Sennion kasabasına saldırıyı başlatan iblis, muhtemelen benim o abartılı büyüklükteki büyümle buharlaşmıştı. Bir şekilde ışınlanmayı başarmadıysa, o saldırıdan kaçmasına imkan yoktu. Ve daha önce tek bir yumruğumdan yediği hasar göz önüne alındığında, savunmasının dayanmasına imkan yoktu.
Kesinlikle ölmüştü.
Onun kontrolü altında olan sayısız canavar akıllarını başlarına topladı ve birbiriyle iş birliği yapmayı bıraktı. Saldırıları kaotik bir arbedeye dönüştü ama maceracıların ve askerlerin ortak çabaları sayesinde geriye kalan küçük canavarlar da sonunda yok edildi.
Ve böylece büyük ölçekli savaş sona erdi.
Mucizevi bir şekilde hiç can kaybı yaşanmamıştı ve birkaç gün içinde kasabanın yeniden inşası başlamıştı bile.
“Uf… Bugün yine geldiler.”
Odammın penceresinden sokağa doğru baktım. Kaldığım hanın önünde büyük bir kalabalık toplanmıştı. Çoğu maceracılar ve askerlerdi. Odama doğru bakarken gözleri ışıl ışıl parıldıyordu.
“Lord Merlin! Çıkın da bir selam verin!” Birinin bağırdığını duydum.
“Kahramanımız! Yaşasın!” diye bağırdı bir başka ses.
İnanılmaz derecede gürültücüydüler. Bütün bu bağırmalar ve çığlıklar günlerdir devam ediyordu.
“Bakılırsa her zamanki gibi popülerliğin üzerindesin, Merlin,” dedi Noise sessizce kıkırdayarak. Şu anda odamdaki yatakta oturuyordu.
“Sanki seninle hiç ilgisi yokmuş gibi konuşuyorsun…”
“Hana tıkılıp kalan tek kişi sensin, Merlin. Hepimizin durumu gayet iyi,” diye ekledi sırıtarak.
Hiç gülecek durumda değildim. İblisi yendiğim gerçeği sadece Maceracılar Loncası’nın lonca lideri ve belediye başkanı gibi seçkin birkaç kişiye açıklanmıştı. Bu bilgi diğer herkes için gizli tutulmuştu. Sonuç olarak Sophia ve diğerlerinin katkılarını çok az kişi biliyordu.
Gökyüzüne fırlattığım o devasa büyünün izi de bana kadar sürülememişti. Ama diğer başarılarım—birçok kişinin tanık olduğu şeyler—farklı bir hikayeydi. Çok sayıda maceracı ve asker, batı kapısının önünde 2. Rütbe bir canavarı alt ettiğimi görmüştü. Bu yüzden şimdi beni kasabayı kurtaran kahraman olarak el üstünde tutuyorlardı.
Sanki bir tür tanrı olmuşum gibiydi. Hatta bazı insanlar göğü delen o büyüyü yapanın ben olduğumu iddia ediyordu. İnkar ettim tabii ki ama birinin bile bana inandığından şüpheliydim.
O zamandan beri insanlar gece gündüz hana akın ediyordu. Yan odam görünüşe göre aylarca doluydu ve dışarı tek bir adım atsam, ne kadar süreceği belli olmayan bir şekilde etrafım sarılıyor ve alıkoyuluyordum.
Hancı sadece gülmüş ve “İşler için harika bir durum bu!” demişti. Ama millete yük olduğum gün gibi ortadaydı. Nasıl olsa yeterince para biriktirmiştim, ben de taşınmayı düşünüyordum.
Dürüst olmak gerekirse Sennion’dan tamamen ayrılmak kötü bir fikir olmayabilirdi.
Şimdilik ünüm bu kasabayla sınırlıydı. Dedikodular yayılmadan ayrılırsam itibarımı sıfırlayabilirdim. Zaten eninde sonunda bir yolculuğa çıkmayı planlıyordum. Bu yeni dünyayı gezmek istiyordum.
Zamanlama o kadar da kötü sayılmazdı aslında.
“Birkaç gün daha sabredin, insanlar sıkılıp evlerine dönecektir. O zamana kadar dayanın, Lord Merlin,” diyerek beni teselli etti Sophia.
“Teşekkürler, Sophia. Yine de benden ‘sıkılacaklarını’ söylemen… kendi içinde biraz üzücü.”
