İmanity ülkesi—Elchea Krallığı. Başkent Elchea: 6. Bölge, Doğu Bölgesi. Görkemli bir malikanenin konuk salonunda, kenarda izleyen birkaç seyircinin bakışları altında, beş kişi bir masanın etrafını sarmıştı.
Masadakilerden biri, darmadağınık kesilmiş siyah saçları, gözlerinin altındaki morlukları ve üzerindeki “I ♥ PPL” tişörtü, kot pantolonu ve spor ayakkabılarıyla genç bir adamdı. İkincisi ise kucağında oturan küçük bir kızdı—kar gibi beyaz uzun mu uzun saçları, yakut gibi kırmızı gözbebekleri, ifadesiz ve yarım açılan gözleriyle siyah bir denizci üniforması giyiyordu. Genç adamın koluna, bir kol bandı gibi kraliçenin tacı sarılmıştı. Aynı şekilde kız da aşırı uzun kâküllerini bağlamak için kralın tacını kullanmıştı. Nitekim bu iki kardeş, İmanity’nin son ülkesi olan Elchea’nın hükümdarlarıydı. Ağabey: Sora. On sekiz yaşında, bakir, popüler olmayan, sosyal beceriden yoksun, ezik, oyun bağımlısı bir otaku. Kız kardeş: Shiro. On bir yaşında, arkadaşsız, sosyal beceriden yoksun, evden çıkmayan, oyun bağımlısı bir otaku.
Elveda insanlık.
SON
Sadece bunları duyan biri tam olarak böyle düşünürdü. Ancak bu ikisi—bu dünyaya ait değildi. Geldikleri eski dünyada, 280’den fazla oyunun sıralamasında kırılamaz rekorlara imza atmışlardı. Tek bir yenilgi bile almadan, her türlü oyunun zirvesine o boş isimlerini kazımışlardı. Ve böylece, gerçek dışı yetenekleri ve gizemli kimlikleriyle efsaneleşen bu oyuncular, ” 『 』 ” adıyla anılan bir şehir efsanesine dönüşmüş—ve en sonunda buraya kadar gelmişlerdi.
Bu dünyaya, Disboard’a… Kadim zamanlardan beri savaşın On Yemin ile yasaklandığı o yere. Ülke sınırları da dahil her şeyin oyunlarla karara bağlandığı o dünyaya. İmanity’nin, insanların ne kullanabildiği ne de hissedebildiği büyüleri kullanarak hile yapan diğer ırklar tarafından köşeye sıkıştırıldığı bir zamanda. İmanity’nin son şehri, bir Elf casusu tarafından kukla devlete dönüştürülmenin eşiğindeyken. Bu dünyaya, büyüleri olmadan, hiçbir özel güçleri olmadan gelmişlerdi. Sıradan insan yeteneklerinden fazlasına sahip olmadan, hem sözde hem özde tüm insanlığın en güçlüsü olduklarını ilan eden tacı kazanmış ve tahta çıkmışlardı.
Hayat konusunda inkâr edilemez birer başarısızlık oldukları doğruydu. Topluma uyum sağlayamadıkları da bir gerçekti. Fakat bu tek dünyada—bu iki kardeş, İmanity’nin kurtarıcıları olabilirdi. İmanity’nin umudunu ellerinde tutan bu ikiliden ağabey Sora, elindeki kartlarla konuştu!!
“Hey, Steph. Bebekler nereden geliyor?”
Belki de en iyisi gerçekten elveda demekti.
Masanın hemen kenarında, Sora ve Shiro’nun yanında bekleyen bir figür, soğuk bir bakışla karşılık verdi.
“… Omuzlarında İmanity’nin kaderini taşıyan birine bunu açıklamak zorunda kalmayı gerçekten hiç istemezdim…”
Kız, onlu yaşlarının sonlarında, kızıl saçlı, mavi gözlü ve bir fantezi dünyasında görmeyi bekleyeceğiniz türden fırfırlı kıyafetler giyen biriydi. Tarzı, görünüşü ve tavırları yüksek bir soydan geldiğini gösteriyordu—Stephanie Dola. Namıdiğer Steph. Asil bir aileden gelen, Elchea Kralı’nın torunu olan genç hanım cevap verdi:
“—Aklıselimliğinizi nihayet tamamen mi kaybettiniz, Majesteleri?” Hayır, bu doğru bir ifade şekli değildi—kendini düzeltti. “Böyle söyleyince sanki en başından beri aklınız başınızdaymış gibi anlaşılıyor.”
“Hey, ben gayet aklı başında biriyim!”
“Bu soruyu sanki son derece mantıklıymış gibi sormanız tam olarak mantıksızlığın kendisi!”
“Tüh, hiç ama hiçbir şey anlamıyorsun! Bak, bu dünyada On Yemin var, değil mi?!”
On Yemin. Tek Gerçek Tanrı tahtını kazandıktan sonra Tanrı Tet tarafından koyulan, bu dünyanın mutlak kanunu.
1. Bu dünyada her türlü yaralama, savaş ve yağma yasaktır.
2. Bütün anlaşmazlıklar oyunlardaki galibiyet ve mağlubiyetle çözülecektir.
55. Oyunlar, tarafların eş değer olduğunu kabul ettiği bahisler karşılığında oynanacaktır.
4. Üçüncü maddeye ters düşmediği sürece, her türlü oyun ve bahis serbesttir.
5. Meydan okunan taraf, oyunun türünü belirleme hakkına sahiptir.
6. Yeminler üzerine edilen bahisler kesinlikle bağlayıcıdır.
7. Gruplar arasındaki anlaşmazlıklarda tam yetkili bir temsilci atanacaktır.
8. Bir oyunda hile yapıldığı tespit edilirse, o taraf yenilmiş sayılır.
9. Yukarıdaki maddeler, Tanrı adına değiştirilemez ve mutlak kurallardır.
10. Birlikte neşeyle oynayalım.
“… Evet, yani?”
“Yani, baksana. Yaralama yasak. O zaman nasıl bebek yapacaksınız ki?”
……
“… Bunu neden şimdi sorduğunuzu öğrenebilir miyim?”
“Sadece canım sıkılıyordu ve aklıma takıldı. Ama bu bir nevi ciddi bir sorun değil mi?”
Etraftaki bakışların farkında olan Steph, Sora’nın kulağına fısıldadı:
“Sizin dünyanızda insanlar yumurtadan mı çıkıyordu?”
Evet, Sora ve Shiro’nun başka bir dünyadan gelmiş olması bir sırdı.
Demek istediği, bu konuyu bütün bu insanların önünde konuşmamasıydı. Steph her zamanki gibi soğuk ve inanamayan gözlerle onu azarladı.
“—H-hey! Bakirim diye benimle dalga geçme! Erkeğin cebindeki canavarın kızın gizli bahçesine girip çıktığını ve sonra tüm dünyanın altüst olduğunu bilmediğimi mi sanıyorsun?!”
“… Abi, olayı böyle anlatınca… kulağa daha da… bakir gibi geliyorsun.”
“Bakirim ben zaten! Başka ne olmamı bekliyordun ki?!”
Hayatında hiç kız arkadaşı olmamış asil beyefendi, kucağında tüneyen on bir yaşındaki kız kardeşinin tespitine çocukça bir karşılık verdi.
“G-hem zaten, o işleri yaparken canın acır, değil mi?! En azından ilk seferinde!! Yani On Yemin varken, İmanity bu dünyada nasıl çoğalıyor? Ben bunu soruyorum!”
Steph onun aslında gerçekten de ciddi bir soru soruyor olabileceğini fark etti. Ama önce—
“… Sadece emin olmak için soruyorum: Bu benimle herkesin içinde dalga geçip beni utandırmak için kurulmuş sapıkça bir tuzak değil, değil mi?”
“—Şey, porno oyunlarının olmadığı bir dünyada böyle bir senaryo uydurabildiğine göre bence asıl tuhaf olan sensin?”
Erotik oyunların olmadığı bir dünyada bile böyle bir oyuna senaryo uydurabiliyordu. Gerçekten de böyle bir hayal gücüne şapka çıkarmak gerekiyordu.
“Boş ver. Sonra anlatmayı bilen birine sorarım. İşe yaramaz.”
“Ne—İyi tamam, tamam, açıklayacağım sana!”
Steph boğazını temizledi—öhö-öhö.
“Hakların ihlali anlamına gelen şeyin neye dayandığı gayet açıktır.”
“Hmm. Tam olarak ne yani?”
“En basit haliyle: Hakları kötü niyetle ihlal eden eylemler—iptal edilir.”
Ha?
“—Şey… Yani beyinlerimiz gerçek zamanlı olarak sansürleniyor mu demek istiyorsun?”
