
Büyük Savaş. Tanrıların ve hizmetkarlarının Tek Gerçek Tanrı’nın tahtı için savaştığı çağ. Çürüyen gezegenle ve üzerinde yaşayan fani ruhlarla alay edercesine göğü ve yeri yardıkları, dünyayı ayaklar altına aldıkları, tarihe kazınmış kara bir leke. İşte tam da bu savaşın bir simülasyonuna girişmiş olan Sora ve Shiro, deli gibi emirler karalamaya devam ediyorlardı. Sırf hayatta kalabilmek uğruna bu devasa, imkansız görevleri yazıp dururlarken Sora aniden durdu ve haykırdı—
“—?! Shiro, aklıma harika bir fikir geldi!!
“’Komşunun karısıyla yat’ komutunu denesek çok komik olmaz mıydı?!”
Küt.

Yine bir ışık çaktı… ve daha saniyeler önce Başkentlerinin olduğu yerdeki bir dağ haritadan silindi. Saldırıyı önceden öngörüp bir Yerleşimciye Başkent’i taşıma emri vermemiş olsalardı, o yıkıcı ışık dağla birlikte onları da kesinlikle silip süpürürdü. Shiro gayet istifini bozmadan buna karşılık başparmağını kaldırdı.
“… Tebrikler, Ağabey… Ama verdiğin komutların… biraz daha… spesifik olması lazım…”
“Ooo… Dur bir dakika, o zaman komşunun karısıyla yatma işini tam olarak nasıl yapıyoruz—?!”
Daha önce hiç kimseyle yatmamıştı—kendi hayal dünyasının sınırları dışında var olan gerçek bir kız arkadaşı bile olmamıştı. Bu durum, hayatta kalmaktan bile daha yıpratıcı bir sınav sayılabilirdi. Ancak Sora bu ızdırabın içindeyken—
“Deminden beri ne yapmaya çalıştığınızı merak ediyordum—neden bu kadar rahatsınız ki?!” Steph, emirlerini posta kutusuna taşırken çığlığı bastı. “B-bir saniye bile gecikseydiniz ö-ölmüştük… B-bunu biraz olsun ciddiye alamaz mısınız?!”
Başkentlerinin ele geçirilme ihtimali karşısında Steph’in yüzü kireç gibi kesilmişti ama Sora kendi kendine, “Aman, sorun değil,” deyip geçti.
Strateji oyunlarının şaşmaz kuralıydı—işgal edilmediği sürece Başkent’in “düştüğü” sayılmazdı. Jibril’in neyin peşinde olduğu düşünüldüğünde, doğrudan bir darbe alsalar bile ölmeleri zaten neredeyse imkansızdı. İçinde bulundukları oyuncu alanı hiç şüphesiz dış dünyadan yalıtılmıştı. Ne de olsa şu anda oyuncu kardeşler henüz iki yaşında bile değildi: Sora 1. 8, Shiro ise 1. 1 yaşındaydı. Steph de 3. 6 yaşındaydı. Masa onlar için o kadar yüksekti ki sandalyeye çıkmadan emir bile yazamıyorlardı. En büyükleri olan Steph bile ayak ucunda yükselerek emirlerini posta kutusuna ancak bırakabiliyordu. Böyle bir cehennemde bu yaştaki çocuklar, eğer yalıtılmamış olsalardı çoktan ölmüş olurlardı. Tüm şehirlerini kaybettiklerinde Imanity birlikleri tükeneceği için hapı yutacakları bir gerçekti. Ama neyse.
“Hmm. Şey, sence komşunun karısını kendime aşık etmek için nasıl bir yol izlemeliyim?” Sora bunu Steph’e gayet sıradan bir şey soruyormuş gibi sordu.
“Vay canına, bana mı soruyorsunuz? Şey, bakalım, kişisel tecrübelerimden yola çıkarak konuşmam gerekirse… Onu kandırıp zorla kendinize aşık etmeye ne dersiniz?”
“—Ne…?!”
Steph bu iğneleyici cevabından dolayı gururla gülümsüyordu; Sora ise bir anlığına afallayıp kalmıştı. “Vay anasını, zehir gibisin! Doğru ya, tek yapmam gereken onu kandırmak!!”
“Gösterebileceğim tüm ironiyi sergilemiştim oysa! En azından azıcık bir tepki veremez misin?!”
Steph, Sora’nın bu samimi övgüsüne aynı derecede ciddi bir yakarışla karşılık verdi. Sonra— Şlap, Steph surat asarken Sora tek bir an bile tereddüt etmeden iki emir daha yazdı.
“Saniyeler içinde böyle aşağılıkça fikirler üretebilen o kafanla, daha üretken bir şeyler düşünemez misin?”
“… Üretken, demek. Sen neyi üretken olarak görüyorsun ki?”
“… E-efendim?”
Sora, emirlerini kutuya atan Steph’e aldırış etmeden ciddi bir ifadeyle konuşmaya devam etti.
“Haklısın… Neden diplomasi gibi üretken bir şeyler yapmıyorum ki?”
Diplomasi. Anlaşmalar yoluyla güvene dayalı ilişkiler kurmak. Sora ve Shiro’nun elinde koz olarak kullanabilecekleri pek bir şey yoktu ama tamamen eli boş da sayılmazlardı. Eski dünyalarına dair bilgileri, oyuncu olarak sahip oldukları veriler, yiyecekleri… ve daha nicesi vardı. Başka bir güçten bir tür iş birliği veya ticaret sözü almak için bunları ortaya koyabilirler miydi?
“… Şuna baktıktan sonra hâlâ böyle sözlerin tutulacağını düşünüyorsan, gidip bir şansımızı deneyelim mi?”
“Şu”… Yani İzcilerinin havaya yansıttığı dışarıdaki manzara. Yeryüzünü parçalayan kasıp kavurucu bir fırtına. Bu korkunç manzaraya bakan Steph’in ikna olması imkansızdı: Öldürerek fethedilen bir dünyada, anlaşmalar… hiçbir anlam taşımıyordu.
“Peki, savaşmak gibi başka bir üretken şey yapmaya ne dersin?”
Savaşmak. Güç kullanarak bölge hakimiyeti sağlamak. Şanslarının yaver gitmediği kesindi ancak bu imkansız da değildi. Elbette olaya bodoslama dalsalardı ezilip geçerlerdi… fakat Sora ve Shiro; Werebeast, Elf, Seiren ve Dhampir gibi bazı Exceed ırklarının özelliklerine fazlasıyla hakimdi. Bu bilgiyi kullanarak birliklerini harekete geçirebilir, düşmanı stratejik olarak kuşatabilir ve ardından pusu kurabilirlerdi. Sora ve Shiro sınırlı temaslarla rakibin avantajını elinden alır ve arazi şartlarını onlara karşı kullanırlarsa… bakarsın kazanabilirlerdi. Bir iki düşman birliğini yok ederlerdi ve her şey yolunda giderse—
“Hatta tek bir ırka ölümcül bir darbe bile indirebiliriz—peki ya sonra? Bu bizi nereye götürür?”
Bu sadece onları hedef haline getirir ve diğerlerini intikam almaya sürükleyerek risklerini gereksiz yere artırırdı. Dolayısıyla ne diplomasi ne de savaş üretken olacaktı. Hatta en ufak bir hatalı hamle yapar veya dikkat çekip rakiplerinin Başkentlerini tespit etmesine neden olurlarsa…
“Öylesine keyfi bir kararla bizi ezerler ve oyun biter. Kelimenin tam anlamıyla son.”
O yüzden en başta… Sora acı acı kıkırdadı.
“Mantık çerçevesinde düşünecek olursan—zaten mat durumunda başlıyoruz, değil mi?”
Imanity bu savaştan nasıl olmuş da sağ çıkabilmişti? Sora’nın gerçekleri bilmesine elbette imkan yoktu.
“İnsanların bu koşullar altında hayatta kalabilmesinin pek bir yolu yok.”
Ve bu sınırlı seçenekler arasında yalnızca bir tanesi en gerçekçisi olarak öne çıkıyordu.
“—Tabanları yağlayıp kaçmak ve saklanmak… Hepsi bu.”
Fark edilmeyecek, varlıkları dahi kabul edilmeyecek şekilde hareket etmeleri gerekecekti. Küçük bir hayvan gibi, bir solucan gibi, bir yaprak gibi varlıklarını söndüreceklerdi. En uygulanabilir seçenekleri durmaksızın, sonsuza dek kaçmaktı. Gelgelelim…
“Jibril bizden zaten haberdarken bu bile bir işe yaramayacaktır… Değil mi?”
Doğru ya. Düşman onları fark ederse hapı yutarlardı ama o zaten en başından beri onları biliyordu. Bu koşullar altında birliklerinin neredeyse hiçbirini hareket bile ettiremiyorlardı. Jibril tek bir devriye birliğini bile tespit etse Başkentlerini bulurdu—ve her şey biterdi.
“……”
Sora başıyla onayladı; Steph’in yüzü sararıp boğazından hırıltılı sesler çıkarışını acı acı kıkırdayarak izlemeye devam etti.
Üretken olmak adına ne yapabilirlerdi ki? Şu an için—kocaman bir hiç.
Yapabilecekleri en fazla şey, düşman hareketlerini izlemek için İzciler göndermek ve kaza kurşunlarından sakınmak için Başkent’in yerini değiştirmekti. Ya da erzak tedarik edebilir veya Jibril’e gırgır geçmek için mektuplar gönderebilirlerdi.
“Savaşamayız! Dışarı bir birlik gönderirsek ölür ve oyun biter! O zaman oyunculuk gururumuzu bu tamamen diplomasiden uzak, boktan oyuna yatırıp tadını çıkarmaya baksak nasıl olur?!”
“Önceliklerini iyice karıştırdın! Riske attığımız şey gururun değil, canımız!!”
Steph’in paniği son derece makuldü ama Sora da tüm bunların tamamen farkındaydı. İşte bu yüzden deneyler yapıyordu. Evet, mesela—
“… Ağabey… Görünüşe göre… onunla… yatmış.”
bunun gibi.
Shiro konuştuğunda Sora sırrıttı, masanın (haritanın) üzerine atladı ve görüntüyü yakınlaştırdı. Görünüşe göre iki birlik deneyi başarıyla tamamlamıştı ama—
“Ooooh… Cidden gidip yaptı yani… Kadınlar harbiden acayip…”
“… Evet… Ağabey, kadınlar… korkutucu, değil mi…?”
“En başta kadına bunu yaptıran senken ne diye garipsiyorsun ki?!”
Eri ve komşusunun karısı olan iki birlik, kocadan gizli buluşmalarını tekrarlayıp duruyordu. Sora’nın midesi bulanmıştı, Shiro ise nedense neredeyse büyülenmiş gibiydi. Steph onlara bağırdı ama—
“Yaptıran ben miyim?! Hadi oradan! Emirlerime ne yazdığımı unuttun mu?!”
Sora, Steph’e kutuya atması için iki emir vermişti. Yazdığı şey şuydu:
Emir 1: Birlik c1fe436 “Komşunun Karısı”
Önümüzdeki yirmi gün boyunca her gün saat 22.00’de açlıkla kıvranacak ve x765 y9875 koordinatlarındaki “Erzak Deposu”na giderek gizlice erzak zimmetine geçireceksin.
Emir 2: Birlik b3fc412 “Karı Avcısı”
On beş gün sonra, saat 22.01’den itibaren x765 y9875 koordinatlarındaki “Erzak Deposu”nda Birlik c1fe436 “Komşunun Karısı” ile karşılaşacaksın. Ardından, hırsızlığını görmezden gelme karşılığında onunla bedensel münasebet talep edeceksin.
Yani anlayacağın—!! Sora duyurdu:
“Ona sadece yemek çalmasını emrettim! Bunu kullanarak onu sadece bir kereye mahsus buna mecbur bıraktım!”
Doğru, Komşunun Karısı’na yiyecek çaldırtmıştı. Karı Avcısı da ona şantaj yapmak zorunda kalmıştı.
“Ama! Yine de! Fakatt—!!”
Güm. Sora, emir süresi çoktan dolmuş olmasına rağmen tatlı tatlı “buluşmaya…” devam eden iki birliğin bulunduğu haritayı işaret etti.
“Buna devam etmeye karar verenler… bu ikisi!”
Hayır, Komşunun Karısı’na Karı Avcısı’na aşık olmasını emretmemişti. Karı Avcısı’na da defalarca bedensel münasebet talep etmesini söylememişti. Ve daha da önemlisi, diye özetledi Sora, bu tek bir anlama geliyordu!
“Komşunun Karısı’na Karı Avcısı’nın isteklerine boyun eğmesini bile emretmedim!!”
Fırsatı yaratan kişi Sora olsa da, bu sadakatsizliğin sorumluluğunun tamamen faillerin kendisine ait olduğunu kanıtlıyordu!!
“…… Hayır… Hayır, mantığında bir yanlışlık var—”
“Gahhh, olay o edepsizlikte, değil mi? Kocanı aldatmak bu kadar mı lanet olasıca güzel hissettiriyor?!”
“Iıı, izninizle! Kadını aldatmaya zorlayıp sonra da cidden aldatınca sinirlenmende hâlâ bir anormallik olduğunu düşünüyorum!”
Ama Steph’in itirazlarını bir kenara bırakırsak. Sora ve Shiro deneylerinin sonuçlarına başlarıyla onay vererek tatmin olmuş bir şekilde birbirlerine gülümsediler. Görünüşe göre bu oyun beklediklerinden daha esnekti; birlikler aldatıp aldatmayacaklarına kendi özgür iradeleriyle karar veriyorlardı—bu durumda…
“Aman, neyse. Sıradaki! Zamanla yarışıyoruz, o yüzden çabuk ol da bunu hemen postal kutusuna at!”
Sora pembe dizileri aratmayan feryat figanını kesip önceden yazdığı iki emri Steph’e uzattı. Steph hemen emri yerine getirmek için fırladı, ardından haritaya dik dik bakan iki kardeşe şüpheyle sordu:
“… Bu sefer ne tür muzırlıklar emrettiniz acaba?”
“Muzırlık mı? Aşk olsun. Bu, diplomasi ve ticaret müzakereleri üzerine son derece meşru bir deney.” Açıkça söylemek gerekirse: “Komşunun Karısı, Kocasına hırsızlık yüzünden şantaja uğradıklarını söyler ve Karı Avcısı’na sus payı verir. Karı Avcısı parayı alır ve üçüncü şehre kaçar. Emirlerimiz tam olarak bunlardı.”
“Bu diplomasi değil, haraç kesmek!!”
Herhalde öyle, diye düşündü Sora cevaben. İş en nihayetinde şuna varıyordu:
“Kıymetli karın elimde. Geri istiyorsan sökül paraları.”
Bu haraç değildiyse başka neydi ki? Sora kesinlikle öyle olduğunu düşünüyordu. Ve böylece—
Sora, Karı Avcısı’nın Koca’dan sus payını alıp üçüncü şehre doğru yola koyulmasını izledi. Sora’nın yüzüne kocaman bir sırıtış yayıldı ve yanıtladı: “Bütün o süsleri püsleri soyup çıkardığında, diplomasi dediğin şey aslında haraç kesmekten başka nedir ki?”
“… Ağabey, yine… müstehcen şeyler düşünür gibi görünüyorsun…” Çok havalı…!”
Shiro ağabeyine hürmetle baktı; öte yandan Sora’nın bu iddialı çıkışı, Steph’in yüzünde sanki pis bir çöpe bakıyormuş gibi bir ifadenin belirmesine yol açtı. Sora bundan pek rahatsız olmuş görünmüyordu, nitekim sırıtışı daha da genişledi.
Doğrudan komut vermeden bile birlikleri kandırabiliyordun.
Bu durumda, diğer ırklarla diplomasi yapmak en nihayetinde mümkün olmalıydı, değil mi?
Sora bu “büyük buluşa” ererken Steph ona dik dik baktı ve mırıldandı: “B-bu çok vahşice… Ah, ama en azından haneye yeniden huzur getirecektir.”
Ancak Shiro bir gözlemde bulundu.
“…? … Ağabey, orada… işsiz bir… vatandaş var…”
Sora gözlerini kıstı ve yakınlaştırmak için haritaya dokundu… ve gördüğü şey, Koca’nın sokaklarda beş parasız dolaştığıydı. Bu arada—
“… Sora? Bana mı öyle geliyor, yoksa Karı Avcısı’nın yanındaki Komşunun Karısı mı?”
Sora derin düşünceler içinde, üçüncü şehre geçen birlikleri değerlendirdi. Gerçekten de ne kadar sus payı ödeneceğini kasıtlı olarak tam yazmamıştı. Sadece Karı Avcısı’nın, kendisinin komuta etmediği Koca’dan ne kadar para koparabileceğini görmek istemişti. Sora’nın çıkardığı sonuca göre…
“… Yani kadın kocasının bütün malını mülkünü dolandırıp… …şununla mı kaçtı… komşuyla?”
………….

“—İşte buuu! Onu boş ver, aradığımız çıkış yolunu bulduk Shiro!”
“… Hım, bununla… yapabileceğimiz… her türlü… şey var!”
“Halkınızın başına açtığınız felaketlere gözlerinizi nasıl da acımasızca kapatıyorsunuz…”
Sora ve Shiro, Steph’i ve anlaşılmaz saçmalıklarını bir kenara itip deli gibi emirler yazmaya başladılar.
Steph doğrulamak istercesine mırıldandı: “Yani… istifa etmeyecek misiniz…?”
“… Ha? … Niye ki?”
“İşler daha yeni eğlenceli bir hal aldı, değil mi? Bayağı meşgul olacağız!”
Sora ve Shiro sırıtıp hızla harekete geçtiler.

