
Elchea Krallığı. Lucia kıtasının batısında yer alan, Exceed On Altıncı Sıra Imanity’nin son ulusu. Yarım ay önce “hükümdarların”—Sora ve Shiro’nun—Doğu Birliği’ne karşı bir oyunda kazandığı zaferle toprakları iki katına çıkmıştı.
Sorunları da iki katına çıkmıştı. Bunlardan bilhassa iki tanesi öne çıkıyordu.
Biri, “hükümdarlar” Sora ve Shiro’nun Doğu Birliği ile bir “Konfederasyon” kurma düşüncesiydi. Bu, ırk sınırlarını aşan bir ülke kurmak adına eşi benzeri görülmemiş bir meydan okumaydı. Eski topraklarının bir kısmını geri almış olmasına rağmen Elchea hâlâ bu toprakları işleyecek veya değerlendirecek imkânlara sahip değildi; buna karşın Doğu Birliği, kıtadaki topraklarını kaybetmiş olsa da dünyanın en büyük ve en güçlü ülkelerinden biri olmaya devam ediyordu.
Güç, para birimi ve sosyal yapılar bir yana, ülkelerin ortak bir ırkı veya dili bile yoktu; ama şimdi eşit şartlar altında bir araya getirilmeleri gerekiyordu. Bunun ne kadar zor bir görev olduğunu açıklamaya bile gerek yoktu. Belki de insanlık tarihinin en içinden çıkılmaz zorluklarından biriydi. Ve sonra ikinci sorun—
“Tanrı aşkına—”
Kızıl saçlı kız, önünde yelpaze gibi açılmış iskambil kâğıtlarına bakarak iç çekti. Steph olarak da bilinen Stephanie Dola. Eski bir soylu—eski kralın torununa yakışır bir zarafet saçan çehresi, uykusuzluğun getirdiği derin yorgunluğun pençesinde olmasına rağmen hâlâ güzeldi—fakat şimdi öfkeyle çarpılmış, etrafa tam bir karmaşa hissi yayıyordu. Her şey o ikinci sorun yüzündendi. Yani—
“Bööyle bir zamanda o iki kraliyet pisliği daha ne kadar kaytaracak acaba?!!”
Elchea Kraliyet Sarayı: Büyük Konferans Salonu. Çığlığı yankılanarak ortamdaki herkesin büzüşmesine neden oldu.
“… Lütfunuz, halinizden anlıyorum fakat ‘pislik’ kelimesinin bir hanımefendiye ne kadar yakıştığını sorgulamadan edemeyeceğim.”
Steph’in arkasında, yanı başında sitemkâr bir edayla konuşan kişi, beyaz saçlı, yaşlanmakta olan bir adamdı. Yüzü, Steph’inkiyle yarışır bir hoşnutsuzlukla kırışmıştı. Bir köpeğinki gibi hafifçe düşük kulakları ve bir de kuyruğu vardı. Geleneksel Japon cübbesi ve şalvarının altından bile fark edilen kaslı bir fiziğe sahip bir Werebeast olan Ino Hatsuse’ydi bu. Doğu Birliği’nin Elchea’daki eski büyükelçisi Izuna Hatsuse’nin dedesiydi ve şimdi, Elchea’nın yerinde yeller esen hükümdarları Sora ve Shiro’nun mantıksız talebi üzerine… tıpkı Steph gibi başka bir kurbandı.
“‘Lütfunuz’ mu…? Ne—? Benden mi bahsediyorsunuz?”
Ino, Steph’in kafa karışıklığına karşılık başıyla onayladı.
“Evet. Resmi bir ortamda bulunduğumuz göz önüne alınırsa, en uygun hitap şeklinin bu olacağını düşündüm. Bir sorun mu var acaba?”
“Kime hitap ettiğinizi bile anlamıyorum. Mümkünse bana ‘Kaytarma Kralı ve Kraliçesinin Getir-Götürçüsü Hanım’ deyin.” Steph çaresiz bir kahkaha attı, fakat Ino yalnızca ellerini iki yana açtı.
“Uymak isterdim ancak o zaman benim de aynı sıfatı almam gerekir… Böyle meselelerden ziyade Lütfunuz, önümüzdeki işe odaklanmamız daha iyi olmaz mı?”
Ino’nun bakışlarını takip eden Steph içinde bulundukları durumu hatırladı ve kendi kendine dedi ki:
“Of… Evet, sanırım öyle…”
Evet, tam şu anda—önemli bir oyun oynuyorlardı.
Oyunun kendisi özel bir şey değildi, bildiğimiz pokerdı. Joker kâğıtları eklemeleri dışında tamamen kurallara uygundu. Masayı çevreleyen rakipler, bizzat Elchea’nın soylularıydı.
Elchea’nın liderliği altında Doğu Birliği ile bir “Konfederasyon” kurmak. Elchea’nın toprakları bir anda iki katına çıkmıştı ve hangi kaynakların kim tarafından nasıl yönetileceği ve kullanılacağı hususunda, bu muazzam haklardan pay kapabilmek için güçlü derebeyleri sabırsızlıkla akın etmişti. Şu an için eşit, çok ırklı bir ulus fikri hayalden ibaretti. Yapılar üzerine istediğiniz kadar müzakere edebilirdiniz ama iki ülkenin gücü arasındaki fark karşısında bunun pek bir hükmü kalmazdı. Serbest ticaret getirilecek olsa, Elchea ekonomisi yerle bir olurdu. Öyleyse Doğu Birliği’nin yanıp tutuştuğu o kıta kaynaklarıyla ne yapılmalıydı? Sırf bu tek noktanın tüm Elchea’nın kaderini elinde tuttuğunu söylemek abartı olmazdı.
Çeşitli nüfuz sahiplerinin ganimetlerini artırmak için üşüşecekleri zaten aşikârdı. Kanun yapma yetkisi şimdilik Steph’e bırakıldığı için, bu Elchea derebeyleri kendi taleplerini kabul ettirmek amacıyla onu oyuna davet ederek birbiri ardına çıkageliyordu. Bu şekilde—zaten yarım aydır—Steph doğru dürüst uyuyacak vakit bile bulamadan oyun oynamakla meşguldü. Aslında bunda bir sorun yoktu… evet, diye fısıldadı Steph içinden. Çünkü—tuzak da buydu zaten. Her şey planlandığı gibi gidiyordu. Her şey yolundaydı—evet… Keşke meydan okumalar bu kadar sık olmasaydı.
“Hakikaten, beyler, ben rest çekiyorum—lütfen bir an önce soyunup evinize gider misiniz artık?”
Hanımefendiliğin zarafetinden eser kalmamıştı. Gözlerinin altındaki yorgunluğun getirdiği koyu mor halkalar ve öfkeyle çarpılmış yüzüyle, sanki her şey—… Derebeylerine korktukları krallarını hatırlattı ve birbirlerine bakakaldılar. Sonunda pas geçmeyi tercih ettiler—bu da Steph’in teklifini kayıtsız şartsız kabul ettikleri anlamına geliyordu. Fakat—Steph yüksek sesle cıklayarak sandalyesini geriye itti ve ayağa kalktı.
“Teklifimi kabul edecekseniz, lütfen vaktimi boşa harcamayın?!”
Elini aşağılar bir edayla açtı:
Beşli aynı kâğıt.
Eğer pas geçmemiş olsalardı, tam da dediği gibi—o el derebeylerini tamamen mahvedecekti; bu da yüzlerinin sararmasına yetti. Ama bunu hiç umursamayan Steph, arkasını dönüp lafı yapıştırdı:
“Ya hepsi ya hiçbir şey! Beni rahatsız etmeden önce yok edilmeyi göze alacak yüreği gösterin bir dahakine!”
Ve Steph’in yerine Ino Hatsuse, kendinden emin bir gülümsemeyle ilan etti:
“Şimdi, yemin gereğince—anılarınızı alacağız. Anlayışla karşılayacağınızı umuyorum.”

Yani özünde, bir iktidar mücadelesi. Geri aldıkları toprakları düzgünce yönetmek ve Elchea’nın—yani Konfederasyon’un—çıkarlarına hizmet etmesini sağlamak. Bu işi üstlenecek birilerini bulmaktan başka çare yoktu ve bu başarılı olursa, doğal olarak elde edilecek ganimetler olacaktı.
Aslında olması gereken tam olarak buydu. Buralarda bir sorun olmamalıydı. Sorun, soyluların bu toprakların aslen kime ait olduğu konusunda yüksekten uçarak gelmeleriydi. Aslına bakılırsa bu topraklar, önceki kral—yani Steph’in dedesi—her şeyi kaybetmeden önce birkaç lordun bölgesiydi. Mülkleri hiç düşünülmeden kumar çipi gibi ortaya saçıldığı için bu adamların elbet bazı itirazları olmalıydı. Elbet şikayetleri olmalıydı. Ama—öyleyse neden o zamanlar bir oyunda önceki kralın karşısına dikilmemişlerdi?
“Sorumluluk almak istemiyorlar! Haklarını kaybediyorlar, sonra da her şey kralın suçuydu diye feryat figan ediyorlar! Ardından Sora ile Shiro toprakları geri alınca da lütuf dilenmeye geliyorlar. Soylular utanç duygusunu ne zaman bir kenara attı böyle?!”
“Böyle devam ederse, soyluluk kavramının kendisinin sorgulanır hale geleceğinden şüpheleniyorum.”
Steph, Elchea Kalesi’nin koridorunda öfkeyle ilerlerken Ino arkasında burukça gülümsedi.
Soyluların illa ki kötü olduğu söylenemezdi. Yozlaşmış olsalar bile yöneticiydiler. Toprakların idaresi ve yönetimi konusunda engin bilgiye sahiptiler. İrade ve kabiliyet gösterdikleri takdirde Steph onlara feodal mülkler vermekten çekinmezdi—zaten güvendiği şey de buydu. Sorun şuydu ki—
“Ağızlarının suyu akarak gelen bu lanet soyluların hepsinin yüzünde ‘Ben sadece kaymağını yemek istiyorum, lütfen bana hiç iş yaptırmayın!’ ifadesi var!”
Ve bunlar, hepsi arasında görmezden gelinemeyecek kadar nüfuzlu kişilerdi. Yanlış bir adım atmak, iktidar mücadelesini körükleyebilir—devleti işlevsiz kılmak için bir bahane kollayan isyankar bir kalkışmayı tetikleyebilirdi. Ve—
“Acaba böyle lordlar, aslında… kolayca yönlendirilmeye daha mı elverişlidir?”
Steph’in arkasında bu planı kurgulayan ve sinsi bir gülümseme takınan kişi Ino Hatsuse’ydi. Sora ve Shiro ortalıkta yoktu ve onların yerine dizginleri aptal kralın torunu Steph tutuyordu. Söylentiyi Ino yaymıştı. Lordlar bunu ganimet elde etmek için bir fırsat sanıp geldiklerinde, Ino ve Steph kaybettikleri takdirde Steph’in uzlaşma planını kabul etmelerini sağlıyor—ayrıca oyunla ilgili tüm anılarını kaybetmeye yemin ettirerek hepsini verimli bir şekilde avlıyorlardı. Bu sayede Steph’in planladığı politika ve imtiyaz düzenlemeleri hiç muhalefetle karşılaşmadan ilerleyebilecekti. Çok verimli ve tam Ino’ya yakışır türdendi—çok kabileli Doğu Birliği’ne yaraşan bir tuzaktı. Fakat bu tuzağın bu kadar tıkır tıkır işlemesini sağlayan mekanizma ve sıklık göz önüne alındığında—
“Bana zerre kadar değer vermiyorlar lanet olsun! Ne kadar mükemmel bir yemmişim meğer!”
Gerek kendisine gerekse uzantısı olarak dedesine ne kadar az değer verildiği gün gibi ortadaydı.
“Sakin olun lütfen, Düşes Hazretleri… her şeyin pürüzsüzce yürümesini sağlamadaki başarısını göz ardı etmeyelim. Aptalların aşağılamasını memnuniyetle karşılayalım—tek yapmamız gereken gülümsemek ve onları kullanmak.”
“… Bay Ino, lütfen bana öyle hitap etmeyi bırakır mısınız? Bana Steph diyebilirsiniz.” Eski kraliyet mensubu ve Dola Hanedanı’nın başı olan Steph, elbette dük unvanına sahipti. Yine de bitkin ve tiksinti dolu bir halde devam etti: “Benim gibi alelade bir getir götür elemanını mühim bir şahsiyetmiş gibi gösteriyorsunuz…”
“Fakat Haşmetmeapları Sora ve Shiro yokken, Siz Stephanie Hanım, gerçekte hükümdarın vekili—Elchea’daki en yüksek konumun sahibi ve başbaşkan değil misiniz?”
Ino tiyatral bir edayla devam etti.
“—Dola Düşesi, Imanity’nin son kalan ülkesi Elchea’nın başbaşkanı ve önceki kralın torunu. Elchea Krallığı ile Doğu Birliği’nin birleşmesiyle çok ırklı bir ulus inşa etmek gibi tarihte eşi benzeri görülmemiş kritik bir görev üstlenmiş biri. Genç, güzel ve yetenekli bir hanımefendi…! Ne dersiniz? Bu uygun bir unvan oldu mu?”
İlahi, kimdi bu bahsedilen?
Steph boş gözlerle tavana baktı.
“Demek ki destansı kadın kahraman aslında sadece bir getir götür elemanıymış. İyiymiş ama. Epey inceydi.”
Devam etti—Bunu kaleme alıp yayınlatmaya ne dersiniz? ancak Ino mahcup bir şekilde gülümsedi ve konuyu değiştirdi.
“Yine de bu yarım ayı tek bir yenilgi bile almadan geçirmek. Siz de az bir mucize değilsiniz, Stephanie Hanım.”
“Sadece saçma sapan derecede zayıflar.” Ino’nun samimi övgüsünü bir kenara iten Steph kaşlarını çattı. “Sora ile Shiro’nun yüz iki yüz hırpalayıcı kelimeyle alay edip ardından istismar edeceği ucuz, aptalca hilelere düşmek—gerçekten de harika bir nükte.”
“Pekala, bunu inkar edemem…”
Fakat—. Ino içinden diye geçirdi. Steph, başlangıçta Ino’nun Werebeast duyularının desteğini almıştı. Ancak zaferleri üst üste yığdıkça Ino yalnızca bir refakatçi konumuna gerilemişti. Bu kız kendisini alabildiğine aşağılıyordu… oysa şimdiden fazlasıyla güçlüydü. Sadece 『 』 ile kıyaslanmak çok acımasızcaydı. Artık sıradan hiçbir Imanity’nin onu yenemeyeceği söylenebilirdi. Ancak Ino’nun gerçek düşüncelerini bilme imkanı olmayan Steph konuşmaya devam etti.
“Bu yetmiyormuş gibi, kandırıldıklarının farkına bile varmıyorlar. Lordların amacı yorgunluktan ölene kadar beni uykusuz bırakmak olabilir mi acaba?!”
“… Stephanie Hanım, Haşmetmeaplarına benzemeye başladınız.”
Pfft. Steph yeri tekmeliyorken bir anda durdu.
“Bayım, az önce ne dediniz siz?”