“Evet, aynen öyle.”
Pekala, burası bir fantezi dünyası olabilir ama bunun saçmalık olduğunu söylemek zorundaydınız.
“Dolayısıyla, On Yemin’in kabulünden bu yana yasaların çoğu sadece birer kalıntı haline geldi. Sonuçta başarıyla gerçekleştirilen herhangi bir eylemin Yeminler’e uygun olması, aksi takdirde rıza ile veya yanlışlıkla yapılmış olması gerekir—”
“Hhh… Sizin Tanrı da harbi her şeyi yapabiliyor.”
“Tek Gerçek Tanrı tabii ki her şeyi yapabilir, yapamaz mı?”
Dünyanın kurallarını keyfine göre yeniden inşa etme hakkı. Ve şimdi—bunun kendisi bile bu dünyada bir oyunla belirlenecek gibi görünüyordu.
“Hmm… Pekala o zaman. Öyleyse tekrar sorayım, bebek yapmak neden serbest?”
Cevap veren Steph değil, Sora’nın kucağında kartları karıştıran Shiro oldu.
“… Rıza… ‘Devir’… Başka bir deyişle…”
“Ha, yani birbirinize izin verirseniz bu bir hak ihlali sayılmıyor.”
Sora, daha önce Shiro tarafından sırtına nasıl tekmeyi yediğini hatırlayarak sonunda olayı kavradı. Konu Shiro olsaydı, bilincinde olmadan onay vermiş olabileceğini düşünmek doğaldı.
Esneyen Sora, Shiro’nun önündeki kartları karıştırırken derin düşüncelere daldı:
“Şimdi mantıklı oturdu işte. Sonuçta başkasına zarar veren hiçbir şey yapamasaydın doktorların eli kolu bağlanırdı.”
Sora bu Yeminler’in gerçekten ne kadar iyi tasarlandığını bir kez daha mırıldanırken Steph araya girdi: “Dünyanın işlediğini ve kuralların ne kadar hızlı uygulandığını görebiliyorsun.”
“Bizim dünyamızda işler hiç de böyle yürümüyordu…”
Şaşırtıcı bir şekilde, çelişkilerle ve kusurlarla dolu olmasına rağmen bizim dünya kurallar olmadan bile işlemeye devam ediyordu. Bu dünya da On Yemin’den önce muhtemelen aynı durumdaydı.
“… Ama bu başka bir soruyu daha akla getiriyor.”
“Nedir?”
“Göğüslerini ellememe nasıl izin verildi—Pekala, boş ver.”
Herkesin içindeyiz! Biraz daha ileri gidersen—Steph’in delici bakışları hiç şakaya gelmiyordu, Sora çenesini kapattı.
“Her neyse, çok sürükleyici bir sohbetti. Vakit öldürmek için birebir.”
“Az önce açıkça sadece vakit öldürmek için olduğunu söyledin ama?!”
Sora uykulu kafasını kaldırdığında, masanın etrafında duran son üç adamı fark etti. Sadece iç çamaşırlarıyla kalmış soylular. Biraz fazla yağlı üç orta yaşlı adam. Ayrıca son derece acınası bir olaya tanıklık ediyormuş gibi bu adamları izleyen birkaç seyirci vardı.
Sora yarı uykulu bir halde oynadığı için az kalsın unutuyordu. Ancak kardeşler şu anda bu üç soyluyla bir oyunun tam ortasındaydı. Ellerindeki her şeyi ortaya koydukları bir poker oyunu.
“Cidden, bir sürü yaşlı adamı çıplak görmeyi kim ister ki…? Artık bitiremez miyiz?”
Gerçekten de, şimdi eski birer soylu olan bu üç adamın bütün varlığı Sora ve Shiro tarafından az önce suyuna kadar çekilmişti. “Bütün varlıkları” derken tam olarak kulağa geldiği anlamı kastediyordu. Toprakları, servetleri, hakları ve elbette eşleri, çocukları, aileleri. Tüm bunlar sadece iki saat içinde üçlüden çekip alınmıştı ve şu an üzerlerindeki iç çamaşırlarından başka bir şeyleri kalmamıştı.
“N-nasıl—? Şimdi durursak elimizde hiçbir şey kalmayacak!”
“S-s-siz bunun yanınıza kalacağını mı sanıyorsunuz?”
“Kayıplarımızı telafi edemezsek giyecek elbisemiz bile kalmayacak! Bu ne cüret?!”
Sora esnedi, konuşulanları yarım yamalak dinliyordu.
“… Oynamayı kabul eden sizdiniz; biz istemediğimiz halde ailelerinizi ve elbiselerinizi masaya yatıran da sizdiniz, değil mi…?
“Ayrıca, izninizle söyleyeyim—”
Kral onları azarlamaya devam ederken, üç soylu—hayır, eski soylu—Sora’nın bakışları karşısında büzüştü.
“Üçünüzün ortaklaşa hile yapmasına göz yumuyoruz. Minnettar olmalısınız.”
“… Full house… Oyun bitti…”
Shiro’nun bu sözlerle açtığı el, soyluların son çaresi olan iç çamaşırlarını da kaybettikleri anlamına geliyordu.
Ve böylece, tarım reformuna karşı çıkan hareketin soylu sınıfından üç elebaşı anadan doğma bir halde ortada kaldı ve kışkırttıkları gösteriler sona erdi.

Başkent Elchea: Ana Cadde. Şehrin kuzeyini, doğusunu, güneyini, batısını ve kaleyi birbirine bağlayan ana yoldu. Elchea’nın en kalabalık caddesiydi; Sora’nın tarım reformlarına karşı çıkıp iç çamaşırlarına kadar kaybeden soyluların evlerine dönmek için geçmek zorunda oldukları yoldu aynı zamanda.
“B-bu kadarı gerçekten fazla. Mide bulandırıcı…”
At arabalarının ve kalabalığın arasından geçen bu işlek yolda eve doğru yürürken Steph kendini tutamadı.
“Gerçekten ailelerini de almak zorunda mıydınız?!”
“Ne? Durup dururken onları ortaya koyan kendileriydi. Kendi karılarını ve çocuklarını masaya sürecek kadar mide bulandırıcı olan onlar,” diye cevap verdi Sora, Shiro’nun elini sıkıca tutmuş bir halde arkasından yürürken. “Ama bunu geç şimdi. Bu kalabalık da ne… Sh-Shiro, ne yaparsan yap elimi bırakma, tamam mı?”
“… S-s-sen de… Abi…”
İkili, etraftaki tüm bakışlardan irkilerek başları öne eğik bir şekilde konuşuyordu. Sosyal beceriden yoksun iki evden çıkmaz otaku için öğlen vakti büyük bir caddede yürümek işkenceden farksızdı.
“Eve yürüyerek dönmek istediğini söyleyen sen değil miydin, Sora?”
“H-halletmem gereken bir iş vardı… a-a-ama bu kadarı da çok fazla…”
Bu dünyaya geldiklerinden beri geçen bir ay boyunca kaleden neredeyse hiç çıkmamış olan ikili, Steph onlara iç çekerken birbirlerinin ellerini daha da sıkı kavrayıp tuhaf tuhaf irkiliyorlardı.
“Peki bütün o şeyler ne olacak?”
“Ş-şeyler mi? N-ne şeyleri?”
“O üçünden aldığınız her şey işte.”
“Ha, onlar mı, özel bir şey yok.”
Bir şekilde cesur bir edaya bürünen Sora cevap verdi:
“Ailelerinden bahsediyorsan, ne isterlerse yapabilirler. Eğer kendilerini bahse koydukları için o adamları affedebilirlerse geri dönerler. Diğer şeylerle de artık sen ve bakanlar ilgilenirsiniz.”
Bu ziyaretin amacı, tarım reformlarının önünde duran soyluları bertaraf etmekti. Çırılçıplak soyulmaları ise sadece otoritelerini elden almanın bir yoluydu. Sora, devletin artık mal varlıklarıyla bir şekilde ilgilenebileceğini düşünüyordu.
“Şey, Sora… Gösterinin önüne geçememiş olmak benim sorumluluğum ve ikinize sorun çıkardığım için özür dilerim. Yine de, işleri halletme biçiminiz insanda kötü bir tat bırakıyor.”
Sora ve Shiro, başka bir dünyadan getirdikleri üstün akıl sütunlarıyla ülkeyi ayağa kaldırmış olabilirlerdi. Ancak bu dünyada henüz sadece bir aydır bulunuyor olmaları, yabancısı oldukları bir kültürde büyük bir pot kırmaya meyilli oldukları anlamına geliyordu. Bundan kaynaklanabilecek herhangi bir hatadan kaçınmak için kendilerini sadece politikayı dikte etmekle sınırlandırmış, uygulama kısmını bakanlara bırakmışlardı. Bir köprü olarak da krallık adabı konusunda eksiksiz bir eğitim almış olan Steph’i kullanıyorlardı.
