Bu sırada—Elchea Kraliyet Sarayı, önceki kralın çalışma odası.
“…… steff. Steff, acımdan öldüm işte.”
Hafifçe sarsılan Steph, bilincinin yavaş yavaş su yüzüne çıktığını hissetti. Masanın üzerine uzanmış, salyası akarken irkilerek doğruldu ve etrafına bakındı.
“—Ne…?! Şe-şey, ne zaman uyuyakaldım ben?!”
“Yemeğini yedikten sonra lanet kafanı masaya vurdun işte. Tahtalı köyü boyladın sandım yani.”
Anlaşılan karnı doyar doğmaz sızıp kalmıştı.
“Sa-saat kaç…?” diye sordu dalgınca, sırtına örtülmüş olan ceketi katlarken—anlaşılan bu Izuna’nın bir inceliğiydi. Sorusuna sevimli bir gururururultu yanıt verdi. Izuna ellerini karnının üzerinde birleştirip Steph’e samimiyetle yalvardı.
“Yemek yiyeli tam altı saat oldu işte.”
“… B-bayağı hassas bir saatin varmış.”
Hafızası onu yanıltmıyorsa en son gece saat iki civarında yemek yemişlerdi—yani sabah olmuş olmalıydı? Yeni doğan güneş ışınlarını penceresiz çalışma odasına ulaştıramıyordu ama şimdiden kasaba hareketlenmeye başlamış olmalıydı.
“Steff. Steff, yemek ver işte.”
Werebeast kız ısrarla kıyafetlerini çekiştirince Steph boyun eğdi. “Ahhh… Evet, sanırım haklısın… Pekala, biraz kahvaltı hazırlayayım… Bekle, o da ne?”
Steph aniden Izuna’nın oturduğu yerde üst üste yığılmış kitap dağını fark etti.
“Izuna Hanım, onlar ne?”
“…? Kitap işte?”
“Hayır, yani—neden oradalar?”
“… Okudum çünkü, anlamadın mı yani?”
“—Ne? Sen ne zamandan beri okuma biliyorsun ki…?!”
“Sizin lanet yazınızı öğreneceğimi söylemiştim ya. Öğrendim işte.”
İmkansız—Steph’in gözleri yuvalarından fırladı. Steph’in Izuna’ya verdiği, Werebeast ve Imanity alfabesini kullanan eşleştirme oyunu—Werebeast dilini öğrenmeye yarayan kitap. Sırf bununla, Steph’in kendinden geçtiği o kısa sürede Izuna, Imanity dilini öğrenip bu kadar çok kitabı okumuş muydu—?
Oyunlar dışındaki her şey Steph’i aşardı. Ama işin içinde bir oyun olduğu sürece—Izuna’nın hünerini göz açıp kapayıncaya kadar kanıtladığını ve şimdiden kendisinden daha fazla kitap okuduğunu görmek Steph’in tüylerini diken diken etti.
“…… Sora ve Shiro ile bu kadar iyi anlaşmana şaşmamalı.”
Steph, genellikle Sora ve Shiro’nun gölgesinde kalan bir gerçekle yüzleşti. Bu küçük çocuk, Izuna Hatsuse. Shiro’dan bile küçük olan, üstelik rakip olarak o kadar kişi varken 『 』 ile olan maçı kıl payı bir noktaya getiren bu Werebeast kız, hiç şüphesiz gerçek bir dahiydi. Ama…
“… Izuna Hanım, en son ne zaman uyudunuz?”
“… Ha? Be-beş öğün yemek yedim… yani, şey… işte.”
Parmaklarıyla saymaya çalışan Izuna’nın yüzü karardı. Gözlerinin altındaki mor halkalar, gözünü kırpmayalı uzun zaman olduğunu kanıtlıyordu.
Düşününce mantıklı geliyordu. Biri ne kadar dahi olursa olsun, çaba harcamadan hiçbir şey elde edilemezdi. Izuna sırf Imanity dilini öğrenmek ve tüm bu kitapları okumak için uykusundan tamamen feragat ederek varını yoğunu ortaya koymuştu.
“… Özür dilerim Izuna Hanım. Siz böyleyken ben uyudum…”
“Çok eziksin işte. Önemsiz tipler yorulunca uyumasını bilmeli yani.”
Steph, Izuna’nın bu azarlamasına karşı gülümsedi. Sonu gelmez bu ağır işte zayıf bir umut ışığı görerek kendini toparladı ve yanaklarına şaplak attı. Önce biraz yemek yapacaktı, ardından da—Ama çalışma odasından çıkmak için arkasını döndüğünde—
“…? Izuna Hanım, bu kitapları hangi sırayla okuyorsunuz?”
ciltlerin çeşitli raflardan kasıtlı bir sırayla çekilip çıkarıldığını fark etti.
“Güzel kokanlardan başlayarak işte.”
Gizemli bir cevaptı ama Izuna gayet doğal bir şeymiş gibi konuşuyordu. Yığının en üstündeki kitabın başlığını fark eden Steph onu eline aldı. Gerçekten de—Sora ve Shiro’nun bulunduğu yerle ilgiliydi.
Steph, önceki kralın—dedesinin—el yazısıyla yazılmış olan başlığı yüksek sesle okudu: “—Flügel: Efendisiz Bir Silah… Neden bunu seçtiniz?”
Izuna kitabı kokladı. “Lanet şey buram buram Sora ve Shiro kokuyordu işte. Sanırım bir ay kadar önce okumuşlar yani?”
“Okumuşlar mı…?”
Sahilde, Oceando’dan döndükten sonra Sora rahat bir tavırla Avant Heim’a dalacaklarını ve üç ırkı ele geçireceklerini ilan etmişti. Bunun nasıl yapılacağı konusunda kendisine hiçbir şey söylenmeyen Steph—ki bu yeni bir şey değildi—kitabı açtı. Bir ay önce. Bu, Doğu Birliği ile oynamadan önce okudukları anlamına geliyordu… Bu odadaki tüm kitaplar gibi doğrudan dedesinin kaleme aldığı harflerle dizilmiş içeriğe hızlıca göz gezdirdi.
Flügel—kadim Büyük Savaş’ta Savaş Tanrısı Artosh tarafından yaratılmış, tanrı katledici bir ırk—
Flügel—bu göksel kadınlar bilgiyi eğlence olsun diye toplamazlar.
Önceki kralın—dedesinin—gözlemlerine dayanarak Flügel’ler hakkında yazdıkları bunlardı. Bir başka deyişle, Jibril hakkındaki öngörüsüydü. Muhtemelen… Fakat.
Bunu yaşamak için yapıyorlar—Hayır. Ölmemek için.
Gizemli Jibril, Steph’in zihninin gerisinde belirdi.
Onlar efendilerini kaybetmiş canlı silahlardır… sadece içi boş bir şekilde dolanan ruhsuz kuklalar.
Anlaşılmaz gülümsemesi, merakına ve efendilerine olan mantıksız bağlılığıyla o kızı gözünün önüne getirdi.
Yaşama nedenleri — hatta hayatta olduklarının kanıtı bile nerede?
Neydi o? Dedesinin tanımladığı Jibril ile tanıdığı Jibril’in uzaktan yakından alakası yoktu. Bu uyumsuzluğun getirdiği huzursuzlukla Steph, farkında olmadan sayfaları çevirmeyi bıraktı ve düşüncelere daldı.
Sora ve Shiro, Avant Heim’a gitmeden önce bunu okumuştu. Tam olarak neyin peşindeydiler—?
“Steph, burada oturup bu zırvalıkları okuyacak vaktimiz yok yani.”
“Â-ah, ş-şey, haklısın.”
Haklıydı. Görevleri Flügel’leri değil, Seiren’leri araştırmaktı— Steph tam kendini işine geri verecekti ki başka bir gurultuyla bölündü.
“Yemek vakti geldi yani,” diye ilan etti Izuna o kararlı, yuvarlak gözleriyle.
Steph acı acı gülümsedi ve kitabı rafa geri koymaya yeltendi, tam o sırada —aşırı çalışmaktan olmalıydı— başı döndü. “Ah…”
Dengesini toplamak için tutunduğu raftaki kitaplar patır patır yere döküldü. Okunmuş ve okunmamış kitaplar birbirine karışırken —ve kendisi de zavallıca feryat edip ağlamaya başlamanın eşiğindeyken—
Steph’in tepki veremeyeceği kadar büyük bir hızla bir rüzgâr esti. Tek yapabildiği, yanından geçen bulanıklığı fark etmek oldu. Izuna bir anda kapıdan köşeye geçmişti— ve şimdi ağzında bir kitap tutuyordu.
“…? Bu boktan şey de ne yani?”
“… A-asıl bunu öğrenmek isteyen benim. Ne iş bu böyle?”
Steph’i ve gözle görülür kafa karışıklığını görmezden gelen Izuna, kitabı şüpheyle kokladı.
“Balık gibi kokuyor yani…? Hayır, değil işte… Ha.”
Sonra, albümü hiç ilgisini çekmiyormuş gibi bir kenara fırlatarak konuştu:
“Seiren gibi kokuyor yani. O kaltaklar yenmez ki zaten işte.”
Bir anda, Steph’in bulanık zihninde bir ışık çaktı. Az önce Izuna’ya kitapları hangi sıraya göre seçtiğini sorduğunda, güzel kokanlardan başladığını söylemişti. Sora ve Shiro’nun hangilerini okuduğunu nasıl anlayabilmişti ki—? Hayır, daha da önemlisi:

“D-dedemin kitabı neden Seiren gibi kokuyor ki?!”
“Bilmem ki yani. Ya bir Seiren dokunmuştur ya da Seiren’e dokunan biri dokunmuştur işte,” diye yanıtladı Izuna, başını yana eğerek.
“Sora ya da Shiro gibi mi… yoksa sen ya da ben gibi mi?!”
“…? Değil işte. Sadece tüm bu kitaplardaki gibi aynı ihtiyar kokusu karışmış yani.”
Onların kokusu değildi. Sora’nın ya da Shiro’nunki değildi. Bir kere, bildiği kadarıyla Oceando’dan beri buraya gelmemişlerdi— öyleyse—?!
“N-ne zaman dokunulduğunu anlayabiliyor musun?”
Steph heyecandan kendinden geçerek sorarken Izuna çatık kaşlarıyla parmaklarını saydı ve ardından cevap verdi: “… Parmaklarım yetmiyor yani.”
Bu da bunun on yıldan uzun bir süre öncesine ait olduğunun neredeyse kanıtıydı.
“… B-bir dakika bekle. Bunu anlayabiliyor musun?”
“Sen anlayamıyor musun yani? Lanet koku bir yere kaçmıyor ki işte.”
Başka bir ırkın mantığını ben nereden bileyim? diye içinden çığlık attı Steph, yine de artık— tüm bilmeceler çözülmüştü. Izuna’nın kendisine yardım etmesinin amacı, Sora ve Shiro’nun okuduğu kitapları tespit etme yöntemi— ve dedesinin on yıldan uzun bir süre önce Seiren’lerle bir ilişkisi olduğu gerçeği… Her şey gün gibi ortaya çıkmıştı! Şimdi geriye tek bir şey kalmıştı…!
“B-bundan önce ve sonra yazılmış kitapları birbirinden ayırt edebilir misin?!”
Izuna kokladı ve başını yana eğdi.
“… Koku zayıf yani. Ama lanet olasıca kendimi zorlarsam… mümkün olur herhalde işte.”
Dünya ışıkla doldu. Arama alanları inanılmaz derecede daralmıştı!
“Ooooo, madem bu kadar işe yarar bir gücün vardı, keşke çok daaaaha önce kullansaydın ama çooook teşekkür ederim! Sonunda bu işten bir çıkış yolu görebildim—”
Duygularına yenik düşen Steph, Izuna’ya sarıldı ve onu hırpalayarak sevmeye başladı. Ancak Izuna geriye sıçradı.
“—Hhhhh!!”
Tüyleri dikilerek, sanki ısıracakmış gibi Steph’e hırlayıp tehdit savurdu.
“Eh, ş-şey… Ö-özür dilerim. Seni kırdım mı?”
“… Steph, okşama konusunda berbatsın yani!”
Izuna savunma pozisyonunu korurken Steph panikle etrafına bakındı. Gözüne takılan şey—
“Ah, e-evet. Al, b-bunu alabilirsin. Beni affeder misin?”
“—Bu da nesi böyle yani?”
“K-kendime hazırladığım bir tatlı. B-bak?”
Güvenli olduğunu kanıtlamak için kendisi de bir parça yiyerek teklifini titreyen elleriyle uzattı. Bu barış teklifini uzattığında Izuna onu birkaç kez kokladı.
“…… Kötü değil yani. Ama şu an yemek istiyorum işte. Balık yani.”
Tatlıyı bir dikişte ağzına atan Izuna’nın neşesi anında yerine geldi. Büyük kuyruğunu bir o yana bir bu yana sallayarak, bir hamster gibi tatlı atıştırmalığı kemirmeye başladı.
“Ah, ş-şey, ben yemek yapmaya gidiyorum! Izgara balık, haşlama balık, çiğ balık… hangisi—?”
“Hepsinden yani.”
“Ne—?”
“Hepsinden işte.”
“Neden olmasın ki! Madem böylesine dişli bir müttefik buldum, repertuarımdaki her türlü deniz ürünü yemeğiyle mutfaktaki gerçek potansiyelimi neden sergilemeyeyim ki!! Bu arada, dedemin bundan önce ve sonra yazdığı kitapları ayırabilir misin?!” Steph, ağzının suyu kendinden geçmiş bir şekilde akan kıza böyle seslendi.

“Anlaşıldı yani!”
Izuna, yüksek ve net yanıtıyla aynı anda yerinden fırladı.
Sonunda çıkış yolu görünmüştü! Steph tam odadan dışarı fırlamak üzereydi ki arkasında—
müthiş bir gürültüyle bir şey kırıldı.
“Efendim?”
Hırlayan, kalbi göğsünden fırlayacakmış gibi çarpan, nefes nefese kalmış ve Kan Büyüsü’yle kıpkırmızıya bürünmüş ellerinde ona yakın kitap tutan Werebeast kendisini dürtükleyip harekete geçmeye zorladığında, Steph ancak o zaman o gürültünün Izuna’nın ses duvarını patlatma sesi olduğunu anladı.
“… Hh, pff— Bitirdim yani—! Balığım nerede işte?!”
Kendimi lanet olasıca zorlarsam… mümkün olur herhalde. Vay be. Tam da Izuna’nın söz verdiği gibi, kendisini lanet olasıca zorlamıştı.
O kadar zorlamıştı ki fiziğin sınırlarına meydan okuyup onları bilek gücüyle bükmüştü…
Izuna’nın kanı kaynıyor, salyaları akıyor, bakışları sanki bir avın üzerindeymişçesine kilitlenmişti—
“… M-malzemeleri satın alırken bana yardım eder misin acaba?”
Steph zaman kazanmaya karar verdi…

Gecenin karanlığına bürünmüş Avant Heim göklerinin yükseklerinde. Manzara sayısız küple doluydu; yalnızca ayın ve küplerin kendisinden yayılan cılız ışıltının aydınlığı vardı. Tüm bunların ortasında Sora ve Shiro acemice, sallana sallana, hiç de inandırıcı olmayan bir şekilde uçuyor— ya da süzülüyordu.
“Ş-şey… Gerçekten kazanma şansınız var mı…?”
“Konuşup durma şimdi— dikkatimi dağıtıyorsun!”
“… Ağabey… biraz daha… şöyle yap…”
Yanlış tek bir hareketle tepe taklak çakılacakmış gibi görünüyorlardı ki bu hiç de güven verici değildi.
Oluşturduğu kanatlarla ikisini birbirine bağlayan Plum mırıldandı: “F-Flügel’lere karşı oynuyorsunuz, biliyorsunuz değil mi? Yani, benim yardımımı alıyor olabilirsiniz ama yine de daha önce hiç uçmadınız ki… Üstelik hız konusunda bir Flügel’i yenmemizin imkanı yok…”
Kanadını kullanmakta zorlanan Sora, en azından ses tonu açısından gayet neşeli bir şekilde cevap verdi:
“Endişelen… etme. Hızlı olmak ebelemece oynarken avantajdır— ama bu kesinlikle kazanacağın anlamına gelmez.”
“Şey, doğru tabii… ama yine de…”
Bu noktada, atkı konumundaki Plum sessizce iç çekti.
Flügel. Işınlanamasalar bile, sadece varlıklarıyla fiziğin kurallarını çiğneyen bir ırktılar. Üçlü, rakiplerinin son hızını hiç görmemiş olabilirdi ama genel doğalarını bilmek bunu hayal etmek için yeterliydi. Muhtemelen gerçekten çabalasalar— ses hızından değil, hipersonik hızlardan bahsetmek gerekirdi. Ebelemecenin sadece katıksız hızdan ibaret olmadığını kabul etsek bile, bir kaplumbağanın yarışta bir atı yenmesini beklemenin imkanı yoktu. Cidden, bu gidişle— bu iş— tamamen—?
“… Ha? N-ne oluyor?”
Bu düşüncelerin ortasında Plum garip bir şey fark etti. Bir noktada, Sora ve Shiro’nun kanat çırpışları düzene girmişti. Yavaş yavaş hızları arttı ve atkıya —Plum’a— çarpan rüzgâr sertleşti.
“… Ş-şey, neden ikinizin de— sadece tek bir kanadı kontrol etmesi gerekti ki?”
Bunun bu kadar geç aklına gelmiş olması Plum’ın soruyu sormasına engel olmadı. Göz açıp kapayıncaya kadar kanatları kendilerininmiş gibi benimseyen iki kardeş, birbirlerine bakıp gülümsediler.
“Çok açık değil mi— çünkü öyle yapmasaydık kazanacağımızdan emin olamazdık.”
Aksine, böyle yaptıklarına göre kazanacaklarından emin olduklarını ima edercesine, kenetlenmiş elleri her şeyi anlatıyordu.
Ellerimiz birbirine dokunduğu sürece.
Hiç kimseye kaybetmeyeceğiz.


İçi boş silahlar—eşyalar… sadece birer kukla—Flügel’ler. Efendileri uğruna tanrıları yok etmek için var olan araçlar. Bu onlar için yeterliydi. Fakat efendilerini kaybedeli altı bin yılı aşkın bir süre geçmişti. Flügel’ler neden hâlâ varlığını sürdürüyordu? Bu Yanıt’ın peşinde, Avant Heim ile birlikte uzun süredir sürüklenip duruyorlardı. Ancak kendi başına uçup giden ve şimdi aniden geri dönen Jibril—açıkça değişmişti. Sanki, evet—Yanıt’ı bulmuş gibiydi.
…
Çenesini eline dayayan Azriel, boşluğa doğru başını kaldırdı. Sora ve Shiro’nun koyduğu şartlar gereği, salondaki tüm topluluk—yüz Flügel—ikiliye verilen beş dakikalık avansın bitmesini bekliyor, hepsi aynı yöne bakıyordu. Boşluğa yansıtılan görüntüye—Sora ve Shiro’nun hünerlerine.
“… Jibril’cik, Efendi Artosh’un bize bıraktığı o son görevi—Yanıt’ı bulma görevini—tamamlayabilecek bir çocuk varsa, o da ancak sensin, Son Numaralı Jibril’cik.”
“……”
Bunun bir sebebi vardı. Ama mesele bu değildi, diye düşündü Azriel ve konuşmaya devam etti.
“Eğer senin Yanıt’ın, Yeminler tarafından zihnine ekimlenmiş bir şeyse—”
Azriel’in, Sora ve Shiro tarafından anlaşılmasın diye Flügel dilinde teyit ettiği bir şeydi bu… Sahte gülümsemesini bozmadan, kasten konuşmaya devam etti.
“—‘Ayrıcalığımı’ kullanacağım. Bunun ne anlama geldiğini biliyorsun, değil mi?”
“Evet. Yine de—cevabını zaten bilmediğiniz bir soruyu sormak, zayıf bir iradenin eseridir, ablacığım.”
Bu sözlerle, ekrana dik dik bakan tüm Flügel’ler kaskatı kesildi.
Azriel, Kanat-Yetkili Temsilci—On Sekiz Kanat Konseyi’nin başkanı. Tam Yetkili Temsilci olmayan Azriel’in elindeki tek ayrıcalık, altı bin küsur yıl önce yapılmış bir anlaşmaya dayanıyordu.
“—Tüm Flügel’lerin kendi canına kıyması emri… kastettiğiniz şey bu değil mi?” Jibril, herkesin aklından geçen şeyi sıradan bir şeymiş gibi dile getirirken gözlerini süzdü. “Aslında bu, efendisiz Flügel’ler olarak varlığımızın anlamını bulana kadar intihar etmemizi yasaklamak adına elde ettiğiniz bir ayrıcalıktı. Ancak varlığımızın hiçbir anlamı olmadığına kanaat getirecek olursanız—lütfen çekinmeyin.”
Hepsini geren şey korku değildi—Flügel’ler hiçbir zaman ölümden büyük bir korku duymamıştı. Silah olarak yaratılmış, sonsuza dek yaşayan bir ırk için bu neredeyse bir onurdu. Buna rağmen içlerini kaplayan şey beklentiydi.
Bir şeylerin başlaması ya da bir şeylerin bitmesi. Fark sadece buydu. Ancak böyle bir olayın vaadi bile bir beklenti atmosferi yaratmaya yetiyordu.
“… Demek… biliyorsun.”
Ama öyle görünüyordu ki, aralarında bunu kavramayı başaramayan tek kişi Azriel’di. Ablasına bakan Jibril, hafif bir hayal kırıklığı sergilemekten kendini alamadı.
Ve bu durum, her şeyden çok Azriel’in içini kemiriyordu.
“Abla Azriel. Eminim siz de anlayabiliyorsunuzdur. Bizim—Flügel’lerin—temel hatasını.”
Sora ve Shiro bilmiyordu ama Jibril, onlarla tanıştığından beri—açıkça değişmişti. Onlara kaybetmeden önce Jibril de günlerini geçirirken belki bir miktar huzursuzluk hissetmiş olabilirdi. Ancak nihayetinde, aşağı yukarı Azriel ile aynı durumdaydı. Bilinmeyeni bilinene dönüştürmek—anlamı yalnızca bunda bulmuştu. Bilinmeyen alt edilmeliydi. Duygusuzca, hatta—yok edilmesi gereken bir düşmandı denebilirdi. Jibril o düşmanla yüzleşirken diğerlerinden sadece biraz daha saldırgandı.
Fakat Sora ve Shiro’ya kaybettiği gün, bu durum değişti.
“Binlerce—on binlerce—yıl boyunca biriktirdiğimiz bilgi, henüz on yıl kadar önce doğmuş olan efendilerim tarafından bütünüyle altüst edildi. Bunun anlamını, değerini—ablacığım, siz anlamıyorsunuz.”
“……”
Azriel’in daha önce hiç görmediği, adeta hummalı bir ifadeyle—hafızası elverdiğince, küçük kız kardeşinin Artosh’a bile asla göstermediği bir ifadeyle—Jibril açıklamaya devam etti.
“Bilinmeyen bilinene dönüştüğünde kalp alev alır. Ancak bilinen bilinmeyene dönüştüğünde—çok daha sıcak, çok daha kor bir ateşle yanar. Bu aydınlanma, beni kendi irademle onların izinden gitmeye ikna etti. Bunun Yeminler ile en ufak bir ilgisi yok.”
Jibril’in nutku boyunca Azriel sadece sessizce izlemekle yetinebildi. Açık konuşmak gerekirse, küçük kız kardeşinin neden bahsettiği hakkında en ufak bir fikri yoktu. Bilinenin bilinmeyene dönüşmesi de ne demekti—? Dehşetten başka ne anlama gelebilirdi ki bu?
Fakat Jibril’in sözlerinden ilham almışçasına, başlangıç çizgisinde sabırsızlanan yüz Flügel’in gözlerinde sıcak bir parıltı belirdi—ve kanatları titredi.
Bunu anlamıyorum, der gibiydi Azriel, çenesini tekrar eline dayarken. En azından—Yanıt bu değildi. Dikkatini havaya yansıtılan o iki kişiye—beceriksizce uçmaya çalışan ikiliye çevirdi.
“Abla Azriel, Flügel’lerin kaderi üzerine herkesten çok sizin acı çektiğinizi biliyorum. Ancak.”
“……”
Başka hiçbir yerini kıpırdatmayan Azriel, gözlerini bu söze doğru kaydırdı ve orada karşılaştığı şey—kesin bir inanç oldu.
Sanki yalvarırcasına konuştu Jibril.
“Aradığınız yanıt, hayal ettiğiniz yerde değil.”

