
Bu arada, şunu da belirtmek gerekir ki Sora ölüm oyunlarından nefret eder.
Daha kesin konuşmak gerekirse: Sora, ölüm oyunlarının dayandığı temel fikirden tiksinir.
Ölüm oyunları—merkezine bir dizi hayatta kalma oyununu alan, ezeli bir hikaye türü.
Bu hikayelerde katılımcılar, kazanmak için hayatlarını ortaya koymak zorunda kaldıkları durumların içine sürüklenirler. Çoğu zaman kaçırılırlar ve gözlerini oyunun içinde açarlar. Belki de ödenmesi imkansız bir borcu kapatmak için oynamaya zorlanırlar… Fakat sebep ne olursa olsun, katılımcıların hayatlarını kaybetmeden oyunu atlatabilmesi için cesarete, kurnazlığa ve hatta bazen bir nebze deliliğe ihtiyacı vardır.
Peki tüm bunlardan nasıl sağ çıkarsınız? Kime güvenirsiniz? Kimi kandırırsınız? Kime ihanet edersiniz?
Ölüm oyunları, katılımcıların köşeye sıkıştırıldığı ve sürekli arkalarını kollamak zorunda kaldığı bir strateji ve zeka bileşimidir. Karakterlerin inanılmaz pratik zeka sergilediği bu ölüm kalım mücadeleleri üzerinden insan doğasını tasvir etme biçimlerinde büyüleyici bir yan vardır.
Ama yine de Sora, işin temel mantığına daha çok odaklanmıştı.
Merak ediyordu: Bu tarz oyunları kazanmanın gerçekten bir yolu var mıydı?
Cevap netti: HAYIR.
Çünkü kazanan diye bir şey yoktur. Neden olsun ki?
Soru konusu bile olmamalı.
İnsanları zeka, cesaret, delilik ve silah olarak kullanmak zorunda kaldıkları diğer tüm duyguların savaşında karşı karşıya getiren bu akılalmaz ölüm karşılaşmalarında tek bir kişi galip çıkar—o da oyunu yönetenden başkası değildir.
Aynen öyle: Ölüm oyunlarının yöneticileri—ev sahipleri—kontrolü daima ellerinde tutarlar.
Az önceki, katılımcının kaçırılıp oyunda oynamaya zorlandığı örneğe ne demeli? Yönetici onları istediği an kolayca öldürebilir. Ya o devasa borç? Hangi aptal, geri ödeyemeyecek insanlara o kadar çok para borç verir ki? Yöneticinin böyle birine en başında para vermesinin tek nedeni, onu kendi küçük ölüm oyununda oynamaya zorlamaktır. Katılımcılar, iflas başvurusunda bulunmayı bile bilmeyen türde insanlardır; daha en başından kaybetmeye mahkumdurlar.
Hem ayrıca, bu kadar alenen yasa dışı bir iş yaptıktan sonra, ev sahiplerinin her şey bittiğinde insanları öylesine serbest bırakmasına imkan yoktur.
Önlerine çıkan ölüm kalım mücadelelerini başarıyla atlatanları neredeyse her zaman çıkmaz bir sokak bekliyordu.
Mesele şu ki: Bir ölüm oyunu, idam cezasından farksızdır.
Diyelim ki bir adamın kafası giyotinde ve cellat ona diyor ki: “Hey, gel bir oyun oynayalım. Beni güldürebilirsen yaşamana izin vereceğim.” Boynu kelimenin tam anlamıyla giyotin sehpasında olan adam için bu kesinlikle bir oyun değildir. Celladın vakit geçirme yolundan—bir hevesinden—başka bir şey değildir. Adam kahkahalara boğsa bile yaşamasına izin vereceklerinin bir garantisi yoktur.
İş işten geçmiştir zaten.
Sora oyunların daha başlamadan bittiğine inanırdı; ölüm oyunlarından nefret ettiği kadar başka hiçbir şeyden nefret etmezdi.
Oyunun akışını kim kontrol ediyorsa kazanan odur—sonunda galip gelen o olacaktır.
Ölüm oyunları, oyun yöneticisinin zirvede olmasıyla başlar ve oyuncunun gidişatı etkileme yeteneğini elinden alır.
Giyotinin altına konulduğunda nasıl hayatta kalırsın?
Cevap, kendini asla o duruma düşürmemektir. Bu kadar.
Ölüm oyunlarını kazanmanın tek yolu, ne pahasına olursa olsun onlardan uzak durmaktır.
Kendini birinin içinde bulduğun an, çoktan kaybetmişsindir…

“… Tamam… Jibril, bana… Periler hakkında bildiğin her şeyi anlat.”
Shiro, Sora’nın arkasından odalarına dönmüş, köşelerden birine göz atıp kederli bir halde akıllı telefonuyla konuşmaya başlamıştı.
Yanıt odanın dışından geldi—iki cihazı senkronize ettikten sonra kardeşlerin tabletini teslim alan Jibril’di bu.
“Exceed Dokuzuncu Sırası Peri (Fairy), Büyük Savaş’tan bu yana Elf’lerle müttefik olan bir ırktır.”
Yani bu dünyada ırklar arasında dostane ilişkiler diye bir şey var mıymış?
Shiro bu şaşırtıcı haber karşısında hayretler içinde kalmıştı. Tam o sırada, kapısının diğer tarafından bir ses duyuldu:
“Ha? Ama ben Perilerin çoğunun şu anda Elven Gard’da köleleştirildiğini sanıyordum?”
“Doğru. Peri nüfusunun yaklaşık yüzde altmışı Elf’lerin kölesidir—ve tam yetkili temsilcilerinin nerede olduğu bilinmemektedir.” Jibril’in Steph’in sorusuna verdiği yanıt, Shiro’nun hayretini anında yok etti. “Peri çiçeklerin, Elf ise ormanın koruyucu ırkıdır; yani ekolojik olarak birbirleriyle uyumludurlar. İki ırk arasındaki ilişkiler o kadar dostçaydı ki, Büyük Savaş’ın son yıllarında birlikte büyü bile geliştirdiler; fakat savaş bittiğinde bu durum değişti ve Perilerin çoğu köleleştirildi. Hiçbir zaman tam yetkili bir temsilci atamadılar… Bunun detayları ise hâlâ bilinmiyor.”
Görünüşe göre bu dünyada her türlü dostluk en nihayetinde bir illüzyondan ibaretti…
Jibril açıklamasına devam ederken Shiro kasvetli bir şekilde uzaklara daldı:
“Her halükarda Peri, büyü yatkınlığı açısından Yedinci Sıradaki Elf ve Sekizinci Sıradaki Cüce’yi (Dwarf) takip eder; ancak onları farklı kılan şey büyülerinin çalışma biçimidir. Bunun gibi uzamsal bir faz sınırı inşa etmek için ruhlarını kullanırlar—ki buna Spratul adı verilir.”
İşte yine karşımızdaydı, ruh kavramı. Bu kelime iki kardeşe hiçbir zaman mantıklı gelmemişti.
Düşününce, Plum büyü yapmak için ruhları tüketmiyor muydu…? Şimdi de uzamsal faz sınırı zıkkımıyla mı uğraşmak zorundayız?
Belki de Jibril, Shiro’nun kafasının karıştığını fark etmiş olmalı ki açıklamasını derinleştirdi:
“Uzamsal bir faz sınırı, gerçekliğin bir alt uzayı gibidir. Periler bunu kullanarak tıpkı sizin dünyanızdaki İnternet gibi bir Linkernet bağlantısı kurabilirler. Ağlarını Elf’lerin kullanımı için sunarlar.”
Şimdi ne olduğunu anlıyorum. Foeniculum gerçekten de beşini İnternet üzerinden canlı yayınlıyordu.
Esasen tam bir Y*utuber’dı.
“Periler, bu Spratul uzamsal faz sınırlarının içinde dokunulmazdır… Güçleri bu alanla sınırlı olsa da, içindeyken ruhlarını kullanarak istedikleri her şeyi yaratabilirler: hava, su… büyük olasılıkla canlı varlıkları bile.”
“… Bu… tam bir saçmalık…”
Yine de Shiro’nun Exceed’den beklemeyeceği bir şey değildi bu.
Perilerin fazla abartılı olup olmadığını sorguladı, Jibril de onu onayladı:
“Haklısınız, fakat ruhlarının sınırsız olmadığını da belirtmeliyim. Eğer o Foeniculum denen kız bu ölçekte bir Spratul’u tek başına yarattıysa—ruhundan geriye pek bir şey kalmamış olmalı.”
Doğru ya.
Eğer Peri ruhları sınırsız bir güç kaynağı olsaydı, esasen kendi küçük evrenlerini yaratabilirlerdi. Elbette sınırları vardı.
“Ayrıca Periler, ruhlarının bir kısmını bir para birimi olarak Linkernet üzerinden takas edebilirler.”
Spratul içinde herhangi bir şey yaratmak için harcanabilen ruhlar.

Yani her işe yarayan genel bir para birimi gibi.
“Daha basit bir açıklama sunmama izin verin, Efendilerim. Spratul’u İnternet üzerinde kurulmuş sanal bir alan—Perilerin ruhlarını ise o alanı değiştirmek için kullanılan veriler olarak düşünün; hatta ruhlarını bir tür sanal para birimi olarak bile görebilirsiniz.”
Shiro, Jibril’in anlaşılması kolay açıklamasını takdir etti ve telefonunu incelemeye geri döndü.
“Foeniculum’un bahsettiği bağışların, ruhların bir kısmının para birimi olarak aktarılması anlamına geldiğine inanıyorum.”
Bağışlar…
Shiro, şu ana kadar ne kadar bağış topladığını görebileceği uygulamaya geri döndü.
İlk yayınlarının sonunda 15.000 olarak başlayan miktar, şimdi 14.900’e düşmüştü.
Puanlar her türlü temel ihtiyacı satın almak için kullanılabiliyordu. Örneğin Shiro aklından suyu geçirip SATIN AL butonuna dokunduğunda, 100 PUAN HARCA şeklinde bir uyarı belirdi. Uyarıya dokunduğunda bir baloncuk belirdi, ardından patladı ve yoktan iki litrelik bir su şişesi beliriverdi.
Yani bir puan yaklaşık bir yene mi denk geliyordu?
Ama tüm bunlar ne anlama geliyordu?

“Şunu bir doğru anlayayım—izleyiciler, ihtiyaç sahiplerine bozuk para verir gibi bize ruhlarını mı veriyorlar? Hem de bu kadar zavallı bir programa mı? Kelimenin tam anlamıyla kendi ruhlarını mı? … Akıllarını mı kaçırmış bunlar?”
“[İtiraz]: Karşılıklı takas mümkündür. Ruhlar, emeğin karşılığı olarak elde edilebilir. Perilerin ruh hacmini artırmanın bir yoluna sahip olduğu varsayılmaktadır. Akışkandırlar. Potansiyel olarak Imanity nakit parasına eşdeğerdir.”
Steph, Perilerin mantığını sorgulamakta haklıydı fakat Emir-Eins de iyi bir noktaya değinmişti.
“[Ek]: Imanity, para karşılığında çalışarak ömrünü harcar. Periler takas edilen ruhları tekrar kendi yaşam sürelerine dönüştürürler, oysa Imanity aynı şeyi para ile yapamaz. Zamanlarının yeri doldurulamaz.”
Şey…

Bu siborg kızın para tabanlı ekonomilerin kucağına devasa bir bomba bıraktığını düşünen bir tek ben miyim?
Ş-şey, farklı ırkların farklı ekonomik yapıları olması gayet doğal, değil mi?
Üzerinde fazla kafa yormamak en iyisi.
“… Yani… elimde… şey, üç… soru var…”
Genel bir özet aldıktan sonra Shiro, elindeki bilgileri düzenleyerek birkaç soru sormaya karar verdi:
“… Birinci soru: Bunun arkasında… Elven Gard mı var…?”
“[Yanıt]: Yüzde doksan sekiz nokta üç olasılıkla evet. Ancak bu tahmin, alanın Foeniculum olarak bilinen tekil bir birim tarafından oluşturulduğu varsayımına dayanmaktadır. Birden fazla Peri birimi tarafından oluşturulsaydı ölçeğin çok daha büyük olması gerekirdi. [Sonuç]: Belirsiz.”
Perilerin çoğu Elven Gard’da köle olarak yaşıyordu. Bunun arkasında Elven Gard’ın olmadığı ihtimali düşünülsse bile—Emir-Eins’a göre bu ihtimal yüzde 2’den azdı ve Shiro da bu hesaplamaya katılıyordu.
“… İkinci soru: Bu… bir Peri oyunu mu…?”
Irkların her birinin kendine has bir kozu vardı—ya diğer ırklara karşı kesinlikle kazanabilecekleri bir oyun ya da belirgin bir ırksal avantaja sahip oldukları bir alan.
Peki Perilerin kozu insanları kapana kıstırıp onları çift olmaya zorlamak mıydı?
Bu kez Shiro’ya yanıt veren Jibril oldu.
“Pek sanmıyorum efendim… Periler, Kutsal Alan adı verilen devasa bir çiçek alanına erişebilse de o bölge Elven Gard’a aittir. Ayrıca Perilerin diğer ırkları oyuna davet ettiğine dair bilinen hiçbir kayıt da yoktur.”
Periler Savaş sırasında Elflerle ittifak kurmuştu, fakat her nasılsa artık ezici çoğunluğu Elflerin kölesi haline gelmişti.
Periler başka bir ırkı oyuna davet edecek olsa, bu büyük olasılıkla Elflerin emriyle gerçekleşirdi.
Böyle bir olayın asla halka açık bir bilgi haline gelmeyeceği de gayet açıktı.
“Periler ruhlarını kullanarak bir Spratul’u diledikleri gibi değiştirebildiklerinden, en çok alanı kimin ele geçireceğini görmek için birbirlerinin bölgelerini adeta üst üste boyadıkları alan savaşlarına giriştikleri söylenir. Ancak Perilerin, kendimizi içinde bulduğumuz bu duruma benzer bir oyuna giriştiklerini hiç duymadım.”
Pekala… Şimdi en büyük soruya gelmişti sıra.
“… Üçüncü soru: Buradan… çıkmanın bir yolu var mı…?”
“… Büyük olasılıkla yok efendim.”
Jibril’in sesi mahcuptu ama Shiro zaten bu cevabı vereceğini tahmin etmişti. Ne de olsa görünüşe göre yalnızca Periler uzamsal evre sınırlarına erişebiliyordu.
Ancak Jibril’in bir sonraki sözü, Shiro’nun gözlerinin hafifçe büyümesine neden oldu.
“Daha açık belirtmek gerekirse: Bir Spratul’un içinden ruh koridorlarına erişme yeteneğine yalnızca Periler sahiptir.”
Jibril ve Emir-Eins’ın ışınlanamamasının nedeni de buydu.
“Büyük Savaş sırasında bile uzamsal evre sınırına saldırmanın tek yolu, tüm alt uzayı devasa bir büyüyle yok etmekti—ki bu artık Yeminler yüzünden imkansız.”
Bırakın büyük ölçekli bir büyüyü, şu anda hiçbir büyü kullanamıyorlardı. Beşi de kelimenin tam anlamıyla iki ateş arasında kalmıştı.
Bu aynı zamanda Perilerin Savaş sırasında Flügel ve Exmachina’yı nasıl mağlup edebildiğini de açıklıyordu. Onları bir Spratul’un içine çekerek yenilme ihtimallerini tamamen ortadan kaldırabiliyorlardı.
“[Olumsuz]: Kaçış mümkün. [Somut Plan]: Oluşturucusu ölürse alanın yok olacağı tahmin edilmektedir.”
“… Reddedildi… Ya da daha doğrusu… bunu yapamayız.”
“[Olumsuz]: Yeminler başkalarına zarar vermeyi engeller. Bu madde kazaları kapsamaz. [Önerilen Eylem Planı]: Bu birim kendini imha edecektir. Peri birimi Foeniculum tesadüfen bu birimin ruh rezervlerinin patlamasına yakalanırsa başarı mümkündür. Bu birim hayatını Efendisi için feda edecektir. Birimin tek dileği, Efendisinin bu birimin sevgisine karşılık vermesidir. Bana şöyle deyin: Je t’aime.”
“… Kapa çeneni… ve haddini bil.”
“Bunu ben de yapabilirim efendim! Efendilerimi memnun etmek için her şeyi yaparım. Patlamamı söyleyin yeter, sadece ‘Ne kadar şiddetli olsun?’ diye sorarım! ”

“… Birbiriyle yarışmayı, bırakın… Geri çekilin.”
Hem bir Flügel’ın hem de bir Exmachina’nın akıl edebildiği tek çözümün kendini imha etmek olmasıyla durum oldukça vahim görünüyordu.
Bu dünyadaki ırk ilişkileri temelinde tek bir büyük taş-kağıt-makas oyunundan ibaretti…
Shiro yüzünü buruşturdu. Neredeyse takdir edecekti ama artık düşüncelerini toparlama vaktiydi.
Tek bir çözüm vardı: İçine atıldıkları oyunu kazanmak.
En baştaki sonucuna tekrar varan Shiro, sığınak edindiği odanın köşesine dönerek özür diledi.
“… Özür dilerim, Abi… Sakinliğimi, kaybettim… H-haydi sadece, odadan çıkalım, olur mu…?”
Nitekim… Normalde bu tür bilgileri toplama işi bir başkasına aitti.
Foeniculum’un açılış yayınından sonra Sora, etrafındaki kadınlar ordusunun artık kendisinden hoşlanmadığını fark etmişti. “Canınız cehenneme be! Hepiiiinizden nefret ediyorum!” diye haykırmıştı; kız kardeşini kaptığı gibi kendisini odaya kapatmadan önce.
Şimdiyse battaniyesinin altında tir tir titreyip ağlıyordu—Shiro’dan bile korkar bir haldeydi.