Başını boynu gıcırdayacakmışçasına zorla geriye çevirip:
“Doğu Birliği’nde gününü gün eden o hovarda kral ve kraliçemize benzediğimi mi ima ettiniz siz az önce?!”
“S-S-Sakin olun lütfen efendim! Ben sadece oyun tarzınızın onlara benzediğini söylemek istemiştim!”
Steph; bizzat kart sayımından el çabukluğuyla kart saklamaya, çaktırmadan deste değiştirmekten kör karıştırmaya kadar her yolu kullanıp çeşit çeşit şekillerde kazanıyordu. Rakiplerinin oyunlarını çözüyor, bunları kendi aleyhlerine çeviriyor, blöf yapıyor, hatta psikolojik harp yürütüyordu. Bütün bu teknikler, Sora ve Shiro’ya meydan okuyup defalarca, defalarca ve defalarca kaybederek öğrendiği hilelerdi. Başta Steph’in, kendi başarısızlığı yüzünden Konfederasyon’un vaatlerinin suya düşmesi korkusuyla “Sora ve Shiro olsa ne yapardı?” diye düşündüğü doğruydu. Evet, onların oyun tarzını bilinçli olarak taklit etmişti. Ancak uykusuzluk ve dönmeye hiç niyeti olmayan o ikiliye duyduğu öfke yüzünden bu tehdit Steph’in zihninde arka plana itildikçe, bir noktada sanki karşısında Sora ile Shiro varmış gibi oynamaya başlamıştı. Ama rakipleri fazla zayıftı. Bu çapulcuları bir an bile olsa Sora ve Shiro ile kıyaslamış olduğuna inanamıyordu.
Bu aşağılık çapulcuların.
Kendisini tepeden süzüp küçümsüyor oluşları.

Kendisine ve dedesine böyle tepeden bakmaları—onu o kadar çileden çıkarıyordu ki…


“Ah!”
Aniden Steph’in yüzü, sanki içindeki kötü ruh çıkartılmışçasına değişti.
“Aah, anladım. Sorun şu ki, soyluların varlığı Konfederasyonumuzun önünde sadece bir engel.”
“S-Stephanie Hanım?”
Ino bu değişim karşısında tedirginlikle sordu. 7⟧ Ancak Steph, sanki onu hiç duymamış gibi… görülemeyen bir şeyi görüyormuşçasına gözleri ışıldayarak olduğu yerde adeta dans edercesine etrafında döndü—
“—Ooh, Bay Inooo, bütünnn soyluların, tüccarların, loncaların elinde ne var ne yoksa alsak—her şeylerini soysak, hepsini bir hendeğe atıp un ufak etsek ve her şeyi devlet eliyle yürütsek harika olmaz mıydı? Personel açıklarını halkın arasından seçeceğimiz yargıçlarla kapatırız, eğer yolsuzluk yaparlarsa da tek yapmamız gereken derilerini kemikkklerine kadar yüzmek olur! Bizi aşağı çeken bütün o çürümüş itlerin ayaklarını kaydırıp kovacağız; sonra hazine dolup taşacak, politikayı biz dikte edeceğiz ve her şey çözüme kavuşacak. Değil mi? Ben bir dahi değil miyim?! B-Ben… aptal değilim… Ben aptal değilim, gerçektennnn!!”
Ve sinir krizi geçirdi.
“S-Stephanie Hanım, kendinize gelin! Bu tasvir ettiğiniz şey bir tasfiye—bir terör saltanatı!”
Kahkahalar atarak ya da feryat ederek kafasını duvara vurup çığlık atan Steph, aniden… bir şey hissetti—ve bakışlarını çevirdi… gördüğü şey ise…
Sora’ydı.
“Ah—ah…!”
Bütün işi bana yıkıp gönlünce sefahat sürerken nerelerde sürtüyordu acaba? İçinde sayısız duygu baş gösterdi fakat tüm bunlardan önce, sırf Sora’nın tam orada duruyor oluşu yüzünü kızartmaya yetti. Kalbinin sevincini gizleyemeyişi onu karmaşık duygulara gark etti ama—
“S-Sora! Döndün demek—ngeeh?!”
Atıldığı sütuna bodoslama dalan Steph, burnundan kanlar akarken komik bir ses çıkardı. Yerde sırtüstü uzanmış, tavana bakıyordu… derken gördüğü “Sora”nın, cilalı mermer sütundaki kendi yansımasından ibaret olduğunu idrak etti. Efkarla tek bir cümle fısıldadı:
“………… Ben adam olmam.”
“Stephanie Hanım. Biraz uyusanız nasıl olur? Daha doğrusu, lütfen biraz uyur musunuz? Yalvarırım.”
Kendinden geçmiş Steph’i kaldıran Ino konuşmaya devam etti. “… Endişelenecek bir durum yok. Kral Sora ve Kraliçe Shiro, şey, anlaşılması zor bir ikili fakat—” Ne idüğü belirsiz kardeşleri olumlu bir tarafa çekebilmek için epey çabaladı. “—Kutsal Tapınak Bakiresi ile işleri yoluna koymak için Doğu Birliği’nde kalıyor olabilirler… acaba?”
Elchea’nın liderliğinde kurulan bir Konfederasyon—elbette sadece Elchea’nın tek başına halledebileceği bir mesele değildi.
“Kendileri de kararlı adımlarla ilerliyor olmalılar—yani bir ‘zirve konferansı’ yürütüyorlar,” dedi Ino.
Evet, bu mümkündü. Sora ile Shiro’nun eylemleri her zaman mantığa meydan okuyordu. Yine de her seferinde bu eylemler Elchea’nın lehine sonuçlanıyordu. Bu bir gerçekti. Onlara güvenmek en iyisiydi—fakat—
“… Acaba öyle mi? Söyledikleri ve yaptıkları her şey kamu çıkarı ile kişisel çıkarların harmanlanması üzerine kurulu…”
Olan bitenin her zaman kendi şahsi arzularını tatmin etmenin bir yolunu bulmalarıyla sonuçlandığı da bir gerçekti. Gözlerini uzaklardaki Doğu Birliği tarafına diken Steph mırıldandı:
“… Şu an tam da bu anda, işe yaramaz birer sebze gibi odalarına kapanmış, kendilerini oyunlara vermiş hayvan kulaklı kızlara yavşaklık yapıyor olduklarına eminim.”
Ino onun bu sözlerini çürütecek tek bir kelime bile bulamadı.

Ve böylece sahnemizi Doğu Birliği’ne, başkent Kannagari’ye taşıyoruz. Elkia Kraliyet Kalesi’nin muadili olan, Werebeast’lerin tam yetkili temsilcisinin ikametgahı: Kutsal Tapınak. Buranın Merkez Bölgesi’nde yer alan: İç Bahçe. Dünya’daki bir Japon bahçesini andıran, canlı doğasıyla, kırmızı ve siyah tonlarıyla bezenmiş bir alan. Normalde ziyaretçilere kapalı olan bu yerde, kutsal göletin yanı başında bir kalabalık toplanmıştı.
“… Hey, Kutsal Tapınak Bakiresi, aşk nedir?”
“… Bize söylesene, Kutsal Tapınak Bakiresi…”
Bu ciddi sorgulamanın failleri, üzerinde “I PPL” yazan bir tişört giymiş siyah saçlı, koyu gözlü genç bir adam ile onun kucağında oturan beyaz saçlı, kırmızı gözlü kızdı: Elkia’nın hükümdarı ve Imanity’nin tam yetkili temsilcileri, Sora ve Shiro. Kalabalık ise birkaç Werebeast’ten—o ikisi kendilerini okşadıkça cilveli sesler çıkaran hayvan kulaklı kızlardan oluşuyordu. Ve görünüşe göre her birinin gıptayla sırasını beklediği bir kuyruk oluşmuştu.

