusuz tereddüde düşeceklerdi.
Bu psikolojik boşluk, Federasyon’un propaganda stratejisinin kilit noktasıydı.
Bir insan ne kadar zeki ve samimiyse, başkasının müdahalesine gerek kalmadan durumunu ‘demek ki önyargılıymışım’ diye yorumlamaya o kadar meyilli oluyordu.
“Evet, idealistleri siyasi komiser olarak çalıştırmak pek kullanışlı.”
İidealistler yetenekleriyle değil, kişilikleriyle saygı görürdü. Biraz tecrübe kazandıklarında kusursuz hâle gelirlerdi.
Fakat bir idealist, mevziini korurken ölmekten başka bir şey yapmasa dahi harika bir hikâye çıkarırdı ortaya. Onları sadece görevlerini ifa ederken sergilemek bile etki yaratmaya yeterdi.
“Federasyon halkı öyle ilham verici, kahraman ve fedakâr ki. İidealistleri onlarca, yüzlerce şehide dönüştürelim. Onları Komünist mitolojisinin azizleri yapacağız.”
Herkes kahramanları sever.
Herkes dürüst insanları sever.
Herkes samimi savaşçılara saygı duyar.
İdeallerine adanmış, çok soylu ve iyi, yürüyen Federasyon halkla ilişkiler makineleri. Son zamanlarda Loria’nın idealistlere olan sevgisinin sonu gelmiyordu.
Batı Bloku’nun o harika kamuoyunu Federasyon’un dostu kılacak gizli silah tam da onlardı.
Eğer İmparatorluk Federasyon ayrılıkçılarıyla iş birliği yapacaksa, biz de Batı Bloku ile sıkıca el sıkışırız.
“Hangi dostun daha güçlü olduğunu görmek eğlenceli olabilir. Ah, ne kadar da ilgi çekici.”
Savaş tam olarak buydu—dolandırıcıların, kirli niyetlerini içi boş laflarla gizleyerek insanları ne kadar iyi yönlendirebileceklerini yarıştıkları bir müsabaka.
İdeallerden bahsedelim. Dışarıya sergilenen o tutumları öveceğiz. Ve sonra yarışacağız—kimin daha fazla halk desteği kazanacağını görmek için. Bırakalım önemsiz görünüşler ve maskeler çarpışsın.
Herkes güzel şeyleri sever. Yanılsama istiyorsanız, tepe tepe veririm size.
Hayaller dağıtacağım.
“Ha-ha-ha, bu durumda ben Uzun Bacaklı Baba mı oluyorum yani?”
Muhtemelen nazik, sevecen Loria Baba. Tam bir maskara, değil mi?
“Ya da belki Noel Baba. Ha-ha-ha, bu nefis bir şey. İkisi de kulağa eğlenceli geliyor. Sanırım umut, hayaller ve güzel fanteziler dağıtacağım.”
İdealistler yanılsamalar ve seraplar sunar.
Onları yöneten kişi ben olduğuma göre, bu beni postanenin müdürü mü yapar? Hayır, hayır, biraz daha süslü davranıp kendime Umut Noel Babası demeliyim.
Ohhh. İşte orada Loria’nın zihnine bir şüphe düştü.
“Hayır, çekici erkekler ve kadınlar daha popülerdir. Onları kullanmak muhtemelen daha kolay olurdu.”
Güzel hayaller dağıtmak için propagandayı sevilen, güzel insanların yürütmesinin en iyisi olacağı aşikârdı.
Kendi dış görünüşünü nesnel bir şekilde değerlendirerek planını yeniden düzenledi.
Kesinlikle vitrine çıkan ben olmamalıyım. Loria kendi hâline güldü. Odak noktası olma arzusuyla bu değerlendirmeyi yapamayacak kadar aptalca bir gaflete düşmeye hiç niyeti yoktu.