Bu sırada, Shiro ve Sora’nın mağarası gibi bir başka oyuncu alanının salonu sessizliğe bürünmüştü. Kurgusal Avant Heim yönetim ofisinin merkezinde bir başka hırpalanmış posta kutusu duruyordu; haritanın serili olduğu masanın önünde ise Jibril oturmaktaydı. Göğsünün önünde süzülen on zar vardı fakat hiçbir şey yapmıyordu. Sadece başını eğmiş bekliyordu— Hayır, dua ediyordu. Efendileri olan Sora ve Shiro’nun çekilmesi için dua ediyordu.
“… Kaybetmek… istemiyorum…”
Sadece bu oyunu, ne pahasına olursa olsun kazanmalıyım. Jibril bunu kararlaştırıp açıkça dile getirmişti ama—
“Kaybetmek istemiyorum, kaybetmek istemiyorum, kaybetmek istemiyorum… Efendilerim!!”
Sora ve Shiro—hayır, Jibril’i tanıyan herkes onu bu halde görse şaşkına dönerdi. Aklını sürekli meşgul eden kitabı sıkıca kavradı: günlüğünü. Sırtı, omuzları ve hatta sesi, adeta yalvarıyormuşçasına titriyordu. Bedenini bir top gibi içe kıvırmış, hırsla mırıldanmaya devam ediyordu.
İşler bu raddeye gelecek idiyse, belki de oyun başlamadan önce zarlarını tekrar ona tamamlamamalıydı. Bu yabancı “duygularla” nasıl baş edeceğini bilmiyordu. Titreyen parmakları günlüğüne dokundu.
Kapağında, Flügel dilinde şöyle yazıyordu: Hafızanı her kaybettiğinde 3205. sayfayı oku. Gözleri bu kelimelere takılırken düşündü:
Madem durum bu raddeye gelecekti, belki de hiçbir hafızasının olmaması çok daha iyi olurdu. Pişmanlığa benzer bir duyguyla Jibril, sugoroku oyunu başladığından beri kaç kez açtığını bilmediği 3205. sayfayı yavaşça açtı. Sayfa, Jibril’in kendi eliyle karaladığı sayısız notla doluydu; örneğin:
Ino Hatsuse: Werebeast. Erkek. Varsayılan olarak küçümsenmesinde sakınca yok. Ürkütücü.
Plum Stoker: Dhampir. Cinsiyeti belirsiz. İşlevsel açıdan bir sivrisinekle eşdeğer.
Bu özensiz karalamaları şunlar takip ediyordu:
Stephanie Dola: Imanity. Kadın, kızıl saçlı. Diğer adıyla Dora. Sora ve Shiro’nun hizmetkârı. Sora’ya aşık ama bunu şiddetle reddediyor.
Liste boy ve vücut ölçüleri, çeşitli anekdotlar ve her türlü diğer ayrıntıyla devam ediyordu.
Esasen tanıdığı herkesin özelliklerini tek tek yazmıştı. Ancak diğerlerinden çok daha büyük yazılmış bir bölüm vardı. Daire içine alınmış, altı iki kez çizilmiş ve kritik bilgi olarak işaretlenmişti.
Sora: Imanity, siyah saçlı. Shiro: Imanity, beyaz saçlı.
Başka bir dünyadan gelen bir ağabey ve kız kardeş. Uyumlu, ayrılmaz bir ikili—ve yeni efendilerim. Doğduğum günden beri aradığım “yanıt”…
Jibril başını eğdi, titrek bir elle karalanmış paragrafın üzerinde parmaklarını gezdirdi. Onu yazdığı anı, otuz sekiz gün önce, oyunun hemen ardından hissettiklerini hatırladı. Yani ilk hamlede. Zarları ilk attığı anı hiç şüphesiz hatırlıyordu…

?

“… Amanın! Neredeyim ben?”
Yanağını okşayan hafif bir rüzgârla birlikte Jibril, şaşkınlık içinde başını yana eğip mırıldandı. Bir anda kendini, rüzgârda dalgalanan bir ot denizinin ortasında yapayalnız bulmuştu. Göğsünün hizasında süzülen dokuz beyaz küp vardı ve etrafı sarmal şeklinde dönen yabancı bir kara parçasıyla çevriliydi. Jibril, nerede olduğundan ve neden burada bulunduğundan tamamen habersiz bir şekilde ayağa kalktı. Kehribar rengi gözlerindeki haçlar etrafa bakarken parıldadı ve uzayı büken görüşünü kullanarak sarmal kara parçası boyunca hareket eden birkaç varlığın varlığını doğruladı.
“Çirkin bir kan emici böcek, iki küstah iki ayaklı yaratık…”
Ve— Kaşlarını çatarak mırıldandı.
“… Değeri bunlardan bile düşük üç solucan… İnanılır gibi değil.”
Jibril, böylesine aşağı seviyedeki mahlukların arasında ne işi olduğunu merak etti.
Ne de olsa neler olup bittiğini bir türlü kavrayamıyordu.
“Hmm, oldukça şaşkınım. Ama elbet bunu bana açıklayabilecek birileri vardır! ”

Nitekim tek yapması gereken, bariz olan soruları sormaktı. Bir masal gezgini gibi davranıp bir vahşi yaratıktan ya da solucandan kendisine yol göstermesini isteme fikri canını sıksa da…
“Öyleyse bu aşağılanmanın kaynağını katlettiğimden emin olacağım. Sonuçta bunun benim suçum olmadığı apaçık!”
Kendisini bu duruma düşüren pislik geberip gittiğinde her şey çözülmüş olacaktı. Vardığı sonuçtan memnun kalan Jibril kanatlarını açtı ve haresinin dönüşünü hızlandırdı.
Bir Sıçrama.
Bükülen bu uzay, birbirine bağlanan koordinatlar—aşağı yukarı sonsuz hızda bir hareket biçimiydi. Ancak yine de bir hareketti, dolayısıyla—
“Gyak?!”

yoluna bir şey çıkacak olursa… işte tam olarak bu gerçekleşirdi. Çıkardığı o komik sesin, o boşlukta neredeyse sonsuz bir hızla bir şeye çarpmasıyla gerçekleşen şiddetli toslamayla hiç alakası yoktu. Ön cama yapışan bir kurbağa gibi havaya yapışırken güm diye bir ses yankılandı. Ve ardından… yavaşça, süzüle süzüle… aşağı kaydı ve en sonunda yere çakıldı.
“… Heh, heh-heh… Beni uzamsal yalıtımla tuzağa düşürmek ha… Heh, heh-heh-heh—”
Başında devasa bir şişlikle ayağa kalktı… bir yandan da kıkırdıyordu. Bu, kendisi gibi bir Flügel’ın bile sezemeyeceği türden bir güçtü. Hem düşününce, sarmal şeklindeki bu kara parçası kendisinin bile Sıçrama ile geçemeyeceği kadar büyük bir engeldi. Böyle bir şeyi kim başarabilirdi ki? Bir Old Deus olsa mantıklı gelirdi ama—
“—Bayağı cesaret istiyor hani… değil miii?!”
o halde… Öylece geberip gitmeye ne dersiniz?
Adettendir diyerek hırsı yatışana kadar birkaç İlahi Çarpma savurdu, bir uzay yıkım büyüsü patlattı ve bu şekilde devam etti.
……
“… Haah… haah… Bu k-kadarıyla… yetineceğim…”
En sonunda Jibril, bunun nafile bir çaba gibi göründüğünü gönülsüzce kabul etti. Sarmal kara parçasında ilerleyen kişilerin önünde bir Old Deus bulunduğunu varsaydı. Katliam işini şimdilik ertelemek zorunda kalacağını düşünerek hırsla yoluna devam etti. Neler olup bittiğini hâlâ bilmiyordu ama uzamsal engellerin o gizemli karanlığını aşıp kırk iki alandan geçmesi sadece birkaç dakikasını aldı ve ardından—
Lavlara yutulmadan önce içinde dört litre su bulunan bir kap hazırlayın.
Katlanılamaz derecede ukala ses yeniden yankılanırken, hemen gözlerinin önünde bir fıskiye, üzerlerinde sırasıyla “beş litre” ve “üç litre” yazan iki kap ve… üzerine tsunami gibi hücum eden bir lav seli belirdi.
Jibril’in tüm bunların ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Yani elbette az önce söylenen şeyin kelime anlamını kavrayabiliyordu. İki farklı kabı kullanarak tam dört litre su ölçmesi gerekiyordu. Ancak zaten hayal edilebilecek en kötü ruh halindeydi ve şimdi önüne bu çocukça problem dayanmıştı.
Kulağa daha çok, Becerebiliyorsan lav seni yutmadan önce bunu çöz bakalım der gibi geliyordu.
“… Bunu yapan nasıl küstah bir böbürlenen böyle…? Al sana—”
Jibril alaycı bir sırıtışla soruyu çözmeye koyuldu. Özetle: Havadaki ve topraktaki tüm nemi fıskiyedeki suyla birlikte yoğunlaştırdı ve doğrudan lavın üzerine savurdu. Böylece patlayan buhar yerini sağanak bir yağmura bıraktı. Ardından Jibril büyüyle kendi dört litrelik kabını oluşturdu ve içinin yağmurla dolmasını izledi. Bu fazla mükemmel yanıtının tadını çıkarırken—
Görev tamamlanmış sayılmıştır.
o ukala ses yeniden konuştu ve göğsünün hizasındaki küplerin sayısı bir arttı. Onlara şüpheyle baktı ve bir sonraki an—
“?!”

Jibril, dizlerinin bağı çözülüp yere yığılacakmışçasına bedenine sarıldı…
“… Ne… oluyor…?”
ve titreyerek bu soruyu güç belâ dile getirebildi.
Nelerin yaşandığı… gün gibi ortadaydı. Az öncesine kadar zihnini kemiren o sorular—Neredeyim ben? Neden buradayım? eriyip yok oldu. Kadim Tanrı’nın sugoroku tahtasındaydı, oyunu oynuyordu. Bir süreliğine… unutmuştu. Bütün mesele bundan ibaretti. Fakat içini kurutacakmışçasına tehdit eden tarif edilemez bir ürperti, dişlerini birbirine çarptıran ve her şeyden kaçma isteği uyandıran bir şok hissetti.
Kendisine tam olarak ne oluyordu böyle?
“… Sakin… ol… Düşün…”
Jibril, aklını başından alan o anlaşılmaz düşünceleri bastırmak için umutsuzca kendi kendini yatıştırmaya çalıştı. Kuralları dikkatle gözden geçirdi ve yaşananlardan başlayarak her şeyi nesnel bir şekilde değerlendirmeye koyuldu. Yani—
Neden sadece kendisi hafızasını kaybetmişti?
01:
Yedi oyuncunun her birine, VARLIK ZAMANLARINI paylaştıran onar ZAR verilir.
Varlık zamanı. Evet, bir bedene sahip oldukları süre boyunca. Kütlesi olmayan ruh bu süreye dâhil değildi. Jibril bunu, oyunun başından beri Sora’nın kışkırtmalarından anlamıştı. Efendilerinin, oyundan elenseler bile hareket etmeye devam edebilecek şekilde bir düzen kurduklarını biliyordu. Başka bir deyişle, bedenleri ile ruhlarını birbirinden ayırmış, bahse sadece bedenlerini koymuşlardı. Yine de Jibril’in aklına son derece güçlü bir hipotez geldi. Jibril, uzamı aşan görüşüyle etrafı bir kez daha taradı. Oyun tahtasında: Plum, Ino, Izuna, Dora ve Sora ile Shiro… efendileri. Bazı zarlarını kaybetmiş olmalarına rağmen sorunsuzca devam ettiklerini gördükçe Jibril’in hipotezi kesin bir inanca dönüştü.
Sadece kendisi—canlı bir varlık değil, bir mevcudiyet, bir Flügel olan kendisi—
net bir sınıra sahip değildi… ruhu ile bedeni arasında…
“—Ah… Bu da demek oluyor ki—”
Jibril nihayet ne olup bittiğini kavradı ve kendisini terk etmek üzere olan bilincine tutunmak için çabaladı. Dişleri gıcırdayarak, elleri titreyerek günlüğünü çıkardı ve çılgınlar gibi yazmaya başladı. Tahtada ilerleyen o iki oyuncuya, yakın zamana kadar kendisinden aşağı gördüğü efendilerine dair anılarını alelacele not etti.
Bu anılar her şeyden daha değerli olmalıydı. Tek bir zarla yok olup gitmişlerdi ve kendisi bunu fark etmemişti bile… Jibril, 6.407 yıllık yaşamında daha önce hiç bilmediği bir şeyi tecrübe etti:
“… Anlıyorum… Demek bu şey—korku mu…?”
Nihayet onu anlamayı öğrenmişti; yine de ondan korkuyormuşçasına, ondan kaçmak istercesine gördüğü ve duyduğu her şeyi günlüğüne kaydetmeye çalıştı.
Jibril, hafızasını kaybetse bile bu günlüğü okuduğu sürece hatırlayabileceğini düşündü.

Hayalî Avant Heim’deki yönetim odasının kesintisiz sessizliğini yalnızca Jibril’in ağır ağır çevirdiği günlük sayfalarının sesi bozuyordu.
Pekâlâ, zarlarını kaybedince hafızasını da kaybediyordu. Bunun nedeni, bedeni ile ruhu arasında kesin bir sınır bulunmayan bir Flügel olmasıydı. Efendileri bile kuralları koyarken bu açığı gözden kaçırmış olmalıydı.
Hayır. Efendilerinin—hatta genel olarak canlıların—bunu bilmesi mümkün değildi. Kurallardaki bu sorunu fark etmesi gereken biri varsa, o da kendisiydi. Jibril bir sayfa daha çevirirken Daha da önemlisi, diye düşündü.
Durum buysa… bütün zarlarını kaybettiğinde ne olacaktı?
Diğer oyuncular geriye yalnızca birer ruh—başka bir deyişle hayalet—olarak kalacaktı. Peki ya Jibril? Sonraki sayfada bir varsayım vardı: Belki de…
… yalnızca çekirdek ritüelim kalır, sonra da yeniden başlar.
Evet. Mesele buydu. Kendisi gibi büyüden oluşan bir varlığın en küçük yapı taşı, elle tutulamayan bir “ritüel” geriye kalacağından diğerleri gibi ölmeyecekti. Ancak o durumda bütün anıları sıfırlanacaktı. Öyleyse yapması gereken tek şey, her şeyi günlüğüne yazmaktı. Ritüeli yeniden başlasa bile—“yeniden doğsa” bile—Jibril yine kendisi olacaktı. Daha doğrusu bu, Hafızanı kaybetsen yine sen olur muydun? sorusuna çok benziyordu. Bütün düşüncelerini, anılarını, her şeyini bu günlüğe kaydettiği sürece—tüm zarlarını kaybetse bile—Jibril efendilerine hayranlık duymaya kesinlikle devam edecekti. Bundan—
—bir zamanlar emindi.
“Evet… Efendim o banyoda, öylesine bana zarlarını uzatana kadar…”
İkinci hamlede, zarları bir kez daha atıp birini kaybettiği anda günlüğünde yazan her şey—anlamı, duygusu, değeri—ona yabancılaşmıştı.
Imanity gibi aşağılık varlıkları efendisi bilip onlara hayranlık duymasında mutlaka bir yanlışlık vardı. Bir oyunda onu kandırıp işlerine gelen anılar yerleştirmiş olmalıydılar. Şu kibirli maymunlara bir göz atsam ya? Fırsatını bulunca da öldürüversem? Bu düşüncelerle gitmişti… efendileriyle buluşmaya.
O gün banyoda efendileri ona zarlarını verdikten—bütün anıları geri geldikten—sonra, onlara klon olarak yeniden doğmaya inanıp inanmadıklarını sormuştu. Ruhunun aynısını taşıyan biri yine sen olur muydu?
Ruh. Çekirdek ritüel. Seni oluşturan bütün parçalar aynı olsa, o kişi yine sen olur muydun? Efendileri yanıt verdiğinde… Jibril sonunda anlamıştı.
Neler hissettiğini. Günlüğüne kaydettiği geçmişini. Şimdi elinde olmadan tek bir buruk gülüşle baktığı bu sayfayı.
HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR HAYIR

