
Size bir hikaye anlatayım… Ha, sadece birkaç ay öncesine ait küçük bir hikaye. Evet, tam da 5. Cildin sonunu yazdığım zamanlardı. Aniden cep telefonum çaldı ve titredi, elime aldığımda arayanın editörüm Bayan… olduğunu gördüm.
“Henüz 5. Cilt bitmedi biliyorum ama zahmet olmazsa bir sonrakini anime yayınlanana kadar bitirdiğinizden emin olun lütfen! ♥”
Anlıyorum, yani 5. Cildi henüz teslim etmemişken—ne korkunç bir halde olduğumun bal gibi farkındayken—bir sonraki cildi istemek için beni arıyor. İşte benim editörüm dedin mi böyle olur. Cesaretini takdir etmek lazım doğrusu. Böylesine gözü pek bir kişiliğe sahip olmasaydı iyi bir editör olamazdı herhalde; mesleğinin saplandığı o derin karma için gözyaşı dökmeden edemiyorum—ama o ayrı mesele, bu ayrı mesele.
Aslında bu noktada 6. Cildin, Old Deus’a karşı oynanacak oyunu konu alması gerekiyordu. Anime yayınlanmadan önce (büyük olasılıkla çizim işlerine boğulacağım o dönemde) bunu vaktinde yetiştirebileceğime dair hiç inancım yoktu. Bu durumu kendisine açıkça ve dürüstçe dile getirdiğimde bana şu teklifte bulundu:
“Şu bahsettiğiniz ‘0. Cilt’ fikrine ne dersiniz? Onu 6. Cilt yapsanız olmaz mı?”
Anlıyorum, Old Deus’ların ve hempalarının cirit attığı o çağ—Büyük Savaş. Savaşın sonu ve Disboard’un nasıl yaratıldığına dair kurguladığım böyle bir şeyler vardı gerçekten. Old Deus’un ne kadar mutlak bir varlık olduğunu tam olarak işlemeden doğrudan Old Deus’a karşı oyuna geçme konusunda biraz tereddüt ettiğim de bir gerçekti. Üstelik Old Deus’a karşı oynanacak oyunun planını da tam olarak netleştirmemiştim, bu yüzden—
“Pekala. Öyle yapalım.”
Bu cevabı veren aptalı görseler bir denizanası bile dehşete düşerdi. Büyük Savaş’ı ve sonunu tek bir ciltte anlatmak, olaya dahil olan tüm karakterleri ve ırkları eksiksiz işlemek ve bunu ana hikayeyle uyumlu hale getirmek—mitokondri büyüklüğünde çalışan bir beyne sahip biri bile bunun ne kadar epik derecede akıl almaz bir iş olduğunu kavrayabilmeliydi. Ama o zamanlar işin vahameti zerre kadar aklıma gelmemişti işte……
……

Bütün bunları aklımızın bir köşesinde tutarak… Tekrar görüşmek ne güzel! Ben o aptal Kamiya. Bugüne kadar dostlarımın ve tanıdıklarımın aptallığıma yaktığı ağıtlarla hayatta kalmayı başardım. Yine de modern insana—medeniyetimize devasa, devrim niteliğinde katkılarda bulunmuş o büyük ve bilge şahsiyetleri bir anlığına hayal etmenizi isterim. Şimdilik Kolomb’u hayal etmenizi rica ediyorum.
Kristof Kolomb’u. Amerika’yı keşfettiğini söylememe gerek yoktur herhalde. Pekala, bunun iyi bir şey olup olmadığı tartışmasını şimdilik bir kenara bırakalım… Ötesinde ne olduğunu kimsenin kesin olarak bilmediği o engin Atlas Okyanusu’na açıldı; göğsüne bastırdığı tek şey cesareti, aklı ve bilgisiydi: Batıya git. Mürettebatı korkuyla boğuşurken onlar sadece batıya, batıya, batıya gittiler. Ve nihayet, en batıda Amerika’ya ulaştılar—ve geri döndüler! Sağ salim dönebilmeleri ancak keskin zekaları, bilgileri ve bilgelikleri sayesinde mümkündü! İşte bu yüzden ona büyük bir adam deniyor, bilge bir adam olduğu için büyük bir adam deniyor!!