“… Abi… Ne yapacağımı… bilmiyorum…”
Shiro bunu tek başına çözebilecek gibi değildi—ağabeyine ihtiyacı vardı.
Onu ikna etmek için elinden geleni yaptı ama—
“Heh-heh… Ah, benim sevgili kız kardeşim. Ağabeyinin bizi bu duruma düşürmüş olması, onun işe yaramaz pisliğin teki olduğunu gösteriyor sadece… Ezik bir kaybeden.”
Kaçınılmaz yenilgisine tamamen ikna olmuş olan Sora, son derece perişan bir tonla yanıt verdi.
Şöyle ki—On Yemin yürürlükteyken Sora’nın kendi dünyasındakiler gibi doğrudan bir ölüm oyununa katılmaya zorlanacağı bir senaryoya düşmesi neredeyse imkansızdı.
Şu anda oynamaya zorlandığı oyunun niteliğinden bahsetmiyoruz bile. Bu sadece tek bir anlama gelebilirdi:
Çoktan başka bir oyunu kaybetmişlerdi.
Böyle bir oyuna düşmüş olmalarının başka ne açıklaması olabilirdi ki?
Ve böylece, ebedi kaybedenin artık hayatta bir amacı kalmamıştı.
Sora kaderine feryat ediyordu ama Shiro ondan vazgeçmeyi reddetti.
“… A-ama… belki de bu oyunu, bilerek kabul etmişsindir…? Tıpkı… karşısında oynadığımız… Holou’yla olan maçtaki gibi…”
Ah, doğru ya.
Demek daha önce düşündüğü ölüm oyunu varsayımının birkaç istisnası vardı.
Ara sıra ölüm oyununa katılmayı kendi isteğiyle seçen karakterler çıkardı. Katılmaya zorlanan başka birini kurtarmak gibi net bir amaçla katılırlardı. Ya da belki de oyunu düzenleyen ev sahibinin suratına gerçeği çarpmak için.
Bu tür karakterlerin oyunun gidişatındaki ipleri henüz oyun ustası tarafından ellerinden alınmış sayılmazdı.
Katılmaya zorlanmak yerine, kazanacak bir stratejileri olduğu için giyotine kendi istekleriyle çıkarlardı.
Tıpkı Sora ve Shiro’nun Kadim Tanrı Holou ile olan savaşı gibi—ona kazık atmak için kozları vardı. Ölüm oyununu kazanabileceklerine inandıkları için hafızalarını kaybetmeyi seçmişlerdi.
Ne var ki ne yazık ki buradaki durum bu değildi. Peki ama neden—?
“Böyle bir durumda kalmayı hayatta kabul etmeme imkan yok—bu resmen imkansız… Heh-heh-heh…”
Shiro ağıt yakan ağabeyine yaklaştı, tam o sırada:
“Ngggrah!! Daha ne kadar kendinizi oraya kapatıp duracaksınız?! Bir sonraki yayınımızın vakti geldi sayılır, haberiniz yok mu?!”
Peri kızının sabrı tükenmiş olmalıydı.
Foeniculum, Sora ve Shiro’yu fırçalamaya başlamadan önce kilitli kapılarını ortadan kaldırdı. Odaya daldı ve Sora’nın altına sığındığı battaniyeyi çekip aldı.
“İlk günde yaptıklarınızı göstermek için harika bir öne çıkanlar videosu planlamıştım ama yooom, bütün gün odanızda oturdunuz kaldınız!! Hiç çabalamıyorsunuz bile!!”
“Neyi çabalayacakmışız?! Bu rezaletin içinde neden bir şey için çabalayalım ki?!” Sora battaniyesini geri kaptı ve onun bağırışına kendi çığlığıyla karşılık verdi.
“Şey, birbirinize aşık falan olmanız gerekiyor işte!! Ne bileyim, durup dururken böyle kapatıldığınız için dertleşebilirdiniz, bu da romantizmin tohumlarını falan ekebilirdi!! Ne demek istediğimi anlıyorsunuz, değil mi?!”
“Hadi oradan be!! Onu yapabilseydim zaten şimdiye kadar bir kız arkadaşım olurdu!!”
“Hiç çabalamadığın için yok zaten!!”
“Bırak ya, duymak istemiyorum! Beni ağlatacaksın lanet olsun!!”
Çabalamak mı? Tam olarak ne için çabalamak?

“Biriyle çift olmazsanız ne buradan çıkabilirsiniz ne de karnınızı doyuracak kadar bahşiş toplayabilirsiniz!! Az önce kuralları duymadınız mı yoksa?! Yoksa gerçekten açlıktan ölmek mi istiyorsunuz?!”
“Kuralları muhtemelen herkesten iyi biliyorum!! Zaten bu yüzden bunalımdayım ya!!”
Ah evet, kurallar… Yani: Buradan çıkmak için çiftler halinde eşleşmeleri gerekiyordu…
Ya da akıllı telefonlarıyla bir anahtar satın alıp tek başlarına çıkabilirlerdi…
Nitekim—anahtarın fiyatı beşin arkasına dizilmiş dokuz sıfır olarak görünüyordu…
Beş milyar puan.
Anahtarın abesle iştigal fiyatı buydu işte.
Çiftler halinde eşleşerek yalnızca dördü kaçabilirdi. Son yarışmacıyı da kurtarmak için bir anahtar satın almak zorundaydılar. Bunun için de izleyicilerini—yani Perileri—memnun edip bahşiş toplamaları gerekiyordu.
İzleyicileri memnun etmenin tek yolu ise—aynen öyle—oyuncuların birbirine aşık oluşunu izletmekti.
Ancak—Sora’nın önünde duran devasa bir sorun vardı. O da şuydu:
“Ben bu aşk belgeseli türüne dair zerre kadar bir şey bilmiyorum ki!!”
İzleyicileri nasıl memnun edip bahşiş toplayacağına dair en ufak bir fikri yoktu.
Bu konudaki bilgisi sıfırdı—koca bir hiç! Bu muazzam bir sorundu!

“Bu nasıl bir sistem ulan?! Rastgele bir sürü insanı toplayıp onları ilişkiye girmeye zorlayabileceğinizi mi sanıyorsunuz?! Buradan çıkacak tek aşk, eleme sürecinin bir ürünü olur ancak!!”
Issız adaya düşen insanlar neden eninde sonunda sevgili olurlardı?
Basitti: Çünkü beraber olacak başka kimse yoktu da ondan.
Peki neden sanki yüzyılın aşkıymış gibi davranırlardı? Ve bu durum izleyicileri neden gözyaşlarına boğardı? Hiç mantıklı değildi!!
“Hayvanları kafeslere kapatıp çiftleşmelerini izlemekten hoşlanan tek güruh biyologlardır!! Bu büsbütün tüyler ürpertici bir şey!!”
“Şey, olaylara böyle baktığına göre kadınlar arasında gerçekten hiç popüler biri olmamalısın.”
“Aynen öyle, Steph! Bir itirazın mı var? Şimdi konuş ya da sonsuza kadar sus!!”
Steph, Sora’nın popülaritesizliğinin derinliği karşısında ürperdi fakat Sora onun sesini kesip konuyu yine bu saçma oyuna getirdi.
Dışarıda kalan tek kişi kendisi olacağı bir ölüm oyununu asla ama asla kabul etmeyeceğini çok iyi biliyordu. Sora, hiçbir itiraz hakkı tanınmadan bu oyuna zorlandıklarına adı gibi emindi. Ancak…
“Benim hiçbir itirazım yok efendim. Efendim gerçekten çok bilgece konuşuyor. Keskin zekanız her zamanki gibi ışıldıyor.”
“[Onay]: Canlılar arasındaki tüm çiftleşmeler bir eleme sürecine indirgenebilir. Canlı varlıklar yalnızca yakınlarındakilerle çiftleşebilir. Dolayısıyla aynı sınıftan ve kökenden gelen iki varlığın birbirine aşık olması kaçınılmazdır. Her zamanki gibi, Efendi her şeyi bilmektedir. [Yeniden Doğrulama]: Bu koşullar göz önüne alındığında, bu birimin ruh eşi olan Efendisi ile karşılaşabilmiş olması inanılmazdır. Ne büyük şans.”
Jibril ve Emir-Eins Sora’yı övgülere boğdu, fakat Sora kendisini garip bir hissin pençesinde buldu.
Bir dakika… Ne?
“… Sora, zaten aşikar olan şeyleri söylüyorsun…”
“Ne?”

“İnsanlar sadece en yakınlarındaki kişilere âşık olurlar. Bunu garip buluyorsan ya aşkın kendisini garip buluyorsundur ya da başkalarının aşkı bulmasından nefret ediyorsundur, ve—”
“… Ağabeyim… ikincisi. Yani özetle… sadece… kıskancın teki.”
Şaşkınlıktan nefesi kesilen Sora’ya bakan Steph ile Shiro’nun yüzünde en ufak bir tebessüm bile yoktu.
Steph bile… bana acıyor…
Heh… heh-heh…
“Evet… Haklısınız… Tamam… Odamdan çıkacağım…”
Sora türün kendisinde hiçbir sorun olmadığını, en başından beri sadece aşkı anlamayanın kendisi olduğunu idrak etti.
Ama en azından diğerleri bu konuyu ondan çok daha iyi kavramış gibi görünüyordu.
Belki de izleyicileri onun asla başaramayacağı bir şekilde tatmin edebilirlerdi—
“Kendimi bu odaya kapatırsam Shiro da kapana kısılacak… Tamam, şimdi çıkıyorum… Siz dördünüz, tepe tepe birbirinize âşık olabilirsiniz… Ben de bir saksı bitkisi gibi bir köşede kıvrılıp otururum…”
Gerçekten de… Ne söylenirse söylensin, Sora sonucun değişmeyeceğini ve eninde sonunda yapayalnız kalacağını biliyordu.
En azından açlıktan ölmemek umuduyla, diğerlerinin katılmasına izin vermesi gerektiğini düşündü.
Derin bir kederle kaderine boyun eğen Sora odadan çıkmak üzere hamle yaptı ki tam o anda—
“AARRGH! Böyle hiçbir yere varamıyoruz!! Plan değişti millet!!”
Foeniculum’un canına tak etmişti. Saçını başını yolarak gruba doğru haykırdı.
“İşlerin çok yavaş ilerlediği durumlar için bir fikrim vardı—ama daha ilk günden kullanmak zorunda kalacağımı hiç düşünmemiştim. Görünüşe göre bugünkü yayını size bir oyun oynatarak başlatacağız!!”
Oyun mu…?
Ekip hep birlikte Peri’ye tereddüt dolu bakışlar fırlattı.
“Hemen paçaları tutuşturmayın. Bunu basit, minik bir mini oyun gibi düşünün.” Ağzında purosuyla Foeniculum, yayvan bir sırıtışla konuşmaya devam etti. “Kazanırsanız, Yeminler üzerine ant içerek—ne olursa olsun—tek bir evet-hayır sorusunu dürüstçe yanıtlayacağım. Oyunun şartları bunlar.”
“Herhangi bir soru mu?! Buradan çıkmanın başka bir yolu var mı gibi bir şey bile mi?!” diye sordu Steph.
“Evet, evet. Evet ya da hayırla yanıtlanabildiği sürece sorduğunuz her soruyu cevaplayacağım.”
Doğru ya… Gizli kurallar olsun ya da olmasın, evet-hayır gerektiren her türlü soruyu dürüstçe yanıtlayacaktı.

Bu yeni teklif karşısında ekip birbirinin gözünün içine bakarak başıyla onayladı, ardından:
“Ben bunda yokum… Siz dördünüz halledin…”
“Ne?! N-neden kenarda durmayı seçiyorsun ki?!” diye çıkıştı Steph.
“Çünkü bu oyunla ilgili soracak hiçbir sorum yok… ” oldu Sora’nın cansız, ruhsuz cevabı.
Fakat Foeniculum’un hemen ardından söyleyeceği şey, onun fikrini kökten değiştirecekti:
“Bu arada söyleyeyim, bu oyun Sora’yı geçici olarak aranızdan biriyle sevgili yapmayı içeriyor.”
“Pekala hanımlar, Peri’yi duydunuz!! Kasvetli kasvetli oturmak bizi bu beladan kurtarmayacak!!”
Bir kasırga koparacak kadar enerjik adımlarla—ve Jibril’in bile fark edemeyeceği bir hızla—Sora odasından fırlamıştı.

“Selaaam milleeeet!! İkinci yayın vakti geldi—ve işte karşınızdayım!! … Tamam, bakın, az önceki şey tamamen bir talihsizlikti… B-biliyorum! Karşınızda herkesin en sevdiği o küçük pislik var! Yayıncı âleminin en dibinden canlı canlı sunuluyor!! İstediğiniz kadar linçleyin, Foeniculum programınızla karşınızda!”

İzleyiciler bir önceki gün yaşanan aksiliği henüz unutamamış gibiydi; Foeniculum ikinci yayına biraz mahcup bir edayla başladı.
Ancak Sora ve diğerleri tek kelime dahi edemiyordu.
Hiçbir şey göremiyorlardı da. Oturma odasındaki masada öylece oturmuş, dinlemekle yetiniyorlardı.
“H-her neyse, bugün sizler için harika bir programım var millet!! İster istesinler ister istemesinler, bu beşli arasındaki kimyayı tutuşturacak ufak bir şey!! Şimdi, ilk etkinliğimiz—huzurlarınızda!!”

“Gizli itiraf oyunu!! Ooo-hooo!! Bum, bum, ışıl ışıl!!”
Peri, etkinliğini sunarken coşkuyla fişek ses efektleri çıkardı.
Sora ve diğerleri, izleyicilerden katbekat daha dikkatli dinliyordu.
Oynayacakları oyunun detayları kendilerine henüz anlatılmamıştı.
Tek talimatları sandalyelerine oturmak, gözlerini kapatmak ve gıklarını bile çıkarmadan dinlemek olmuştu.
Sora ve Shiro yan yana oturmuş—el ele tutuşmuş, gözleri kapalı—açıklamayı bekliyorlardı.
“Yarışmacılarımıza ne düşündüklerini yazılı olarak gösteren kartlar verdim!”
Sora kartını sol elinde tutuyordu—diğer eliyle ise Shiro’nun elini kavramıştı.
“Beşi de kartlarına ‘A, B’yi seviyor’ yazacak. A, kartın sahibinden farklı biri olmak zorunda; B ise A için seçtikleri kişi hariç—kendileri de dahil—herhangi biri olabilir!”
Pekala…
“Mesela, buradaki Sora kalkıp ‘Sora, B’yi seviyor’ yazamaz. Ama ‘A, Sora’yı seviyor’ yazabilir!! Ve tabii ki ‘Sora, Sora’yı seviyor’ da yazamaz. Başka bir deyişle—kendisini başka bir oyuncuyla eşleştirebilen kazanır!!”
Ne sadistçe bir oyun konsepti ama…
Foeniculum ekibin iç seslerini görmezden gelerek açıklamasına devam etti.
“’A, B’yi seviyor’ ve ‘B, A’yı seviyor’ yazan ikili eşleşmiş olacak!! A ile B bir çift haline gelecek!! Bir çift oluşana kadar devam edeceğiz—ve eğer ilk denemelerinde eşleşmeyi başarırlarsa, beş yarışmacı da bonus bir ödül kazanacak! ”

Demek mesele buydu. Yayın başlamadan önce bahsettiği bonus ödül tam olarak buydu. Foeniculum, grubun soracağı “evet” ya da “hayır” yanıtlı tek bir soruyu cevaplayacaktı.

“Sayın yarışmacılar, kartlarınıza yazacağınız her şeyi diğer oyunculardan sır gibi saklayıp yalnızca izleyicilerimizle paylaşacağımdan emin olabilirsiniz. Nasıl olsa kimliğiniz gizli tutulacak, bu yüzden dilediğiniz kişiye gönül rahatlığıyla itirafta bulunabilirsiniz!! Eee, kulağa nasıl geliyor?!”