“Iık… ıık… Da-Daha fazla dayanamayacağım… Çok zor… Pes ediyorum…”
“Dostum, daha üç dakika bile olmadı! Ul*raman bile senden daha yürekli!”
Atkı kılığındaki Plum şimdiden mızmızlanıyor ve Sora’dan azarı yiyordu.
“Ben o çılgın Flügel’lerden biri değilim ki! Yerçekimine karşı koymanın benim için ne kadar zor olduğunu ikiniz bilmiyorsunuz bileee! Bir de üstüne size kanat olmamı istiyorsunuz. Dürüst olmak gerekirse, keşke siz de—”
“Ter mi istiyorsun? Bende bolca var, istediğin kadar yala!”
“Asla pes etmeyeceğiiim!! Teriniz uğruna—haydi, devam edelim!”
“Kahretsin, kendini ne kadar rezil gösteriyorsun öyle!!”
Boynunun yalanması hissi, Sora’nın omurgasından aşağı nahoş bir ürperti gönderdi.
Bu atkının gizlenmiş Plum olması gerekiyordu. Fiziksel varlığını Sora ve Shiro’yu birbirine bağlayan bir atkı kılığında gizlemişti; atkının “uçları” ise iki kardeşin dilediğince kumanda edebildiği kanatlar işlevi görüyordu. Sistem böyle işliyordu. Bu bir kılık değiştirmeydi, yani bir illüzyon büyüsüydü. Bu yüzden—Sora bunun aslında sadece Plum olduğunu kendine hatırlattı.
“Hey. Bize göre, kanatlara dönüşen bir atkı gibi görünüyorsun. Ama gerçekte durum ne?”
“Şapır şupur… Ohh, burası cennet. ♥ Ha, efendim? Şey, yani, şu anda sizi boynunuzdan tutmuş yalamaktayım, anlarsınız yaaa… bir yandan da alt uzuvlarımla Kraliçe Shiro’nun boynuna yapışmış durumdayııım.”
“Ha-ha, buna ‘deformasyon’ halinde uçmak diyelim!”
“… Ağabey, bu ezikçe, sinir bozucu ve en önemlisi… komik değil…”
“Hey, sadece şansımı denedim. Neden hemen öyle yapıyorsun ki?!”
Avant Heim’ın gece gökyüzünde parıldayan bir gözyaşı damlası süzüldü. Ancak Plum acı acı söze karıştı.
“Bilmiş olun ki aynı anda birden fazla ayin uygulamak Elf’lerin patentli uzmanlık alanıdır. Sadece kendimi sihirli, uçan bir atkı olarak gizlemekle kalmayıp sizi de havada dilediğiniz gibi büyüyle uçurduğum düşünülürse, gerçekten—gerçekteeeeeeeeeeeen! güzel bir şeyler söylemenizi isterdim!!”
Plum uzun uzun şikayet etti.
“Ayrıca bu beni beklediğimden daha çok yoruyor… Ruh takviyem kesilirse, muhtemelen birkaç saniye içinde ölüüürüz.”
“… Bayağı riskli bir teklife atlamışsın, değil mi?”
“Eee, ama böylece boynunuzu dilediğimce şapır şupur yalayabiliyorum Efendim… Kıkı-kııı, çok lezzetli!”
“Nggahh! Şimdi şu lanet atkıyı fırlatıp atmak istiyorum!”
Sonu ne olursa olsun atkıyı fırlatıp atma dürtüsü bastırdığı sırada—
“… Ağabey, zamanı geldi.”
Beş dakika geçmişti. Shiro’nun hatırlatmasıyla Sora’nın gözleri kısıldı. Başlangıç çizgisinde tutulan Flügel’lerin onları avlamaya gelme vaktiydi.
“—Pekala Plum, canımızı sana emanet ediyoruz, o yüzden yolun yarısında pes edeyim deme.”
“Endişelenmeyin! Enerjim biterse, birlikte aşağı çakılırızz!”
“Çok naziksin ama kalsın!! Başlıyoruz!”
Bunu söylediği an, Sora ile Shiro aynı anda güçlüce kanat çırptı—irtifalarını dik bir şekilde düşürdüler.
“Eeeeyyaaaghh!”
Düşüş o kadar dikti ki hâlâ boyunlarına dolanmış olan Plum bile çığlık attı. Kanatlarının gücüyle katlanan aşağı yönlü hızları o kadar şiddetliydi ki rüzgar suratlarına çarpıyordu. Yere—Avant Heim’ın sırtına—çarpmadan hemen önce, yatay uçuşa geçerek hizalandılar.
Acaba onlar… düşüşün ivmesini kullanarak takipçilerini geride mi bırakmaya çalışıyorlar? Plum içinden sessizce merak etti, ama— Arkalarında bir şey vardı. Henüz yeni başlayan Flügel’ler şimdiden aradaki farkı kapatıyordu. Sora ile Shiro’nun kanatları kullanmayı hızla kavradığı bir gerçekti. Ancak Plum’ın onlar için dokuduğu kanatları ne kadar zorlarlarsa zorlasınlar, fiziğin sınırlarını aşamıyorlardı. Umabilecekleri en yüksek hız saatte iki yüz kilometreydi, oysa Flügel’ler fiziğe gülüp geçiyordu. Ya-Yakalamak üzereler! Ne yapacağız?! Plum içsel bir dehşetle sızlanırken, Sora ve Shiro arkalarındaki durumu sakince değerlendirdi—
“Dört. Düzen yok.”
“… Heceler: bir, üç…”
“Kaçınma. Toplama?”
“… Bir Numara, kanat kökü: oh… Üç, sol taraf: hol.”
“Bir: Shiro. Üç: ben. Başla.”
Plum’ın anlayamadığı bu diyalog bir göz kırpma süresinde gerçekleşti ve Plum daha “Ha?” diye mırıldanamadan— Sora ile Shiro rotalarını değiştirdi.
O anda.
“Eh-heh-hehh! Birinci benim!”
“Sizi yakaladık!”
Beklendiği üzere beş dakikalık handikapı anında eriten iki Flügel iyice yaklaştı. Sora ve Shiro’ya doğru uzandılar—ancak sadece havayı kavradılar.
““—Ne-Ne?””
Bir göz kırpma süresinde gözden kaybolan kardeşleri yakalayamayışlarının şaşkınlığını dile getiren iki Flügel—
““Uhh!””
Arkalarında. Sora ve Shiro sırasıyla saldıranların kanat kökünde ve sol tarafındaydı—orada yazılı heceleri hedef alıyorlardı—ve Flügel’ler inledi. Bir an sonra onları takip eden diğer ikisi ise avlarını gözden kaçırmış halde etrafa bakındı. Bu hiç de şaşırtıcı değildi, zira o sırada Sora ve Shiro küp sıraları arasındaki helezonik rotalarında çoktan yol almıştı bile. Avant Heim’ın şehir manzarasında, sayısız zar yığınının arasından süzülüyorlardı.
Ellerinde iki heceyle.
“… Şey, affedersiniz ama… az önceki de neydi…?!”
Boyunlarına sarılmış olan Plum’ın bile kavrayışını aşan, göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşmiş bir karşılaşmaydı bu. Plum illüzyon büyüsünün arkasında şaşkınlıkla bakakalırken, Sora durumu ona açıkladı.
“Barrel roll—senden daha hızlı ve düz bir çizgide uçan bir şeyden böyle kaçarsın işte, basit.”
Gerçekten de, peşlerindekileri arkalarında hissedip onları olabildiğince yakınlarına çeken Sora ve Shiro, rotalarını öyle ayarlamışlardı ki kuyruklarındaki dört kişiden hece taşıyan ikisi tam önlerine düşmüştü. Ve Sora ile Shiro ihtiyaçları olan şeyi yakaladıkları anda kanatlarını açıp açılı bir şekilde yana yuvarlanıvermişlerdi. Bu da aynı yönde gitmeye devam ettikleri, ancak yavaşlayan bir helezon çizdikleri anlamına geliyordu. Aşırı hızlı Flügel’lerin bağıl perspektifinden bakıldığında havada birdenbire kaybolmuş gibi görünseler de, aslında iki kardeş onları sadece “frenleyerek geçmişti”. Kanat kullanmaya alışkın değillerdi ve ustalaşsalar bile Flügel hızına ulaşmaları imkansızdı. Bu durumda—
“Kanatlarımızı tam çalıştıramıyorsak, biz de durdururuz. O kaltaklar ‘Aerodinamiğin canı cehenneme’ kafasıyla uçuyor—sabit kanatlı uçak manevralarından ne anlarlar ki.”
“… Bilseler bile… akıllarının ucundan bile… geçmezdi.”
Kendinden emin bir şekilde gülümseyen ikilinin kollarının etrafında, tam da Shiro’nun açıkladığı gibi—oh ve hol heceleri dönüyordu. Durumu nihayet kavrayan Plum, neye uğradığını şaşırdı.
“… Sakın bana… kimde hangi hecenin olduğunu tek tek hatırladığınızı söylemeyin?!”
Sora kıkırdadı.
“Hadi ama Plum, küçük kız kardeşime hürmet etmeyi hâlâ öğrenemedin mi?”
Bu basit sözler karşısında mahcup olan Plum sessizliğe büründü.
“Peki, her neyse… Shiro, şu anda ihtiyacımız olan heceleri… biliyorsun, değil mi?”
“… Doğal olarak.”
“Tamamdır, öyleyse önce onları avlayacağız. Sonuçta bu tiplere karşı aynı manevraları tekrar tekrar kullanamayız.”
“… Hım, anlaşıldı…”
Sanki bu gayet doğal bir şeymiş gibi rahatça Flügel avlayacaklarını beyan eden ikiliye Plum ağzı açık bakakaldı. Sanki bu ebelemece oyununda, ebe olanın aslında kendileri olduğuna karar vermiş gibiydiler. Sora ve Shiro, Avant Heim’ın şehir manzarasında süzülerek aralardan geçip yollarına devam ettiler.