“Siyasi komiserleri seçme sürecimin, dış görünüşe vurgu yapan bir idealizm arayışına döneceği bir günün geleceğini düşünmek… Hayat gerçekten sürprizlerle dolu.”
Yine de onu ilgi çekici kılan şey de bu ya. Her gün yeni keşiflerle dolu… Gençleşmek dedikleri şey bu mu acaba?
Yine de her şeyin kusursuz olmadığını itiraf etmekten çekinmiyordu.
Tahrik olmaktan kendini alamıyordu.
Bu hususta, kişisel zevkleri konusunda pişmanlık duyacağı pek çok şey buluyordu ve insanın hevesinin kaçmaması elde değildi.
Örneğin, Milletler Topluluğu Ordusu’na sevk ettiği haberleşme subayı Liliya Ivanova Tanechka’yı ele alalım. Ne büyük bir heder. On yıl önce olsaydı, o berrak gözlerinin buğulanmasını, nefes nefese kalmasını isterdim…
“Neden herkes benim zevklerimin ötesinde olgunlaşmak zorunda ki…?”
Ne yazık ki onunla tanıştığında artık çok geçti.
“Aşk hayatta bir kez yaşanır derler, sanırım Uzak Doğu’nun bu deyişlerini hafife almamak gerek. Her karşılaşmanın kıymeti kalpten bilinmeli.”
Loria’ya dökülen sütün ardından ağlanmayacağı da öğretilmişti.
İşte bu yüzden Loria, tazelenen bir azimle gülümsedi.
“Beni bekle, perim. Seni yakalayacağım; bundan eminim.”
Bu sefer, bu sefer gitmesine izin vermeyeceğim. Bu eşsiz çiçeğin solup gitmesini öylece izlemek tarihin en büyük aptallığı olurdu—buna izin veremem.
Güzel şeylerin kıymeti henüz güzelken bilinmelidir.
En önemli görevimin bu olduğundan en ufak bir şüphem yok.

24 KASIM BİRLEŞİK YIL 1926, DOĞU CEPHESİ
Yarbay Tanya von Degurechaff mesajı aldığında, planın zekâsı karşısında o kadar etkilenir ki kahkahayı basar.
Genelkurmay gerçekten de muazzam derecede kurnazca bir hamle tasarlamıştır.
Doğrusu, yaklaşımın kendisi klasik bir yöntemdir. Hatta klişe denebilir. Fakat düşmanın zayıflığını bu denli hassas bir şekilde kavrayıp kendi gücünü kendi lehine kullanan bir plana rastlamak da bir o kadar nadirdir.
Federasyon için bu, şüphesiz milyonlarca mermilik bir salvodan çok daha korkunç bir saldırı olacaktır.
“Beyler, Genelkurmay’dan bir bildiri var. Bunu iyi belleyin: Anlaşılan Federasyon’un baskısı altındaki azınlıkları özgürleştirecekmişiz.”
Verilen bu müjde karşısında subaylar sessizce gerilir; kafaları karışmış gibidir.
“Onları özgürleştirecek miyiz?” Üsteğmen Serebryakov kulağa duyduklarına pek inanamıyormuş gibi gelmektedir.
“Bir amaca ulaşmak için bir araç olarak mı?” Üsteğmen Grantz ise şüpheciliğini gizleyemiyor gibidir. Gerçekleşmesi imkânsız görünen her türlü kamuoyu bildirisinde tecrübeli bir askerin sergilediği tipik tutum tam olarak budur.
Buna mesafeyi korurken saygıda kusur etmemek de denebilir herhalde?
Aralarında bilgece bir sessizliği koruyan tek kişi Binbaşı Weiss’tır… Diğerleri ise onaylarcasına başlarını sallamaktadır.
Ya sabır. Tanya kendini ümitsizliğe düşmekten alıkoyamaz.
Bu adamlar muharebeyi biliyor ama siyasetten zerre kadar anlamıyorlar. İşte bunların asıl sorunu tam olarak bu.