Ama yine de. Bir anlığına geriye çekilip buna tarafsız bir gözle bakmanızı istiyorum. Kesinlikle, büyük bir yolculuğa çıkıp dönmeyi başaranlar bilgeydi. Öyle olmasalardı muhtemelen asla geri dönemezlerdi. O halde evet, sevgili okurlarım, aranızdaki anlayışlı kişilerin zaten fark ettiği gibi—geri dönemeselerdi sadece aptal olarak anılacaklardı. Tabii ki öyle olacaktı. İşin özü bu. Hangi salak orada olup olmadığı bile belli olmayan bir kıta için denize açılır ki? Gerçekten akılları olsaydı o lanet karada otururlardı dersiniz. Hangi bilge adam böyle bir riski göze alır? Böyle bir kumarda hayatını riske atmanın ne anlamı var?
Evet! Az önce resmettiğim gibi, insanların gerçekten gurur duyması gereken şey bilgelik değildir. İnsanlığın itici gücü aptallıktır ve zekamızı bilediğimiz şey de o aptallık yüzünden ölmekten kaçınmaktır! Bu yüzden! Tam da bu noktada! Kimseye boyun eğmeden, gururla duracağım! Ve bunu avazım çıktığı kadar söyleyeceğim! Evet—ben—bir aptalaaaaam!!!
Q.E.D.—kendini aklama tamamlandı! Bu kursun geçirmez teoriye ne diyorsunuz? Bana aşık olabilirsiniz, bilirsiniz işte!
“… Teslim tarihlerimizi pervasızca çiğnemenizi bahane etmek amacıyla böylesine kendinden emin safsatalar savurmayı bitirdiniz mi acaba?”
Ama elbette Bayan… Fishboard. Benim adıma herkesin önünde diz çöküp yalvardığınız için teşekkürler. (kıtır kıtır)
“Afedersiniz ama bu sefer sınırları gerçekten ama gereeeçekten zorladık. Alnımla yeri üç kez cilaladım biliyor musunuz?!”
Pekala, tüm bunlar için elbette çok minnettarım.
Ama şey, düşündüğümü söyleyebilir miyim?
“…… Şey, şey, yani şey—”
Resmi anime sitesi için yeni bir yan hikaye yazdırdınız, tüm o çeşitli bonuslar için daha fazlasını yazdırdınız, senaryoları kontrol ettirdiniz, lisanslı ürünleri denetlettirdiniz, bir sürü yeni çizim yaptırdınız— ne kadarını açıklamama izin var bilmiyorum, o yüzden burada duracağım. Ama “Acele et de şu lanet taslağı teslim et artık” diye yazdınız ve hemen bir alt satırına “Bu arada bunları da halletmen gerekiyor, tamam mı?” diye eklediniz. Ardından devasa bir liste geldi ve tüm bunlar insanlığınızı sorgulamama neden oluyor. (gamzeli bir gülümseme)
“Ah-ha-ha, bunun için neden beni suçluyorsunuz ki? Yapımcıyı suçlayabilirsiniz.”
(rahat bir edayla) Öyle mi, suçlayabilir miyim?
“(rahat bir edayla) Elbette, neden olmasın? ♥”
O halde beni ölesiye çalıştırmak için komplo kuran savaş suçlusunun “P” olduğunu ilan edelim.
“Katılıyorum! Yani şimdi tam zamanı—(göz süzme)”
Ah, evet. Reklamdan bahsediyorsunuz. Bana göstere göstere reklam yapmamı söylüyorsunuz, değil mi? Öhö öhö…
Şimdi—!! No Game No Life TV animesi—!! Bu kitap raflardaki yerini aldığında çoktan yayınlanmaya başlamış olmalı. Neredeyse tüm senaryo toplantılarına katıldım ve yapımcının önerisiyle ilk bölüm kasıtlı olarak orijinal romana değil, eşimle birlikte çizdiğimiz manga versiyonuna dayandırıldı. Manga için yeniden tasarladığım bir yapıya sahip, hatta senaryolardan birini bizzat ben yazdım. Görsel detaylar yönetmenle birlikte kahkahalar eşliğinde belirlendi ve sonuç olarak yazar olarak gidişattan hiçbir şikayetim yok. Siz okurların da bundan keyif alacağını tahmin ediyorum. Hem bunu hem de bu cildi beğenmenizi içtenlikle diliyorum.
İşte böylece benim için de vakit geldi—ah, son bir şey daha, bir ricam var.
Lütfen Jibril’den nefret etmeyin. Artık o farklı biri—şey, sanırım değil ama… her neyse, bilirsiniz işte. Evet…
“Ne? Onu bizzat kendin yazdıktan sonra mı—?!”
Pekala, ben kaçar. Bir sonraki cildi de elinize almanız dileğiyle.