Dolayısıyla bu oyunda Foeniculum’un kaybetmesine imkân yoktu.
“Ayrıca oyun başlamadan önce yarışmacıların kendi arasında konuşması da yasak! İçlerinden biri bile konuşursa ya da gözlerini açarsa, beş yarışmacı da kaybeder!! E bu da epey sıkıcı bir yayın olurdu, o yüzden sakın öyle bir şey yapayım demeyin, tamam mı?”
Bu kural, grubun hile yapmak için kullanabileceği tüm yöntemlerin önüne geçiyordu—fakat bir kural daha vardı.
Foeniculum, oyunun en önemli kısmını en sona saklamıştı.
“Birbiriyle eşleşen çift, tam bir gün boyunca sevgili olmak zorunda kalacak!!”
Doğru ya… Bu oyunun asıl amacı bir çift oluşturmaktı.
Bunu yarışma başlamadan önce Sora ve diğerlerine söylemişti—şimdi ise izleyicileri eğlendirmek için onlara aktarıyordu.
“Öyleyse şov başlasın! Pekala yarışmacılar, düşünmek için beş dakikanız var— Vee süreniz başladı!!”
Başlama komutunu haykırır haykırmaz Foeniculum yüzünü izleyicilerine döndü.
“Bu sırada ben de gelen yorumlardan bazılarını okuyayım! ‘Selam Foeniculum’—ohoo, sana da selam Anemone. ‘Kimse senin bu dandik muhabbetini dinlemek istemiyor!’ … Heheh. Sana da kapak olsun! İstediğin zaman defolup gidebilirsin, ukala herif! … Vay anasını, harbiden gitti adam! Şaka yapıyordum yahu! Hadi ama, bak yalvarıyorum burada!! Gitmeee ne oluuur! ”




Foeniculum, sohbet odasındakilerle atışmaya pürüzsüz bir geçiş yaparken Sora gözlerini kapattı—zihninde sessizce kuralları gözden geçiriyordu—ve derin düşüncelere daldı.
Oyunun amacı, önceden hiçbir şey konuşmadan bir çift oluşturmaktı.
Dördünün arasında on altı farklı kombinasyon mevcuttu.
Bu da herkes rastgele birini yazacak olursa bir çift oluşturma şansının yüzde 25 olduğu anlamına geliyordu… Fena bir olasılık sayılmazdı hani.
Ne var ki bu oran, yalnızca hepsi rastgele birini seçtiği takdirde geçerliydi. Gerçekler ise daha karmaşıktı; oyuncuların kendi düşünceleri ve duyguları kararlarını etkiliyordu.
Normalde bu tarz bir oyun, oyuncuların birbirini tartıp yanıtlarını ona göre ayarladığı birkaç tur boyunca oynansın diye tasarlanırdı. Sora ve diğerlerinin kazanması için daha ilk turda bir çift oluşturmaları gerekiyordu—başka bir deyişle, bir ani ölüm maçıydı bu.
Foeniculum’un hedefi, içlerinden ikisinin bir çift oluşturmasıydı.
Tabii ki gruptan gelecek bir soruyu cevaplamak zorunda kalmak istemediğinden, oyunun turlarca sürmesini amaçladığı da bir gerçekti.
Yahu, böyle bir oyunda hünerin h’si bile yoktu. Tamamen şansa dayalıydı işte.
Tabii kurallara harfiyen uyarak oynarsan.
Bu yüzden Sora, parmaklarını Shiro’nun avucunun içinde oynatmaya başlarken sırıtmaktan kendini alamadı.
Kuralları kitabına göre oynayacağımızı mı sanıyordu gerçekten?
Ben “Jibril, Sora’yı seviyor” yazacağım. Shiro, sen de “Sora, Jibril’i seviyor” yazmalısın.
Sora, sadece parmaklarını kullanarak bunu kız kardeşine aktardı.
Birkaç saniye geçti ve Shiro da benzer bir şekilde yanıt verdi: Anlaşıldı.
Görüyorsunuz ya… Yanıtlarını önceden tartışamayacakları kesindi. Konuşamaz, birbirlerinin yüzüne bakamazlardı.
Bu alanda büyü kullanılamıyordu—yani Jibril ve Emir-Eins ile iş birliği yapmanın hiçbir yolu yoktu.
Lakin—Sora’nın yanında Shiro vardı. İkisi, oyunun kurallarını kolayca alt edebilirdi.
El ele tutuşabildiklerine göre, gerekirse yarının gezi programını bile müzakere edebilirlerdi.
Sahip oldukları iki oy sayesinde, gözleri kapalı dahi olsa istedikleri çifti yaratabilirlerdi!
Yine de Sora, bu oyunun getirdiği riskin gayet farkındaydı.
Tam bir gün boyunca sevgili olmaya zorlanmak… Bunun arkasından nelerin çıkabileceğini kim bilebilirdi ki?
Kimin kiminle eşleşeceğine karar vermek, azami ölçüde dikkat ve özen gerektiriyordu.
Sora’nın Jibril’de karar kılmasının sebebi de tam olarak buydu. En kötü senaryoda bile—ki kendisine zarar verecek bir konuma geleceğinden şüphe duysa da—Jibril hem kendisinin hem de Shiro’nun emirlerine harfiyen uyardı; bu yüzden en risksiz seçenek oydu.
Yine de onunla kim eşleşirse eşleşsin, belli bir riskle karşı karşıya kalması kaçınılmazdı.
Dolayısıyla, böyle bir yükü birinin üstlenmesi gerekiyorsa—bu iş için Sora’dan daha iyisi mi vardı?!
Sora tam bu mantıklı ve fedakarca kararını onaylayıp zihninde kendi sırtını sıvazlarken—
“Beş dakikanız doldu millet!! Kartları alıyorum artık, teşekküüüürler! ”

Foeniculum’un sesi yankılanarak düşünce silsilesini kesti.
Sol elindeki kartın alındığını hisseden Sora’nın yüzüne merhametli, yüce gönüllü bir tebessüm yayıldı.
Ve ardından:
“O da ne? Bakın siz şu sürprize!! Görünüşe göre daha ilk turdan bir eşleşmemiz var!!” diye haykırdı Foeniculum.
Sora, zafer dolu bir yumruk şovu yapmak üzere kolunu sessizce hazırladı.
Ah, kendini aslanın ağzına nasıl da atmıştı ama.
Ne kadar canını yakarsa yaksın, yarı yolda kalmadan oyunu bitirmenin Sora tarzı yolu buydu!!
Bu şövalyece kararının getirdiği her bir risk, tünelin sonundaki o küçücük ışık hüzmesi için değerdi!!
Başı dik bir şekilde Sora, bu oyunu kazandığından adı gibi emindi. Ve kazanmaktan kastı ise…
İlk kız arkadaşım: Jibril!!!!

Dünyaya hoş geldin; tek bir günlüğüne de olsa artık bir kız arkadaş edinmiş olan, on sekiz yaşındaki bakir Sora!
Bugünden itibaren o ebedi sıfır evrim geçirerek 0, 1’e dönüşecekti.
Foeniculum duyurusuna devam ederken Sora büyük bir beklentiyle bekliyordu— Fakat…
“Stephanie ile Jibril birbirlerine karşı hisler besliyor!! Biraz beklenmedik oldu ama olsun!!”
“““NE?!”””

Sora, Jibril ve Steph aynı anda şaşkınlıkla haykırdı.
“Hop hop, orada bir durun bakalım! Bu lanet şey nasıl gerçekleşti böyle?!”
Bir çiftin oluşmasıyla oyun sona ermişti.
Sora’nın artık gözlerini kapalı tutmak ya da sessiz kalmak için hiçbir nedeni kalmamıştı; sonuçlara öfkeyle itiraz etti.
Kendisinin ve Shiro’nun kartları görmezden gelinmişti. Foeniculum kesinlikle hile yapıyordu.
Sora’nın itirazına katılan kişi, suç ortağı Shiro değil, şuydu:
“Seni gidi—ğ-değersiz hurda yığını—beni kandırdın ha! Anlaşılan eceline susamışsın—”
“`[Alay]` Kandırılan taraf suçludur. Dünya böyle işler. Söylemeye bile gerek yok ki, Düzensiz Sayı bir aptaldır. Doğrulama tamamlandı, aaaptal.”
Jibril’in etrafı, Emir-Eins’a fırlattığı öldürücü bakışlar yüzünden adeta ışıldıyordu.
Emir-Eins… Jibril’i mi kandırmıştı…?
Bir dakika. Foeniculum’un sonuçları açıkladığı anı şöyle bir düşündüğünde…
Şaşırmış gibi görünen tek kişiler, bu sonuçların nereden çıktığını hiç bilmiyorlarmışçasına Sora, Jibril ve Steph’ti.
Sora, Shiro ile Emir-Eins’a dönüp sordu: “Hey! Burada neler dönüyor? Ahhhh, özür dilerim; çok özür dilerim!!”

Kafasını çevirdiğinde buz gibi iki bakışla karşılaştı ve bu durum cümlesinin ortasında mızıldanmasına yol açtı.
Kahretsin, neler döndüğüne dair en ufak bir fikrim yok!!
Az önce ne oldu öyle? Ve bundan sonra ne olacak?!
Sora’nın kafası karmakarışıktı. Yine de kesin olan bir şey vardı.
Nasıl olduğunu anlayamasa da, çok sevdiği küçük kız kardeşinin kendisine ihanet ettiğini kavramıştı. Gözyaşlarının eşiğinde içinden sordu:
Bu sefer onu kızdıracak ne yaptım ki…?

Shiro, sanki bir böcek numunesine iğne saplıyormuş gibi bakışlarıyla Sora’yı delip geçiyor ve düşünüyordu…
Daha doğrusu, şöyle düşünmekten kendini alamıyordu… Üstün bir stratejist olan ama iş aşka gelince tam bir mankafaya dönüşen ağabeyi…
Yoksa… Ağabeyim… bir süzme aptal mıydı…?
Sora son derece derin düşüncelere dalmış gibi görünüyordu ama—bu oyun aslında inanılmaz derecede basitti.
Yani, hadi ama. Temel olarak—
bütün kızlar “Sora kendilerini seviyor” diye yazacaktı… Değil mi…?
Sora’nın tek yapması gereken içlerinden birini seçip o kızın kendisini sevdiğini yazmaktı ve iş bitecekti.
Üstelik bunda gizli saklı hiçbir taraf olmayacaktı; bu fiilen bir itiraf demekti. Bayağı, katıksız bir aşk itirafı.
Foeniculum’un ima etmeye çalıştığı şey de buydu… Ağabeyim bunu nasıl fark edememişti ki…?
Bu yüzden Shiro sadece konuşmuştu. Sesiyle değil, dudaklarıyla.
“Ağabeyim Jibril ile eşleşecek,” diye dudaklarını oynattı…
Emir-Eins—Exmachina sensörleriyle—bunu kolayca yakalayabilirdi.
Shiro’nun dudaklarını okumak için gözlerine bile ihtiyacı yoktu. Bu yüzden Shiro devam etmişti:
“Ben ‘Steph Jibril’i seviyor’ yazacağım.”
Shiro, tıpkı kendisi gibi mantıksal ve sayısal düşünen Emir-Eins’ın bu niyetini kavrayacağını biliyordu.
Siborgun gerisini tamamlayacağından emindi.
Yani—Jibril’in “Sora Jibril’i seviyor” yazmasını engelleyecek bir yol bulacaktı.
Emir-Eins muhtemelen Jibril’e “Küçük Kız Kardeş’in emirleri” diyerek bir mesaj iletecekti. “’Sora Shiro’yu seviyor’ yaz.” Sonra da Emir-Eins’ın kendisi “Jibril Steph’i seviyor” diye yazacaktı.
Böylece Jibril’in Sora ile eşleşme çabalarına geçici olarak bir dur diyecekti. Ve—bunun sonucunda da—onun Jibril ile bir çift olmasını önleyecekti.
Bütün bunları yaparken aynı zamanda ekibin ilk turdaki zaferini de garantiye alıyordu. Her iki hedefine de ulaşmak için izleyebileceği tek yol buydu—!!
Ve başarmıştı da.
Ancak—zaferini garantiye aldıktan sonra—Shiro, Sora ile Jibril’e döndü.
““Hiik?!””

İkisi de Shiro’nun delici bakışları altında sızlandı.
Yani, cidden—
Ağabey… Zaferi garantiye almak istiyordun madem, neden benimle eşleşmedin ki…?
Sora Shiro’yu seviyor, Shiro Sora’yı seviyor… Bu gayet mükemmel iş görürdü… Değil mi?
Neden seni Jibril ile eşleştirmemi sağlamaya çalıştın ki…?
Sen de öyle, Jibril… “Sora Jibril’i seviyor” yazacaktın, değil mi…?
Emir-Eins seni durdurmasaydı kesin kendi adını yazacaktın, eminim… Değil mi…?
“Pekalaaa, kurallara göre bu durum ikisini bir çift yapıyor sanırım!!”
Sora ile Jibril’in şansına, Foeniculum Shiro’nun ölümcül bakışlarını kesti.
“Jibril ile Stephanie önümüzdeki yirmi dört saat boyunca bir çift olmak zorunda, başlangıç da—şimdi!!”
Foeniculum büyük bir heyecanla iki kadını çift ilan etti—ve tam o anda…
Güm-güm.
Jibril ile Steph’in göz göze geldiği ve birbirlerine aşık olduğu o ses duyuldu.
Bu ses gayet net bir şekilde duyulabiliyordu—en azından Shiro ve diğerlerine öyle gelmişti.

Tam bir gün boyunca bir çift olmaya zorlanmak…
Sora, Shiro ve hatta Emir-Eins, bu kuralın ne getireceğini görmek için nefeslerini tutmuş bekliyordu.
Steph ve Jibril gerçekten bir günlüğüne birbirlerine âşık mı olacaktı? İki kardeşin de Exmachina’nın da neyle karşılaşacaklarına dair en ufak bir fikri yoktu.
Yüzleri kızaran iki kadın birbirlerinin gözlerinin içine bakıyordu… Aşkı tatmak böyle bir şey miydi yani?
Dur bir dakika, hepsi bu kadar mı? Tam da Sora bunun büyük bir hayal kırıklığı olduğunu düşünmeye başlamışken…
“”


“İiiik?!”
Jibril’in tebessümü çözülüp yerini yayıla yayıla kocaman bir sırıtmaya bıraktı; Steph’in yüzü ise pancar gibi kızardı.
Sora, bunların gerçekten de birbirine âşık iki kadının yüz ifadesi olup olmadığı konusunda şüpheye düşmüştü. Derken Jibril, ses duvarını yaracak bir hızla Steph’in üzerine atıldı—ama sonra…
“Ayyy, hop bakalım!! İşi PG-13 seviyesinde tutalım hanımlar. Yayınımızın ban yemesini istemeyiz, değil mi! ”

Daha Sora ne olduğunu bile idrak edemeden Foeniculum araya girdi ve gerçekleşmek üzere olan her neyse onu iptal etti.
Jibril, Steph’in yanından hızla geçip dosdoğru duvara çakıldı.
Bu sırada Steph ise gözleri yaşlı, titreyerek büzülmüş oturuyordu.
Dur bir dakika—bu, az kalsın yayının ban yemesine sebep olacak bir şey yapacakları anlamına mı geliyordu?! Neler oluyor ulan burada?!
“Şey… J-Jibril, sen ve Steph birbirinize âşık mısınız?” diye sordu Sora temkinli bir şekilde.
“Küçük Dora ile ben mi? Âşık olmak mı? Saçmalık—Dora benim evcil hayvanım,” diye yanıt verdi, kafasındaki şişliği ovuştururken gözle görülür şekilde kafası karışmış olan Jibril. “En başta hizmetkârınızın bir evcil hayvan edinmesine lütfedip izin veren Siz’diniz, Efendim. Unuttunuz mu?”
Sora ve Shiro bakıştılar ve ikisinin de böyle bir izin verdiklerini—hatta kendilerinden böyle bir şey istendiğini—hatırlamadıklarını teyit ettiler.
“Üstündekileri çıkarmak için üzerine atlamıştım—evcil hayvanların kıyafete ihtiyacı yoktur—ama görünüşe göre nedense bunu burada yapamıyorum, bu yüzden şimdilik üstünde durmayacağım. Gel bakalım, küçük Dora. Otur. Şimdi patini ver. ”

“T-tamam…”
“Aferin, aferin. Benim akıllı kızım Dora! ”

“Uurghhh…”
Her ne olursa olsun, Jibril ve Steph’in aralarındaki ilişkiyi karşılıklı olarak kabullendikleri anlaşılıyordu.
Yüzü kızarmış olsa da Steph, bir köpek gibi başının okşanmasından ve kendisine emir verilmesinden pek rahatsız görünmüyordu.
“… Acaba ben, şey… çok hızlı bir şey sorabilir miyim…? Siz ikiniz ne zamandır birliktesiniz?”
“Sizlerle ilk oyunumuzu oynadığımız günün ertesi gününden beri, Efendilerim. Küçük Dora’ya bir tasma, köpek kulakları ve bir kuyruk takmaya zorlayıp onu şehirde gezdirdiğinizi duydum ve ben de bir denemeye karar verdim. Verdiği tepkilere siz de bayılmıyor musunuz? Tam ağlamak üzereyken takındığı o küçük yüz ifadesine bayılıyorum—hele onu çırılçıplak gezdirdiğim zamanlardan bahsetmiyorum bile—”
“Jib—şey, Sahibim?! Buna dair kimseye bir şey söylemeyeceğinizi söylemiştiniz!!”
“… Oho? Evcil hayvanım sahibine kendi fikrini mi beyan etmeye çalışıyor? ”

“İiiyyk! Ş-şey! B-beni cezalandıracaksanız, lütfen nazik olun!!”
Anlaşıldı, burada ne döndüğü belli oldu.
Görünen o ki Jibril ile Steph’in hafızalarıyla iyice oynanmıştı.
Bunu fark eden Sora derin bir nefes verip konuştu:
“Hey, Foeniculum!! Buna mı çift diyorsun sen?! Bizi kandırdın!”
Jibril ile Steph’in sıradan bir çift olmakla uzaktan yakından alakaları yoktu; daha çok bir efendi ile hizmetçi gibiydiler.
Sora kuralları çiğnediği için Foeniculum’u suçladı fakat Peri, bu iddiayı hevesle bir kenara fırlatıp attı.
“Onlar bal gibi de bir çift! Bilinçaltında karşılıklı olarak rıza göstermiş bir çift hem de!!”
Eğer Foeniculum’un söylediği doğruysa, bu tek bir anlama gelebilirdi:
“… Yani Steph… Jibril’in evcil hayvanı… olmayı sorun etmiyor mu?”
Eğer Steph bilinçaltında böyle hissetmiyor olsaydı, Jibril ile asla bir çift olamazlardı.
Shiro bunu doğrulatmak için Foeniculum’a sordu fakat lafı yarıda kesildi:
“O-olamaz öyle şey!! B-ben sadece Jibril rica ettiği için böyle yapıyorum… O böyle istediği için…”
Steph telaşla durumu açıklamaya çalıştı.
“Y-yani, bahsettiğimiz kişi Jibril! Koskoca Jibril! Onu reddetmek benim ne haddime?! Böyle bir şeyden asla zevk alıyor falan değilim!! B-bizimki şey, normal bir ilişki—”
“… Dora? Efendilerim sizinle konuşuyor olsaydı neyse ama ben size konuşma izni verdim mi? Görünen o ki birilerinin hâlâ biraz daha eğitilmeye ihtiyacı var. ”

“Ahhh! Çok özür dilerim!!”
Sora ve Shiro, Jibril’in Steph’i azarlamasını dinlediler. Jibril’in ses tonunda bariz bir kıskançlık—ve sahiplenme— tınısı duyulabiliyordu.
Bunu fark ettiklerinde, Steph’in sesindeki o örtük sevinç kırıntısını da yakaladılar.
Hepsi aynı anda aynı sonuca vardı—her şey şimdi yerine oturmuştu.
Onlar tam da öyle bir çiftti.