Ne kadar kazanırsanız kazanın, o zaferi siyasi olarak kaldıraç gibi kullanamadığınız sürece hiçbir anlamı yoktur. Mutlak hakikat budur fakat bu adamlar bunu tamamen unutma eğilimindedir.
Hayır—yiğidi öldür hakkını ver, doğu cephesindeki yoğun çatışmalar onlara düşünecek pek vakit bırakmamaktadır.
Yine de savaşta bu durum hiç de nadir değildir.
“Üsteğmen Grantz’ın dediği gibi, belki de sadece bir propaganda hamlesidir? Gerçekte kimse buna inanmaz. Ama inanıyormuş gibi yapabilirler.”
“Çok ilgi çekici bir görüş Yüzbaşı Ahrens, peki buna dayanağınız nedir?”
“Buranın halkı. Kaybetmeye başlarsak düşmanın bayrağını çekeceklerinden eminim,” diye tükürürcesine konuşur yüzbaşı.
Cephe hatlarındaki genel görüş muhtemelen budur. Doğuda görev yapmış herhangi birinin buna hemen katılacağından şüphem yok. Nesnel olarak bakıldığında, inkâr edilmesi zor bir tecrübi kuraldır bu.
Herkes, pek çok kişinin kesmek istediği eli öptüğü gerçeğini idrak etmek zorundadır.
İki farklı ulus tipi buna en uygun örneği teşkil eder.
“Her evde hem Federasyon hem de İmparatorluk bayrağının bulunmasını mı kastediyorsunuz?”
“Evet, siz de biliyorsunuz değil mi komutanım?”
“Yüzeysel olarak bile olsa galip gelenin yanında yer almak, savaşın ortasında kalan bu insanlar için hayatta kalmanın gerektirdiği basit bir bilgeliktir. Onları suçlamak beyhude bir çabadır.”
Yüzbaşı Ahrens’in neden öfkeli olduğunu anlıyorum. Fakat Tanya bunun yanlış bir satış stratejisi izlemekten farksız olduğunu düşünür.
Çölde kayak takımları satılmıyor diye sinirlenmeye benzer bu.
“Teorik olarak Genelkurmay’ın teklifi mantıklı. Yalnızca kelimelerle bazı düşmanları saf dışı bırakmak hiç de fena bir anlaşma sayılmaz.”
“Orası kesin. Ama kurtarıcı olarak anılmak huzursuzluğumu artırıyor.”
“Ben de aynı şekilde hissediyorum. Kusura bakmayın komutanım…”
Görünüşe göre bazı İmparatorluk askerleri kurtarıcı unvanını ciddiye alsa da… Yağmur yağmaya başladığında yanınızda kalıp kalmayacağından emin olamadığınız birine dost demek zordur.
Muhtemelen zor zamanlarda İmparatorluk bayrağının kaderine terk edildiğine şahit olmuşlardır.
Buna tanık olan Yüzbaşı Ahrens ve Binbaşı Weiss, kurtarıcı olarak karşılanmadıklarını hemen anlamış olmalıdır.
“Sizi anlamıyor değilim Binbaşı Weiss. Ancak üst kademe bizi kurtarıcılar olarak tanımladı. Üstelik buna eşlik edecek harika bir fikirleri var.”
“… Umarım bu sefer gerçekten iyi bir fikirdir.”
“Gönlünüzü ferah tutun, Binbaşı. Buna bizzat kefilim.”
Sahaya kendinizi kurtarıcı diye tanıtarak inebilirsiniz ancak bu fikri halka pazarlayamadığınız sürece plan er ya da geç çökecektir. Fakat üst kademe siyaseti pratik biçimde kullanırsa, ham temennilerin ötesine geçip bambaşka bir stratejik boyuta ulaşırsınız.
Korgeneral von Zettour’dan gelen talimatlarımız var. Genelkurmay’ın bizi kurtarıcı ilan eden metninin satır aralarında gayet açık anlamlar yatıyor.