Yer yer damlalarla lekelenmiş, aynı kelimeyle dolup taşan sayfa her şeyi anlatıyordu. Anıları olmadan, kendisi kendisi değildi.
Ruhlar ve benzeri konular üzerine istediğiniz kadar mantık yürütün; ancak tüm anılarını yitirmiş ve o anıların kazındığı bu günlüğü okuyan kişi, bunu yalnızca bir yabancının günlüğü olarak görebilirdi.
Bu tamamen başka biriydi. Peki günlüğünü okuyarak o kişi olunabilir miydi? Elbette hayır. Tıpkı ne kadar kitap okursanız okuyun, bilgiden fazlasını asla elde edemeyeceğiniz gibiydi. Kitaplar, yazarlarının o satırları kaleme alırken ne hissettiklerini asla söyleyemezdi.
Bu sonuca varan Jibril, Sora’nın kendisine uzattığı zarları geri vermek istemediğini fark etti. Eğer her şeyi yeniden unutacaksa, zarları bir kez daha atmayı bile reddetmeye meyilliydi. Bir seçim hakkı verilse, tam da burada ölmeyi bile yeğlerdi. Ancak bu, elindeki on zarla birlikte oyundan elenmesi anlamına gelirdi. Ve bu hiç de şakaya gelir bir şey değildi; çünkü efendilerinin zaferini—hatta belki de hayatlarını—kaybetmelerine yol açabilirdi.
Bu yüzden Jibril, efendilerine kazanıp kazanamayacağını sormuştu.
“… Ne kadar da korkunç biriyim…”
Bir sonraki sayfayı ve “ödünç aldığı” zarlarla sıvıştıktan sonra yazdıklarını gören Jibril, kendinden nefret ederek yüzünü buruşturmaktan kendini alamadı.
Bu oyunu tam olarak nasıl kuracağını bu sayfada ayrıntılarıyla açıklamıştı.
Kadim Tanrı’ya karşı bu sugoroku oyununu içlerinden biri kazanabilecekse, bu Jibril olabilirdi. Ama bunun yeterli olmayacağını gayet iyi biliyordu. Herkes bir yana, o ikisi—efendileri, yüce sahipleri Sora ve Shiro—herhangi birinin kazanmasına ya da kendilerinin kaybetmesine asla izin vermezlerdi. Bu nedenle, Kadim Tanrı’yı yenmek için kullanacakları asıl yöntemi ortaya koymalarını sağlamış ve çekilmekten başka çareleri kalmayacak şekilde düzeni kurmuştu. Jibril, hafızası olmasa bile uygulayabilsin diye en ince ayrıntısına kadar planladığı sayfaya baktı.
“Yine de… Yalvarırım, Efendilerim… ,” diye fısıldadı, başı öne eğik bir halde. Onu hor göreceklerdi. Her türlü cezayı kabullenmeye razıydı. Ona sadece gebermesini bile söyleyebilirlerdi… Hayır.
Yalnızca ölmesine izin verselerdi, bu an ne kadar erken gelse azdı… Ve yine de!
“… Lütfen, lütfen, sadece bir kez… Yalvarırım, Efendilerim… Bu zaferi bana lütfetmez misiniz…? Sadece bu seferlik… Lütfen—!”
İtiraf edecekti: Korkuyordu. Çaresizce korkuyordu.
“… Benim olmadığım biri benim yüzüme, benim sesime sahip olsaydı…”
Günlüğüne yazdığı her şey—bu 6.407 yıl boyunca gördüğü, duyduğu, öğrendiği, hissettiği her şey; koparmak için bu kadar alçaldığı zafer; ettiği o haksız yalvarış, utanç gözyaşları—onların anlamını bile unutmuştu.
“… Efendilerim o kişiye ‘Jibril’ deselerdi… ve o kişi ben olmasaydım…”
En değerli anısını, o çok sevdiklerinin yanına çağrıldığı anı hatırlayarak—
“… O kişi onlara değersizmiş gibi davransaydı… Bunu asla kabullenemezdim…!”
kendi yerinde bir başkasını hayal etti. Jibril daha önce hiç böyle bir korku yaşamamıştı…
……

Epey zaman aldı. Derken gözyaşlarına boğulmuş olan Jibril, harita üzerinde beliren yoğun hareketliliğe başını kaldırıp baktı ve kıkırdadı.
“… Elbette… …öyle ya… Efendilerim, 『 』… asla… yenilgiyi kabul etmezlerdi, değil mi?”
Efendilerinin pes etmeye hiç mi hiç niyeti yoktu şüphesiz. Bu da meydan okumayı kabul edecekleri ve Jibril’in kazanmasına izin verileceği anlamına geliyordu. Onlardan aldığı şu mektup dağına bakmak bile yeterliydi; hepsi açıkça taşkın birer sataşmadan ibaretti. Sadece “Çekilin” veya “Ölün” de yazabilirlerdi ve mülkleri olan Jibril’in itaat etmekten başka çaresi kalmazdı.
“… Hünerimi sergileme fırsatı verdiğiniz için sizlere minnettarım, efendilerim.”
Bununla birlikte Jibril kalemi bir kez daha eline aldı ve emirler yağdırmaya başladı.
Ne olursa olsun zafer onun olacaktı. Onları tamamıyla köşeye sıkıştırdığında, efendilerinin pes etmekten başka seçeneği kalmayacaktı. Yine de— Jibril günlüğüne son bir göz attı.
Ne olursa olsun efendilerimin kazanacağını düşünmekten kendimi alamıyorum.
Bu satırlar onu düşündürdü: Eğer durum gerçekten buysa, en azından efendilerine kaybetmek isterdi… ve ölmek.
Eğer bu onun son oyunu olacaksa, bazı cevaplar elde etmek isterdi: Savaşın bittiği o güne, her şeyin başkalaştığı o anlara, dünyanın nasıl değiştiğine dair. Ne bu cevaplardan kendisi emin olabiliyordu ne de dünyanın Imanity’nin gücüyle bir kez daha değişeceği o ana bizzat tanıklık edebilecekti. Kadim Tanrı ile oynanan bu oyunun nasıl biteceğinden de Jibril’in kendisi emin olamıyordu. Ancak tüm bunları kesin olarak öğrendikten ve hepsini yazıya döktükten sonra…

308. karenin sınırındaydı.
“Geçmeme! İzin! Verin! Lanet olsun! Lütfen!!”
Al kızıl bir canavar, etrafını saran uzamı parçalamak için öfkeyle kükredi. Izuna’nın yumrukları kaynayan kan izleri bırakarak iniyor, her darbesi adeta patlıyordu. Kan Yıkımı fiziği aşıyor, görüşünün uzaklardaki savaş alanını yakalamasını sağlıyordu.
O sınır boyundan Izuna, uzamın son sınırına kadar nasıl sıkıştırıldığını görebiliyordu. Kadim Büyük Savaş’ı simüle eden oyun—Kadim Tanrı’nın gücü böyle şeyleri mümkün kılmıştı. Izuna’nın bu uzamı yumruklarıyla yarma umudu yoktu; yine de öfkeyle yanıp tutuşuyor, yumrukları, pençeleri ve dişleri boşluğu delerken kendini tam bir cinnete kaptırıyordu.
Geri dönüp bunu durdurmak zorundaydı. Bu bir oyundu—bir fanteziydi. Izuna bile bu kadarını anlayabiliyordu. Yine de yaşamın toz zerreleri gibi görüldüğü, gökle yerin basit birer oyuncak gibi darmadağın edildiği önündeki manzarayı kavrayabiliyordu. Ve bir de Tet’in anlattığı hikaye vardı; belki ayrıntılarda farklılık gösteriyordu ama yine de aynı kurguyu ve onun getirdiği sonucu izliyordu…
“—Böyle işin içine tüküreyim—lütfen—!!”
Izuna da bunun farkındaydı. Jibril’in arayıp da bilemediği cevapları biliyordu: Kadim Büyük Savaş’ın nasıl bittiğini ve önündeki bu oyunun nasıl sonlanacağını.
Basitçe söylemek gerekirse: Birileri ölecekti.
“Seni kederlendiren nedir? Yalnızca tek bir isim ver,” diye teklif etti soğuk bir sesle. Izuna bu robotik sesin geldiği yöne döndü; gözlerinin kenarlarından süzülen yaşları buharlaştıracak bir çılgınlıkla hâlâ yumruklarını sallıyordu.
“Böylelikle zafer senin olacak—ve her şey bir anda son bulacak.”
Sanki ezelden beri oradaymışçasına, boşlukta süzülen hokka kutusunun üzerinde öylece oturuyordu.
İnanmak nedir? diye soranla aynı kişiydi; şimdi cevaplamakla hiç ilgilenmediği o sorunun sahibi. Her şeye tepeden bakan Kadim Tanrı, Izuna’yı bir Görev ile karşı karşıya bıraktı.
Kadim Tanrı’nın elinde tuttuğu yedi ruhtan öldürülecek olan birini seç, bunun üzerine son kareye nakledileceksin.
Yani bu oyunu bitirmek için Izuna’nın kimi kurban edeceği sorusuydu bu.
“…”

Izuna’yı şaşkınlıktan bambaşka bir his sarstı. Bakışlarını kaçırdı, kesik kesik nefesler alarak titredi. Yapması gereken tek şey, tüm bu olan biteni böylesine umursamazca izleyen bu Kadim Tanrı’yı bir kişiyle daha birlikte kurban etmekti—
ve her şey sona erecekti. Aşağıda Jibril, Sora ve Shiro’nun birbirini katlettiği oyun; dışarıda Ino, Plum, Chlammy ve Fiel’in birbirini öldürdüğü oyun; burada, biri bitişe ulaşsa bile Kadim Tanrı’nın öleceği oyun. Her şey. Öyleyse bir kişi daha kurban edilse ne çıkardı ki? Peki ya Izuna… kazanmak uğruna kendini kurban ederse—? Bu sayede daha fazla kurban verilmesinin önüne geçilmiş olmaz mıydı?

?!

“… Kes saçmalamayı yani… Hepsi zırvalık işte—!!”
Bu da ne saçmalıktı böyle?! Izuna dişlerini göstererek hırladı. Ama muhatabı Kadim Tanrı değildi. Seslendiği kişi, herkesin en aptalı olan kendisiydi.
Başta Izuna bu oyunun karmaşık düşünceler gerektirmediğini sanmıştı. Herkes birbirine ihanet edecek ama eninde sonunda iş birliği yapacak ve biri bitişe ulaşacaktı. Çocuksu ve bir o kadar da keskin sezgileriyle bu mantığı ortaya koyduğunda kazananın kendisi olacağını düşünmüştü.
Ardından planı, Miko da dahil herkesin kurtarılmasını talep etmekti. Fakat şimdi Izuna, gözünden kaçırdığı şey yüzünden öfkeyle çığlık atıyordu.
“Bu bizi—en başa döndürmüş olmuyor mu yani—?!”
Oyunu bitirirse herkes kurtulacak mıydı? Bitişe ulaşması gereken kişi bu yüzden mi kendisiydi? Amacı sadece herkesi kurtarmaksa—en başında neden oynamışlardı ki o zaman—?! Üstelik oyunu bitirse bile bu Kadim Tanrı kurban mı edilecekti? Bu en başa dönmek bile değildi; resmen sıfır noktasıydı! Ve şimdi de bu Görev’i tamamlamak için bir kurban daha verilmesi gerekiyordu öyle mi?!
“—Hiç! An! La! Mı! Yorum işte—!”
Izuna başını iki yana salladı ve çocuksu bir huysuzlukla düşündü: İmkânı yok. İmkânsız. Bu olamaz. Böyle bir şeyi asla kabul etmezdi!
Herkesi kurtaramayacaksan bitişe ulaşsan bile ne dileyecektin ki?! Bu oyunda birinin kurban edilmesi gerekiyorduysa en başında oyuna asla başlamazdı! Bunu düşünen Izuna, Kadim Tanrı’ya dik dik baktı.
“Lanet olsun senin sayılarına yani… Yalancının tekisin— senden nefret ediyorum işte!!”
Bir ya da iki kurbanın aynı şey olduğu iddiasına cevaben, bunun bir yalan olduğunu tiz bir sesle haykırdı.
Yalan olduğuna şüphe yoktu. Izuna sayısız gizem karşısında kafasını patlattı. İlk olarak, bu Görev de neyin nesiydi böyle? Görev 301. kareden beri aynı kalmıştı—neden birbirlerine bu kadar yakındılar ki?! Hayır, doğrudan konuya gelelim: Bu Görev’i kim yazdı ki yani?! Hayır—hayır, hayır, diye düşündü Izuna başını sallayarak. En başta… En başta…
Kadim Tanrı elinde yedi ruh mu tutuyordu…? Kimin ruhları—? Sora, Shiro, Steph, Jibril, Izuna, Ino, Plum; tamam, bu yedi ediyordu. Ama Kadim Tanrı’nın ruhunu da dahil edersen sekiz etmez miydi? Ya Miko—o zaman dokuz etmesi gerekmez miydi—?! Hayır. Öyle değildi. Kesinlikle böyle değildi—!
“… Sana yemin ederim ki… Hiç kimsenin adını söylemeyeceğim işte!!”
Yanlış giden bir şeyler vardı; Izuna ne olduğunu bilmiyordu ama içine doğmuştu.
Saçmalık, öyle değil!
Izuna gözyaşlarına boğularak ağlarken bundan son derece emindi ama…
“Kabullenildi. Her halükarda yenilgin kesindir.”
diye karşılık verdi Kadim Tanrı’nın o her zamanki duygusuz sesi.
Doğruydu, Görev’i yerine getirmeden yetmiş iki saat geçirirse Izuna bir zarını kaybedecek ve elinde tek bir zar kalacaktı—bu da artık ilerleyemeyeceği anlamına geliyordu. Ama—
“… Kaybetmek umurumda bile değil yani. Sadece senden nefret ediyorum işte! … Yine de!!”
Izuna gözyaşları içinde Kadim Tanrı’ya dik dik baktı.
“Yine de—senin ölmene asla ama asla izin vermeyeceğim işte!!”
Sonuçta birilerinin kurbanı olmadan hiçbir şey değişmeyecek ya da sona ermeyecekse, o zaman neden—?
“—Neden Tet… bana o korkunç hikâyeyi anlattı… ki yani?!”
O zaman bu dünya… hiç değişmemiş demek ki… değil mi yani…?

Jibril ile oyunun başlamasının üzerinden on altı saat geçmişti bile. Haritada 132 BT tarihi görünüyordu; bu da oyun içi zamanla neredeyse elli iki yılın geçtiği anlamına geliyordu—
“—Tamam! Sıradaki! Acele et!!”
“… Çok yavaş… Postala şunları, daha hızlı…!”
ve birlikleri kandırabileceklerini keşfetmelerinin üzerinden de on saat geçmişti. Bu süre boyunca Sora ve Shiro tek bir saniye bile durmaksızın emirler karalayıp durmuştu—
“İ-işinize geldiğinde çabalamayı iyi biliyorsunuz! Oldukça… dengesizsiniz, bana sorarsanız!”
Steph ise posta kutusuna doğru koşturup durmak zorunda kalıyordu. Normal şartlar altında yeterince yakındı. Sora, hatta Steph bile oturduğu yerden yetişebilirdi. Fakat üçü de çocuk boyutunda olduğu için epey uzaktı.
“V-ve tabii ki… beni böyle koşturmak için… geçerli bir sebebiniz vardır, değil mi?!” diye çıkıştı Steph.
“Elbette. Oyunları kazanmak için kritik olan tek bir unsur varsa—”
Sora parmaklarını haritaya vurup görüntüyü havaya yansıttı.
“—o da veridir, değil mi?”
Steph, Sora’nın ona gösterdiği dünya haritasına ağzı açık baktı.
“Lucia’da mıyız?! N-nasıl bu kadar çok yeri görebiliyoruz—?”
Savaş haritası, şehir çevresi ve birkaç Gözcü’nün mütevazı menzili dışında neredeyse tamamen karanlıktı. Şimdiyse binlerce Gözcü kıtanın tamamını açığa çıkarmıştı.
“N-nasıl yaptınız bunu?! Nasıl bu kadar çok—?”
Gerçekten de Steph’in şaşırmasına şaşmamak gerekirdi. Daha önce Gözcüler’i, öznel zamanla en fazla birkaç dakika içinde (oyun süresiyle birkaç ay) ölüyordu. Yine de şimdi, gökten ölümcül küllerin yağdığı ve başka bir ırkla karşılaşmanın ölümle sonuçlanacağı bu cehennemde, harita binlerce Gözcü’yü ellerinde tutmayı—yani hayatta kalma oranlarını artırmayı—başardıklarını gösteriyordu. Peki ama nasıl—? Steph ağzı açık bakarken Sora sırıttı:
“Bir teleskop yaptık.”
“Ah… Yine böyle bir kurnazlık ya da hile olduğunu anlamalıydım…”
Steph büyük bir hayal kırıklığına uğradı. Hevesi kursağında kalan Sora itiraz etti: Nükleer savaşa taş çıkartan bir dünyada, bir teleskopa nasıl hile diyebilirdi ki?
“İnanılmazsın gerçekten! Bu tamamen kurallar dahilinde bir şey, biliyorsun değil mi?! Kurallara tamamen uygun bir şey yapmanın nesi yanlış?”
“… Mercekler için… gerekli cam malzemesi… neredeyse sınırsız… miktarda var.”
Günümüz Elchea’sında bile mercekler için yeterince şeffaf olan cam kesinlikle ucuz ya da bol değildi. Steph, Shiro’ya şüpheyle baktı.
“Aynen öyle. Üstelik bu aptallar bize istediğimiz kadar üretecek!” diye alay etti Sora.