“… Bilemiyorum, size söylemek istediğim o kadar çok şey var ki…” Yumuşak çan seslerini andıran fısıltılı ses, oyun masasında tam karşılarında oturan kızdan geliyordu. Gerçek adını kimsenin bilmediği, altın sarısı çift kuyruklu tilki. Werebeast’lerin tam yetkili temsilcisi—Tapınak Bakiresi.
“… Bakın, bunun iki farklı anlamı var—şu kafalarınızın içinde neler dönüyor sizin?”
Üçlü, Doğu Birliği’ne özgü geleneksel bir oyun olan zohjong oynuyordu.
Mahjong ile bazı benzerlikler taşısa da temel olarak tamamen farklı bir oyundu.
“Neler mi dönüyor? Ooo, süper. Yine biz kazandık.”
“… Bu oyun… oldukça… eğlenceliymiş…”
Oyun oynarken Shiro ve Sora, bir yandan çok sayıda Werebeast kızı okşuyor, bir yandan da “Aşk nedir?” gibi saçma sapan sorular soruyorlardı.
Bu oyunu ilk kez gören ve kuralları yaklaşık yarım saat önce öğrenen ikili, oyunda çoktan ustalaşmıştı bile. Göz açıp kapayıncaya kadar en etkili stratejileri, sayısız taktiği çözmüş, hatta hile yapmanın yollarını bile geliştirmişlerdi. Fakat asıl soru şuydu—. Tapınak Bakiresi hafif bir tebessümle iç çekti.
“Gözümün önünde nasıl hile yapabildiğinizi bana da birazcık çıtlatır mısınız acaba?”
Tapınak Bakiresi’nin keskin duyuları bile tek bir hamleyi yakalamaya yetmemişti. Sora sırıttı.
“Nasıl hile yaptığımızı söyleyebilirsin ki? Shiro sadece kapalı duran bütün taşları ezberleyip yerlerini sürekli takip etti, ben de Shiro’nun isteyebileceği taşları öylesine hissetmeye çalıştım—buna hile denmez, değil mi?”
Doğru ya, hile yaptıklarının iddia edilememesinin iki nedeninden biri buydu. Çünkü aralarında hiçbir şekilde iletişim kurmuyor, sadece birbirlerinin elini tahmin ediyorlardı.
“Ayrıca, hadi ama, sen de aynısını yapıyorsun. Ödeştik sayılır, değil mi?”
İkinci nedense bunu doğal bir kural kabul ederek yarışmalarıydı. Elli yılı aşkın süredir bu oyunu oynayan Tapınak Bakiresi için, sadece şu birkaç el alışverişinde saf yetenek bakımından açıkça geride bırakılmak ve puan üstünlüğünü kaptırmak… söylenecek söz bırakmıyordu. O kadar eksiksiz bir yenilgiydi ki bir bakıma ferahlatıcı hissettiriyordu. Tapınak Bakiresi elini çenesine dayamış hafifçe gülümserken, Sora söze girdi. “Pekala…
“Yeminler gereği üç talebimiz var—senin için sorun yok, değil mi?” Tapınak Bakiresi kabullenmiş bir edayla kıkırdadı, Sora da devam etti. “İlk olarak, her iki ülkenin de çıkarlarını nesnel bir şekilde esas alan ayrıntılı bir gümrük vergisi cetveli hazırla.”
Doğu Birliği’nin kıtadaki kaynakların önemini Elchea’dan çok daha iyi kavradığı ortadaydı. Bu da iki ülkenin kapasitelerindeki farklılıklar göz önüne alındığında, karşılıklı çıkarlarla uyumlu oranlar belirlemek için Doğu Birliği’nin tam yetkili temsilcisinden—yani Tapınak Bakiresi’nden—daha uygun birinin olmadığı anlamına geliyordu. Ve “her iki ülkenin de çıkarları” ifadesi orada durduğu sürece, Doğu Birliği’ni tek taraflı olarak kayıramazdı. Her zamanki gibi kusursuz, diye geçirdi içinden Tapınak Bakiresi. Yine de.
“… Kısacası, her şeyi yine benim üzerime yıkıyorsunuz, değil mi…?”
Sora ve Shiro, bu son bir aydır gerçekten de çalışıyorlardı. Her gün Tapınak Bakiresi’nin yanına gidiyor ve iki ülkenin kaderini ortaya koyarak oyunlar oynuyorlardı.
Evet, bu gerçekten de bir tür çalışmaydı. Tapınak Bakiresi’ni her oyunda nasıl yendiklerini… ve sonra bütün uygulama işini onun sırtına yüklediklerini görmezden gelirseniz tabii.
“İşi uzmanına bırakmak gerek derler. Sen yarım asırda koskoca bir ülke kurmuş Tapınak Bakiresi’sin. Sana güvenimiz tam!”
Sora’nın bu neşeli cevabı üzerine Tapınak Bakiresi kahkahayı basıp kafasını kaşıdı. Müttefik devletleri bir federasyon çatısı altında yeniden yapılandırmak—Sora ve Shiro görünüşe göre kendi dünyalarındaki “Amerika Birleşik Devletleri” örneğini referans alarak sayısız engel için çözümler ve uzlaşmalar önermiş, sürtüşmeleri en aza indirme işini ise Tapınak Bakiresi’ne ihale etmişlerdi. Aslında doğru bir karardı bu. Sora ve Shiro dahi oyunculardı, siyasetçi değil. Ancak Tapınak Bakiresi’nin gülmesinin başka bir sebebi vardı. O güne kadar Sora ve Shiro’yu defalarca alt etmeye çalışmış olmasıydı. Bu kez, daha önce hiç görmedikleri bir oyunla kazanabileceğini sanmış, ama yine eline verilmişti. Bunun dışında, Doğu Birliği’ni öne geçirmek için sayısız numara çevirmeye çalışmış… ama günün sonunda bir kez olsun onları ne alt edebilmiş ne de yenebilmişti. Yine de bu şekilde kararlaştırılan politikalar, tam da dedikleri gibi, baştan sona her iki ülkenin de çıkarları gözetilerek kurgulanmıştı. Elchea ve Doğu Birliği kısa vadede kaybedecek, böylece uzun vadede her ikisi de kazanacaktı. Bu politikaları somutlaştıran belgelere bakarak iç çekti ama hiçbir şikayeti yoktu. Hatta sürekli onları kandırmaya çalıştığı için suçluluk hissetmeye bile başlamıştı. Asıl mesele, her seferinde ekledikleri o ikinci talepti—
“Pekala, İki Numaralı Talep her zamanki gibi—seni okşamamıza izin ver!”
“… Seni okşamamıza…!”
Evet, her defasında Tapınak Bakiresi’ni okşama hakkını boşu boşuna ortaya koyuyorlardı.
“Politika üzerine gerçekten kafa yorduğunuz düşünülürse itiraz edemem ama…”
Derin bir iç çeken Tapınak Bakiresi, giderek büyüyen belge dağına göz attı. Altın sarısı iki kuyruğunu hafifçe sallayarak, geçin bakalım işareti yaptı.
“Yaşasın! Bu iş bizde, Shiro!”
“… Bugün, o gün… nefesini… keseceğiz…!”
Gözleri parıldayarak üzerlerine atılan Sora ve Shiro’yu izleyen Tapınak Bakiresi bıyık altından sırıttı ve düşündü.
Exceed On Dördüncü Sırada yer alan Werebeast, fiziksel yetenekleri sınırları zorlayan bir ırktı. Ancak insan formunda bunu başarmak, söylemeye gerek yok ki normalde fiziken imkansızdı. Bunu mümkün kılan şey, bedenlerindeki ruhları kullanmalarıydı.
Bu dünyadaki tüm canlıların bedeninde, çok az miktarda da olsa ruh bulunurdu. Sıralamalar, her ırkın sahip olduğu ruh miktarına ve ruh koridoru bağlantılı sinirlerinin yatkınlığına—yani e. dış ruhları ne kadar iyi yönlendirebildiklerine—büyüye—dayanıyordu. Werebeast’lerin bu konudaki yatkınlığı son derece düşüktü: Büyüyü hiç kullanamıyorlardı. Ancak tüm canlılar, Imanity bile, kendi bedenlerindeki ruhları bilinçsizce kontrol etme yeteneğine sahipti. Werebeast’ler şaşırtıcı fiziksel üstünlüklerini, bundan sonuna kadar yararlanarak elde ediyorlardı. Izuna ve Tapınak Bakiresi’nin kullandığı “kan yıkımı” bunun en belirgin örneklerindendi. Werebeast’ler, fiziksel yeteneklerini kendini yok etme seviyesine çıkarmak için bedenlerindeki ruhları çalkalama yeteneğiyle doğarlardı. Ancak bunun bedeli, bedenlerinden akan ruhların her zaman bir kargaşa içinde olması gibi bir tuhaflıktı. Bu tuhaflığın etkisi, Werebeast ne kadar küçük ve minyon olursa o kadar büyük oluyordu. Sonuç olarak Werebeast’ler—özellikle de çocuklar ve dişiler—bedenlerindeki ruhların kronik bozukluklarını taşımaktaydılar… bu da bir tür rahatsızlık veriyordu. Kendi kendine kolayca çözülebilecek bir sorun değildi bu—
Yani bunun mevcut durumla ne ilgisi olduğunu bilmek istiyorsanız…
“… Pofuduk pofuduk… Okşa okşa… Hi-hi…”
“—!”
Shiro’nun ellerinin temasıyla bir inilti salıverme isteği duyan Tapınak Bakiresi, bunu bastırmak için düşüncelerini başka yere kaydırdı. Sora ve Shiro… bu ikisi, onun ruhlarını yönlendirme konusunda anormal derecede yetenekliydi. Imanity’nin ruhları görebilmesi kesinlikle mümkün değildi. Başka bir dünyadan geldikleri göz önüne alınsa dahi, bedendeki ruhları yönlendirmek üst düzey büyülerin alanıydı. Yine de bu ikisi—
“—Heh, sanırım tam da yeri burası!”
“!!”

Dokundukları yerlere verdiği tepkileri anında kavrayarak, okşama vasıtasıyla ruhlarını fiilen yönlendiriyorlardı. Sonuç olarak, Werebeast’lerin kronikleşmiş beden ruhu rahatsızlığını—özel bir niyetleri bile olmadan—çözüme kavuşturuyorlardı. Buna ne ad verilebilirdi ki—“meşhur masörler” falan mı denmeliydi?
İşte okşanmak için neden kuyruk oluştuğunu şimdi anladın, değil mi?
“… Demek bugün üç talebiniz olduğunu söylediniz… Hım.”
Tam yerinde yapılan bu sevmeler karşısında neredeyse inleyecek olan ama sırf iradesinin gücüyle kendini tutan Tapınak Bakiresi sordu:
“—Artık bir açıklama alabilir miyim acaba? Elbette şu durumla bir ilgisi olmalı, değil mi?”
Sora ve Shiro, bir sürü tuhaf Werebeast kızı tarafından sarılmış, her birini hararetle okşamakla meşguldü. Bu durum bile başlı başına insana bin bir şey söyletmeye yeterdi ama bunu bir kenara bırakırsak… İkisi, yüzlerinin alt kısmını gizleyecek şekilde görünüşe göre Izuna’ya ait kumaş bezler bağlamışlardı. Üstelik Sora sahte kedi kulakları takmıştı, Shiro ise tavşan kulakları takıyordu. Arkalarında bekleyen Jibril’in bile kafasında nedense sarkık köpek kulakları vardı; yanındaki Izuna ise sanki kendi sırasını bekliyormuş gibi Sora ve Shiro tarafından okşanan kızlara gözünü dikmiş bakıyordu. Ve ardından Tapınak Bakiresi kısılmış gözlerini grubun son üyesine çevirdi. Karşısında, odanın bir köşesine büzülmüş titreyen bir Dhampir kızı vardı.
“Dün gece ‘iyiliğini’ geri çevirdiğimiz şu Dhampir—Plum—misilleme olarak bütün Kannagari’yi dolaşıp herkese okşama marifetlerimizi anlatmış.”
Anlaşılan okşanmayı bekleyen hayvan kulaklı kızlar kuyruğunun sebebi buydu. Yüzlerini gizleyip Tapınak’ın önüne ışınlanmışlardı ama kapıdan buraya kadarki o kısa yürüyüş bile bu tablonun ortaya çıkmasına yetmişti. Sora ellerini iki yana açıp güldü.
“Dhampir’leri kurtarana kadar işlerimize çomak sokmaya devam edecekmiş.”
“…… Anladım…”
“Efendim, sizce de vakti gelmedi mi artık? Bir oyunda kafasını bahse koymasını sağlayalım. Ve sonra onu oyunda kapana kıstırıp alalım. Yani kafasını demek istiyorum. ”

“Ç-Ç—Çok özür dileriiim… A-a—ama bakın, ırkımın kaderi söz konusuuuu!”
Jibril’in öldürme arzusu saçan gözleri karşısında sinen Plum, acınası bir şekilde cıyakladı.
“—Yani evet, üçüncü talebime gelirsek…”

“Hı-hım.”
“Lütfen Werebeast’lerin tam yetkili temsilcisi olarak sahip olduğun gücü kullan ve biz onları arayana kadar bizi rahat bırakmalarını emret. Şimdi de Izuna’nın evinin önünde kuyruk oluştu. Bize bakılmasına karşı fobimiz var, kapıyı bile açamıyoruz. Üstelik asıl meseleye de bir türlü gelemiyoruz.”
……
Görünüşe göre Sora’nın söyleyecek çok şeyi vardı. Sözde bu asıl meselenin ne olduğunu duymak isteyen Tapınak Bakiresi, sert bir edayla konuştu:
“—Gidin buradan bakalım.”
Bu sözler, hayvan kulaklı kızların tüylerinin ürpererek dikilmesine yetti; adeta yuvarlanırcasına bahçeden kaçarken üst üste eğilip selam verdiler. Gidişlerini izleyen Shiro el salladı. “Bay-bay.”
“İlahi—şimdi, umarım önemli bir konudan bahsedeceksinizdir?” diye sordu Tapınak Bakiresi kuşku dolu bir bakışla; Sora ise gergin bir ifadeyle başını sallayarak karşılık verdi.
“Evet—Elchea’yı ve Doğu Birliği’ni ilgilendiren önemli bir mesele.”
Söze böyle başlayan Sora’nın yüzünde az önceki o şapşal ifadeden eser kalmamıştı. Yüzü, sanki içinden çıkılmaz bir sorunla karşılaşmışçasına tam bir ciddiyet zırhına bürünmüştü. Hım—Tapınak Bakiresi duruşunu dikleştirip konuşan Sora’ya döndü.
“Doğu Birliği’nin güneyindeki okyanusta yer alan o ülkeyi biliyorsun değil mi—Oceando’yu?”
“Komşumuz olur; elbette biliyorum. Seiren’lerin yuvası, evet.”
Seiren. Exceed On Beşinci Sıra: Imanity’nin bir üstünde, Werebeast’lerin bir altında yer alan ırk. Denizin derinliklerinde bir metropol kurmuş olan bu ırk, yalnızca suda yaşayabildiği için toprak konusunda pek bir endişe taşımıyordu. Tuhaf bir yaşam tarzına sahip, dışa kapalı bir ırk olarak diğer ülkelerle yalnızca asgari düzeyde ticaret yaparlardı. Böyle tiplerle ilgili nasıl bir mesele çıkabilirdi ki…? Bunu soran Tapınak Bakiresi’nin bakışlarına karşılık Sora tiyatral bir şekilde başını salladı ve konuştu:
“Doğru, konu onlarla ilgili, yani Tapınak Bakiresi—”
Derin bir nefes alarak duraksadı.
“—Tapınak Bakiresi, aşk nedir?”
“Kendini açıklaman için sana son bir şans daha vereyim. Ama istediğin kavgaysa seve seve varım. ” Yüzünde hiç sakınmadığı bir tebessümle, ama kan yıkımını serbest bırakmaya hazır bir halde hırladı Tapınak Bakiresi, saçları kızarırken.