Yine de sonsuza kadar böyle yaşayamazdım. Bu hana tıkılıp kalmak boğucuydu. Bu gidişle kafayı yiyecektim… bu yüzden gerçekten de yakın zamanda sıkılmalarını umuyordum.
“Bu arada, ablam nereye gitti?” diye sordu Sophia. “Sabahtan beri onu görmedim.”
“Sonia mı? Muhtemelen onun için önemli biriyle buluşmaya gitti.”
“Önemli… biri mi?”
Hem Sophia hem de Noise başlarını yana eğdiler, kafalarının üstünde adeta soru işaretleri uçuşuyordu. Anlaşılan bilmiyorlardı. Eh, iblisle olan savaştan sonra yaşananların çoğunda uyuyorlardı.
“Önemli bir şey değil. Lafı bana düşmez, dönünce kendisine sorarsınız.”
“Peki,” diye kabul etti Sophia. “O zaman Noise ile erzak almaya gidiyoruz. Siz de gelmek ister misiniz, Lord Merlin?”
“İmkânı yok.”
Dışarı adımımı atsam sadece ikisinin başına bela açardım.
Dürüst olmak gerekirse bu nasıl soru böyle? Belki de Sophia’nın içinde hafiften mazoşist değil de sadist bir taraf vardı…
“Kusura bakmayın çocuklar. Her şeyi size yıkıp duruyorum,” diye özür diledim.
“Sorun değil. İblisi yenmeseydiniz oradaki herkes ölebilirdi,” dedi Sophia.
“Prenses Auriel için durumun özellikle zor olduğunu duydum,” diye ekledi Noise.
“Evet… Anlaşılan iblisin hedefi oymuş,” dedim. “İblis faaliyetleri devam ederse tekrar hedef alınma ihtimali çok yüksek. Üstelik ortalıkta kaç iblis olduğunu bile bilmiyoruz. Gerçekten zor bir durumda.”
Auriel’in bana anlattığına göre İblis Kralı —yani iblislerin lideri— mühürlenmişti. Dünyadaki en güçlü varlık olduğu söylenen ilahi elçi bile onu yenmeyi başaramamıştı.
Ve eğer o elçi tarafından mühürlenen ya da yenilen iblisler yeniden ortaya çıkıyorsa… akla gelen tek bir açıklama vardı. Muhtemelen İblis Kralı’nı diriltmeye —ya da belki de yeni bir tanesinin doğuşunu sağlamaya— çalışıyorlardı.
Her iki durumda da Auriel hedef alınmıştı. Sophia’dan iblisin ölmeden önce bir şeyler söylediğini duymuştum ama sözleri Auriel’in neden hedef olduğunu hiç de netleştirmemişti. “Anahtar” gibi bir şeylerden bahsetmişti… ama bana hiç mantıklı gelmiyordu.
Yine de tekrar hedef alınma olasılığı son derece yüksekti. Onu korumak istiyordum ama onun da kendine ait bir hayatı vardı. Müdahale etmeye hakkım yoktu, hem yaşadığı kraliyet başkenti Sennion’dan katbekat daha güçlü bir korumaya sahipti. Aşırı endişelenmemin bir anlamı yoktu.
Yola çıkmaya hazırlanan Sophia ve Noise’a, “Siz de dikkatli olun,” dedim. “İblislerin ve canavarların verdiği hasar halledildi ama suçlular tam da böyle zamanlarda ortaya çıkma eğilimindedir.”
“Tamamdır! Biri sorun çıkarırsa Noise ile onu hemen yakalarız!”
“O iş bizde!”
“Şey… tam olarak onu kastetmemiştim. Güçlendiniz diye tedbiri elden bırakmayın. Canınız her şeyden önce gelir. Mümkünse kaçın.”
“Tamamdırrr. Düşüncesizce bir şey yapmayız.”
Sophia bunu söyledikten sonra Noise ile birlikte odadan çıktı.
Şimdi sessizleşen odada yalnız kalınca yapacak özel bir işim olmadığından yatağa uzandım.
“Pekala… yolculuğa çıkacaksam önce nereye gitmeliyim?”
Böylece sırf vakit geçirmek için gelecekteki planlarımı öylesine düşünmeye başladım.
▼△▼
Odada hafif bir kapı çalma sesi yankılandı. Sandalyede oturan gümüş saçlı kız kapıya doğru baktı.