Tam o anda, yeryüzünü delip geçebilecek güçte bir başka ışık çaktı… Yani:
“… Aşırı yüksek sıcaklık ve yüksek basınçlı şok dalgaları… Çölleri, dağları—hatta madenleri bile buharlaştıracak bir güç.”
Çölleri cama çeviren antik bir nükleer savaş misali. O cam, en sevdikleri aptallar sayesinde kurşun bazlı seruzitten elde edilmişti. Birazcık cilalamayla, ellerinde mercek olarak kullanılabilecek kadar şeffaf bir sürü malzeme olmuştu artık—hem de sınırsız miktarda.
“Şimdi tek yapmamız gereken bizim elemanlara şu mereti hayvan gibi parlatıp tam tasarıma göre monte etmelerini emretmek.”
Böylece birliklerin optik teknolojiye ihtiyacı kalmayacaktı. Tek yapmaları gereken Sora ile Shiro’nun emirlerini, yani “taslaklarını” takip etmekti; işte böylece, bilinci olmayan bu birlikler dört bükey-içbükey merceği birleştirerek 50 kat büyüten bir arazi dürbünü inşa etmişti. Bu durum keşif ve harita görüntüleme menzillerini genişletmişti fakat elbette tek başına Gözcüler’in hayatta kalma oranını ciddi şekilde artırmaya yetmezdi. Nispeten güvenli hareket rotaları hesaplamaları ve hayatta kalmak için gereken teknolojiyi oturtmaları gerekiyordu. Bu çöp dünyada bile işleyecek bir tarım geliştirmeli, yiyecek saklama teknolojilerini denemeli ve daha nicesini halletmeliydiler. İkili, cevapları bulmak için karanlıkta el yordamıyla ilerlemiş, muazzam sayıda emir göndermişti ve şimdi ise…
“… Ağabey… Buldum onları…!”
Shiro’nun sesini duyan Sora, masanın üzerindeki haritanın üzerine atıldı. Yansıtılan dünya haritası yavaş yavaş açığa çıkarıyordu… aradıkları yabancı birliklerden oluşan grubu. Sora onları kıskıvrak yakaladı.
“Biliyordum işte—it herifler avlanıyor.”
Sabit rotalarında bir ileri bir geri hareket etmelerini izlerken kıkırdadı, ardından bir Gözcü’nün üzerine dokunup parmaklarını açarak görüş alanını havaya yansıttı. Kollarını iki yana açan Sora, teleskopun gösterdiği şey karşısında sırıtarak ağzını kulaklarına vardı.
“Hoşşş geldin, Werrrebeast. Biz arkadaşız, değil mi?”

“… Böyle bir arkadaş edinmeyi hiç istemezdim… ” diye hafifçe inledi Steph. Sora’nın ses tonu resmen, “Götündeki kıla kadar her şeyini soyup soğana çevireceğim, o yüzden durma gel!” der gibiydi.
Burası siyah küllerle kirlenmiş, her şeyin bir sonraki saniyede yok olabileceği bir dünyaydı. Üst sıralardaki ırklardan biri değilseniz yerleşik tarıma ayıracak yeriniz olmazdı; buna değmezdi bile. Üstüne bir de fiziksel yetenekleri göz önüne alındığında, Werebeast’lerin avcı-toplayıcı olduklarına şüphe yoktu. Bilinmeyen tek şey rotaları ve geçiş sıklıklarıydı.
“… Abi… Rotaları… hesapladım…”
Ohm, rahatlatıcı, huzurlu bir iç çekiş. Shiro kalıpları göz açıp kapayıncaya kadar çözmüş ve notlarını Sora’ya göstermişti. Werebeast birliği, yaklaşık her üç saniyede bir altı rota üzerinde mekik dokuyordu. Üç saniye… Oyun içi zamana göre bu hemen hemen her güne denk geliyordu, bu da demekti ki—
“Tam da düşündüğüm gibi… Açlıktan kırılıyorlar. Pekala Shiro, eski usül iyi bir diplomasi zamanı geldi!”
Şu dünyaya bir baksanıza. Avın kıt olması gayet doğaldı ve bu da…
bu adamların kendilerine açık veren az sayıdaki ırktan biri olduğu anlamına geliyordu. Sora ve Shiro, olayların tam da tahmin ettikleri gibi gelişmesine sırıttılar. Hazırda bekleyen bir komutları vardı; tek yapmaları gereken koordinatları ekleyip Steph’e vermekti. Steph bir kez daha posta kutusuna koştu ve geri döndüğünde sordu:
“S-siz tam olarak ne yapıyorsunuz? … Werebeast’lerle… ittifak mı kuruyorsunuz?”
Nefes nefese kalan Steph’e cevap verirken Sora ve Shiro yalnızca kaşlarını çattılar.
“… Açlıktan ölen… Werebeast’lerle ittifak yapmanın… ne anlamı olsun ki?”
“Bu aç Werebeast’lere onlar için lezzetli Imanity yiyeceklerimiz olduğunu mu söylemek istiyorsun?”
Elbette birlikleri kandırabileceğinizi kanıtlamışlardı. Ama yine de—sözlerin ve sözleşmelerin bu dünyada hiçbir anlamı yoktu. Ve eğer Werebeast’ler Imanity’nin varlığını öğrenirse işleri biterdi; bu gerçek değişmezdi.
Bu yüzden Sora, on sekiz yaşındaki birine hiç uymayan kötücül bir sırıtışla duyurdu:
“Önce bir… Elf birliği ele geçireceğiz.”
“… N-nasıl yani? Werebeast’lerle müzakere ettiğinizi… sanıyordum?”
Sora ve Shiro, yansıtılan haritaya bir bakış fırlatarak karşılık verdi.
Haritada hareket eden bir İzci vardı. Werebeast av rotasına vardığında… geri döndü.
Steph ne olduğunu sormak istiyor gibiydi ama Sora ona fırsat kalmadan durumu açıkladı.
“Biraz yiyecek bıraktık—bir de aşk mektubuyla birlikte.”
Neyse ki tarımı ve depolama teknolojisini geliştirme yönündeki acemice girişimleri, mütevazı bir yiyecek fazlası olarak meyvesini vermişti. Tütsülenmiş tavuk ve turşu yapılmış yumrular bırakmışlardı… Açlıktan kırılan Werebeast’ler açısından bakılacak olursa bu adeta bir ziyafetti. Kokularını gizlemek için siyah külleri kullanmışlar, alınabilecek her türlü önlemi almışlar ve yiyecekleri o pisliklerin altı gün sonra geçeceği rotaya bırakmışlardı. Gerçek zamandaki yaklaşık on sekiz saniye sonra, birlik onu alacaktı.
Ve ardından Sora’nın “aşk mektubunu” okuyacaklardı.
“Aşk mektubu mu… Bununla normal bir mektubu kastediyorsunuzdur herhalde. Ne yazdınız ki?”
“Bir ticaret teklifi.” Evet, Werebeast dilinde yazılmış—ırklar arası bir takas teklifi. Tam olarak şöyle: “Kaçırdıkları her Elf için onlara iki katı kadar yiyecek vereceğimizi söyledik. ”

Yüzüne yapışmış sırıtmalarıyla Sora, özetle insan ticareti teklif ediyordu. Normalde Steph’in sövüp sayacağı yer burasıydı ama—
“… Ha? Bir Elf’i kaçırmak mümkün mü ki?!”
Bu durumda sorduğu ilk şey bunun mümkün olup olmadığıydı. Elf, büyü konusunda en yetenekli ırktı. Werebeast’ler korkutucu olabilirdi ama gerçekten bir Elf’i kaçırabilirler miydi?
“Pekala kaçırabilirler.”
Sora, Steph’in haklı şüphelerini bir kenara itip devam etti. “Çocuk oyuncağı. Tereyağından kıl çeker gibi… Nefes almaktan bile kolay.”
Mektubunda ayrıntılı talimatlar bile vermişti. Sora karanlıkça gülümsedi. Ah, evet. Dünyanın en çok övülen büyü kullanıcıları, o yüce Elfler…
“Büyüleri varmış, güçleri varmış—hiç fark etmez.”
Neden mi diye soruyorsun? Alaycı sırıtışı daha da derinleşti.
“Büyü kullanmalarına izin vermeyeceğiz. Direnmelerine bile izin vermeyeceğiz, çünkü gerekli koşulları biz yaratacağız.”
Oyunculuğun temeli, özü tam olarak buydu. Başka bir deyişle—
“Bu her şeyi işe yaramaz kılmak için yeterli. Bugünün oyunları da dünün savaşları da her zaman böyleydi.”
Rakibinin asla istediğini yapmasına izin verme. İstemediği ne varsa hepsini yap. Savaşta bile geçerli olan tek evrensel gerçek buydu.
“Yani… Önce Werebeast’leri kullanarak bir Elf getirteceğiz.”
“… Sonra… Elfleri kullanarak… bize başka bir ırkı… satmalarını sağlayacağız,” diye kuru bir sesle açıklamayı bitirdi Shiro.
Takımlarına tek bir Elf birliği bile dâhil etseler, bunu o sevgili büyülerini sömürecekleri bir sonraki “müzakere” için kullanabilirlerdi—sonra da her şey domino taşları gibi devrilirdi. Böylece ikisi her şeyin dizginlerini elinde tutacaktı. Vardıkları şeytani derecede acımasız sonuç, ne kadar genç ve masum göründükleriyle tam bir tezat oluşturuyordu. Steph’in omurgasından hafif bir ürperti geçti ve ikiliyle birlikte harita yansımasına baktı.
Sanki her şey önceden mukadder kılınmıştı. Gerçekliğin kendisi Sora ve Shiro’nun düşünceleri tarafından dikte ediliyordu sanki. Tam da tahmin ettikleri gibi, bir Werebeast grubu belirlenen yerde yanlarında bir Elf ile belirdi. Gerçekten de sanki son derece doğal bir şeymiş gibi gayet rahat, çaba sarf etmeden yürüyorlardı. Steph gözler önüne serilen bu manzara karşısında gözlerini kocaman açtı, Sora ile Shiro’nun sırıtışları ise daha da genişledi.
Tam o anda gerçekleşti.
“………… Ha?”
Werebeast birliği haritadan kayboldu.
Panikleyen Sora, uzakta keşifte olan bir İzci birliğinin görüş alanını yansıttı. Werebeast grubu, etraftaki manzarayla birlikte arkalarında hiçbir iz bırakmadan yok olmuştu—Elf ise geldiği yoldan ağır adımlarla geri dönüyordu.
……
“… Sora? Onu nasıl kaçıracaklarına dair talimat verdin, değil mi?” diye sordu Steph, donakalan sessizliği bozarak.
“Şey, evet!! Yani bak, onu kaçırdılar, değil mi?!”
“… Abi… Onu nasıl… ele geçirmeyi… hedefliyordun?”
Sora umutsuzca üste çıkmaya çalıştı ama Shiro onu tamamen çözmüştü, gözleri hafifçe soğuktu… ve şüphe doluydu. Gözleri adeta, “Tamam, hepsi güzel de onu kendi tarafımıza nasıl çekecektik ki?” diye soruyor gibiydi.
“Ha? Şey, yani… Gururunu ve ruhunu ezip geçeriz, ona şunun bunun zevklerini tattırırız, sonra da söylediğimiz her şeyi yapar. En başında bir kadını kaçırmalarını söylememin nedeni buydu zaten.”
“… S-sen kelimenin tam anlamıyla iğrenç birisin!!”
Steph, Sora’nın ne kastettiğini anladığında gözleri fal taşı gibi açıldı; fakat Sora bu tepkiye karşılık sadece boş boş baktı.
“Ha? … Elfler genelde bir sürü ork kendilerine… şey yaptıktan sonra teslim olmazlar mı?”
Yani orklar, yani domuz adamlar, yani bir grup Werebeast domuzu. Sora’nın varsayımı, sanki güneşin doğudan doğması kadar bariz bir şeyi ifade ediyormuşçasına en ufak bir şüphe kırıntısı bile taşımıyordu.
…………
Ardından denizden daha derin bir sessizlik ve buz gibi soğuk bir bakışla karşılaştı ama durumu hiç umursamıyormuş gibi yumruğunu masaya vurdu.
“İnanılmaz…! Neyi yanlış yaptım ben? Neyi gözden kaçırdım?! Bir elf’in orklar tarafından yakalanıp ‘Beni… öldür daha iyi!’ deyip iki kare sonra pes etmesi oyunların olmazsa olmazıdır! Bu evrensel, ilahi bir kuraldır! Tek yapmam gereken, arzudan gözü dönmüş, ağzı ‘O’ şeklini almış erotik bir orman elfini kuklamız yapmaktı! Bu muazzam, kusursuz planda tam olarak nasıl ve nerede çuvallamış olabilirim ki—?!?!”
“… Abi, o oyun kuralı değil… O dediklerin… doujinshi’lerde olur,” diye mırıldandı Shiro inanamayarak. Ağabeyinin başarısızlığına gerçekten, samimiyetle, kalbinin derinliklerinden kederlendiği anlaşılıyordu.
“Bu arada Sora… Orklar Werebeast değil, biliyorsun değil mi?”
.

Ne… ne dedin…?!
Sora, yere yığılıp kalmamak için titreyen elleriyle tabletini kavradı. Exceed hakkındaki girdiyi açtı ve gözlerini gökyüzüne dikti.
“Siktir! Orklar Demonia mıymış?! Başarısız olmamıza şaşmamalı!”
“Hayır! Başarısız olmanızın sebebi bu değil!!”
Ancak Steph’in feryadı, başarısızlığına lanet okumakla meşgul olan birinin sağır kulaklarına çarptı. Ne basit bir hataydı ama… Yanlış ırkı mı seçmişti yani—?!
Hayır, dövünmeyi sonraya bırak, dedi Sora kendi kendine. Önce bunu nasıl düzelteceğimizi bulmamız gerek. Tırnaklarını kemirerek kara kara düşündü, yüzü endişeyle buruşmuştu.
“—Demonia’larla müzakere etmek… Onları kendi lehimize nasıl kullanabilirim ki?!”
Demonia: Hâlâ karşılaşmadıkları ve hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları ırklardan biri. Bir açıklarını bulmak kolay olmayacaktı…
“Hey! Werebeast birlikleri için hiç üzülmüyor musun? … Yani, en azından üzülüyormuş gibi yapamaz mısın?!”
Steph ona biraz sağduyulu olması için yalvardı ama anında görmezden gelindi. O Werebeast’ler Elf birliğini getirmeyi başardıklarına göre onunla bayağı iyi vakit geçirmiş olmalıydılar…
Yani hallerinden memnun olmalıydılar. Şimdi de gidip kendilerini becerme sırası onlardaydı. Zaten bir bakıma yemişlerdi de, bu yüzden—
“… Abi… Bu… bir ork değil mi?”
Shiro’nun dokunduğu birlik, Elf’in eve dönüş yolunun hemen güneyinde duruyordu. Adı Demonia Ork 8 olarak görünüyordu.
“Mükemmel bir hamle, Shiro! İzcileri kullanarak onları üzerine çekeceğiz ve kıza topluca saldırmalarını sağlayacağız!!”
Sora’nın kalemi hiç tereddüt etmeden kaydı, inanılmaz bir hızla emirler yağdırdı.
“Hey, bir dakika bekle! Asıl hedefi gözden kaçırmıyor musun?!”
Steph bunun Sora’nın Elf’i kaçırmasına engel olacağını belirtti, fakat—
“Sessizlik! Bir elf olarak, orklar tarafından tuzağa düşürülüp ‘Beni… öldür daha iyi!’ demeye ve ardından bir erofu’ya—seksi bir elf’e dönüşmeye mahkûmdur! Oyun ilahi takdiri aldatmaya çalışıp onlara başka bir isim verebilir ama ben, Ha! diyorum. Adaletin demir yumruğuyla tanışın!!”
“Adaletin demir yumruğuyla tanışması gereken kişi sensinnn!!”
Steph başını tutup çığlık attı, ama Sora tarafından kenara itildi. Sora ekledi: “Her neyse!”
Emirlerinin geri kalanını da postalayan Sora, sakince bir sonraki adımlarını planladı. İşler iyi giderse, Demonia’lar hakkında mantıklı bir bilgiye sahip olmamalarına rağmen onların hareket tarzını kavrayabileceklerdi. Ve o Elf doruk noktasına ulaştığında… Şey, en azından bitkin düşmüş olacaktı, bu yüzden onu yakalamak—
Ve her şeyden önemlisi.
Sora, akıllı telefonu hazırda beklerken haritaya arsızca baktı. Ciddi anlamda +18 bir rezaletin yaşandığını söylemek yanlış olmazdı. Teleskopla izliyor olması gereken bir İzci birliğinin üzerine dokundu ve görüş alanına yaklaşmaya hazırlandı, ancak…
“… Abi, şu an 1. 8 yaşındasın… +18 şeyler… sana yasak…”
“Heh, heh-heh-heh, mwa-ha-ha-ha!! Böyle diyeceğini biliyordum sevgili kız kardeşim! Ama!!”
Shiro elini engellerken Sora, manyakça bir kahkaha patlattı.
“Gerçek zamandaki bir saniye, oyun içinde sekiz saate denk geliyor! Çıplak gözle kavranması imkânsız bir şey!”
Yine de Sora, elinde telefonla böbürlendi.
“Ağır çekim modunda kaydettiğimi farz et! Sonra tekrar on sekiz yaşıma geldiğimde her bir kareyi tek tek inceleyebilirim—en azından bir tanesinde görünür herhalde. Neyse, sorun olmayacaktır. Bir itirazı olan?!”
Sora o kadar yüksek sesle ve ikna edici konuştu ki Steph’in jetonu sonunda düştü…
“S-sen… En başından beri amacın bu muydu yani?!”
“Heh, neden bahsettiğin hakkında en ufak bir fikrim yok! Ben her zaman gerekli önlemleri alırım!”
Sora zafer edasıyla İzci’nin görüş alanını yakınlaştırdı.
“Yine de, emeğimin meyvelerinin avucumun içinden kaçıp gitmesine—”
izin vermeye niyetim yok, diyecekti ki…
“… Ha?”
şimdi haritanın gösterdiği şeyi sorguluyordu.
Orkların sayısı giderek azalıyordu. İlk başta Sora, Shiro ve Steph, onların Elf tarafından katledildiğini düşündüler. Ancak kısa süre sonra durumun böyle olmadığını anladılar ve üçü de şaşkınlıkla kafalarını yana eğdi. Orkların her biri tam iki saniye içinde, yani oyun içi zamanla on altı saatte birer birer yok oluyordu. Elf’in bu kadar uzun süre direnmesine imkân yoktu, bu durumda—ne oluyordu böyle…? Bir teori üreten ilk kişi Sora oldu ve yutkundu:
“Yok artık… Orkların pestilini mi çıkardı? Aman Tanrım…”
Konuşurken yüzü seğirdi ve gerçekten de tam şüphelendiği gibi, Elf geriye kalan sekiz orktan sonuncusunu peşinden sürükleyerek eve dönen yola koyuldu.
.