Biraz bir önceki geceye dönecek olursak. Sora, “Gidin erotik oyun senaryonuzu başka bir yerde oynayın,” diyerek her şeyi hiç düşünmeden kestirip atmıştı. Plum, Sora’nın bacaklarına sarılmış, gözleri yaşlı bir halde feryat ediyordu.
“L-lütfen bekleyiiin! Haşmetlilerim, sizden başka sığınacak kimsemiz kalmadııı!”
“Kes sesini! Temel varoluş amacı +18 olan bir ırkla işim olmaz benim! Sen hiç yaş sınırlandırması diye bir şey duymadın mı?”
Kan yerine vücutlarında yapışkan beyaz bir sıvı dolaşan ırk—Dhampir.
Şu ya da bu şekilde, onlarla münasebete girmek dosdoğru yetişkin içerik köşesine bilet kesmek demekti.
“Hayır! … Şey, olaya öyle bakan bazı kızlar var elbette ama…”
“Biliyordum! Sen bildiğin bir erotik oyun karakterisin!”
“A-açıklamama izin veriiin! Böyle giderse soyumuz tükeneceeek!”
“—Ha?”
“… Hmm?”
Göz ardı edemeyecekleri bir kelime duyan Sora ve Shiro oldukları yerde kalakaldılar. Birbirlerine bakıp durumu teyit ettiler.
Böyle bir şeyin gerçekleşmesine asla izin veremezlerdi.
“… Anlat bakalım öyleyse. Şimdiden söyleyeyim, iş erotik oyuna kaydığı an lafını keserim.”
Sora isteksizce bağdaş kurup oturdu, iç çekerek konuşmaya başladı. Shiro onun kucağına kuruldu, Jibril de onları takip ederek dizlerinin üzerine oturdu. Görünüşe göre uykusu gelen Izuna ise Sora’nın yanına kıvrılıp yavaşça başını salladı.
“Ç-çok teşekkür ederimmm!” Plum gözyaşları içinde defalarca eğilerek selam verdi. “Şey, şey… bana bir saniye izin veriiin…”
Menekşe rengi gözlerinde sıra dışı bir desen belirdi—ve işte o anda.
Ne zaman hareket etmişlerdi? Bir anda Jibril çoktan Plum’ın tepesinde bitmiş, Izuna da arkasını tutmuştu. Hareketlerinin yarattığı rüzgar, odayı biraz gecikmeli olarak yaladı geçti.
“… Hık?”
Plum şapşal bir ses çıkarırken Jibril ona keskin gözlerle tepeden baktı:
“Efendime benim haberim olmadan yaklaşabilme başarınızı takdir ediyorum; ancak buna ikinci kez izin verecek kadar aptal olduğumu sanmayın diye size bir tavsiyede bulunayım—haddinizi bilseniz iyi edersiniz, solucan.”
“Büyükbaba, bir Dhampir büyüsü sezinlersen hemen gözlerinin önünden tüy, dedi yani.” Izuna, şüpheleri uyanmış halde buz gibi bir sesle hırladı.
Sora gergince ortalığı yatıştırmaya çalıştı. “S-sakın olun… On Yemin zaten herhangi bir zarar verilmesini engellemiyor mu?”
“Zarar verilsin ya da verilmesin, algıları yanıltmak mümkündür. Örneğin—” Jibril derin düşmanlığını Plum’ın hemen yanındaki boşluğa yöneltti. “Şu koca valizleri görünmez kılmak gibi.”
Gözleri yaşlı Plum, bomboş alana dik dik bakan Jibril’e ellerini salladı. “Y-yanlış anladınız! Ben sadece kendi algımı yanıltmak istemiştimmm!”
Yok yerden bir sürü hantal valiz belirdi…
“…… Hım.”
Şüpheleri dağılan Izuna burnunu çekip Sora ile Shiro’nun yanına döndü.
“Yani kısacası—yükünü hafifletmek için valizlerinin varlığını mı gizledi?”
“Hayır. Yapacağı tek şey valizlerin hacmini ve ağırlığını hissetmesini engellemektir, onları yok etmek değil.”
“Yani ilk ortaya çıktığında bitkin haldeydi…”
“… bu yüzden mi?”
“Ö-özür dilerimmm… Ama şey—çok ağırdııı…”
Plum’ın yerlere kadar eğilip bükülmesine rağmen Jibril konuşmayı sürdürdü:
“Dhampir’lerin büyüsel gizlilik ve illüzyon—yani algı yönlendirme—yetenekleri Elflerininkini bile aşabilir. O valizler başından beri oradaydı… biz sadece onları algılayamadık.”
“Hmm. Ama sen fark ettin, değil mi?”
“Üzülerek belirtmeliyim ki dikkatle odaklanmasaydım gözümden kaçacaklardı. Ancak bir daha böyle bir şey yaşanmayacak.”
Jibril yumruklarını sıkıp başını öne eğdi. Sora bakışlarını yanına kaydırarak sordu:
“… Izuna, senin yelkenleri suya indirmene ne sebep oldu?”
“Ha? Kancık yalan söylüyor gibi kokmuyor yani,” dedi kıvrılmış haldeki Izuna, ani hareketinden ötürü yorulmuş gibi esneyerek.
Hmm—Sora ve Shiro gözlerini süzdü. Karşılarında Plum, valizlerini karıştırarak bir şey arıyordu. Derken “Hah, işte buradaymışşş,” diye bağırdı ve bir belge çıkardı—
“Öhöm, şey… Haşmetlilerinizin bütün ırkları fethetmek niyetinde olduğunu duydum.”
“… Şey, evet.”
Olay aynen böyle sunulmuştu. Doğu Birliği ile bir Konfederasyon kurmak üzere çalıştıkları gerçeği zaten muhtemelen açığa çıkmıştı ama yine de taşların hareketi Sora Ekibi ile Tapınak Bakiresi Ekibi arasında bir sır olarak kalmalıydı. Açıklama yapmaya gerek görmeyen Sora bunu onayladı.
“Açık konuşayım—” Cevabından tatmin olmuş gibi görünen Plum devam etti. “Şu anda biz—Dhampir ve Seiren—ikimizin ırkı da yok olmanın eşiğinde. Elimizden gelen her şeyi denedik ama… yapabileceğimiz başka bir şey kalmadı, bu yüzden desteğinizi rica etmek istiyoruzzz.”
Hmm.
“Jibril, bana bir anlatsana. Dhampir ile Seiren arasında nasıl bir ilişki var?”
Sora’nın sorusu üzerine Jibril sessizce başını eğdi ve konuşmaya başladı:
“On Yemin’den sonra Dhampir’ler izin almadan kan tüketemez hale geldi; yani varlıklarını sürdürebilmeleri başkalarının iznine bağlandı—Seiren’ler de benzer bir durumdaydı.”
“… Yani?”
“…” “Seiren… On Beşinci Sıradaki, sadece… okyanusta yaşayabilen bir ırk.”
Shiro detayı verdi. Exceed On Beşinci Sıradaki Seiren’ler—düz bir ifadeyle söylemek gerekirse—bir deniz kızı ırkıydı. Nispeten sığ okyanus tabanında yaşarlar; üst bedenleri insan, uyluklarından aşağısı ise balık kuyruğundan oluşurdu. En başta deniz dışında uzun süre kalamamaları olmak üzere, son derece garip bir yaşam tarzına sahiptiler. Bu yüzden, okyanus tabanındaki metropolleri Oceando’yu inşa etmiş ve engin bir deniz sahasını kendi bölgeleri ilan etmişlerdi. İkinci gariplikleri ise yalnızca dişi bireylerden oluşan bir ırk olmalarıydı. Bu da demek oluyordu ki üreme yöntemleri—
“… Başka bir ırktan, bir erkek… gerektiriyor…”
Shiro’nun açıklaması üzerine Sora, Jibril’e doğru gözlerini süzdü.
“Yahu bu Dhampir’lerle Seiren’ler, canlı organizma olarak saçma derecede kusurlu değil mi?”
“Aslında—yani On Yemin’den önce—hiçbir sorun yoktu.” Jibril devam etti: “Seiren’lerin tek yapması gereken başka bir ırktan erkeği ele geçirip yutmaktı. Dhampir’ler de son derece basit bir şekilde kafalarına göre kan emebiliyorlardı. Onları zora sokan On Yemin oldu—ki On Yemin’in zora sokmadığı ırklar azınlıktadır derim ben—ama Yeminler’in en çok zora soktuğu iki ırk herhalde bunlar olmalı.”
Jibril’in gülümseyerek anlattığı bu vahşi mazi hikayesine karşı Sora konuştu:
“… Ne, ele geçirip yutmak mı? Yani bayağı, harfi harfine mi?”
Bir an için, belden aşağısı balık olan bir kadının iğrenç bir surat ifadesiyle başka ırkları vahşice yediği—farklı bir nedenden ötürü +18 gibi duran—bir sahne Sora’nın zihninde canlandı ve ürperdi.
Ancak Jibril yanıt olarak başını iki yana salladı. “Hayır, nezih takılmaktan bahsettiğiniz için muğlak bıraktım. Ama cinsel anlamda demek istemiştim.”
“Ne?? Ben de bu cennete katılmak istiyorum! Jibril, gidiyoruz, hemen şimdi!!”
Sora sevinçle çığlık atarak ayağa fırlarken Jibril yine duygusuzca baktı.
“Iliğinize kadar emilip ölürsünüz. Sakıncası yok, değil mi?”
“Ne?? Çıkarın beni bu cehennemdennn… Asla ama asla oraya gitmiyorum.”
Başka bir ırktan erkeğin iliğini kemiğini kurutmadan üreyemeyen deniz kızları mı? Bu dünya insanın umutlarını ve kurgusal fantezilerini hayal kırıklığına uğratmakta daha ne kadar ileri gidecekti? Enerji seviyesi göz açıp kapayıncaya kadar tavan yapıp ardından tamamen tükenen Sora, iç çekerek oturdu. Sora’yı görmezden gelen Jibril devam etti: “Her neyse…
Dhampir ve Seiren, başkalarına zarar vermeden hayatta kalamayan iki ırk; bu yüzden On Yemin onların doğrudan varlıklarını tehdit etti. Bu nedenle Dhampir’ler gözlerini Seiren’lere çevirdi.”
Hmm, Sora başıyla onayladı.
“Evet, mantıklı. Seiren On Beşinci Sırada olduğuna göre, Imanity ile Werebeast arasında kalıyorlar, yani büyü kullanamıyorlar, değil mi? Dhampir’lerin ise gizlilik ve illüzyon büyüsü yetenekleri var. Seiren’leri tereyağından kıl çeker gibi hallederler.”
Yok olmanın eşiğindeki başka bir ırk olduklarına göre, ortaya koydukları bahis de pek çetin olmamış olmalıydı. Yine her zamanki gibi vahşiceydi ama hayatta kalmanız buna bağlı olduğunda—. Ancak Jibril gülümseyerek devam etti.
“Ne yazık ki hikaye aniden çığırından çıkıyor… Tüm dünyaca ünlü bir kıssaya dönüştü.”
Yavaş yavaş bile çığırından çıkmadı mı? Jibril eğlenerek anlatısına devam etti.
“Bir Dhampir tarafından ısırılmanın… hastalık getirdiğinden bahsetmiştim.”
“Evet…”
“Basitçe anlatmak gerekirse, doğrudan güneş ışığına maruz kalındığında ölüme yol açan bir hastalık. Dolayısıyla deniz tabanında yaşayan ve karaya neredeyse hiç çıkmayan Seiren’ler için hiçbir özel tehdit oluşturmayan bir hastalık.”
“—Hım? Hey, yani…”
Plum hüzünlü bir tebessümle yanıt verdi. “… Eveeet, biz Dhampir’ler—ortak yaşam teklif ettikkk…”
Jibril devraldı. “Stratejileri şuydu: Seiren’ler onlara kan verecek, Dhampir’ler de bunun karşılığında büyü gücüyle yardım edip karınlarını doyurmaları için diğer ırkları yakalamalarına destek olacaktı. Dhampir’ler ile Seiren’ler hızlıca ortak bir cephe kurdular.”
“Bu—nasıl desem…?”
“… Mu—azzam…”
Sora ile Shiro birlikte içten gelen bir hayranlık ifadesi koydular ortaya. Görünüşü veya el alemin ne diyeceğini düşünecek durumda olmadıkları kabul edilse bile, bu iki ırk birbirlerinin karşılıklı çıkarlarına mükemmel şekilde dayanan, isabetli ve sinir bozucu derecede—
“Evet, kesinlikle. İnsanı hayrete düşürmeye son derece layık bir ırk kendileri—Seiren’leri kastediyorum.”
Ne? Ama Jibril, Plum’a acıyan bir tebessümle bakarak devam etti.
“Çünkü ortak yaşam teklifini getiren Dhampir’ler—her şeye rağmen, ezim ezim ezildiler!”
Ha?
“Nihayetinde—Dhampir’ler Seiren’lerden eşek sudan gelinceye kadar dayak yediler ve Dhampir erkeklerinin Seiren’lerin üremesine yardım etmesi, buna karşın Seiren dışındakilerin kanını emmelerinin yasaklanması üzerine gizemli bir sözleşme imzalandı.”
Efendim? Bu bilgiden belki de haberdar bile olmayan Shiro, kulaklarına inanamıyormuş gibi şaşkın bir bakış attı Jibril’e.

“… Ha-ha… gerçekten çok komik bir hikaye, değil miii.” Bu sırada Plum kaderine razı olmuş görünüyordu.
“Atalarımızın aklına gelmemişti sanırım… Seiren’lerin On Yemin’i kavrayamayacaklarını ve felaketin eşiğinde olduklarını bile fark edemeyeceklerini düşünememişlerdi herhalde… ha-ha.”
Dertli yüzüne çöken yorgunluğun ortasında silik bir tebessüm belirdi.
“… Şeyiiim…? Abi… bu… ne demek?”
Shiro, kendine pek uymayan bir kafa karışıklığıyla başını Sora’ya doğru eğdi.
“—Ooo… yani, yoksa…? Olamaz herhalde…” İnanılacak gibi değildi ama—. Sora konuşmasını sürdürdü. “Dhampir’ler bunlara büyü kullanmadıkları bir oyun teklif etti, ortak yaşam teklifine giden bir adım olarak durumu aşağı yukarı berabere bağlayacaklardı—ama Seiren’ler bunun ne anlama geldiğini anlamayıp Dhampir’lerin kıçına tekmeyi bastı, sonra da zafer çığlıkları attılar… Olay böyle mi yani?”
Jibril’in tebessümü ile Plum’ın aynı tebessümün yorgun versiyonu ona cevabı veriyordu: Tam isabet.
“… Hey, Seiren’ler süzme aptal mı, yoksa—?”
“Üç bin alemde yeri göğü inletecek derecede aptaldırlar. “

“Aptallığın tam manasıyla zirvesine ulaştıklarını kabul etmeliyimmm… ha-ha.”
“Büyükbaba, tüysüz maymunlar seviyesinde bile değiller dedi yani.”
Jibril, Plum ve hatta uyuyor olması gereken Izuna bile Sora’nın sorusunun üzerine atlamıştı.
“… Oha, Imanity’den bile daha fazla aşağılanan bir ırk var demek ki… Bir bakıma duygulandım nedense.”
Jibril formundan hiçbir şey kaybetmeyerek anlatısına devam etti.
“Yani bu durumun birkaç ilgi çekici sonucu var!”
Birincisi—Jibril tek parmağını kaldırdı.
“Öncelikle, Dhampir’ler kan dışındaki vücut sıvılarıyla da hayatta kalabilirler.”
İkincisi—bir parmağını daha kaldırdı.
“Lakin büyümeleri kana bağlıdır—ruhlar birbirine karışmadığı sürece sonsuza dek çocuk kalırlar.”
Üçüncüsü—bir parmak daha ekledi.
“Başka ırkların kanını emme yasağı yalnızca erkekler için geçerlidir. Ancak Dhampir’ler çocuk kaldıkları sürece kendi aralarında üreyemezler. Erkekler kan alabilmek için Seiren’lere boyun eğmek zorundadır; dişilerin neredeyse tamamı ise çocuk doğurabilmek için fiilen yine Seiren’lerin emrine girmek durumunda kalır.”
Ve dördüncüsü—bir parmağını daha çıkardı ortaya.
“Seiren kentinden kaçılsa bile kişi hastalık taşıyıcısı olacaktır—bunun ne anlama geldiğini biliyor olmalısınız, değil mi?”
Ve beşincisi diyerek gülümsedi—Jibril artık elinin tamamını havaya kaldırmıştı.
“Bu da demektir ki Dhampir’ler farkında olmadan kendilerini bu aptalların tuzağına düşürdüler!”
Tepki verilemeyecek kadar saçma olan bu hikaye karşısında Shiro ilgisini çoktan kaybetmiş, tırnaklarıyla oynamaya başlamıştı. Sora da aynı şekilde melul melul tavana bakıyordu—ancak tam o anda. Zihninin bir köşesinden Plum’ın lafları geçti:
Şey, olaya öyle bakan bazı kızlar var elbette ama—
Şöyle bir bilgileri toplayıp gözden geçirelim. Öncelikli olarak, dişi Dhampir’lerin Seiren’lere itaat etme zorunluluğu yok, gayet de çekip gidebilirler. Fakat kan emmezlerse çocuk kalırlar. Yine de başka bir ırkın vücut sıvılarını aldıkları sürece yaşayabilirler. Dahası, kandan sonra onlar için en uygun vücut sıvısı o şey mi? Ve—olaya öyle bakan bazı kızlar var ha…?
Bir dakika. Bir dakika müsaade edin lütfen.
Bayağı yasal loli!