Bunu “böl ve yönet” olarak okuyabilirsiniz. Makinenin birer çarkı olarak harekete geçmek zorundayız.
Böylece Tanya sert bir ses tonuyla duyurur: “Katılıp katılmamanızı bir kenara bırakırsak, işte bildiriniz. İstisnasız her düzeydeki subay için geçerlidir. Bundan böyle, sorumluluk alanımızdaki sivilleri içeren ‘kazalar’ çok daha düzgün bir şekilde ele alınacaktır.”
Bu kalabalık halk kitlesi sadece sıradan hayatlarını idame ettirmek istemektedir. Bize cephe almak istemelerinin nedeni… çoğunlukla işgal birliklerinin disiplinsizliği ve uygunsuz davranışlarıdır. Yapılan o vahim hatalar yalnızca gerillaları besler ve düşmanın işine yarar.
“Anlamayan bazı lanet kafasızların çıkabileceğini düşünerek küçük bir test yapalım. Binbaşı Weiss, kavradınız değil mi?”
“Evet, elbette! Olayları sanki anakarada konuşlanmışız gibi ele almamızı istiyorsunuz, değil mi?”
Güzel. Tanya gülüser. Weiss için endişelenmeme gerek yok.
“Ne?! Dikkatsizlikleri örtbas etme emri değil mi yani?”
Ancak hâlâ mevzuyu kavrayamadığı anlaşılan aptallardan oldukça abartılı tepkiler aldı… Durum Tanya’nın beklentileriyle o kadar mükemmel bir şekilde örtüşmektedir ki bu durum onu endişelendirir.
Üsteğmen Tospan ağzı açık bir şekilde ona bakarak akılalmaz saçmalıklar geveler.
Akademi yıllarında bu adamı sınıftan geçiren eğitmenin muhtemelen itlaf edilmesi gerekiyordur. Bu adamı mezun etmeyi nasıl başarmışlardı ki? Birilerine sormayı gerçekten çok isterdim.
“Üsteğmen Tospan, Binbaşı Weiss niyetimi doğru şekilde ifade etti. Bir askerin disiplinsizliği, subayının disiplinsizliği olarak muamele görecektir. Burası bir işgal bölgesi. İşgal altındaki toprakları yönetme sanatını öğrenin… Maskeden ibaret olsa bile, kurtarıcılar gibi davranmamız bekleniyor.”
“Peki ama casusluğun önüne nasıl geçeceğiz?”
Aptallar yine ötmeye başladı. Sadece beceriksiz olmakla kalmayıp bunun farkında bile olmayan adamlara gerçekten tahammül edemiyorum. Belki de o eski deyişte söylendiği gibi, çalışkan aptalları kurşuna dizmek gerekiyordur.
“Ona da bir çare bulacaksınız.”
“Ha?!”
“Aldatma, gizlenme, bilgi harbi. Siz subaylar bunun için buradasınız, değil mi? Yoksa tarafsız bölgede siperlere tıkılmadığınız sürece hiçbir iş beceremiyor musunuz?” Baş ağrısına katlanan Tanya, Tospan’ın itirazını kestirip atar.
Yine de içten içe kasvetli bir duyguya kapılır. Nedeni basittir: Birliklerinin çoğunluğunu oluşturan piyadelerin komutanının tam bir beceriksiz olduğu kendisine bir kez daha sertçe hatırlatılmıştır.
Komuta etmesi gereken budala yüzbaşı Thon kayıpsa da, birlikleri Tospan’a bırakmaktan başka çaresi yoktur fakat… Gerçekten onları komuta edebilir mi?
İyi ya da kötü, talimatlara uyan bir tiptir; bu kadarını bilmektedir. Bu yüzden net emirler verirse işlerin yürüyeceğine ikna olmuştu.
Ne söylenirse doğal olarak yapacağını sanıyordum… Fakat ardından Tanya acı gerçeği idrak eder.