Zaman durmuş gibiydi. Bu sessizlik kaç saniye, kaç dakika sürdü?
Shiro söze girdi.
“… Abi… Elfler… ork avlamaya… başladı…”
Sanki Shiro’nun tespiti bir işaretmiş gibi, Elf birliği çeşitli bölgelerde Demonia’larla çatışmaya ve onları kaçırmaya başladı.
Hmm… Pekala, bu ne anlama gelebilirdi ki? diye düşündü Sora, başıyla onaylayarak. Bir izleyici olarak bakış açısı tanrısal bir kapsama sahipti.
“Anlıyorum. Elflerin neden kölelik kurumu işlettiğini şimdi anladım… Demek bunun içinmiş.”
Aklı tamamen başına gelen Sora, Chlammy’nin Fiel’in kölesi olduğunu hatırladı.
Hayal gücünü serbest bırakıp birkaç saniye derin düşüncelere daldı, yüzüne kocaman bir gülümseme yayıldı…
“Böyle bir şeyi ömrümde duymadım!!”
ama Steph, rüzgarı yaran sesi duyulacak kadar sert bir şekilde parmağını haritaya saplayarak lafını kesti.
“Elfleri—şey, e-erof’ları… tam da istediğiniz hale getiren sizin bu iğrenç işleriniz değil mi? Tarihin bu ahlaksızca saptırılmasını nasıl telafi edeceksiniz? Bayan Fiel buna tanık olsaydı sizi öldürürdü!”
Steph bir şekilde “erof” terimini yüzüne gözüne bulaştırmayı başarmıştı. Sora’nın sorumluluğu üstlenmesi konusunda ısrarla diretti, Sora ise öfkeyle karşı çıktı: “Nee?! Tamam, tek bir erof’un hayatını değiştirmeyi planladım—bu kadarını kabul ediyorum! Ama!!”
Bu kez bir Elf’i işaret ederken parmağını havayı yararak haritaya bastıran kişi Sora’ydı.
“Tüm ırkın erof haline gelmesi, hamurlarından zaten bunun olduğu anlamına gelir, değil mi?!”
“Iğğ—gh!”
“Eveeet, Fiel’in neden garip bir şekilde kendinden emin göründüğünü anlamıştım! Şimdi anlıyorum—o gülümseyen dış görünüşünün altında son derece fantezi düşkünü biri yatıyormuş!! Ah dostum, gözümde canlandırabiliyorum: Fiel ve Chlammy’nin ateşli yuri kaçamakları!!”
diye bağırdı Sora, ama sonra aklına bir düşünce geldi.
Belki de tüm ırklar gerçekten böyledir. Jibril’e baksana: Bunu ifade etmenin özgün bir yoluna sahip olabilir ama bu eğilim onda da var gibi görünüyordu. Hem ne derler bilirsin—sadizm ve mazoşizm aynı madalyonun iki yüzüdür. Dünyayı un ufak eden tüm bu sadistlere baktığında, kahretsin, burada ciddi anlamda sapık—
“… Abi… Orkların sayısı… sürekli düşüyor… Soyları… tükenecek!”
Sora kendi küçük dünyasında kaybolmuşken savaş devam ediyordu. Orklar birbiri ardına kaçırılırken Demonia’lar istikrarlı bir şekilde yok ediliyordu—
“… Hngh, bu da ne böyle…?!”
Sora derin bir kederle başını öne eğdi.
“Ekosistem dengesine hiç mi saygıları yok? Eski dünyamızdaki aptallardan hiçbir farklarının olmadığını mı kanıtlayacaklar…? Kahretsin, nasıl yapabilirler…? Sırf orklar hızlı üremeye ve hareketli gecelere uygun yaratıldı diye ellerindeki her şeyi almak nasıl bir mazerettir…?! Zeki bir yaşam formunun hareketleri mi bunlar?!”
“En başında tüm bunlara senin sebep olduğunu hatırlıyor musun acaba?!”
Ve tam da erotik teorisinde bir umut ışığı yakaladığını düşündüğü anda… Neyse. Şimdi tüm bir ırkla birlikte umutları da ezilip geçiliyordu…
Demek savaş dedikleri buymuş… Ne kadar acımasız. Sora düş kırıklığı içinde başını öne eğdi, ancak—
“… Oh.”
Shiro’nun bu minik nidası Sora ve Steph’in başlarını kaldırmasına neden oldu. Sonra… üçü de donakaldılar.
Oyun içinde üç yıldan fazla süren her şeyin bir saatten kısa bir sürede gerçekleştiğine tanık oldular. Basit müdahaleleri çok daha büyük bir şeyi tetiklemişti:
Demonia ile Elf arasında topyekün, tam ölçekli bir savaş. Elflerin orkları aşırı avlamaya devam etmesi, Demonia’nın yaratıcısı İblis Kralı’nı olaya müdahale etmeye teşvik etti. Elfler bu topyekün karşı taarruzda ağır kayıplar verdi ve stratejik bir geri çekilme yapmak zorunda kaldı. Ardından yaratıcılarının silahı olan Áka Si Anse’yi konuşlandırarak İblis Kralı’nı yok ettiler. Cücelerden gelen takviyeler Demonia’nın yardımına koşana kadar savaş o cephede bitmiş gibi görünüyordu. Phantasma katilini görünce Cüceler ve birkaç Phantasma’nın kendisi paniğe kapıldı. Ön cephe oradan itibaren daha da genişledi. Elfler bir kez daha geri püskürtüldü ama diğer güçler Cüceleri bir tehdit olarak gördü. Bazı Dragonia’lar ve Periler, Elf birliğiyle birleşti—ve savaşın alevleri yayıldı, arkalarında muazzam kayıplar bırakarak çığ gibi büyüdü… Tam bir kaos gibi görünüyordu… Asla sonu gelmeyecekmiş gibi.
Ama sonra aniden, hiçbir uyarı olmaksızın her şey sona erdi. Nereden geldiği belirsiz bir ışık her iki ordunun üzerine indi, adeta bir felaket gibi içlerinden geçip gitti. Flügel’lerin ayrım gözetmeyen saldırısı her iki tarafın da ana kuvvetlerini yok etti.
……

Bunların ardından yayın kesildi; muhtemelen Gözcü patlamada yok olduğu içindi. Daha altmış dakika bile geçmemişti ama sergilenen manzara o kadar korkunçtu ki üçü de dona kalmış hâlde boşluğa bakakaldı. Sora kendi kendine birkaç kez başını salladı… Hı-hım, hı-hım…
“… Shiro, bence bütün suçu Jibril’e atmalıyız. Katılıyor musun?”
“… Hiiiiçbir itirazım yok…”
“Pekala, gösteri bitti! Oturum ertelendi, toplantı sona erdi! Şimdi oyuna dönelim!”
“… Evettt!”
İkisi sanki hiçbir şey olmamış gibi başlarıyla onayladılar ve yol açtıkları felaketin tüm ihalesini Jibril’e yıktılar.
“Kimse yok mu, burada kimse yok mu?! Savaş suçluları kaçıyor! Hiç mi adalet kalmadı?!”
Abi kardeş olan savaş suçluları sakince komut yazmaya devam ederken doğruyu savunmak tek başına Steph’e kalmıştı.
Ancak.
“Mmmngh… Shiro, zaman düşündüğümden de ucu ucuna yetişiyor. Tempoyu artırma vakti.”
“… Hım…!”
Yüzlerinde karmaşık ifadelerle, hem Sora hem de Shiro hırsla komutlar yağdırarak işe koyuldular.
“Soraaa? Soooraaa? ‘Tam da planladığım gibi’ diyeceksen, tam sırası! Onların yakasını bırakmaya hiç niyeti olmayan Steph üstelemeye devam etti. “Hemen şimdi söylersen, üstüne bir de senin için kahkaha atarım! ”

Jibril’le ölüm kalım mücadelesine girmek zorunda kalmaları yetmiyormuş gibi, bu Görev en başından beri bir hataydı zaten. Sonra da erofus ile ilgili bir yanlış adım atmışlar ve bu durum gizemli bir süreç sonucunda böyle devasa bir yangına dönüşmüştü. Steph attıkları her yanlış adımın hesabını sormaya kararlıydı; hatta Sora bile terlemeye başlamıştı.
“Hım, hım, şey… Evet, sanırım işler pek de planlandığı gibi gitmedi, hiç hem de… Yani evet.”
Bunu itiraf etmek zorundaydı; inkar etmenin hiçbir anlamı yoktu. Gözlerini kaçırdı. Böyle hisseden sadece Sora değildi; Shiro’nun bile kafası karışmış gibiydi.
“—Ama beklediğimiz gibi. Ve beklentilerimiz pek de yüksek değildi.”
“… Zaten, eğer Jibril bizi yenmek istiyorsa… tek çaresi… bu…”
Steph ikisinin yüzündeki sabırsızlığı fark etmiş olmalıydı.
“……”
Sessiz kalıp bir süre daha onlara dik dik bakmaya karar verdi.
Sora kalemi durmaksızın çalışırken onun gönlünü yapmaya çalıştı. “… Hani demiştim ya… bu oyunu gözlerimiz kapalı bile kazanabiliriz diye?”
Amaçları sadece kazanmak—sadece Jibril’i alt etmek—olsaydı, blöf yapmalarına gerek kalmazdı. Bu “çocuk oyuncağı” olurdu. Çocuk oyuncağı denen oyunların bile bir sınırı vardır. Özellikle de—
“—Cidden, bu oyunu gözümüz kapalı kazanabilirdik.”
“… Hım. Çünkü… tek istediğimiz kazanmak olsaydı…”
Hepsi bu olsaydı—birilerini feda etmeye razı gelselerdi—
“Hiçbir şey yapmamıza gerek kalmazdı. Sadece bu bile Jibril’in yenilgisine yol açardı.”
Evet, Jibril’in eylemleri—Imanity’den, Sora ve Shiro’dan haberdar olduğunu kanıtlayan o ayrım gözetmeksizin yaptığı katliam gibi şeyler—hepsi bu sonuca, bu kadere çıkıyordu.
“… Bu yüzden acele etmeliyiz. Git bunu postala.”
Sora’nın yüz ifadesi tüm soğukkanlılığını kaybetmiş gibiydi ve bu durum, emirleri postalamak için bir kez daha fırlayan Steph’i daha da acele ettirdi.

Sora ve Shiro ile olan oyunun başlamasından bu yana yirmi iki saat geçmişti. Harita, tarihin MÖ 112 olduğunu gösteriyordu. Oyunun içinde neredeyse yetmiş iki yıl akıp gitmişti bile.
Lucia kıtasındaki işini bitiren Jibril doğuya, Ariela kıtasının üzerindeki gökyüzüne gitti. Yaşayan bir Phantasm olan Avant Heim’ın yönetim merkezi, Jibril’in Başkenti işlevini görüyordu. Zarafetle ama hızlı ve hassas bir şekilde bir komut yazdı ve aniden—
“……”
dış dünyayı havaya yansıtmak için haritayı kaydırdı.
Flügel’ler gezegenin tüm topraklarında, ne zaman ve nereyi isterlerse orada özgürce hareket edebiliyorlardı. Her şeyi kuşatan görüş açıları, dünya haritasını tek bir siyah leke bile bırakmadan gözler önüne sermişti. Her şey… evet, canı kadar sevdiği Büyük Savaş dünyasının ta kendisiydi. Ölüm ve yıkımla dolu bu manzaranın kalbini güm güm attırması gerekirdi ama ona bakarken yüzünde karmaşık bir ifade vardı.
Kadim Tanrı ile sugoroku oyununa başladıkları zaman Sora onu kışkırtmıştı:
“Canından çok sevdiği efendisinin önüne geçmeye cüret etmeyi aklından bile geçirmez, değil mi?”
Bana ihanet edeceksin, değil mi? diye ima etmişti, ve Eğer yapacaksan, hakkıyla yaptığına emin ol, tamam mı? Ardından Görevlerini yazarken aklına gelmişti: Karelerin içeriği Kadim Tanrı’nın gücüyle Görev’in imgesine göre şekilleniyorsa, bu gücü kullanarak efendilerine Büyük Savaş’ı yeniden canlandıran bir oyunda meydan okuyabilirdi.
Jibril bu Görevi akıl edip kâğıda döktüğünde kendi kendini alkışlamıştı. Bu derece ezici şekilde zayıf olan biri, ezici derecede güçlü birini nasıl yenmiş—ve dünyayı nasıl değiştirmişti? Jibril varını yoğunu ortaya koyacaktı ve eğer yenilirse… Henüz netleşmemiş, bilinmeyen o cevabı sabırsızlıkla bekliyordu… daha önce hiç olmadığı kadar. Evet, gelmiş geçmiş en heyecan verici oyun olmalıydı… Bu beklentiyi taşıyan manzaraya bakan Jibril, bunun yerine—
“Kendi ellerimle mahvettikten sonra şikayet etmeye hakkım yok…”
dudaklarından dökülen kelimeleri geri yuttu. Haritada yansıtılan duruma tekrar baktı ve işine döndü.
Lucia’da lütfedip toplanan tüm o Elfler ve Cüceler… Tüm o aptal kalabalık… Nasıl da keklik gibi avlanmaya hazır durumdalardı. Ona oldukça zaman kazandırmışlardı. Verdiği emirle yapılan ayrım gözetmeksizin saldırının hepsini yok ettiğini kontrol etti. İblis Kralları olmadan, Demonia neredeyse yok olmuş demekti. Elf, Cüce ve Peri de tüm ana güçlerini kaybetmişti. Üstelik Jibril on sekiz Phantasm ve yetmiş sekiz Dragonia katletmişti. Nereden bakarsanız bakın oldukça takdire şayan sonuçlardı.
Neredeyse laf olsun diye hemen her ırkı karşılarına almışlardı ama Jibril’in Flügel’leri yine de zafer üstüne zafer kazanıyordu. Fakat işin içinde ne bir taktik vardı ne de bir strateji. Tıpkı eski Büyük Savaş’ta olduğu gibi, güçlü olan taraf ne yaparsa onu yapmış ve herkesi ayaklar altına almışlardı. Üstelik müttefikleri sadece Flügel’ler değil, aynı zamanda Artosh ve onun elçisi Avant Heim’dı. Onların gücü tamamen farklı bir boyuttaydı. Sürü halinde saldırsalar, bir Kadim Tanrı’yı yok etmek bile çocuk oyuncağı olurdu. Eski Büyük Savaş’ta sadece öylesine oynamamış olsalar, sadece tüm güçlerini verselerdi işler bu kadar kolay olabilirdi… Tam olarak dehşet de denemeyecek, çaresizlik de denemeyecek bir iç çeken Jibril’e öyle geliyordu.
Gerçekten de… Bunların hiçbiri bir oyun olmak zorunda değildi. Oynamak için vakti—ya da hakkı—olduğundan da değildi hani. Sora ve Shiro; efendileri; 『 』. Ne pahasına olursa olsun onları yenmek zorundaydı.
Ve böylece Jibril sistemli, son derece ciddi bir edayla komutları kazımaya devam etti.
“—Bütün bunlardan sonra kaybetmek söz konusu bile olamaz…”
Sora ve Shiro tek bir komut içeren bir mektup yazabilirlerdi—“pes et” ya da “öl”—ve oyun biterdi. Ama yapmamışlardı. Onları tehdit etmiş olmasına rağmen oyunu kabul ediyorlardı. Jibril’in yapabileceği en küçük şey bunu ciddiye almaktı. Kazanmak zorundaydı. Hatta bu onun göreviydi ve yazarken bir yandan da düşünüyordu.
Imanity. Efendilerinin olağanüstü yetenekli bireyler olduğunun son derece farkındaydı. Fakat ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar, askeri güçteki bu kadar büyük bir farkla yapabilecekleri tek bir hamle vardı: Gizlice kusursuz manevralar yapmak, ipleri arkadan yönetmek. Hepsi buydu. Bunu hayal eden Jibril, bunun tam da efendilerine yakışacağını düşündü ve neredeyse emin oldu. Imanity—Savaş sırasında kimsenin akıl almaz derecede fark etmediği bir ırk. Sebebi, gerçek anlamı bu olmalıydı.
Sırada ne vardı? En sonda ne vardı? Hâlâ bilmediği birkaç şey vardı. Son hamle, Savaşı nasıl bitirdikleri ve Exmachina’nın bununla ne ilgisi olduğu—
Ama her halükarda—
“… O hâlde ne yapmam gerektiği çok açık…”
Evet—diğer tüm ırkları yok etmek zorundaydı. Kullanacak başka ırk kalmazsa, efendilerinin hareket alanı kalmaz ve onların bile pes etmekten başka çaresi kalmazdı. Jibril böyle düşünmüştü ama sonra…
“Aaa…? Bir şeyler değişmiş gibi görünüyor…”
Flügel birliklerinin aydınlattığı haritadaki hareketi hissettiğinde bu sözler döküldü ağzından—durum değişmeye başlamıştı. O ana kadar birbirinden bağımsız, kendi çıkarlarına göre hareket eden ırklar uzlaşmaya ve koordineli hareket etmeye başlıyordu.
Üstelik Jibril ve Flügel’lere karşı açık bir düşmanlıkla.
“Pekala, sanırım öyle yaparlardı… Evet, evet… Çok anlaşılır bir durum…”
Jibril hafifçe gülümsedi ve yazısını hızlandırdı. Bu oyun, Büyük Savaş, onun kendi çöplüğüydü. Yani efendileri gerçekten de doğrudan onun üzerine geliyordu—!!
Kaybetmek istemiyordu… Kazanması gerekiyordu. Ama bütün öldürücü gücünü ortaya koyduğu halde yine de yenilirse… Evet… Göremediği o dünyanın değiştiği anı ve asla göremeyeceği dünyanın değişeceği anı düşünürken Jibril’in gülümsemesi duygu doluydu.
Eğer son bir lütufla… bunu en sonunda gözlemleyebilirse—o zaman—o zaman…
“O zaman bu gerçekten yeterli olacak mı… Jibril…?”
Jibril bunu merak ederken buldu kendini.
Anılarını kaybetmekten korkuyordu. Bu kadar korkacaksa, ölmeyi tercih ederdi. Jibril, efendilerinin elleriyle dokunan geleceği seyrederken yine onların elleriyle can vermeyi diledi. İşte böyle hissediyordu. Ama… bu oyun hepsi arasındaki en heyecan vericisi olmalıydı…
Ama öylesine…
Bunu söylemeye ne kadar az hakkı olduğunu pek ala bilmesine rağmen, yine de içinden geçirdi:
Son oyunu nasıl bu kadar… sıkıcı olabilirdi?
Gerçekten bu mu…? Sadece ben gerçekten yeterli miyim… Efendilerim?
Keyfi büsbütün kaçmış bir hâlde başını öne eğdi, ardından komutunun üzerindeki gözyaşlarını silip yazmaya devam etti.