“A-ama yine deee? Bir… süre durumu idare edebilmiştik…”
“Ha, h-ha, şey, öyle mi?”
Aklı başka bir yere kaymış olan Sora, Plum’ın itirazıyla neye uğradığını şaşırarak kendine geldi.
“Ben az önce On Yemin’in hemen ardından yaşanan durumu anlattım. Nitekim Dhampir’ler o noktadan sonra ortak yaşamı kurmayı gerçekten başardılar.”
Jibril başıyla onaylayarak anlatmaya devam etti.
“Seiren’ler, başka ırkların erkeklerinin ruhunu, yani özünü sömürerek ürerler. Lakin her nesilde tek bir birey de olsa, üremeyi gerçekleştirirken erkeği hayatta tutacak kadarını geride bırakabilen istisnalar vardı—işte bu yüzden.
Dhampir’ler üremeye yardım etme yükümlülüklerini yalnızca bu tek kişiyle yerine getireceklerdi—o kişi nesiller boyunca Seiren’lerin kraliçesi, tam yetkili temsilcisi ve üreyebilen tek bireyi olarak tayin edilmişti.”
“—Vay beee!”
“… Mu—azzam…”
Sora takdirle ellerini çırptı, Shiro da aynı şekilde onu alkışladı.
“Dhampir’lerin Seiren’lere sadece üremede yardım etmesi yetiyor, yani bu Yemin’i ihlal etmiyor. Özlerini ölene kadar emmek isteyecek diğer Seiren’leri geri çevirebiliyorlar ve aynı zamanda Dhampir’ler kan da emebiliyor—GG, kusursuz bir plan, değil mi?”
Vay be—muazzam bir çuvallamaya imza atmış olabilirlerdi ama harika bir geri dönüş yapmışlardı. Her iki ırkın da varlığını güvenilir bir şekilde garanti altına alacak bir sistem bulmuşlardı. Yani bir başka deyişle, Sora ve Shiro’dan önce ırklar arasında bir uyum yakalamayı başarmışlardı.
“—Dhampir’ler ne de olsa akıllıymış. Boşuna On İkinci Sırada değiller yani, ha.”
“Ne yazık ki Efendim, mevcut kraliçe döneminde bu sistem de çöktü.”
Bu hikayede daha kaç tane ters köşe vardı böyle?
“Peki, bu şimdiki kraliçe ne haltedip durdu öyleyse?”
Sora’nın sorusu üzerine Jibril gözleri yarı kapalı ama hâlâ tebessüm ederek iki elinin de parmaklarını açıp yanıt verdi. “—Hiç. Bir. Şey.” ” Bunun üzerine Plum, yüzündeki dert yetmezmiş gibi adeta ruhunu kusacakmışçasına kendi kendine gülerek mırıldandı:

“Prens’im gelip beni uyandırana dek kalkmayacağııım…’ diyerek kriyo-kış uykusuna yattı.”
Ha? Yüzünde neyin bu kadar eğlenceli olduğunu sorgulatacak denli parıl parıl parlayan bir gülümsemeyle Jibril, “Başka bir deyişle—” dedi.

“Dhampir’ler ölmeden Seiren’lerin çoğalmasını sağlayacak güce sahip olan şimdiki kraliçe… Görünüşe göre henüz prensesken annesinin anlattığı masallardan birinin etkisinde kalmış, bu yüzden On Yemin üzerine bu beyanı verip kestirmeye çekilmiş.”
Hey, bir dakika bekle, şaka yapıyor olmalısın.
“Sevgisini kazanacak prens ortaya çıkana dek—yani biri On Yemin’le kurduğu oyunu yenene kadar—uyanmayacakmış. Ve bilirsiniz ya, kriyo-kış uykusu Seiren’lere özgü özel bir güçtür—tıpkı Werebeast’lerin Kan Yıkımı gibi. Bin yıldan fazla uyuma kapasitesine sahiptir—fakat gelin görün ki—”
Bu sözlerle Jibril dizlerinin üstüne çöktü ve sanki elinde bir yelpaze varmış gibi bir jest yaptı.
“Ve şimdi saygıdeğer hanımlar ve beyim, dünyanın gördüüüğü en aptalca gerçek tarihin doruk noktasına ulaşmak üzereyiz!”
Eski usul bir Japon komedyeni olmaya falan mı çalışıyordu bu? Jibril, kendine has konuşma tarzıyla neşeyle gösterisine devam etti.
“Ve böyylece!! Kraliçe bu oyunu kurdu—ama!
“Uykudayken dünyanın hangi akla hizmetiyle aşık olacak ki?!”
… Söylenecek söz yoktu. Plum yalnızca zayıf tebessümüyle uzaklara baktı. Sora baş ağrısını bastırmaya çalışıyor gibiydi, Shiro ise çoktan bir esnemeyi bastırıyordu; Izuna ise derya deniz düşler alemindeydi. Hâlâ formunda olan tek kişi olan Jibril devam etti.
“O zamana dek yalnızca eşlerini öldürmeden çoğalabilen kraliçeyle çalışan ve bunu sıradan Seiren’lerle çoğalmayı reddetmek için bir bahane olarak kullanan erkek Dhampir’ler—ah, peki şimdi! Kraliçe uykudayken ne olacak dersiniz?!”
Ve sanki yelpazesini açıp yuvarlanıyormuş gibi… vooa-vooa-vooa-vooa… yana doğru devrildi.
“Şimdiki kraliçe kriyo-kış uykusuna yatalı sekiz yüz yıl oldu. Eski kraliçe çoktan rahmetli oldu, şimdiki kraliçenin doğal yoldan uyanmasına ise hâlâ yüzlerce yıl var… Sonuç olarak—erkek Dhampir’ler birer birer yutuluyor—”
Ve ardından Jibril derin bir reverans yaptı.
“Umarım yedi kıtayı kasıp kavuracak kadar dünyanın en aptalca olan bu gerçek tarihi komedisinden keyif almışsınızdır—çünkü görünüşe göre sıradaki perdeye geçme vakti geldi.”
“… Şeeyyy, orasını bilemeyeceğim ama… evet, anladım.”
Herkesin Dhampir’lerin çoktan yok olduğunu düşünmesine şaşmamalıydı.
Fakat bir şey vardı.
“Son erkek Dhampir’i de yutarlarsa, sıradaki helak olacak ırk Seiren’ler olacak, değil mi?”
“… Seiren’ler bunu anlayacak kadar akıllı olsalardııı… böyle bir sorunumuz olmazdııı…”
“… Ne, yani—hâlâ anlamadılar mı…?”
Cansız gözlerle boşluğa bakan Plum’a bakınca Sora gayriihtiyari irkildi. Yani, durum neydi?
“—Aslında son bir erkeğimiz kaldııı… ve o da henüz bir çocuk…”
Yani gerçekten helak olmalarına beş saniye kalmıştı. Bu kadarını anlamıştı—ama…
“Ama bu konuda ne yapmamızı bekliyorsun ki? Anlattıklarına bakılırsa tamamen ayvayı yemişsiniz.”
“Ah, sevgili Flügel’in başladığı hikayenin devamı da varrr!”
Nihayet asıl konuya gelebildiği için Plum’ın yüzü aydınlandı.
“Kraliçe kriyo-kış uykusunda ama bilinci açıkkk! Ve bu yüzdeen, onun bilincine—rüyalarına—müdahale edecek bir ayin hazırladık; böylece rüyalarında aşık olmasını sağlamak mümkün—yani bir aşk oyunu!”
Vay be—bayağı bir aşk simülasyonu oyunu çıkarmışlardı ortaya. Sora güldü.
“Jibril, insanların rüyalarıyla oynamak On Yemin’i ihlal etmiyor mu?”
“Kötü bir niyetle ve doğrudan ya da dolaylı bir zarar vermeden yapıldığı sürece hayır. Hatta bu vakada, kraliçe zaten kendisine aşık edecek prensi beklediği için bir bakıma iznini vermiş sayılmaz mı?”
Plum başıyla onaylayarak talebini dile getirme işini üzerine aldı.
“—Lütfen kraliçemizi aşık edin! Bunu başarabilmeniz için bir plan getirdiiiğm!”
Sora ile Shiro birbirlerine baktılar—yanıtları zaten belliydi. Amaçları tüm Exceed’leri fethetmek olan Sora ve Shiro için hepsini kurtarmaktan başka çare yoktu. Yine de doğrulanması gereken bir şey vardı.
“Peki bu oyunu kazanırsak elimize ne geçecek?”
Plum notlarını tekrar çıkardı. “Şey… Size ‘Oceando’nun deniz kaynaklarının yüzde otuzunu ve sonsuza dek dostane ilişkileri’ garanti edeceğizîîî!” Plum iç çekti. “… Sadece bunu bile Seiren’lere açıklayıp anlamalarını sağlamak tam bir haftamızı aldı… pff…”
Ha, gayet makul şartlardı. Fena değildi. Ama yine de tam olarak…
Sora kaşlarını çattı, fakat Plum devam etti. “… V-ve ayrıca… şeey…”
Utana sıkıla parmaklarıyla oynayan Plum, bakışlarını kaçırdı. Yanında getirdiği bavul yığınına baktı ve yüzü kızararak—söyledi.
“B-benimle istediğinizi yapabilirsinizîîî… O-yüzden bütün şey hepsini getirdim—”
“Vakit kaybetmeyelim hanımlar! Kaybedecek tek bir saniyemiz bile yok! Yok oluşun eşiğindekileri kurtarmaya gitmeliyiz!!”
Sora hazırlıklarını tamamlamış, anında evden fırlamaya hazır hale gelmişti. Ve şefkat dolu gözlerle Plum’a dönerek devam etti:
“Korkma genç hanım. Aşk simülasyonu oyunları benim uzmanlık alanlarımın da uzmanlık alanıdır.”
Evet. Hadi bakalım, detayları dinleyelim. Ve ardından yasal loliyi elde etmeye gidelim—! Sora’nın gözlerinin o kadar güçlü bir şekilde ilettiği bu sözleri sezen Plum’ın yüzü aydınlandı.
“T-teşekkür ederiiim! Şeey, rüyalarla çalıştığımız içiin sahneyi uygun gördüğümüz şekilde ayarlama özgürlüğümüz varr, ama temel olarak—amaç kraliçeyi aşık etmek ve size bağlılığını itiraf etmesini sağlamakkyyy!”
Sora’nın aklından geçen şey Tok*meki Memorial’dı. Aşk simülasyonu oyunlarının atası. Tahminine göre bu, durumu kesinleştirmişti—çocuk oyuncağı olacaktı. Kafasında tavlayamayacağı tek bir karakter bile olmadığını onaylarken şunu duydu:
“Sevgi şartlarının belirsiz olduğu ve tüm konuşmalarla eylemlerin gerçek zamanlı gerçekleştiği bir aşk oyunuuu!”
Sora ile Shiro bir kez daha bakıştılar. Kaçınılmaz sonucu kabullenerek gülümseyip başlarıyla onayladılar. Ve bu kararı tepetaklak ederek:
“O zaman iş değişir. Reddediyoruz. Hadi sana iyi yolculuklar.”
“… Baybay… soyunuz tükenmesin… bol şans.”
Yüzlerinde gülücüklerle, verdikleri karar tam olarak buydu.