Bir insan emirleri anlayamayacak kadar aptalsa, onu nasıl komuta edebilirsiniz ki? Subay kadrosu arasında böylesine bir ahmağın bulunabileceğini asla tahmin etmemişti. Korkunç kelimesinin tam karşılığı budur.
Aklına gelen ilk düşünce ondan kurtulmak olur.
Öte yandan, bu adam bile değerli bir insan kaynağıdır. Onu kullanacak bir yol bulmak daha verimli olmaz mıydı? Ancak kaçırılan fırsat maliyeti düşünüldüğünde, belki de tek seçeneğim onu vurmaktır.
“… Komutanım, ne demek istediğinizi anlıyorum fakat…”
“Ama kestirilemeyen kitlelere ne kadar nezaket gösterebileceğimizin bir sınırı olduğunu düşünüyorsunuz, öyle mi?”
“Lütfen askerlerin üzerindeki stresi göz önünde bulundurun. Her an vurulma korkusu yaşarken, gülümsemelerini ve kendi memleketlerindeymiş gibi davranmalarını gerçekten bekleyebilir miyiz?”
Düşünceleri dairesel bir kısır döngüye girmek üzereydi ki şimdi tekrar gerçekliğe döner. Soru gayet ciddi bir ifadeyle sorulmuştur; Tanya anladığını belirtircesine başını sallar.
“Yüzbaşı Meybert, güzel bir nokta fakat…” Gülümser. “O mesele birazdan hallolacak.”
“Affedersiniz komutanım.”
“Evet?”
“Lütfen benim için ‘birazdan’ tanımını daha net yapabilir misiniz?”
Somut rakamlar talep etmek bir topçunun içgüdüsü olsa gerek.
Üstünün sözlerine dair her türlü kafa karışıklığını veya şüpheyi ortadan kaldırma tutumu… aslında onayladığım bir şeydir.
“Güzel bir soru, Yüzbaşı Meybert.”
Olayları işlerine geldiği gibi yorumlayan astlardan katbekat iyidir. Tospan’ın aptallığından sonra Meybert’in aptalca bir şey yapmayacağına güvenebildiği için içten içe daha da minnettar kalır. Tanya ona net bir yanıt verir.
“Daha açık konuşmak gerekirse, ‘hemen şimdi.’”
“Ha?”
“Gözlerinle görmek, inanmaktır. Pekâlâ, bu durumda sanırım ‘kulaklarınla duymak’ demeliyim. Bu münakaşa burada bitmiştir. Müsait olan kim varsa benimle gelsin.”
Boş gözlerle bakan her bir subaydan, en ufak bir yaratıcılıktan veya özgünlükten yoksun tek bir basit soru yükselir.
“““Nereye?”””
“Açık değil mi?” Tanya gülümser. Yemek salonu olarak kullandıkları oturma odasını işaret eder. “Radyoyu açalım. General von Zettour tam öğle vaktinde enfes bir konuşma yapacak. Ha,” diye ekler. “Yemeğimizi de yiyebiliriz. Vaktiniz var mı beyler?”

AYNI GÜN, DOĞUDAKİ İMPARATORLUK İŞGAL BÖLGESİ
“Ben İmparatorluk Ordusu adına konuşan Korgeneral Hans von Zettour.”
Güvensizlik, şüphe, merak mı yoksa ilgisizlik mi?
Dinleyicilerin çoğunu, bu konuşmanın yalnızca “önemli bir duyuru” olduğu söylenmiş bir kalabalık oluşturuyordu. Ama bu bile durup kulak kabartmalarına yetmişti.
Buna şaşmamak gerekirdi. Tip 1 tören üniforması içinde heybetli görünen İmparatorluk Ordusu’ndan bir korgeneral, milliyetçi grup liderleriyle çevrili bir kürsüde duruyordu.
“Değerli dinleyenler, sizlere söyleyeceğim bir şey var: Ortak bir düşmana—yani kızıl tehdide karşı birlikte savaşıyoruz.”