Başka bir deyişle: “Tüm gün boyunca çift olmaya zorlanmak”, sadece iki kişinin eşleştirilmesi anlamına geliyordu; birbirlerine aşık olmaları şart değildi.
Bilinçaltlarında bile olsa bu ilişkiye ikisi de onay verdiği sürece romantik bir çift haline gelebilirlerdi.
Sahte hafızalarının temeli buydu; onlar zaten en başından beri öyle bir çiftti.
Durum böyleyse—Emir-Eins, Peri’ye son derece temkinli bir şekilde sordu:
“… [Teyit]: Gün sona erdiğinde uydurulan hafızaları yok olacak, değil mi?”
“Pek sayılmaz. Ama hafızalarıyla oynandığını bilecekler. Tıpkı bir rüyaymış gibi hissettirecek. Ve çok geçmeden, gerçekten bir rüyadan ibaretmiş gibi bunu unutup gidecekler. ”


Keşke hiç çıkmasaydım dediğin biriyle çıkmış olsan bile, onu bir şekilde illa ki hatırlarsın.
Foeniculum’un bu yanıtı hem Shiro hem de Emir-Eins’ın tüylerini ürpertmişti. Sora ise tam tersine…
Yani planlandığı gibi Jibril’le eşleşmiş olsaydım… Bayağı bayağı öyle ya da böyle bir şekilde çift olduğumuza dair rüyalar görebilecektim!!
Gerçek rüyalarında bile bir kız arkadaş bulamayan ben hem de!! Bu kuralların bu kadar muhteşem olabileceği kimin aklına gelirdi ki?!
Kahretsin! Planım niye yattı ki benim?!
Pişmanlıktan kahrolan Sora, nerede kaybettiğini çaresizce kara kara düşünürken hemen yanında:
“Bwa-ha-haaa! Oluk oluk para akıyor resmen! Şu toplanan bahşişlere bakın hele! Teşekkürler millet! ”

Anlaşılan Jibril ile Steph’in kız kıza yakınlaşması epey ilgi görmüştü.
Heyecandan havalara uçan Foeniculum, ekran aracılığıyla izleyicilerine seslendi. Sora işte tam o anda sakince bir şey hatırladı.
“… Aklıma gelmişken, bu yayın Elf’lere de yapılıyor mu ki…?”
Bir Imanity ile bir Flügel arasındaki aşk.
Sora, olayların bu raddeye gelişinin dünyaya—yani en azından Elf’lere—yayınlanıp yayınlanmadığını merak etti…
İçi rahat değildi: Farz edelim ki Jibril ile eşleşmişti—onları izleyecek kişiler arasında Chlammy ile Fiel’in olması isteyeceği en son şey bile değildi.
“Aaa, Elf’ler bu yayını izleyemez—yayın gizli olarak ayarlı,” diye cevap verdi Foeniculum. “Perilerin kendilerine özgü ruh koridoru bağlantı sinirleri vardır. Bunlar kökler gibi uzamsal evre sınırları boyunca uzanarak Perilerin birbirleriyle bağlantı kurmasını sağlar—Linkernet de bu köklerden oluşan devasa bir ağ gibidir. Ben de yayını doğrudan bu kökler üzerinden yapıyorum. Yani yayını sadece kanalıma abone olan Periler izleyebilir. ”

Demek öyle… Ne demek istediğini tam olarak kavrayamasam da “özel” yayın derken neyi kastettiğini artık anlamıştım.
Hesabı kilitliydi ya da Periler arasında doğrudan bir P2P bağlantısı söz konusuydu.
Eğer durum buysa, o zaman…
“… Yani sana bağış atan Periler doğrudan sana, bireysel olarak mı bağlı? Yani bu yayını izlemek için—ödemesini yapan birer müşteri gibi—senin kanalına mı abone oldular?”
Sadece bu da değildi; Jibril’in daha önce belirttiği gibi, bunu ruhlarıyla ödüyorlardı.
Nitekim Sora’nın akıllı telefonu, bu Perilerin 10.000 ve 20.000 puanlık bloklar halinde bağış gönderdiğini gösteriyordu.
Eğer puanların değeri yen ile birebir aynıysa, bu ortalığa saçılan muazzam bir paraydı…
Bu Periler kafayı mı yemişti? diye sorguladı Sora.
“Heh-heh-heh… Periler başkalarının arasındaki dramayı izlemek için her şeyi yapar; sırf bu yüzden köle olmaya bile razı gelenler oldu. Burada canlı canlı bir Flügel var—bunu izlemek için kim para dökmez ki? ”

“Dur bir dakika—köle olmayı kendi rızanızla seçtiğinizi mi ima ediyorsun sen?”
Sora, Peri ve Elf ırklarının Büyük Savaş sırasında müttefik olduğunu duymuştu.
Ancak Perilerin hangi noktada ve neden onların kölesi haline geldiği bilinmiyordu. Sora az önce duyduklarına inanamıyordu.
“Hmm? Ha… Elven Gard Perileri sır gibi saklar, o yüzden bizim hakkımızda pek bir şey bilmediğinize bahse girerim. O zaman size öğretmem gerekecek!!”
Sora’nın açıkça belli olan şüpheciliğini görmezden gelen Foeniculum konuşmaya devam etti:
“Perilerin başkalarının aşk hayatlarını dinlemekten daha çok can attığı hiçbir şey yoktur!!”
Şüpheleri doğrulanan Sora gözlerini kıstı. Doğru ya…
“Şu Elfler o kadar uzun yaşıyor ki, yine de romantik maceraları seks ve dramayla dolu—sanatlarının ve gece kaçamaklarının bu kadar ağız sulandırıcı olmasının sebebi de bu!! Peri ve Elf kadim zamanlardan beri müttefiktir ve eğer o Elfler bütün o kirli, küçük detayları sunacaksa, bazı Perilerin Elf kölesi olmakla ilgili hiçbir sıkıntısı yoktur. Bizler aşk tanrısı Alram tarafından yaratılmış aşk ırkıyız—bize bulaşmasanız iyi edersiniz!!”
Şunu bir netleştireyim, diye düşündü Sora…
Yani Periler, sırf o kirli aşk hayatları ve sanatları uğruna Elflerin—ya da benim demeyi sevdiğim şekliyle Erofu’ların—kölesi olmayı mı seçmişti…?
İş bununla da kalmıyordu:
“Şunu da bil ki Linkernet’i kurmamızın tek sebebi, onların işi pişirmesini keyifle izleyebilmekti.”
“… Yani izlendiklerini bile bile mi internet kullanıyorlar…?”
“Elflerin bakış açısından Periler, dahili internet erişimine sahip pratik çiçekler gibidir. Gördükleri her küçük çiçeğe dikkat edecek değiller ya.”
Doğru ya. Demek Exceed’ler alt ırkları Sora’nın tahmin ettiğinden bile daha çok hor görüyordu.
Ama yine de… Bu yeni bilgiyi kafasında oturtamayan Sora inlemeden edemedi. “… Kendi rızanla köle olmak için bayağı aptalca bir sebep…”
“Aptalca olan hiçbir şey yok! Onların draması bizim için besin gibi. Kelimenin tam anlamıyla bir yaşam çizgisi,” diye diretti alıngan bir edayla Foeniculum.
Çiçek ırkı olan Perilerin yaşamak için sadece toprağa, suya ve güneş ışığına ihtiyacı vardı.
Üstelik bu üçünü de bir Spratul içinde kendileri yaratabiliyorlardı—çevre dostuluğun zirvesi diye buna denirdi. Fakat büyü kullanabilmek için ruhlarını tazelemeleri gerekiyordu…
“İşin eğlenceli kısmı da burada işte—ruhlarımızı güçlendirmek için başkalarının romantik kaçamaklarından besleniriz. ”

Foeniculum, Emir-Eins’ın daha önceki şüphelerini doğrulayarak konuşmasını sürdürdü. Yani:
“Elde edebileceğimiz bütün o sulu, ballı dramalara ihtiyacımız var!! Ve yanında gelen her şeye: Tüm o acıya, kasvete, görkemli anlara—her şeye! Ne kadar kirliyse o kadar iyi!! Çünkü çiçeklerin pisliği sevdiğini herkes bilir!! Yalan mı?! … Ha? İnsanlar genelde bu kısımda gülerdi ama… Gülmeniz sorun değil, biliyorsunuz değil mi!!”
Gözleri yaşla dolmuştu; esprisinin gümlemesine şaşırmış gibiydi.
Ne var ki Sora bunu dinleyecek halde değildi. Keder içinde sızlayan kafasını tuttu.
“… Bunu hesaba katsak bile, gerçekten Elflerin kölesi olmak zorunda mıydınız?”
“Köle olmak zorunda olmamızla alakalı değil ki bu; sadece böylesi daha elverişliydi. Elf ve Peri bir bakıma birbirini tamamlıyor.”
Doğru ya… Sora bunu Jibril’den de duymuştu.
Görür görmez karşılaştığı her bitkiyi ve çiçeği kökünden söken Cüce’lere kıyasla Elf kesinlikle daha iyi bir eşleşmeydi.
Ama yine de—seçilebilecek bir sürü başka ırk vardı, üstelik birçoğu Perileri kulluğa zorlamazdı bile.
“Başka kiminle eşleşecektik ki? Üst ırkların hiçbiri bize dönüp bakmaz bile. Ayrıca Dhampir’lerin nesli tükenmek üzere, Seiren’ler lanet olası birbirini yiyor, Lunamana’lar bir sürü sosyopat ev kuşu, Imanity büyü kullanamıyor ve Werebeast’ler hayvan gibi sevişiyor!! Bize kaliteli romantizm lazım!”
Hani lafı açılmışken, bu dünyada tırnak içinde ‘normal’ aşk diline sahip pek fazla ırk yoktu… diye kendi kendine mırıldandı Sora.
Ancak aklına dikkat çekmesi gerektiğini hissettiği yeni bir şey takılmıştı.
“Şu son kısımdan biraz daha bahset bakayım. Şu Werebeast’lerden—hepsi şey yaparken gerçekten Ino gibi mi—?”
“Doğru— Bunların hepsi artık geçmişte kaldı!! O kadar tutkulu, o kadar kor gibi bir aşk görmek istiyorum ki dünyayı ateşe versin!!” İyice gaza gelen Foeniculum, Sora’nın sorusunu kaynatmıştı. “Bir Peri eninde sonunda aynı muhafazakar Elf dramasından bıkmaya mahkumdur!! Cinsiyet ve ırk engellerini aşan bir aşka ihtiyacımız var!! Bahse girerim yeni standart bu olacak!! Gözlerinizi bayram ettirin!!”
Foeniculum, başından beri sarılıp duran iki aşığı coşkuyla işaret ederken Sora’nın kafasının üzerine çöküverdi.
Şey, tam olarak sarılmak sayılmazdı: Jibril, büyük bir köpeğin karnını okşar gibi Steph’in karnını oşturuyordu, Steph ise—utanmış olsa da—bundan keyif alıyor gibi görünüyordu.
Foeniculum’un öngördüğü yeni aşk ve romantizm standardı buydu işte.
Hala eski standartlara çakılı kalmış olan Sora, onun bu avangart bakış açısını pek kavrayamamıştı.
Yine de onunla aynı fikirde olmasına gerek yoktu; nitekim izleyicileri, şıngırdayan para seslerinden bir senfoniyle onay mühürlerini basmışlardı bile.
Gelen bağışların sesiydi bu ve bu kargaşa son bulmayacak gibi görünüyordu…
“Ha bu arada, neredeyse unutuyordum. Artık elimizde bir çift olduğuna göre, sizden gelen bir soruyu yanıtlamam gerekiyor.”
Ah… doğru ya… Sora alacakları ödülü tamamen unutmuştu.
Foeniculum onlar için bir evet-hayır sorusunu cevaplayacaktı.
Dürüst olmak gerekirse Sora’nın sormak istediği bir soru bile yoktu.
“Yayının bitmesine yaklaşık bir saat var, o yüzden o bitene kadar bekleyin tamam mı? ”

“… Yok, sanırım bize bir saatten fazlası gerekecek. Bize şöyle bir gün versen nasıl olur… odalarımızda geçireceğimiz…?”
Ayrıca Steph’in de muhtemelen kendi sormak istediği sorular vardı—en iyisi Jibril ile kendisi eski hallerine dönene kadar beklemekti.
Bunları söyleyen Sora, her geçen dakika daha da hararetlenen JibSteph ikilisinden arkasını döndü.

Shiro’nun hor gören bakışlarından kaçmak için odasına döndü.

Üçüncü Gün—Gece.
“Oha?! Ne halt ediyordum ben böyle?!”

“Hmm… Daha doğrusu sen kimdin ki—? Şey, aslında…”
“… Gerçekten… bilmek… istiyor musunuz…?”
En son canlı yayının ertesi günüydü. Jibril ve Steph’in zorunlu eşleşmesinin üzerinden yaklaşık yirmi iki saat geçmişti.
Steph aniden eski haline dönünce, Sora ve Shiro ürkekçe odalarından başlarını çıkarıp ona bir soru sormuşlardı.
İki kardeşin kız kıza—Jibril ile Steph arasındaki—şebeklikleri izlemekle bir işleri olmayacağını düşünmüşlerdi.
Bu yüzden yayın bitmeden odalarına dönüp oyun oynamışlardı. Jibril ile Steph’in tam olarak ne yaptıklarını bilmelerinin bir yolu yoktu, yine de—
“Kesinlikle hayır! Ne olduğunu asla öğrenmek istemiyorum!!”
“[Rapor] Adı Bilinmeyen ve Düzensiz Numaralı Kadın’ın tam uzunlukta sesli-görüntülü kaydı alındı. [Soru] Görmek ister misiniz, Efendim?”
“Sakın ona göstermeye kalkma!! S-sen de bir şey söylesene, Jibril! Oradaki sen değildin, değil mi?! Öyle davranmaya zorlandık! Kendi rızamla asla yapacağım bir şey değil bu! Biliyorsun, değil mi?!”
“Evet, ikimiz de aynı büyünün etkisi altındaydık. Yine de söylemeliyim ki kendi içinde oldukça baştan çıkarıcı bir deneyimdi.”