“Evet?” diye seslendi.
Muhafızlarından biri, “Prenses Auriel, bir ziyaretçiniz var,” diye yanıt verdi.
“Ziyaretçi mi? Bugün birinin geleceğinden haberim yoktu.”
“Benim, El.” Kapının diğer tarafından Sonia’nın sesi duyuldu. Gümüş saçlı kızın —Auriel’in— gözleri büyüdü.
“Sonia? Burada ne işin var?”
Sonia’nın sesi tekrar duyuldu: “Seninle konuşmak istediğim bir konu var.” “İçeri girebilir miyim?”
“Elbette. Lütfen geç.”
“Müsaadenle.”
Sonia kapıyı açıp içeri girdi. İkisinin yüz yüze görüşmesinin üzerinden günler geçmişti. Auriel resmi görevleriyle meşguldü, Sonia ise ağır yaralanmış ve Merlin ile diğerlerinin emriyle sıkı bir yatak istirahatine alınmıştı. O yaralar artık iyileşmişti.
“Çay hazırlayayım,” diye teklif etti Auriel.
“Gerek yok,” diyerek onu durdurdu Sonia. “Sadece sana bir şey söylemeye geldim.”
“Söylemek mi… ne söyleyeceksin?”
Sonia’nın ifadesindeki ciddiyeti gören Auriel duruşunu dikleştirdi. Sonia, Auriel’in karşısındaki koltuğa oturdu ve iki kadın birbirine baktı.
“İblisin saldırısına uğradığımız zamanla ilgili,” diye açıkladı Sonia. “Bu konuyu hiç adamakıllı konuşmadık, değil mi?”
“Konuşmak…”
Auriel’in zihninden hafif acı bir hatıra geçti. Sonia ve diğerlerinin iblis tarafından öldürülmesini istememişti. Onu bırakıp kaçmalarını arzulamıştı. Ama onun bu isteğinin aksine Sonia ve diğerleri onu kurtarmak için var güçleriyle savaşmışlardı. Bu onu mutlu etmişti… ve bir o kadar da üzmüştü.
Sonia’nın karnında bir delik açılmıştı. Noise ve Sophia hiç de hafif olmayan yaralar almışlardı. Merlin sayesinde hepsi kurtulmuştu ama şimdi bile ne zaman bunu düşünse Auriel’in göğsü sıkışıyordu. Uzun zamandır hissetmediği bir duyguydu bu.
“Tekrar söylüyorum, Prenses Auriel. Kaç kez olursa olsun, tehlikede olursan seni kurtarmaya geleceğim. Canıma mal olsa bile pişman olmayacağım,” diye net ve tereddütsüz bir şekilde beyan etti Sonia; yüzü tıpkı o gün ölümün eşiğinde durduğu andaki gibi kararlı ve sarsılmazdı.
“Neden?” diye üsteledi Auriel. “Benden pek hoşlanmazdın, değil mi?”
“Doğru.” Sonia başıyla onayladı. “İnkar etmeyeceğim.” Gerçek duygularını saklaman bana rahatsız edici gelmişti. Ama bana gerçekten kim olduğunu gösterdin. İşte bu yüzden ben de sana yarı yolda buluşmak istiyorum. Koşullarımız biraz benziyor, bu yüzden belki de iyi anlaşabileceğçimizi düşündüm.”
“Ben normal biri değilim. Sana yalan söylemeye devam edebilirim. Gerçek duygularımı Lord Merlin ve diğerlerinden bile saklayabilirim. Gerçekten böyle birine güvenebilir misin?”
“Kesinlikle güvenebilirim,” diye yanıtladı Sonia bir an bile tereddüt etmeden.
Elf’in camgöbeği rengi gözlerinde, berrak ve bulutsuz bakışlarında Auriel kendi sarsılmış ifadesini yansıdı.
“Bunu defalarca söylemek istemezdim… ama gerekirse söylerim.” Sonia’nın ciddi ifadesi yumuşayarak nazik bir gülümsemeye dönüştü. “Seni bir arkadaşım olarak görüyorum, Prenses Auriel. Ve ben arkadaşlarımı sahip olduğum her şeyle korurum. Lord Merlin, Noise ve Sophia da hiç şüphesiz aynı şeyi yapardı. İblis saldırdığında seni koruduk, değil mi? Bütün mesele bu.”