Derken göğü ve yeri sarsan bir gürleme yankılandı.
“—Mmhhyaaaghaaah?! Neler oluyooor?!”
Oyunun başlamasının üzerinden elli bir saat kırk üç dakika geçmişti. Haritada tarih MÖ 14’ü gösteriyordu. Yaklaşık dört saat uyuduktan sonra uyandırılan Steph kendine gelmişti.
“Ah. Uyandın mı? Sorun yok. Taşınmadan önceki Başkentimiz yine patladı, hepsi bu.”
Görünüşe göre birkaç dakika öncesine kadar Başkentleri olan yeri krater haline getiren bir darbeyle uyanmıştı.
Steph bunun neresinin sorun olmadığını soracakmış gibi görünüyordu ama—
“Çok zayıf çıktın be… En fazla kırk yedi saat mi dayanabiliyorsun?”
“… Oyun sırasında… beş dakikadan fazla… uyuyan birinin… disiplini yoktur.”
Sora ve Shiro tek bir bakış bile atmadan ya da duraksamadan bu yargıya vardılar.
“N-normal bir insan günde bir kez uyur! Ayrıca—” Steph normalde sabahlamakta oldukça iyiydi ama şu an sadece 3. 6 yaşındaydı. “Beni böyle koşturup durursanız düşer bayılırım. Bir dakika, bu da ne?!” Zemini kaplayan kâğıt yığınına çığlık attı ve sonra özür diler bir edayla ekledi, “… Ş-şey… B-beni uyandırsaydınız elimden geleni yapardım—”
Steph emir akışını tıkadığını düşünüyor gibiydi ama hâlâ harıl harıl yazmaya devam eden Sora ve Shiro neşeyle yanıt verdi.
“Ahaa, onlar mı. Onlar şu an gönderilmiyor.”
“… Yarısı… benim… denklemlerim…”
“… Ş-şey… O zaman ne yapıyorsunuz…?” diye sordu Steph ürkekçe. İki kardeş yanıt vermek için anlık olsun duraksamadı bile. Ama—
“Hım, evet. Sanırım bu oyuna Si*City diyebilirsin.”
“… Ben… Harvest M*on… oynuyorum…”
“—Efendim? Dur bir dakika… Harita— Ne zaman…?”
Cevap vermek yerine haritayı gösterdiler—tüm dünyayı sergileyen alan haritasını. Evet, tüm dünyayı olağanüstü bir netlikle sergiliyordu. Görüşünü havaya yansıtmak için bir Gözcü’nün üzerine dokundular.
Orta Ariela’nın ekvator bölgesi. Gökyüzü küllerle kapalı olmasaydı tropikal bir bölge olurdu ama güneş ışınlarından yoksun bu dünyada, tıpkı diğer her yer gibi buz tutmuştu. Yine de…
“Ne…? Bu da ne…?”
Steph’in şaşkınlığını gizleyemediği, öyle ihtişamlı bir Şehir yükseliyordu ki. Taştan ve antik betondan inşa edilmişti; hatta Tarım bile yapılıyordu. Roma İmparatorluğu’nu bu kadar andıran bu şehir boyunca inşaat yapan ve toprağı sürenler ise—
“N-nasıl yaptınız—? Ben uyurken Werebeast’leri müttefikiniz mi yaptınız?!”
Evet. Steph, Werebeast birliklerinin çalıştığını görünce şaşkınlıktan nefesi kesildi. Sora ritmini hiç bozmadan yanıt verdi.
“Onları müttefik yapamayız… ama bizimle etkili bir şekilde iş birliği yapmalarını sağlayabileceğimiz birkaç ırk var.”
Gerçekten de, çünkü belirli ırkların varlıklarından haberdar olması sıkıntı yaratabilirdi. Bu yüzden Sora, tarif edilemez bir mahcubiyetle başını kaşıyarak konuştu:
“… Bak, sadece onlara biraz yardım ettik… Yani, durumlarına acımamak elde değil.”
“Ne zamandan beri sen—? Ha. Demek bu seferki dolabın ne?”
Görünüşe göre onun insanlığına hitap etme hevesini kaybeden Steph, kuşkucu gözlerle Sora’yı süzdü. Sora biraz alıngan bir edayla cevap verdi.
“Derdin ne senin? Onları kötü Elflerin merhametsiz intikamıyla yok olmaktan kurtardığımız için müteşekkir değil misin?”
“O merhametsiz intikamın sebebi olan senden daha kötü bir şey olduğundan oldukça şüpheliyim!!”
Werebeast’leri ork sanıp bir Elf’i kaçırmalarını sağladıkları olayın üzerinden oyun süresiyle 118 yıl geçmişti. Yine de şimdi bile Werebeast’ler zaman zaman Elflerin misillemeleriyle karşı karşıya kalıyor ve sonuç olarak köylerinden ve yiyecek kaynaklarından mahrum bırakılıyorlardı. Sora’nın kimliğini gizleyerek yaptığı kışkırtmalar yüzünden Werebeast’ler artık yok oluşun eşiğindeydi. Kısacası—Hepsi senin suçun, seni pislik. Steph’in suçlaması son derece yerindeydi ama şimdi acı çekiyormuşçasına devam etti.
“A-ayrıca… Bu kadar çok yiyeceğiniz varsa, onu Imanity’ye vermeniz gerekmez mi—?”
Imanity birliklerinin sayısı artık 450.000’i aşmıştı. Sadece Lucia kıtasında dokuz şehre sahiptiler ve diğer tüm kıtalara yayılmışlardı. Bu esnada, nüfus göz önüne alındığında yiyecek sıkıntısı çekildiğini inkâr etmek zordu. Ama— Sora, kalemini ilk kez durdurarak arkasını döndü.
“Yani birilerini feda etmek zorunda olduğumuzu mu söylüyorsun—çünkü tek yol bu mu?”
“……!”
“Herkes kendi kendine bunu söyleyip durdu ve bak bu bizi nereye getirdi: savaşa.”
Steph tek bir karşılık bile veremeden başını öne eğdi. Aslına bakılırsa Sora, bunu ağzından duymak isteyeceği en son kişiydi… Steph itiraz etmeye hazır bir şekilde ona dik dik baktı ama Sora onu görmezden gelip haritaya dokunarak devam etti.
“İyilik asla kaybolmaz. Vermek, almaktır… İzle de gör!”
Başka bir birliğin görüş alanını yansıttı ve bunun barışa doğru bir adım olduğunu ilan etti.
“Yüz yetmiş yıllık deneme yanılmanın ardından! Sonunda, bu mahvolmuş dünyada—”
Evet, bir asırdan fazla zaman gerektiren bir başarıydı bu.
“Vermikülit ve kimyasal gübre kullanımıyla!”
“… Topraksız tarımla… Başardık, büyük ölçekli… tarımı…!”
Sora ve Shiro böbürlenirken Steph şaşkınlıkla nefesini tuttu. Bu son derece doğaldı. Ne de olsa, en ufak bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde destansı bir başarıydı yapılan.
Neredeyse hiç güneş ışığı geçirmeyen kül kaplı bir gökyüzünün altında, donmuş bir karadaydılar. Toprak, savaşın alevli bombardımanından kalan azıcık bir sıcaklığa sahipti; fakat bunun dışında gezegen neredeyse tamamen donup kalmıştı. Pratik olarak konuşmak gerekirse toprak kullanılamaz haldeydi; kullanabilecekleri potansiyel tarım arazilerinin neredeyse tamamı ölüm külleriyle zehirlenmişti. Bu koşullar altında, tablet bilgisayarlarındaki bilgilere güvenip tam bir asrı sadece deneme yanılmaya adamışlardı. İyileştirilmiş toprak ile kimyasal gübre kullanmışlar ve düşen küllerden uzak topraklar bulmuşlardı. Evden çıkmayan birer odakapanı olarak daha önce adını bile duymadıkları bir kavram olan topraksız tarım uygulamasını devreye sokarak başarmışlardı.
“Fakat vermikülit ve kimyasal gübreyi üretebilen ve tedarik edebilen tek ırk Imanity!”
Hayır. Tam olarak söylemek gerekirse, Imanity bile bunları nasıl üreteceğini bilmiyordu. Sora ve Shiro emirleri veriyor, ardından birliklerin bu süreçle ilgili hafızalarını sürekli silerek gizliliği sağlıyorlardı—yani!
“Werebeast’leri karınlarını doyurmak için çalıştırıyor ve bize kelepir fiyatına yiyecek sağlamalarını sağlıyoruz!”
Ne de olsa Werebeast’lere temel teknolojiyi sağlayanlar onlardı. Werebeast’lerin bunu reddetme hakkı da gücü de yoktu.
“Böylece! Lojistiği ve ekonomiyi kurduk. Bu adil ticarettir!”
“… Kazan-kazan… dostane bir ilişki… kapitalizme… dayalı…”
“Hadi, çekinme. İçinden geldiği kadar öv bizi! Savaşın yıktığı bu boktan dünyada, ekonomik refahı inşa etmek için kapitalizmi kullandık! Övgüler düz bize! Bu medeniyetin bir zaferidir. Bu barıştır!”
Shiro gururla bakarken Sora avazı çıktığı kadar kendini övüyordu, fakat…
Birkaç saniye iyice düşündükten sonra Steph itiraz etti.
“Bu iş birliği değil, bildiğin zulüm!!”
Steph’in yüz ifadesi neredeyse kandırılacağını gösteriyor gibiydi, ancak Sora yalnızca kasvetli bir iç çekti.
“Ooof, yani kapitalizmin en temel ilkelerinden bile haberin yok mu? … Başbakanımız senin adına utanırdı.”
Sora başını salladı ve düşündü, Zulüm mü? Evet, elbette… Öyleydi. Ancak kapitalizmin temeli, böyle şeyleri görmezden gelmektir!
Ama ne isterlerse desinler. Sora bıyık altından güldü. Ne olursa olsun, bu barıştı—sarsılmaz bir gerçek!
“Hiçbir canlı varlığın karşı koyamayacağı tek bir dürtü vardır. Ne olduğunu biliyor musun?”
O da—
“Aş,lık…!”
“!”

Sora ve Shiro birlikte dünya haritasına bakarken Steph şaşkınlıkla tepki verdi.
“Nihai silahlarımızı—yani midelerimizi—kavrayıp dünyayı karşımıza alacağız!!”
“… Yiyeceğe hükmeden… hükmeder… dünyaya…!”
“Aç kalırlarsa bizimle pazarlık etmekten başka çareleri kalmayacak. Ama inisiyatif bizim elimizde.”
Sora’nın gözlerindeki ışıltı, yüce bir hükümdarınki gibi heybetli ve güçlüydü.
Gurrrr.
Shiro’nun midesinden gelen gurultu ise küçük bir hayvanınki gibi sevimli ve kısa sürdü.
……
Bir anlık sessizlik oldu ve Steph iç çekip söze girdi.
“… Bana dürüst olabilirsiniz… Nasıl hissettiğinizi anlarım…”
“—O kadar açız ki artık dayanamıyoruz!”
Steph’in sözleriyle tavrı tamamen değişen Sora masaya vurup haykırdı. “Tam elli bir saat oldu! Uykusuz kalabiliriz, tamam ama lanet olsun ki açlıktan ölüyoruz!”
“…… Canım… Sp*Ohs… hazır spagetti… Salya…” Shiro bile gözleriyle görünmez bir şeyi takip ederek akan salyasını çekiyordu.
“… Söylemiş olayım ama size hiçbir şey olmaz. Bu oyun yalnızca bir illüzyon.”
“Yani?! Mochi resmi çizsek bile tadı yine de güzel gelebilir!”
“… En azından… kağıdın ve… boyanın tadını… Salya.”
Steph onların aç gözlerle saçtığı gözdağına karşı dik durdu:
“Şey… Bizim için bir saniye oyun içinde sekiz saat ediyor, değil mi?”
Belki de dört saatlik derin uyku zihnini tazelemişti. Sora ve Shiro’nun kavrama yeteneklerinin—hayır—kavrama arzularının çok ötesindeki bir gerçeğe parmak bastı.
“Bir şeyi yemek beş saniye sürse… bozulur, biliyorsunuz değil mi?”
.