Başlangıç çizgisinde Azriel’le baş başa kalıp önlerinde yansıtılan sahneyi izleyen Jibril, göğsünde bir heyecan dalgası hissetti—coşkulu bir hayranlık duygusuydu bu. Bütün heceleri, onları taşıyanları ve hatta nereye nakşedildiklerini bile hatırlayan Shiro’ya duyulan bir hayranlık. Kaçışlarındaki mucizevi maharete ve heceleri toplamalarına—ama hepsinden öte, iki efendisinin şehri sanki kendi arka bahçeleriymişçesine avuçlarının içi gibi bilerek uçuşlarına şaşırmıştı. Hayretini gizleyemiyordu.
Avant Heim, karmaşık bir şekilde üst üste binen küplerden inşa edilmişti. Küpler arasındaki incecik çatlaklardan, sadece cılız ışığın ve ayın aydınlattığı o karanlıkta, sanki iğneye iplik geçirircesine süzülüyorlardı. Hız bakımından hâlâ yetersizdiler. Fakat bu senaryoda, çok hızlı uçan bir takipçi helak olmaya mahkûmdu. Küplerin oluşturduğu dar sokakları ve çatlakları tam bir hassasiyetle delip geçerek, tek bir kişinin bile sığabileceğini hayal etmenin zor olduğu deliklerden süzülüp dalışa geçerken, dikkatsizce yapılacak tek bir hızlanma—felaketle sonuçlanacak bir çakılmaya yol açardı.
Ne muazzam bir görkem… Yine de bu, açıklanamayan bir şey bırakıyordu geride. Jibril kendi kendine kafa yordu. Flügel, kaba kuvvete dayanmaya meyilli bir ırktı. Bu, kendisinin bile inkâr edemeyeceği bir gerçekti. Yine de iş birliği yapmayı bilirlerdi. Aksi takdirde pek bir silah sayılmazlardı. Hız yetersiz kaldığında kuşatma taktiklerine geçmeleri gerekirdi—ve yine de—
“Ha—ne?! Ne…? Nasıl—?!”
Bir Flügel kızı çığlığı bastı. Sora ile Shiro’nun daldığı çatlağın tek çıkışında pusuda bekliyordu—ama onların bambaşka, hiç beklemediği bir yerden fırlayıp çıkışını izlemekle kaldı.
Evet, Sora ve Shiro, Flügel kuşatmasını tamamen boşa çıkarmıştı. Haritaya sadece bir anlığına göz atmışlardı. Bu kısa sürede Avant Heim hakkındaki her şeyi öğrenmiş olabilirler miydi?
İmkânsızdı. Efendilerinden birinin—Shiro’nun—o birkaç saniye içinde bir haritayı ezberlemiş olması akla yatkındı. Ancak alçaklı yüksekli karmaşık, üç boyutlu kütle yığınlarıyla inşa edilmiş bu şehrin çatlaklarını ve sokaklarını sırf bir haritadan tahmin etmek imkânsızdı. O halde nasıl…? Ve nihayetinde, ne kadar dikkatli bir gözlemci olursa olsun Jibril, herkesten önce kendisinin ulaştığı bu sonuçtan şüphe duydu.

Ne—? Bu-bu bir şaka, değilll mi?
Sora ve Shiro’nun sıkıca birleşmiş elleri arasında—parmaklarının hassas bir şekilde hareket ettiği fark edildi. Az öncesine kadar çığlığını umutsuzca bastırmaya çalışan Plum, pilotlarının o akıl almaz darlıktaki deliklerden ve çatlaklardan geçmesini sağlayan metodolojiyi—rahatlıkla “saçmalık bilimi” denebilecek bir yöntemi—keşfettiğine inanınca birden söyleyecek söz bulamadı.
Yani, muhtemelen… tahminen… pek mantıklı olmasa da—bunu böyle yapıyorlardı. Shiro’nun ezberlediği şehir manzarasına göz gezdirerek, küplerin boyutlarının eşit olduğunu teyit etti. Zihinsel hesaplamalarla o küplerin dizilim kalıplarını çözmüş, seviye farklarına dayanarak ortaya çıkan incecik çatlakları tespit etmişti. Kelimelere ihtiyaç duymadan bu bilgiyi Sora’ya sadece parmak hareketleriyle aktarıyor, Sora da peşindekileri kandırarak, yönlendirerek ve kaçış rotaları çizerek atlatıyordu.
İnsan böyle bir şey karşısında nutku tutulmaktan başka ne yapabilirdi ki? Plum’a göre (ve neredeyse herkesin katılacağı üzere) bu, tümüyle akıl mantık sınırlarının ötesindeydi. Parmak hareketleriyle iletişim kuruyorlardı. Üstelik bu iletişim “Bu taraftan” veya “Şurada” gibi basit bilgilerden ibaret bile değildi. Birleşmiş ellerinin hissiyatından birbirlerinin niyetlerini okuyan iki Imanity, bir anlık kafa karışıklığı veya tereddüt yaşamadan, sanki birleşen avuçları kendi sinir sistemleriymişçesine kanat çırpıp uçuyorlardı. Şey, uçmaya henüz tam anlamıyla alışamadıklarını söylemek adil olurdu. Uygulamalarında hâlâ bazı acemilikler vardı. Ama sırf bu yüzden bile—inanılmaz bir şeye tanıklık eden—Plum şaşkınlıktan donak kalmıştı.
Tek bir kanat çiftinde iki kişi—el ele tutuşmuş halde. İkizlerden biri yerçekiminin çekimini kırmak için daha fazla çabaladığında, diğeri geride kalmadan önce bu çabayı hisseder, ona ayak uydurur ve yetişirdi. Kanat çırpışlarının tek bir anının bile senkronizasyonunu bozmasına izin vermeden, öğrendiklerini birbirleriyle paylaşıyor ve birbirlerini yüceltiyorlardı.
Sınırsızca. Korkutucu bir hızla. Bu manzara Plum’ın omurgasından aşağı bir ürperti gönderdi. Bu ikisi—çok daha fazlasıydı—
Derken, o ana kadar telsiz sessizliğini koruyan kardeşler ağızlarını açtı.
“Sol, sağ: dördü, dördü çekildi.”
“… Sol: shal, yoo, pahs, sel. Sağ: reyt, er, not, roh. Biri eksik.”
“Topla, yukarı çek. On iki mi?”
“… Heceler: beş. Tamamlıyor… ama riskli.”
Bu gizemli diyalogdan sonra, gülümseyen Sora tam cümlelerle konuşmaya geri döndü.
“Risk kabul edildi—! Yakalayalım şunları!!”
“… Anlaşıldı! Sol Shiro, sağ ağabey. Sol omuz, sağ kanat, sol dirsek, kalça!”
Onlar konuşur konuşmaz—
“Eeyahhhhh!!”
Kanatlarını—yani Plum’ı—dar bir deliğe savuran sert bir kırılmayla aniden büküp…
“—! Sonunda yakaladık onları!”
“Kıskaç harekatı, tam zamanında!”
Sora ve Shiro dikkatsizce—ya da Plum’a öyle görünmüştü—geniş bir koridora çıktılar. İki tarafta da onları bekleyen dörder Flügel vardı—tam da kendi dedikleri gibi, mükemmel bir kıskaç harekatı. Ama Sora ve Shiro’nun sözleri Plum’ın kafasında yankılandı.
Sol, sağ: dördü, dördü çekildi… Flügel’leri üstlerine çekmişlerdi—ve şimdi onları yakalayacaklar mıydı? Sol ve sağlarında toplam sekiz Flügel kör edici bir hızla üzerlerine atılıyordu, ama bu durumda—
“Hadi yapalım şunu, Shiro!!”
“… Hım!”
Gerçekte kim kimi yakalıyordu? Sora ve Shiro boşta kalan ellerini birleştirerek bir Sözcük oluşturdular. Bileklerindeki heceler hareket edip birleşti—bir ışık parlaması. İki yanlarından saldıran sekiz Flügel’i hedef alan ikili—ellerini sola ve sağa uzatıp bağırdı:
““—‘Hollow!’””
Bir kalp atışı süresi. İki taraftan ellerini uzatarak Sora ve Shiro’nun üzerine çöküşen dörder Flügel—
““… Ha?””
ancak avlarının içinden zarar vermeden geçip karşı taraflardan tekrar çıktılar.
““Vaaağ!””
Arkalarında sekiz inilti bırakarak Sora ve Shiro küpler arasındaki boşluğa bir kez daha daldılar. Shiro ile dikey olarak hizalanmış halde, tek bir kişinin ancak sığabileceği darlıktaki bir yarıktan geçerken Sora kahkaha attı.
“Pahs, sel, yoo, shal—nasıl ama Shiro? Hepsini kaptım!”
“… Reyt, roh, not, er… Bu sekiz eder…”
Her ikisi de topladıkları dörder ışıklı heceyi sanki son derece doğal bir şeymiş gibi bileklerinde sergiledi.
Plum ürkekçe sordu:
“… Şey, affedersiniz… az önceki…?”
“Ne sanıyorsun? Bir delik. ‘Sözcükler’ dokunduğun her şey üzerinde çalışır—oyunun kuralları böyle, değil mi?”
“… Yani… bir delik açtık… uzayda.”
Plum, nutku tutulmuş halde geriye dönüp düşündü. Kendi etraflarında bir delik—oyuk bir alan—açmışlar, Flügel’lerin kıskaç harekatından kaçınmak için iki yanlarındaki uzayı birbirine bağlamışlardı. Saldırganlar dışarı çıktığında, doğal olarak sırtları Sora ve Shiro’ya dönük olacaktı—onlar da heceleri toplamıştı—ama bir dakika.
“… Yoksa sadece hecesi olan Flügel’leri mi üstünüze çektiniz siz?!”
“Evet, ama ihtiyacımız olanların hepsini alamadık—”
Sanki önemsiz bir şeymiş gibi bunu doğrulayan Sora, kolunda tespih taneleri gibi dizilmiş hecelerden başını küstahça kaldırdı.
Plum istemeden onun bakışlarını takip etti.
Dört, beş, sekiz—on iki Flügel korkunç bir hızla üzerlerine doğru geliyordu.
“Ah-vah-vah-vah-vah-vah-vah—ne yapacağızzz?!”
“Toplayacağız. On ikisini de yukarıdan üstümüze çekeceğiz—tam planladığımız gibi. Paniğe kapılma.”
“… Ağabey, çıkabilecek miyiz?”
Sora ve Shiro, tek bir kişinin ancak sığabileceği darlıktaki bir yarıktan son sürat geçiyorlardı. Tekrar açıklığa fırladıkları anda Flügel’lerin saldırısına uğrayacaklardı—tam on iki tanesinin. Ama Sora cesurca sırıttı—
“Tabii ki, hiiiiç soruuun değ—!”
Plum aniden boynunu yalayınca Sora dengesini kaybetti. Üzerlerine doğru gelen on iki Flügel’le birlikte açıklığa fırladılar. Sora’nın dengesi bozulunca, merkezkaç kuvveti—
“… Ağabey?!”
“Vvvvaaaaaıı?!”
neredeyse Shiro’yu savurup atacaktı, ancak kanatları hırsla çırpmaları sayesinde bir şekilde tek parça kalmayı başardılar. Yine de kontrolsüzce savrulmaktan kurtulma çabası, Sora’yı üzerlerine çullanan Flügel’lere karşı hazırlıksız bıraktı.
“Shiro, yap şunuuu!”