“—Neden böyle bir şey yaptınız ki? Bana sorarsanız gayet cazip bir teklifti.”
Hikayeyi sessizce dinleyen Tapınak Bakiresi, kısaca düşüncelerini belirtti.
“Seiren’leri ve onların tüm deniz kaynaklarını ele geçirmenin güzel olacağını ben bile hep düşünmüşümdür. Onlara yardım etmekle ne kaybedersiniz ki? Hem şu sonsuza dek dostane ilişkiler meselesi—tam da sizlerin arzuladığı şey değil mi?”
Tapınak Bakiresi’nden bekleneceği üzere—hafif bir tebessümle meselenin özünü kavramıştı. Plum’ın, Sora ve Shiro’dan başka başvuracak kimseleri olmadığını söylerken kastettiği şey de buydu. Dhampir ve Seiren’lerin masaya koyabileceği hiçbir şey yoktu. Sadece dostane ilişkiler ve mütevazı kaynaklar teklif etmek, onları kurtarmak için yeterli bir sebep değildi. Sahip oldukları toprakları ve kaynakları elde etmek istiyorlarsa, onları kendi hallerine bırakıp yok olmalarını beklemek yeterliydi. Ve zaten, başkalarına zarar vermeden yaşayamayan bir ırka hükmetmekten elde edilecek hiçbir şey yoktu.
Fakat. Nihai hedefleri Exceed’leri—ve hatta ötesini—fethetmek olan Sora ve Shiro tek istisnaydı. Tek bir ırkın bile yok olmasına izin vermek onlar için bir sorundu. Doğu Birliği’nin göz diktiği kaynaklar, Elchea ile Doğu Birliği arasındaki güç farkını kapatmaya da yarayabilirdi. Ve—işler iyi giderse—Elchea Birliği’ne iki ırk daha eklenecekti. Kusursuz, lekesiz bir teklifti.
Fakat Sora acı dolu bir ifadeyle başını salladı ve bakışlarını Plum’a dikti.
“… Olmaz bu iş, Bayan Tapınak Bakiresi… Dinlemiyor muydunuz? Plum’ın teklif ettiği lanet ‘oyunu’.”
“Hmm, bir ‘aşk oyunu’, değil mi? Ne var bunda? Hoşuna gitmedi mi?” diye sordu Tapınak Bakiresi tedirginlikle, Sora’nın itirazını hâlâ kavrayamamıştı.
Saçını başını yolan Sora, Tapınak Bakiresi’ne doğru bir düzeltme haykırdı.
“—Hayır. O, ‘sevgi şartlarının belirsiz olduğu ve tüm konuşmalarla eylemlerin gerçek zamanlı gerçekleştiği bir aşk oyunu’.”
“… Bu farklı bir şey mi?”
“Ulan tabii ki farklı! O bir aşk oyunu bile değil! O bir ‘gerçek hayat aşk oyunu!’” Ellerini kollarını dramatik bir şekilde sallayan Sora sonunda bağırdı: “Yani, gerçek hayattaki bir aşk oyunu… gerçek bir oyun mudur ki?! Eğer öyleyse—bana söyler misin, aşk nedir ki?!”
Felsefi bir soruydu.
Fakat bunun bir oyun olduğu iddiası karşısında konuyu son derece ciddi bir şekilde enine boyuna düşünen Sora devam etti.
“Normal bir aşk oyunundan bahsediyor olsaydık bu basitti. Temel olarak sadece bayrakları diker ve sevgi puanları kazanırsın. Ama şuna bak. Gözünü bile kırpmadan sevgi şartlarının belirsiz olduğunu ve konuşmalarla eylemlerin çoktan seçmeli değil, gerçek zamanlı olduğunu dosdoğru söyledi! Tekrar soruyorum: Bu bir oyun mu?!”
Antik Yunan’ın filozofları ve hatipleri argümanlarını açıklarken tıpkı böyle görünüyor olmalıydılar. Sora, o dönemleri anımsatan bir heybetle yumruklarını ve sesini yükselterek argümanına devam etti.
“Gerçek dünyada romantik aşk ne anlama gelir? Temelleri bile belirsiz olan kavramların mübadelesini içeren bir oyuna gerçekten oyun denilebilir mi? Kart değerleri, eller veya neyin değiştirileceği belirlenmeden oynanan bir poker oyun mudur?!”
Sonuçta romantik aşk da neydi? Romantik aşk—romantizm ve aşktan oluşuyordu.
İki terim. Her şeyden önce, yazılışları farklıydı. Yazılışları farklıysa, okunuşlarının da farklı olması gerekirdi. Ve okunuşları farklıysa, elbette anlamlarında da bir farklılık olması gerekirdi. Romantizm ve aşk. O halde en başta bunlar neydi? Elbette o kadim kutsal adam “Komşunu sev,” derken, “Yan komşunun karısıyla yat,” demek istemiş olamazdı.
Yine de Tapınak Bakiresi, Sora’nın bu tutkulu açıklamasına soğuk gözlerle umursamaz bir yanıt verdi.
“—Her zamanki saçmalıklarınızı savurup onu kendinize aşık edemez misiniz? Siz sahtekarların en iyi yaptığı şey tam olarak bu değil mi zaten?”
Ancak buna karşılık, ciddi bakışlarla başlarını sallayarak Sora ve Shiro cevap verdi:
“… İm-ka-nı yok…”
“Evet, sana açıklamak zorunda olduğumuz bir şey var gibi görünüyor, Tapınak Bakiresi.”
İkili bakışlarını daha da keskinleştirerek şöyle dedi:
“—Biz, her türlü oyunda yenilgisizliğiyle övünen 『 』 (Boşluk)’uz; fakat kurallarını anlayamadığımız için asla yenemediğimiz—hayır, ciddi anlamda oynamayı bile denemediğimiz oyunlar var… sadece iki tane.”
Onlar—
“—Gerçek hayat oyunu ve gerçek aşk oyunu—!”
Eski dünyamızda boş adımızı 280’den fazla oyunun zirvesine kazıyan bizler. Bir bütün olan, şehir efsanesi olarak fısıldanan bizler—Imanity’nin en büyük oyuncusuyuz.
Yine de unutmayın. Gerçek dünyada bizler sadece bakir, arkadaşsız, sosyal açıdan yetersiz bir çift eve kapanık ezik insanız—!! Sora ve Shiro’nun gözleri bunu ilan ediyordu—heybetli duruşları, neredeyse gurura varan tavırları. İnançlarını gerçeğe, ruha dönüştürdüler. Ve o gerçek de bir hayalete dönüşerek… havayı sarstı—

“E-efendilerim, gerçekten de—ne muazzam bir ruh kudreti!”
“Pek anlamadım ama ikiniz de bir harikasınız yani.”
Jibril ve Izuna duyulur şekilde yutkundular.
Bu sırada Tapınak Bakiresi ve Plum daha nesnel görüşler sundular.
“Bilinen zayıflıklarınızı ele alıp gururla havaya diktiğinizde böyle mi oluyor yani…? Bir bakıma takdire şayan.”
“… B-benim açımdan oldukça elverişsiz bir özgüven türü ama buuu…”
“Olay aynen böyle gelişti, biz de konuyu seninle konuşma şartıyla biraz yatışmasını sağladık.”
“… Pff, demek öyle…?”
“Ve böylece, Tapınak Bakiresi, söylesene bize aşk nedir?”
“… Söyle, bize… Tapınak Bakiresi…”
Masumiyetle parıldayan ciddi yüzlerle soru soran ikiliye bakıp Tapınak Bakiresi iç çekti. Koltuğuna iyice kurulup kendini temizlercesine kuyruklarıyla oynarken, “—Vay vay, sonuçta neymiş ki bu acaba…?” diye düşündü.
Sesi yumuşaktı ve hiç resmiyet taşımıyordu.
“Hatırlayabildiğim kadarıyla düşündüğüm tek şey Werebeast’ler—Doğu Birliği’ydi… Şimdi düşününce, aşk gerçekten de nedir ki? Bir noktada üzerine düşünmeyi bile unutmuşum…”
Uzak geçmişi yad edercesine uzaklara dalan gözlerle fısıldayan Tapınak Bakiresi’nin görüntüsü.
Garip. Sora ve Shiro daha önce hiç hissetmedikleri bir yakınlık hissettiler.
“Anlıyorum…”
“… Şey, sanırım, olay… bu.”
Birlikte iç çekip ardından tekrar Plum’a döndüler.
“Üzgünüm Plum, şimdilik şansına küs. Soyunuz tükenmesin, olur mu?”
“… Güçlü, kal?”
Üçüncü kez öylece gözden çıkarılan Plum, gözyaşlarına boğulacakmış gibi bir ifadeyle çığlığı bastı. “Beni dinliyor muydunuz siz hiç? Bunu yapabilmeniz için bir plan getirdiğimi söylemiştiiiğm!”
Sinir krizi eşiğinde sesi titreyen Plum, notlarını işaret etti.
“Biz Dhampir’ler bunca zamandır öylece kuzu kuzu yutulmayı beklemedik herhaldeee… Kraliçeyi—yani ‘oyunu’—uzun yıllar boyunca analiz ettik ve nihaaayet kusursuz bir plan geliştirdikkk!”
Fakat görünüşe göre Sora da Shiro da ilgilerini çoktan tamamen kaybetmişlerdi. Tapınak Bakiresi’nin izinden giderek saçlarındaki kırıkları ararken umursamazca cevap verdiler, “… Madem çözdün, oyunu… git, sen hallet…”
Sızlanarak, Nğğğğğğ, Plum çığlık attı, “G-göstereceğim size! Kral Sora!” Ve parmağını ona doğrultarak haykırdı: “Sana asla aşık olmayacağını düşündüğün birinin adını söyle!”
“Herhangi biri.”
“… Ha?”
Tırnaklarıyla oynarken ciddi bir ifadeyle anında yanıt veren Sora karşısında Plum donakaldı. Sora, uzaklara dalan gözlerle—aydınlanmaya ulaşmış bir keşişin huzurlu yüzüyle—devam etti:
“On Yemin ile zorlanmadığı sürece birinin bana aşık olduğu gün gelmeden önce gökler yarılır, yer yerinden oynar.”
Bu fani dünyanın hakikatini—bir aydınlanma mertebesini açıklıyormuşçasına devam etti.
“—Ş-şeymm… Bu-bu gerçekten çok acıklııı!”
Sora’nın münevver tebessümü karşısında hızı kesilen Plum, kelimelerini zar zor toparlayabildi. Ardından bir şekilde alternatif bir teklif sunmak adına—“Ö-öyleyse, bunu sizin üzerinizde kullansam olur mu…?”
“Hmm?”
“Bir büyü—kraliçeyi size aşık olmaya zorlayacak bir büyü!”
Hrmm, diye sesli bir şekilde düşündü Sora gayriihtiyari. Hakikaten de, onu uyandırmanın şartı aşık olmasını sağlamaksa, ellerinde böyle bir büyü varken bu gerçekten de kesin bir zafer demekti. Durum buysa, tablo pek çok açıdan değişirdi. Ancak iddiaya şüpheci gözlerle bakan Jibril oldu.
“—Duyguların zorla yönlendirilmesi mi dediniz? On Yemin’in bunu hükümsüz kılması—”
Fakat Plum sanki bu kelimeleri bekliyormuş gibi yanıt verdi. “Evet, normalde öyle olurduuu! Ancak kraliçe uyumadan önce aşık olmak istedi—bu da iznimiz olduğu anlamına geliyoorr. Olay bu işte! Bundan faydalanabiliriz!”
Rüyalarına müdahale edebilmelerini sağlayan mantıkla aynıydı bu; Plum elini kalçasına koyarak açıkladı. Dhampir’in yüzünden talihsizlik akıyordu ama göğsünü kabartırken yüzüne biraz özgüven yerleşmişti.
Onu bu halde gören Sora, bu plana gerçekten de güvendiği çıkarımını yaptı. Jibril’e bir göz atarak başıyla onayladı. “Pekala o zaman. Romantik aşk hissini gerçekten anlamayan benim üzerimde işe yarayacaksa, o zaman kesin bir zafer olmalı sanırım.”
Bu sözlerle Sora bir adım öne çıktı.
“Tamamdır, üzerimde kullan. İşe yarayıp yaramadığını Shiro belirleye—”
Fakat o anda.
“… Olmaz…”
Öne adım atan Sora’nın tişörtünün eteğini kavrayan Shiro, onu anında durdurdu.
“Mm? Ne oldu Shiro?”
“… Olmaz.”
“Mm, şey, neden olmazmış?”
“……”
Shiro’nun gözleri bir anlığına—gerçekten sadece bir anlığına—kaydı. Sora bu nedeni sezmekten uzaktı, bu yüzden Shiro bir açıklama bulmak için beynini tam vitesle çalıştırmaya başladı… bir mazeret, herhangi bir şey. Ve nihayet bir şey bulduğunda Shiro mırıldandı, “… Bilemeyiz… ne yapacağını… aşık, olursan… birine…”
“Ş-Shiro—ağabeyinin çelikten iradesinden hâlâ şüphe mi ediyorsun?!”
Sora, özdenetiminin artık takdire şayan olması gerektiğini trajik bir edayla savundu. Fakat—Werebeast’lerin kalbin inceliklerini okuma becerisine sahip olan Tapınak Bakiresi, hislerin işleyişini görünüşe göre Sora’dan en azından biraz daha iyi anlıyordu ve tatlı tatlı güldü.
“—Ah, madem öyle, üzerimde deneyebilirsin pekala.”
“Tapınak Bakiresi?”
Tapınak Bakiresi, iç ısıtan bir şey izliyormuşçasına konuşmasını sürdürdü.
“Aşk denen o hislerden benim de pek anladığım söylenemez. Neyden şikâyet ediyorsun ki?”
Fakat Shiro, hâlâ temkinli olduğu belli bir şekilde Plum’a sordu, “… Geri… al—alabiliyor musun?”
“Ha? Ah, e-evet! Tabii ki yap-pabilirim!”
“Ah-ha-ha, için rahat olsun. O benim hiç tipim değil,” diyerek içini rahatlattı Tapınak Bakiresi.
Shiro ve Tapınak Bakiresi bir şekilde ortak bir anlayışa varmış gibi görünseler de Sora olayı hâlâ kavrayamamıştı.
“… Hey, ne oluyor burada?”
“Korkarım ki Efendim, ben de anlayabilmiş değilim.”
“…? Üzgünüm, dinlemiyordum işte.”
Tıpkı onun gibi meraklı gözlerle bakan Jibril’in de, zaten çoktan horlamaya başlamış olan Izuna’nın da anlamış olmasına imkân yoktu. Bu üçünü görmezden gelen Tapınak Bakiresi ayağa kalktı—ve bir adım attı. Sessizce ilerleyip Plum’ın karşısına geçti.
“Hadi bakalım, benim üzerimde deneyecek misin?”
“E-evet. Pekala, Kral Sora ve diğer herkes…”
Tapınak Bakiresi’nin bu tavrı karşısında bir an bocalayan Plum, kendini toparladı ve kanatlarını açtı.
“Kan takviyesi olmadan defalarca kullanabileceğim bir büyü değil, bu yüzden iyi izleyin, tamam mı?!”
Plum’ın gözlerinde karmaşık bir desen belirdiği anda, odanın içinde bir rüzgâr esti. Plum’ın gece kumaşından dokunmuşçasına simsiyah olan kanatlarında—Jibril’in harelerinin geometrik doğasından tamamen farklı olarak—kızıllıkla dolup taşan, dalgalı, düzensiz ve sayısız al çizgi belirdi. Adeta kandan dokunmuş gibi kıpkırmızı olan bu düzensiz çizgiler, Plum’ın sağ koluna da yayılmaya başladı. Eli—soğukkanlı ama son derece karmaşık bir biçimde—hareket etmeye başladı. Dokunan ruhların varlığına—büyüyü oluşturan bu ayine—Izuna ve Tapınak Bakiresi’nin kulakları hassasça tepki verdi. Fakat Imanity büyüyü hiçbir şekilde tespit edemediği için Sora ve Shiro durumun farkında bile değildi. Büyüyü tam anlamıyla algılaması ve hazırlanan ayinin anlamını çözmesi beklenebilecek tek kişi Jibril’di.
“—Aman tanrım… gerçekten bu olabilir mi?”
Gerçekten şaşırmışçasına mırıldandı bunu. Birkaç saniyelik bir aradan sonra Plum, eliyle yavaşça Tapınak Bakiresi’ne doğru bir işaret yaptı.
Göz açıp kapayıncaya kadar, bir şeyin yarılma sesiyle birlikte Tapınak Bakiresi’nin etrafında kırmızı bir ışık girdabı dönmeye başladı.