Ya da sıkıcı buldukları bir ülkeyi yönetmenin tüm sorumluluklarından kaçarken böyle söylüyorlardı. Nitekim bunu bir ay önce zaten söylemişlerdi—
“Politikayı ve gidişatı biz belirleyeceğiz. Sen ve bakanlar ayrıntılar üzerinde çalışabilirsiniz. Bundan memnun olmayan pislikler olursa onları buraya getirin. Ellerinde ne varsa alıp onları çırılçıplak dışarı atarım—böyle söylemiştim, değil mi?”
“Ben de onu söylüyorum ya! En başından beri fikriniz tam bir vahşet!”
“Endişelenme. Bir korku rejimi ileride işleri can sıkıcı hale getirirdi ama böyle bir iki şeyden bir şey olmaz.”
Aslında böyle devam ederse soykırımcı diktatörlerden farksız kalacaktı.
“Hatta tahta çıktığımız bir aydan beri bunun ilk kez yaşanmış olması beni gerçekten şaşırttı.”
Büyük tarım ve sanayi reformları her zaman hak tartışmalarına yol açardı. Ayaklanan soylular, komplo kuran loncalar. Simülasyon oyunlarında insan her zaman böyle can sıkıcı olaylarla karşılaşırdı. Bütün bu can sıkıcı bayrakları temizlemeleri için Steph ve bakanların önüne atmıştı. Fakat bunların ortaya çıkmaya başlamasının tam bir ay süreceğini tahmin etmemişti—
“Şey, evet… Onları ben kontrol ediyordum.”
“… Kontrol mü ediyordun?”
“En başından beri soyluların çoğu önerdiğiniz tarım reformlarına karşıydı. Neyse ki Dola ailesinin Oluo ve Bild aileleri üzerinde biraz nüfuzu var, bu sayede zemin hazırlamamıza yardım etmelerini sağlayabildik.”
“……… Ha? Ha, tamam.”
“Doğrudan taca bağlı topraklarda yapılan büyük ölçekli bir deneyden elde edilen verileri kullandık ve ganimetleri bizim tarafımızda olan büyük soylulara dağıttık. Bazı küçük derebeyleri pay istemeye geldi, biz de hizmet ettikleri lordları yavaşça tecrit ettik… Karşı karşıya gelmekten başka çaremizin olmadığı bazı büyük hanedanlar vardı. Bugünkü üçlü bunların başındaydı, bu yüzden bunun tekrarlanmaması gerekir. Onları gereksiz yere kışkırtmaktan kaçınmalı ve devam etmelisiniz—Bekleyin, ne oluyor?”
Sora, elini alnına koyarak Steph’in akıcı anlatımını böldü.
“… A-ateşim var gibi hissetmiyorum. Steph neden zekiymiş gibi konuşuyor?!” dedi Sora, kafası son derece karışmış bir halde. “Bende bir sorun mu var?! B-bizi gezdirdiğin için kusura bakma ama hemen bir doktora görünmem lazım—”
“…… Şey, afedersiniz ama terbiyesizliği biraz fazla ileri götürmüyor musunuz?” Steph’in omuzları titriyordu ama Sora sadece bağırdı:
“Ama yani—sen Steph’sin, değil mi?!”
“Evet, ben Steph’im! Ne olmuş?!”
Sora gözlerini kapattı ve başını salladı.
“Hey, hey, bekle, bekle… dur, bir dakika… yoksa…?”
Gerçek bir hayalet görmüş bir fizikçi gibi, varsayımları darmadağın olmuştu. Bu mümkün olamaz, diye düşündü. Anlamakta güçlük çektiği bir düşünceyi dile getirmeden önce, ıstırap çekiyormuş gibi yutkundu.
“Bunun mümkün olduğunu sanmıyorum… ama Steph, yoksa… sen—aptal değil misin?!” Sora, bu fikre inanmakta güçlük çekerek feryat etti.
“Ş-şey… Bu ülkenin en iyi akademisinden birincilikle mezun olduğumu biliyor musunuz? Siz ne saçmalıyorsunuz?!”
“Ama yani—kendine bir baksana!”
Stephanie Dola. Asil bir aileden gelen, bir zamanlar Elchea Kralı’nın torunu olan genç bir hanım. Şimdiyse boynunda bir tasma, başında köpek kulakları ve arkasında bir kuyrukla, tasmasının ipi Shiro’nun elinde şehir merkezindeki ana caddede yürüyordu.
“Senin durumunda olan aklı başında biri olabilir mi hiç?!”
“Beni bu duruma sokan sen değil misin sanki?!”
Evet, daha bu sabah Steph’in blackjack’te Sora’ya kaybetmesinin ardından birdenbire, “Tamam, günün geri kalanında köpeğimsin,” cevabını alıp buna uymak zorunda kalmıştı. O halde Elchea’nın Ana Caddesi’nde yürüyüşe çıktığı düşünülürse bu durum şaşırtıcı değildi; herkes sanki acayip bir şey görmüş gibi dönüp ona bakıyordu. Malikanede soylularla yapılan o hesaplaşma sırasında da tüm zaman boyunca bu halde olduğunu belirtmek gerekirdi.
“B-benden isteyecek daha iyi bir şey bulamadınız mı?!”
Steph’in öfkesinin bu saatte geri geldiğini gösteren bağırışıyla birlikte Sora ve Shiro düşündü:
Görünüşe göre her zamanki Steph’ten bir farkı yoktu.
“… Steph, pati ver…”
Shiro’nun uzattığı elin üzerine Steph ön patisini—daha doğrusu sağ elini—koydu.
“Ih-hgh… Sözünü dinlemek zorunda mıyım ki?!”
“Daha bir dakika önce kendin açıklamadın mı? Çünkü bu dünyanın kuralları böyle.”
On Yemin’in Altıncısı: Yeminler üzerine edilen bahisler kesinlikle bağlayıcıdır.
“… Steph, yat…”
Bütün vücudunu caddenin zeminine yapıştıran Steph feryat etti.
“Iııah! Yani, ben sizi neden yenemiyorum?!”
Bu soru karşısında Sora bariz bir rahatlamayla iç çekti.
“Ha, yani hâlâ kavrayamadın… Eski Steph olmana sevindim.”
“Sanki ‘Steph’ kelimesini bir hakaret gibi kullanıyorsun… bana mı öyle geliyor?! Sadece bana mı öyle geliyor?!”
Ancak Sora, Steph’in kendisi için ne kadar uğraştığını hiç umursamadan onun itirazlarını görmezden geldi ve telefonunu çıkardı. Bakanların raporlarından bir uygulamaya grafik olarak aktardığı ulusal verilere tekrar baktı. Reform önerilerinin çoğunun sorunsuz bir şekilde hayata geçeceği görünüyordu. Mandıracılık için ayrılan alandan tam anlamıyla tatmin olmamıştı ama işler yolunda giderse nüfus eğilimi için yeterli olacağı kanıtlanmalıydı. Bu arada istihdam sorunları da bir dereceye kadar düzeliyordu—Tüm bunları doğruladıktan sonra görev planlayıcısını başlattı. “Tarım reformu”, “Sanayi reformu”, “Finans reformu” gibi maddelerin üzerinden geçerek, her birinin tamamlandığını işaretlemek için birer tık koydu.
“… Yine de, bu sadece geçici bir çözüm…”
İki kardeş başka bir dünyadan getirdikleri bilgileri ne kadar kullanırlarsa kullansınlar, temel olarak yeterli kaynak ve toprak yoktu. Tarım reformlarının meyve vermeye başlaması yarım yılı bulurdu. Teknolojilerini son hızla geliştirmek isteseler bile ülkede yeterli malzeme yoktu.
“Sanırım bu bir gerçek—’topraklarımızı geri almaktan’ başka çaremiz yok, değil mi?”
Başka bir deyişle. Sınırları geri almak için harekete geçme vakti nihayet gelmişti. Ama—nereden vurabilirlerdi ki…?
“…”
Shiro, Sora’nın sessizleştiğini görünce ne düşündüğünü anlamış gibi kendisi de sessizleşip uzun uzun düşündü. Boynunda tasmayla ikilinin önünde yürüyen Steph de ister istemez sessizliğe bürünmek zorunda kaldı.
Ancak kendisine yöneltilen bakışlara daha fazla dayanamıyordu.
“So-Sora. B-bu bakışlara dayanamıyorum. Lütfen, en azından konuşun—”
Steph’in uyarısı üzerine Sora garip bir şey fark etti.