“Ben… Ben…”
Hepsini duyduktan sonra bile Auriel hâlâ tereddüt ediyordu.
Arkadaşlarının olması gerçekten doğru muydu? Ailesinin kuklasından başka bir şey olmayan biri bu kadar nezaketi kabul edebilir miydi?
Merlin ve diğerleri iyi insanlardı —gerçek azizlerdi. O ise öte yandan, derinlerde bir yerde doğru olanı yapmaya direnen lekeli bir ruhlu genç kızdı. Onların yanında durmayı gerçekten hak ediyor muydu? Onlarla gerçekten anlaşabilir miydi? Sonunda ondan sıkılıp onu terk ederler miydi?
Bu korku onu sıkıca sarıp sarmalamıştı. Eskiki Auriel, yüzeysel bir bağın arkasında gerçek duygularını saklayarak, sadece dış görünüşle teselli bulup Sonia’nın teklifini hiç tereddüt etmeden kabul ederdi.
Ama şimdi, uzun süredir unuttuğu bir şeyi yavaşça yeniden kazanırken duraksamıştı —duygularıyla mücadele eden sıradan bir kız gibi, bir insan gibi.
Sırf bu kadarı bile Sonia için yeterliydi. Ayağa kalktı.
“Cevabını hemen vermene gerek yok,” dedi. “Bir sonraki karşılaşmamızda yeniden konuşuruz.”
“Bir sonraki karşılaşmamızda mı?” diye tekrarladı Auriel.
“Muhtemelen bu kasabadan ayrılacağız. Lord Merlin artık fazlasıyla tanındı ve eskisi gibi rahatça hareket edemiyoruz. Başka bir yere gitmemiz daha iyi olur. Zaten birlikte seyahat etmekten daha önce de bahsediyorduk. Sanırım kraliyet başkentine de uğrayacağız. O zaman geldiğinde bana cevabını söylersin. Arkadaş olmak istemiyorsan sorun değil. Ben sadece… seni gerçekten çok seviyorum, El.”
Parlak ve maskesiz bir gülümsemeyle Sonia hafifçe el salladı ve odadan ayrıldı. Auriel giden arkasına bakmaktan başka bir şey yapamadı.
Gözden kaybolduktan sonradır ki Auriel yüzünden aşağıya süzülen gözyaşlarını fark etti.
“Ha? Neden…?”
Gözyaşları durmuyordu. Ve yine de… hiç de üzgün değildi.
Odada yapayalnız kalan Auriel ağlarken gülüyordu. Sonunda, gerçekten güvenebileceği bir arkadaş bulmuştu. Mutluydu, öylesine mutluuydu ki.
Nihayet… biri onu gerçekten görmüştü.
▼△▼
Birkaç gün geçti. Beklendiği gibi, sabahından gecesine kadar kaldığım hana insanlar akın etmeye devam etti durmaksızın. Bu durum başka bir kasabaya taşınmam gerektiği konusundaki kararlılığımı daha da pekiştirdi.
Ancak ayrılmadan önce Auriel kraliyet başkentine geri dönmeye hazırlanıyordu. Bugün onu uğurlamak için uzun bir aradan sonra ilk kez hancıdan dışarı adım attım.
“Fuh…” İç çektim. “Sırf insanların gözünden kaçmak için bile olsa pencereden çatılara atlamak kendimi bir suçlu gibi hissetmeme neden oluyor.”
Kamufle olmak için satın aldığım, kapüşonunu iyice aşağı çektiğim gri bir pelerinle örtünmüş halde Sophia ve diğerleriyle birlikte Sennion’un kuzey kapısına doğru yola koyuldum. Kuzey kapısının ucunda, benzer şekilde giyinmiş olan Auriel iki muhafızla birlikte bir at arabasının önünde bizi bekliyordu. Beni fark ettiğinde neşeyle el salladı.
İblisle yaşanan olaydan sonra hâlâ moralinin bozuk olabileceğini düşünmüştüm ama anlaşılan Sonia ona bir şeyler söylemişti. Kapüşonunun altından bile yüzünde en ufak bir endişe veya hoşnutsuzluk izi olmadığını görebiliyordum. Ona selam verdiğimde aynı şekilde karşılık verdi.
“Tünaydın, Lord Merlin. Beni uğurlamak için zahmet edip geldiğiniz için teşekkür ederim.”