bu tepkilere bakılırsa—yayının olası gidişatı bir yana—iki kardeş ne yaşandığına dair az çok bir fikir edinmişti.
Doğrusu, Foeniculum işleri sıkı bir şekilde PG-13 seviyesinde tuttuğu için ikilinin tam olarak ne yaptığını gözlerinde canlandırmak zordu. Durum ne olursa olsun Sora ve Shiro, Steph’in isteğine saygı duyup konuyu daha fazla kurcalamamayı tercih ettiler.
Ancak—Sora’nın kafasına yine pat diye konan—Foeniculum, sinsi bir sırıtış ve her zamanki yayın arkası edasıyla belirdi.
“Geh-heh-heh… Hiç endişelenmenize gerek yok millet. Bütün o günün iki saatlik bir özet klibini hazırladım! Kurguyu bitireceğim diye sabahladım be! Bu gece için mükemmel olacak—diğer seyircilerimizle birlikte siz de izleyebileceksiniz!!”
“Bizi yayında mı göstereceksin?! Bu bir şaka olmalı! Şaka olsa iyi olur!!”
Sora’nın kafasında bir Peri, yanı başında ise avazı çıktığı kadar bağıran bir Steph vardı. Bir an düşündü.
Dürüst olmak gerekirse o görüntüleri izlemek istiyorum. Ama bir yandan da istemiyorum.
Steph ile Jibril aksiyonu—normalde Sora’nın gözlerini dört açıp zevkle izleyeceği bir şeydi. Hatta sonradan tadını çıkarmak için videonun bir kopyasını bile isterdi.
Ama aynı zamanda, kendisi yapayalnız kalırken etrafındaki insanların çiftleşmesini izlemek zorunda kalacaktı…
Sora durumu biraz inkâr ediyordu—ama hepsinden öte, içi buruktu.
“… Eee, Foeniculum… sen niye katılmıyorsun bakayım?”
Sen de katılsaydın sap gibi ortada kalmazdım.
JibSteph aksiyonunu yüzsüzce oturup izleyecek kadar pişkin olabilirdim.
Sora suçlayıcı tonunu gizlemek için hiçbir çaba sar etmedi.
“Ne? Olay şu ki—Periler romantizm falan yaşamaz,” diye cevap verdi kafası karışan Foeniculum. “Biz Periler—temelde çiçeğiz. Polenle ürediğimiz için aşka ihtiyacımız yok.”
“Bir dakika dur orada. Yani bana şimdi… Perilerin hem erkek hem de dişi organa sahip olduğunu mu söylüyorsun?”
“Hı-hım, evet? Ne o, görmek mi istiyorsun?”
“… Orada bir dur… Erkek ve dişi organ derken… yani… mecazi anlamda mı? … Yoksa kelimenin tam anlamıyla mı?”
Shiro şüpheyle gözlerini süzerek Peri’ye sordu ama sorusu duyulmamış gibiydi.
Foeniculum’un aklında çok daha önemli bir şey vardı—ve bunu her zamanki tutkusuyla onlara aktardı.
“Size açıkça anlatayım: Biz periler izlemeyi severiz!! Başkaları büyük, ihtiraslı, cayır cayır aşk yaşarken duvarın dibindeki sinek—saksıdaki çiçek—olup izlemeye bayılırız!! Olaya bizim dahil olmamız mı? Kesinlikle imkânsız!! O güzelim dramanın bütün tadını kaçırır!!”
“Araya girmeme izin verirseniz Efendim: Periler ruhlarını başkalarının aşkıyla beslerler. Eğer ruhlarını kendi aşklarıyla besleyebilselerdi, bu onları sonsuza kadar kendi kendine yeten varlıklar yapardı… ve bu da oldukça mantıksız olurdu.”
“Başka ırkların zırvalıklarına laf edecek son kişi sensin.”
Flügel’ler de bu bakımdan aynıydı: Üremek için aşka ihtiyaçları yoktu. Bu asla aşkı deneyimlememek için bir sebep değildi… Olsa olsa, ırksal birtakım sınırlar söz konusu olabilirdi.
Her halükarda Sora, bu iddiaları kabullenip felsefi kavrama boyun eğerken derin bir iç çekti.
“Eee? Hepimiz buradayken—sorunu sormak için bundan daha iyi bir zaman olamaz sanırım.”

Foeniculum, birazdan başlayacak olan sıradaki yayından önce sorularını cevaplamak istiyordu.
Yine de Sora’nın vereceği cevap öncekisiyle aynıydı.
“Yani, sana soracak pek bir sorum yok aslında…”
“Benim var!! Buradan çıkmanın bir yolu olup olmadığını ya da içinde bulunduğumuz durum hakkında daha fazla detay sorsana!”
“O zaman geç sen sor, Steph…”
“Sadece bir evet ya da hayırla ondan dişe dokunur bir bilgi alabileceğimi mi sanıyorsun?!”
Steph, beceriksiz olduğu iddiasının arkasında gururla durdu. Sora kendi kendine kederlendi.
Öf… Gerçi soracak hakiki bir sorum da yok ki.
Ama yine de bir şey sorması gerekiyorsa, bu bir sorudan ziyade bir teyit olacaktı:
“… Tamam, o zaman sana bir şey sorayım, Steph.”
“Ne? Bana mı?”
“Yatmaya giderken o kıyafetleri mi giyiyorsun?”
“Ha? Şey, hayır, pijama giyiyorum… Aa, buraya geldikten sonra aldığım pijamadan bahsediyorsan sakın parayı sokağa attığımı falan düşünme!! Ucuz olanlardan aldım, hem—”
Steph kendince bahaneler sıralıyordu ama Sora’nın ilgilendiği şey bu değildi.
“Ben de öyle tahmin etmiştim. O kadar aksesuarla asla uyuyamazsın; uykunda batarlar. Şimdi Shiro’ya ve bana bak. Telefonlarımız, tabletlerimiz ve oyunlarımız yanımızda. Ama eksik olan çok önemli bir şey var.”
Belli bir eşyalarının eksikliği, soru sormayı bile gerektirmiyordu.
“Sadece teyit etmek için soruyorum… Foeniculum—”
“—Shiro ve ben artık Elchea’nın hükümdarı değiliz, değil mi?”
“Evet… aynen öyle.”
Foeniculum’un cevabı Steph, Jibril, Emir-Eins—ve hatta Shiro’nun—şok içinde gözlerini fal taşı gibi açmasına neden oldu.
“Ayy, yayın vakti yaklaştı!! Seyircilerle birlikte özet klibi izleyip yorumları okuyacağım, o yüzden bugünlük takılın kafanıza göre!! Sıradaki oyun yarın gece saat sekizde başlayacak—burada bekleyin ve sakın geç kalmayın! İki saat sonra dönerim!! Adios!!”
Foeniculum alelacele vedalaşıp puf diye ortadan kayboldu.
Ve ardından:
“Dur, ne, nasıl?! Ne-ne-ne demek oluyor bu?!”
Steph grubun temsilcisi edasıyla Sora’nın yanına adımladı ve şok ile dehşet içinde neredeyse suratına haykırdı.
Ne yapacaksın ki… Sora morali bozuk bir halde en başa dönmüştü.
“Daha önce hâlâ yarı uykulu olduğum için görmezden gelmiştim ama Shiro ile benim taçlarımız yok…”
Sora kendininkini koluna takar, Shiro ise kendininkini toka olarak kullanırdı. İkisi de kayıptı.
Bunu fark eden Steph ve diğerleri odada çılgınlar gibi kayıp taçları aramaya koyuldular ama Sora onları görmezden gelerek devam etti:
“Ben yatmadan önce taçımı çıkarırım, bu yüzden belki kalede kalmıştır diye düşünmüştüm ama seni o her zamanki kılığında görünce bir gariplik olduğunu anladım, Steph. Ayrıca normalde bütün cihazlarımı kucağıma alıp uyumuyorum da.”
Dolayısıyla:
“… Uyandığımızda oyun zaten başlamıştı—ve eşyalarımız da bizimle birlikte buraya taşınmıştı. Taçlarımız bu eşyalara dahil edilmediğine göre—varılabilecek tek mantıklı sonuç Elchea tahtını kaybettiğimizdir.”
“Ne—? Ha—bir dakika bekle. Bu devasa bir sorun değil mi?!”
“Evet, devasa bir sorun.”
Hafızalarındaki o boşluk sırasında kesinlikle büyük bir şey yaşanmıştı.
Ama neydi? Steph ve diğerleri gözleriyle Sora’ya bunu sordular ama o sadece başını sallamakla yetindi.
“Bundan ötesi hakkında en ufak bir fikrim yok. Başka bir şey öğrenmeyelim diye muhtemelen hafızalarımız silindi.”
“… Efendim, ne demek istiyorsunuz…?”
Jibril, Steph ve Emir-Eins hepsi birden Sora’ya gözlerini dikmiş, bir açıklama bekliyorlardı.
Doğrusunu söylemek gerekirse Sora da bu duruma bayağı bozulmuştu.
Zaten bildiği şeyi açıklamak zorunda kalmak, onun için epey kasvetli bir durumdu.
Ne kadar iç çekip odasına dönmek istese de—
“Abi…?”
kız kardeşinin bakışlarını görmezden gelemedi. Yine de derin bir iç çekti, sonra kaldığı yerden devam etti.
“………… Shiro, buraya kapatılmadan önceki son hatıran ne?”
“… Şey… Emir-Eins, Elchea’da bırakıldığında… sanırım?”
Doğru ya: Exmachina, Sora’yı görmek için aniden Elchea’yı ziyaret etmişti.
Kısa bir patırtının ardından geride sadece Emir-Eins’ı bırakarak ayrılmışlardı… Bu aynı zamanda Sora’nın da son hatırasıydı: Steph, Jibril ve Emir-Eins’ın da başlarıyla onayladıklarını görünce sessizce kafa salladı.
Ancak bu, o ana kadarki tüm hatıralarına eksiksiz sahip oldukları anlamına gelmiyordu. Çünkü:
“Evet. Sanırım hafızalarımız o andan daha öncesinde bir yerlerde de kurcalanmış.”
Dört kadın, ne demek istediğini göstermek için akıllı telefonunu çıkaran Sora’ya şaşkın gözlerle baktı.
“Bu benim takvim uygulamam. Exmachina gelmeden önceki bir döneme ait kısımlar doğal olmayan bir şekilde bomboş.”
Sora ne zaman bir plan yapsa, fikirlerini mutlaka takvimine kaydederdi.
Sorun şuydu ki—hâlâ hatırlıyor olması gereken yerlerde koca koca boş kısımlar vardı.
O dönemler için ne planladığına dair en ufak bir fikri yoktu. Hafızasından silinmişlerdi.
Ama Sora ile Shiro’nun planlarını yazmadığı tek bir gün bile olmazdı.
Sadece hafızaları kayıp olmakla kalmıyordu; plan yaptıklarına dair her türlü kayıt da güve kaynayan bir çekmecedeki kazak gibi delik deşikti—ayrıca:
“Telefonlarımızla da oynamışlar, bu yüzden ekrandaki tarihin doğru olup olmadığını bilmek zor—ama Emir-Eins bizimle Elchea’da kaldığından beri otuz dokuz gün geçtiğini gösteriyor.”
“… [Onay] İç gözlem ekipmanları bu zaman çizelgesiyle eşleşiyor.”
Emir-Eins gerçekten de otuz dokuz günün geçtiğini doğruladı: İki kardeşin bunca zaman boyunca uyumuş olmalarının imkânı yoktu.
Dolayısıyla—varılan sonuç basitti. Bütün bunlar şu anlama geliyordu:
“Exmachina çıkagelmeden öncesinden beri planladığımız bir şey yüzünden krallıktan kovulduk ve—”
Bu büyük bir “ve”ydi…
“—bir şekilde hata yaptık ve… kaybettik. İşte bu yüzden buradayız.”
Kaybetmek mi…?
Sora ve Shiro… kaybettiler mi? 『 』 gerçekten kaybetti mi?
Steph, Jibril—ve hatta Emir-Eins—bu kelimelerin Sora’nın ağzından döküldüğünü duydular ama durumu idrak edemeyerek öylece bakakaldılar.
Sora bu konuşmanın sonlanmasını istiyordu—bu yüzden sonucu vurgulamak adına dediklerini tekrarladı.
“İlla açık açık söylemem mi gerekiyor? Birisi gerçeği asla öğrenemeyelim diye bütün hafızamızı ve kayıtlarımızı sildi, şimdi de bizi asla kazanamayacağımız bir oyunun ortasına fırlattılar—şu an tam olarak bu durumdayız.”
“Ne? Asla kazanamayacağımız bir oyun derken ne demek istiyorsun…?” diye sordu Steph.

Her şey anlam kazanmaya başlıyordu. Ne olup bittiğini asla çözemesinler diye grubun hafızası tamamen silinmişti.
Ama bu durum, Sora’nın oynadıkları oyunun kazanılamaz olduğunu düşünmesine neden yol açıyordu ki?
Sora, bakışlarından Steph ve diğerlerinin bunun biraz mantık sıçraması olduğunu düşündüklerini anlayabiliyordu, ama—
“… Gerçekten bilmek istiyorsanız, bir sonraki sorumuzda cevabı Foeniculum’dan söküp alacağım.”
Bu konuşmanın ardından Sora’da hiç derman kalmamıştı. Bu sözlerle grubu arkasında bırakıp uzaklaşırken omuzları çökmüş haldeydi.
Foeniculum’un söylediğine göre ertesi gün başka bir oyun daha oynayacaklardı.
Muhtemelen yine bir evet-hayır sorusu karşılığında beşini yeni çiftler haline getirmeye yarayacak bir şey olacaktı.
Böylece bir nevi teyit niteliğindeki bir sonraki sorularını, bilmeleri gereken tüm bilgileri almak için kullanabilirlerdi.
Üstelik yeni bir oyun, Sora için bir başkasıyla eşleşmek adına taze bir şanstı.
“Hey, gecenin geri kalanında odama kapanacağım… Yarın görüşürüz…”
Steph, Jibril ve Emir-Eins; Sora’nın, kız kardeşiyle birlikte odasına dönmesini çaresizce izledi.

Dördüncü Gün—Akşam.
Foeniculum’un bir sonraki oyunu planladığı saat sekize henüz vardı. Nefis bir kokunun cazibesine kapılan Sora ve Shiro, kafalarını odalarından dışarı uzattılar.
Oturma odası, dün gece son gördüklerinden bu yana epey değişmişti.
“Ah, Sora, Shiro. Harika bir zamanlama. Ben de tam sizi çağırmaya geliyordum.”
Artık açık bir mutfağa dönüşmüş alanda gülümseyen Steph duruyordu ve yemek pişiriyordu.
Bir masa, çatal bıçak takımları ve çeşitli mutfak gereçleri vardı… Burası gerçekten de bir evi andırmaya başlamıştı. İki kardeş, Steph’in tüm bunları Jibril’e bıraktıkları tableti kullanarak bağış paralarıyla temin etmiş olması gerektiğini anladı.
“St-Steph, b-bütün anahtar fonumu buna mı harcadın yani…?!” Sora kendini tutamayıp haykırdı. Buradan kaçmak için anahtarı satın alacak kişinin kendisi olacağından emindi.
B-bu kadar parayı neye harcadığını sanıyor bu kız?!
Bayağı bildiğin sadece ekmek de yiyebilirdik!! Sora kendi kendine feryat ederken—
“Endişelenmene hiç gerek yok; her şeyi ince ince hesapladım, bu aslında bize para tasarrufu sağlayacak.”
diye gururla karşılık verdi Steph.
“Burada bir haftadan fazla kalacaksak, her acıktığımızda veya susadığımızda hazır yiyecek ve su satın almak yerine bahçeye bir kuyu açabilir ve temel gereçlerle kendi yemeklerimizi hazırlayabiliriz. Böylesi çok daha ucuza geliyor.”
O-oh… Bak sen.
Sora akıllı telefonundaki uygulamanın bağış sayacına baktı ve Steph’in marifetini içten içe takdir etti.
Steph bir sürü malzeme satın alıp tüm oturma odasını yenilemiş olmasına rağmen, dün geceki yayından sonra 1.984.000 olan sayaç sadece 1.871.000 puana düşmüştü. Yüz bin küsur puan gibi cüzi bir miktara hem düzenli bir su kaynağı hem de bir haftalık yiyecek stoku elde etmişlerdi.
Para yönetimi ve dahası, oyuncu kardeşlerin deneyim açısından feci şekilde yetersiz olduğu gerçek dünyada yaşama konusunda Steph’in ne yaptığını gayet iyi bildiği gün gibi ortadaydı.
Bunu kabullenen Sora ve Shiro masaya oturdular. Karşılarında iki tabak yemek buldular.
“Zayıf bir zihin, zayıf bir bedenle başlar! İkinizin de adamakıllı beslendiğinden emin olacağım. Gerçi çok da abartılı bir şey değil… Sadece en temel malzemeleri ve baharatları alabildik; şaşaalı bir şey yok yani…”
Steph mahcup bir edayla sözlerini bitirdi ama masadaki sofra bambaşka bir hikaye anlatıyordu. Pilav, ana yemek, ara sıcak ve hatta küçük bir tatlı bile vardı.
Son dört gündür—aslında hayatlarının neredeyse tamamı boyunca—iki kardeş sadece somun ekmek, hazır noodle ve besin barlarıyla hayatta kalmıştı. Bu sofra Sora ve Shiro’nun gözüne tam anlamıyla krallara layık bir açık büfe gibi görünüyordu.
Bodoslama dalıp hepsini silip süpürmenin en doğrusu olacağına karar verdiler. Çatal bıçaklarına davrandıkları sırada—
“Aaa… Beş tabak hazırladığınız gözümden kaçmadı, Dora.”
“E yani, tabii ki. Bu iki tabak senin ve Emir-Eins için.”
“[Red]: Bu birimin hayatta kalmak için besine ihtiyacı yoktur. Bu tür lokmalar efendilerimizin sağlığı için hayati önem taşımaktadır. Anlamsız israf.”
Jibril ve Emir-Eins ihtiyaç duydukları besini ruhani enerji yoluyla alıyorlardı.
İkisinin de yemek yemesine gerek yoktu ancak Steph yüzünde bir gülümsemeyle yanıt verdi.
“İsraf konusunda endişelenmenize gerek yok. Böyle bir şey söyleyeceğinizi bildiğimden, ikiniz için bizim yemeklerden artan kısımlarla mütevazı porsiyonlar hazırladım. Jibril için çay yaptım, senin de kahve sevdiğini duymuştum, Emir-Eins.”
Doğru, yemelerine gerek yoktu ama yine de yiyebiliyorlardı. Üstelik:
“İyi bir yemek, kalbin besini gibidir. Eğer sizlerin de bir kalbi varsa, o zaman yemek yemelisiniz. Bizimle yemeyecekseniz de… Şunu bilin ki, siz öylece izlerken üçümüzün yemek yemesi bizim kalbimize pek iyi gelmez.”