Saniyelik bir karar. Doğrulacak vakit yoktu. Sora sol elini Shiro’ya uzattı ve ne demek istediğini kız kardeşinin anlayacağından tamamen emin bir hâlde Kelime’yi ona bıraktı. Shiro, Sora’nın elini tuttu ve parıldayan heceleri boşluğa doğru savurdu—
“—‘Geçit yok’…!”
Bu sözlerin üzerine, hızla üzerlerine gelen on iki gölge Sora ile Shiro’nun tepesine çöktü ve…
“Ayyy!”
“Ngyah!”
Pat, küt, çat—hayır, öyle cılız ve yarım yamalak bir çarpışma bile değildi. Adeta bombalanan bir sığınak gibi gürültüyle, Flügel’ler görünmez bir duvara çakıldı. Ama asıl mesele şuydu—! Shiro, Sora’ya bir bakış attı. Planları—bu noktada yukarı doğru fırlamaktı.
“Geçit yok.” Tek heceli dört ayrı kelimeyle inşa ettikleri duvar—hiçbir düşmanın geçmesine izin vermiyordu. Planları, hecelere sahip olan Flügel’leri tam yanlarından geçerken tuzağa düşürmekti ama…
“Iğğ—! Rraghh!”
Zamanında yetişmişti. Shiro’nun yüzü rahatladı. Shiro’nun Kelime’yi savurmasına fırsat verirken ağabeyi dengesini toplamayı ve ters dönmeyi başarmıştı. Soğuk terler döken Sora kanadını çırptı; Shiro da aynı anda onu takip etti—! Görünmez duvara çarpmaları yüzünden bir anlığına sersemlenmiş olan on iki Flügel’in arasından süzülüp—
“Kahretsin Shiro, hallet şunu!”
“—Hıhı!”
Saldırganlardan hangisinde hece olduğunu birbirlerine aktaracak vakit yoktu. Shiro ellerini uzattı—ve ardından… Sadece eller yetersiz kalınca ayaklarını, hatta kanadını bile kullanarak hepsini kıl payı toplamayı başardı.
“Mmmggg, izin vermeyeceğiz—”
“Asıl ben izin vermeyeceğim!!”
Shiro’nun kanadı neredeyse yakalanacaktı ancak bu sefer Sora kendi kanadını kullanarak ortak dengelerini sağladı. O yaratıkların ellerinin dibinden sıyrılıp görünmez duvarın altından geriye doğru süzüldüler… ve tam yere çakılmak üzereyken kanat çırparak dar bir yarığın içine daldılar… Bir şekilde başarmışlardı.
“… Hff… hff!”
Sora nefes nefese kalmışken Shiro ağabeyi için duyduğu endişeyi dile getirdi.
“Ş-şey… İyi misiniz?” Bu krizin asıl müsebbibi olan Plum da sordu.
Sora atkıyı çiğneyip anlaşılmaz bir kükreme çıkardı. “—Pluuuuuum! Seni velet, gerçekten bizimle birlikte geberip gitmek mi istiyorsun?!”
“Ç-Ç-Çok özür dilerim! Bakın, o keskin dönüşü yapınca ağzım sizden kaydı Efendim— Besin kaynağım kesilirse birkaç saniiiye içinde öleceğimizi söylememiş miydim?! Yani ölürsek birlikte öleceğiz. Siz de benimle geleceksiniiiz!!”
Ufaklık seni. Yüzsüzlüğün bu kadarı. Shiro güm güm çarpan kalbini bastırarak bileğindeki heceleri sıraladı ve mırıldandı:
“… Ağabey… elimizde… ak, por, bair, vey, feet, teyt ve dih var—şimdi…”
“Aynen, sonunda tamamlandı.”
Por, dih, sel, er, vey, bair, roh, reyt, ak, feet ve teyt—iki kardeş, artık bir araya getirebilecekleri Kelime’ye gülümsediler. Göz göze gelip başlarıyla onaylaştılar—ve kanatlarını güçlüce çırptılar. Şimdiye kadar küplerin arasında gezinip duran ikili, artık göğe yükseldi.
“—Aha, oradalar!”
“Hmm… yine mi strateji değiştiriyorlar?”
Anında fark edildiler. Sora ile Shiro kendilerini açıkça gösterdiler fakat takipçileri bu ani ortaya çıkıştan şüphelenmişti. Doğrudan saldırmak yerine, avlarını kuşatıp yaklaşmak için kavisler çizerek uçtular.
Bunu kimse tahmin edemezdi. Her şeye rağmen Plum bile bunu öngörememişti. Yaklaşan Flügel’lerin önünde ikili el ele tutuştu ve Kelime’yi harf harf dizdi.
Dört hece gözden kaybolmadan önce kendilerine dokunup bağırdılar:
““—‘İvmelen!’””

Sadece peşlerindekiler değildi. Uzaktan izleyen Plum ve hatta Jibril bile donakalmıştı. Oyunun başında kanatları elde etmelerinin üzerinden geçen o kısacık sürede—daha on beş dakika bile olmamışken—Plum’dan ödünç alınan o aynı kanatların, iki Imanity’nin tek bir çırpışıyla…
ardında sadece bir şok dalgası bırakarak, tamamen düz bir hat üzerinde ilerleyip hem sesi hem de Flügel’leri fersah fersah geride bırakacağını kim tahmin edebilirdi ki?
Gerçekten de kendilerini ivmelendirmek için bir Kelime kullanarak zihinlerindeki imgeyi somutlaştırabilmişlerdi. Böylece kanatlarının fiziksel sınırlarından kurtulabilirlerdi. “Hızlan”, “çeviklik”, “ivmelen”—oyunun başından beri amaçları bu tarz Kelimeler oluşturmaktı. Bunu başaramasalardı, Sora ve Shiro rakiplerinin hamlelerine göre strateji değiştiren—uyum sağlayan ve öğrenen—düşmanlardan koskoca bir saat boyunca kaçamazlardı. İşte bu yüzden küplerin etrafında düşük hızlarda kalmış, Flügel’leri üzerlerine çekmeye ve hece toplamaya odaklanmışlardı. Şimdi bunu gören Jibril, sanki parlak bir ışığa bakıyormuşçasına gözlerini kıstı.
Çünkü bu, Flügel’lere inandıklarının bir kanıtıydı.
“Ha-ha! Bu çok eğlenceli!”
“… Hı-hım!”
İkili havada dans edercesine süzülürken kahkahaları Avant Heim’da yankılandı.
İki kanat, tek kader: Bu deyim Jibril’in aklından geçti. Ama—bunun bile tam doğru olmadığını hissederek başını salladı. Tanık olduğu şey, mecazi anlamda birbirine çok yakın olmak anlamındaki “iki kanat, tek kader” değildi. Deyimin orijinal, kelime anlamındaki tek kanatlı iki kuştu bunlar, emindi. Her biri tek bir göze ve tek bir kanada sahip olan, daima birlikte uçan bir erkek ve bir dişi. Bu efsanevi yaratıklar—
şu an tam karşımızda uçmuyorlar mı?
Jibril, büyülenmişçesine onlara dikti gözlerini—ama.
“……”
Sıkıntıyla izleyen Azril ise bunun ne anlama geldiğini hâlâ kavramamıştı.
Bunu gören Jibril alçak sesle sordu:
“Abla, Paylaşım Yasası’na neden karşı çıktığımı biliyor musunuz?”
“… Çok ciddi olduğun ve başkalarının senin eşyalarına dokunmasından hoşlanmadığın için mi?”
“Hayır. Aynı kitapları defalarca okumaktan… zevk aldığım için.”
Bu yeni bir bilgiydi. Azril sorgulayan gözlerle ona baktı.
“… Ne diye ki? Bir kez ezberledikten sonra kimin işine yarar ki onlar?”
“Evet, böyle söyleyeceğinizi biliyordum, işte bu yüzden bundan hiç bahsetmemiştim…”
Jibril iç çekti ve ardından kendini toparlayarak konuştu:
“Bir kitabı okuyup bitirdikten sonra bile, dışarıda daha fazla şey öğrenip o kitaba geri döndüğünüzde, keşfedilecek yeni şeyler bulursunuz.”
“……”
“Beni rahatsız eden şey, onları istediğim an okuyamamaktı. Anlamıyor musunuz?”
“… Neyi anlayacakmışım?”
“—İçeriği sadece ezberlerseniz, her şey orada biter.”
Jibril bu sözlerin ardından gözlerini öne eğdi—fakat.
Azril hâlâ kafa karışıklığı yaşıyor gibiydi. Jibril’in bu derin kavrayışını anlamıyordu, evet, ama daha da kritik olanı—
“Peki bunun tüm bunlarla ne alakası var?”

…
Jibril’in ona attığı bakış son derece acı doluydu. Bu; hor görme ya da alay etme bakışı değildi. Aksine; cılız bir umut her defasında bir kez daha suya düştüğünde, hayal kırıklığının derinliklerine daha da gömülen bir bakıştı.
Azril, kız kardeşinin umutlarına yanıt veremiyordu. Bu da her şeyden çok, canını derinden yakıyordu.
“Ne diyorsun ki…? Sorun ne ki…?!”