“… Ha? İnsanların bize bakışında tuhaf bir şey yok mu?”
“Beni bu kılığa soktuğunda ne bekliyordun ki?!”
“Hayır, yani… biraz korkmuş gibi görünmüyorlar mı?”
Sora, Steph’e yöneltilen bakışlarda hafif bir tuhaflık fark ederek sordu. Gerçekten de kostüm giymeye zorlanmış bir palyaçoya atılan alaycı bakışlar değildi bunlar—Daha ziyade Sora ve Shiro’ya yöneltilen tedirgin bakışlar gibiydi…
“Elchea hükümdarı yanında Werebeast kılığına girmiş birini gezdirirken ne bekliyordun?”
… Bir daha söyle?
“Dur, az önce ne dedin sen?”
“Elchea hükümdarının birine böyle bir şey yaptıracağına kim inanır—”
“Hayır! Kastettiğim şey o değil!”
“Dur, köpek kulakları ve kuyruğu takınca tıpkı bir… Werebeast gibi mi görünüyorsun yani?”
Bir an içinde Sora, şimdiye kadar topladığı tüm bilgileri zihninde tekrar gözden geçirdi.
Exceed Sıralaması On Dördüncü, Werebeast. Başlıca toprakları dünyanın en büyük üçüncü ülkesi olan Doğu Birliği olan bir ırk. Haklarında pek az bilgi vardı ama son derece keskin fiziksel yeteneklere ve duyulara sahip oldukları biliniyordu. Bir de altı his denen, zihin bile okuyabildiği söylenen bir şeye sahip oldukları biliniyordu, hepsi bu kadardı.
“… Steph, lütfen hemen cevap ver.”
“Ha? N-ne oldu?”
“Werebeast’ler—şu an senin taktığın gibi hayvan kulakları ve kuyrukları olan kızları da kapsıyor mu?”
“… Tartışmanı neden sadece kızlarla sınırlandırdığını anlayamıyorum ama—”
Tabii ki kapsıyor, diye düşündü. Steph bir anda ağzından kaçırdı—”Dişi Werebeast’lerin neredeyse tamamı böyle görünüyor, bilmiyor musun!”
…
“… Yani senin söylediğine göre Doğu Birliği”—Sora yutkunarak, teyit etmek istercesine sordu—”hayvan kulakları, kuyrukları, patileri ve bıyıkları dışında neredeyse insan kızlarına benzeyen dişi varlıkların—yani süper sevimli furrilerin—nüfusun yarısını oluşturduğu gerçek bir cennet diyarı mı bu dünyada… Bunu mu demek istiyorsun?”
Doğu Birliği’nin—böyle bir cennet olduğunu mu söylüyordu?
“İşte bu be, bu cennet benim! Hayvan kızları fethetmeye gidiyoruz! Hemen! Şimdi!”
Telefonunu bir kılıç gibi çekerek görev planlayıcısını yeniden başlattı ve yazmaya başladı: Hayvan kız hanedanlığını fethet #yolo.
“Hey—n-ne diyorsun sen! İçeride işler henüz düzene girmedi bile!”
Steph, dünyanın en büyük üçüncü ülkesine savaş açmayı teklif eden bu “çılgın kral” karşısında bocaladı ama Sora kararından dönmeyecekti.
“Kapa çeneni! Kişisel arzularımla ulusal çıkarlarımın mükemmel bir şekilde örtüştüğü bu kusursuz planımda nasıl kusur bulmaya cüret edersin! Zaferimin önünde durabileceğini sana düşündüren ne?!”
Sora, bir şey arıyormuş gibi etrafına bakınarak devam etti:
“Doğu Birliği ne tarafta?! Bu tarafta mı?! Dosdoğru hücum edeceğiz; bir at arabası çağırın!!”
Sora böyle bağırıp çağırırken, elini tuttuğu küçük kız kardeşi dudaklarından dökülen tek bir yumuşak kelimeyle…
“…… Bilgi…”
“Mngh—gh…!”
…adamın o sözde kusursuz planını bir anda yerle bir etti.
Evet. Az önce düşündükleri şey buydu. Ve tahta çıktıklarında tüm dünyaya savaş ilan etmelerinin üzerinden bir ay geçmesine rağmen, bugüne kadar hâlâ taarruza geçememiş olmalarının tek sebebi buydu. Bunun yüzüne vurulması kralı tamamen susturdu.
“Hrm, rmghgh… Önce bu bulmacayı çözmekten kaçınmanın hiçbir yolu yok mu yani…?”
Sora ve Shiro bir kez daha çenelerini kapatınca ortalığı derin bir sessizlik kapladı.
. Sora’nın sinir krizlerinden keyif aldığı falan yoktu ama bu sessizlik de Steph’in üzerine kendine has bir ağırlıkla çöküyordu.
“Şey, uhh, Sora, bu sabah blackjack’te neden kaybettiğimi söylesene—”
Sessizliğe daha fazla dayanamayan Steph laf açmaya çalıştı.
Yanıt yoktu. Steph arkasına baktı ama…
“…………… Ha?”
Az önce Shiro’nun tuttuğu tasma ipi şimdi yerde sürükleniyordu ve az önce orada olması gereken ikiliden eser yoktu.
“—Ha? Hey, siz… beni böyle bırakıp gidiyor musunuz?”
Hafif kıkırdama seslerinin arasında, buz gibi bir rüzgar caddeden esip geçti.

“… Nefi… sir…”
Ana caddeden ayrılan labirent gibi bir sokağın diğer ucunda duran bir kütüphane. Önünde, ellerinde kitaplarla çörekleri mideye indirip çaylarını yudumlayan Sora ve Shiro’nun oturduğu bir kafe vardı.
“Yeterince malzeme olmamasına rağmen yine de iyi iş çıkarıyorlar… ama stokların durumu gerçekten kötü görünüyor.”
Ana caddenin sonundaki meydandaki tezgahlardan birinden aldıkları çörekler ve kafeden söyledikleri siyah çay. Ancak tezgahlar eski canlılığını yitirmiş gibiydi. Satıcıların yüzlerinden vakitlerin zorlu geçtiği anlaşılabiliyordu. Bunun artık Elchea’nın tamamı için geçerli olduğunu söylemek yanlış olmazdı. Verilere bakılırsa, Sora ve Shiro’nun eski dünyasının standartlarına göre yağma ve ayaklanmaların başlaması an meselesiydi. Ama asıl tuhaf olan—
“Sende durumlar nasıl, Shiro? Bir şey bulabildin mi?”
“… Hmph. Cık… tık yok…”
“Bak sen şu işe. Yahu, nedir bu ülkenin hali? Bir tuhaflık var bu işte.”
“—Asıl tuhaflık, sizin—
kafalarınızda, sizi gidi aaaaaaaşağılık sefiller!”
Nefes almakta zorlanarak omuzları inip kalkan bu feryatla birlikte Steph (köpek versiyonu) belirdi.
“A, Steph. Neredeydin? Biz de seni arıyorduk.”
“‘A’ mı? Ne demek ‘A’?! Gerçekten unuttunuz mu yani?! Boynuma tasmayı geçirip beni bir köpek gibi şehrin ortasında terk etmenizin sebebi takılmak ya da taciz etmek değil de sadece unutmanız olabilir mi?!”
Gözlerinde yaşlarla çığlık atan Steph, Sora’nın ayaklarına kapandı.
“Lütfen! Benim için tek bir şey yapın… sadece size bir tane vurayım!! Tanrı aşkına yalvarıyorum!!”
“Şey, yani… Bak, Shiro güzel bir koku alıp oraya doğru kayboldu. Doğal olarak Shiro’nun elini bırakamazdım ve tasman senin elinde sanıyordum—fark ettiğimde ise çoktan yok olmuştun…”
“Steph, bağışla. Ve otur,” diye emretti Shiro, ağzı çörek dolu bir halde başparmağını kaldırarak. Sora devam etti.
“Yani evet… Shiro’nun da kötü bir niyeti yoktu, o yüzden affet gitsin.”
“Hem beni oturtuyorsunuz hem affetmemi emrediyorsunuz, bir de bunun özür olduğunu mu sanıyorsunuz? Bu düpedüz eziyet değil mi?!
Halen bir köpek gibi “otur” pozisyonunda olan Steph, Sora’yı işaret ederek bağırdı:
“Önce bana neden kaybettiğimi söyleyin! Söylemezseniz bunu kabul etmemin imkanı yok!!”
“Hm… Demek seni serbest bırakmamızı değil, açıklamamızı istiyorsun?”
… Ha?
“… Steph… sen yoksa… gerçekten bundan hoşlanıyor musun?”