Doğrusu… Oyun konusunda beşinin arasında açık ara en kötüsü Steph olsa da ev işlerine gelince kimseye laf söyletmiyordu. Neyin nesi bu, annemiz falan mı? diye düşündü Jibril ve Emir-Eins istemeye istemeye yemeğe otururken.
“… Baaak.”
“… Yüzümde bir şey mi var, küçük Dora?”
“Ah, hayır… Gerçi sizi bunu yemeye biraz zorluyorum ama… Alabileceğim malzemeler kısıtlı olduğundan… Sadece ne düşündüğünüzü merak etmiştim… tadı hakkında…”
“… Derin bir iç çekiş. Yani… Yenilebilir bir şey… sanırım?”
“! Bu harika!”
Bu sırada Sora ve Shiro konuşmalar boyunca sessizce yemeklerini yiyordu. Ham hum.
“… Hep merak etmişimdir, sen teknik olarak soylu bir prenses değil miydin, küçük Dora?”
“Hâlâ soyluyum ben, ayrıca ‘teknik olarak’ falan da değil!!”
“Kendi yemeğini hazırlamana hiçbir zaman gerek kalmamış olması gerekirdi, öyleyse neden yemek yapmakta bu kadar iyisin?”
“Ha? Ah… Küçükken büyükbabama birkaç ikramlık hazırlamıştım, o da beni övmüştü.”
Ham hum.
“Ona farklı şeyler yapmaya başladım ve ne olduğunu bile anlamadan yemek yapmak hobim haline geldi. Hizmetçi hanımlar öğretmenlerimdi… Yine de bana sürekli ‘Bir prenses vakitli vakitsiz mutfağa girmez’ derlerdi. Hihi.”
“Öyle mi…? Vay canına, bu çay pek bir enfesmiş.”
Ham hum. Lıkır. Vay be… Güzeldi.
Sora yemeğini bitirdi, kibarca çatal bıçağını bıraktı ve—
Şöyle ki…
en uygun anı bekleyip… hıçkırarak ağlamaya başladı.
“ÜÜÜÜÜĞĞĞĞ! SHIROOOO!! BU LANET ÇİFT BENİ BURADA ÖLDÜRÜYOR!!”
“Ne?! Ne çifti?! Nerede?!” diye bağırdı Steph.
“Yalan söyleme seni gidi dışadönük! Numaradan cehaletinin arkasındaki ince peçeyi görebiliyorum!! Bir içedönüğün gözünü boyayabileceğini sanmış olabilirsin ama bu bana sökmez!! İkinizden de endişeli ama bir o kadar sıcak bir aura fışkırıyor—yalnızca taze çiftlerin balayı safhasında görülebilecek türden bir şey!!”
Yanlış olmasın: Auraları öyle göz alıcıydı ki başkalarının dilini tutmasına neden oluyordu!
Tıpkı sınıfta gizlice çıkmaya başlayan o çocukların aurası gibi!!
Sora aşk hakkında kesinlikle hiçbir şey bilmese de bunu fark edemeyecek kadar da gafil değildi.
Bütün izleyenleri hor gören, sessizce “Siz kendi işinize bakın!!” diye haykıran sessiz bir auraydı bu!
“Yazıklar olsun!! Bir sevgiliye ne ihtiyacımız olduğunu ne de ona asla ulaşamayacağımızı iddia eden böbürlenme ve kabulleniş örtümüzün altında, yalnızlığın soğuğunda titreyen benim gibileri aklınızın ucundan bile geçirmeden, böyle bir auranın sağladığı o kibirli sıcaklığın tadını çıkarıyorsunuz demek!!!! DEFOLUN, MUTLU ÇİFT! DERHAL HUZURUMDAN ÇEKİLİN!!”
“… Ağabey… kapa çeneni…”
“IĞAAAH! Üüüğğ… Nefret ediyorum bundan… Şuraya kıvrılıp öleceğim işte… Belki çürüyüp toprağa karışınca bir işe yararım…”
Sora, karnına yediği yumruktan sonra yere kapaklanmıştı. Shiro ters bir bakış fırlattı.
“… Bir günden… çok daha uzun… zaman geçti… değil mi?”
[Onay]`: Dün gece saat sekiz kırk üçte yirmi dört saat tamamlandı. O zamandan bu yana on dokuz saat yirmi üç dakika daha geçti.
“… O zaman neden, Steph ve Jibril… hâlâ bir çift…?”
“Nee?! Jibril ve ben mi?! Bir çift mi?! Biz çoktan normale döndük bir kere!”
“Evet, Efendi Shiro. Oyun bittikten sonra size en utanç verici halimizi sergilediğimizi inkar edemem ama biz çoktan—”
[Red]`: Düzensiz Numara’nın Adı Bilinmeyen Kadın’a ilgi belirtisi gösterdiğine dair sıfır doğrulama. Aynı şekilde Adı Bilinmeyen Kadın’ın yemeklerine yönelik övgüler için de geçerli. [Rapor]`: Düzensiz Numara ile Adı Bilinmeyen Kadın arasında duygusal yakınlaşma tespit edildi.
“Size söyledim ya: Aramızda hiçbir şey yok!!”
[Komut]`: Sessizlik. Bu, yüksek öneme sahip acil bir meseledir. Peri’nin bir günlük zorunlu aşk iddiası şüpheli olabilir. [Talep]`: Buna derhal yanıt verin: İkinizin klinik olarak akıl sağlığı yerinde mi?
““!””

Steph ve Jibril, Emir-Eins’ın sorusu üzerine aynı anda nefeslerini tuttular, tam o sırada—
“Aaa? Size söylemeyi unuttum mu ben? Kusura bakmayın ya.”
Exmachina’ya yanıt vermek üzere, neşeyle purosunu tüttüren bir Peri yoktan var oldu.
“Oley be! İkinizin sayesinde izlenme sayımız tavan yaptı! Bu gidişle kaşla göz arasında en tepe yayıncılardan biri olacağım! O yüzden ödül olarak sorunuzu cevaplayayım bari!”
Foeniculum sırıtarak konuşmasına devam etti:
“Oluşturduğum bu mekan, zaman geçtikçe iki kişi arasındaki aşkı artıracak şekilde çalışıyor.”

“Yine de bunun işe yaraması için ortada önceden var olan bir aşk olması gerekiyor ama. Sonuçta yoktan var edemezsin ya. Ama anlayacağınız, bir günlük zorunlu aşk bile işte tam da o şeyi yaratmaya yeter—sıfırı bire dönüştürmek için fazlasıyla yeterli. Ve elinizde bir kez ‘bir’ oldu mu, ikiye, sonra üçe dönüşmesi an meselesidir ve… gerisi zaten malum! Birbirinize olan aşkınızı daha ne kadar inkar edebileceksiniz ki? İşte bu izlemeye değer bir manzara!”
Dört kadın, Foeniculum’a sanki tırpanını savurmak üzere olan Azrail’miş gibi korkuyla baktı. Hep birlikte içsel bir çığlık attılar:
Demek Peri’nin başından beri amacı buydu!!
Daha önce oynadıkları gizli itiraf oyunu fazla kolaydı.
Böylesine kısa ömürlü bir eşleşmeden kalıcı bir aşk doğmazdı!
Oysa—o tek günlük aşkın arkasında gizli amaçlar yatıyordu!!
İkisini eşleştiren son oyun bu olmayacaktı muhtemelen—bu da gerçek bir çiftin doğması için tohum ekmek anlamına geliyordu. Grubun kendi duygularını hiç hesaba katmıyordu!!
Bunu nasıl fark edemedim?! Bu kadar saf olmamalıydım!!
Burası sadece çiftlerin ayrılabileceği bir mekan değil—sizi iradeniz dışında çift olmaya zorlayan bir mekan!!
Foeniculum onların duygularını zerre kadar umursamıyordu—bu birimin Efendi’sine olan duygularını; benim Sora’ya olan duygularımı; benim Efendi’me olan duygularımı; benim Ağabeyim’e olan duygularımı!!
Dört kadın, omurgalarından aşağı uzanan soğuk bir ürperti hissetti. Bu sırada durumun vahameti, erkek arkadaşlarının kafasına hiç dank etmemiş gibi görünüyordu.
“Y-yani buradan bir kız arkadaşla ayrılma şansım hâlâ var mı?!”
Aşk söz konusu olduğunda IQ’su tek haneli sayılara düşen bakir—gözleri umutla parıldayarak Peri’ye baktı.
“Bunu aradan çıkardığımıza göre… bugün oyununun vakti geldi! Bu sefer yeni kurallarla oynayacağız ama ödül aynı. Kazanırsanız yine bedavadan bir soru soracaksınız. Ve kazanmak için tek yapmanız gereken tek seferlik tek bir çift oluşturmak—var mısınız buna? Olmaz olur musunuz hiç?!”
“Olmaz olur muyuz!! Sonuçta sana daha soracak sorularımız var!! Değil mi arkadaşlar?!”
Heyecandan soluk soluğa kalan Sora şartları kabul etti, fakat kadınlar hâlâ düşüncelerini toparlamaya çalışıyordu.
Bu durum, iki gün önce oynadıkları oyuna kıyasla yeni bir şart ortaya koyuyordu.
Eşleşmeyi dert etmiyorlardı—eğer sadece bir gün sürecekse.
Ama bir günlük çift olmanın uzun vadeli bir ilişkiye dönüşme ihtimali varsa, işte bu bambaşka bir hikayeydi. Kızların hiçbiri birbiriyle eşleşmek istemiyordu—sadece Sora ile eşleşmek istiyorlardı.
İçlerinden biri Sora’nın peşine düşerse, diğer üçünün onu durdurmak için ellerinden gelen her şeyi yapacağını söylemeye gerek bile yoktu!
Sadece bu da değil—kendileri Sora’nın peşinden koşarken diğer iki kadını birbiriyle eşleştirmeleri gerekiyordu…
Bu gerçekten en üst düzey bir akıl oyunuydu!!
“… Jibril… sana bir… emrim var—”
[Engelleme]`: Düzensiz Numara’nın bireysel haklarının savunulması. Onu bunlardan mahrum bırakmak kötüdür. Bu hile yapmaktır, Küçük Kız Kardeş.
“… Bu hurda yığınına teşekkür borçlu olacağım bir günün geleceği hiç aklıma gelmezdi… Özür dilerim, Efendi Shiro.”
“Aaa, burada ne döndüğünü anlıyorum. Hepiniz bana karşı birlik olacaksınız!!” dedi Steph. “Elinizden geleni ardınıza koymayın!!! Sonsuza kadar kaybeden taraf olmayı reddediyorum!!”
Sora’nın grubun geri kalanıyla aynı frekansta olmadığı son derece ortadaydı.
Yeni ve amansız bir zemin eşliğinde, ekip dördüncü günün oyununa başladı…

Ve derken, Beşinci Gün—Gece.

Dün geceki basit madeni para tahmin oyununun bitmesinin ardından Sora ve Shiro, odalarından çıkmadan önce tam bir gün beklemişlerdi.
“… Pekala,” diye söze başladı Sora. “Sormayacaktım ama sorsam iyi olacak: Ne oldu böyle?”
“Hiçbir şey! Hiç ama hiçbir şey!! Her şey tıkırında!!”
Aksini iddia etse de Jibril ve Emir-Eins’a hışımla dönen Steph’te bir haller olduğu son derece barizdi.
[Rapor] İsmi Bilinmeyen Kadın bizi sorguladı. Dün Düzensiz Numara ile iyi ilişkiler içinde olmasına rağmen, Düzensiz Numara ile bu birimin artık bir çift haline gelmesi sebebiyle öfkeli ve kıskanç olduğu varsayılmaktadır. Bu durum bu birim için büyük bir talihsizlik olsa da.
“Sana zaten söyledim, ben halimden son derece memnunum!! Jibril canı kiminle isterse onunla birlikte olabilir!!”
Dün gece madeni parayla bir tahmin oyunu oynamışlardı. İşin içinde gerçek bir strateji yoktu ve haliyle Sora bir geceyi daha bekar geçirmişti—Jibril ve Emir-Eins ise bir günlüğüne çift olmak zorunda kalmışlardı.
Jibril ile Emir-Eins—biri Flügel, diğeri Exmachina, yani can düşmanlığının tam karşılığı—çift olmaya zorlanmışlardı.
Kurallar gereği, her ikisinin de bilinçaltında mantığa oturtabileceği türden bir ilişki kurmuşlardı. Bu ikilinin eşleşmesinin uzaktan yakından mümkün olabileceğini kimse düşünmemişti ama gerçekleşmişti işte—hem de en beklenmedik şekilde.
“Bizi rahat bırakır mısınız lütfen, küçük Dora? Ben sadece Efendim tarafından bu hurda yığınını kucaklamakla görevlendirildim. Zorunlu bir çift olarak geçirdiğimiz süre boyunca ona karşı en ufak bir duygu—yoldaşlık hissi dahi—beslediğim tek bir an bile olmadı, gelecekte de böyle bir şey hissetmeye hiç niyetim yok.”
[Onay] Bu eylem yalnızca Efendim’i memnun etmek içindir. Bu kucaklamanın dayanağı, bu birimin Efendim’e duyduğu sevgidir.
Belli ki hafızaları, sanki ikisine birbirine sarılma emrini Sora vermiş gibi yeniden düzenlenmişti.
Jibril açısından bakıldığında, kendisine sadece Sora tarafından böyle bir emir verilmişti.
Emir-Eins cephesinde ise, Sora ona Jibril’e sarılmasının kendisini keyiflendireceğini söylemişti.
Bu bahaneyle, bu Flügel ve Exmachina çifti türünün ilk örneği olarak tarihe geçecekti.
[Gözlem] Düzensiz Numara’nın bu birime sarılırken haz duyduğu tespit edilmiştir. Çok iğrenç.
“Efendim bana bir çöp parçasına sarılmamı emrettiğinde tarif etmesi güç bir utanç hissettiğimi kabul ediyorum… Ama lütfen haddinizi aşmaktan kaçının. Şimdi sizi kazara yok etmemi istemezsiniz, değil mi? ”

İkisi her zamanki gibi birbirinden nefret etmeye devam ediyordu ama Steph onları azarlamayı sürdürdü:
“O zaman ikinizin neden hâlâ el ele tutuştuğunu açıklayabilir misiniz acaba?!”
““?!””

İkili çoktan her zamanki hallerine dönmüştü dönmesine ama yine de…
Steph burunlarının dibinde bağırıp çağırırken bile birbirlerinin ellerini asla bırakmamışlardı.
Yani, Steph bu durumu yüzlerine vurana kadar bırakmamışlardı—ama artık çok geçti.
“… Anladım… İlk başta… efendin için… yapıyordun… ve nefret ediyordun… ama sonra… aslında içten içe hoşuna gitti… ve çok geçmeden… bunu efendin için yapmak… bir bahaneden ibaret kaldı…”
“Dıııur bir dakika, Shiro. Sen bu kurguyu nereden öğrendin bakayım…? Şey, aslında, b-boş ver. Söylemene gerek yok.”
Bu öyle masum, sevimli bir mangada görebileceğiniz türden bir mantık değildi… Daha çok ağabeyinin dergilerinden fırlamış gibiydi.
Sora tam kız kardeşinden açıklama isteyecekti ki, durumu kızın muhtemelen bir shoujo mangasında gördüğü bir şeye bağlayıp hemen geçiştirdi. Evet ya, öyle kabul edelim gitsin.
Zaten Sora’nın da bu kurgusal numaraya son derece aşina olduğunu söylemeye gerek bile yoktu.
Bu durum, mikroskobik boyutta da olsa yeni bir tehlike çanının çalmasına yol açtı.
Jibril ya da Emir-Eins ile bir araya gelebileceği romantik rota gözlerinin önünde silinip gidiyordu. Geriye kalan tek rota ise cehenneme giden yoldu—hayır, bu noktada cehenneme hızlı tren hattı döşemek gibiydi—ve bu durum Sora’nın gözlerini yaşarttı.
“Efendim, sizden istirham ediyorum: Lütfen bana geçen güne dair anılarımı kaybetmemi emredin.”
Jibril, gözleri dolmuş haldeki Sora’nın önünde diz çöktü; ellerini yalvarırcasına birleştirip başını derin bir hürmetle eğdi.
“Bu sanayi atığına aşık olma ihtimalim gerçekten varsa—zerre kadar bile olsa—yalvarırım, zaman bu duyguları besleyip büyütmeden anılarımı silin, yoksa—”

Eski bir dostuna veda ediyormuşçasına neşeli bir tebessümle tamamladı sözlerini Jibril:
“—eğer bunu yapamıyorsanız, o zaman lütfen canımı alın.”
“[İnfaz: Hafıza silme dizilimi başlatılıyor. Hata. Öz yıkım dizilimi başlatılıyor.]”
Jibril ve Emir-Eins —bir bakıma aynı fikirde buluşmuşçasına— aşağı yukarı aynı frekansteyken tam o sırada:
“Ayy, pardon ya! Söylemeyi unuttum; burada hafızalarınızla oynayamaz ya da kendinize zarar veremezsiniz.”
Her zamanki gibi Foeniculum bir anda yokluktan peydah olmuştu.
“Hafızalarınızı değiştirmek konusunda hiçbir söz hakkınız yok; bunu oyunun en başında kararlaştırmıştık. Bana kızmayın, tamam mı?”