Hm?
“… Bu da ne? Büyü tamamlandı mı yani?” diye sordu Tapınak Bakiresi, görünüşte bariz bir değişiklik hissetmemiş gibiydi.
Gülümsemesinin arasından biraz yorgunluk sızan Plum yanıtladı. “Evet! Ve şimdiii—Kral Sora, lütfen Yüce Tapınak Bakiresi’ne yaklaşın—!
Ve göğsünü sıkııın!”
“… Haa?”
Sora ve Tapınak Bakiresi aynı anda seslerini yükselttiler.
“Bu ‘komut’ üzerine… ayin… tamamlanmış olacaaak!”
Etrafındakilerin tepkilerinden hiç haberdar görünmeyen Plum, yaptığı duyurunun özgüveniyle dolup taşıyordu. Sora, Shiro ile kısa bir bakış fırlattı ve onun onaylayan baş hareketini teyit ettikten sonra—
“Şey, pekala. Tapınak Bakiresi, senin için sorun yok değil mi?”
“… Pekala, bunu kabul eden bendim sanırım… ama önceden açıklamamış olması pek içime sinmedi doğrusu.” Tapınak Bakiresi iç çekerek göğsünü yelpazeledi.
“… Bu nedense gerçekten zor… Tamamdır, geliyoruuum…”
Bu sözlerle, utana sıkıla elini Tapınak Bakiresi’nin göğsüne uzatan Sora, yüzüne kararlı bir ifade takınarak elini sıktı.
İçeri girmesine izin veren ama aynı zamanda geri iten o esneklik karşısında neredeyse bir çığlık kaçırıyordu. Sora, Steph’inkinden hâlâ farklı olan bu his karşısında derinden etkilendi. Fakat hissettiği bu hayranlık görmezden gelindi.
“Hmng…?”
Açık bir hoşnutsuzlukla kaşlarını çatan Tapınak Bakiresi, içinde bir şeylerin tetiklendiğini hissetti ve yüz ifadesi… değişti. Ve sonra, bakışlarını süzgünce Sora’ya doğru çevirip—şaşkın bir halde—mırıldandı:
“N-ne bu? Bu tüyleri ürperten his… iğrenç gülümsemene duyduğum tiksintinin de ötesine geçip işin içine öfkeyi de katıyor… A-anlıyorum… Bu—buna aşk mı diyorlar?!”
“Hadi oradan, aslaaaaa! Hem hey, bu can yakıyor kahretsin!”
Tapınak Bakiresi, korkunç bir şeye bakıyormuş gibi bir ifadeyle hislerini fısıldarken, Sora derhal dehşet içinde bağırdı. Fakat onun haykırışlarına kulaklarını tıkamış gibi konuşmaya devam etti Tapınak Bakiresi.
“Ha, bu aşktı demek. Nasıl bir şey bu? Asla hayal edemezdim ama şu an kesinlikle Kral Sora’ya aşık olduğumu söyleyebilirim. Gerçekten de… demek insanı kusturacak kadar midesini bulandıran bu his aşkmış… Dünya gerçekten de büyük bir yer.”
“—Hey, Plum. Başarısız oldun, değil mi?”
Nereden bakarsanız bakın, Dhampir işi eline yüzüne bulaştırmış gibi görünüyordu. Sora’nın yüz ifadesi ağzının kenarlarını gererken Plum göğsünü gururla kabartıp yanıt verdi.
“Hi-hi-hi, ah, bir dinleyin amaaa… Kilit nokta tam da burada yatıyoruuu.”
Ve şimdi, yalnızca bir Dhampir’in başarabileceği bir hüneri sergilemiş olmanın edasıyla, az önceki sıkıntılı yüzü ışıldıyordu.
“Aşk büyüsü, uzak diyarlarda kadim çağlardan beri fısıldanan ama asla gerçekten başarılamamış bir şeydirrr—”
“… Öyle mi, Jibril?”
Aşk iksirleri, aşk büyüleri—fantastik bir dünyada böyle şeylerin olması beklenirdi ama…
“—Kesinlikle. Kabullenmekten nefret etsem de, arkasındaki prensibi hiçbirimiz tamamen kavrayabilmiş değiliz,” diye itiraf etti Jibril, hayretini gizleyemeyerek. Plum’ın zaferini isteksizce kabul ederek başıyla onayladı.
“Bildiğim kadarıyla, büyülü sanatlarda ustalaşmış olanların bile tanımlayamadığı romantik aşk gibi muğlak ve belirsiz bir unsura müdahale eden bir büyü, Elfler tarafından bile asla gerçekleştirilememiştir…”
İllüzyon konusundaki yatkınlıkları ne kadar olağanüstü olursa olsun, Dhampir’lerin sıralaması On İki’ydi. Büyüsel yatkınlık, karmaşık büyü dokuyanların ta kendisi olan Yedinci Sıra ile adeta eş anlamlıyken, Elflerin bile başaramadığını başaran Plum, sanki “Başka ne bekliyordunuz ki?” dercesine başını sallamakla yetindi.
“Eveeet, zor kısım romantik aşkın tanımının belirsiz olmasıydı—kişiden kişiye değişiyor, anlarsınız yaaa.”
Küçük kanatlarını neşeyle çırpan Plum açıklamasını sürdürdü. Akciğerlerini dolduran havanın sesinin duyulacağı kadar göğsünü kabartarak devam etti:
“Tanımlamaya meydan okuyan belirsiz bir unsur üzerinde hiçbir ayinin bir anlamı olamaz. Bu yüzden avamca ‘aşk büyüsü’ denen tüm o şeyler şehvet büyüsünden başka bir şey değildi—fakat!”
“Hey, orada dur bakayım, Bayan Plum. Aslında ben şehvet kısmıyla daha çok ilgileniyorum—”
Sora’nın ilgisini görmezden gelen Plum, neredeyse geriye doğru bükülecekmiş gibi göğsünü kabarttı.
“Biz Dhampir’ler sonunda bunu gerçeğe dönüştürdük!”
“……”
Ve ardından Elflerin bile ulaşamadığı, bir Flügel’ı bile hayrete düşüren o büyü ilk ve son kez açıklandı:
“Belirsizse, yapmamız gereken tek şey onu belirlemektirrr! Romantik aşk her insan için farklılık gösteren bir hisse, tek yapmamız gereken kendi tanımımızı keyfi olarak dayatmaktırrr!”
Bu saçma mantık da neyin nesiydi böyle? Oyunlarda çok yaygın olan aşk büyüsü, hiçbir zaman bugünkü kadar yanlış hissettirmemişti. Sora, kendisine bir çöp yığınına bakıyormuş gibi bakan Tapınak Bakiresi’ne doğru bir bakış fırlattı—

“… Şey, ama bunun aşk olmadığı gün gibi ortada.”
Sora gözlerini devirerek mırıldandı.
“Hayır! Tapınak Bakiresi kendini aşık olarak algılıyorsa, bu aaaaşktır! Çünkü aşk—zaten en başından beri bir illüzyondur!”
Güüüüm. Gizlilik ve illüzyonda—zihni ve algıyı yönlendirmede—en üstün olan ırk, bunu hiçbir çekince duymadan dosdoğru ortaya koymuştu.
“… Shiro. Aşk konusunda hiçbir zaman bugünkü kadar hayal kırıklığına uğramamıştım.”
“… Aşk… neydi… gerçekten…”
Kendi felsefelerine dalan iki kardeşi görmezden gelen Plum, kendisini kaptırdığı ivmeye bıraktı.
“Hadi, Kral Sora. Tapınak Bakiresi artık ürpertici olan her şeyi aşk olarak algılamalı! İşi garantiye almak için ortaya son derece net, ezici, baştan aşağı ürpertici bir laf savurmanızın vakti geldi! Hadi yapın!”
Ürpertici kelimesinin defalarca yankılandığını duyan Sora’nın içinde bir şeyler söyleme arzusu kabardı—ama şimdilik bunu bastırdı.
“Şeeey… ‘Tapınak Bakiresi, azıp kudurmak ve her yerini yalamak istiyorum…’”
Sora’nın aklına gelen bu ilk sözler karşısında Yüce Tapınak Bakiresi tepki verdi—bir adım geri çekilerek. “Ayy… Hayır, Sora, böyle şeyler söylememelisin—bu sana daha da, daha da aşık olmama neden oluyor! ”

“Hey, Plum! Sence bu laflarla o yüz ifadesi birbiriyle uyuşuyor mu?! Bana katıksız bir nefretle baktığının farkında mısın?! Oğlum, gözleriyle bana açıkça ‘siktir ol git de geber’ diyor lan, anlıyor musun?!”
Gözleri yaşarmış halde Sora, Plum’ı yakasından tutup bağırdı; fakat Dhampir başını iki yana sallarken gururla göğsünü daha da kabarttı.
“Yüce Tapınak Bakiresi’nin aşkının tecelli etmiş hali bu işte. Artık böyle bir şey oldu, anlarsınız yaaa? Muhteşem değil mi?”
“Aynen, muhteşem ne demezsin. Şimdi çabuk ol da şunu durdur! Akıl sağlığım Mach hızında eriyip gidiyor!”
Hayır yani. Bu ne bir aşk büyüsü olabilir ne de bir hile kodu…
……

“Ayyy, ilginç bir deneyimdi… Uzun yaşamanın mükâfatı bu olsa gerek.”
Büyü bozulurken Tapınak Bakiresi’nin neşeli kahkahası odada çınladı. Vahşi Irk’ın yaralarını fark etmemesi için bu manzarayı göz ucuyla süzmekle yetinen Sora, Plum’a döndü.
“Pekala, bu işin garanti olduğunu falan anladım. Ama bunu neden kendiniz yapmıyorsunuz?”
Birini böylesine koşulsuz şartsız aşık etmenin bir yoluna sahiplerse, Dhampir’lerin bu işi kendi başlarına halletmesi gerekirdi. Fakat Plum omuzlarını düşürerek yanıt verdi.
“Görüyorsunuz ya, son erkek Dhampir henüz çok küçüüük… Kraliçenin arzusu ise bir ‘prens’—”
Ellerini çevirip havada birkaç büyü çemberi falan yüzdüren Plum devam etti:
“Bu algıyı saptıran bir büyü… Bayağı etkili bir büyü olabilir ama yine de, ne bileyim, Tapınak Bakiresi’ni şuradaki bir kayaya aşık edemeeez… En azından üreme yeteneğine sahip bir erkek olması gerekiyooor.”
Ardından Shiro, sessizce Sora’nın giysisinin ucunu çekiştirerek ona telefonunu gösterdi. Orada yazılı sözlere şöyle bir bakan Sora yanıtladı:
“Hmm… ‘O zaman Ağabeyim olmak zorunda değil,’ ha. Son derece doğru.”
Sora’nın bu sözleri üzerine Tapınak Bakiresi ile Izuna’nın kulakları seğirdi.
“Hey, Plum, kraliçenin oyununa birden fazla kişi girebilir mi?”
“Ha? Şey, evet. Sanırım evet… Kraliçenin rüyalarına müdahale etme ayini zaten tek başına devasa bir iş olduğu için biraz zahmetli olacak amaaa… Acaba neden tek başınıza yapamıyorsunuz, Efendimmm?”
“Kusura bakma ama hileler son çaredir. Eğer bu işe gireceksek, bileğimizin hakkıyla yapıp yapamayacağımızı bir görmek istiyorum.”
“Şarlatanın da çenesi düşük olurmuş…”
“Ağzını topla bakalım Tapınak Bakiresi, saçmalamayı kes—hile, kuralları çiğneyen yenilmez bir sahtekârlıktır; hilebazlık ise kuralların kapsadığı ve yakalanırsan kaybedeceğin bir yöntemdir. Mantık olarak bambaşka şeyler, değil mi?”
Tapınak Bakiresi ve diğerleri bilmese de, Sora ve Shiro—kendi eski dünyalarında zihin oyunları ve kurnazlıklar kullansalar dahi—asla hile yapmama ilkesine sahiptiler.
“Bir oyun, belirlenmiş kurallar çerçevesinde sonuna kadar hakkı verilerek oynanmalıdır. Temel kuralları yok sayarsanız buna oyun diyemezsiniz. Resmi olduğu sürece açıkları kullanırız, bozuk karakterleri kullanırız, kazanmamızı sağlayacak her şeyi kullanırız—ama sistemin sınırlarını ihlal etmeyiz. Bu tartışmaya kapalıdır.”
Sözlerini kararlı bir baş hareketiyle noktaladı.
Derken Sora bir şey fark etti—ve Tapınak Bakiresi’ne doğru bakıp tekrar başını sallayarak sordu:
“—Hey, Tapınak Bakiresi—yüzebiliyor musun?”
Tapınak Bakiresi başını iki yana sallayarak yanıt verdi. “—Yüzemesem bile, suyun içinde öylece yürümek bana fazlasıyla yeterli. Ne olmuş ki?”
“Senin için de uygunsa bu teklifi kabul edelim—ve Oceando’ya gidelim diye düşünüyordum.”
“… Hmm, pekala, sanırım olur. Ödül hayli cazip, üstelik kazanma şansınız da var gibi görünüyor.”
“K-kabul ediyor musunuzzz?!”
“—Tapınak Bakiresi, tanıdığın bu işe biçilmiş kaftan kimse var mı?”
Bu soru üzerine Tapınak Bakiresi düşünmek için kısa bir ara verdi. Ardından—Sora’nın yüz ifadesinin birazdan alacağı hali hayal edip dudaklarında istemeden beliren tebessümü gizlemek için elini stratejik bir şekilde ağzına koyarak—Tapınak Bakiresi ilan etti:
“—Ino Hatsuse. Öğrendiğime göre o adam tam otuz kadınla evlenmiş.”