Böylece Zettour konusunu en baştan açıkça ortaya koydu. Biz, yani İmparatorluk ve milliyetçiler, düşman değiliz.
Bu girizgâh onun duruşunu netleştiriyor ve konuşmasının nereye varacağını açıkça gösteriyordu.
Yine de bu kadarı, yatıştırma çabalarının bir parçası olarak İmparatorluk işgal altındaki topraklarda defalarca söylenmişti.
Böyle ılık laflarla onların güvenini asla kazanamazdı. İşte bu yüzden zehri, güzel ve içi boş sözlerle dikkatlice ambalajladı.
“İmparatorluk’un arzusu nettir. Tek istediğimiz vatanımız için barış ve istikrardır.”
İnsanlar ne söylendiğinden ziyade kimin konuştuğuna önem verirdi. Zettour’un milliyetçi liderlerle birlikte arzıendam etmesinin sebebi tam da buydu.
İnsanlara yan yana durdukları manzarayı göstermek.
Bir es vermek adına, sanki soluklanıyormuş gibi derin bir nefes aldı. Sözlerinin zihinlere kazındığını gördüğü anda Zettour konuşmasına devam etti.
“İmparatorluk savaş arzulamamaktadır. Biz—ben savaş arzulamıyorum. Yine de acı gerçek şu ki savaş devam ediyor. Bu yüzden ben—biz umut diliyoruz. İmparatorluk umut diliyor.” Ve arkasındaki adamlara dönüp sanki dostlarıyla konuşuyormuşçasına devam etti: “Tıpkı sizler gibi ben de barış ve huzur dileyen bir insanım.”
Adamlar başlarıyla onayladılar—hafif kıpırtılardı ama yine de başlarını sallamışlardı.
Ve bu da fitili ateşlemeye yetti.
Dinleyicilerle arasındaki mesafenin daraldığından emindi.
“Barış! Barış! Barış! Kızıl tehdit olmasaydı, hangimiz silaha sarılırdı ki?” Hakikati dostlarımla tartışıyormuşçasına onlara ulaşacağım. “Açıkçası, bugüne kadar silahlanmak zorunda kalışımızın temel nedeni budur. Çağlar boyunca uluslar, kendi halklarını yaklaşan kötülüklerden korumak için sınır muhafızlarına ihtiyaç duymuştur.”
Bunu kulağa öyle güzel ve samimi gelecek şekilde söyleyeceğim ki kendimi bile kandıracağım.
“Bizler bu çabada yalnızca gururlu ve soylu seleflerimizin izinden gidiyoruz. Gerektiği sürece kızıl tehdit belasıyla savaşmaya devam edeceğiz.”
Şeytanın işi olduğunu bile bile, Federasyon’dan ayrılmak isteyen halk için bir umut ateşi yaktı.
Doğuda alan derinliğine ihtiyaçları vardı. Bunun nasıl sağlandığı konusunda seçici davranma lüksüne sahip değillerdi. Zettour bu işe elleri temiz bir şekilde kalkışmak isteseydi, tek çaresi Tanrı’ya dua etmek olurdu. Yeni bir karşı taarruz başlatmak zaman alacaktı, bu yüzden İmparatorluk uğruna ikiyüzlülük yapmak zorundaydı.
“Ancak kılıçlarımızı yalnızca kendimizi korumak için çektik.”
Sakin olalım. Sözlerinin tüm dinleyicilere ulaştığından emin olmak için derin bir nefes ve kısa bir sessizlik. Zamanı gelmiş gibi göründüğünde, ince ince hesapladığı kelimeleri dökmeye başladı.
“Bunalım içindeki vatanımızın imdadına koşmak istediğimiz tabii ki ortadadır. Ancak barış yeniden sağlandığında, tüm dileğimiz silahlarımızı bırakıp evlerimize dönmektir. Bendeniz de tıpkı Cincinnatus gibi, yalnızca çiftliğine dönüp vatan toprağını işlemek isteyen bir İmparatorluk sakininden ibaretim.”