“Dert etme,” diye yanıtladım. “Birlikte geçirdiğimiz süre kısa olsa da biz hâlâ arkadaş ve yoldaş değil miyiz? Seni uğurlamaya gelmemezlik edemezdim. Bu çok soğuk bir hareket olurdu.”
“Heh he… Sonia da aynı şeyi söyledi.”
“Sonia mı?” diye sordum.
Ne demek istiyordu? Anlaşılan Sonia ona bir şeyler anlatmıştı ama benim bundan en ufak bir haberim yoktu, bu yüzden kafamı kafamı karışıklıkla yana eğdim. Auriel açıkça eğlenerek kıkırdamaya devam etti.
“Ah, önemli bir şey değil.” Eliyle geçiştirdi. “Sophia, Noise, benim için yaptıklarınız her şey için çok teşekkür ederim. Konuşarak geçirdiğimiz tüm vakitten gerçekten çok keyif aldım.”
“Evet! Bir sonraki karşılaşmamızda hazırladığım bir sürü yeni konu başlığım olacak!” Sophia neşeyle gülümsedi.
“Tekrar birlikte banyo yapalım, tamam mı?” dedi Noise.
Auriel’e özellikle ısınmış olan Sophia ve Noise sırayla ona sarıldılar. Onları gülümseyerek izledim. Sonunda, birlikte çok şey atlattıkları açık olan Sonia ve Auriel yüz yüze geldiler.
“Sonia, sana da çok teşekkür ederim,” diye mırıldandı Auriel. “Bana herkesten çok destek oldun.”
Sonia, “Sen de bana iyi bir itici güç oldun, El,” dedi. “Umarım gelecek sefer karşılaştığımızda duygularım konusunda daha dürüst olabilirim.”
Sonia, Auriel’e oldukça rahat bir şekilde hitap ediyordu ama prenses bundan hiç rahatsız gibi görünmüyordu. Bayağı yakınlaşmış olmalıydılar.
“Evet… Öyle,” diye onayladı Auriel. “Ben de aynı hissediyorum, Sonia.”
Auriel veda tokalaşması için sessizce sağ elini uzattı. Sonia gülümsedi ve eli tuttu.
“Cevabını bekliyor olacağım,” dedi.
“Hım?” Auriel mırıldandı. “Ne demek istiyorsun ki?”
“Ha?”
Sonia, Auriel’in cevabı karşısında adeta neye uğradığını şaşırmıştı. Fakat Auriel bunu açıklamadı. Sonia’nın elini bırakıp at arabasına bindi. Şaşkına dönmüş Sonia’yı arkasında bırakan prenses taşıyan araba hareket etmeye başladı. Auriel pencereden sarkarak neşeyle el salladı.
“Hoşça kalın, Lord Merlin! Sophia! Noise! Sunny!”
“Ha?”
“Sunny mi?”
Neden bir tek Sonia lakap almıştı ki? Merakla Sonia’ya doğru bir bakış attım—
“Erken öterek saçmalıyorsun, seni aptal,” diye mırıldandı dişlerinin arasından.
Ama Sonia gülümsüyordu —uzun zamandır gördüğümden çok daha parlak bir şekilde. Neden bilmem, Auriel’in ona neden bir takma ad taktığını anlar gibi oldum.
“Vay be, Auriel etraftayken ortalık gerçekten hareketliydi ha,” dedim.

“Evet. Leydi Auriel’i tekrar görmek istiyorum,” dedi Sophia.
“Şimdiden onu özledim…” diye mırıldandı Noise hüzünlü bir sesle.
“Ha ha. Yakında onu tekrar göreceğiz,” diye teselli ettim onu. “Sonuçta bir yolculuğa çıkıyoruz. Kraliyet başkentine de uğrayacağız. Çok büyük olduğunu duydum —muhtemelen orada oldukça uzun süre kalacağız.”
“Bu da demek oluyor ki…?” Sophia irkilerek bana baktı. Sakince başımla onayladım.
“Evet. Bol bol sohbet etme fırsatımız olacak yine.”
Bunun üzerine topuğumun üzerinde döndüm. Yolculuğumuza başlamadan önce hana güvenli bir şekilde geri dönmemiz gerekiyordu. Dördümüz sohbet ede ede birlikte geri döndük.
Bir sonraki görüşmemize dek, Auriel!