Zaten donmuş olan dünyanın daha da soğuduğu hissediliyordu. Gerçekle yüzleşmek sanki tek başına zahmetli bir işmiş gibi birkaç saniye boyunca öylece kalakaldılar—
“… Pekala. Unut gitsin o zaman… Programımızda biraz boş vakit açıldı nasıl olsa.”
“… Ağabey… Uuyabilir miyim, sadece… beş dakika?”
“Yat uyu. Ha, şu komutları da şuradaki kutuya bırakıver. Beni beş dakika sonra uyandır, tamam mı…?”
Steph daha yeni dört saat uyuduğu için itiraz edecek durumda değildi, bu yüzden denileni yaptı.
Tüm komutları tek seferde taşıyamadığı için mekik dokuyordu. Onun ayak sesleriyle mışıl mışıl gevşeyen Sora, neredeyse kendi kendine fısıldadı, “… Ama yani… Geçmişte yaşananlar gerçekten buysa…”
Shiro kucağındayken öbür tarafa dönen Sora, haritanın yansıtıldığı boşluğa dikti gözlerini. Gösterdiği dünyaya bakarak karmaşık duygularla dolu hafif bir kahkaha attı.
“Şu insanlar da iyi hayatta kalmış ha… Dayanıklı piçlermiş.”
İnsanların kendi dünyalarında hayatta kalmayı başardığı tüm o kıyamet sonrası oyunları düşündü. Gerçekten de… bu cehenneme katlanabildilerse, nükleer kış endişelenecek bir şey değildi.
Sora’nın söylenmesi Steph’e bir şey hatırlatmış gibiydi, komutları posta kutusuna tıkıştırmayı bıraktı.
“Aklıma gelmişken, Jibril Imanity’nin bir tanrıyı katlettiğini falan söylememiş miydi?”
Evet. Sadece hayatta kalmamışlardı. Jibril kesinlikle şöyle demişti:
Tanrıların kendileri hariç tutulursa, yalnızca iki ırk tanrı katli gerçekleştirebilmişti: Flügel’ler ve efendileri Artosh’u katleden Exmachina’lar.
Fakat onu katletmek için Exmachina’ları kullananın Imanity olduğunu ima etmişti.
Ve dünya bu tanrı katli yüzünden değiştiyse, buradan çıkarılacak anlam Imanity’nin Savaş’ı bitirdiğiydi…
“… Ne demek istemişti ki…?”
Görkemli bir masal. Imanity’nin içinde gizlenmiş destansı bir şiir. Jibril’in çıtlattığı şey buydu. Steph çekingen bir tavırla Jibril’in ne demek istediğini sordu, ancak Sora ile Shiro küstahça sırıttılar…
“Kim bilir? Tam bir gizem!”
“… Jibril sadece… yarı uykuluydu…”
Büyüleyici bir özgüvenle verdikleri bu yanıt karşısında Steph’in omuzları çöktü.
“A-ama bir dakika, Savaş’ı kazanmanın kolay olacağını söylememiş miydiniz?!”
Sora kesinlikle böyle söylemişti. Ama—
“O bir oyundan bahsederken geçerli. Gerçek bir savaşı oyun stratejileriyle kazanabileceğini mi sanıyorsun?”
Sora ayağa kalktı ve yansıtılan haritaya tekrar baktı. O ve Shiro, eski dünyalarından getirdikleri bilgileri, bu dünyanın geleceğine dair bilgilerini ve Exceed’lere dair bilgilerini taşıyorlardı. Yine de, tüm bunlarla başarabilecekleri şey burada da görüldüğü üzere son derece sınırlıydı.
Oyunun başlamasından bu yana elli üç saat geçmişti. Oyun içinde ise yaklaşık 177 yıl devrilmişti. Mevcut koşullar altında oldukça iyi bir iş çıkardıkları doğruydu. Ama bu gerçeklik olsaydı, ömürleri çoktan tükenmiş olurdu ve şimdiye dek toprağa karışmış olurlardı. Ancak hepsinden öte, en büyük sorun—
“Gerçek zamanlı strateji oyunlarından satranç ve shogiye kadar, savaş temalı tüm soyut oyunlar son derece temel ama bir o kadar da akıl dışı bir varsayımda bulunur. Ne olduğunu biliyor musun?”
“… Şeeyyy… Her şeyi yukarıdan aşağıya görebilmeniz ya da tebaanızın emirlerinize sadık olması mı?”
Steph beynini patlattı ve aklına gelen her şeyi söyledi.
Ama ne yazık ki. Yanılıyordu.
“Net zafer koşullarının olması—yani eninde sonunda kesinlikle bitecek olması.”
İşte Sora bu yüzden insanları… inatçı piçler olarak nitelendirmişti. Çünkü Imanity bir şeyi fark etmiş olmalıydı.
“Bu Büyük Savaş kimsenin eliyle bitirilemez.”
“… Ha…?”
Sora, Steph’in donakalmış ifadesine aldırış etmeden varacağı sonucu söyledi. Bu savaşın akla yatkın bir şekilde bitmesine imkan yoktu. Imanity bunu fark etmiş olmalıydı, yine de hayatta kalmaya çalışmışlardı. Ve hayatta kalmışlardı da… Yapılacak hiçbir övgü bunu takdir etmeye yetmezdi.
“Savaş’ı bitirmek için başka bir ırkı kullanmak mı? Saçmalama…”
Sora, böyle bir şey gerçekleşmeden önce göğün yere ineceğinden emindi.
“A-ama başka bir ırkı kullanıp… kafanıza koyarsanız bunu başarabilirdiniz, değil mi?!”
Sora ve Shiro birbirlerine bakıp Steph’in bu yakarışına sırıttılar.
Hayır. Mesele bunu yapıp yapamayacakları değildi. En önemlisi, her şeyden önce—
“Savaşı bitiren Imanity olsaydı, Tek Gerçek Tanrı da Imanity olmaz mıydı?”
“Aahhhh……”
Evet, en başından beri Büyük Savaş’ın kazananı… Tet’ti. Ve eğer eski Savaş’tan—gerçek Savaş’tan—bahsediyorlarsa—
“Ayrıca… Bu boktan şeyi yapmaya değmez bile. Hiçbir anlamı yok.”
Bu bir oyun değil de gerçek bir savaş olsaydı—
“En güçlü düşmanı öldürürsen, giyotine gidecek sıradaki kurban sen olursun. Sonu gelmez.”
Gerçekten de… Dedikleri gibi, oyunlar ile gerçek hayat farklıdır. Sora, malumu ilam edip böbürlenen ukalalarla dalga geçer gibi konuyu detaylandırdı.
“Pekala o zaman, lafın gelişi Jibril’in bu ‘yanlış anlamasının’ doğru olduğunu varsayalım.”
Farz edelim ki Imanity bir şekilde Exmachina’ları kullanmayı başarmış ve savaşın gidişatını kusursuzca yönlendirmiş olsun. Bunu başarmaya kimsenin canı yetmezdi elbette, ama diyelim ki yine de o cambaz ipinde dengede kalmayı başardılar…
“Diyelim ki kıçlarını yırtıp didindiler, canlarını dişlerine taktılar ve bir şekilde bir tanrıyı katletmeyi başardılar… Ee, sonra ne olacak?”
Sora’nın gözleri karardı ve kafası karışmış görünen Steph’e bir soru sordu:
“… Ondan sonra ne olur dersin?”
“Ah…”

Bu başarı tam olarak neyi değiştirirdi ki?
Kesinlikle hiçbir şeyi.
Bir sonraki katledilenler Exmachina’lar ya da ipleri elinde tutan Imanity olurdu. Sonra onları katleden her kimse o katledilirdi ve bu böyle sürüp giderdi… sonsuza dek. En sonunda geriye sadece tek bir taraf ayakta kalana kadar devam ederdi… ya da geriye hiç kimse kalmayana kadar. Tıpkı eski dünyalarında olduğu gibi.
“—Yani! Meseleyi anladın. İnce ayarlı oyun hislerim bunu beyan ediyor!!”
Sora kahkahayı bastı, gözlerindeki karanlık kaybolmuştu. Kendini yere bıraktı ve her şeyi özetledi.
“Yemişim Imanity’sini. Kimse bu lanet Savaş’ı bitiremez.”
Jibril bunun Büyük Savaş’ın bir simülasyonu olduğunu söylemişti—ama alakası bile yoktu. Bu gidişle yalnızca iki seçenek vardı: Ya sonsuza dek çözümsüz kalacaktı ya da geriye sadece tek bir ırk kalacaktı.
“Bir de Jibril ne yapacağımızı görmek istediğini mi söylüyor?!”
Nasıl davranırdınız? diye fısıldamıştı. Sora ve Shiro kabullenmiş bir tebessümle yanıtlarını ilan ettiler.
“Böyle bir Savaş’ta tek bir seçeneğimiz olurdu: Evrenin sonuna kadar birlikte kaçmaya devam etmek! ”

“… Baş sallar, baş sallar.”
“… Yani, nasıl desem ki?” Steph’in yüzünde tiksinti dolu—hayır, pes etmiş bir ifade vardı. “İçinizden hiç mi ‘Bu dünyayı kurtaran kişi ben olacağım!’ demek ya da—”
“I-ıh, imkânı yok!”
“… Canı cehenneme… bu dünyanın…”
“Demezsiniz, değil mi? … Zaten aksi beklenmezdi… Offf…” Steph, ikilinin coşku dolu tebessümleri karşısında ne diyeceğini bilemiyordu.

“Bu oyun tam enayiler için. Dışarıda oynamak isteyen biri varsa tepe tepe oynayabilir.”
Dünyanın sonu gelecekse gelsin gitsin. Biz yapacağımızı yaparız. Zaten eninde sonunda batacak. E şimdi olursa kim, ne diye şikâyet edecek ki? Sora kasvetle eski düşüncelerini hatırladı. Steph’in ise kafası hâlâ karışıktı.
“Ama… Savaş bitti ve Tek Gerçek Tanrı—”
“Aynen. Tam olarak öyle. İşte bu yüzden…”
Bütün bunlara rağmen o eski Savaş sona erdiyse… ve Savaş’ın bu oyun versiyonu asla bitmeyecekse…
“Jibril’in gözden kaçırdığı bir şeyler olmalı.”
“… Bir şeyler mi…? Ne gibi?”
Fakat Sora gözlerini kapattı ve cevap vermedi. Veremezdi zaten.
Söyleyebileceği tek şey, bunun tarihsel olarak doğru olamayacağıydı. Çünkü bu oyunda, eski dünyalarında umutsuzca aradıkları ama asla bulamadıkları o şey yoktu. Bu oyun tahtasının sahip olduğu, Dünya’nınsa mahrum olduğu o şey. Sadece fedakârlık üstüne fedakârlığa izin veren dünya düzenini aşmak için ihtiyaç duydukları o şey.
Temel zemin.
“Ne bileyim… Ama hey, bunu bir oyun gibi düşünmeye çalışırsan…”
Sora son derece ciddiyetsizce… öylesine bir şey uydurdu.
“Belki de belirli koşulları yerine getirdiğinde kazanmanı sağlayan elverişli bir tür tetikleyici vardı?”
Hani Civ’deki bilim zaferi veya diplomatik zafer gibi. Sora konuşurken düşünceleri uyuklamaya başladı… Tıp—bir su damlası gibi—
“… Ağabey, yoksa… Flügel’lerin tanrısını katledenler Exmachina mıydı… Artosh’u?”
Shiro’nun sesi süzüldü. “Yani, sanırım,” diye yanıtladı Sora, zihni neredeyse transa geçmiş halde.
Exceed Onuncu Sıra… Exmachina… Sayıları son derece azalmış bir makine ırkı… değil mi?
“…… Öyleyse… Neden…”
Bir başka damla Sora’nın ağırlaşmış düşüncelerine sızdı.
“… Exmachina… yok olup gitmedi…?”
Tıp

.

“N-Neeeee?! Y-yine ne oldu ki?!”
Sora bir yay gibi masanın üzerine fırlayınca Steph çığlığı bastı. Ama Sora’nın yanıt verecek vakti yoktu; haritayı çılgınca yakınlaştırıp uzaklaştırarak deliler gibi incelemeye başladı. Bütün verileri, en ince ayrıntısına kadar gözden geçirdi—ve mırıldandı:
“… On altı tane var…”
Evet, harita üzerinde hareket eden ırkları—birliklerin ait olduğu ırkların sayısını kontrol etmişti. On altı taneydi—“on altı tohum.”
Hiç bilinmeyen bir ırk yoktu—!!
Şu savaşa bir bakın… Hayır, bu felaketler zincirine. Bu, ya tüm ırklar yok olana ya da geriye tek bir ırk kalana kadar sona eremeyecek bir çatışmaydı. Durum böyleyken, içlerinden birinin bile soyunun tükenmemiş olması tuhaf olurdu. Öyleyse olabilir miydi—olabilir miydi, olabilir miydi, olabilir miydi—?
“Savaş, tek bir ırk bile yok olmadan mı sona erdi— Harbi mi?!”
Saçmalık. Nasıl olur da—? diye düşündü Sora. Ah. Ah, anladım. Shiro onunla göz göze geldi ve başını hafifçe salladı.
Jibril’e göre Artosh’u Exmachina katletmişti. Peki Flügel’ler efendileri katledildikten sonra savaşma arzularını kaybeder miydi? He, tabii tabii. İşte bu tam bir zırvalıktı. Jibril ile Azriel’i düşününce… Gidip ağlayarak uykuya mı dalarlardı? İmkânı yok. Savaşma arzularını kaybetmelerinin tek yolu, intikamlarını aldıktan sonra olabilirdi. Yani—o makinelerin son ferdine kadar hepsini yok ettikten sonra—!!
Pekala, diyelim ki Exmachina’lar Artosh’u katletti. Flügel’lerin intikam alamayacağı kadar güçlüler miydi? Öyle olsa bile—Flügel’ler denerken can verirdi, değil mi—?!
Ne Flügel’lerin ne de Exmachina’ların soyu tükenmediyse… Olay buydu.
Evet, gerçekten de geriye oyuna benzer tek bir senaryo kalıyordu: Artosh’un katledilmesinin hemen ardından, henüz iki taraftan biri bile yok edilmemişken—o kısacık aralıkta—
Büyük Savaş ansızın sona ermişti. Başka yolu yoktu.
“… Ha-ha… Dalga mı geçiyorsun sen? Bu kadar elverişli bir tetikleyici mi vardı yani?”
Sora söyleniyor olsa da, aslında böyle bir şeyin varlığından neredeyse emindi. Elbette bunun ne olduğunu ne Sora ne de Shiro bilebilirdi. Bu oyunda temsil edilmediğine göre, muhtemelen Jibril de bilmiyordu. Fakat o şey, her neyse, “Tek Gerçek Tanrı’nın tahtı” ile ilgili olmalıydı. Ve o şey, sonra Tek Gerçek Tanrı olan Tet’e bağlanmış olmalıydı.
Oyun Tanrısı’nın On Yemin’i verirken gösterdiği şey.
Bu tahtanın sahip olduğu, Dünya’nınsa mahrum kaldığı şey.
Sadece fedakârlık üstüne fedakârlık sunan dünya düzeninin ötesine geçmek için ihtiyaç duydukları o şey…
O temeller biri tarafından atılmıştı…
“… Ağabey… Benimle… bir RTS oynarken… ,” dedi Shiro adeta kendinden geçmiş haldeki ağabeyine, “… ve beni… yenemediğinde… sen de… hep böyle yaparsın.”
Uzaylıları bile kendi gezegenlerine yalınayak kaçırtacak kadar cehennemî olan bu savaştan Imanity sağ çıkmayı başarmıştı… ve dahası vardı.
Savaşamıyorlarsa, savaşmazlardı.
Öldüremiyorlarsa, öldürmezlerdi.
Kazanmak için başka bir yol kullanırlardı.
Imanity yine de kazanamıyorsa, işi bir sonraki gelene bırakırlardı.
Onu devrederlerdi… en nihayetinde biri zafere ulaşana kadar.
Asıl taktikleri olarak böylesi bir keşmekeşe başvuran o aptallar—
“… Hey. Harbi mi ya, Tet? Abi—bunu sana kim verdi?”
bu cehennemin, yani o gerçek Savaş’ın bir oyun olduğuna karar verenler onlardı. Ve onu kazanacaklardı…
sıfır kayıpla.
“Yani tek bir adım uzakta olan Imanity’li bir oyuncu mu vardı…? Kimden bahsediyoruz lan biz burada?”
O oyuncu, inancını sonsuzca sıfıra yaklaşan—ama sıfır olmayan—bir olasılığa bağlamıştı. Her şey riske atılmalı, ardından bir sonraki gelene devredilmeliydi… Yine de denemekten başka çare yoktu. Kesinlikle, böyle aşırı ama sevimli aptallar—
Sora aşağı bakıp üzerindeki “I PPL” tişörtüne buruk bir gülümsemeyle baktı.

“… Tanrım… Kahretsin…”
Evet, gerçekten de—o aptallar tam da Sora’nın hayran kalacağı türden insanlardı, diye mırıldandı pişmanlık dolu bir edayla. Steph’in dedesi olan önceki kral ya da o isimsiz eleman gibi. Öyle tiplerdi işte, ama… evet… Sora bakışlarını harita projeksiyonuna çevirdi.
“Benim hayatım asla sizinkiler kadar havalı olamazdı zaten…”
Shiro ve Steph de Sora’nın baktığı yere odaklandı. Harita BT 7 tarihini gösteriyordu. Sayısız ırkın kuvvetlerinden örülmüş bir cephe, birlik yığınları gördüler. Jibril’in Başkenti Avant Heim, bu birliklerin yoğun bombardımanı altındaydı. Ekran, her geçen saniyeyle birlikte birer birer yok olan birlikleri gösteriyordu… Flügel tarafındakileri.
“N-Ne oluyor? Jibril neden kaybediyor?!”
Neler olduğunu anlamakta zorlanan tek kişi Steph’ti. Sora ile Shiro’nun karanlık tebessümleri ona yanıt oldu.
“… Biz hiçbir şey… yapmadığımızda olan şey bu. Jibril kendi sonunu hazırlıyor.”
Sora ve Shiro gerçekten de Jibril’in sıkı takibi altındaydı. Bu gerçek Savaş olsaydı, sırf bu bile şah mat demek olurdu. Ancak Jibril onların farkındaysa ve odağını onları “Çekilmeye” zorlamaya verdiyse—yani amaç Başkentlerini ele geçirip onları öldürmek değilse—ve üstüne üstlük Imanity’nin Savaş’ı Exmachina’ları kullanarak kazandığını varsayıyorsa, durum netti: Sora ve Shiro’nun diğer ırkları sömüreceğini düşünüyordu. Dolayısıyla bunun gerçekleşmesini önlemek için elindeki en güvenilir yönteme başvuracaktı—diğer tüm ırkların kökünü kazıyarak. Ancak…
“… Ne kadar güçlü olursan ol, bu kadar nefreti üzerine çekersin işte…”
Bu, strateji oyunu n00b’larının bir numaralı belirtisiydi. Bir n00b ucuz taktiklere başvururdu. Bir n00b çok fazla düşman edinirdi.
Ve bir n00b gank yerdi… Ama.
“… O zaman… J-Jibril ölmeyecek mi…?”
Evet, bu gidişle Başkenti düşecekti. Ölecekti; oyun bitecekti. Onları bu ölüm kalım oyununa sürükleyen Jibril’in kendisiydi. Steph onu savunması gerekip gerekmediğini bilemiyordu.
“Haaah? Onun ekmeğine yağ süreceğimizi mi sanıyorsun?”
“… Sence biz… bunca şeyi… ne için yaptık…?”
Steph sadece kendine güldürdüğüyle kaldı.
“Oyunu gözümüz kapalı bitirmek mi? Kusura bakma, biz öyle casual işlerle uğraşmayız. ”

“… Kendimize çok daha acımasız… kısıtlamalar… dayatacağız! ”

Sora, soğuk terler dökse de büyük bir sevinçle yerine oturdu.
“Shiro, biz neysek oyuz. Olduğumuz gibi ezik kalalım—ve bir tabuyu yıkalım.”
Evet, hayatları boyunca asla havalı olamayacaklarsa ellerinden ne geliyorsa onu yapacaklardı. Sonuna kadar gidecek, işi hakkıyla yapacak ve eziğin teki olmayı sürdüreceklerdi—Sora işte bunu ilan etmişti.
Eski dünyalarının çevrim içi oyunlarındaki bir tabuyu. En cömert, en hoşgörülü yorumla bile yenilgi anlamına geliyordu bu—hatta daha da kötüsü. Bir hileciye bile “Beni bununla aynı kefeye koymayın!” diye yalvartacak kadar çocukça ve zavallıca bir hareketti. Başka bir deyişle—
“… Hazır mısın, Shiro? Bu bizim—『 』’ın—ilk yenilgisi olacak.”
Sora bunu sorma gereği duyarak kontrol etmişti ama Shiro buna gerek olmadığını gösterdi.
“… Kazanmaktan… daha zorsa…”
Yüzü ışıldayarak başını salladı.
“… ve eğlenceliyse… ben… sadece… seni takip edeceğim.”
Sora da keyif dolu bir sırıtışla karşılık verip hemen bir komut karaladı.
“O zaman başlıyoruz—ezikliklerin en büyüğüne: Ragequit atıyoruz!!”
Komutu Steph’e emanet etti, o da kâğıdı kutunun içine attı. Sora kahkahalar atarken emirleri birliklere doğru uçuştu.
“Yenilmek için tek şansımız bu! Dibine kadar tadını çıkaralım!”
Başkent’i son bir kez hareket ettirme emrini verirken kahkahası yankılandı.