Hayaller manasızdır.
Asker Hans von Zettour, böylesi bir istikrara—böyle huzurlu ve tatmin edici günlere muhtemelen asla izin verilmeyeceğini anlayacak kadar zekidir.
Yine de saçmalığını kavramama rağmen o imkânsız hayalleri körükleyen o aşağılık adam olacağım.
“Ve bu yüzden İmparatorluk adına ilan ediyorum ki hiçbir toprak talebimiz yoktur; en samimi, en yürekten arzumuz kendi toprağına ve egemenliğine sahip bağımsız halklarla bir arada yaşamaktır.”
Federasyon, pek çok halkın Komünizm çatısı altında toplandığı çok etnikli bir devletti. Peki ama kaç tanesi Federasyon’a kendi rızasıyla katılmıştı?
Kaçı sırf kendi istediği için Federasyon’da kalıyordu?
Çeşitli halklar, bu acımasız yönetim altındaki hakikati—o şatafatlı propagandanın arkasındaki gerçekliği—midelerini bulandıracak kadar tatmışlardı.
Rüyadan uyanıp kendilerine sunulan ideallerin güzel birer illüzyondan ibaret olduğunu anladıklarında verdikleri tepki son derece şiddetli olmuştu. Bu büyük toplumsal deneyin çarkları arasına kapılmış olan bu insanların içten arzusu, Komünizm’in o çürümüş boyunduruğundan kurtulmaktı.
Bu yüzden Zettour bir nevi inançla konuşabiliyordu.
“İşgal altındaki toprakları ilhak etmek gibi bir niyetimiz yoktur. Hepimizin yuvalarımıza duyduğu o güçlü sevgiyi anlıyorum.”
Bu ilkede sahte olan hiçbir şey yoktu.
“… Kim vatanına karşı bir şeyler hissetmez ki?”
Bir kriz varsa koşarak giderim. Subay çıktığım günden beri buna hazırlıklıydım.
“Kim memleketine karşı bir şeyler hissetmez ki?”
Zettour, her şey bittiğinde huzurlu bir gelecek umut etmenin kendisine düşmediğini biliyordu. O, bu savaştaki çabaları genç ceset yığınlarıyla sonuçlanmış bir yetişkindi.

Kazansın ya da kaybetsin, tek yapabileceği vazifesini yerine getirmekti.
“Ana vatanlarımız, topraklarımız, memleketlerimiz…”
Yine de pişmanlık duymayı reddetti. Sevdiği ülkeyi, İmparatorluk’u, sonuna kadar savunmaya ant içmişti. Ve bu uğurda, ülkenin gençlerini insan hayatının o absürt israfından ibaret olan yıpratma savaşına sürerek savaşacak, kazanacaktı.
Ne boktan bir iş böyle.
Ülkemizi korumak adına, asıl korumamız gereken çocukları kıyma makinesine atıyoruz.
İnanılmaz derecede saçma. Yetişkinlerin bir planı olmadığı için bedeli çocuklar ödüyor! Buna izin verilmemeli. Araf diye bir yer varsa bile bunu asla öğrenemeyeceğiz. Cehennem ekspresindeki yerlerimizi çoktan ayırttığımızdan eminim.
“Arkamızdaki halk, çocuklarımızın geleceği, uluslarımızın istikrarı—hepsi bizim omuzlarımızda.”
Böylece Zettour gür ve etkileyici sesini yükselterek dinleyicilerin duygularına hitap etti.
Herkes temenni ediyordu.
Memleketlerinin huzur içinde olmasını diliyorlardı. Halkın barış içinde yaşamasını diliyorlardı. Ve nihayetinde, çocukları için huzurlu bir gelecek diliyorlardı.
“Tıpkı köprüdeki Horatius gibi, yerimizi korumamız gerektiğini biliyoruz. Geleceğimiz, öylece kızıl tehdide teslim edecek kadar ucuz değildir.”