Jibril ve Emir-Eins bu haberi duyunca çaresizlik içinde sarardılar.
Sora ise kederle sarsıldı; bir şüphesi daha doğrulanmıştı.
Foeniculum, her zamanki neşesiyle devam etti:
“Zaten bir Flügel–Exmachina romantizmine kim engel olmak ister ki?! Bunun nasıl inanılmaz bir kanca olduğundan haberiniz var mı?! Hafızalarınızı silmenize göz yumamayız!! Bu hiç şaka değil!! Bu aşkın üzerine gitmeniz lazım! Ya hep ya hiç, anlatabiliyor muyum?! Geh-heh-heh-heh!”
Gülümsemesine eşlik eden kaba bir kahkahayla sözlerini bitirdi.
“Bakın, bu akşamki yayınım yaklaşıyor. Ee, bana bir soru yöneltecek misiniz yoksa ne?”
Tıpkı iki gün önceki gibi, izleyicilerine muhtemelen yine en öne çıkan anlardan oluşan bir derleme izletecekti.
Foeniculum özellikle sabırsız davranıyordu; ekip bunu, JibEm görüntülerinin kurgusunu henüz bitirmediği şeklinde yorumladı.
“………”
Steph, Jibril, Emir-Eins—ve hatta Shiro—hepsi aynı anda Sora’ya baktı.
Daha iki gece önce, bu oyunu kazanmanın imkânsız olduğunu ilan etmişti. Sora bunu bir sonraki soru-cevap oturumunda netleştireceğini söylemişti. Kendini tekrarlamayı seçti.
“Dediğim gibi… Aslında pek bir sorum yok…”
Dolayısıyla bir soru sormuyor, doğru olduğuna inandığı şeyin teyidini arıyordu.
Sora derin bir nefes verdikten sonra şöyle dedi:
“Sorum şu: Ne yaparsak yapalım bu oyunu kazanamayız… Değil mi?”


“Ne?! Ha? Bekle… Bu da ne demek şimdi?!”
Uzun bir sessizlik oldu, ardından Steph inisiyatifi ele alıp sessizliği bozdu.
Üzerinde yenilmiş bir havayla Sora, gruba bu oyunun gerçekte nasıl işlediğini açıkladı.
“Açık açık söyleyeyim… En başta: Bu oyundan kaçmamızın hiçbir yolu yok.”
Hayır—bu doğru değildi. Sora başını iki yana salladı ve tekrar konuştu.
“Şöyle düzelteyim… Buradan kaçmak aslında son derece kolay—tek yapmanız gereken, müstakbel eşiniz ilan ettiğiniz kişinin elini tutup kapıdan geçmek. Bu kadarı fazla basit. Dördümüzün kaçabilmesi için Yeminler aracılığıyla rızaya dayalı çiftler oluşturabiliriz. Ama sorun da bu ya—bu yöntem sadece dördümüzün işine yarar.”
Meseleyi nereden tutarlarsa tutsunlar, beşinci bir üyenin geride kalması gerekecekti.
“Geride kalan kişi kimseye âşık olamaz; bu da kendi başına hiçbir bahşiş kazanamayacağı anlamına gelir.”
Dört kişinin bu alandan ayrılması Foeniculum’un planlarına da çomak sokardı.
Yayının—ve beraberinde gelen tüm bahşişlerin—sonu gelirdi. Bitti gitti.
“Yani önce bir anahtar almamız lazım. Bunu yapmanın tek yolu da afaki miktarda puan biriktirmek—tam olarak beş milyar. Buraya kadar tamam mıyız?”
“E-evet… Ama sen bunu daha başlamadan önce biliyordun, değil mi?”
Steph haklıydı—Sora bu gerçeğin daha en başından beri farkındaydı.
Açıklamak üzere olduğu her şey, zaten tamamen bilincinde olduğu durumlardan ibaretti. Başından beri bu kadar efkârlı olmasının sebebi de buydu. Bir başka deyişle:
“Fakat… Beş milyar puanı asla toplayamayız.”
Geçtiğimiz beş gün boyunca bahşişlerden 8.970.000 puan toplamışlardı. Bu tempoyla beş milyara ulaşmaları yıllar alırdı. Üstelik sadece bu da değil:
“Aslına bakarsanız beş milyar toplayabilen bir grup… altı milyar, hatta on milyar da toplayabilir. Altın yumurtlayan böyle bir tavuğun kaçıp gitmesine kim izin verir ki?”
“”

Varılan sonuç basitti.
“Foeniculum’un bizi buradan salmaya hiç niyeti yok.”
“… A-ama… Abi… Böyle bir şeyi… kabul etmiş olmamızın imkânı yok—”
Shiro haklıydı. Hafızaları silinmişti, bu yüzden gerçeği bilmelerine imkân yoktu.
Sora’nın bildiği tek bir şey vardı: Böyle şartlar altında kapatılmayı kabul etmesinin imkânı yoktu.
“Tek bir cevabı var—o da kaybetmiş olmamız. Buraya bu yüzden düştük.”
Muhtemel suçlu Elven Gard’dı.
İki kardeş onlara kaybetmiş, tahttan indirilmiş ve bu duruma düşürülmüş olmalıydı…
Başka bir deyişle, bu oyun bir cezaydı; önceki yenilgilerinin bedeli olarak yerine getirmeleri gereken şartlardı.
Bu yüzden: Sora bir şey daha sordu—daha doğrusu teyit etti.
“Kuralları açıkladığı anı bir hatırlayın. Foeniculum sadece buradan çıkış yolumuzu tarif etti—kazanmamızın bir yolundan bahsetmedi bile… Sizce sebebi neydi? Çünkü bizim kazanmamızın hiçbir yolu yok.”
“……………”
Sadece çiftlerin terk edebildiği bir alan.
Sadece bu alandan, yani bu Spratul’dan çıkmaktan bahseden bir kural.
Bu alanın dışında ne olduğundan bahsetmiyordu; hatta dışarısı başka bir Spratul bile olabilirdi…
Beş milyar puan biriktirmek imkânsızdı; öyle olsa bile Foeniculum’un beşinin de kaçmasına izin vermesi için hiçbir nedeni yoktu.
Grup üyelerinden birini feda edip Spratul’dan çıksa bile, dışarıda onları bekleyen tek şey genel bir yenilgi olacaktı.
Bu da bizi en başa döndürüyordu—bu bir ölüm oyunuydu.
Grup için zafer diye bir şey yoktu; katıldıkları an kaybetmişlerdi.
Zaten sadece en başında kaybettikleri için buradaydılar. Bu, giyotin boyunlarına inmeden önceki bir tür eğlenceden ibaretti.
Eğer giyotin gerçekten inecekse; bu gerçekten onların sonuysa…
o halde Sora’nın her şey bitmeden önce dileyebileceği en büyük şey bir kız arkadaş edinmekti…
Gözleri dolan Sora uzaklara doğru baktı—ancak tam bu anda Foeniculum ona beklenmedik bir cevap yapıştırdı:
“Cık.”

………
………

Efendim?

“Kaç kez duymak istiyorsan o kadar tekrarlarım. Yeminler üzerine yemin ederim ki—sorunun cevabı hayır.”
Video düzenlemeyi bıraktı ve Sora’nın gözleriyle buluştu gözleri—gece kadar karanlıktı bakışları.
Foeniculum ona cevap verirken doğrudan gözlerinin içine baktı. Gözleri misket limonu rengindeydi; Sora bunu fark ettiğinde gözleri fal taşı gibi açılmış halde ona bakakaldı—
“… Pekala, bir sonraki yayının vakti geldi sayılır. Ben kaçar!!” Bir sonraki oyununuz yarın akşam sekizde—geç kalmayın, tamam mı? Görüşürüz!”
Foeniculum, her zamanki gibi yüzünde bir tebessümle ‘puf’ diye ortadan kayboldu ve ekibi arkasında bıraktı.
Kısa süreli bir şaşkınlığın ardından, gruptaki dört kadın üye en sonunda bakışlarını ana rahmindeki bir bebek gibi büzülmüş, tırnaklarını kemiren Sora’ya çevirdi.
“… Ağabey?”
“… Şey, bekle… Shiro… Düşünmek için zamana ihtiyacım var…”
Bi-bir dakika. Hop, hop, hop… Az önce ne oldu öyle? O az önce… hayır mı dedi? Yani bunu kazanmamızın bir yolu var öyle mi…?
Eh, bu her şeyi değiştirir—
“… Özür dilerim. O kadar nutuk çektikten sonra görünüşe göre her konuda yanılmışım. Kafamı toparlayıp bunu biraz enine boyuna düşünmem gerek,” diye mırıldandı Sora kızlara; kızlar da Sora’nın Shiro’yu alıp odalarına götürmesini sessizce izledi.
Yok artık… Hadi oradan, imkânsız bu. Gerçekten olan biten şey bu mu yani?

Yedinci Gün — Gece.

Sora’nın durumu tümüyle yanlış okuduğunu kavradığı günün ertesi günü, ekip bir başka oyuna daha katıldı.
O oyunun üzerinden bir gün daha geçmiş, ekibin Spratul’daki yedinci gecesi gelip çatmıştı.
Sora ve Shiro odalarından çıktıklarında, oturma odasındaki amansız kargaşaya tanıklık ettiler.
“Ben de sana bunu anlatmaya çalışıyorum ya! Dün gece yaptığım şeyi yapmaya zorlandım; tamamen iradem dışındaydı!!”
“Öyle mi? Bana kendini açıklamak zorunda değilsin. Daha iki gün önce başımın etini yiyordun ama bakıyorum da şu çöp yığınıyla bayağı samimi olmuşsun. Tek dileğim, imha edilmek üzere toplanması için onu da yanında dışarı çıkarman.”


“[Aklama]: Zorunlu çiftleşme süresince özgür irade gözlemlenmemektedir. Düzensiz Numara ve bu birim bu durumu zaten kanıtlamıştır. Leydi Dol ile bu birim arasında herhangi bir meşruiyet bulunmamaktadır. Düzensiz Numara’nın bu birimi kıskandığı varsayılmaktadır. Ne kadar acınası bir durum.”
“… Bir dakika bekle—Leydi Dol derken benden mi bahsediyorsun?”
“Vay canına, haklı. ‘Adı Bilinmeyen Kadın’ nitelemesine ne oldu? Bu bir tür sevgi sözcüğü falan mı?”

“[Mütalaa]: Olumsuz. [Gerçek]: Bu birim Stephanie Dol’un adını bilmektedir. [Çıkarım]: Dolayısıyla, daha önceki ‘Adı Bilinmeyen Kadın’ nitelemelerinin tamamı bir hatadan ibarettir. Hata yalnızca düzeltilmiştir. Herhangi bir duyusal yakınlık içermemektedir.”
“Aramızda sadece tek bir harf var!! Ben Stephanie Dol—”
“[Sonuç]: Bu birim hâlâ efendisinin hizmetçisidir. Adı geçen dişi, efendisinin yakın çalışma arkadaşı ve Elchea Konfederasyonu’nun başbakanıdır. Bu nedenle bu birimden daha yüksek bir sosyal statüye sahiptir. Dolayısıyla, bu birimin Stephanie Dol’a Leydi Dol şeklinde hitap etmesi son derece uygundur. Bu birim haklıdır. Efendisini sevmektedir.”
“Nedeennnn herkes beni yanlış isimlerle çağırmakta bu kadar ısrar ediyor?!”
Ekip bir önceki gece yine basit bir psikolojik oyun oynamıştı.
O yayından çıkan çift Steph ve Emir-Eins olmuştu.
Sora bir soru daha sorma fırsatını yakalar yakalamaz, Shiro’yu da yanına alarak o günlük odalarına çekilmek üzere oyundan ayrılmıştı. Ayrıldıktan sonra ne yaşandığına, özellikle de çiçeği burnunda yeni çift arasında neler olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu—bunu düşünecek halde bile değildi zaten.
Oyunlarının zorla yarattığı aşk üçgeni bir kenara, Sora son yirmi dört saatini olabildiğince saksıyı çalıştırmakla geçirmişti…
“Hmm… İzleyici sayımız arttı, bağışlar da hiç fena görünmüyor… ama görünüşe göre Flügel-Exmachina ikilisi daha çok ses getirmiş. Sorun sensin Stephanie: Çok çabuk tav oluyorsun, bu da bütün ortamın havasını söndürüyor. Tanrı aşkına, bu curcunayı hareketlendirmek için bir şeyler yapmalıyız, yoksa ayvayı yiyeceğiz!”
Bir elinde puro, diğer elinde içkiyle tuhaf bir şekilde sinirli olan Foeniculum lafını hiç sakınmadan patlatmıştı.
“… Foeniculum: Soru vakti geldi.”
Diğerleri Sora’nın sesinde, ifadesinde, gözlerinde bir şey sezmiş olmalıydı.
Foeniculum ve kızlar—Steph merkezli o kargaşayla birlikte—durup tüm dikkatlerini Sora’ya çevirdiler.
İki gece boyunca bunu enine boyuna düşünmüştü.

Varabildiği tek sonuç; hafızalarının silindiği ve bu hafızaları geri kazanamayacaklarından emin olunması için kurallar koyulduğuydu.
Hafızalarının neden bu dereceye kadar silindiğini veya böyle kısıtlamaları neden kabul etmiş olabileceklerini bir türlü kavrayamıyordu.
Dolayısıyla bu durum, ancak farklı bir kayıptan—yaptıkları bir hatadan—kaynaklanmış olabilirdi.
Sora, en azından oyunun gidişatı üzerindeki bu kadar büyük bir denetimi asla bir rakibe devretmeyeceklerinden adı gibi emindi.
Buna rağmen—zafere giden bir yol hâlâ mevcuttu. Eğer tüm bunlara ön yargılarla ve kalıplaşmış düşüncelerle ulaşılamayacak bir yanıt gerçekten varsa—o zaman…
“Bilmiş ol ki… bu bir soru değil. Sadece bildiğim şeyi teyit ediyorum. Bu yüzden bana cevap vermene gerek yok.”
Sora her zamanki yöntemine güvenmeye karar verdi.
Yani:
“Foeniculum—bizim tarafımızdasın, değil mi?
Elimde hiçbir kanıt yok ama içimdeki ses bize düşman olmadığını söylüyor.
”


Foeniculum onun isteğine uyarak sessizliğini korudu, ona yalnızca ifadesiz bir bakışla cevap verdi.
Ancak açık yeşil gözleri—tıpkı Sora’nın iki gün önce gördüğü gibiydi. İçlerinde en ufak bir kötü niyet barındırmıyorlardı; ne bir düşmanlık ne de bir garez kırıntısı vardı.
Bakışlarında okunan tek duygu beklenti, güven—ve endişeydi.
Bakışmalarından sezdiği şeyi bu şekilde doğrulayan Sora, asıl sorusunu sormaya karar verdi.
“Sorumuz şu: Sen de bu oyuna bizimle birlikte katılıyorsun—ve kazanma koşulların bizimkilerle aynı, değil mi?”
Foeniculum bir cellat değildi.
Yayının sunucusu olduğu kesindi ama yine de—olsa olsa, kazanılması mümkün ölüm oyunlarının nihai bir örneği olabilirdi…
Oyun yöneticisi ile oyuncular iş birliği içinde olduğunda…

Sora’nın sezgisel olarak vardığı sonuç buydu ve aldığı yanıt da şöyleydi:
“Evet, aynen öyle. ”