Jibril, Savaş sona erdiğinde Yenilenme Odası’ndaydı; bu yüzden detayları yalnızca duyduklarından biliyordu. Ama duydukları, gördüğü haritayla büyük ölçüde örtüşüyordu—ki bu harita birkaç saat öncesine kadar tüm dünyayı gözler önüne seriyordu.
Flügel birlikleri neredeyse yok edilmiş, bir avuç kişiye kadar düşmüştü. Sadece kendileri, Avant Heim ve Artosh kalmıştı. Hızla kararan haritada Başkent’in yakınlarında bir şeyi hâlâ zar zor görebiliyordu: Elf ve Cüce İttifaklarının birleşik güçleri, ortak bir cepheye karşı savaşıyordu.
Bu cephe, iki kilit ırkın yanı sıra sırasıyla Dragonia ve Phantasm’ın oluşturduğu bir birlikti. Fairy ve Demonia da katılmıştı ama olay topyekûn bir çatışmaya varmamıştı. Áka Si Anse ve E-bombası stratejik olarak kullanılmış, Flügel birlikleri gittikçe zayıflatılmıştı. Ufak tefek farklılıklar olsa da bu senaryo, haritada görünen tarihe varana kadar büyük ölçüde tarihtekiyle uyuşuyordu.
BT 2 yılı, 9 Kasım. Görünüşe göre bu Savaş’ın sonu da tarihteki o aynı güne denk gelecekti.
“… Muazzam bir iş çıkardınız, efendilerim…”
Jibril başını öne eğdi ve komut karalamayı bıraktı. Bunun yerine kalemini çıkardığı günlüğe yöneltti.
Ne olursa olsun kazanmak istiyordu. Onları tehdit etmeye, pes etmeye zorlamaya ve bu da yenilgiyi kabul etmelerine yetmezse teslim olmaya mecbur bırakmaya kararlıydı. Efendileri ise böylesine ucuz taktikleri “Elinizden geleni ardınıza koymayın” diyerek alaycı bir meydan okumayla karşılamışlardı. Onunla kafa kafaya çarpışmış ve onu düpedüz—yenmişlerdi. Ve böylece Jibril, tatmin olmuş bir şekilde… günlüğüne son satırlarını düştü. Savaş’a son verenlerin… en nihayetinde Imanity olduğunu kendinden emin bir şekilde yazdı. Efendilerinde gördüğü o ihtimal—o umut—gerçekten de doğru çıkmıştı. Artık buna tanıklık edip kayda geçirdiğine göre, geriye…
pişman olacağı ne kalmıştı ki?

“………… Hakikaten de, son ana kadar…”
Fakat tam o anda Jibril, istemeyerek de olsa gerçeği fark etti. Efendilerinin kazanacağı, kendisinin de kaybedeceği doğruydu… ama ya sonrası—?
“… Siz efendilerime lâyık olmaktan hâlâ ne kadar da uzağım…”
Bu hamle Savaş’ı sona erdirmeyecekti. Bir şeyi gözden kaçırmıştı.
Son umudunu bile kayda geçiremeyen Jibril, kendinden tiksinerek tavana baktı.
“… Efendilerim, dünya nasıl değişti?”
Geçmişi asla öğrenemeden nihayet yok olup gitmek üzere olan Jibril, geleceği dokuyan o ikisine sordu. Fakat tek duyduğu…

Yeryüzünün ucunda, devasa bir satranç taşının zirvesinde, tüm dünyaya hükmeden Tek Gerçek Tanrı—Tet—bütün bunları duyan tek ruhtu.
Bazıları dünyanın basit olduğunu, bir çocuğun bile onu kolayca anlayabileceğini düşünür.
Bazıları dünyanın karmaşık olduğunu, anlamı sonsuza dek reddettiğini düşünür.
Bazıları dünyanın değişmediğini ve asla değişmeyeceğini düşünür.
Bazıları ise dünyanın sürekli değiştiğini ve yine değişmek üzere olduğunu düşünür.
Hem geçmiş hem de bugün—
“Hiçbir şey değişmedi! … Tet bana… yalan mı söyledi, lütfen söyleyin?”
Gençliğin hassasiyetine—ve dolayısıyla öldürmeye karşı bir tiksintiye—sahip bir Werebeast kederle feryat ediyordu.
Hakikaten de öyle. Hiçbir şey değişmedi ve hiçbir şey değişmeyecek.
Kabullenişle cevap veren bir tanrı; her şeyden şüphe duyan, kendine bile artık inanmayan genç bir kız vardı.
Bir çift kanat vardı ve insanlar vardı—
Gerçeği hangisi barındırıyordu? Olabilir miydi—?
Tet’in yüzüne kocaman bir sırıtış yayıldı. Biri her türlü soruyu sorup diğeri cevap verirken onları izledi.
Bir zamanlar dünyanın değişmediğini ve asla değişmeyeceğini düşünen iki kişi vardı.
Şimdi bu ikisi, dünyanın değişmeye devam edeceğini ve yine değişmek üzere olduğunu düşünüyordu.
O gün, çok eskide kalan o gün—o ikisi dünyayı değiştirmeye çalışmıştı.
Ve onların iradesini yerine getirecek olan ardılları, o iki kişi cevap veriyordu…

“—Dünya nasıl mı değişti, ha? … Kusura bakma ama verecek bir cevabımız yok.”
Ses, Jibril’in arkasından geldi. Şaşkınlık içinde arkasını döndü.
Jibril’in Başkentinde—Avant Heim’ın yönetim odasında, sessizliğe bürünmüş salonda—ansızın belirivermişlerdi.
“Pekala, madem öyle. Sana dünyanın nasıl değiştiğini göstereceğiz. Yani—”
Bir masanın üzerine yaydıkları haritalarını ve posta kutularını da yanlarında getirmişlerdi.
“—nasıl bir dünyaya dönüştüğünü bizzat göstereceğiz, o yüzden bizi bu kadarıyla idare et artık.”
Siyah ve beyazlar içindeki iki çocuk, bir masanın başında oturmuş emirlerini yazıyordu.
“Ehe-he… Şöyle bir uğrayalım dedik! ”

“… Seni çok özledik… Hi-hi, nya!”
Sora ve Shiro sandalyelerinin üzerine çıkmış, sahte bir tiyatral edayla kızararak kıpırdanıyorlardı.
“—Ne…? Ha?! N-n-ne-neredeyiz biz—? Bir dakika… Jibril?!”
Steph de oradaydı, en az Jibril kadar şaşkın görünüyordu. Nutku tutulan Jibril’in zihninde düşünceler karmaşa içinde yarışıyordu, fakat Sora ve Shiro sırıttı.
“Kendi Başkentini rakibininkinin içine taşıyamayacağını söyleyen kimse olmadı, değil mi?”
“… Zordu… dikkatini dağıtmak… bir Yerleşimci birliği gönderirken… V!”
Shiro parmaklarıyla zafer işareti yaptı. Sora ile o, tıpkı muzip bir şaka yapmış iki çocuk gibi görünüyorlardı, fakat…
“Yani şimdi, eğer Başkent düşerse dördümüz birden intihar etmiş olacağız, değil mi?”
Sonraki sözleri üzerine Jibril—
“Bizi tehdit etmek için hayatlarımızı kullandın. Elbette bunun karşılığını vereceğiz. ”

dökülmemesi gereken kanın ayaklarının dibinde biriktiği illüzyonuyla dikkati dağıldı.
“Aman Tanrım! B-ben hemen Çekileceğim, o yüzden lütfen sadece gidin—”
“Beeeen de sabahtan beri bunu söylüyorum işte! Neden biriniz çıkıp da Çekilmiyor ki?!” Steph, onları ikna etmek için bir yalan geveleyen Jibril’e feryat etti.
“Tanrı aşkına, Jibril! Elbette farkında olmalısın!”
Steph parmağını ona doğru uzattı, ancak Sora ve Shiro bir tebessümle bile cevap veremeyecek kadar meşguldü…
“Zarlarını kaybetsen bile sadece oyundan eleneceğini, ölmeyeceğini anlamıyor musun?!”
“Amann, şuna bak sen, Shiro. En başından beri anlamamış olan kişi şimdi üstünlük taslıyor.”
“… Anlamayan… tek kişi… o ihtiyar moruk dışında… o olmalı.”
Steph’in yanaklarından ter süzülürken Sora ve Shiro onun arkasından fısıldaşıyordu.
“Neden ‘Kaybederseniz intihar edersiniz’ gibi bir kural koydun ki?!”
Jibril aniden olaya dahil olmaya karar verdi. Bedenindeki tüm ruhları yeniden yapılandırdı, uç sinirlerine kadar hepsini kontrol altına girmeye zorladı…
“Ş-şey— Şöyle ki, ıııı, ah-ha-haaa!”
ve çabalayarak… tuhaf, komik bir tebessüm takınmaya çalıştı.
“Sadece elinizden gelenin en iyisini yapmanızı istiyorsam, bunu hayatınızın buna bağlı olacağı şekilde ayarlamam gerektiğini düşündüm! ”

Steph, Jibril’in yüz ifadesi ve ses tonu karşısında dona kalıp sessizleşmekten kendini alamadı.
“Öyle mi? O zaman biz izleyelim, gidip Çekilsene?”
“… Lütfen buyurun… Bizi… takmayın.”
Sora ve Shiro yalnızca gülümsedi. Henüz iki yaşında bile görünmüyorlardı ancak yalnızca o ışıl ışıl parıldayan yüzleri bile Jibril’i bastırmaya yetiyordu.
“—Bana kurnazlık yapabileceğini mi sanıyorsun…? Gerçekçi ol ama ya.”
“… Bizi… böyle bir yalanla… kandıramazsın bile…”
“Ha? Y-yalan mı? Ne yalanıymış bu?”
Fakat Jibril başını öne eğip kıkırdadı. En nihayetinde onu yakalamışlardı.
“Şimdi anlıyorum… neden bana… pes etmemi emretmediğinizi.”
“Yani, evet. Yeniden doğarsan aynı kalıp kalmayacağın falan hakkında bize o kadar bariz ipuçları verdikten sonra.”
Ayininin yeniden başlatılması, buna eşlik eden hafıza kaybı, çeşitli ilkeleri—efendilerinin bile böyle şeyleri bilebilmesi akla yatkın değildi. Yine de, tüm zarlarını kaybetmesi halinde—oyun bitse bile—hafızasının asla geri gelmeyeceğini dolaylı kanıtlardan kolayca çıkarmışlardı. Bu farkındalık Jibril’i bir kez daha sindirdi. Efendilerini hafife almaması gerektiğini ne zaman öğrenecekti ki?
“Demek ne hiçbirimiz Çekilebiliriz ne de Zafer elde edebiliriz—o zaman başlayalım! ”

“Neyi… kastettiğinizi…?
Jibril başını öne eğmiş olsa da Sora neşeyle ona doğru adımladı.
“Ne düşünüyorsun? Görmek isteyen sendin, değil mi?!”
Son derece neşeyle cevap vererek yanından geçip gitti—ve kendi kendine güldü.
Aman be, kendisinin dünyadaki en büyük aptal olduğunu sanıyordu. Ama derler ya, her zaman daha büyüğü vardır. Ve böylece tanrısal seviyede bir aptal, başka bir dünya hayallerine hayat vermişti—ve işte bu dünya onun sonucuydu. Sora dünyanın nasıl değiştiğini bilmiyordu ama neye dönüştüğünü biliyordu.
“… İşte buna.”
Sora ellerini iki yana açtığında gösterdiği şey—eski Savaş değildi.
“Bu oyun dünyasında kimse ölmeyecek, ölmelerine de izin verilmeyecek. Ne sen, ne de başka biri.”
“… Böylesi… daha eğlenceli, değil mi…?”
Kaskatı kesilmiş Jibril’in etrafından dolanan Sora ve Shiro nazikçe, öyle pürüzsüz ve rahatça ki, sanki son derece doğal ve beklenen bir şeymişçesine…
Jibril’in haritasını ve emir kağıtlarını kapıverdiler.
“Şimdi, Jibril. Şimdiden uyaralım, bu oyunu kaybeden biz olacağız.”
“… A-anlayamadım, efendim?”
Jibril’in emir kağıtlarındaki birliklerin bir listesini çıkaran Sora durumu açıkladı.
“Sebebi de şu ki, buradan sonra sağlam bir dayak yiyeceğiz—ve ragequit atacağız.”
Evet, ragequit. Başka bir deyişle…
“Yetmiş iki saat geçtiğinde—süre bitecek ve tüymek zorunda kalacağız. Shiro, ne kadar vaktimiz var?”
“… On altı saat, yirmi iki dakika, kırk sekiz saniye… Oyun içinde yaklaşık on dokuz bin altı yüz elli altı gün, elli üç nokta sekiz yüz elli iki… yıl.”
Sora bir yandan bir emir karalarken onun bu cevabına kıkırdadı.
“Zirve dönemlerindeki Flügel’leri bile kovalayabilecek bir sürü psikopatla karşı karşıyayız. Göksel Darbe’yi gölgede bırakan, ‘git uzayda yap’ kalibresinde nihai silahlara sahipler. Üstelik silahsızken bile zaten birer canavarlar. Ve biz, sıradan insanlarsa onlardan kaçacağız—yarım asırdan fazla bir süre boyunca.”
Savaşmak anlamsızdı. Yanalarında Jibril varken Başkentlerini taşımaları fiilen imkansızdı. Ve Başkentlerinin yeri tespit edilirse, hep birlikte öbür dünyaya eğlenceli bir yolculuğa çıkacaklardı. Bütün bunların üzerine—anlaşılan o ki kazanmalarına da izin yoktu.
“Shiro, kaybetmemiz için tasarlanmış über-imkansız bir oyunda gelmiş geçmiş en yüksek zorluk seviyesinde oynuyoruz. Ne dersin?”
Bu soruya bile Shiro’nun ağabeyine cevabı her zamanki gibiydi—tek bir kelime.
“… Mükemmel…! ”

“Değil mi ya?! Acayip heyecan verici, değil mi?!” Sora, Jibril’in posta kutusuna yaklaşırken haykırdı. “Öff be! Bu oyunu kaybetmek zorunda olmamıza hiç tahammül edemiyorum. Kahretsiiiiin!”
“İkinizde bir tuhaflık olduğunu biliyordum zaten! Mümkün değil, siz—”
Jibril şaşkınlık içinde kalakalmışken feryat eden tek kişi Steph’ti.
“Jibril. Madem tüm bunlardan bu kadar keyif alıyorsun, o zaman bize ufak bir güzellik yapıp iki zar versene. ”

Sora komutu posta kutusuna attı ve bam—!
“—Pekala, işte şimdi iş ciddileşiyor… Hadi biraz eğlenelim!!!”
Işık ve ses tüm gezegeni sarstı, Sora ile Steph’in seslerini bastırdı.

Sora ve Shiro gibi, dünyanın değişmeye devam ettiğini ve yine değişmek üzere olduğunu düşünen biri daha vardı. Hayır—buna inanıyordu. Buna inanmak istemişti ve ezelden beri bekliyordu.
“… Değişecek. Onu değiştirmeye devam edecek olan sizlersiniz! Bugün bile, tam da şu anda!!”
Altı bin yıldan uzun süredir bu zamanı, bu günü, bu anı beklemişti. Tet kollarını bacaklarını çırptı—ve her şeyin tadını doyasıya çıkardı. Zaten yok olmuş bir dünya. Çoktan sona ermiş bir dünya. Çoktan geride kalmış bir düzen.
Ve ona huzur içinde yatmasını söyleyen o hamle.
Evet, tam da Sora komutunu teslim ettiği anda Tet, Avant Heim’ın önündeki her şeyin toza dönüşmesini, dosdoğru kıyametine sürüklenen bir dünyayı izledi—ve katıla katıla güldü.