“T-tabiki—tabiki hayır! Benimle dalga mı geçiyorsunuz?!”
Fakat Sora ve Shiro, kızın inkar etmeden önce duraksadığı o tek anı asla kaçırmazdı.
“Hadi yaaa, böyle şeylerin sadece erotik oyunlarda olduğunu sanıyordum…”
En başında kızı bu hale getiren kişinin bu haksız aşağılaması karşısında ne denebilirdi ki?
Steph daha önce hiçbir zaman Kral Tet’e ve onun şiddet yasağına bu kadar lanet etmemişti. Bakışlarındaki baskı o kadar büyüktü ki Sora bir şey söylemek zorunda kaldı.
“T-tamam, tamam, söyleyeceğim… İskambil sayma.”
“İskambil… şey, ne?”
“İskambil sayma. Basitçe anlatmak gerekirse, kartları sayısal değerlere dönüştürüp sayıyorsun. Örneğin, 2 ile 6 arasını artı bir, resimli kartları eksi bir, 7 ile 9 arasını ise sıfır kabul edebilirsin.”
“…? Bu sana ne kazandırıyor ki?”
Steph’in olayı halen kavrayamadığını gören Sora kestirip attı.
“Sana bir sonraki kartın ne geleceğini söyler.”
“—Afedersiniz?”
Steph bunun bir tür büyü olup olmadığını sorgularken Sora rahatça devam etti.
“Oynanmış olan kartlardan destede kalan kartları tahmin edebilir, ardından matematiksel olarak bir sonraki kartın ne gelme olasılığı olduğunu çıkarabilirsin. Gelecek kartı bilirsen kaybetmezsin, değil mi?”
“—Anlıyorum…”
Bir oyun için matematiği kullanma fikri bile Steph için bir aydınlanma gibiydi. Bu taktiğe kaybetmesinin bir sonucu olarak orada “oturur” halde kaldığını bile unutup hayranlıkla bakakaldı. Şu ana kadar anladıklarını toparlamak için bir not defteri çıkardı.
Ancak kalemi hızla kayarken aniden farkına vardı.
“Hey—bir dakika!! Bu senin hile yaptığın anlamına gelmez mi?!”
Bu şikayete karşılık Sora, son derece sakin bir ifadeyle anında cevabı yapıştırdı:
“Akıllıca oynamaya hile diyorsan, o zaman satrançta rakibinin hamlelerini okumak da hile sayılır, değil mi?”
“A-ama…”
Sora’nın eski dünyasında iskambil sayma gerçekten de hile kategorisinde değerlendirilirdi. Ama bundan bahsetmedi.
“Hile dediğin, daha çok senin o kasten yaptığın deste karıştırma takibi gibi şeylere denir.”
Ne?

“—B-biliyor muydun yani?!”
Sora kıkırdadı ve “Beni ne sanıyorsun?” der gibi bir bakış attı.
“Shiro’da defalarca denedim ama her seferinde yakalıyor beni. Üstelik kartları saymayı da kolaylaştırıyordu.”
İçten içe kaybetmeyi arzulamış olan Sora, bunu iç çekerek itiraf etti. “Otur” komutundan “Yat” komutuna doğal bir geçiş yapan Steph, yere serilmişti.
Hilesi yakalanmış, üstelik kendisine karşı kullanılmıştı. On Yemin kurallarınca sadece hilesini ifşa etmesi bile yetecekken, bunun kendi aleyhine kullanılarak yenilgiye uğratılması, Steph’in serildiği yeri gözyaşlarıyla sırılsıklam edene dek ağlamasına neden oldu.
Fakat tam o anda zihninde bir ihtimal çaktı.
Öyleyse, ya gerçekten tamamen şansa dayalı bir oyun olsaydı? O zaman kazanabilir miydi?
“… Heh-heh-heh… Sora! Sana bir kez daha meydan okuyorum!”
Steph, hâlâ “yat” pozisyonunda sadece yüzünü kaldırarak meydan okurca eldivenini ortaya fırlattı. Nasıl desem—tuhaf bir şekilde acınası bir görüntüydü.
“Steph… bu sabah olanlardan sonra, ciddi misin sen? Ortaya ne koyacaksın?”
Sora’nın refleks olarak “Senin için pes mi etsem acaba?” diye düşünmesine yetecek kadar acınasıydı. Ne var ki…
“Bu sabahkiyle aynı şeyi—düzgün bir hayat kurmanızı!”
(Anında.) “Pekala, kabul.”
Koyduğu bahsin niteliği, Sora’nın kalbindeki son merhamet damlasını da buharlaştırıp yok etmişti.
“… Abi, oyun…”
“Shiro!! Ağabeyinin Steph’e kaybetme ihtimali milyon bir bile olsa var mı sence?! Hımmm?!”
“… Şansımı… milyarda trilyonda bir… ihtimale veriyorum.”
Kardeşler işte böyleydi—hayır, bunu herkes görebilirdi—ama onlar her şeyin arkasını görebiliyorlardı.
“… Ben de oynayacağım… 『 』 olarak… kabul ediyoruz.”
Bu demek oluyordu ki. Steph sadece ikisinden biriyle değil, “Imanity’nin en büyük oyuncusu”nun tamamıyla ve gerçeğiyle karşı karşıyaydı. Ama neyse ne, diye düşündü Steph. Tamamen şansa dayalı bir oyunda yeteneğin hiçbir önemi yoktu. İhtimal her zaman elliye elliydi!
“… Steph, kaybedersen… tek bir emrime… itaat edeceksin.”
Steph fark etmemiş olmalıydı. Imanity’nin en büyük oyuncusunun diğer yarısının o ifadesiz yüzünün derinliklerinde. Gözlerinin en derinine yerleşmiş, parıl parıl yanan o alevi.
“Heh-heh, bu kadarı fazlasıyla uyar. Şimdi, oyun vakti—!!”
Steph sert bir hareketle sokağın köşesini işaret etti.
“Köşeyi dönecek bir sonraki kişinin kadın mı yoksa erkek mi olacağını tahmin edeceksiniz!”
Oyun üzerine bir an düşündükten sonra Shiro yanıt verdi:
“… On el… üzerinden… en iyisi. Aschente.”
“Harika! Aschente!”
Steph’in bu coşkusu karşısında Sora, içi boşalmış gözlerle ve derin bir iç çekişle ona baktı.
“N-nasıl—nasıl, nasıl olabilir böyle bir şeyy?!”
Sonuç…… dokuza karşı bir. Bahsetmeye bile gerek kalmaksızın, Steph rezil bir şekilde kaybetti.
“Bu—bu imkansız! Şans oyununda yüzde 90 skor elde etmek için ne yaptınız siz?!”
İçten içe kaybetmek istemiş olan Sora, sanki kalbi sökülüp alınmışçasına bitkin bir halde açıkladı.
“—İnsanların o köşeyi öyle nedensizce döndüğünü mü sanıyorsun?”
“… Ha?”
“Burada çay içerken, bu yoldan kimlerin hangi aralıklarla geçtiğini izledim. Gözlemlediğim eğilimleri kullanan Shiro; bu bölgedeki nüfusun zaman dilimine göre cinsiyet oranını, istihdam oranlarını, mesleki demografiyi ve benzeri verileri uyguladı… bu yoldan geçme nedenlerine bakarak cinsiyet oranını çıkarmayı başardı.”
“… V.”
Bütün bunları sadece ezberindeki veriler ve zihinsel hesaplamalarla başaran Shiro, zafer göstergesi olarak iki parmağını havaya kaldırdı. O V işaretini gören Steph, nihayet belli bir düşmanlık sezmeye başladı… ama her şeyden önce—
“S-s-siz çocuk musunuz siz?!”
Köşeyi dönen bir sonraki kişinin cinsiyetini tahmin etme gibi aptalca bir oyunu tam olarak ne kadar ileri götürmeyi planlıyorlardı böyle?!
Ama konu Sora ve Shiro olduğunda, bu aptalca bir soruydu. Cevap: her oyunu ne kadar ileri götürüyorlarsa o kadar—sonuna kadar.
“… Ve şimdi…”
Galip gelen Shiro, yapılan bahse uygun olarak talebini dile getirdi.
“Bütün iç çamaşırların… bizimdir…”
“—Hık?!”
“N-ne dedin sen?!”
Fakat Yeminler üzerine yapılan bahis çoktan ilan edilmişti.
“Iıık! Dur—l-lütfen, o hariç ne olursa olsun!”