Elkia Kraliyet Kalesi: Kraliyet yatak odası. Steph, uzun zaman sonra ilk kez kendini uykunun huzurlu kollarına bırakmış, düşler diyarında süzülüyordu ki—
“Mevzuyu öğrendik, seni bunak moruk! Artık kaderin mühürlendi!!”
Kaleyi sarsan patlama sesiyle ve hatta onu bile bastıran öfke kükremesiyle yataktan aşağı yuvarlandı.
“N-ne oluyoruz yaa?!”
Başını çarptığı için çığlık atıp acıyla kıvranan Steph, yine de duyduğu sesin—daha doğrusu ulumanın—kime ait olduğunu anladı ve derhal o yöne doğru seğirtti. Üzerinde hâlâ gece kıyafetleri olduğunu bile unutup çarşafına büründüğü gibi odadan fırladı ve doğruca Büyük Konferans Salonu’na koştu.
Büyük Konferans Salonu’nun kapısını adeta tekmeyle açan Steph, gürültünün muhtemel—hayır, şüphesiz—kaynağını gördü: Jibril. Ve belki de bu yüzden—
“N-ne oluyor burada…?”
Ino Hatsuse’nin—Steph adına oynadığı—kartlar, rakiplerinin (muhtemelen soyluların) kartları ve deste deste kâğıtlar, Büyük Konferans Salonu’nun enkazı içinde havada uçuşuyordu. Duman henüz dağılmamıştı. Ve bu felaketin müsebbibi, en sonunda Steph’i fark ederek konuştu:
“Ah, küçük Dora, tünaydınlar. Efendilerim bizi derhal Elkia’ya nakletmemi buyurdular; kişi sayımız da bir hayli fazla olduğundan uzamda biraz büyükçe bir delik açmak durumunda kaldım. Bir sorun yoktur umarım?”
Yani her şeyin yolunda olmama ihtimali mi vardı? Steph bu endişeyi bir kenara bırakıp dumanın ardına baktı. Tam o sırada Sora’yı gördü; adeta zemini kıracakmış gibi zıplıyor, tabanı delip geçecek bir kuvvetle yere basarak Ino’ya doğru yürürken böğürüyordu.
“Sanık Ino Hatsuse! Kendine çift haneli sayılarda karı alacak kadar lanet olasıca renkli bir hayat yaşamış olma ağır suçuyla yargılanıyorsun! Kafamın içindeki idari mahkemede, benliğimi oluşturan tüm jüri üyeleri, keyfi ve taraflı kararım doğrultusunda oy birliğiyle seni suçlu buluyor ve ölüm cezasına çarptırıyor! Galaksi kanunları uyarınca, hemen burada ve şimdi—uzay tozuna dönmelisiiin!!”
“… Ahh… Kral Sora Hazretleri… Size söylemek istediğim şeyler gökteki yıldızlar kadar çok.”
Aslaklar Kralı’nın—ve ekleyelim ki Çılgın Kral’ın—yarım ay sonraki dönüşü karşısında Ino kendini tutmaya çalışarak seğirdi—yine de. Sora’nın arkasından beliren Izuna’nın tek bir cümlesi Ino’yu olduğu yerde dondurdu.
“… Büyükbaba… sen bir ‘seks canavarı’ mısın yani?”
“Ha—?! Izuna, bunu da nereden öğrendin—?!”
Anlamını bilmediğinden olsa gerek, Izuna başını yana eğdi.
“… Şu pislik Sora sana öyle dedi yani.”
“Hey, seni tüysüz maymun pislik!! Bana bu kadar dağ gibi işi kilitledikten sonra torunuma ne öğrettin ulan sen, şerefsiz?!”
Dış görünüşünü daha fazla koruyamayan Ino, bir masayı paramparça ederek böğürdü. Fakat bunu gören Sora, dramatik bir edayla göğe baktı ve ellerini sallayarak parmağıyla onu gösterdi.
“Oho! Bak gör, Izuna! İşte ağır suçu yüzüne vurulmuş bir suçlunun suratı! Ne kadar da korkunç bir manzara değil mi?!”
Izuna, hayalleri yıkılmış bir halde mırıldanmaya devam etti:
“… Büyükbaba, sen tam bir lanet hovardasın yani.”
“Ney-hayır, Izuna! Deden onların her birine sevgisini—”

“Aah, aah! Kes sesini, kes sesini seni uçkurunun kölesi! Bahaneleri kes de onurunla kabul et—gkhh!!”
“… Ağabey… kapa çeneni…”
Sora’nın sırtına kurulmuş olan Shiro’nun fısıltısı, çileden çıkmış Sora’yı susturmak için kollarını boğazına dolarken uyguladığı kuvvet kadar hafifti.
Duman nihayet dağılmaya başladığında:
“Ehe-he-he, sizinkiler de her seferinde pek bi’ cıvıl cıvıl…”
Çıngırak sesleri ve tahta takunyaların yere vurma gürültüsü eşliğinde—altın renkli tilki ortaya çıktı.
“N-Ne—T-Tapınak Bakiresi Hazretleri?!”
Onu gördüğü an secdeye kapanan Ino’ya, Tapınak Bakiresi emir buyurdu:
“Ino Hatsuse—bundan böyle tam kadro Oceando’ya gidiyoruz.”
Eğlenen ve neşeli tonuyla devam etti:
“Yolda anlatacağız ama tam da çapkınlık eğiliminin tüm gücünü sergilemeni isteyeceğim zaman geldi. Bir itirazın var mıdır?”
“T-Tapınak Bakiresi Hazretleri… Ey Yüce Tapınak Bakiresi Hazretleri, sizin bile beni böyle bir—”
Ino’nun gözyaşlarıyla yeri ıslatmasına ramak kalmış gibi görünmesine rağmen, Tapınak Bakiresi sesini biraz alçaltarak soruyu ona tekrar yöneltti—
“—Bir itirazın var mıdır dedik?”
Ino başını kaldırdı ve etrafına bakındı. Orada toplanan yüzlere bakarken, en sonunda nasıl bir çıkarıma vardı bilinmez—fakat cevabı kısa ve netti:
“… Nasıl emrederseniz. Emriniz başım üstüne.”
“—…”
Neye uğradığını şaşıran Steph, durumu kavrayamayarak kapı eşiğinde kalakalmıştı.
“Selam Steph. Harika görünüyorsun. İki hafta oldu, değil mi?” dedi Sora sanki onu daha yeni fark etmiş gibi gayet pişkin bir edayla. Onu gören Steph’in yüreğinde sayısız duygu çalkalandı. Öfke, sitem, laf yetiştirme arzusu, merak—. Fakat tüm bunlardan önce, Sora’nın uzun zamandır görmediği yüzü gözlerinin buğulanmasına neden oldu. Onu nihayet tekrar gördüğünde söylemek için hazırladığı sayısız cümle uçup gitti. Steph, gözdağlarını sıktıkça biriken damlaları kendi haline bırakmaya karar verdi. Onlara hangi duygunun sebep olduğunu düşünmemeyi seçti ve sadece hislerine uyarak ağzını açtı—
“Görüyorum ki Elkia’da da siyaset epey hızlı ilerlemiş—Ino Hatsuse’nin idaresi altında mıydı?”
“Hadi oradan, Steph yaptı her şeyi. Ino’yu sadece onu dizginlesin ve akıl versin diye oraya koyduk.”
“… Ha?”
Tapınak Bakiresi ile Sora arasındaki bu diyalog üzerine Steph’in açık kalan ağzından yalnızca abuk sabuk bir ses çıkabildi. Bu açıklama karşısında gözleri fal taşı gibi açıldı; durumu anlamışçasına gülümseyen Tapınak Bakiresi ise bu aşikâr değişimi görmezden geldi.
“—Anlıyorum, anlıyorum. Demek kahrolası bir Konfederasyon kurma bayrağını çekip, güya hükümdar edasıyla ikiniz Doğu Birliği’nde keyfinizce cirit attınız… Yine her zamanki gibi aşağılık bir adamsın, görüyorum.”
Tapınak Bakiresi’nin kendinden emin sözlerine Sora da benzer bir tebessümle karşılık verdi. “İşi uzmanına bırakın derler—siyaset söz konusu olduğunda Steph’e her zaman güvenebiliriz.”
“… Siz ortalıkta yokken bu durum daha da bir geçerliydi yani, değil mi?”
“Aynen öyle. Bizim asıl endişelendiğimiz şey, başka bir ülkenin bu fırsattan istifade bize bulaşmaya kalkışmasıydı.”
Ino ve Steph’in nefesi kesildi. Ancak kâğıtlara bakmakta olan Shiro, ağabeyinin düşüncesini sakince sürdürdü.
“… ‘Ağabeyim ve, ben, evde değiliz’… Nereden, bakarsan bak… bu bir, tuzak…” Devam etti:
“… O tuzağa… atlamak için… aptal olmak, gerekir.”
“Her gün bizimle oynayan—ve her kaybettiğinde ders çıkaran Steph’e karşı o aptalların milyonda bir şansı bile yoktu. İşte bu yüzden içimiz rahat bir şekilde Doğu Birliği’ne odaklanabildik!”
Steph ve Ino donakalıp öylece bakakaldılar. Ancak Sora ifadesini biraz sertleştirerek ekledi: “Ama o kadar sık oynamak da abartı olmuş. Steph, bütün maçları neden kabul ettin ki?”
Bu sitem karşısında Steph’in zihni donup kaldı. Düşününce… haklıydı—neden bütün maçları kabul etmişti ki? Meydan okunan taraf oydu; oyuna veya oynayıp oynamamaya karar verme hakkı onun elindeydi. Neden kendini bu kadar hırpalamıştı? Steph kendi kendine bunu sorarken gözleri bir kez daha açıldı, fakat Sora devam etti:
“Steph—sana güveniyorum ama kendini bu kadar zorlama. Hem—şey, yani…” Biraz mahcup olmuş gibi başını kaşıdı, ardından mırıldandı: “… Teşekkürler Steph.”
İşte duymak istediği sözler bunlardı. Kendini bu kadar paralarken tek istediği şey buydu. Dolup taşan gözyaşları, beynine nüfuz eden idrak, vücut ısısının yükseldiğini hissetmesi, yanaklarının kızarması—tüm bunlar aynı anda üstüne çullanırken yine de cevap vermeyi başardı:
“Y-yok canım… Sadece siz ikiniz o kadar akıl almazsınız ki acele etmem gerektiğini düşündüm—hepsi bu!”
Sora kekeleyen Steph’e yaklaştı. Steph’in kalp atışları hızlandı.
“Eee, Steph. Yorgunken üzerine gelmek istemem ama Tapınak Bakiresi’nin dediği gibi, Siren şehrine gidiyoruz.”
“E-evet, peki… E-ee?”
Steph bakışlarını kaçırdı. Sora’nın gözleri, dertlerden yüzü çökmüş, tanımadığı esmer bir kızın durduğu yere kaydı.
“Görünüşe göre Seirenler ve Dhampirler yok olmak üzereymiş falan, biz de gidip onları çabucak kurtaracağız—ya da daha doğrusu…”
Ve sonra, sanki gayet sıradan bir şeymiş gibi—
“… Doğu Birliği ile Konfederasyonumuzu kurmak için yanıp tutuştuğumuz kaynakları ve toprakları ele geçirmeye gidiyoruz.”
Sora’nın bu beyanı üzerine Steph’in gözlerinin kenarları biraz daha ısındı.
Ne de olsa doğruydu. Bu adam her şeyi Elkia uğruna yapmıştı. Ve şimdi yaklaşan kişi Shiro’ydu.
“… Yani, Steph… Dikiş, dikebilir, misin…?”
“—Efendim?”
“Yani kısacası, plaja gidiyoruz. Hepimize mayo dikebilir misin? Tasarımları ben sana veririm.”
Yani bir başka deyişle, iş yükü yine artacaktı. Steph, gülümseyerek, öylece sessizce bayılmaya karar verdi…