Avant Heim’ın gece gökyüzünün yükseklerinde gümüş rengi bir iz süzülüyordu. Sora ve Shiro ses duvarını çoktan geride bırakmışlardı—artık onlara yetişebilecek hiç kimse yoktu.
“Peki, tedbiri elden bırakmadığımız sürece yakalanma riskimiz neredeyse yok demektir.”
Sora, Shiro’nun elini tutup gece gökyüzünü yara yara ilerlerken bunu mırıldandı, yine de—
“… Peki ya… heceler…?”
“Aynen, biliyorum. Bu oyunu oynayacaksak hecelerin hepsini toplayarak kazanmalıyız. Üstelik”—Shiro’nun sözlerini onaylayan Sora yüz ifadesini toparladı—“ona fırlatmak istediğim Kelime’yi zaten biliyorum.”
“‘Ona’ mı…? Kimden bahsediyorsunuzzzz?”
diye sordu Plum, ancak Sora cevap vermedi. Sadece arkasını döndü.
Hızlarıyla onları izlerini kaybettirmeleri güzeldi—ancak heceleri toplamak için yakınlaşmaları gerekiyordu. Bu da yakalanma riski demekti, üstelik karşılarındaki Flügel’lerdi. Ayrıca—
Sora kendi kendine içten içe tembihte bulundu.
Unutma: Bu oyun beklenmedikti. 『 』’ın ev sahibi avantajı yoktu. Risklerin ne kadar bilincinde olurlarsa olsunlar, her şeye karşı önlem almalarının imkanı yoktu.
“… Ha, ilgi çekici.”
Sora sessizce kıkırdadı. Mükemmel—oynamaya değer kılan şey de tam olarak buydu işte! O hâlde riskleri en aza indirmeleri gerekiyordu—mümkün olduğunca çok heceyi tek seferde toplayarak. Garantilerini, yani Kelimeler’in gücünü artırırlarsa daha iyi bir konumda olurlardı… Ama tam o sırada Sora arkasına baktı ve şunu gördü—
ışıldayan bir ışın.
“… Ha?”
Shiro ışığı görünce sorgulayan bir ses çıkardı.
“—Eyyk?!”
Sora az önce tam da tahmin ettiği şeye saniyenin kesri kadar hızlı tepki verdi. Kendini aşağı savurdu—rotalarını değiştirmeden eksenlerini kavisli bir taklaya sokarak—
“Ş-şey affedersiniz, ne yapıyorsuu—ngyaaaah?!”
Plum’ın sözünü yarıda kesen bir parıltı, eski eksenleri boyunca hızla geçip gitti.
Saniyelik bir karardı. Bu inanılmaz kaçınma hamlesi Shiro’yu ağabeyini övmeye sevk etti, fakat daha bunu yapamadan…
“Jibriiiiil!! O da neydi öyle lan? Bundan haberimiz yoktu! Bize saldırabiliyorlar mı?!”
Az önce gayet sakin olan Sora, şimdi öfkeyle bağırıyordu. Başının üstünde—pıt. Kafası boyunun yaklaşık dörtte biri kadar olan küçük bir Jibril belirdi ve duyurdu:
“Hayır, Efendim. O bir saldırı değildi. Güdümlü bir yakalama büyüsüydü.”
“Füze demek istiyorsun yani?!”
“Hayır, tamamen ölümcül olmayan bir şeydir. Büyü yalnızca hedefi bağlamaya ve kendine çekmeye yarar. Bunu ve yok etmek yerine yakalama amacını göz önüne alırsak, kavram olarak sizin—”
Jibril’in olayı hiç anlamayışına saçını başını yolarak karşılık veren Sora kükredi.
“Tamam, lafımı değiştiriyorum. Menzilli saldırılar hakkında hiçbir şey duymadık! Biz de karşılık veremez miyiz, Plum?!”
“Lütfen saçmalamayınnn! Çift büyü yapmanın Elf’lerin tescilli uzmanlığı olduğunu söylemiştimmm. Bundan daha fazla büyü kullanırsam büzüşüp kalırımuuup! Boynunuzun çoktan kırış kırış bir çöpe döndüğünü saymıyorum bile, Efendim!!”
“Kırışıksa kırışık, ne olmuş?! Soğuk ter mi istiyorsun? Şu an sırtımdan gırla akıyor, gir de yala o zaman!”
“Gerçekten miii?! Seve seveee! Ağğğ! ♥”
Ağlamaklı tondan neşeli tona pürüzsüzce geçen Plum’a bıkkınlıkla cıklayan Sora arkasına baktı. Deplasman maçındayız, her şeye hazırlıklı olmalıyız—diye düşünüyordu ve şimdi duruma bak! Elbette Flügel’ler yer değiştirme olmayacağını söylemişti—ama.
Kimse büyü yapılmayacağını söylememişti ki—!
“—Kahretsin—bunu nasıl kaçırdım ben?”
“… Düşünmeliydim, bunu…!”
Sadece doğru Kelime’yi kullanarak zafere giden yolu açan kurallar fazla elverişliydi. Kaçırdıkları şeyi gören Sora ile Shiro—hayır, Shiro daha çok pişmanlık duyarak tırnaklarını kemirdi. Kurallardaki pürüz… kelime oyunu. Onları yakalayabilsinler diye her kelimeyi hatırlaması konusunda ona güveniyorlardı. Shiro kendini hırpalarken Sora onun başını okşadı.
“Burada duruma göre hareket ediyoruz. Ne bekliyorsun ki? Hem zaten, şimdi zamanı değil—”
“… Hıhı!”
Yeterli bilgi olmadan önlerine bir oyun fırlatılmıştı. Öngörülemeyen durumların ortaya çıkması son derece doğaldı. Nasıl olsa kazanacaklardı— Ne kadar hızlı uyum sağlayıp durumu kontrol altına alacakları, işte 『 』’ın özü buydu— Dövünmenin sırası değildi!
“—Jibril, bunlardan kaç tane fırlatabilirler?”
“Güzel soru… Kişiden kişiye değişir ama altı kadar diyelim mi?”
“—Şey, bu baş ağrıtıcı olacak ama sadece altı taneyse onları boşa harcamazlar herhalde. Yani—”
“Ah hayır, Efendim.”
Sora’nın geriye bakan gözlerine yansıyan, küplerin üzerinde toplanmış çok sayıda gölgenin—Flügel’lerin—ellerini kaldırdığı görülebiliyordu… ve gece gökyüzü gündüzün rengine büründü.
“Bir seferde altı kadar fırlatabileceklerini kastetmiştim. Hiçbir sınırı yoktur.”
“Sizin gibi kaçıkların bir sınırı olabileceğini ummak benim aptallığımdı!”
“… Ağabey, gidelim—!”
Bu sefer tetikçi davranan Shiro oldu ve kanadını sertçe çırptı. Sora, minik Jibril’i arkalarında sessizce onları takip eder hâlde bırakıp hemen harekete geçti. “Füzeler” karmaşık kavisler çizerek üzerlerine doğru kırıldı—ancak Jibril’in bunların güdümlü olduğu konusundaki tespiti doğruysa—
“… Hıhı!”
Shiro kanadını güçlüce çırptı. Tutunduğu elinden ne yapmak istediğini anlayan Sora da onu takip etti. Sayısız ışının hızını alt etmek için “ivmelenme” Kelimeleri bile yetersiz kalıyordu. Ancak ışınlar tam arkalarına ulaştığı anda—bir şandel manevrası yaptılar. Düz uçuşlarından kırk beş derecelik bir açıyla yatarak çaprazlamasına yukarı doğru süzüldüler, hızlarını artırıp tırmandılar— Belki de yakınlıkla tetiklenen “yakalama ışınları”, tırmanışın başında iki kardeşin hızı azıcık düştüğünde ramak kala yanlarından geçti. Işınlar arkalarında parladı—ve infilak etti.
“Hyaaaaaaaah!”
Plum’ın çığlığını geride bırakan Shiro, başladıkları şandel manevrasını yarıda kesti. Dönmek yerine kanadına bir kez daha çırpış vererek tırmanışlarına hız kattı ve arkalarında patlayan ışık yumağından uzaklaştı.
Kurtulmuşlardı. Fakat kendilerini tebrik etmelerine fırsat kalmadan, daha fazla ışın art arda üzerlerine yağdı. Sora ile Shiro hepsini üzerlerine çekip tam da az önce uyguladıkları manevrayla onları savuşturdular; ancak bu kez sert bir dalışla, çaprazlamasına aşağı doğru keskin bir dönüş yaptılar. Yine aynı yöntemle, topuklarında patlayan bombardımanı atlatıp hızlarını kullandılar—
“Ngaaaaahyaaaaaa!”
Kanatlarını ayakta tutan Plum, hâlâ ultra yüksek hızlarda çalışan o kanatlar aniden durunca cıyakladı. Yaptıkları tono manevrası, kaçınırken yakın mesafede patlayan ışınların etrafından teker teker süzülmelerini sağladı. Ancak ışık dalga dalga gelmeye devam ederken, iki kardeşin kanatları bu kez fren yapmak için çırpındı. Bıçak sırtı bir kontrolle küpler arasındaki dar bir yarığa daldılar—ve hemen ardından— Giriş kapılarının etrafında patlayan ışınlarla sayısız patlama meydana geldi.
Evet, güdümlü mermiler yönlendirilebiliyordu. Işınların yörüngesini hesaplayıp onlardan sıyrılma görevi Shiro’ya düşmüşken—
“… Hff…! Hff…!”
Macross füze katliamına yaraşır bu manevra dizisi, soğuk terler dökmesine ve deliler gibi nefes nefese kalmasına neden oldu. Yüz ifadesi, kimsenin büyüden bahsetmediğini gözden kaçırmasının kefaretini ödediğini söylüyordu. Shiro bu sorumluluğun ağırlığını o kadar hissediyordu ki, bunu başardıktan sonra bile suçluluk duyuyor gibi görünüyordu.
“—İşte benim Shiro’m. Ağabeyin seninle gurur duyuyor,” dedi Sora, dar geçitte dikey bir konumda süzülürken onun başını okşayarak. Ama—
“Aaaaa, nefret ediyorum bundan! Bıktım bu oyundaaan! Böyle devam ederseniz daha fazla dayanamayacağııım!!”
Bu manevraları desteklemek için kanatlarına—yani Plum’a—ne kadar büyük bir yük binmişti acaba? Plum’ın feryadından, kırılma noktasına ne kadar yaklaştığı anlaşılabiliyordu. Ayrıca—Sora kendi de soğuk terler dökerek düşündü—bu yarıktan dışarı sıyrıldıkları anda, hiç şüphesiz bir Flügel sürüsü onları bekliyor olacaktı. Flügel’lerin şimdiye kadar sergilediği uyum sağlama yeteneği göz önüne alındığında, bu fırsatı kaçırmaları pek olası değildi.
“—… Ağabey… yapamıyorum…”
Evet, üstelik bu kez kesinlikle kaçınma manevrası yapmalarını bekleyeceklerdi. Yakalama ışınları kesinlikle daha yoğun ve kademeli gelecek, art arda üzerlerine kilitlenecekti. Shiro yanındayken bile hepsinden kaçmalarının imkanı yoktu, daha da kötüsü Plum muhtemelen daha fazlasını kaldıramazdı. Öyleyse—Sora ile Shiro bileklerine baktılar.
Ellerindeki tek şey Kelimeler’di. Ancak tuttukları heceler sadece roh, por, bair, vey, dih, feet ve teyt’ten ibaretti. Bu durum için hiçbir şey yoktu—! Çaresizlik içinde kendi kendilerine küfrettiler. Saniyeler içinde bu dar koridordan çıkacaklardı. Birkaç an içinde ya üzerlerine gelen ışınlardan kaçınmak ya da bir Kelime bulmak zorundaydılar—!
“… ‘Yenilgi’…! Hayır… Ağabey, özür di—”
Shiro’nun aklına gelen ilk Kelime kazara ağzından kaçtı ve panik içinde onu reddetti.
Fakat aslında, şartlar altında en makul görünen Kelime buydu. Bu hecelerle nasıl savunma yapacaklardı ki? “Kaçın”, “zırh”, “yansıt” gibi Kelimeler—hiçbiri için gereken tüm hecelere sahip değillerdi.
Buradan durumu nasıl tersine çevireceklerdi—? Nasıl tersine çevireceklerdi—? Sora dişlerini gıcırdatırken kafası alev alacakmış gibi dönüyordu. Sadece yedi kelime parçası. Hepsinin de bir uygulaması eksikti. Bunu tersine çevirecek bir Kelime—tersine… çevirecek… Hayır.
“—Düşünceleri tersine çevirmek… bizim işimiz değil miydi zaten—!”
“… Ha?”
Shiro, Sora’nın bu yüksek sesli aydınlanmasına sorgulayan bir tepki verdi. O anda—Sora’nın zihnindeki farklı değişkenler dişliler gibi birbirine kenetlendi ve dönmeye başladı.
Jibril’in sözleri: yakınlıkla tetiklenen yakalama büyüsü.
O hız: Flügel’leri bile geride bırakıyordu ve Sora’nın ekibi bile ondan sıyrılamıyordu.
Ve yayılan o ışığı gördüğünde—çarklar yerine oturduğunda—Sora kahkahayı bastı.
“Neden kaçmak zorundayız ki—bu bizim fırsatımız!! Shiro, yukarı!”
“Neeee?!”
Açık gökyüzüne uçarlarsa yakalama ışınlarına hedef olurlardı, ancak Sora’nın bu önerisine tek ağıt yakan Plum’dı. Shiro tamamen farklı bir tepki verdi:
“… Anlaşıldı!”
Göğe yükseleceklerdi—ağabeyinin vardığı sonuç buydu. Shiro’nun bundan daha fazla ikna edilmeye ihtiyacı yoktu. İnanılmaz hızlarını koruyarak koridorda yukarı doğru uçtular—ve dışarı fırladılar. Tam da beklendiği gibi—geceyi aydınlatan bir ışık yağmuru üzerlerine yağdı.
“Ah-wa-wa-wa-wa-wa-wa-wa-wa-waaah—yaaaaa—aaaaah!”
Bu Flügel öldürücü olmasa da yakalanırlarsa oyun bitecek ve Seiren kraliçesini uyandırma koşullarını belirlemek için ihtiyaç duydukları bilgiyi toplama yolları tükenecekti— Bu iki şeyin korkusuyla Plum avazı çıktığı kadar çığlık attı. Ancak onu görmezden gelen Sora, beklediği şeyi gördü ve cesurca bileğindeki iki heceyi silerek bir Kelime oluşturdu.
Flügel’in yakalama ışınları fırlatıldığında Sora, ışınların nereden kaynaklandığını göz ucuyla görmüştü: zeminden. Nitekim iki kardeş koridoru terk ettiğinde üzerlerine doğru hızla gelen bombardımanı henüz ateşlemiş olan Flügel’ler, tek bir istisna olmaksızın— Son neferine kadar hepsi ayaklarını küplere basmış hâlde duruyordu.
Flügel’ler yere basmadan ateş edemiyordu. Yani—Sora ile Shiro’nun kaçınmasına gerek yoktu. Işık bombardımanının ortasında Sora, çıkışlarının hemen dışındaki küpü yakaladı. Oluşturduğu Sözcüğü zemine çarparak haykırdı:
“—‘Döndür!!’”
Anlık bir gecikme. Ve ardından, tüm fizik kurallarını hiçe sayarak, karşı konulmaz bir şekilde, anında…
Avant Heim’ın kendisi yatay olarak dönmeye başladı.
“““Haaaaahhhhhh—?!”””
Sadece Plum değil, yakalama ışınlarını fırlatan tüm Flügel’ler de şaşkınlık içinde nida attı. Hayır, yukarıdakiler ve uzaktan izleyen Jibril bile şaşkınlıklarını dile getirdi. Sahnenin kendisi yatay olarak döndürülürse ne olurdu? Havadaki her şey —yakalama ışınları ve onların içinden uçan Flügel’ler gibi— olduğu gibi kalırdı. Flügel’lerin yüksek sesli çığlıkları Doppler etkisiyle yankılanırken, sahnedeki (ayakları yere basan) herkes —yani Flügel keskin nişancıları, Sora ve Shiro—
bir anda yer değiştirecekti.
“““Çııııııııııkk!!”””
“Ve o ışınları atanların kendileri bile atlatamazdı onları, aniden gözlerinin önüne iniverirlerdi, değil mi?”
Sora gülümsediğinde, dudaklarının gergin olduğunu yalnızca Shiro görebildi.
Avant Heim’ı döndürmek… Tam olarak hayal ettiğin nokta etrafında dönmesini sağlamadığın sürece, ışınların seni başka bir yönden vurması anlamına gelirdi sadece. Onunki riskli bir kumardan doğan zafer tebessümüydü… ama yakalama ışınları Jibril’in tarif ettiği gibi çalışıyorsa—
“Shiro!!”
Sora vakit kaybetmeden dürtükledi ve Shiro onun niyetini hemen kavrayıp yanıt verdi:
“… Heceler: yirmi üç…!”
Evet—yakalama ışınları tam da Jibril’in tarif ettiği gibiydi.
Dolayısıyla, hedeflerini bağlayıp çıkış noktasına geri çeken bir büyü ters bir konumdan aktifleşirse—!
“Ayyy!”
“Hey—dur—ııık!!”
Çaresiz bir Flügel sürüsünü dosdoğru Sora ile Shiro’nun ayağına sürüklerdi.
“Hadi, Shiro!!”
Gerçekten de mükemmel şekilde —tam da Sora’nın istediği gibi— alabilecekleri en az… yani sadece tek bir riski almışlardı. Ve kendilerine doğru çekilen otuz sekiz Flügel’den… yirmi üç hece toplayacaklardı: ahr, strkc, til, ah, this, uh, kuh, duhlt, luh, pit, ohn, ouhr, dis, kree, nekt, hood, mahyz, ih, min, with, skyool, kamp ve ree—fakat.
“… F-Fakat—Ağabey!”
Shiro uyardı.
Şaşkınlıktan türlü türlü pozlarda bağlanmış otuz sekiz Flügel, tam da kapılarının dibine getirilmişti. Ancak Sora ve Shiro bağlama etkisinin ne kadar süreceğini bilmiyorlardı ve hecelerin nerede olduğunu bilen tek kişi Shiro’ydu. Ödüllerini yirmi üç Flügel’den bu kadar hızlı toplamak imkansız gibiydi—ama Sora anında sırıttı—
“Önce, reyting amaçlı! ‘Buhar!!’”
“Buhar” Sözcüğü kalabalığı patlamayla buhara boğdu. Ama henüz bitmemişti— Şapşalca bir sırıtışla Sora, Sözcüğüne bir devam hamlesi savurdu; iki kardeş yüksek hızlı uçuşa geçmek için kanatlarını sertçe çırparken, önündeki izleyici kitlesine doğru görkemli bir jest yaptı (ağabeyinin ne peşinde olduğunu bilen Shiro’nun alaycı bakışını görmezden gelerek)—
“—Ve işte, beklediğimiz an—‘Çııııııplaaaak!!’”
Yakalama ışınlarıyla hâlâ hareketsiz halde duran tuhaf pozlardaki Flügel’lerin kıyafetleri bir anda dağıldı; böylece Sora da hecelerin nereye yerleştiğini görebildi. Sora, son derece minnettar bir tebessümle gözlerini kapattı ve şükretti.
“Ohhh, artık görebiliyorum Shiro. Pek çok şeyi görebiliyorum!”
“…… Ağabey, solu al. Ben de… sağı alacağım.”
“Ah, bana bırak benim sevgili kız kardeşim! Yaaağğ, kükre gök gürültüsüyle, ey sol elim!”
Kız kardeşin gözleri temel parçacıkları sıfır noktası hareketinde donduracak kadar soğukken, ağabeyin gözleri bir manyetik alanı buharlaştıracak kadar sıcak bir tutkuyla yanıyordu.
Gözler arasındaki sıcaklık farkı fizik kuralları kadar etkili olsaydı, gezegen büyük olasılıkla bir tayfunla kaplanırdı.
Ama bereket versin ki—
“Ah!”
“Iıık!”
Alanı kaplayan tek şey yirmi üç iniltiden oluşan bir koroydu. Sora biraz daha kalıp dinlemek isterdi ama Shiro ile birlikte bir anda kalabalığı yarıp geçtiler ve bu senfoniyi geride bıraktılar.
“—Nasıl desem? O kadar hızlı çalışıyorsunuz ki… Gerçekten inanamıyorum size…”
“Heh-heh-heh, beni çekinmeden övebilirsin Plum! İ-hi-hi!”
“… Ağabey, parseklerce iğrençsin…”
“Az önce astronomik birimlerle mi azar işittim ben?! Ağabeyinin bunun için ne kadar çabaladığını bilmiyor musun?!”
Sora kusursuzca on bir hece kapmıştı; Shiro ise on iki. Üstelik biraz gereksiz fiziksel temasta da bulunan Sora, kız kardeşi tarafından pat diye azarlanmak üzere tiksindirici bir şekilde böbürlendi. Sora, kız kardeşinin kendisinin yaklaşık 3. 26 ışık yılı büyüklüğünde iğrenç olduğuna dair değerlendirmesinden gözle görülür biçimde incinmişti ama Shiro orada durmadı.
“… Ağabey… israf ettin… üç heceyi…”
“Hey kız kardeşim, şakayı bırak artık. İsraf mı dedin? Ne saçmalık ama.”
Bir Amerikalıyı bile rahatsız edecek kadar abartılı bir tebessümle Sora cık-cık-cık yaptı.
“Aslında eylemlerimin arkasında üç yüce amaç vardı. Heceleri toplamak, çıplak uçma konusundaki çekincelerini tetikleyerek takibi engellemek ve hepsinden önemlisi—”