On Yemin’in Altıncısı: Yeminler (Aschente) üzerine edilen bahisler kesin bir bağlayıcılığa sahiptir. Yeminler mutlaktı—hiç kimse onların gücüne karşı gelemezdi. Steph bir yandan protesto edip bir yandan külodunu çıkarırken, Shiro en ufak bir duygu belirtisi göstermeden onları bodoslama aldı. Böylece—yüzü kıpkırmızı, altında külodu olmadan dört ayak üstünde oturan Steph tablosu tamamlanmış oldu. Gelgelelim, en çok panikleyen kişi Sora oldu.
“Hey—k-kız kardeşim! Sence de bu kadarı biraz çizgiyi aşmak olmuyor mu?!”
“… Ben daha… o-n bir… sadece bir çocuğum… o yüzden, bilmem.”
Shiro bu sözlerle Steph’in külodunu kendi kafasına geçirdi. İfadesizliğini bozmadan, işaret parmağını yanağına koydu ve kafasını tık diye yana eğdi.
“Ne—bunu bir çocuğun masum oyunu diyerek geçiştirecek misin yani?! Bunu işine geldiği gibi kullanman göz çıkartıyor resmen!”
Artık yoldan geçenlerin dikkatini çeken şey, daha ziyade kafasında külot taşıyan o küçük kızdı. Bu da nihayetinde, Steph’in külodunun ulu orta sergilenmesi anlamına geliyordu… İ-inanılmaz. Kesinlikle bulaşmak istemeyeceğiniz türden bir çocuktu—şu Shiro! Kız kardeşinin alışılmadık derecedeki merhametsizliğinden huzursuz olan Sora sordu:
“H-hey, bugün sanki sonuna kadar gidiyorsun, ha? Bir sebepten moralin mi bozuk senin?”
“… Pek… sayılmaz?”
Oysa Steph’in Sora’ya meydan okumuş olmasının kendisi bile Shiro’nun hoşnutsuzluğunun asıl sebebiydi. Shiro yanıtını yarım kapalı gözlerle ve aşikâr bir ilgisizlikle verdi.

*
Steph’in, kendisine “Bana âşık ol,” emrini veren Sora’ya karşı hamlesi “Emri geri çek,” değil, “Düzgün bir insan ol,” olmuştu. Buradan çıkarılacak bazı sonuçlar vardı.
Birazcık düşünen herhangi biri bunu çözebilirdi aslında.
“… Pff…”
Görünüşe göre bunu fark eden tek kişi, somurtarak kitabına geri dönen on bir yaşındaki kız çocuğuydu.
Bu sırada Steph, iç çamaşırı yağmalanmış ve ulu orta sergilenmiş bir halde köpek kılığında duruyordu.
“Heh, heh-heh… Umrumda bile değil… Hâyâmı, Sora’ya kaybettiğim gün bir kenara bıraktım ben…”
Baba, Anne, Dede… Stephanie’niz lekelendi artık. Heh-heh, hıh-hıh-hıh-hıh, Steph kendi kendine güldü, Sora ise irkildi.
“Şey, baksana Shiro, bu durum hiç içime sinmiyor—yani ona baktıkça içim kararıyor.”
“… Sorun yok…”
Nelerin sorun olmadığı pek belli değildi ama Shiro, külot hâlâ kafasındayken bunu ilan etmişti.
Ancak gözyaşlarıyla ıslanmış yerde eteğini bastırarak yatan Steph’in aklına aniden başka bir düşünce geldi. Bu garipti—bu dünyada tamamen şansa dayalı bir oyun diye bir şey mutlaka olmalıydı. (Doğru ya. Daha az önce bile… en az bir kez çuvallamışlardı!) Başka bir deyişle—tahminler sadece birer tahmindi. Shiro, kaybetme ihtimalleri olduğu için “On el üzerinden en iyisi” şartını koymuştu. Yani bu demek oluyordu ki—!
“So-So-Sora! S-s-sana yeni bir oyunum var!!”
Belli ki iç çamaşırı olmadan ayağa kalkmak istemediğinden bocalayan Steph’in sesi çaresiz geliyordu.
“O-olur ama… sen gerçekten iyi misin?”
Zaten insanlığından edilmiş ve iç çamaşırından yoksun bırakılmışken, Steph şimdi bahsi bir kat daha artırmaya kalkışırsa bu tamamen +18 bir duruma dönüşmez miydi—? Ama Steph saldırısını kararlılıkla sürdürdü.
“Hiç önemi yok!! Sizin hilenizi ortaya çıkarma davası uğrunda geçici tüm kayıplar teferruattır!!”
Ne denirdi buna? Elchea’nın neden bu hale düştüğüne dair bir ipucu yatıyordu burada sanki.
“… A-anladım. Yani bahisler aynı. Oyun ne?”
“Şu kuşun havalanması kaç saniye sürecek. En yakın tahmini yapan kazanır—tek elde biter!!”
Steph’in parmağıyla kararlı bir şekilde gösterdiği yönde:
“Guk-guk.”
Çatıda gıcık beyaz bir güvercin tünemişti. “『 』 asla kaybetmez”miş, ama tek el sürecek bir şans oyununda—görürdünüz gününüzü! Büyük ihtimalle bu karşılaşmayı reddedeceklerdi. Ama yararlanabileceği bir zayıflık bulabildiği sürece bu bile yeterliydi—! Fakat Steph, Sora’nın teklifi pişkin bir edayla kabul etmesiyle beklentilerinin boşa çıktığını gördü.
“Tabii ki. Önce senin tahmin etmene izin veriyorum. Aschente—eee, kaç saniye?”
“Şey, evet, Aschente… ş-şey—otuz saniye diyorum!”
Tahmininin bu kadar kolay kabul edilmesiyle bir an afallayan Steph hemen kendini toparladı.
Güvercinin orada bir dakikadan fazla durması pek olası görünmüyordu. Bu da demek oluyordu ki, erken ya da geç, en mantıklı tahmin tam ortadaki değerdi. Kafasını patlatarak Steph’in vardığı sonuç buydu. Ancak sanki onu dinlemiyormuş gibi, Sora elindeki taşla oynadı ve kendi tahminini yaptı.
“O zaman ben de—üç saniye diyorum.”
Sözünü bitirir bitirmez kolunu başının üstünden savurup taşı fırlattı.
“—Ne?!”
Sora’nın var gücüyle fırlattığı taş, güvercinin tam yanından vızıldayarak geçti. Ürkek kuş—kanat çırparak uçup gitti.
“… Bitti… Ağabeyim kazandı.”
Külot hâlâ kafasındayken başını kitabından bile kaldırmadan kazananı ilan eden Shiro’ya karşı Steph öfkeyle itiraz etti.
“B-b-bir dakika bekle!! Bu nasıl hile sayılmaz?!”
Tabii ki Sora onun bu itirazına çoktan hazırlıklıydı.
“Güvercinin kasıtlı olarak havalanmasını sağlayamayacağına dair ne zaman kural koyduk ki?”
“Ne—”
“Oyunun kurallarını dikkatlice belirlemezsen işte böyle olur.”
Ç-çok çocukça—bu ikisi ne kadar çocukça davranabilirdi böyle?! Fakat Sora sandalyesine tekrar kaykılıp kitabına dönerken ciddi bir edayla tavsiyede bulundu:
“—Bu dünyada şans diye bir şey yoktur.”
“… Ha?”
Şans diye bir şey yok mu? Steph, bu uzlaştırılamaz bilişsel çelişki karşısında kaşlarını çattı.
“Kurallar, önermeler, bahisler, psikoloji, yetenek seviyeleri, zamanlama, koşullar… Tüm bu ‘görünmez değişkenler’ oyunun sonucunu daha başlamadan belirler. Şans diye bir şey yoktur.”
Şans. Görünmez değişkenler tarafından dikte edilen, öngörülemeyen bir kaderin diğer adıydı sadece.
“Örneğin, şöyle düşünelim… kapalı duran bir iskambil kartı hayal et.”
Gözlerini kitabından ayırmadan Sora ustaca ders vermeye devam etti.
“Bunun maça ası olma olasılığı nedir?”
“… Şey, bir destede elli iki kart var, yani elli ikide bir, değil mi?”
“Tabii, tipik bakış açısı böyledir. Ama ya o kart, kutusundan yeni çıkarılmış sıfır bir destenin en altındaki kartsa?”
“… Ha?”
“Yeni desteler hemen hemen her zaman aynı sırayla dizilidir. Bu yüzden jokerleri çıkarıp desteyi yüzü aşağı bakacak şekilde koyarsan, en alttan çektiğin kart her zaman maça ası olur.”
“Şey, a-ama…”
Steph itiraz etmeye çalıştı ama Sora—
“Aynen öyle. Sana bunun kutusundan yeni çıkmış sıfır bir deste olduğunu söylemedim ki—ya- ni bunu bilmiyordun!”
diyerek olayın tam olarak bu olduğunu açıklamaya devam etti.