İşte bunu temenni ediyorlardı.
“Bugün, şu andan itibaren, İmparatorluk Ordusu temsilcisi olarak askerî bölgeyi sivil otoritenin yönetimine devrediyorum. İmparatorluk’un ve dost komşularımızın geleceğinin aydınlık olmasını umuyorum.”
Horatius bile köprüyü tek başına savunmamıştı. Yanında duran güvenilir dostları vardı. Akıbetlerinin ne olacağını bilmiş olmalıydılar.
“Değerli komşularım, sizden bir istirhamım var. Önümüzdeki zorluklar her iki taraf için de aynıdır; bu yüzden lütfen, çocukların geleceği uğruna, köprüde bizimle yan yana durun. Dostlarım!” diye seslendi onlara. Liderlerinin önünde sanki onlardan biriymiş gibi davrandı. “Lütfen savaşmamıza izin verin… geleceğimiz uğruna…”
Sözlerimi yarım bırakacak, duygularıma yenik düşmüş gibi yapıp erkekçe bir gözyaşı dökeceğim. Gözlerinde yaşlarla Zettour doğruldu ve etrafına bakındı.
Salon, kendisine odaklanmış tutkulu bakışlarla doluydu. O ana kadar sessiz olan dinleyicilerden kelimelerle ifade edilemeyecek bir uğultu yükseldi.
Duygularını tam da istediği noktaya getirmişti.
Salona göz gezdirip olabildiğince çok bakışı üzerinde topladı, toparlanmak için derin bir nefes aldı ve Logos’unu o cehennem biletiyle takas etti.
Varsın kendimden nefret edeyim. Ah, Hans von Zettour, ülkenin menfaatleri uğruna dürüst bir yalancıya dönüştün.
“Sizlere emir veremem. Hatta yüzüm kızarmadan bir ricada dahi bulunamam. Bu yüzden bir komşunuz olarak, bana düşen tek şey sanırım başımı eğip umut etmekten ibaret.”
Ama işte bu yüzden yalvarıyorum.
Vatanın geleceği için.
“İyi bir komşunuz olarak sizlere yalvarıyorum. Köprüde omuz omuza duran silah arkadaşları ve o kader günü geldiğinde barışın ekmeğini birlikte bölüşecek kardeşler olarak, sizinle birlikte yürümemize müsaade edeceğinizi umuyorum.”
Kışkırttığım bu insanlar onları neyin beklediğini biliyor mu acaba?
Belki bildiklerini sanıyorlardır. Ancak o çocuk cesetlerini görmeden ya da acılı ailelerin artık fazlasıyla tanıdık gelen feryatlarını duymadan bunu kavramaları mümkün bile olmayabilir.
Bireysel olarak iyi bir insan olarak buna çok üzülüyorum: Tüm bunlar gerçekten gerekli mi?
Bir örgütün kötücül bir üyesi olarak bunu kabul ediyorum: Evet.
Yol koşulları düzelene kadar savunma hatlarını tutmalıyız. Genelkurmay’ın kararı bu yöndeydi. Kendi fikrim ne olursa olsun, emirler verilmişti.
Karar verilene kadar itiraz etmek ve karşı çıkmak mümkündü ama… ana politika bir kez belirlendikten sonra artık tartışmaya yer kalmazdı. Yapılacak tek şey, var gücüyle emri yerine getirmekti.
Bu emri uygulamak zorundayım, diye düşündü Zettour kendini aşağılayarak.
Beceriksizliğim yüzünden başka bir yol bulamadım. Derin bir yalnızlık hisseden Korgeneral Hans von Zettour, yalnızca acı bir şekilde kendi kendine söylenebildi.
Demek ki cehennem cehennemi doğuruyor. Sikeyim.
(Youjo Senki, Cilt 5: Abyssus Abyssum Invocat, son)