*
Ardından kısa bir duraksama—ve son derece ciddi bir ifadeyle—
Sora beyan etti:
“—evrenin arzusu.”
“… Evrenin derken… senin arzun…”
Shiro her zamanki soğuk sesiyle ağabeyini düzeltirken, arkalarından bir şeyin yaklaştığını fark eden Plum uyardı.
“Vaaaaahhhhh, tamamen çıplak olmalarına aldırış etmeden üzerimize mi geliyorlar?!”
“… Ağabey, Flügel’lerin… utanması yok… tıpkı… Jibril gibi.”
“Neeeee? Bunu hiç beklemiyorduuuum!! … Önden de geliyorlar sanki, ha, Shiro?”
“… Hece yok.”
Shiro surat asarak yanıt verdi. Yakalama büyüsünü üzerlerinden atan birkaç çıplak Flügel arkadan ilerliyordu. Önden yaklaşan üç kişi de vardı. Bakışlarını kasıtlı olarak önlerindeki Flügel’lere sabitleyen ve hemen kamerasını pozisyonlayan Sora, bir Sözcük söyledi. Üçü ellerini onlara doğru uzatırken, Shiro ile birlikte zarifçe sıyrıldılar—ve Sözcüğü çaktı.
“—‘Yetişkinlik marifeti’—”… yani.
Aynı anda, etrafında dönmek için kanadını çırptı, kanadıyla Shiro’nun gözlerini kapattı ve kamerasını çevirdi.
“Şimdi onları bizim için engellemeleri gerek… hff…”
Giyinik Flügel’ler, çıplak Flügel’lerin göğüslerini sıkarak onları engellemeye başladı.
“Hff—sonunda Şeftali Çiçeği Pınarı’na kendi gözlerimle tanıklık etmeyi başardım… Gerçekten muazzam. Gece vakti olması ne büyük talihsizlik. Kameram bütün bunları düzgün çekiyor mudur acaba?”
“… Efendim, size yeniden saygı duymaya başlayacağım neredeyseee…”