“Mesele de bu zaten. Bilirsen, yüzde 1, 92’lik ihtimal yüzde 100’e dönüşür. Böylece bilmeyenler şanssızlıklarına sövüp dururken, bilenler zaferi söke söke almaya mahkûm olur.”
Sora sözlerini şöyle noktaladı:
“Anladın mı? Oyunlarda kazanmanın püf noktası budur. Yirmi birde bana kaybetmenin sebebi de bu. Ve bu arada, Imanity’nin sürekli kaybetmesinin sebebi de tam olarak—”
Ve sonra—ekşi bir suratla dilini şaklatan Sora devam etti:
“—ve bizim kapana kısılmamızın sebebi de bu.”
Ha? Kapana kısılmak mı?
“Geçen bir ay boyunca ülkedeki her lanet kitabı taradık ve şunu söylemeliyim ki, diğer ırk—ya da ülke diyelim—hakkında hiçbir bok bildiğiniz yok. Tek bir açık bile bulamıyoruz. Tanrı aşkına, bu ülkenin nesi var böyle—?”
“Şey, sorabilir miyim… Ne demek istiyorsun?”
“—Ne yani, bu bir ay boyunca tek yaptığımızın odamızda oturup oyun oynamak olduğunu mu sanıyordun?”
“Evet, tam olarak ve aynen öyle düşünüyordum,” dedi Steph, tek an bile tereddüt etmeden, gür ve net bir sesle.
“Her neyse işte,” diye mırıldandı Sora detaylandırmadan önce:
“Diyelim ki Tüylüler Krallığı’na—yani Doğu Birliği’ne saldırdık.”
Bu fikirden hâlâ vazgeçmediğini açıkça gösteren örneğiyle devam etti.
“Ama Werebeast’ler hakkında bildiğimiz tek şey, düşmanın altıncı bir his kullandığı.”
“E-evet… zihin okuyabildiklerini söylüyorlar…”
“Zihin okuyabiliyorlarsa blöfler işe yaramaz, psikolojik savaş yürütmemize imkân yok.”
On Altıncı Sırada yer alan Imanity, Exceed’lerin en alt basamağıydı; ne özel yetenekleri ne de büyüleri vardı. Dolayısıyla “doğaüstü güçler” kullanan bir ırka karşı bir oyunda galip gelmek istiyorlarsa—
“Düşman hakkında en azından bir şeyler bilmezsek bu bir oyun bile sayılmaz.”
Yine de—konu diğer ırklara geldiğinde Imanity’nin elinde dişe dokunur neredeyse hiçbir bilgi yoktu. Elbette her ırk bu tür verileri gizliyor olmalıydı; bunların bilinmesi onları dezavantajlı duruma düşürürdü. Ama yine de bu kadarı da fazlaydı. Sora’nın kütüphanedeki kitaplardan dert yanarken yakındığı şey de tam olarak buydu.
Rakiplerinin ne tür oyunlar oynadığını, ne gibi yeteneklere sahip olduğunu bilmiyorlardı. Ancak karşı taraf Imanity’nin özelliklerini avucunun içi gibi biliyordu—bu da “görünmez değişkenlerin” onlar için en başından beri açık ve net olması demekti—ve bu bambaşka bir durumdu. İki kardeş önceden istihbarat toplamadan saldırırsa kaybetmeye mahkûmlardı. Steph’in Sora’ya kaybetmesiyle birebir aynı sebepten—kaderleri yenilgi olacaktı.
“Bu yüzden koca bir ayı buna adadığımız halde hâlâ tek bir açık bile bulamadık.”
“A-ama…” Sora kitabını ters bir şekilde kapatırken Steph bocaladı.
Dedesinin her şeye rağmen saldırma kararının açıkça kınanması karşısında Steph sessiz kalamadı ve zayıfça itiraz etti:
“Y-yine de, bir şeyler yapmazsak hiçbir şey elde edemeyiz!”
Sora sonraki sözlerini tamamen duygusuzca söyledi…
“Bak… tek bir yanlış hamle yaparsak her şey biter.”
ve bu sözler Steph’i yere serecek kadar büyük bir ağırlıkla yankılandı.
“—Şu anki durumumuz tam olarak bu kadar vahim. Bunu sakın unutma.”
Bir anlığına—gerçekten sadece bir anlığına—Sora’nın yüzünde Steph’i donduran bir öfke belirdi.
Bunu unutmak kolaydı, çünkü neredeyse hiç böyle davranmazlardı. Fakat üç milyon Imanity insanının kaderi bu ikisinin omuzlarındaydı. Dolaylı yoldan da olsa bir Elf’i bile dize getirmiş, şüphesiz ki Imanity’nin en büyük oyuncularıydılar. Kapana kısıldıklarını—söylüyorlardı. Bunun anlamı ve ağırlığı nihayet Steph için netleşti ve üzerine öyle bir çöktü ki ayağının bağları çözüldü.
Tek bir yanlış hamle yaparlarsa milyonlarca yaşam son bulacaktı. Böyle bir baskı altında—Steph nefesini tutarak bunu düşündü. Sora görev takvimiyle oynayarak tembelce gerindi. “—Çıkış için bildiğimiz tek bir yol var, onun da anahtarı elimizde değil. Lanet olsun, ne yapacağız ki…”
Böyle bir soğukkanlılığa sahip olabilmek… Nasıl bir bünyeye sahipti bu adam? Steph içinde hafif bir ürperti hissetti—
… ve sonra. Aniden beliren bir gölge, etraflarını bir anda karanlığa bürüdü.
“… Ne? Neden aniden… gece oldu—”
Sora bakışlarını çevirdi—ve gözleri yuvalarından fırladı. Shiro’nun bile genelde yarı kapalı duran gözleri büyüdü, ağzındaki donut yere düştü. Daha bir an önce üzerlerinde uzanan mavi gökyüzü, göğe çevrilen ortak görüş alanlarından tamamen silinmişti. Yer kabuğundan bir parça koparılmış gibi—yerinde devasa bir kaya kütlesi süzülüyordu.
“N-ne oluyor lan…?!”
Harika! Laputa gerçekten varmış! Sora’nın zihninde ister istemez bu replik yankılandı. O animedekinden yatay olarak daha uzun görünüyordu ama nereden bakarsanız bakın, gökyüzünde devasa bir ada yüzüyordu.
Düşününce de. Bu dünyaya ilk geldiğinde, yükseklerden gökyüzünde süzülen bir ada gördüğünü hatırladı.
Ha, demek ki Disboard’da bu alışıldık bir manzaraydı. Şaşıran tek kişiler Sora ve Shiro’ydu. Sokakta yürüyen diğer insanların umurunda bile görünmüyordu.
“… Bu dünyada her şeyden o kadar çok var ki tam saçmalık… Bu gidişle o ‘henüz çok erken’ olayı…”
Sora ve Shiro ağızları açık bir şekilde yukarı bakıp hayret ederken, Steph nihayet durumu kavramış gibiydi.
“—Ah, ilk defa mı görüyorsun Sora?”
Ve onların bakışlarını takip etti.
“Orası Avant Heim—bir Phantasm.”
O söyleyince—yakından bakıldığında—ilk bakışta sadece kaya kütlesi gibi görünen adanın, aslında yüzgeç niyetine geçen acınası çıkıntıları vardı. Tıpkı… devasa bir balinaya benziyordu—bir nevi… muhtemelen… belli bir açıdan bakıldığında. Sora’nın ağzından bir soru döküldü.
“—Bu dünyada güneş hakkı ya da hava sahası hakkı diye bir şey yok mu sizin—Bir dakika, ‘Phantasma’ mı dedin?”
“Evet. Exceed İkinci Sırada yer alan ırkın tek bir ferdidir kendisi.”
Exceed. Tanrı tarafından konulan On Yemin’in geçerli olduğu, akıllı yaşamın “on altı tohumu”. Yine de gökyüzüne—hayır, “Laputa”ya—doğru parmağını uzatan Sora feryat etti:
“Şunun akıllı bir canlı olduğunu mu söylüyorsun yani?! Nasıl oyun oynayacağız ki onunla—yani o şeyle iletişim bile kurabilir miyiz?! Konu ‘Laputa var’ değil de ‘Laputa konuşuyor’ olsaydı, P*zu bile o ihtiyara sadece acıyarak bakardı!!”
“… Son kısmı pek anlayamadım ama evet, bu imkansız.”
Steph kararlı bir şekilde konuştu.
“Onun üzerinde yaşayan Flügel’ler bile Imanity’nin yenebileceği seviyenin çok ötesinde.”
“Flügel—A-aah, ‘Avant Heim’… O şeydi demek.”