Foeniculum son derece cüretkar bir sırıtışla karşılık verdi, Sora ise buna buruk bir kıkırdamayla yanıt verdi.
“Ah… şey… Bunu çözmemiz bu kadar uzun sürdüğü için kusura bakma. Sonunda aynı noktadayız.”
“Şey… Bizi de bilgilendirir misin acaba?”
Steph grup adına bir açıklama istemek için öne çıktı. Sora özeleştiri yapar gibi başını kaşımaya başladı.
Kendini ne kadar kaybettiğine inanamıyordu—daha soğukkanlı olsaydı bu sonuca ulaşması çocuk oyuncağı olurdu. Doğru ya:
“Pekala, yani bu Foeniculum’un Elven Gard için çalışmadığını kanıtlıyor.”
Perilerin Elf dramasına bağımlı olduğundan bahsetmişti. Hatta bazılarının sırf arzularını tatmin etmek için isteyerek köle olduğunu söylemişti—ama tüm bunları sanki kendi üzerine vazife değilmiş gibi anlatmıştı. En büyük ipucum şuydu—ondan en ufak bir kötü niyet sezmemiştim.
Yine de: Eğer Foeniculum gerçekten onların tarafındaysa, o zaman neden hafızalarını bu derece kaybetmek zorunda kalmışlardı?
Bu denli vahim bir durumun içine sürüklenmiş olmalarının tek açıklaması, buna mecbur bırakılmış olmalarıydı.
“Yani bir yerlerde çuvalladık ve kaybettik. Muhtemelen Elven Gard’a.”
Elven Gard’a mı yoksa başkasına mı—Sora emin olamıyordu.
Ama mevcut durumun içinde kalabilmek için birilerine kaybetmiş olmaları gerekiyordu. Bu konuda kesinlikle taviz vermezdi.
Yine de durumlarının ciddiyetine rağmen zafere giden bir yol gerçekten varsa—Foeniculum gerçekten onların tarafındaysa—o zaman…
“Bu demek oluyor ki… durumu tersine çevirmek için bu inanılmaz derecede ağır şartları sineye çektik ve Foeniculum ile bu oyunu oynamayı kabul ettik.”
Bu da şu soruyu doğuruyordu: Ya yayıncımızın kazanma şartları bizimkilerle tamamen aynıysa?
Mantıklı tek bir cevap vardı. Eğer Foeniculum gerçekten onların tarafındaysa—o zaman bu oyundan çıkmanın tek yolu, en başta onlara açıkladığı şeydi.
Yani: Mümkün olduğunca çok para kırmak.
Aksi takdirde, beşinin de burnu bile kanamadan kaçabilmesi için bir anahtar satın almaları gerekiyordu.
Bahşişlerde beş milyarı gerçekten de toplamamız gerekiyor—zafer için tek şansımız bu.
“… Şey… Sanırım burada bir şeyleri kaçırıyorum. Yani hâlâ önemli ayrıntıların hiçbirini bilmiyor muyuz? Yaptığımız hatanın ne olduğu ya da kime kaybettiğimiz gibi şeyleri…?”
Steph’in sesi şüphe doluydu—ama yalnız değildi: Jibril, Emir-Eins ve Shiro da aynı hisleri paylaşıyor gibiydi.
Dördü de şaşkınlık içinde Sora’ya bakakaldı. O ise başını iki yana sallayarak karşılık verdi.
Steph’in değindiği ayrıntılar aslında o kadar da önemli değildi. Açıkçası Sora’nın zerre umurunda bile değildi.
O sadece—
“Doğru ya, Foeniculum. Steph ve kızlar için bir soru daha sormamda sakınca var mı?”
“Hımm? Sadece tek bir soru hakkın var. Bu sefer benden net bir cevap alabileceğinin garantisini veremem ama.”
Foeniculum artık Yeminler gereği ona dürüstçe cevap vermekle yükümlü değildi.
Bunu bilmesini özellikle sağladı, Sora ise bıyık altından gülümseyerek karşılık verdi: “Yok ya, aynı takımda olduğumuza göre sana güvenebileceğimizden gayet eminim.”
Her şeyden önce, bu Peri gereğinden fazla konuşuyordu. İster yayının nasıl çalıştığıyla ilgili olsun ister Perilerle—grubun kendisine sorduğu her soruyu yanıtlamıştı.
Muhtemelen, biz sormadıkça bize bilgi vermesini engelleyen bir kurala tabi…
Ne de olsa bunlar, bu oyun için kendilerine getirilen kısıtlamalara benziyordu.
“Her neyse, birazdan sana soracağım şeyin cevabını zaten biliyorum. Sadece Steph için tekrar teyit ediyorum.”
Sora son derece kendinden emin bir şekilde devam etti:
“Sıradaki sorumuz şu: Elchea çöküşün eşiğinde ve bu oyunu kazanıp kazanamayacağımıza bağlı olarak, paçayı ancak kurtarabilecek… Haklı mıyım?”
“!!”

Foeniculum ve Sora’nın kendisi haricindeki herkesin nefesi kesildi.
Sora kime veya neden kaybettiklerini umursamıyordu.
Beşi de Elchea’dan çıkarılmış ve bu zorlu koşullar altında oynamaya zorlanmıştı.
Elchea’nın tehlikede olduğunu anlaması için bu kadarı fazlasıyla yeterliydi.
Sora sorusunu kendinden emin bir şekilde sormuştu ama—cüretkar bir sırıtışla—Foeniculum cevap verdi:
“… Buna cevabım hayır.”
Ha?

Gözden kaçırdığım başka bir şey mi var? diye sordu Sora kendi kendine, ama:
“Burada tehlikede olan şey sadece Elchea değil. Bütün Imanity’den ve giyotin sehpasındaki bir sürü başka ırktan bahsediyoruz.”

Şey… eyvah?

Sora, Foeniculum’un cevabını soğuk terler dökerek dinledi.
Kızın gözlerinin içine baktı; orada hâlâ aynı beklenti, güven ve kaygı okunuyordu.
“Bu işte yüzümü kara çıkarmamanıza cidden ihtiyacım var. Benim de riskim büyük, bu hayatta bir kez gelecek türden bir kumar,” diyen Foeniculum, ciddi bir ifadeyle grubu uyardıktan sonra puf diye kayboldu.
“Soraaa… Soraaa…? Biz tam olarak nasıl bir hata yaptık ki…?”
Görünüşe göre yaptıkları hatanın sonuçları, hayal bile edebileceğinden çok daha vahimdi.
Sora, yüzünü buruşturarak kendisini sorgulayan Steph’i görmezden geldi. Derin düşüncelere dalmış halde bir ileri bir geri voltalamaya başladı.
Biz ne halt yemeye böyle bir hata yaptık ki?
Ne hafızaları ne de dış dünyayla iletişim kuracak bir yolları varken bunu düşünmenin bile âlemi yoktu.
Dahası, bu imkânsız oyunda devranı döndürmek için yapmaları gerekenler düşünüldüğünde tek bir gerçek ortaya çıkıyordu: Çok az vakitleri vardı.
Bu yüzden Sora, insani olarak mümkün olan en hızlı şekilde beş milyar puanlık bahşiş toplamanın yolunu bulmak adına beynindeki her bir hücreyi odakladı…

Yedinci günün yayınından sonra Foeniculum, uzayın bir köşesinde kendine oyduğu özel odasında oturmuş, kaçık bir kadın gibi kendi kendine kahkahalar atıyordu.
“Hyeh-heh-heh-hoh-haaa!! Gweh-heh-heh, şu ruh paralarına bak!!”
Kahkaha atmasın da ne yapsındı? Seksen yediyle başlayan takipçi sayısı artık yüz yirmi bini aşmıştı.
Bahşişler—yani Peri ruhları—Foeniculum’un ömründe görmediği sayılara ulaşmıştı.
“Ahhh, en tepedeki yayıncılardan biri olacağım—yani, en azından bu gidişle. Sıralamada hâlâ ortalarda bir yerlerdeyim!! Bayağı ünlü gibiyim ya! Daha çok ruh insanın kalbini genişletiyor olmalı; kesin arkamdan atıp tutan o nefret kusanlara bile nazik davranabilirim—yok ya, aslında canları cehenneme. Aynen, kendi kendimi kandıracak halim yok.”

Ekranını kontrol etti—yayın şu anda kapalıydı—ardından gökyüzüne doğru iki orta parmağını birden kaldırıp okkalı bir “Nah size!” çekti.
Zamanında sana tepeden bakanlara şimdi sen tepeden bakıyorsun—dünyada bundan daha güzel bir his var mıydı ki? Yoktu tabii ki!
“Yiyin bunu, ezikler!! Avucunuzu yalayın!! Gyah-haaa!!”
Foeniculum odanın içinde dört dönüp çığlıklar atarak sevinç dansı yaparken—pat diye durdu.
Sonra ekrana tekrar bir göz attı.
Gözleri Sora ve ekibinin biriktirdiği ruh bahşişi miktarına kilitlenmiş halde, toplama bakıp fısıldadı: “… Bu kadar ruh birikmişken, kendi cebime birkaç tanecik atsam kimsecikler fark etmezdi herhalde, di-değil mi…?”
Şu ünlü Büyük Büyücü’nün süper nadir videolarını veya profesyoneller için hazırlanmış özel fantezi sanal alan yamasını satın alabilirdi…
Parasızlıktan dolayı gözyaşlarını içine akıtıp vazgeçmek zorunda kaldığı binbir çeşit şey vardı ama artık hepsine gücü yetiyordu. Yani, alayına.
……
“Y-yok ya, yapmamalıyım herhalde!! Ama… bir bakıma araştırma sayılırlar sonuçta… İ-İşte bu—gelecekteki yayınlar için bir yatırım bu! Sermaye harcaması! Şampiyonlar ligine çıkmak için doğru ekipmanlara ihtiyacım var!!”
Foeniculum yapacağı alışveriş çılgınlığını tam meşrulaştırıyordu ki—
“İSRAF ETMEYECEKSİN.”
“GYA-HAAA-HOOO?! Tabiiii ki etmeyeceğim; yahu şakaydı sadece!! Tamam, tamam, omuzumdaki şeytana az kalsın yenik düşüyordum ama sonuçta uymadım işte— Oh, sen miydin.”
İzleyicilerinden af dilemeye hazır bir şekilde yerlere kapanıp secde etmişti Peri. Fakat ses ekranından gelmiyordu.
Sesin sahibinin kim olduğunu anlayan Foeniculum, suratını asarak doğruldu.
“Boşu boşuna yerlere kapanıp yalvardığıma inanamıyorum… Her neyse, ne var ne yok?”
“İTİRAF BAŞLADI. VAKİT AZ. ACELE ET.”
Foeniculum sesin patavatsızca sözlerine burun kıvırdı.
Ha ha, biliyorum herhalde. Hatırlatmana gerek yok.
Evet… Sora ve diğerlerinin asla hatırlayamayacağı o gerçek.
Hafızalarından tamamen silinmiş olan şey—bir zehirden doğan dışarıdaki durum…
Yani, casuslar her şeyi itiraf etmeden önce, Elven Gard için çalışan Perilerin yarattığı Sprite Tune aracılığıyla uzamsal evre sınırı Spratul’a hapsedilen Elchea’yı kurtarmaları gerekiyordu. Durum tam olarak buydu.
Bunu yapabilmek için, evre sınırının Elchea’yı yutması için gerekenden daha fazla enerji kullanarak uzamsal evre sınırına müdahale etmeleri gerekiyordu.
İhtiyaç duydukları güç ise tam beş milyar ruh demekti.
Ne var ki:
“Biliyorum herhalde. Ama bu işler vakit alır. Bu işi Elflerden saklamanın ne kadar zor olduğu hakkında en ufak bir fikrin var mı senin? Abonelerim sağda solda yumurtlamasın diye bunu Yeminler aracılığıyla gizlice yayınlamak zorundayım.”
Ne de olsa Foeniculum’un planı doğrudan Elven Gard’ınkiyle çakışıyordu.
Yayınını herkese açık olarak duyuramazdı ve Yeminler yüzünden gizli tutulduğu için kulaktan kulağa yayılmasına da imkân yoktu. Kanalının gerçekten tutması—şimdiye kadar ne kadar hızlı patlama yapmış olsa da—zaman alıyordu.
Ama konumuz bu değildi.
“Tüm hafızalarını silmeyip onlarla konuşmamı yasaklamasaydın bu iş çok daha hızlı biterdi emin ol. Şikâyet edecek birini arıyorsan aynaya bak istersen.”
Öyle de olsa…
Periler yalnızca samimi bir aşka ve tutkulu, doğal bir romantizme ilgi duyarlardı.
Ekip neye bulaştığını bilseydi, en nihayetinde birbirlerini seviyormuş gibi rol yapmak zorunda kalacaktı.
Foeniculum’un kendini bir bok sanan klavye delikanlısı izleyicilerinin—öhöm, yani yüksek zevk sahibi Perilerin—Elchea’yı yıkımdan kurtarmakla ilgilenmesinin imkânı yoktu.
Dolayısıyla… mevcut yöntem en azından olayları bir bakıma doğal tutuyordu. Bunu kabul etmek zorundaydı…
Yok ya! Her şey gayet yolunda!! Sadece vitesi artırmamız gerekiyor, hepsi bu!! Foeniculum bir puro çıkarırken kendi kendine böyle dedi.
Ağzından dumanlar süzülürken sese sordu: “… Sahi, lafı açılmışken… Dragonialar geleceği göremiyor muydu? Ne diye bu kadar eteklerin tutuştu ki?”
Doğru ya—sesin sahibi bir ejderhadan başkası değildi.
Exceed Dördüncü Sıra, Dragonia…

Efsanelere göre Dragonia; geçmişte, şimdide ve gelecekte—hepsinde aynı anda var olurdu.
Adeta yaşayan bir sürpriz bozan kasırgası gibiydiler—tuhaf, talihsiz bir ırk.
Söylemeye bile gerek yoktu ki, böylesi varlıkların en azından yakın geleceği bilmesi gerekirdi.
Özellikle de bu adamın. Foeniculum kaşlarını çattı. Fakat…
“GELECEĞİ GÖREMİYORUM.”
Bu kısa ve net cevabı şaşkınlıkla açılmış gözlerle karşıladı.
Cevabın kendisine şaşırmamıştı. Elf araştırmalarına göre, Dragonia’nın güç bakımından Kadim Tanrılar’ı bile aştığına inanan düşünce ekolleri vardı.
Onu asıl şok eden şey—ne kadar imkânsız görünürse görünsün—ejderhanın sesinde zayıf da olsa bir endişe kırıntısı hissetmiş olmasıydı.
“BÜYÜK SAVAŞ’IN SONSUZA DEK SÜRECEĞİNİ GÖRMÜŞTÜM. AMA BİTTİ.”
İmkânsız gelecek, artık geçmişte kalan bir şeye dönüşmüştü.
Bu da geleceğin ne sonsuz ne de kesin olduğu anlamına geliyordu; dahası—
“KENDİMİ TEKRAR EDİYORUM: ZAMANA İLK DEFA MÜDAHALE EDİYORUM.”
gelecek belirsizdi ve ejderha ona yön vermede bir rol oynuyordu.
Dolayısıyla, zamana yaptığı bu müdahale sayısız farklı sonuç doğurabilirdi.
“SANA İTİRAF EDİYORUM: BEN BİR APTALDAN BAŞKASI DEĞİLİM. GELECEK BİLİNEMEZDİR.”
Ejderha pek fazla konuşmasa da ne demek istediği gayet net anlaşılmıştı.
Bak sen şu işe.
Foeniculum çarpık bir gülümsemeyle dumanını üfleyerek cevap verdi: “Bu da senin bilmediğin bir şeyi benim bildiğim anlamına gelir. Sanırım şu siz Dragonia’lar abartıldığı kadar da mükemmel değilmişsiniz, ha?”
Sora ve diğerlerinin bir Kadim Tanrı’yı nasıl alt edebildiği Foeniculum’a şimdi mantıklı geliyordu. Kendisinden üstün bir varlıktan daha fazlasını bilmek onun için bu kadar kolaydı işte. Neticede:
“Gelecek zaten taşa kazınmış durumda. Her zaman yalnızca iki olasılık vardır.”
Evet, onlar da şunlardır:
“Yazı mı tura mı—ya kazanırsın ya da kaybedersin. O kadar!”
Foeniculum zafer edasıyla sırıtmaya devam etti. “Ve ben bütün fişlerimi kazanmaya yatırdım. Eğer kaybedersem… Eh, o zaman benim için pek bir gelecek kalmaz zaten. Bu yüzden kazanmak zorundayım! Yani aslında tek bir gelecek var sanırım.”
Purosunu tükürdü, doğrudan ejderhanın sesinin geldiği yöne dik dik baktı ve—onu azarladı.
“Kazanacağım… Göreceğin bir sonraki geçmiş bu olacak, anladın mı?”
“ŞU İYİ BİLİNSİN Kİ: HERHANGİ BİR ZAFER, BERABERLİKTEN ÖTEYE GEÇMEYECEKTİR.”
“Hadi oradan, bunu umursayan birine anlat.”
“LAKİN UMUT ETTİĞİM GELECEĞİN BU OLDUĞUNU İTİRAF ETMELİYİM.”
Ve sonra, sanki her şey bir rüyadan ibaretmişçesine ses yok oldu.
Varlığının tam son anlarında, Foeniculum sesin kıkırdadığını hisseder gibi oldu—ama bu muhtemelen sadece onun hayal gücüydü.
Omuzlarını gevşetmeden önce derin bir nefes verdi.
Tüm vücudunun kaskatı kesildiğini hissedebiliyordu, hem de tam zamanıymış gibi. “Aman ya… ,” diye kendi kendine söylendi. “Aptal kertenkele beni yormak için o aptal yüzünü göstermeye bile gerek duymuyor… Ama… haklılık payı vardı. Bu gidişle vaktinde yetiştiremeyeceğiz…”
Bahşişler başlangıçta beklediğinden çok daha yüksek gelmeye başlamış olsa da hâlâ ihtiyaç duydukları miktarın çok altındaydı. Foeniculum’un puanlarla ne yaptığı önemli değildi. Beş milyara ulaşmak birkaç yıl alacaktı.
Bir şeyler yapmam gerek, diye düşündü.
“… Eh, şimdi ne olacak? … Hım? Yanık kokusu mu geliyor—? ! thought Puro hâlâ yanıyormuş—çiçekler tutuşuyor!! Biri bana su getirsiinnn!!”
Ve derin düşüncelere dalmışken, avazı çıktığı kadar çığlık atmaya başladı…