Sonsuzca zarif. Neşeyle. Sanki riske gülüp geçiyorlarmışçasına, iki efendisi gökyüzünde dans ediyordu. Yine de biri bu manzarayı izliyor, hâlâ hiçbir anlama belirtisi göstermiyordu.
“—…”
Jibril, kaşlarını çatıp durmaktan başka bir şey yapmayan Azriel’e bakarak kaçıncı kez olduğunu bilmediği bir iç çekti.
Efendileri kazanacak gibi görünüyordu—ama tek başına bunun hiçbir anlamı yoktu. Eğer Azriel hâlâ hiçbir şeyi kavrayamıyorsa, bu efendilerinin beklentilerini boşa çıkarmak anlamına gelmez miydi—?!
“… Abla, neden anlamıyorsun…?”
“—…”
“Irkımızın kendi sonunu getirmesini mi emredeceksin hâlâ? Sırf senin yüzünden hepimiz ölecek miyiz?”
Jibril’in gerilimle kararmış sözleri, Azriel için hiçbir şey ifade etmiyordu.
Bir Flügel neden ölümden korksundu ki? Ne zamandan beri Flügel’lerin hissettiği bir duyguydu bu? Üstelik kendi uğruna bile değil—başkaları için korkmak mı?
“Efendilerimin yüzlerini görebiliyor, halkımızın yüzlerini görebiliyor ve yine de hiçbir şey göremiyor musun? Senin bu kalın kafalılığın onların olasılıklarını mühürleyip tüm bu altı bin yılı boşa çıkarırsa—”
Lütfen, anla artık.
“Boşa mı gidecek—senin yüzünden hem de?!”
Neredeyse ağlayacak olan Jibril bu suçlamayı zorlukla dile getirdi, ama yine de… Azriel hâlâ anlamıyordu. Anlamıyordu. Neydi bu kadar… neydi bu kadar… neydi bu kadar…?!
……

“Nghhhh, yetişemiyoruz ki bunlara!!”
“Yollarını kesin! Yakalama büyülerini çapraz ateşle üzerlerine salacağız! Hecelerini tükettikleri an fırsat ayağımıza gelecek!”
“Neeee? Ama yine sıyrılacaklar ki, eminim!”
“Deneriz, işe yaramazsa farklı bir şey düşünürüz, değil mi? Hadi!”
Flügel’ler oradan oraya savrularak sözleşirken, her ne hikmetse hepsi—kayıtsız şartsız, içtenlikle—gülümsüyordu.
… Bu kadar eğlenceli olan neydi?
Çapraz ateşi öngören Sora ve Shiro, tam da tahmin edildiği gibi kanatlarını bir kez daha çırparak alçaldı ve ustalıkla sıyrıldı.
“Aaaa, bakın işte. Kaçınacaklar demiştim!”
“Hi-hi! O zaman biz de aynı anda hem üstten hem alttan vururuz! Herkes dağılsın. Komutumla birlikte ateş edin!”
“Anlaşıldı!!”
… Bu kadar eğlenceli olan neydi böyle?! Yenemedikleri bir rakibin peşinden nasıl olur da yüzlerinde böyle gülücüklerle koşabilirlerdi?
Azriel’in kavrayamamaktan ötürü sinirlendiğini gören Jibril, ona bilgelik dolu bir laf etti.

“Abla. Savaş ganimetlerimi hatırlıyor musun?”
“…… Hepsini hatırlıyorum. Benim tatlı küçük kız kardeşimin bütün başarılarını.”
Bakışlarını uzaklara—geçmişin derinliklerine—dikip gülümsedi.
“Gigant’lara karşı on dokuz ortak katliam, bir bireysel katliam. Dragonia’lara karşı üç ortak katliam, bir bireysel katliam—”
Avant Heim’ın dış mahallelerindeki devasa ağacın altında sergilenen Dragonia kafası Jibril’in ödülüydü. Tek başına bir Dragonia katletmek, ne daha önce ne de sonra kimsenin başaramadığı bir başarıydı. Kutlamak amacıyla kafatasını oraya yerleştiren—onu süsleyen—Azriel’di. Ve—
“Phantasma’lara karşı üç ortak katliam—bir bireysel katliam.”
Aynı şekilde, tek başına bir Phantasma’yı katleden tek bir kişi olmuştu: Jibril. Azriel’in anımsarken yüzünde beliren gülümseme berraktı—etkilenmemişti.
“En son yaratılan olarak, sadece 245 savaşta böyle ganimetler toplayıp eve canlı dönmek… Nasıl unutabilirim ki?”
Azriel, bir geleceklerinin olduğu o uzak, özlem dolu, güzel zamanları dingin bir tebessümle anımsadı; bu da gözlerini pek kaldıramayan Jibril’in sormasına vesile oldu:
“… Peki ya yenilenme ritüeli gerektirecek kadar ağır yaralandığım defaların sayısını hatırlıyor musun?”
“Yüz altmış.”
Hiç tereddüt etmedi. Jibril her defasında ölümün eşiğinde eve dönerek onu hep endişelendirmişti.
“… Bunların neredeyse tamamı düşmanlarla tek başına yüzleştiğin anlardı…”
Bir Gigant, bir Dragonia ve bir Phantasma—her birinden birer tane. Üst kademe üç ırkın üyelerini tek başına katleden Jibril, aslında galip geldiği sayının yirmi dokuz katı kadar geri püskürtülmüştü. Ve bunun ne anlama geldiği… bu gerçeğin Azriel için tamamen kavranılmaz oluşu… Jibril’in dişlerini gıcırdatmasına neden oldu.
“Pekala—neden onları tek başıma katletmekte ısrar ettiğimi anlıyor musun?”
Jibril’in sesindeki güçlü ima, bunun son ipucu olduğunu gösteriyordu. Sesi kararlıydı; umutla ve o umudun bir kez daha boşa çıkarılacağı korkusuyla harmanlanmıştı. Ama… Azriel sadece başını iki yana sallayabildi.
“… Dürüst olmak gerekirse, ne yapacağını hiçbir zaman anlayamıyorum Jibril’ciğim. En başta—”
“Evet, en başta, onlar imkansız rakiplerdi.”
Gerçekten de, yardım almadan üst rütbeden bir rakibi kimsenin yenememesi gerekiyordu. Flügel’ler zihinlerinde böyle yeteneklerle yaratılmamıştı.
Bu sondu. Eğer Azriel bunu anlamadıysa—
“İşte bu yüzden—senin yanıldığını kanıtladım.”
……

“… Anlamıyorum. Neden bahsediyorsun sen? Onlarda ne gördün ki, Jibril’cik?”
“……”
Jibril’in verecek bir yanıtı yoktu.
Yani, Jibril tüm umudunu yitirmişti. Taşıdığı o umut—kendisi anlayabildiyse başkalarının da anlayabileceğine dair umudu—yerle bir olmuştu. Kardeşinin bu çaresizliği, Azriel’e dayanılmaz bir acı sapladı. Ama—
“… Jibril’cik. Sen özelsin…”
“……?”
“Bunu bilmiyorsun Jibril’cik ama Efendi Artosh sana özel bir şey verdi. İşte bu yüzden biz geri kalanların kavrayamadığı şeyleri kavrayabiliyorsun.”
“……”
Jibril sessizce dikilirken, Azriel içten bir feryat döktü.
“Cevap’ı ben de bilmek istiyorum. Bunun burada bitmesini istemiyorum!! Çünkü öyle olursa, bu altı bin yıl ne anlama gelmiş olacak ki?! Ama anlamıyorum işte—daha fazla yalan söylemeye devam edemem!!”
Azriel, ilk Flügel. Artosh tarafından mükemmellik amacıyla ilk yaratılan. Ağlamak, ona bahşedilmiş bir özellik değildi. Fakat belki de baş başa oldukları için, Azriel’in yalvaran sesi ilk kez yaşlı bir samimiyetle dökülüyordu.
Yalvarırım, biriniz söylesin bana.
Ne için yaşıyoruz?
Neden hâlâ hayattayız?
Ne arıyoruz?
Yaşamış sayılmak için neyi bulmamız gerekiyor—? Söyleyin bana!
Jibril bunu sessizce dinledi.
Fakat kasten, sanki Azriel’i kendinden uzaklaştırıyormuşçasına, duygudan yoksun bir sesle—
Azriel’in duyması gereken şeyi aktardı… evet, efendilerinin seçeceği sözleri.

“… Demek kendi sınırlarınızı bir bahane olarak kullanıyorsunuz—beni kullanmak için.”
“!!”

“Siz de ben de, hayatta kalan hepimiz kaybettik; ve altı bin yıldır kaybedenler olarak yaşadık.”
Jibril elleri titreyerek gözlerini Azriel’den kaçırdı—
“Bundan hiçbir şey öğrenmemiş olmanız, üstün bir niteliğe sahip olduğunuzu değil—aksine kendi tembelliğinizi gösterir.”
Jibril yumruklarını sıktı.
Sayısız kez ölümle burun buruna gelmiş olmasına rağmen, daha önce hiç bu kadar gergin olmadığını fark etti. İfadesini yeniden topladı: Sesin titremesin. Gözlerin gezinmesin. Bedenini oluşturan tüm ruhları boyun eğmeye zorlayarak kontrolü altına aldı.
Yapabilir miydi? Şüphe zihnini kemirdi ama onu söküp attı. Ya yaparsın ya yapmazsın—öğrendiği şey buydu. Efendilerinden aldığı dersleri zihninde evirip çevirerek, onlardan öğrendiği gibi yaptı.
Bu, Jibril’in doğasında olan bir şey değildi. Ama bir kumar oynamaya karar verdi—
Efendilerim, son ana kadar bel bağlamak zorunda kaldığınız bu aciz hizmetkârınız Jibril’in beceriksizliğini lütfen bağışlayın.
Kendi kendine böyle fısıldadı ve umudunun son kırıntısını topladı—
Yine de, bana gösterdiğiniz inanca güvenmeme lütfen izin verin.
Ve böylece, hayal edilebilecek en muazzam hakaret dolu ifadeyle tükürürcesine konuştu:
“O kadar zayıf akıllısınız ki ben… size ancak kalbimin en derinliklerinden tiksinti duyabilirim—sizi çöp yığını.”
6.407 yıllık yaşamında ilk kez—blöf yaptı.
…
Hff. Azriel’in yüzündeki bütün renk çekildi ve yorgun bir ses sessizce yankılandı.
“… Artık bunlardan bıktım.”
Ve ardından—dünya titredi.