Laputa İki’nin—Phantasma “Avant Heim”ın—süzülüşünü izleyen Sora, yaşadığı şok yüzünden gözünden kaçan şeyi, önceden bir kitapta okuduğu tanımı hatırladı.
Exceed Altıncı Sıra: Flügel. Kadim Büyük Savaş’ta, diğer tanrıları katletmek üzere tanrılar tarafından yaratılmış kanatlı öncüler. Savaşçı bir ırk. On Yemin’in yürürlüğe girmesiyle birlikte savaş yetenekleri fiilen mühürlenmişti. Yine de neredeyse sonsuz bir yaşam süresine ve yüksek bir büyü yatkınlığına sahiptiler; tek toprakları ise gökyüzündeki adeta bir şehirdi. Bu yüzden “hâkimiyet oyunlarına”, yani sınırlar üzerine bahse girmeye katılmazlardı; fakat muazzam bir bilgi açlığı duyduklarından, türlerinin çoğu dünyadaki diğer ırklardan bilgi edinmek amacıyla oyunlara girerdi. Yani kitap toplamak için. Ortaya koyacak pek bir şeyi olmayan Imanity için Flügel’ler, iki kardeşin başka bir dünyaya ait bilgileriyle kendi taraflarına çekebilecekleri az sayıdaki ırktan biriydi. Bu dünyaya geldikten sonra Sora’nın dikkatini çeken ilk ırk da onlar olmuştu.
Ama öyle olsa bile…
“… Flügel’leri yanımıza çekmek harika bir fikir olurdu eminim ama onlarla iletişim kurmamızın imkânı yok, değil mi?”
Hayvan kulaklıların imparatorluğuna girebilmek—öhöm. Yani diğer ülkelerle rekabet edebilmek için gerekli bilgiyi edinmek adına—Flügel’lerin sahip olduğu bilgiye kesinlikle ihtiyaçları vardı. Fakat bu dünyada Imanity, uçacak teknolojiye sahip değildi. Ne Avant Heim’a ulaşacak bir araçları ne de onlarla iletişim kuracak bir yöntemleri vardı. Oraya uçabilmek adına başka bir dünyaya ait bilgilerini ulu orta ifşa etmelerine de imkân yoktu. Tüm bunları Elchea’ya açıklamak için henüz çok erkendi. Bu, Sora ve Shiro’nun elindeki tek kozdu. Sora köşeye sıkışmış bir halde kara kara düşünüp mırıldanırken Steph lafa girdi: “Ha? Flügel’lerle bir işiniz varsa, yakınlarda bir tane var.”
…….

“Ne dedin sen?”
“Var işte. Kendisi, şey… biraz kurulmuş durumda…”
Yok, bir dakika, bekle—Sora itiraz etti:
“Saraydaki ve ülkedeki bütün kütüphaneleri altüst ettik, öyle bir şey okumadık biz!!”
“Okuyamazsınız zaten. Çünkü Elchea’nın en önemli kitaplarını söküp alan kişi tam olarak oydu.”
Hafif bir baş dönmesi geçiren ama muhtemelen kendisiyle aynı şeyleri hissettiği için gözleri yarı kapalı olan kız kardeşinin desteğiyle ayakta zor duran Sora, Steph’i sıkıştırdı. “A-ayrıntı ver, ayrıntı ver çabuk.”
“Şey… Beş yıl önce, ülkenin en büyük kütüphanesi olan Elchea Büyük Millî Kütüphanesi’ne bir Flügel çıkageldi ve bütün koleksiyonu gaspedip götürdü… anladınız mı?”
Demeeek öyle! Elchea’da kayda değer tek bir verinin bile olmamasına şaşmamalııı! ♥
“Siz ezikler istihbaratınızı mı bahse yatırdınız? Aklınızı mı yitirdiniz siz?! Sahip olduğunuz lanet olası tek silah o, biliyorsunuz değil mi?!”
İstihbarat—yani bilgi—olmadan diğer ülkelerle rekabet etmeleri imkânsızdı. Bunu bahse koymak, dövüş diliyle söylemek gerekirse hem kılıcını hem de kalkanını fırlatıp atmak gibi bir şeydi. Ya da en yumuşak tabirle, tam bir enayilikti. Yoldan geçenleri bile şok içinde duraklatan Sora’nın bu hakaret silsilesi karşısında Steph kem küm etti:
“O-o-onları bahse yatıran büyükbabamdı—k-kesin derin bir sebebi…”
Sora onu hiç dinlemeden üsteledi. “Karşılığında ne talep etmiş peki?!”
“Ş-şey, e-eğer kazanırsa Flügel’in o-o-onun safına katılmasını şart koşmuş diye duydum!”
Hmm, yani insanlığın ötesinde bir bilgi birikimine sahip birini yanına çekmeye çalışıyordu. Aslına bakılırsa, Sora’nın da tam olarak yapmaya çalıştığı şey buydu. Fena bir şart değildi. Hiç de fena değildi hem de. Kötü olan şuydu ki—
“Kayıp mı etti yani, bir de üstüne bütün bilgimizin elimizden alınmasına izin mi verdiii?!”
Kafasını kaşıyıp saçlarını yolan Sora, parmağını Steph’e doğrultup bağırdı:
“Her şeyi elinizden nasıl kaptırırsınız lan?! Kopya da mı çıkarmadınız?!”
“Ş-şey, o durum… bütçe meselesi biraz…”
“Bütçe mi?! Bütçeyle ne alakası var—?!”
Durumu kavrayamayan Sora’ya, kafasında külot taşıyan Shiro mırıldandı:
“… Abi… Elchea… Kitap, teknoloji… ve okur-yazarlık…”
“—Ha, öyle mi. A-anlıyorum.”
Modern Japonya’da yaşamış biri olarak buna inanmak zordu. Ancak on beşinci yüzyıl Avrupası’nda okuma yazma oranının yüzde 10’a bile zor ulaştığı söylenirdi. Verilerden bildikleri kadarıyla Elchea da aşağı yukarı aynı durumdaydı. Kâğıt için seri üretim teknolojisi olmadan kopya çıkarmanın devasa bir—
“… Steph, sana daha sonra Imanity diline çevrilmiş bir not vereceğim, birinci önceliğin bu olsun.”
“Şey, peki efendim… Nasıl bir not ki?”
“‘Kâğıt üretimi’ ve ‘tipobaskı’ çizimleri…”
Ancak kafasındaki külot ve yarı kapalı gözleriyle Shiro buna huysuzca sitem etti.
“… Abi… Yine hile yapıyorsun.”
“Kusura bakma Shiro ama bu kadarı da saçmalık.”
Sora telefonuna yeni bir görev girerken uzuun bir iç çekti. Düşününce, kendi kişisel kütüphanesine sahip olan Steph aslında gayet eğitimli biriydi… ama. Her şeye oyunların karar verdiği bu dünyada—
“Okuma yazmanız bile yoksa nasıl oyun oynayacaksınız? İnsanlık çabalıyor mu ki hiç?”
“Asıl garip olan sizsiniz, altı ya da on sekiz dil biliyorsunuz!”
“Dalga geçme! Diğer ülkelerle oyun oynayacaksan altı dil bilmek en temel gereksinimdir!”
Hff… hff… Söylemek istediklerini büyük oranda bitiren Sora konuyu değiştirdi.
“—Neyse, her neyse. Steph…”
“E-efendim?”
“Yazılanlardan anladığım kadarıyla, geleneksel olarak Flügel’lerin oynadığı tek bir oyun var, değil mi?”
Nitekim konu Flügel olunca—oyunun ne olduğu zaten sızdırılmıştı. Bu yüzden Sora bunu sadece teyit etmek için sordu, Steph de başıyla onayladı.
“Öyleyse bir sonraki görev nihayet kesinleşti.”
Parmağını kaydırarak takvimine girdi.
“Saldırı vaktimiz geldi. Şimdi gidersek hava kararmadan dönebiliriz. Steph, bize bir fayton ayarla.”
“Şey… ha?”
Bunları söylerken Sora telefonuna girdiği görevi tekrar kontrol etti.
Imanity’nin bilgisini geri al.
“… Hm, sanırım bu da yapılabilir; bunu da ekleyelim.”
Bunu derken Sora ekleme yapmaya devam etti.
“Şey, Bir Flügel ele geçir… aynen, şöyle.”
Daha birkaç an önce Steph onların yenilmez olduğunu söylemişti oysa. Altıncı Sıra—tanrı katili ırk. Bir tanesini “ele geçireceğini” son derece sıradan bir şeymiş gibi beyan eden Sora, Steph’in şaşkın bakışları arasında arkasını dönüp umursamazca ilerledi, Shiro’nun elini tuttu ve yürümeye devam etti.
